Endonezya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Endonezya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2016 Cumartesi

Racing Extinction (2015)


Yönetmen: Louie Psihoyos
Müzik: J. Ralph

Japonya'nın Taiji bölgesinde süregelen yunus katliamlarını konu alan The Cove belgeseli ile 2010 yılında Oscar kazanan yönetmen Louie Psihoyos, bu kez tek bir hedefe odaklanmayıp, nesli tükenmekte olan bazı canlı türlerini korumaya çalışan bir grup gönüllü ve aktivisti ziyaret ediyor. Kimi zaman onlardan bu canlılarla ilgili çok ilginç bilgiler topluyor, kimi zaman The Cove'da olduğu gibi aktif biçimde onlarla sahaya iniyor, gerilla yöntemlerle yine tüyler ürperten gerçeklere tanık oluyor. Bu insanlar arasında parlak şirket kariyerini bırakıp kendini sualtı canlılarını araştırmaya, korumaya adayan fotoğrafçı, sinematograf, profesyonel dalgıç Shawn Heinrichs, elektrikli araçları yaygınlaştırma çalışmalarında bulunan Tesla Motors CEO'su Elon Musk, bu araçlarla yarışlara katılan yarışçı ve çevreci Leilani Munter, primatolog Jane Goodall, yeryüzündeki sesleri kaydeden Biyoakustik Araştırma Programı uzmanlarından biyolog Christopher W. Clark, dijital sanatlar uzmanı Travis Threlkel, National Geographic fotoğrafçıları, çevre araştırmacıları ve yazarlar bulunuyor. Psihoyos, bu insanlarla beraber kitlesel yok oluşa bakarken, sadece nesli tükenen hayvanları mercek altına almıyor. Halen olmakta ve olacak bazı çevre felaketleriyle sıranın insanlara gelmeye başladığını bilimsel verilerle vurguluyor.

"Dünya tarihinde beş kitlesel yok oluş gerçekleşmiştir: Ordovizyen, Devonyen, Permiyen, Triyas-jura ve dinozorları yok eden K-T. Bu kadar uzak tarihi algılayabilmek çok zor. 4.6 milyarlık dünya tarihinden bahsediyoruz. Dünya tarihini 24 saat gibi düşünelim. İnsanlık bu sürenin ne kadarlık kısmına denk gelir? Gece yarısından birkaç saniye öncesi, hepsi bu. Biz mahalleye yeni taşınmış çocuklarız." Belgeselin ilk 10 dakikasından sonra duyduğumuz bu cümleler, nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu biraz belli ediyor. Yeryüzündeki altıncı kitlesel yok oluşun tek nedeninin insan olacağı iddiası çok güçlü biçimde filmde yer alıyor. Üstelik bunun sadece bir iddia olmadığı, birşeyler değişmezse adım adım yok oluşa gittiğimiz gerçeği çok kritik örneklerle destekleniyor. Birbirine zincirleme bağlı olan etkenler, insanoğlunu felakete biraz daha yakınlaştırıyor. Örneğin doğal yaşam alanlarını yok ederek veya bu alanları ekilebilir arazilere çevirerek et, süt ve yumurtaya daha bağımlı hale geliyoruz. Bu da karbondioksit ve metan salınımını daha da arttırıyor. Artan karbondioksitin havaya etkisi sonucu oksijenin %80'ini üreten okyanuslar asit havuzuna dönüşüyor, okyanus canlı türleri birer birer yok oluyor, buzullar eriyor, buzulların altında bir canavar gibi yatan metan gazı canımıza okumayı bekliyor. O metan ki, iklim değiştirmeye etkisi karbondioksite göre 22 kat daha güçlü.


Louie Psihoyos, çevre duyarlılığına sahip bu bir grup insanla konuşurken veya onlarla birlikte belgesele materyal toplarken dünyanın farklı coğrafyalarından nesli tükenmekte olan canlılara ait dehşet verici, öfkelendirici, kahredici gerçeklere ulaşıyor. The Cove'da anlattıklarının kat be kat fazlasını izliyoruz. Hong Kong'daki bir terasta, okyanus dibinde bir kayalıkta, gece çökünce kepenkleri indirilen, içi kafeslenmiş canlı hayvanlarla dolu depolarda, tuhaf deniz ürünleri servis eden popüler bir restoranda, adında bir Endonezya köyünde hergün korkunç şeyler yaşanıyor. Ama bunların bir kısmını durdurmayı başaran bu insanları gördükçe hala umut olduğunu görüyor, onlardan biri olabilmek istediğimizi, olabileceğimizi farkediyoruz. Biraraya toplanıp dünyayı kötü güçlerden kurtaran süper kahramanların gerçek hayattaki süretleri olduklarını düşünebiliyoruz. Sosyal medyada kuru kuruya sıkça paylaşılan "karanlığa lanet etmektense bir mum yakmak yeğdir" sözü, farkındalık yaratmak için bütün kozlarını ortaya koyan böylesine mükemmel bir film ile paylaşıldığında gerçek anlamını buluyor.

Çevre duyarlılığı söz konusu olduğunda insanları bilinçlendirmek, bireysel ve kolektif bir farkındalık yaratabilmek için Racing Extinction gibi yapımları izlemek, izletmek önemli. Ama kesinlikle yeterli değil. Öyle ki, bu tip belgeselleri bile izleyip unutmaya meyilliyiz. Ederinin on katı fazla para ile satılan betonlar içinde, ironik biçimde bizi hızlandırmasını isterken aslında bizi hareketsiz bırakan araçlarla yaşıyoruz. Günde 207 litrelik çöp poşeti kadar metan üreten 1.5 milyar inekle aynı gezegeni paylaşıyoruz. Geçimini köpekbalığı veya vatoz öldürmekle sağlayan, üreme konusunda gösterdiği çabayı başka kaynaklar bulma konusunda göstermeyen cahil ve cani insanlar her yerde. Tüm çevresel yıkımlara, ihmallere, hukuksuzluklara seyirci kalıyoruz. Finaldeki görkemli görsel şov gibi sadece izliyor, heyecanlanıyor, üzülüyor, fotoğrafını çekiyor, sonra da yolumuza devam ediyoruz. Mum yakmıyor, şarkı söyleyen dünyayı dinlemiyoruz. Çünkü önceliklerimiz başka. Psihoyos, Heinrichs veya çevre protestolarında şimdiye kadar hayatını kaybetmiş yüzlerce insan zaten bizim yerimize birşeyler yapıyor. Yapanların sayısı yeterli gelmeyince ise, hiç gelmeyecek dişisine şarkı söyleyen O'o kuşu, yüzgeçleri kesildikten sonra suya bırakılan köpekbalığı (ki o köpekbalıkları dört kitlesel yok oluştan kurtulmuşlardı), yeryüzünde bir tane kalmış Toghie adlı ağaç kurbağası, artık bir tane bile kalmayan Çin nehir yunusu, korunması için 1.3 milyon dolar ödenek tahsis edilen Florida çekirge serçesi, geçim kaynağı niyetine acımasızca katledilen manta vatozları birer birer yok oluyor. Antropojen (insan çağı), içinde bulunduğumuz 6. yok oluşa adını vermek için bekliyor. Şayet birer mum yakmazsak...

21 Ekim 2016 Cuma

The Look Of Silence (2014)


Yönetmen: Joshua Oppenheimer
Müzik: Seri Banang, Mana Tahan

Joshua Oppenheimer’ın 2012 tarihli sarsıcı belgeseli The Act Of Killing’i  tamamlayıcı nitelikte bir yapım olan The Look Of Silence, 1965-66 yıllarında Endonezya’da yaşanan ABD destekli komünist avını ve soykırımı, bu kez soykırımın kurbanlarından biri olan Romni’nin, o katledildikten sonra doğan göz teknisyeni kardeşi Adi’nin adalet ve yüzleşme arayışı üzerinden ele alıyor. Ağabeyinin ölümünün detaylarını The Act Of Killing’in çekimleri sırasında öğrenen Adi, bugün hala iktidarda olan ya da emekliliğin keyfini çıkaran katillerle yüzleşmeye karar veriyor. Naif bir kişiliğe sahip Adi'nin, eşi ve kızıyla yaşadığı huzurlu hayatını, aynı zamanda Romni’nin yasını hep içinde tutan yaşlı annesi ve geçmişe dair hiçbir şey hatırlamayan kötürüm babasıyla olan ilişkisini de perdeye yansıtan Oppenheimer, ilk belgesele nazaran daha dingin bir anlatım sergiliyor. Fakat bu dinginlik, yaşanan trajedilerin etkisini törpülemediği gibi, ilk filmde hissedilen acıyı, vicdan sorgusunu, sinir bozan adaletsizliği adeta dümdüz bir ovaya taşıyarak görünürlüğünü arttırıyor.

Adi, Oppenheimer'ın yardımıyla bu katillerle yüzleşirken öfkeli dolu bir intikam duygusuyla değil, onlardan sadece samimi bir özür ve pişmanlık emareleri ümit ederek hareket ediyor. Fakat hiçbirinde bunu göremediği gibi, hala bu vahşetle övünen ya da çok normalmiş gibi davranan yaşını başını almış canilerle karşılaşıyor. Hatta o dönem bekçilik yapan amcası bile Romni’nin zorla alıkonmasına müdahale etmediği, üstelik yıllar sonra bile bundan pişmanlık duymadığı için Adi'nin hayalkırıklığından nasibini alıyor. Sadece görüştüğü katillerden birinin kızından duyduğu özür ve gözyaşları, Adi'nin ve beraberinde belgeselin hedeflediği kefaret ihtiyacına cevap veriyor. O da yeterli gelmiyor elbette. Zaten Oppenheimer’ın ve Adi'nin bu katillerden böylesine ulvi beklentileri olduğunu pek sanmıyorum. Önemli olan, bu insanlık suçu işlemiş kişilerin hala özgürce günlük hayatlarını yaşıyor olmaları. Okullarda hala o dönemdeki katliamların öğrencilere haklı gösteriliyor olması. Amerikan dış politikasının hala böyle caniliklere çanak tutuyor olması.

Oppenheimer’ın belgesel üzerine verdiği röportajlardan duyduklarımızla bile bu iki filme yansımayan ayrı bir film daha çekilebilir. Çünkü orada hala o döneme ait acılar, bastırılmış nefretler, bastırılamamış korkular mevcut. Oppenheimer, dışardan Adi sayesinde bu canilerden bir pişmanlık, özür vesaire umuyor gibi görünse de aslında bu konuda pek ümitli sayılmaz. Ama bunca yıla rağmen hala hak, hukuk, adalet, vicdan yönünden bu insanların cezalandırılmamış olmalarını tüm dünyaya göstermek gibi doğal bir misyonu var. İlk filmde bu katillerden bazılarını -onların rızalarıyla- deşifre ederken biraz daha tempolu bir anlatım tutturan yönetmen, bu filmde temposunu huzur ve öfkenin iç içe geçtiği daha steril bir ortamı betimlemek için düşürüyor. Adi'nin insanüstü sabır ve hoşgörüsünün ardında duran öfkesinin bastırılışını da bundan daha iyi bir ortam yansıtabilir mi görmek lazım. Kendi ailesi ve yaşlı ebeveynleriyle yaşadığı normal hayatının yanına, ağabeyi ile birlikte milyonlarca insanı katletmiş canilerden bazılarıyla yüzleştiği başka bir hayatı daha ekleyen Adi'nin o çok şey anlatan sessiz ve çaresiz bakışları, insanlığın sürdüğü ve bittiği yerlere aynı gözlerle bakıyor oluşumuzun tuhaf bir özeti aslında.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

The Raid 2: Berandal (2014)


Yönetmen: Gareth Evans
Oyuncular: Iko Uwais, Arifin Putra, Yayan Ruhian, Oka Antara, Alex Abbad, Roy Marten, Julie Estelle, Very Tri Yulisman, Ken'ichi Endô, Cecep Arif Rahman
Senaryo: Gareth Evans
Müzik: Aria Prayogi, Joseph Trapanese, Fajar Yuskemal

2011'de çektiği The Raid: Redemption ile aksiyon sinemasına taze kan nakli yapan Gareth Evans, daha bu filmin feneri sönmeden The Raid 2: Berandal'ı duyurmuştu. İlk film o kadar ses getirdi ki, sanki aradan hiç de üç yıl geçmiş gibi gelmiyor. Berandal, her devam filmi gibi daha sert ve iddialı olmak zorundaydı ve bu iddiasını ilk filmden neredeyse bir saat fazla bir süreyle, 150 dakikalık bir  "pencak silat" şovuyla sürdürüyor. Ama bu defa kahramanımız Rama farklı bir hikayede, farklı bir pozisyonda, aynı dayak atan adam olarak karşımızda. Berandal, kendi başına devasa bir aksiyon gösterisi. Ama bir devam filmi olarak kesinlikle zorlama bir yapım. Iko Uwais, Rama olarak değil de başka bir isimle yepyeni bir filmde oynuyor denseydi kimse bunun The Raid'in ikinci ayağı olduğunu anlamaz ve itiraz etmezdi bile. Gareth Evans ilk filmle hem kült, hem de marka değeri yüksek bir canavar yarattıktan sonra o markanın kaymağını yiyecekti elbette. Fakat ilk filmle kurulmaya çalışılan bağlantılar kağıt üstünde sadece teşkilattan kirli polislerin temizlenmesi olarak belirlenmiş. Öyle ki Evans, Rama'nın Redemption'da omuz omuza çarpıştığı ağabeyinin öldürüldüğünü bile sadece bir cümle ve cenaze fotoğrafıyla geçiştirmiş. Zira bir an önce yeni filminin sadedine gelmek gibi bir derdi var.

Berandal, Redemption'ın iki saat sonrasında polis şefi Bunawar'ın Rama'yı himayesine almasıyla başlıyor. Bunawar, teşkilattaki çürük elmaların temizlenmesi için kurulan gizli bir birimde çalışması için Rama'yı ikna etmeye çalışıyor. İlk filmdeki suçlu dolu koca binayı devirerek hedef tahtası haline gelen, ailesini korumak için başladığı işi bitirmek zorunda kalan (ki hikayenin zorlama kısımlarından biri de bu) Rama'nın fazla seçeneği kalmıyor. Buna göre Rama, Endonezya'nın en büyük mafya ailesinin hapisteki oğlu Uco'nun güvenini kazanarak aileye sızacak, Bunawar'ın istediği kirli polisleri ele geçirecektir. Endonezya mafyasıyla Yakuzalar arasındaki 10 yıllık ateşkesi bozarak çıkar sağlamak isteyen Bejo ve suç ordusunun fitne fücurlarıyla kaosa doğru tam yol ileri giden film, Redemption'dan sonra daha fazlasını arzu eden seyircisinin yüzünü kara çıkarmıyor. Ne var ki Berandal, ilk filmin orijinal konsepti yerine tipik ayrıntılarıyla bir mafya hesaplaşmasını benimseyerek alanını genişletiyor, böylece konsept olarak sıradanlaşıyor.


The Raid markasının sadece bir marka olarak kalmaması için başrol oyuncusunun aynı kişi olmasından daha fazlasına ihtiyaç var. Karşılaştırılması akıllara bazı meyveleri getirebilecek Jason Bourne ve Rama'nın öncüllüğündeki serilerde görülen farklar buna örnek. Farklı maceralara sahne olsa da Bourne üçlemesinin birbirleriyle organik bağları bulunurken, Gareth Evans bu tip bağlarla pek ilgilenmeyerek, adeta yepyeni bir filmle yoluna devam etmeyi tercih ediyor. Zaten asıl amacı bir üçlemeye (böyle giderse dörtleme ve beşlemeye) polisiye derinlik katmaktan ziyade, tutkuyla bağlı olduğu silat dövüş sanatını tüm aşırılıklarıyla perdeye yansıtmak. Bunu da iyi yaptığı tartışılmaz. Sırf bu sebepten The Raid'in bir marka olması da (ilk cümlede fazlasına ihtiyacı olduğunu söylememize rağmen) kolaylaşıyor. Oysa The Raid'i, [Rec] serisinin (sonradan bozulan) hareketli kamera konseptine benzer biçimde Rama'nın her devam filminde ayrı bir yere kapalı kalarak kötülerin ağzını burnunu dağıtması şeklinde tasarlamak kulağa daha orijinal gelebilirdi.

Söz orijinallikten açılmışken, Berandal'ın 150 dakikalık bir filmden beklenen "epik aksiyon" tipinde yaftalamaları hak edecek bir film olmadığını belirtmek gerek. Zira filmin komplo ile, entrika ile veya köstebeğin yakalanma tehdidinin sağlayacağı gerilimle falan da işi yok. Varsa bile bunu yansıtmaya yönelik özel bir çabası yok. O yüzden bütünüyle görkemli bir film olmak yerine, bütünüyle görkemli aksiyon sekansları çekip bunları uç uca ekleyerek bir film haline getirmenin peşindeki Evans'ın asıl başarısı bu sekaslarda. İzlemesi keyifli hapishane avlusundaki hengameyi çekerken Evans ve ekibinin nasıl şekilden şekile girdiğini görmek de aynı derecede keyifli olurdu mutlaka. Uzun araba takip bölümü, ipini koparan son yarım saat, Iko Uwais ve Yayan Ruhian'ın bu serinin varlık sebebi olan silat dövüş sanatını kimi zaman bir dans gösterisine dönüştüren koreografileri, dayak yemekle yükümlü kalabalık figürasyonun gördükleri fiziksel eziyetler bu işe nasıl emek verildiğini daha iyi anlatıyor.


İyiyle kötünün bitmeyen savaşında iyi tarafın tüm yükünü çeken Uwais'in karşısında ilk filmde güçlü ve nitelikli bir fedai olarak sadece Mad Dog rolüyle kendine hayran bırakan, burada ise Prakoso rolüyle izlediğimiz Yayan Ruhian konmuştu. Berandal'da ise çekiçli kız Alicia, beyzbol sopalı Baseball Bat Man ve çift bıçaklı The Assassin, Rama'nın bitmeyip artan çilesini şenlendiren unsurlar. Özellikle kendisi de bir pencak silat eğitmeni olan Cecep Arif Rahman'ın canlandırdığı çift bıçaklı fedainin Rama ile mutfakta geçen ve bir süre sonra hipnotize etme etkisine sahip uzun dövüş sahnesi, bu türün azılı hayranları tarafından şimdiden efsaneler arasına konmuş durumda.

Yine bu azılılar tarafından bir aksiyon operası, mesafeli duranlar için aksiyon pornosu arasında gidip gelen farklı yorumlara muhatap olan The Raid 2: Berandal, Bruce Lee, Jackie Chan, Tony Jaa, Jet Li gibi uzakdoğu kökenli aksiyon figürlerinin son halkası Iko Uwais'i artık bir star konumuna eriştiren, hikaye veya mantık aramaksızın, fazladan kan ve şiddet görmeyi kafaya takmaksızın, bu fazlalıkların keyfini çıkarabilecekler için büyük bir film. Üçüncü ayağında daha ne kadar ileri gidebileceğine dair şimdiden merakları körükleyen The Raid serisinin ikincisi Berandal, ilk film Redemption'ın bir binanın dışına çıkmayacak kadar orijinal fikri üzerine inşa etmeye çalıştığı aksiyonu ardında bırakıyor. Bu orijinalliği yitirince de geriye sadece bazı sahnelerdeki kamera kullanımının orijinalliği haricinde saf aksiyondan başka birşey kalmıyor.

30 Haziran 2013 Pazar

V/H/S/2 (2013)


Yönetmenler: Simon Barrett, Gareth Evans, Gregg Hale, Adam Wingard, Jason Eisener, Eduardo Sánchez, Timo Tjahjanto
Oyuncular: Kelsy Abbott, Fachry Albar, Oka Antara, Devon Brookshire, Hannah Hughes, L.C. Holt, Lawrence Michael Levine, Adam Wingard, Jay Saunders, Andrew Suleiman
Senaryo: Simon Barrett, Gareth Evans, Jamie Nash, John Davies, Jason Eisener, Eduardo Sánchez, Timo Tjahjanto
Müzik: James Guymon, Steve Moore, Aria Prayogi, Fajar Yuskemal

2012 tarihli V/H/S’in devam filmi V/H/S/2 beklenenden çabuk gösterime girerek ilk filmin sevenlerini memnun etti. İlk filmde bir grup serserinin görev icabı girdikleri tuhaf evde bir sürü kasete ve bir cesede rastlamaları pek bir sonuca bağlanmamıştı. İkinci film oradan gitmek yerine, aldıkları davalarda işi şantaja döken vurguncu iki özel dedektifin kayıp bir öğrenciyi ararken girdikleri evde buldukları aynı tip kasetleri izlemelerini filmin merkezine koyuyor. Dedektiflerden erkek olanı karanlık evde öğrenciyi ararken, kadın olanı ise sırasıyla Clinical Trials, A Ride In The Park ve Safe Haven’ı, ardından yine erkek olanı Slumber Party Alien Abduction adlı çekimi izliyor. Tabii biz de onlarla birlikteyiz. Kamera kullanımındaki çözümler ilk filmdeki kadar yaratıcı sayılabilir. Ama bazı sebeplerden dolayı ilk filme nazaran seçilen konuların ayakları tamamen yerden kesilmiş denebilir ki, bu durumdan memnun olanlar kadar, benim gibi olmayanlar da çıkacaktır.

Clinical Trials, trafik kazası sonucu gözünü kaybeden bir adamın sol gözü yerine takılan özel çipli bir “kamera göz” sayesinde hayaletler görmeye başlaması üzerine kurulu. Finali dışında pek bir numarası yok açıkçası. A Ride In The Park, ormanlık alanda bisiklet sporu yapan genç bir adamın kameralı kaskı sayesinde kısa sürede kanlı ve mide kaldırıcı hale gelecek bir zombi filmi sunuyor. Safe Haven, Endonezyalı bir belgesel ekibinin, tuhaf bir tarikatın lideriyle röportaj yapmak için şehrin dışındaki tarikatı ziyaret etmeleri sonucu giderek zıvanadan çıkan bol kanlı ve bol kameralı şeytani atmosfere sahip bir diğer örnek. Son olarak Slumber Party Alien Abduction, adından da anlaşılacağı üzere ebeveynleri evde olmayan bir grup gencin yaramazlıklarla dolu partilerinin bir anda uzaylıların istilasına uğramasını işliyor. En ilginç kamera kullanımlarından biri de bu bölümde görülüyor. Başka bir amaçla kullanılmak üzere evin köpeğinin kafasına monte edilmiş bir mini kamera!


Casus kameralar, güvenlik kameraları, kask kamerası, göze takılan deneysel bir kamera ve tabii olmazsa olmaz handycam gibi kaynaklardan yararlanan film, ilk filmde üzerine pek kafa yormaya gerek duymadığım bir şeyi düşündürdü. Bu kasetleri oluşturan kişi (ya da kişiler) mesela Safe Haven’da tüm o kamera kalabalığından ustaca bir kurgu bütünlüğü elde etmişler. Dört filmden en iyisi olan Safe Haven’ın bu yapısı, adım adım toplu bir çılgınlığa dönüşen konusunu hakkıyla işlemesine rağmen, kendi içinde elde ettiği bu kurgu özeniyle V/H/S temasına bir parça ters düşüyor. Bu filmlerin “buluntu” olduğu kadar “kurgulu” olduğuna da uyandırıyor. Tabii bunu iki filmdeki tüm bölümler için söylemek mümkün. Fakat bunu en fazla hissettiren bölüm, kamera bolluğunun da etkisiyle Safe Haven oluyor.

Bu defa bulunan kasetlerin tamamının şeytan, hayalet, zombi, uzaylı gibi fantastik unsurlardan derlenmiş olması da can sıkıcı. Oysa ilk filmden beğendiğim Second Honeymoon ve The Sick Thing That Happened To Emily When She Was Younger bölümleri, yaptıkları gerçekçi ters köşelerle bu kasetlerin “buluntu” oluşlarını yere daha sağlam basabilmişlerdi bana göre. En başa dönersek, ilk filmin ana gövdesi olarak tasarlanan Tape 56 bölümünün, ikinci filmdeki Tape 49 bölümüne göre çok daha gizemli kaldığı da bir gerçek. Tape 49, “evdeki çocuğun olayı nedir”, “dedektiflere ne oldu” gibi soruları yeterince güçlendirememiş sanki. Halbuki pek çok seyirci birinci V/H/S’nin sorularının ikinci filme bağlanacağı umudu taşıyordu. Yine de serinin burada bitmeyeceği aşikar. Umarız bu sorular bir şekilde yeni “Tape X” formatlarıyla farklı kaset depolarının birbirine bağlanacağı bir zekaya ulaşır. Ya da bağlanmayıp gizemini uzun süre koruması sağlanır.

16 Haziran 2012 Cumartesi

The Raid: Redemption (2011)


Yönetmen: Gareth Evans
Oyuncular: Iko Uwais, Joe Taslim, Donny Alamsyah, Yayan Ruhian, Pierre Gruno, Ray Sahetapy, Tegar Satrya, Iang Darmawan, Eka 'Piranha' Rahmadia
Senaryo: Gareth Evans
Müzik: Aria Prayogi, Joseph Trapanese, Fajar Yuskemal

Rama özel bir SWAT timinde görevli çaylak polislerden biridir. Tim sabahın erken saatlerinde Jakarta’nın varoşlarında ünlü uyuşturucu baronu Tama’nın korumasına aldığı binaya baskın düzenlemek için yola çıkar. Binadaki daireler şehrin en tehlikeli suçlularına kiraya verilmektedir. Polisin içeriye giremediği bina suçlular için güvenli bir sığınaktır. Timin görevi binayı kontrol altına alıp Tama’yı ele geçirmektir. Başlarda sessiz ve başarılı bir şekilde katları çıkarlarken bir çocuk polisleri görür ve alarm düğmesine basar. Böylece binada ikamet eden bütün suçlular altıncı katta mahsur kalan timin peşine düşer. Kapılar kilitlenir, elektrikler kesilir. Tama’nın polislerden hiç kimseyi sağ bırakmaya niyeti yoktur. Öte yandan Rama’nın bu binaya girmesinin özel bir nedeni daha vardır.

Galli yönetmen Gareth Evans’ın yazıp yönettiği The Raid: Redemption, yılın en flaş aksiyonlarından biri olarak çeşitli festival ve etkinliklerde epey sükse yaptı. Birkaç sahne haricinde baştan sona aksiyonun hiç hız kesmediği film bir süre sonra temposuna öyle bir alıştırıyor ki, hız kestiği o birkaç sahne sanki filme ait değilmiş duygusu bile yaratabiliyor. Fikir olarak silahlı çatışmalardan yakın dövüşe aksiyonun her türlüsüne yatkın bir yapısı olan film, bu fikirlerini en yoğun ve hızlı şekillerde uygulamaya geçiriyor. Bu yapısıyla özellikle Luc Besson’un ağzını sulandırmıştır desek yalan olmaz. Zira onun el verdiği son dönem aksiyonlarda ihtiyaç duyulan hemen her şey The Raid’de mevcut. En önemlisi de, namazında niyazında çaylak polis (artık nasıl çaylaksa!) Rama rolüyle, içine Tony Jaa kaçmış Iko Uwais’in sportif oyunu. 10 yaşından beri Endonezya’nın geleneksel yakın dövüş sporu olan Silat ile meşgul olan, 2005’te şampiyonluk kazanan, bir süre de futbol oynamışlığı olan Uwais, bir telekominikasyon firmasında şoförlük yaparken Gareth Evans tarafından keşfedilerek film sektöründe çalışması yönünde ikna edilmiş.


Çok emek sarfedildiği belli olan usta dövüş koreografileriyle zaman zaman bir aksiyon balesine dönüşmesi ve zincirinden kurtulmuş aksiyon sahneleriyle tür meraklılarını ekran başına mıhlayacak bir film olması itibariyle her kesimden olduğu kadar Hollywood’un dikkatini çekmesi de kaçınılmazdı. Üstelik Evans 2013 tarihli devam filmi Berandal üzerinde de çalışmaya çoktan başlamış. Tüm bu hengame yanında, gerilim yüklü yaratıcılıklar içeren ufak tefek detaylar da Evans ve ekibinin aksiyon zekasına işaret etmekte. Hele bir Mad Dog var ki, uzun zamandır sinemada rastlanan en sıkı kötü adamlardan biri. (Sonlara doğru dillere destan üçlü kavga sahnesine dikkat bu arada!).

İki cümlede bir kullandığımız “aksiyon” kelimesi dışında film için söylenecek fazla bir şey yok. Jakarta özelinde suç dünyasının derin devletle olan ilişkilerine de değinecek ölçüde cesur görünmesi iyi de, şu hamile eş klişesi pek bir gereksiz olmuş. Mesela Celda 211’in çaylak gardiyanı Juan’ın da eşi hamileydi ama onu iyi kötü filme malzeme edebilmişlerdi. Burada sadece baba olmak üzere olan genç Rama’nın gösterdiği insanüstü yaşam mücadelesinin adını, doğmamış çocuğunu babasız bırakmama, onun için hayatta kalma çabası olarak biz kendimiz koyuyoruz. Tabii o kadar kavga gürültüden fırsat bulabilirsek. Zaten ilk etapta böyle bir fırsat isteyen de fazla olmaz. Ortada tadı çıkarılması gereken sağlam bir aksiyon var.