İsveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2025 Salı

Den stygge stesøsteren (2025)

 
Yönetmen: Emilie Blichfeldt
Oyuncular: Lea Myren, Ane Dahl Torp, Thea Sofie Loch Næss, Flo Fagerli, Isac Calmroth, Malte Gårdinger, Ralph Carlsson
Senaryo: Emilie Blichfeldt
Müzik: John Erik Kaada, Vilde Tuv

Dul Rebekka, kızları Elvira ve Alma ile beraber evlendiği soylu dul Otto'nun konağına yerleşir. Otto'nun da güzeller güzeli Agnes adında bir kızı vardır. Kısa bir süre sonra Otto ölünce onun servet yerine borç bıraktığını öğrenen Rebekka, öfkesini Agnes'ten çıkarır. Onu hizmetçi yapar. Bu arada yakışıklı prens Julian, evleneceği kızı seçmek için bir balo düzenleyecektir. Rebekka büyük kızı Elvira'yı baloya hazırlayıp prense beğendirmek için her şeyi göze almıştır. Saf Elvira da bu uğurda görünüşüne yönelik her türlü işleme razı olur. Ama bu süreç prensle evlenmeyi bir saplantı haline getiren Elvira için tehlikelerle doludur. Birkaç kısa film sonrası ilk uzun metrajını yazıp yöneten Emilie Blichfeldt, Den stygge stesøsteren (The Ugly Stepsister) adını verdiği filmini Külkedisi masalının serbest bir uyarlaması olarak gerilim, kara komedi, body horror sularında yüzdürüyor. Masalın kalıbını kabaca ele alan, karakterleri ve hikayeye verdikleri ağırlığı dönüştürüp Cinderella yerine Elvira perspektifinden bakan film, böylelikle bu mutlu sonlu masala daha karanlık açılardan bakarak depresif, tekinsiz, sert, aynı zamanda zarif ve stilize bir karakter kuşanıyor. Modern ve çarptırılmış bir serbest uyarlama olarak masalsı dönem atmosferini günümüz güzellik hassasiyetleri ile çok uyumlu hale getiriyor. Ton olarak gerilim ile dram arasında gidip gelirken, kasıtlı olmadığını düşündüren bir kara mizahı da nadiren ortaya çıkardığı oluyor.

Orijinal Külkedisi masalında prensle evlenmek için annelerinin boyunduruğunda bir yandan baloya hazırlanan, bir yandan da Külkedisi'ne zorbalık yapan iki kız kardeş, filmde Elvira ve Alma olarak karşımıza çıkıyor. Alma'nın baloyla hiç işi olmadığı gibi, Agnes'e zorbalık yapmak şöyle dursun, içine kapanık, naif bir kız olarak resmedilmiş. Blichfeldt'ın filmin başrolü olarak Elvira'yı seçmesi, söylemek istedikleri için biçilmiş kaftan. İki kız kardeş arasında bir rekabetten ziyade prensle evlenmeyi saplantı haline getiren Elvira ve Külkedisi konumundaki güzel Agnes arasında bir rekabetten daha fazla verim alıyor. Annesi Rebekka'nın hırs dolu desteğini arkasına alan Elvira'nın baloya giden süreçteki güzellik yolculuğu, günümüz genç kızlarının beğenilmek uğruna bedensel dönüşümlere kapı açmalarına benziyor. Dönemin imkanlarına binaen bu dönüşümler çok daha tehlikeli, riskli, dolayısıyla body horror sınırlarına dayanan çözümler içeriyor. Blichfeldt da arzu ettiği cesareti, sertliği, gerilimi buradan devşiriyor. Ama bunu yaparken işin psikolojik gerilim yönünü de yadsımayıp Elvira'yı kötü bir karakter olarak değil, manipüle edilmiş, saf, itaatkar bir genç kız şeklinde konumlandırıyor. Hatta güzellik yönünden hiç de eksik değil. Blichfeldt, Elvira'yı canlandırması için güzel bir kız seçerek, filmin adını da "Çirkin Üvey Kardeş" olarak belirleyerek belki de güzel olmanın bazı insanlara yetmediğinin, hep "daha güzel" olmak isteme doyumsuzluğunun, bu uğurda burnunu kırdırmanın veya bağırsak kurdu yutma gibi bir sürü tehlikeli tercihin normalleştirildiğinin altını çizmeye çalışıyor denebilir.

Blichfeldt'ın senaryo tercihleri ve rejisi sanki ilk filmden ziyade üzerinden birkaç film geçmiş gibi tecrübe barındırıyor. Coralie Fargeat'ın The Substance'ta ilham aldığı referansların fazlalığı kadar olmasa da kadının kendi bedeni üzerindeki tahakkümü, güzellik uğruna aşılan sınırlar, beğenilme arzusunun yol açtığı tehlikeler hakkında genleriyle oynanmış bu masalın yapabileceği pek çok fikri hayata geçirebiliyor. Külkedisi masalının bazı detaylarına (örneğin her ne kadar gösterilmese de balkabağının arabaya dönüşüp Agnes'i baloya götürmesi) üstünkörü bakılması filmin ana eksenine zarar vermiyor. Ama yine de filmin gerçekçi anlatımı yanında biraz sakil de kalıyor. Zira böyle fantastik ayrıntılara hiç gerek olmayan bir ton mevcut. Öyle ki, yer yer gotik bir ambiyans da içerse, ayakları yere basan bu anlatım Elvira'nın dramının keskinleşmesine, rahatsız edici hale gelmesine çok faydalı oluyor. Tecrübeli görüntü yönetmeni Marcel Zyskind'in filmin ruhuna uygun yer yer boğucu, karanlık, depresif, buna rağmen estetik ve masalsı katkısı etkileyici. Tüm bu olumlu unsurların tam ortasında Elvira rolündeki genç oyuncu Lea Myren'in çok çarpıcı performansı adeta pastanın üstündeki çilek gibi duruyor. Elvira'yı aynı anda hem mağdur, hem kötü, hem saf, hem kurnaz, hem de korku/gerilim unsuru şeklinde tasarlamış olan Emilie Blichfeldt için çok yerinde bir seçim. Blichfeldt ise az önce adı geçen Coralie Fargeat'ın ilk filmi Revenge sonrası sınırlı bir kesim tarafından gelecek vaat eden bir yönetmen olarak görülmesine benzer şekilde bu ilk filmiyle kendi geleceği için benzer beklentilere kapılarını açan bir yönetmen.

4 Şubat 2025 Salı

Pigen med nålen (2024)

 
Yönetmen: Magnus von Horn
Oyuncular: Vic Carmen Sonne, Trine Dyrholm, Besir Zeciri, Joachim Fjelstrup, Ava Knox Martin, Ari Alexander, Benedikte Hansen
Senaryo: Line Langebek Knudsen, Magnus von Horn
Müzik: Frederikke Hoffmeier

Birinci Dünya Savaşı'nın hemen bitiminde Kopenhag’da geçen Pigen med nålen (The Girl with The Needle), yoksullukla mücadele eden, savaşa giden kocasından uzun zamandır haber alamayan genç fabrika işçisi Karoline’i merkezine alıyor. Patronu Jørgen'den hamile kalan Karoline, Jørgen ile evlenmek üzereyken onun annesinin bu ilişkiye karşı çıkıp onu kovmasıyla bir başına kalır. Hamileliğine son vermeye kalkıştığında hamamda karşılaştığı Dagmar adlı bir kadın, istenmeyen çocukları koruyucu ailelere evlatlık veren gizli bağlantıları olduğunu söyleyerek, doğumdan sonra kendisini bulmasını ister. Doğurduğu bebeği Dagmar'a veren Karoline, onun yanında çalışmak isteğini kabul eden Dagmar ile birlikte bu karanlık dünyanın derinlerine iner. Zamanla hem insanlığını hem de ahlaki değerlerini zorlayacak bir ikilemle karşı karşıya kalacaktır. 2015 Cannes Film Festivali’nde Altın Kamera adayı olan Efterskalv (2015) ve İsveç/Polonya ortak yapımı Sweat'i (2020) çekmesinin ardından Magnus von Horn'un bu kez Line Langebek Knudsen ile beraber gerçek olaylara dayanarak senaryosunu yazdığı üçüncü uzun metrajı Pigen med nålen, yönetmenin şimdilik en güçlü filmi. Üstelik biçimsel manada ilk iki filminden çok farklı. Özellikle dönemin sefaletle yoğrulmuş, detaylara önem veren, yer yer gotik bir üsluba yaklaşan, bunun yanında ürkütücü ve dramatik konusuna uygun bu biçim tercihleri filmin en dikkat çekici yönü. Önce bu yönünden bahsedelim.

Herhangi bir film için 2020'li yıllarda bile hala siyah beyaz tercih ediliyor olmasında türlü nedenler mevcut. Bu iki rengin dengelenişindeki ustalık, filmin karakterini tayin eden en önemli unsurlardan biridir. Öte yandan bu tercih bazen estetik sağlama yönünde bir kolaycılıkla da suçlanabiliyor. Yakın zamanda Pawel Pawlikowski'nin Polonya adına Oscar adayı da olan Zimna wojna (Cold War) için de bu tartışmalar yapılmıştı. Zimna wojna, Schindler's List veya Pigen med nålen için "siyah beyaz çekilmese de olurmuş" denebilir mi? Aslında hiç bir film için bu denemez. Çünkü bu bir yönetmen için "tercih" ve seyici de bunu böyle kabul etmeli. Dönem filmlerine yakışan yönü de yadsınamaz. Magnus von Horn, genel olarak hikayenin karanlığı, sertliği ve mesafesi açısından filmini doğru temsil eden bir seçim yapmış. Kendisi Lódz/Polonya'da bulunan Polish International Film School'da yönetmenlik okumuş. İlk filmi Efterskalv'da çalıştığı Polonyalı görüntü yonetmeni Lukasz Zal aynı zamanda Zimna wojna'nın da görüntü yönetmeniydi. Pigen med nålen'in sinematografisi ise yine bir Polonyalı olan Michal Dymek'e ait. Dymek de Zimna wojna'da Lukasz Zal'ın ekibindeydi. Yani kısaca bu paslaşmalar Van Horn'un stilindeki farklılaşmanın ya da kendisinin bir stil arayışında olduğunun sonucu da olabilir. Tabii siyah beyaz gibi estetik açıdan güçlü bir form seçiyorsanız, bütün yükü biçimin sırtına yüklemeyip, anlatacak güçlü bir hikayeyi bu biçime entegre etmeniz daha etkili olacaktır. Zira siyah beyaz film çekmeyi, görsellik kozunu garantiye alıp cebine koymak olarak görüp geri kalanlara özen göstermemek tam bir yanılgıdır.


Magnus von Horn ve Michal Dymek işbirliği, siyah, beyaz ve aşk çocuğu grinin kaynaşmasıyla görsel yönden çok güçlü bir kimya meydana getiriyor. Ama aynı zamanda filmin sert, gizemli, dramatik kırılma anları barındıran bir hikayesi de var. Karoline'in Dagmar ile tanışmadan önceki bölümüyle, tanıştıktan sonraki bölümünün ağırlık merkezleri biraz farklılık gösteriyor. İlk bölümde fabrika işçisi Karoline’in tutunma çabası, Kül Kedisi'ne çalan hüsranlı ilişkisi, bu ilişkinin sonucunda doğurduğu bebek ve savaşta öldü sandığı kocasının ortaya çıkışı gibi çalkantıları, ikinci bölümde ise gizemli Dagmar'ın Karoline ile yaptığı kader birliği, bunun inişli çıkışlı ve acı sonuçları bir bütünlük oluşturuyor. Bu katmanlı dramatik yapıyı bu etkileyici görsel formla izlemek, onu hiç de içi boş olduğu halde siyah beyaz estetiğin sırtını dayamış bir film olarak hissettirmiyor. Filmin bütününe bakıldığında Magnus von Horn, gereksiz sahnelerle görsel şov kasıp yönetmenliğini gözümüze sokan suni bir tavır içinde olmadığını düşündürüyor. Önce Karoline, sonra da ona eklenen Dagmar ile çok çarpıcı iki kadın hikayesi anlatıyor. 1919 yılı savaş sonrası Kopenhag’ından kadının her daim kutsal sayılan annelik olgusuna eleştirel ve inkar edilmeye alışılmış bir gerçeklikle yaklaşıyor. Buna dolaylı biçimde bağlı olarak yine kutsallığına el sürülmeyen aile kavramına, aile olamadan hamile kalmış kadınların yaptıkları seçim üzerinden de bakıyor. Şartlara istinaden gebeliğin pekala istenmeyebilecek bir durum olabileceği, öte yandan bu istenmeyen bebeklerin yaşama haklarının ellerinden alınamayacağını sosyolojik ve kriminal yerlerden savunmaya gayret ediyor.

The Girl with The Needle özünde bir hayatta kalma filmi. Hem Karoline için, hem de terk edilen bebekler için bu savaş çeşitli sonuçlar içeriyor. Bu sonuçlar kabul edilemez olsa da, Dagmar'ın savunduğu fikrin tüyler ürpertici yanına ilişmiş olan acı gerçekliğin zamansız oluşu, filmden bağımsız olarak hala "istenmeyen çocuk" olmanın travmasını atlatamayıp sağlıksız bireyler ve onlardan doğan başka bireyler üretiyor olmamızdan da anlaşılabilir. Yetimhaneler bu hikayelerle dolu. Embriyo sonlandırmanın cinayet, doğum kontrolünün günah sayıldığı bu zamansızlık, cinsel hazlar sonucu dünyaya getirilmiş canlara verilmeyen değerlerle iç içe geçmiş durumda. Kadının bedeni üzerinde hak sahibi olmasının gerekliliği gibi bir yerden günümüzde dahi yaşanan ikilemleri 1900'lerin başlarındaki toplumsal yapıyla karşılaştırmak pek adil göŕünmese de, benzerlikler de şaşırtıcı. Vic Carmen Sonne'nin Karoline'in sefaletini, saflığını, itilmişliğini, öfkesini, tekinsizliğini aktarmaktaki başarısı filmin karakterine çok uygun. Yardımcı olarak Dagmar rolündeki tecrübeli oyuncu Trine Dyrholm da varlığını hissettiren kalitede. Cannes'da Altın Palmiye, Oscarlarda da En İyi Uluslararası Film adayı olan The Girl with The Needle, üç uzun metrajdan oluşan Magnus von Horn kariyerinin şimdilik zirvesi diyebiliriz.

17 Aralık 2024 Salı

Hypnosen (2023)

 
Yönetmen: Ernst De Geer
Oyuncular: Asta Kamma August, Herbert Nordrum, Andrea Edwards, David Fukamachi Regnfors, Moa Niklasson, Simon Rajala
Senaryo: Ernst De Geer, Mads Stegger
Müzik: Peder Kjellsby

Vera ve André çifti birlikte geliştirdikleri kadın sağlığı uygulamasını saygın bir yarışmada tanıtma fırsatı yakalamışlardır. Bu önemli sunumdan önce Vera sigarayı bırakmak için hipnoterapi seansını denemeye karar verir. Terapiden sonra beklenmedik bir şekilde Vera'nın sosyal çekinceleri ortadan kalkar, kendini daha rahatlamış, hafiflemiş hisseder. Ne var ki mizacından farklı davranmaya başladığı için hem sunumu, hem de André'yi zor durumda bırakacak kadar tuhaf davranışlar sergiler. Senaryosu Mads Stegger ve Ernst De Geer'e, rejisi yine De Geer'e ait Hypnosen, kara mizahı dramla harmanlayan, yer yer sinir bozucu, rahatsız edici, ilişkiler hakkında seyirciyi zor seçimlere iten etkileyici bir ilk film. Özellikle Vera'nın hipnoterapi sonrası gösterdiği davranışlar üzerinden etkili çatışmalar kuran, bu sayede seyirci olarak genelimizi André yanında konumlandıran bu anlatım, Vera adına utanmanın hissiyatını tattırmaktan keyif alıyor adeta. Hatta bu tavrını birkaç yerde André'ye de uyarlayarak Vera için düşündüklerimizi André üzerinde de test etme fırsatı sunuyor. Böylece cinsiyet eşitliği sağlayarak ilişki dinamiklerinden doğan marazları hipnoz temasının ötesine taşıyor. Sevgi, sorumluluk, sosyalleşme, özgürlük kavramlarını ikili ilişkiler sınırları içinde, zaman zaman dışına da taşırarak birbirine çarpıştırmak suretiyle ifade ediyor. Vera'nın tekinsizleşmesiyle yaratılan gerilim, kimi zaman anlaşılır, kimi zaman da kestirilemez oluşuyla dramatik bir kaygan zemin meydana getiriyor.

Filmin kendi zemininde meydana getirdiği bu kayganlık, "başkasının adına utanmak" duygusunu o kadar iyi pekiştiriyor ki, hem Vera, hem André, hem de seyirci sık sık kayıp düşüyor. İşte düşme ile hissedilen şaşkınlık, komiklik ve ince dram aslında filmin duygusunun da kısa bir özeti adeta. Vera'nın mizacından farklı davranmaya başlamasıyla onu çok seven André'nin düştüğü zor durumların yarattığı psikolojik gerilim de eklenince film kendine gerçekçi bir kimlik oluşturuyor. İşte kaygan zeminde seyreden bu gerçekliğin ilişkilerdeki fedakarlıkları, bencillikleri, sevgiyi, nefreti, ihaneti ve sadakati test edici yönlerine ufak dokunuşlar yapan film, adını aldığı hipnoz olgusunda saklı mesajına da çok güzel bir zemin hazırlıyor. Hipnoterapi görmüş insanların sanıldığının aksine gündelik hayatlarında hipnotize olmuş bir şekilde dolaşmadıkları, sadece psikolojik olarak daha özgür, daha dobra, daha içten bir ruh haline bürünebildikleri ihtimali üzerinde duruluyor. Kişinin seansa ne derece hazır olduğu, ne ölçüde verim aldığı, asıl amacına nasıl ve ne zaman ulaşabileceği gibi değişkenler üzerinde durmaktansa, numune olarak alınan Vera üzerindeki hızlı ve etkili sonuçlarına bakıyor. Hepimizin kişiliği farklı kalıplardan oluşmakta. Çizgilerimiz, sınırlarımız, ilkelerimiz, kriterlerimiz var. Zamanla tüm bunlar belli bir çoğunluğa ulaştığında toplumsal ve dokunulmaz hale geliyorlar. Yasalaşıyor, kanunlaşıyor veya mahalle baskısı dediğimiz bir tür zorbalığa evriliyorlar.


Zamanla sosyal, cinsel, ahlaki kodlar oluşuyor. İçlerinden biri bu kodları farklı girdiğinde ya da doğrudan reddettiğinde ise ötekileştirilmeye mahkum ediliyor. Ama bunu göze alamayan geniş kitleler ne kadar istemeseler, ne kadar kişilik özelliklerine ters düşse de sisteme boyun eğmeyi kanıksıyor, bu kodları içselleştiriyorlar. Bazı durumlarda devreye giren uyarıcılar, bilinçaltını harekete geçirmek suretiyle bireye özgüven, cesaret ve zihin serbestliği sağlayınca, tüm o bastırılmışlıklar yüzeye çıkmaya başlıyor. Hipnozun da bu uyarıcı etkenlerden biri olduğu savını hesaba kattığımızda Vera'nın davranışlarındaki tuhaflığın aslında Vera'nın normalliği olabileceği ihtimali üzerine okumalar yapabiliyoruz. Hipnozun bireyi tuhaf bir robota mı çevirdiği, yoksa kalıpları değiştiren bir araç mı olduğu tartışmasına bu küçük hikaye ile dahil ediliyoruz. Vera'nın daha önce yaşadıkları üzerine verdiği tepkileri aslında daha farklı karşılayabileceği, hipnoterapi sonrasında sergilediği davranışların, bu önceki tepkilerini telafi etmek istemesinin bir sonucu olduğu, kısacası hipnoterapinin belirli ölçülerde bir uyanışa sebep olabileceği gibi çıkarımlarla karşılaşıyoruz. Kişinin bireysel ya da sosyal değerlerinde yer edinmiş dürüstlüğün, açık sözlülüğün ön saflara geçmesine sebep olan modern bir terapi yönteminin sunduğu zihin açıklığının, pratikte o bireyi zor durumlara sokabildiği ironisi de senaryonun özünde kendine yer buluyor.

Bastırdığımız o kadar çok şey var ki, bazılarının açığa çıkmasından korkarak ömür boyu kendimize saklıyor, bazılarını da açığa çıkarabilmek için uyarıcı, tetikleyici unsurlara ihtiyaç duyuyoruz. Aslında normal kişilik özelliklerimiz böyle olmasa da zamanla bu ket vuruşlardan kendimize yeni kişilikler inşa etmeye başlıyoruz. Normalimizin altında başka normaller ve anomaliler saklanmaya başlıyor. Hipnoz gibi farklı yöntemlerin ortaya çıkardıklarının birer utanç gibi görünmelerinin sebebi biraz da bu. Zihnimizi özgür bırakarak yaşayamamızın yıpratıcılığı çok üzücü. Hayatımızın her anında üzgün üzgün dolaşmamak, topluma karışmak, onun içinde daha rahat ve güvenli hareket edebilmek için bu saklamaları, ket vurmaları, sınırları kendi normalimiz haline getiriyoruz. Hypnosen bu açıdan insan psikolojisindeki kör noktalardan birine böyle mütevazi ve etkili bir temasta bulunduğu için iyi bir film. Aynı mütevazilik rejisinde ve başrolleri Asta Kamma August ile Herbert Nordrum'un performanslarında da görülüyor. Avrupa ağırlıklı bazı festivallerde sessizce birkaç ödül ve adaylık alarak yolculuğunu bitiriyor. Fırtınalar koparmıyor belki. Ama psikolojinin puslu kalmış bir noktasına böylesi bir kara mizah tonuyla dokunmasıyla, psikolojik dengesizlik dediğimiz şeyin perde arkasına bakma girişimiyle, seyircisinin sinir uçlarıyla oynamasıyla, onlara kişisel bastırılmışlıklarının muhasebesini yaptırma potansiyeliyle kıvamını buluyor. 

31 Ağustos 2023 Perşembe

Aniara (2018)

 
Yönetmen: Pella Kagerman, Hugo Lilja
Oyuncular: Emelie Garbers, Bianca Cruzeiro, Arvin Kananian, Anneli Martini, Jennie Silfverhjelm, Dakota Trancher Williams
Senaryo: Pella Kagerman, Hugo Lilja, Harry Martinson
Müzik: Alexander Berg

İsveçli yazar Harry Edmund Martinson, bestelenerek ilk uzay operası da kabul edilen epik bilim kurgu türündeki şiir kitabı "Aniara" ile 1974 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmüştü. 103 bölümden oluşan bu eserden Pella Kagerman ve Hugo Lilja'nın uyarlayıp bir senaryoya dönüştürdükleri İsveç / Danimarka ortak yapımı Aniara, yine bu ikilinin yönettiği düşük bütçeli bir bilim kurgu dram olarak çeşitli mütevazi festivallerden ödüller ve adaylıklar aldı. Sebebini bilmediğimiz, ama büyük ihtimalle insanoğlunun çeşitli sebeplerle yaşanmaz hale getirdiği Dünya’dan Mars’a doğru büyük boyutlu gezegenler arası göçlerin başladığı distopik bir gelecekteyiz. Film, içerisindeki geniş ağaç çiftlikleri sayesinde havanın tamamen doğal olduğu, AVM, restoranlar, çocuk alanları ve daha pek çok tesisin bulunduğu son teknoloji ürünü devasa transfer gemisi Aniara'da geçiyor. Dünya’dan Mars’a 3 haftada ulaşılacak şekilde planlanan bu yolculuk, geminin bir uzay enkazına çarpmasıyla tehlikeye girer. Çarpışma sırasında geminin yakıt deposunun zarar gördüğü için kaptanının tek çaresi gemideki tüm yakıtı boşaltmaktır. Tüm yakıtı boşaltılır ancak çarpışma sırasında gemi rotasından çıkmıştır ve yakıt kalmadığı için gemi uzayda sürüklenmeye başlamıştır. Ancak sorunlar bununla da bitmez. Zira sadece 3 haftalık bir uzay seyahati için hazırlanmış olan gemide temel yaşam kaynakları elbet tükenecektir.

Film, uzay görüntülerinin sağladığı genişliği, Aniara gemisinin klostrofobik atmosferiyle dengelemeye çalışıyor ve bunda büyük ölçüde başarı sağlıyor. Zaten uzayda bir gemide geçen çoğu filmde bu klostrofobi ihtiyaç haline gelmiştir. İnsanın evrende alternatif yaşam formları arama saplantısının sembolü haline gelmiş Mars'a yolculuk temasının olası post-apokaliptik senaryolara verdiği ilhamdan hareketle uyarlanan Aniara, içinde iyi fikirler barındıran bir film. Her ne kadar çoğunu göremesek de belli kapasitesiyle bir şehir havası verilen bu geminin içinde bir yandan dünyadaki gibi bir yaşam sürerken, bir yandan da artık dünyada olmamanın verdiği psikolojik yıpranmanın dengelenmesini ve hatta bir nebze iyileştirilmesini sağlamak amacıyla bir "Mima" odası tasarlanmış. Gemideki insanların "hatıra bankası"na erişerek dünyadaki geçmişlerinde kalmış güzel günlerinin, hayallerinin, anılarının simüle edildiği bu oda ilginç fikirlerden biri. Filme de bu odanın işleyişinden sorumlu ve kendisine Mimaroben denilen kadının merkezinden bakıyoruz. Ama sanılanın aksine senaryo bu odaya giren insanların bizi ilgilendirmeyen, filme de katkısı olmayan anılarıyla dolu bir şekilde sarkmıyor, sıkıcı hale gelmiyor. İşleyişi anlamamıza yarayan birkaç sahne bu işi görüyor. Filmi asıl ayakta tutan, 3 hafta olarak tasarlanan bu yolculuğun, yaşanan kaza nedeniyle aylara ve yıllara uzamasının yaratacağı belirsizliğin çekiciliği.

Aniara transfer gemisinin bir mikro dünya tasviri olduğu çok açık. Hırsları, savurganlığı, şiddeti, nefreti ve tüketim çılgınlığıyla gezegenini yiyip bitirmiş, gözünü bu defa Mars'a dikmiş insanoğlunun, Mars'a ulaşmadan önce sömüreceği şeyin Aniara olacağı da öyle. İşler ters gidince ve gemide planlanan süreden fazla kalınacağı anlaşılınca insanların bozuk psikolojilerini, sıkıntılarını, isyanlarını önlemek için Mima odasıyla beraber tüketime, gece hayatına (!), cinsel özgürlüğe ve türlü istihdam alanlarına yönlendirilerek meşguliyet sağlanıyor. Harry Martinson, Aniara şiirinin önemli bir bölümünü Hiroşima ve Soğuk Savaş döneminde yaşanan küresel çılgınlıklara tepki olarak yazmış. Günümüze hatta filmde olduğu gibi geleceğe de uyan bu anlayış, hükümetlerden bireye her kalemde kendini gösteren bu tüketme, yıpratma, yok etme alışkanlıklarının toplumların sonunu getirmesine ama beton aralarından bile kafasını uzatabilen yeşillikler gibi bu yok edici sistemin insanın olduğu her ortamda kendini bir şekilde yeniden inşa edebildiğine vurgu yapıyor. Can sıkıntısından icat edilen şamanik ritüeller, dinler veya üreme zarureti gibi mitler her ortamda gücünü korumaya, evrimleşmeye devam ediyor. Film bunlara çeşitli şekillerde değinse de, özellikle temel yaşam kaynaklarının tükenmesi karşısında bulunan çözümler hakkında bizi bilgilendirmiyor. Oksijen meselesi bir şekilde halledilmiş ama o kadar insan sadece yosun yiyerek bunca yıl sağlıklı bir şekilde hayatta kalmış olabilir mi sorusundan kaçılmış intibası uyanması mümkün. Genel olarak kendini iyi ifade etmiş, geleceğin karanlık yüzüne, uzay ve uzay gemisi metaforlarıyla klostrofobik belirsizliklere, umutların yavaş yavaş çürümesine kendi çapında iyi eğilebilmiş bir film Aniara.

7 Ekim 2021 Perşembe

Flickan (2009)


Yönetmen: Fredrik Edfeldt
Oyuncular: Blanca Engström, Shanti Roney, Annika Hallin, Tova Magnusson, Leif Andrée, Ia Langhammer, Vidar Fors, Emma Wigfeldt, Michelle Vistam, Krystof Hádek
Senaryo: Karin Arrhenius
Müzik: Dan Berridge

Karin Arrhenius'un senaryosunu yazdığı, Fredrik Edfeldt'in yönettiği Flickan, 1981 yazında İsveç taşrasında geçen dokunaklı bir büyüme hikayesi anlatıyor. Adı seyirciye söylenmeyen 9.5 yaşındaki kızın ebeveynleri bir yardım projesi için Afrika'ya gideceklerdir. Kız da yeni bir ülke göreceği için çok heyecanlıdır. Ama son dakikada güvenlik nedeniyle o yaşta bir çocuğun Afrika'ya götürülmesinin önünde bir engel çıkar. Yolculuğu iptal etmeyen ebeveynler, kendileri yokken kızlarına göz kulak olması için sorumsuz, başına buyruk teyzesi Anna'yı çağırırlar. Beklendiği gibi yeğeniyle pek ilgilenmeyen Anna, sevgilisiyle denize açılmak için küçük kızı evde bir başına bırakınca, kızın hayatı boyunca unutamayacağı bir yaz macerası başlar. Yalnızlık temalı filmleri yetişkinlerin türlü bakış açılarıyla izlemiş seyirci için Flickan, nadir biçimde bu defa küçük bir kız çocuğu üzerinden bu temanın dinamiklerini yoklayan bir film. Yan karakterler ve olaylarla gayet iyi desteklense de özünde kızın yalnızlığını, terk edilmişliğini betimlemek, şekillendirmek, bir olgunlaşma evresi olarak demlemek niyetiyle hareket ediyor.

Ebeveynlerinin kendisini Afrika'ya götüremeyeceğinin anlaşılması sonucu geziyi iptal etmeyerek onu teyzesine emanet etmeleri, teyzesinin de sorumsuzca davranıp onu tek başına bırakması, her ne kadar dillendirilmese de, kızın içten içe istenmediği duygusuna kapılmasına neden oluyor. Film duygusal açıdan öyle sakin ve melankolik bir atmosfer kuruyor ki, bu duygunun dillendirilmemesinden güçlü bir dil kuruluyor adeta. Kızın yeniden kurmak zorunda kaldığı rutinlerden ya da bir anda rutinsiz kalmaktan doğan dengesizlikler onu ince çizgiler üzerinde yürümeye zorluyor. Doğruyu yanlıştan tam olarak ayırt edemeyen bir yaşın saflığıyla, kendi içinde kabullenmek zorunda kaldığı teyzesinin sorumsuzluğunu ifşa etmemek adına onu soran komşusu Gunnar'a yalanlar söylüyor. Daha fazla dışlanmamak için kız arkadaşları Tina ve Gisela'nın zorbalıklarına karşı gelemiyor, onu kullanmalarına izin veriyor. Sınıf arkadaşı Ola ile ara ara yalnızlığını paylaştıkça yükü hafiflese de, yağmurlu bir gecede anne babasının yatağına, onların da orada olduklarını hayal ederek sığınıyor. Filmin bu tek kişilik dünyasında yarattığı yan karakterlerin ve tasarladığı olayların hepsi, küçük kızın yalnızlığının şekillendirilmesine abartısız ve doğal yollarla hizmet ediyor.

Yetişkinlerin dünyasında tek başına bırakılmış 9.5 yaşındaki bir kız çocuğunun muğlak psikolojisine çok fazla müdahaleci ve didaktik davranmayan senaryo, onu yazan Karin Arrhenius'un ne derece otobiyografik dokunuşlarda bulunduğunu bilmesek dahi yolunu iyi çizmiş denebilir. Bu psikolojiden iyi anladığını, bunu yorumlarken de sınırlarını iyi belirleyip dağılmadığını, yaşanacak bazı gerginlikleri görmezden gelmediğini, hüzünlü bir konfora sığınmayı zayıflık olarak görmediğini hissettirebiliyor. Balonla gelen adam gibi bir yanıyla çocuksu ama yalnızlığın balon gibi dar bir alanda da olsa özgürleştirici metaforuna bakan, belki de Arrhenius'un gerçekten başına gelmiş bir olayın eklenmiş olması da etkileyici. Yaşamamış olsa da onun hayal gücünün hoş bir ürünü olsa gerek. Arrhenius sadece bu olayı değil, filmdeki her şeyi (ya da bir kısmını) yaşamış mıdır bilemeyiz. Ama en azından filmde Blanca Engström tarafından tüm saflığı ve doğallığıyla canlandırılan kız gibi çocukluğunda hayatı boyunca unutamayacağı bir yaz geçirmiş ve o yaz yaşadıklarını kimselere anlatmamış olması muhtemel. 2009 Berlinale'de En İyi İlk Film Onur Mansiyonu ve Özel Mansiyon ödülleri, Atina Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Film Seyirci Ödülü ve Fredrik Edfeldt'e En İyi Yönetmen Atina Kenti Ödülü olmak üzere ödüller kazandıran Flickan, Dan Berridge'in müzikleri, usta İsviçreli Hoyte Van Hoytema'nın görüntü yönetmenliğiyle taçlanan özel bir film.

21 Aralık 2020 Pazartesi

Druk (2020)


Yönetmen: Thomas Vinterberg
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Thomas Bo Larsen, Magnus Millang, Lars Ranthe, Maria Bonnevie
Senaryo: Thomas Vinterberg, Tobias Lindholm

Martin (Mads Mikkelsen), artık hayattan zevk almadığını, yorulduğunu, yaşlandığını iyice hissetmeye başlamış bir lise öğretmenidir. Evde sık sık gece nöbetlerine giden hemşire eşi ve çocuklarıyla iletişimsizlik yaşarken, işinde de öğrencileri tarafından sıkıcı ve ilgisiz bulunmaktadır. Aynı okulda görev yaptığı öğretmen arkadaşları Nikolaj (Edebiyat), Tommy (Beden Eğitimi) ve Peter (Müzik) ile Nikolaj'ın doğum günü sebebiyle bir araya geldikleri bir akşam, hayatının dönüm noktalarından birinin başlangıcı olacaktır. Benzer sorunları yaşayan dört arkadaş, sohbet ilerledikçe Nikolaj'ın ortaya attığı bir teori üzerine konuşmaya başlarlar. İnsanların kanlarında 0.05% oranında alkolle doğduklarını iddia eden Norveçli psikiyatrist ve yazar Finn Skårderud'dan bahseden Nikolaj, belirli seviyede tüketilen alkolün zihni açtığını, sosyal ve profesyonel performansı olumlu yönde etkilediğini savunan Skårderud teorilerini kendi hayatlarına uygulamayı teklif eder. Böylece dört arkadaş kontrollü bir şekilde özellikle çalışma saatleri içinde alkol kullanarak bu hipotezin doğruluğunu test etmeye karar verir. Başlarda çok olumlu sonuçlar alsalar da, ilerleyen adımlarda onları türlü zorluklar beklemektedir.

Danimarkalı senarist, yönetmen, yapımcı Thomas Vinterberg'in senaryosunu bir başka önemli isim olan Tobias Lindholm ile birlikte yazdığı, kendisinin yönettiği Druk (Another Round), Avrupa Film Ödülleri bünyesinde Berlin Alexanderplatz, The Painted Bird, Undine, Boze Cialo ve Martin Eden gibi yapımların aday olduğu kategoriden En İyi Avrupa Filmi ödülü yanında, En İyi Avrupalı Yönetmen, Senarist, Erkek Oyuncu ödüllerini de kazanmış bir dram. Vinterberg - Lindholm ortaklığı da Submarino (2010), Jagten (2012) ve Kollektivet (2016) ile birlikte dördüncü filme ulaşıyor. Söz konusu Skårderud'un alkol teorisinin hayata geçirilmesini pek çok farklı kesime uygulayabilecek iken, Jagten gibi yine eğitim sistemi içinden bir karakter aracılığıyla meseleyi ele almak isteyen Vinterberg, bu sayede konusu gereği yaşanacak gerilimi ebeveynler, gençler ve sistemin gözaltında planlıyor. Yine Jagten gibi bu defa taciz iddiası türünde bir bıçak sırtı olmasa da, toplumsal aforozun nefesini ensesinde hisseden karakterlerle bu planlama etrafında konusunu şekillendiriyor. Başta Martin olmak üzere bu dört eğitimcinin iyi kurgulanış ve işleyişi sayesinde, onların kalkıştıkları bu tehlikeli ama iyi niyetli değişim süreci de kendi bıçak sırtı boyutlarını çiziyor.


Druk, alkol tüketimi ve bunun bireyler üzerindeki etkilerine dair çeşitli durum tespitleri içeren bir film. Didaktik olmakla kendini salıvermek arasında tutturduğu orta yol, alkolle çeşitli düzeylerde birliktelik yaşayan insanların zaten yaşayarak tecrübe ettiği detaylarla inşa edilmiş. Belirli miktarlarda alınan alkolün bilinçaltını serbest bıraktığı, cesaretlendirdiği, sosyalleşmeyi kuvvetlendirdiği, sanatsal yönden yaratıcılık kazandırdığı fakat bunun yanında dikkatsizleştirdiği, sözü edilen cesareti suça kanalize ettiği ya da sağlık sorunlarını tetiklediği çeşit çeşit örnekleri görüyor, duyuyor, yaşıyoruz. Bize aslında ne olduğumuza dair bastırılmış duygularımızı ve potansiyellerimizi hatırlattığı gibi, aslında ne olabileceğimize dair ürkütücü gerçekleri de gösterme gücüne sahip. Thomas Vinterberg, Martin merkezli hem duygusal, hem de mesleki bir tükenmişlik hali yaratarak, diğer üç arkadaşını da farklı suretler ama aynı bitkinlikle donatarak bir kader birliği oluşturuyor. İşleniş olarak Martin'in bir adım gerisinde kalsalar da, Nikolaj, Tommy ve Peter da bu deneyin olumlu/olumsuz sonuçlarından etkileniyorlar. Mesai saatleri içinde gizlice alkol alarak, kandaki alkol konsantrasyonu ve alkolle konsantre edilen kan yüzdesi manasına gelen BAC (Blood Alcohol Concentration) ölçümleri yapmak suretiyle vücutlarındaki alkol dengesini kontrol ederek işlerini yapmanın nasıl bir şey olduğuna bakmak istiyorlar. Bir araya gelip maddi sıkıntılarını çözmek için bir soygun planlayan arkadaş grubu örneği gibi, bir araya gelip eski duygularını, mesleki şevklerini kazanmak için bu teoriye tutunuyorlar adeta.

Hayatı sıkıcı bir rutine hapsolmuş, bu sıkıcılığı ve ilgisizliği ders işleyişine de yansıtıp öğrencilerini de sıkmış, "sıkıcı olmaya mı başlıyorum" diye eşine soracak kadar kendinden ve ailesinden kopmuş Martin için Nikolaj'ın önayak olduğu bu alkol deneyine razı olmak hiç zor değil. Üstelik sonuçlarına kendisi bile şaşırıyor. Dört arkadaş, çalışma saatleri içinde aldıkları bir miktar alkol sayesinde performanslarındaki artışı gördükçe bu deneye daha sıkı sarılmaya başlıyorlar. Tarih öğretmeni olan Martin, alkole düşkünlükleriyle bilinen Roosevelt ve Churchill ile, neredeyse hiç alkol kullanmayan Hitler üçlüsünü kullanarak kurduğu bir bilmece sayesinde sınıfta öğrencileriyle keyifli dakikalar geçiriyor. Hatta alkol kullandığını bildiği öğrencileriyle sınıf önünde eğlenceli bir sohbet ortamı yarattıktan sonra zekice derse yumuşak geçiş yapıyor. Evliliği ve çocuklarıyla ilişkisi güçleniyor. Diğerleri de alkolün verdiği özgüvenle işledikleri derslerde farklı olumlu verimler alıyorlar. Sınıf ve ders hakimiyeti için sürekli konuşmaları gereken öğretmenler alkolün retorik etkisinden, başka bir deyişle çeneye vuran etkisinden olumlu yönde faydalanıyorlar. Ne sarhoş, ne de ayık, çakırkeyif haldeyken performansının zirvesine çıktığı bilinen piyanist Klaus Heerfordt eseri dinledikleri bir sahne, onların çakırkeyif zaferlerine fon oluyor. Ne var ki alkolik olmadıklarını, isteseler içmeyebileceklerini kendilerine telkin etseler de, bir kez ağıza girdikten sonra bırakmanın zorluğunu sürekli yaşıyorlar.


Bu seviyeden sonra Skårderud'un "ignition" yani ateşleme, tutuşturma evresi var ki, Nikolaj yine arkadaşlarını o evreye, hatta ötesine geçmeleri için ikna edince alkol limiti üzerindeki hakimiyetlerini yitirmeye başlayan dört arkadaş için bu yeni alkol turları kabusa dönüşmeye, kazanılan roundlar kaybedilmeye, ilişkiler bozulmaya, evlilikler yıkılmaya, hayatlar tehlikeye girmeye başlıyor. Vinterberg bu noktada kamu spotuna kayar gibi görünse de, Martin'in dengede tuttuğu alkol oranıyla işlediği derslerin hoşluğundan ya da Peter'in okuldan, derslerden ve sınavlardan bunalmış bir öğrencisine bir miktar alkol almasını önermesinden (onun da olumlu sonuç almasından), dört dostun insanlara, mesleğe, hayata karşı değişmeye hazır hale gelmiş yenilenme duygusundan hareketle "eden bulur" tuzağına düşmediği söylenebilir. Alınan alkol miktarının her bünyede aynı etkiyi göstermediğini, herkesin kendi alkol limitini bilip ona göre hazırlıklı olmasını, bütün fiziksel ve duygusal gereksinimlerimizin alkol üzerine inşa edilmemesi gerektiğini, doğru kullanıldığında nasıl olumlu sonuçlar verebileceğini hatırlattığı gibi, "içki bütün kötülüklerin anasıdır" yobazlığından uzak duruyor. "Keşke"leri ve "acaba"larına rağmen Vinterberg yine dramatik kırılmaları, trajik durakları, neşe dolu çakırkeyiflikleriyle derli toplu bir yapım sunuyor. Jagten'de de birlikte çalıştığı Mads Mikkelsen'in üstün performansından yine istediğini alıyor. Neredeyse tüm Vinterberg filmlerinde rol almış Thomas Bo Larsen ve diğer oyuncular da yıllar geçtikçe kendini demleyecek, alkol üzerine yapılmış en iyi filmler listesinde kendi yerini bulacak bu dramı güçlendiriyorlar.

12 Kasım 2019 Salı

Midsommar (2019)


Yönetmen: Ari Aster
Oyuncular: Florence Pugh, Jack Reynor, Vilhelm Blomgren, William Jackson Harper, Will Poulter, Ellora Torchia, Isabelle Grill, Henrik Norlén, Julia Ragnarsson
Senaryo: Ari Aster
Müzik: The Haxan Cloak

Birkaç kısa filmin ardından 2018'de çektiği ilk uzun metrajı Hereditary ile olay yaratan Ari Aster, bir yıl sonra Midsommar ile yine olay yarattı. Tabii bu "olay" kısmı "bana göre" ve "bence" kelimeleriyle başlayacak cümlelerimin içinde "gereksiz" kelimesini de önüne alarak türlü şekillerde vücut bulacak. Bir grup arkadaşın İsveç kırsalında katıldığı bir bahar festivalinin adım adım çığırından çıkmasını konu alan Midsommar, en başta 1973 yapımı The Wicker Man referanslarıyla pazarlandı ki, son dönemde Aster ile birlikte Jordan Peele'in de yer aldığı bir grup yönetmenin işleri, Hitchcock'a, Kubrick'e kadar uzanan bu pazarlama taktikleriyle bazı eleştirmenleri bile dalga dalga Stockholm sendromuna itti. Aslında Aster ve Peele gibi yönetmenlerin bu kadar abartılmasının çeşitli nedenleri var. Dünyada hakim bir rüzgar haline gelen vasata övgünün evrimleşerek refleksleşmesi, son yıllarda korku/gerilim türünde özgün ve ilham verici örneklerin azlığı neticesinde geçmişin ikon sanatçılarının filmlerine öykünenlerin sivrilmesi, öykü ve biçim yönünden derme çatma stillerle ödül kampanyalarında yer bulma kolaylığı gibi kazdıkça çoğalan sebeplerden ötürü bu filmlerin yüceltildiğini görüyoruz. Hatta bazı övgü yazıları o kadar iyi ve o kadar filmin üzerinde ki, yönetmenler bile okudukça bu kadarını beklemiyorlardır.

Midsommar'ın basit bir formülü var. Bir grup gencin gizemli bir komünün bahar etkinliğine katılmasıyla başına gelenler. Ari Aster, bu tek cümleyi elinden geldiğince açmaya, boyutlandırmaya, kendi tarzını oturtmak için denemeler yapmaya çalışıyor. Geçmişten edindiği referansları kullandığı gibi, kendi fikirleriyle arayışlar içine girdiğini belli ediyor. Bunlar çoğu yönetmenin yaptığı takdir edilesi yolculuklar. Ama Aster, tüm bunları daha çok vitrine yaslanarak, egosunu parlatarak, en önemlisi de, son yılların popüler tavırlarından biri olan açık uçlarla seyirciyi yorarak yapmayı seviyor. "Bir grup gencin başına gelenler" basitliğindeki slasher çağrışımlarını doğaçlamaya müsait pagan ritüelleriyle, okült geleneklerle, tarikat bileşenleriyle savuşturuyor. Bu sayede bir sonraki sahnede bizi neyin beklediğini bilmiyoruz ve bu durum bir çekicilik yaratıyor belki. Ancak bu tuhaflıklar silsilesinin kendi arkasını toplayacak bir planının olmadığını anlamak, sofradaki göz alıcı yiyeceklerin yapay olduklarını anlamaya benziyor. Farklı filmlerde defalarca gördüğümüz kurban etme/olma sürecindeki ritüellerin pastişlerinden devşirilmiş bu muğlaklık, hep başka yerlerden, başka filmlerden, başka sahnelerden hatırlanan "yenilikçi, çağdaş, vizyoner" Ari Aster tasarımlarının boş atıp dolu tutması olarak kalıyor.


Bu tuhaf festivalin gereklerinin, rutinlerinin, kurallarının ne kadarının hakiki pagan veya tarikat adetlerinden geldiğini bilmesek de, 90 yılda bir defa yapılıyor olmasından ötürü kurban arayışında olunacağını, bunları da aralarına katılan bu yabancılardan seçeceklerini anlamak için yüzlerce film izlemeye gerek yok. Bu bilinirlik tadınızı kaçırmadıysa olay örgüsünü uzattıkça uzatan, araya daha sonra bütünle alakası olmadığını anlayacağımız sahneler serpiştirerek şişkinlik yaratan, sözde tek özen gösterilen karakter olan Dani'yi derinliksiz ergen psikolojisiyle şekillendiren Aster, iyi çekilmiş bazı sahnelerde yarattığı, açık/temiz havanın çarpması sonucu oluşan baş ağrılarını anımsatan boğucu tasvirleri dışında sinematik haz veren hamlelerde bulunmuyor. Ortodoks hristiyanların pagan kültürüne yönelik korkusundan feyz alan "folk horror" alt türünü, korku öğelerinden çok gerilim ve gizem unsurlarıyla restore etmek istiyor. Bu restorasyon, geçmişten kopyala/geleceğe yapıştır minvalinde ilerlerken, haliyle feyz alınan örneklere olan yabancılık Midsommar'a "orijinal, özgün, denenmemiş" gibi anlamlar yüklenmesine neden olabiliyor. Bu türe ait The Witch (2015) gibi atmosferiyle gerçekten ürkütücü bir estetiğe sahip filmlerin kendilerine haslıkları o kadar rağbet görmüyor. Pasolini'den bekaret kaybetme töreninin yer aldığı Salò o le 120 giornate di Sodoma'yı, Kubrick'ten içinde gelmiş geçmiş en iyi ayin sahnelerinden birinin olduğu Eyes Wide Shut'ı, bu filme ilham olmuş The Wicker Man'i, vahşi ritüellere giden gizemli yolu iyi döşenmiş Ben Wheatley filmi Kill List'i ve sinemada daha nice muğlak ayin yorumlarını görmüş gözler için Midsommar'ın vereceği haz da bir yerden sonra nefessiz kalıyor.

Bu tip ritüel kolaycılığına havale ettiği Hereditary de ilk yarısında gayet başarılı bir filmdi. Ama bu kolaycılık, bir yerden sonra (aynı zamanda her iki filmin finalinde) "anlayan anlar, anlamayan aval aval bakar" düşüncesine boş alan yarattıkça iyili kötülü her türlü yoruma açık hale geliyor. Filmle bağ kurmuş insanlar da tarihten, dinden, mitolojiden, türlü "-izm"lerden esinlenen referansları kusmaya başlıyorlar. Eşsiz korku/gerilim külliyatını pas geçip en sevdiği korku filmini Climax olarak açıklayan Aster'in bu kadar kapsamlı ve ince görüşlü olmasına ihtimal vermek güçleşiyor. Müzede unutulan ananas gibi ancak görenlerin yüklediği anlamlar kadar iyi bir film Midsommar. Genç İngiliz oyuncu Florence Pugh'ın inandırıcı oyunu bile, tam olarak neye inandırdığını sorgulatma derecesinde çoğu zaman donuk, kimi zaman abartılı. İlk filmi Hereditary'nin ilk yarısında kurduğu ürkütücü gizemi ikinci yarıda heba eden Aster, böylece dönemimizin The Sixth Sense'i olabilecek potansiyele sahip bir film fırsatını tepmişti. Tabii bunun yanında fethettiği gönüllerin sayısı da az değil. Midsommar yine seyirciyi ikiye bölen bir film olsa da beğenenlerin oranı oldukça yüksek. Lakin Aster ve Peele filmlerinin vizyon sahibi olarak nitelendirilmesi gayet abartılı bir yorum.

26 Ocak 2017 Perşembe

The Happiest Day In The Life Of Olli Mäki (Hymyilevä mies) (2016)


Yönetmen: Juho Kuosmanen
Oyuncular: Jarkko Lahti, Oona Airola, Eero Milonoff, Joanna Haartti, John Bosco Jr.
Senaryo: Mikko Myllylahti, Juho Kuosmanen
Müzik: Laura Airola, Joonas Haavisto, Miika Snåre

Finlandiya'nın yetiştirdiği en önemli boksörlerden olan Olli Mäki, Amerikalı Davey Moore ile 17 Ağustos 1962'de yapacağı tüy siklet dünya şampiyonluğu unvan maçı öncesi ülkenin ve basının yoğun ilgisi altındadır. Tüm Finlandiya için onur mücadelesi haline gelmiş bu maç, Olli'nin menajeri ve antrenörü, aynı zamanda eski şampiyon boksörlerden biri olan Elis için de çok önemlidir. Elis bu maç için birçok sponsor ayarlamış, bir belgesel ekibiyle anlaşmış, maça kadar karısı ve üç çocuğuyla yaşadığı evini Olli'ye açmıştır. Herkes maça kilitlenmiştir. Olli hariç! Çünkü o kısa bir süre önce tanıştığı Raija'ya sırılsıklam aşık olmuş, ondan başka birşey düşünemez hale gelmiştir. Bu durum, güçlü rakibiyle hayatının maçına çıkacak olan Olli'nin konsantre olmasını güçleştirecektir.

Juho Kuosmanen'in Mikko Myllylahti ile birlikte gerçek olaylardan esinlenerek senaryosunu yazıp yönettiği The Happiest Day In The Life Of Olli Mäki, benzerine rastlanmayacak türden bir boks filmi. Bu türdeki filmlerden alışık olduğumuz dram yükünü bir yük gibi değil, bir hafifleme yöntemi olarak kullanan Kuosmanen, Olli'nin omuzlarındaki gerginlikle, onun Raija'ya olan naif sevgisini dengede tutarak seyirciye aktarmayı başarıyor. Beyaz perdedeki boksörlerin birey olarak kendilerini ispatlamak, ekonomik ve sınıfsal zorluklarla mücadeleyi kazanmak, ünvan elde etmek gibi çeşitli amaçları olmuştur. Bu yolda karşılaştıkları zorluklar, çalışma aşamaları, nihayet büyük günün gelmesi ve sonunda zafer kazanmak üzerine ezberletilmiş bir senaryo şablonu mevcut. Aşk kavramı da bu karakterlerin hayatında hep ikinci, hatta bazen üçüncü planda kenar süsü gibi kalmıştır. Oysa Olli Mäki, Raija - Olli aşkını bu boksa dair ezber kalabalığından sıyırıp kendi melankolisinde var etmeye çalışan bir film. Başka bir deyişle, boks sporunun ve başarı beklentisinin yarattığı stresin karşısına bu sevimli aşkı koyarak o tezatlık bünyesinde aşkı daha da sivriltiyor.

1962 yılının nostaljisini yansıtmak, aynı zamanda o nostaljiye saf ve temiz bir aşk karakteri kazandırmak için en doğru tercih sayılabilecek siyah beyaz doku, filmi güçlü hale getiren en önemli unsurlardan biri. Renkli çekilmiş olsaydı, hem Finlandiya kırsalında geçen sahnelerin pastoral ruhunu, hem de filmin kalp çalan aşk temasındaki ince hüznü tam yansıtmayabilirdi. En ufak bir gerilim ve denge kaybı içermeyen bu sevgi, asıl gücünü de zaten bu özelliklerinden alıyor. Öyle ki, filmdeki sinema tarihinin en tuhaf evlilik tekliflerinden biri de aslında bu doğal dengenin yansımalarından. Haliyle bu mütevazi filmde aynı mütevazilikte, fakat bir yandan da çok inandırıcı bir aşık profili bulunması gerekir. Hatta bir boksör profilinden daha inandırıcı olmalıdır. İşin o kısmını da çekingen ve saf Olli rolüyle Jarkko Lahti, iç ısıtan gülümsemesi ve güzelliğiyle Raija rolüyle henüz ilk filminde Oona Airola başarıyla hallediyorlar. İkilinin masum, çocuksu ve derinlerde hissedilen tutkulu aşkı, siyah beyaz ambiyansın çekiciliğiyle perdeye çok samimi yansıyor. Film, boks gibi maskülen bir sporun iticiliğine uçurtma uçurarak, bisiklete binerek, dans ederek, en önemlisi de gözlerin içini güldüren bir aşkla cevap veriyor.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Flaskepost fra P (2016)


Yönetmen: Hans Petter Moland
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Fares Fares, Pål Sverre Hagen, Jakob Ulrik Lohmann, Amanda Collin, Johanne Louise Schmidt, Jakob Oftebro, Olivia Terpet Gammelgaard, Jasper Møller Friis, Louis Sylvester Larsen
Senaryo: Nikolaj Arcel, Jussi Adler-Olsen
Müzik: Nicklas Schmidt

Jussi Adler-Olsen'in polisiye roman serisinin üçüncü halkası olan Flaskepost fra P (A Conspiracy Of Faith), bunalımlı dedektif Carl Mørck ve ortağı Assad'ın yeni macerasını içeriyor. Senaryo yine ilk iki film olan Kvinden i buret ve Fasandræberne'yi perdeye uyarlayan Nikolaj Arcel'e ait. Ama yönetmen koltuğunda ilk iki filmi yönetmiş Mikkel Nørgaard yerine Norveçli Hans Petter Moland var. MolandEn ganske snill mann (2010) ve Kraftidioten (2014) gibi iki başarılı kara komediden hatırlayabiliriz. Danimarka'nın Jutland bölgesinde içinde eski bir not olan bir şişe bulunur ve bu durumu açıklığa kavuşturmak için ilk olarak akla Department Q gelir. Anlaşılması güç olan not, Carl ve Assad'ın çabalarıyla yeni ve çok tehlikeli bir davanın henüz kapanmadığına işaret eden ipuçları barındırmaktadır. Notun izini sürerken iki ortağın yolu, iki çocuğu kaçırılan dindar bir aileye çıkar. Sürükleyicilik ve polisiye matematiğin ilk iki filmden farklı olmadığı, ne var ki klişe fazlası ve gizem eksikliği yönünden ilk iki filmin gerisinde seyreden bir film Flaskepost fra P. Yıllar önce cinayet işleyen, dindar Elias ve Rakel çiftinin çocuklarını kaçıran isim de belli. Bunun filmin cazibesini etkilememesi gerekir. Fasandræberne'de de suçluları bilmemize rağmen geçmişin gizeminde saklı motivasyonların bilinmezliği filmi hep yukarıda tutuyordu. Oysa burada eksik birşeyler var.

Rahip kılığında ailenin güvenini kazanarak çocukları kaçıran iyi görünümlü Johannes, geçmişinden filme serpiştirilmiş flashbacklerden de anladığımız üzere sorunlu bir çocukluğa sahip. Ancak tahmin edilemez şekilde esrarengiz olmaması, üstelik filmin onu esrarengizmiş gibi pazarlamaya çalışması en önemli eksiklik. Şeytana hizmet ettiğini söyleyen Johannes'in dindar insanların elinden inançlarını almak için böyle bir yöntem belirlemesi üzerine kurulan motivasyon ise yeterince tatminkar sayılmaz. Johannes'ten bir Hannibal Lecter çıkarabileceğini düşünen film, mantıksızlıklarla dolu tren operasyonu ve hastane baskını sahneleriyle kredi notunu iyice düşürüyor. Final kapışması da hem Carl, hem de Assad açısından vasat biçimde tasarlanmış ve çekilmiş. Bu ikilinin karizmatik ve güçlü görünmelerinin istenmemesini, onları insanı açıdan seyirciye daha da yakınlaştırma politikası olarak görebiliriz. Ama bu bile onları ezikleştirmeyi gerektirmemeli.

Nikolaj Lie Kaas ve Fares Fares uyumu, ilk iki filmden nasıl biliyorsanız öyle. Oyunculuk yönünden en fazla öne çıkan ise, kaçırılan çocukların annesi Rakel rolündeki Amanda Collin olsa gerek. Filmin belki de en dikkate değer bölümü, insanların güvenini kazanmak için onların dini inançlarını kullanan (tanıdık gelmiştir!) şeytanın hizmetkarı Johannes ile, çocukları kurtarmak adına Tanrı'ya inandığını söyleyen ateist Carl arasında geçen konuşmaydı. Bana göre Flaskepost fra P, serinin en zayıf halkası durumunda. Yönetmen değişiminden ziyade Jussi Adler-Olsen'in bu defa yeterince enteresan bir hikaye yakalayamayıp, Hollywood klişeleriyle bezeli bir tembelliğe sığınmış olabileceği ihtimali söz konusu. Yine de benim gibi üzerinde ilk iki filmin hatırı bulunanlar mutlaka izleyecektir.

17 Şubat 2015 Salı

Kraftidioten (2014)


Yönetmen: Hans Petter Moland
Oyuncular: Stellan Skarsgård, Pål Sverre Hagen, Bruno Ganz, Birgitte Hjort Sørensen, Peter Andersson, Birgitte Hjort Sørensen, Anders Baasmo Christiansen, Jakob Oftebro, Kristofer Hivju
Senaryo: Kim Fupz Aakeson
Müzik: Brian Batz, Kaspar Kaae, Kåre Vestrheim

Norveç yükseklerinde kar küreme görevinde bulunan Nils (Stellan Skarsgård), evli ve yetişkin bir erkek çocuğu sahibi örnek bir vatandaştır. Öyle ki yaşadığı çevrede ona Yılın Vatandaşı Ödülü bile verilir. Birgün oğlunun aşırı dozdan öldüğü haberini alır ama uyuşturucu kullanmadığından emin olduğu için buna inanmaz. Oğlunun intikamını almak için en alttan başlayarak tek başına suçluları birer birer avlamaya başlar. Adamlarını kaybetmeye başlayan Norveçli "Kont" lakaplı Greven, bunun sorumlusu olduğunu düşündüğü Sırp mafya lideri "Papa" ile takışınca savaş çıkar. Kimse olayların fitilini ateşleyen Nils'in varlığından haberdar değildir. Ama Nils, oğlunun intikamını almak için Kont'u öldürmeye kararlıdır.

Kim Fupz Aakeson'ın yazıp Hans Petter Moland'ın yönettiği İsveç / Norveç ortak yapımı Kraftidioten, basit ama zekice kurgulanmış güzel bir İskandinav kara mizah örneği. Tuhaf bir ciddiyetle spontane bir mizahı çarpıştırıp, Coen benzetmelerine muhatap olan filmin bu benzetmeleri çeşitli yönlerde haklı çıkardığı söylenebilir. Gerilim, suç ve komedi gibi farklı türleri kağıt üstünde kaynaştırmanın, bu kaynaşmayı filme alarak etkisini korumanın zorluğu düşünülünce Aakeson ve Moland ikilisinin iyi bir iş çıkardığı söylenebilir. Aslında hiç de komik olmayan bir evlat kaybı çıkış noktasından seri intikam cinayetleri süreci başlatmak, sonra bunu iki mafyayı birbirine düşürecek şekilde geliştirmek birtakım ince ayarlarla mümkün hale geliyor. Mesela filmde her ölen kişiden sonra o kişinin bağlı olduğu dini sembol eşliğinde adı ve soyadını gördüğümüz geçişler, en önemlisi de işlediği cinayetlere rağmen bir türlü bunların Nils'in üstüne kalmayıp mafya hesaplaşması olarak algılanmasının yarattığı senaryo yapısı yüzlerde tebessüm yaratmaya yetiyor. Stellan Skarsgård ve Bruno Ganz gibi iki usta oyuncunun varlığı da önemli katkı sağlıyor. Ancak Kont rolünde izlediğimiz Pål Sverre Hagen'in hem fiziksel, hem de abartılı performansı yüzünden rolünün hakkını verdiğini düşünmüyorum. Kraftidioten, Coenler haricinde en önemli örnekleri genelde Avrupa'dan çıkan küçük çaptaki kara komedilerden hoşlananların kaçırmaması gereken bir film.

22 Şubat 2014 Cumartesi

Kvinden i buret (2013)


Yönetmen: Mikkel Nørgaard
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Fares Fares, Sonja Richter, Mikkel Boe Følsgaard, Peter Plaugborg, Claes Ljungmark, Michael Brostrup
Senaryo: Nikolaj Arcel, Jussi Adler-Olsen
Müzik: Patrik Andrén, Uno Helmersson, Johan Söderqvist

Cinayet masasında görevli Carl, başına buyruk, sorunlu bir polis olması yüzünden son işinde bir arkadaşının ölümüne, bir diğerinin de sakat kalmasına sebep olur. Birkaç aylık izinden sonra eski davaların tutulduğu Department Q'nun sorumlusu olarak atanır. Oraya daha önce atanmış olan Ortadoğulu Assad ile birlikte sadece faili meçhul cinayet dosyalarını tanzim etmekle görevlendirilir. Fakat Carl, yıllar önce almayı çok istediği Merete Lynggaard isimli bir kadının intihar kararıyla kapatılmış davası önüne gelince şüphelerine hakim olamaz ve Assad ile birlikte gizlice bu davanın peşine tekrar düşer. Bir meslektaşı tarafından apar topar kapatılmış bu davanın ardında başka sırlar gizlidir.

Jussi Adler-Olsen’in romanından, The Girl With The Dragon Tattoo, A Royal Affair gibi çok satan romanları da başarıyla beyaz perdeye uyarlamış Nikolaj Arcel’in senaryolaştırdığı Kvinden i buret (The Keeper Of Lost Causes), adı geçen yapımlar kadar ses getirmemiş olsa da sürükleyici bir polisiye gizem örneği. Bu haliyle büyük ümitler vaat eden bir polisiye dizinin başarılı pilot bölümü gibi durmakta. Özellikle finali bir devam filmine ya da dizi projesine yeşil ışık yakar nitelikte. Zaten yönetmen Mikkel Nørgaard, aralarında gittikçe geniş kitlelere yayılmaya başlamış Danimarka dizisi Borgen’in de yer aldığı çeşitli dizilerde çalışmış bir insan. Kağıt üstünde tüm karizmatik dedektif klişelerini kuşanmış Carl ve farklı karakteriyle onun negatifliğini dengeleme pozisyonundaki Assad ortaklığı artık bu tip filmleri bilen seyirciler için kanıksanması zor olmayan bir durum. Filmde kısa kısa sorunlu özel hayatına değinilen Carl’a rağmen, Assad’ın gizemli varlığı belki de devam yapımlar için türlü malzemeler içeriyor.

İkilinin araştırmak için seçtiği Merete Lynggaard davası ise The Silence Of The Lambs’den, The Cell’den, hatta son zamanların başarılı İspanyol filmlerinden biri olan El Cuerpo’dan izler taşıyor. Ama dediğimiz gibi bir sinema filmi kıvamından ziyade daha mütevazi tercihleriyle ve sanki özellikle sonlara doğru bir parça aceleye getirilmiş olmakla suçlanabilir. Zentropa yapımı bir filmden beklentiler daha farklı olabiliyor haliyle. Yine de bu onu kötü bir film yapmıyor kesinlikle. Danimarka sinemasının usta oyuncularından Nikolaj Lie Kaas ve Zero Dark Thirty, Safe House gibi Amerikan filmlerinde de görünmüş Lübnanlı Fares Fares, ikili olarak filmde adım adım iyi bir kimya yaratıyorlar. Yine de bazı şeyler hem ikisi, hem de film için eksik kalıyor. Bu yüzden hem ikili, hem de Department Q projesi daha detaylı işlenmek için sonraki fırsatları hak ediyor.

28 Mayıs 2013 Salı

Searching For Sugar Man (2012)


Yönetmen: Malik Bendjelloul
Müzik: Malik Bendjelloul, Sixto Rodriguez

60´ların sonunda prodüktör Mike Theodore tarafından Detroit´te köhne bir barda keşfedilen Rodriguez adındaki müzisyene yapımcılar kendi kuşağının en büyük sanatçılarından biri olacağına inandıkları için bir albüm kaydederler. Stüdyoda gerekli tüm altyapı ve araç-gerece sahip olmasına, arkasında kendisine büyük yatırımlar yapan büyük isimlere ve kaydedilen güzel şarkılara rağmen albüm hiç ses getirmez. Ardından ikincisi de gelir. Onun akıbeti de farklı olmaz. Rodriguez’i hiç kimse tanımamaktadır. Sahnede seyirciler önünde kendini ateşe verdiği ya da yine sahnede kafasına sıkıp intihar ettiği yönünde söylentiler çıkmıştır. Yaşayıp yaşamadığı, yaşıyorsa nerede yaşadığı, hatta en baştan kim olduğu bile belli değildir. Öte yandan işin çok ilginç bir başka yönü daha vardır. Amerika’da bazı yapımcılar dışında neredeyse kimsenin tanımadığı Rodriguez, Güney Afrika’da ise o dönemde Elvis’ten daha ünlü, The Rolling Stones’tan daha fazla albüm satmış efsanevi bir figürdür.

İşte Searching For Sugar Man, İsveçli genç yönetmen Malik Bendjelloul’un bu süper gizemli figürün izini sürdüğü, aralarında En İyi Belgesel Oscarı’nın da yer aldığı otuzdan fazla ödül kazanmış harikulade bir belgesel. Rodriguez’in ilk ortaya çıkışından itibaren onun etrafında yaratılan gizem halesinin itinayla korunduğu filmin usta kurgusu, henüz ilk filmini çeken Bendjelloul’un büyük bir başarısı. 70’lerin daha başında kendi şarkılarını yazıp söyleyen isimlerden neredeyse bir tek Bob Dylan’ın en çok tanındığı bir ortamda, türün tüm gereklerini yerine fazlasıyla getirmiş iki Rodriguez albümünün satmaması, yapımcı Mike Theodore’un bile anlamlandıramadığı bir şey iken film çok gerekli müdahalelerle aynı anda hem bu yeni müzisyenin gizemini koruyor, hem de o gizemin perde arkasına geçmeye uğraşıyor.

Rodriguez’in 1970’te çıkan ilk albümü Cold Fact’in yapımcıları Mike Theodore - Dennis Coffey ikilisinin ve 1971’de çıkan ikinci albüm Coming from Reality’nin yapımcısı Steve Rowland’ın müthiş betimlemeleri ve izlenimleriyle kafalarda şekillenmeye başlayan Rodriguez, hani bu iki albümdeki sesi ve kapaklarındaki resimleri olmasa gerçekten yaşadığından bile şüphe edilecek biçimde esrarlı bir havaya bürünüyor. Ama işin içine Rodriguez’in Amerika’dan daha meşhur olduğu, gerçek kıymetinin bilindiği Cape Town’da bir müzik mağazası sahibi olan Stephen 'Sugar' Segerman’in ve saygın müzik yazarlarından Craig Bartholomew Strydom’un girmesiyle işin çehresi değişmeye başlıyor. Rodriguez’in kısa süren bir rüya, sonu trajediyle biten bir kaybeden, sis perdesi ardındaki bir şehir efsanesinden öte gerçek bir kişi olduğunu kanıtlamaya çalışan bu iki adam sayesinde belgesel, hüzünlü ve gizemli içeriğine bir de dedektif hikayesi hüviyeti katıyor.


Rodriguez’in Amerika’da hayalet, Güney Afrika’da ise bir efsane oluşu bir müzikseverin Cold Fact albümünü Güney Afrika’ya getirmesiyle, daha sonra albümün elden ele, kulaktan kulağa gezip bir fenomene dönüşmesiyle gerçekleşiyor. Bu albüm belgeselde Güney Afrika’nın o dönem içinde bulunduğu kaos ortamıyla da ilişkilendiriliyor. Şarkı sözlerindeki isyankar ve döneme göre müstehcen sayılabilecek birtakım lirikler, özellikle ırkçılık ve sansürle boğuşan Güney Afrika halkının bastırılmaya çalışılan duygularına tercüman olduğu için kolayca sahipleniliyor. Rodriguez, hiçbir promosyon, konser, reklam olmadan, sadece biri tarafından ülkeye sokulan ve korsan olarak çoğaltılan tek bir albümle Güney Afrikalı müzisyenleri, müzik eleştirmenlerini, müzikseverleri büyülüyor. Öyle ki Cape Town’da hemen herkes Rodriguez’den bahsederken sanki Bob Dylan’dan, Elvis Presley’den, Stevie Wonder’dan bahsedermiş gibi gözleri parlıyor.

Hakkında çıkan efsanevi ölüm senaryolarıyla gizemini kat kat arttıran bu adamın gerçek akıbetini araştırmaya, en azından albümünün satış gelirlerinden ne kadar kazandığını öğrenmeye çalışan Strydom, Mike Theodore’u aradığında hiç de beklemediği sürpriz bir cevap alıyor. Bu noktadan sonra belgesel bambaşka bir yöne giriyor ve artık anlatılmaz, izlenir, dinlenir dakikalar başlıyor. Bir büyük şarkıcı / bestecinin geç kalmış itibar teslimi en güzel şekilde, en olması gereken yerde yani Güney Afrika’da gerçekleşiyor. Bugüne dek eşi benzerine rastlanmamış tarihi bir konser tüm gerçekliği ve samimiyetiyle vücut buluyor. Bu olağanüstü hikaye ise şanına yakışır benzersiz bir belgeselle biz seyircilere ulaşıyor. İnsanların gözünün önündeki bazı değerlerin farkına bile varamadığı, ama dünyanın başka bir coğrafyasındaki başka insanların aynı değerlere gönülden sahip çıkmaları umudun şahlanışı gibi adeta. Dünyada iyi şarkılara sahip çıkacak birilerinin her zaman olacağına dair inancı güçlendiren Rodriguez gibi sanatçılara, onların farkına varmamızı sağlayan Searching For Sugar Man gibi filmlere hep ihtiyacımız olacak.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Fri os fra det onde (2009)


Yönetmen: Ole Bornedal
Oyuncular: Lasse Rimmer, Lene Nystrøm, Jens Andersen, Mogens Pedersen, Bojan Navojec, Pernille Vallentin, Fanny Bornedal, Jacob Ottensten, Kim Kold, Lone Lindorff, Alexandre Willaume
Senaryo: Ole Bornedal
Müzik: Johan Liljedal, Stefan Nilsson

Sarhoş kamyon şoförü Lars kendi kasabasında çok sevilen yardımsever yaşlı Anna’ya çarpıp suçu orada yaşayan Bosnalı mülteci Alain’in üstüne atınca küçük kasaba karışır. Lars’ın erkek kardeşi avukat Johannes, mülteci adamı korumaya alır. Bunun üzerine başını Anna’nın kocası Ingvar’ın çektiği kontrolden çıkan sarhoş bir güruh, öfkeyle Johannes’in karısı Pernille ve iki çocuğunun bulunduğu evine doğru yola çıkar. Ole Bornedal’ın Kærlighed på film’den sonra yine kendisinin yazıp yönettiği Fri os fra det onde (Deliver Us from Evil), kötülüğün sakin bir Danimarka kasabasında bile kıvılcım aldığı taktirde insanları ne derece kontrolden çıkarabileceğini, ırkçılığın ve ötekileştirmenin ne kadar bastırılmaya çalışılırsa çalışılsın biryerlerde sinsice pusuda beklediğini yüzümüze vuran bir yapım.

Bir anlatıcı ve parçalı bulutlu gökyüzünden sızan fesat güneş ışığı eşliğinde karakterleri şiirsel bir dille tanımaya başladığımız girişin ardından, sıkıcı bir Danimarka kasabasının sıkıntılı insanları etrafında film şekillenmeye başlıyor. Yavaş yavaş kasabanın ve bazı kasabalıların tekinsiz hallerini görmeye başlayınca bu kasabanın aslında filmin başında anlatıcının dediği gibi hiç de “doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt edebilen sımsıcak insanların sığındığı bir liman” olmadığı fikri güç kazanıyor. Küçük kasabaların insanda bıraktığı imaj gereği bunun böyle olma potansiyeli var. Ancak Bornedal, kasabayı kasaba yapanın insanlar ve onların seçimleri olduğu gerçeği üzerine kendi poetik tarzını muhafaza ederek sertçe gitmeyi seçiyor. Lars, onun serseri arkadaşları, kasabanın ileri gelenlerinden Ingvar ve onun çam yarması koruması Leif Christensen, hatta saf Bosnalı Alain, her an her şey beklenebilecek bir tedirginliğin sessiz sözcülüğünü yapıyorlar.


Bu kendi haline bırakılmış mini coğrafyanın göbeğine konan dört kişilik çekirdek ailenin, patlamaya hazır birer bomba gibi dolaşan çevre sakinleri tarafından tehdite maruz kalmaları an meselesi. Tek ihtiyaç ise bir kıvılcım. Ekonomik kriz, işsizlik, sosyal ortam yetersizliği, insan ilişkilerindeki yozlaşma gibi temel sebeplerden dolayı bireylerin bastırdığı öfkelerini kusabilecekleri alanlardan en önemlisi ise, milliyetçi, dini, ırkçı ve hafif kafası gidik olmasından ötürü mental özür taşıyan bahaneleri tek başına bünyesinde toplayan Bosnalı Alain. Hiçbir işte dikiş tutturamayan, hep başarılı ağabeyi Johannes’in gölgesinde kalmış, bu yüzden de onun sahip olduklarını kıskanan Lars’ın başına gelen bir kazanın tüm sorumluluğunu atabileceği en uygun hedef. Alain, koruyucu meleği olarak gördüğü karısını bu kazada kaybetmesiyle karanlık tarafa geçip bambaşka bir insana dönüşen Ingvar’ın kucağına atılabilecek en kolay yem aynı zamanda. Ama sağduyulu Johannes’in onu öfkeli kalabalığın elinden alıp adalete teslim etmek istemesiyle, toplumun bastırılmış tüm kötücül duyguları canlanıyor. Ekstra bir motivasyona bile ihtiyaç duymayan cahil kasabalı, Ingvar’ın güçlü dini manipülasyonlarıyla ipini koparıyor.

Filmin detayına bu kadar inmemin sebebi, bu durumun bizim toplumumuza da hiç yabancı gelmeyecek bazı katliamlarının zemininde yatan linç psikolojisi ile olan benzerliğini hatırlatmak. Ama Bornedal’in vurgulamak istediği başka şeyler de var. Dini bir figür olan Ingvar’ın gözü dönmüşlüğüyle (ki bazı eleştirilerde ona ve peşine takılan kasabalıya yapılan “zombi” benzetmeleri, gerçekte var olmayan bu “yaşayan ölü” aldatmacasına ve kolaycılığına kapılarak asıl meseleden uzaklaşma tuzağı taşır bana göre) sarhoş kasabalıyı Alain’i korumaya alan Johannes’in evine saldırmak için kışkırtması, yozlaşmış halkın tam da istediği şeydir. Çünkü Johannes hayatta onların olamadığı kadar başarılı olmuş, işini, evini, ailesini dürüstçe elde etmiştir. Bu durumda yapılabilecek en etkili şey, tüm bunları Johannes’in elinden alarak kitlesel rahatlama duygusuyla kendisini avutmaktır. Fakat öte yandan Johannes’in de hem sahip olduklarından, hem de bir yabancıyı kendi eliyle ölüme göndermeye elvermeyecek vicdanından kolayca vazgeçmeye niyeti yoktur. Tam bu noktada Bornedal seyirciyi göstere göstere “siz olsanız ne yapardınız”a iter. O zaman filmin başlarında Pernille’in kavga eden çocuklarına “kötü insan yoktur, sadece sevgiye aç insan vardır” sözü dahil her şey birbirine karışır. Anne'in ölümündeki sürpriz, ikilemler yumağını daha da büyütür.


Ole Bornedal’ın kendi hikaye disiplini içinde aile kurumuna bakışı, bir fay hattı üzerine kurduğu gerilimli olay örgüsü, şiirsellikle şiddet arasında kurmak istediği muğlak ilişki, başarılı oyuncu seçimleri ve onları yönetişi Kærlighed på film’den sonra da aynen sürüyor. Belki o filmden farkı, içinde yoğunlaşılan bir aşk hikayesi olmaması (ki buna pek vakti yok zaten). Ancak Ingvar’ın karısı Anna’ya duyduğu ilahi aşkın neden olduğu sonuçlar düşünüldüğünde, Bornedal’ın aşk kavramının karanlık yüzüne farklı bir açıdan baktığı da söylenebilir. Avrupa sineması bünyesinde çok özel bir yeri olan İskandinav sinemasının en önemli ayaklarından birini oluşturan Danimarka’nın sahip olduğu en önemli sinemacılardan Ole Bornedal, filmlerinde ya çok iyi oyuncular seçiyor ya da Danimarka bu konuda gerçek bir maden. Çok sağlam performanslar izlediğimiz filmde özellikle Lars’ı canlandıran Jens Andersen ile, aynı zamanda ülkesinde tanınmış bir pop şarkıcısı olan ve Pernille’i canlandıran Lene Nystrøm’un diğerlerinden daha fazla beğendiğimi belirteyim. Filmin başında ve sonundaki anlatıcı varlığını ve istismar sinemasına yakın durduğunu ifade edercesine zorladığı bazı sahnelerini gereksiz bulmama rağmen Bornedal’in her zaman takip edilmesi gereken bir sinemacı olduğunu bir kez daha gösterdiğine inanıyorum.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Submarino (2010)


Yönetmen: Thomas Vinterberg
Oyuncular: Jakob Cedergren, Peter Plaugborg, Patricia Schumann, Morten Rose, Helene Reingaard Neumann, Sebastian Bull Sarning, Gustav Fischer Kjærulff, Mads Broe Andersen
Senaryo: Jonas T. Bengtsson, Tobias Lindholm, Thomas Vinterberg
Müzik: Kristian Eidnes Andersen

Nick ile küçük kardeşi, alkolik ve sorumsuz anneleriyle sefil bir hayat sürmektedirler. Çocukluklarında yaşadıkları bir trajediden sonra nasıl, ne şekilde koptuklarını göremeden iki kardeşin ortayaşlarını izlemeye başlarız. Nick bir kavga sonrası aldığı cezanın ardından hapisten yeni çıkmıştır. Tek başına, yurt tipi odalardan oluşan bir binada sürekli içerek yaşamaktadır. Komşusu Sophie ile cinsel, uzun zaman sonra karşılaştığı eski arkadaşı Ivan ile kimyası bozuk bir ilişki yaşamaktadır. Ivan şimdi yarım akıllı bir evsizdir ve aynı zamanda Nick’in hayatının aşkı Ana’nın ağabeyidir. Ana evlenmiş, bir de çocuk doğurmuştur. Öte yandan filmde adıyla anılmayan Nick’in kardeşi ise karısını bir kazada kaybetmiş, oğlu Martin ile birlikte yaşayan uyuşturucu bağımlısı bir adam olmuştur. Annelerinin ölüm haberini alan iki kardeş yıllar sonra cenazede birbirleriyle karşılaşırlar. Çocukluklarındaki sefaleti farklı şekillerde de olsa hâlâ yaşamaya devam eden kardeşlerin trajedisi, yetişkinliklerinde de sürecektir.


Jonas T. Bengtsson romanından Tobias Lindholm ve Thomas Vinterberg’in senaryolaştırdığı, özellikle 2005 yapımı Dear Wendy ile çok beğendiğim Vinterberg’in yönettiği Submarino, Semih Kaplanoğlu’nun Bal ile Altın Ayı kazandığı Berlin Uluslararası Film Festivali’nin aday filmlerindendi. Danimarka Film Akademisi Danske Filmskole’a bugüne kadar kabul edilmiş en genç öğrenci (19 yaşındayken) ünvanını koruyan Thomas Vinterberg, Dogme95 akımının en hararetli zamanlarında Lars von Trier gibi pek çok yönetmenle eğitimini pekiştirmiş bir yönetmen. Buna rağmen ilk önemli çıkışını aralarında ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi çeşitli ülkelerin yer aldığı yapım ekibinin desteğiyle çekmesi, onun hakkında tam mânâsıyla bir fikir edinmemi engellemişti diye düşünüyordum.

2007’de çektiği En mand kommer hjem’i ise, genel olarak İskandinav komedilerine olan soğukluğum nedeniyle izlememiştim. Ancak Danimarka-İsveç ortak yapımı Submarino’nun türlü beslenme kaynaklarına ve İskandinav ortak sinema dilinin taşıdığı benzerlikleri barındıran sert dramatik yapısına karşın, tümüyle Vinterberg’in kendine ait bir film olduğunu düşündüm. Konu itibariyle cenazede buluşan birbirinden kopuk aile fertlerinin geçmişleriyle yüzleşmelerinden oluşan alışıldık bir dram beklentisi olabilir. Ancak Submarino’da bu cenaze, sadece çocukken çok kötü bir deneyimi paylaşmış ve bunun sonucunda kendilerini suçlamaktan normal hayata tutunamamış iki kardeşin karşılaştıkları bir yer olmaktan başka bir anlam taşımıyor. Hikâyenin odaklandığı esas mesele, kardeşlerin bu olay sonrası kendilerine çizdikleri ya da zor şartların onları çizmeye zorladığı ayrı yolların nasıl engellerle dolu olduğu.


Bu engelli yolların yürünmesi sırasında bireye ait türlü zor yaşam şartlarının, çocukluktan kalma travma ve suçluluk duygularını istemeyerek de olsa yetişkinliklerine taşımış iki adam üzerindeki baskısı zedeleyici oluyor. Nick üzerindeki baskı, onun güçlü yapısı sayesinde daha içsel şekillerde belirirken, kardeşinin dramı çok daha yıkıcı etkilere sahip. Nick’in hapisten çıktıktan sonra izlemeye başladığımız hikâyesi bir süre sonra kardeşinin hikâyesiyle birleşiyor. Bu ikinci hikâyenin ilki ile birleşmesinden önce bir miktar geriye gittiğinin de farklı açılardan tekrar izlediğimiz bazı ayrıntılar sayesinde anlaşılması başarılı bir kurgu tekniği olarak ortaya çıkarken, bu durumu fazla sulandırmadan ve kafaları karıştırmadan yoluna devam ediyor film. Diğer kardeşin bir baba ve uyuşturucu müptelası arasında gidip gelen psikolojik durumu da Nick’in hikâyesiyle hemen hemen aynı ruh hâli, ama biraz daha gergin ve dramatik bir tonla ele alan Vinterberg, son bir kesişme noktasıyla ve çok mânalı bir finalle Submarino’yu noktalıyor. Jakob Cedergren’in sert ve karizmatik sakinliği, Peter Plaugborg’un gergin ve naif zayıflığıyla çok iyi dengelenmekte. Bu durum da filmi zaten bulunduğu üst noktadan biraz daha yukarılara taşımakta.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Let The Right One In (2008)


Yönetmen: Tomas Alfredson
Oyuncular: Kåre Hedebrant, Lina Leandersson, Per Ragnar, Henrik Dahl, Karin Bergquist, Ika Nord, Peter Carlberg
Senaryo: John Ajvide Lindqvist
Müzik: Johan Söderqvist

Avrupa sinemasının önemli kollarından biri olan İskandinav sineması geride bıraktığımız yıl daha bir durgundu sanki. John Ajvide Lindqvist’in kendi romanından senaryolaştırdığı, Tomas Alfredson’un yönettiği İsveç yapımı Let The Right One In, Chicago, Tribeca, Sitges, Washington DC, Woodstock, Edinburgh, Satellite gibi irili ufaklı festivallerden almış olduğu ödül ve övgülerle bu durgunluğun arasından bir anda sivrildi. Fragmanından afişine, gösterildiği korku / gerilim temalı festivallere kadar birçok sebepten ötürü bildik çaplarda bir korku filmi olarak algılanan Let The Right One In, bu imajın vermiş olduğu vaatlerin veya korku filmi hayranlarının saf beklentilerinin tamamını gerçekleştirme durumunda olmayan, esasen etrafını çevreleyen gerilimli bünyesinde masum olduğu kadar sıra dışı bir dostluk / aşk hikayesi üzerine kurulu bir yapım.

“Vampir Filmleri”, böyle bir türün oluşmasına öncülük etmiş, etkin rol oynamış birtakım yapımlar sonrası, zaman içinde çok fazla gereksiz taklit üretilmeye başlanmasıyla ciddiyetini ve itibarını yitirmeye başladı. Vampir alamet-i farikalarının bir süre sonra kendini tekrar etmesiyle beyaz perde cazibesini kaybetmeye başlaması, bu türün bünyesinde barındırdığı korku / gerilim / gizem kozlarını yeterince özgünleştirememesi sonucu farklı arayışlar baş gösterdi. Artık kanıksanmış bu alamet-i farikaların değişmez vampir kanunları oluşu, senaristleri zor durumda bırakıyor veya tembelleştiriyordu da denebilir. Bu bağlamda tür sınırları içinde felsefi, romantik, komik ve aksiyonel çeşitliliklere başvuruldu. Hatta türün birtakım tabuları devrilmeye başlandı. Dracula düsturları zaman içinde teknolojik yeniliklere, duygusal çıkmaza sürüklenmiş trajik aşk hikayelerine, ölüm-ölümsüzlük tabanlı felsefi açılımlara uydurulmaya çalışıldı. Bazı yönetmenlerce rahatlıkla stil denemeleri yapabilecekleri uygun bir ortam olarak görülürken, bazılarınca doğrudan alay konusu edildi. Kimi filmler için ise inanç sömürücüsü din adamlarına, kan emici politikacılara, otorite baskısına karşı fantastik hiciv zeminleri yarattı. Bir noktadan sonra sinema seyircisi vampir mitinin sadece korku-gerilim değil, herhangi bir tür hudutları dahilinde de kullanılabileceğine alışkın bir hale gelmeye başladı.

Let The Right One In, tıpkı ülkesi İsveç gibi soğuk, içine kapanık, mesafeli bir fantastik dram. Lakin bu kadar soğuk ve izleyen ile arasına mesafe koymuş bir filmin aynı zamanda bu kadar içten olabilmesi de şaşırtıcı. Tabi o içtenlik, filme ve fantastik bağlamda anlatmak istediği garip dostluğa inanmayı becerebilmiş seyircinin hissedebileceği veya tam anlamıyla hissedemese de en azından filmin bu dostluğu aktarma iyi niyetinin farkına varmasıyla mümkün olacaktır. İçerdiği şiddet, kan, çıplaklık, dil veya ergenlik çağındaki iki çocuğun resmedilişindeki cesur üslup öğeleriyle değil, tam da bu aktarma /aktaramama yönüyle zor bir film Let The Right One In… İsveç’in refahından ve sosyal huzurundan tam olarak faydalanamamış 12 yaşlarında iki çocuğun yakınlaşması farklı bir yalınlıkla ele alınmakta.


Annesiyle yaşayan, anne babası boşanmış Oskar’ın okulda serseri yaşıtları tarafından rahatsız edilmesi ile tepkisizleşmesi, sakin bir sıkışıklığa hapsolması, bunun yanında geçmişi hakkında hiçbirşey bilmediğimiz Eli’nin ergenlik çağında gösteren, sık sık taze kanla beslenmek zorunda kalan bir vampir oluşunun getirdiği izole hayatı, farklı biçimlerde toplum dışı kalmış / kalmak istemiş iki bireyin birbirlerini anlamalarına ve yakınlaşmalarına uygun ortam hazırlıyor. Biri gerçek, diğeri fantastik iki sorunlu ergenin kendi yaşamlarını, bu farklılığa uygun bir karanlık ve kararlılıkla paralelleştiren film, Oskar ve Eli’nin ortak sahnelerinde etkili bir gerçeklik sağlıyor. O yaşlardaki iki çocuğa boyundan büyük laflar ettirmeyen, arkadaşlık-aşk muğlaklığını zinde tutarak o çağa ait ruh halini samimi bir biçimde ileten, yine o çağın masumiyetini içine kapanık bir üslupla betimleyen senaryo ise hiçbirşey için aceleci davranmıyor, zamana oynamıyor. 

Aslında filmin hikaye bazında özüne inildiğinde dişe dokunur bir öykü düzlemi veya mesaj iletme kaygısı yok. Bu yüzden aksadığı, ağırlaştığı da oluyor. Mesafeli oluşu da bundan kaynaklanıyor. Fakat sözünü ettiğimiz içtenlik elde edildiği vakit filme dahil olma ve Eli’nin tekinsizliğiyle Oskar’ın saflığını tek vücut olarak benimseme kolaylaşabiliyor. Filmin kız-erkek, vampir-insan, cesur-korkak, suçlu-masum tezatlıklarından bir yakınlık elde etme formüllerinin basitliği de ancak bu şekilde anlaşılabiliyor. Böylelikle filmin yapımcılık ustalığı, sinematografik disiplini, Tomas Alfredson’un yönetim becerisi yan yana geldiğinde, neredeyse hiç rol yapamayan iki çocuğun donuk samimiyetleri, karlar altından çıkıp solan kardelenler veya kara bulutlar ardından süzülüp hemen kaybolan güneş ışıkları gibi azınlıkta kalmış bir sıcaklık barındırıyor.

Doğası gereği pek çok ilginç sahne içeren film, aşırı derecede yüklenmekten imtina ettiği gerilimi tırmandırdığı anlarda bile biçimsel kalitesini ortaya koyduğu gibi, istismarcı yönetmenler tarafından rahatlıkla yersiz çıkışlar yapabilecek potansiyele sahip anlarını bile kendine özgü kılma becerisi gösteriyor. En başta Eli’nin kurbanları ile olan sahnelerinin sunuluşu buna örnek olarak gösterilebilir. Filmin sadece bu kan açlığından nemalanan kanlı bir vampir güzellemesine dönüşmesini engelleyen dramatik yanı, bu sahnelere de sirayet etmiş durumda. Kan konusunda da elini korkak alıştırmış sayılmaz. Sadece abatmamaktan yana makul bir tavrı var. Bir vampir filminde abartmamaktan ne kadar kaçınabilirsiniz? İşte meseleniz sırf bir vampir hikayesi anlatmak olmadığı zaman. Tıpkı Eli’nin tek derdinin masum insanları ısırıp karnını doyurmak olmaması gibi, tek derdi vampir miti olmayan bir film Let The Right One In.


Normal bir insan olma arzusu iliklerine işlemiş Eli’nin Oskar’da bulduğu yakınlığın sakinleştirici etkisi kadar, Oskar’ın okulda kendisini ezenlere karşı durma cesaretini kazanmasına (okul gezisindeki müthiş hesaplaşmayla) katkıda bulunan Eli’nin güçlü / gizemli varlığı, filmi çok iyi dengeliyor. İki karakterine ve temsil ettiklerine bakarak bunun yepyeni bir denge olduğunu söyleyemeyiz. Fakat bambaşka iki hayat yaşayan, farklı sorunlarını birbirlerinin kişiliklerinden süzerek hayatlarının en unutulmaz tecrübesini yaşayan iki çocuğun bağlılık süreci çok etkileyici. Bu yüzden Oskar’ın ürkütücü görüntüsüne rağmen Eli’den korkmaması, Eli’nin eline geçen türlü fırsatlara rağmen Oskar’ı ısırmamasının sebebi de “film icabı” görünmüyor. Abartmamaktan yana olan makul tavrını örselediği kapalı yüzme havuzunda geçen çizgi film gibi sahnede su altındaki Oskar’a kilitlenen kameranın, su üstüne bakmamıza izin vermeyişi, ama yüzeyde neler olduğuna dair neredeyse göstermediği her şeyi “göstermesi” gibi, Let The Right One In de fazla gizlisi saklısı olmayan bir gizem filmi aslında. Tüm gizemi Oskar ve Eli ilişkisi üzerine kurulu. Kaç adet mesajı var (ya da var mı!) bilemiyorum ama benim aldıklarımdan birisi de şu: Tüm farklılıklarına rağmen insanların tek ihtiyacı, birine ihtiyacı olduğunu anlamaları!