İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İtalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2023 Cuma

Le otto montagne (2022)

 
Yönetmen: Felix van Groeningen, Charlotte Vandermeersch
Oyuncular: Luca Marinelli, Alessandro Borghi, Filippo Timi, Elena Lietti, Elisabetta Mazzullo, Lupo Barbiero, Cristiano Sassella
Senaryo: Paolo Cognetti, Charlotte Vandermeersch, Felix van Groeningen
Müzik: Daniel Norgren

Paolo Cognetti'nin aynı adlı çok satan romanından, evli ve bir çocuk sahibi Charlotte Vandermeersch - Felix van Groeningen çiftinin uyarladığı ve yönettiği Le otto montagne (The Eight Mountains), Pietro ve Bruno adlı iki arkadaşın uzun yıllara, mevsimlere yayılan dostluğunu anlatan epik bir dram. 12-13 yaşlarında Alp Dağları'nda tanışan şehirli Pietro ve dağ köylüsü Bruno arasında kısa sürede kurulan dostluk, Pietro'nun babası Giovanni'nin bu iki çocuğa aşılamaya çalıştığı zor doğa şartlarına meydan okuma tutkusuyla perçinleniyor. Pietro şehirde yaşadığı için sadece tatillerde görüşebilen iki arkadaş, büyüdükçe birbirlerinden kopmaya başlıyor. Babasıyla da ilişkisi bozulan Pietro, kendi yolunu çizmeye karar veriyor. Ne zaman ki, yıllar sonra çocukluğunun en saf ve temiz yıllarını geçirdiği taşraya dönüyor, orada Bruno ile karşılaşıyor ve birlikte babasının da arzusu olan bir dağ evi inşa etmeye başlıyorlar. Her yıl bu evde buluşmak üzere de sözleşiyorlar. Her buluşmalarında  aşkları, kayıpları, aileleri, ayrı geçirdikleri hayatlarını birbirleriyle paylaşıyorlar. Böylelikle dostlukları daha da pekişiyor. Aslında kağıt üzerinde pek fazla ayrıcalıklı durmayan bu konuyu, De helaasheid der dingen (2009), The Broken Circle Breakdown (2012), Belgica (2016) gibi filmleri yöneten Felix van Groeningen'in yönetmesi, üstelik bu defa oyuncu eşi Charlotte Vandermeersch ile birlikte yönetmesi, filmi layık olduğu roman uyarlaması mertebesine çok dokunaklı ve sanatsal boyutlarla taşıyor.

Filmi yıl yıl bölümlere ayırmadan, doğal akışı tarihlerle, mekanlarla veya "10 yıl sonra" gibi ifadelerle bölmeden anlatan, ustalıklı, incelikli kurgu hamleleriyle kendine has bir ritim yaratan Groeningen/Vandermeersch, bu sayede film hantallaşmaktan, sıradanlaşmaktan kurtarıyor. Bu kadar dingin, huzur dolu, duygu yüklü olup da, aynı zamanda gereksiz ağırlaşmayacak kronolojik bir zamanlama hissiyatıyla çekilmesi, filme acelesiz, sindire sindire okunan bir roman estetiği katıyor. Bu büyülü atmosfer, Pietro ve Bruno'nun yanına farklı mevsimlerle bezeli doğayı, hatta beraber yaptıkları dağ evini bile birer karakter gibi eklemeyi başarıyor. O ev, bir babanın vasiyeti veya iki arkadaşın buluşma noktası olmasının ötesine geçip, gerçek dostluğun, emeğin, paylaşımın, şehir kaosundan kaçıp bir kucağa sığınmanın, insan - doğa bütünleşmesinin, beden ve ruh iyileştiriciliğinin kesişme noktası haline geliyor. Pietro ve Bruno'nun bu kesişme noktası dışında kalan hayatlarına ya çok az dahil oluyoruz ya da aradan geçen zamanlarda ne yaşandığını hiç görmüyoruz. Özellikle anlatıcı konumundaki Pietro'nun ara sıra duyduğumuz monologları, seyirci olarak bu dostluğun sembolü olan o dağ eviyle kurduğumuz bağı hiç unutturmuyor. Çocukluğundan beri o coğrafyadan kopamayan Bruno ve tek bir yere sabit kalamayan Pietro arasındaki bu zıtlığın tek ortak noktasını oluşturan evin sağladığı arınma, sığınma, huzur bulma hali seyirciye zahmetsizce geçiyor. Çünkü şehir keşmekeşinden bıkmış bizler için bu evren, o arınmanın, sığınmanın, huzurun da sembolü oluveriyor.


Pietro ve Bruno, ortak emek harcadıkları bu evin dostluklarını iyileştirici etkisi yanında, zaman zaman yıpratıcı yanını da yaşıyorlar. Evlilik, para, borç gibi bu pür doğa yaşamına hiç uymayan, o saflığa tamamen yabancı kalan kavramlarla yaşadıkları geçimsizlik, ilişkilerine de yansıyor. Özellikle Bruno'nun doğaya olan teslimiyetine ters düşen bu materyalist öğelerin, Bruno gibi yaşadığı coğrafyanın içinden çıkmadan özgürlük talep etmesi ironisine kapı açması, bazı gerçeklerle yüzleşmesine, onları arasında seçim yapmak zorunda kalmasına sebep oluyor. Oysa ne gerçekler, ne de seçimler onun için hiç önem arz etmiyor. Öte yandan, yerleşik bir hayatı fazla önemsemeyen Pietro'nun, adeta bir özgürlük ve bohem simgesi olan Nepal ve Himalayalar ilgisinin, sonra da dönüp dolaşıp kendisini dağ evinde bulmasının aidiyet ihtiyacı ironisi de onu sık sık yokluyor. Babası Giovanni ile arasını düzeltemeden onu kaybetmesinin vicdani yükü, Giovanni'nin son zamanlarında yanında olan Bruno'dan kendisi hakkındaki son düşüncelerini öğrenmek istemesi, Pietro'nun bu eve ve onun temsil ettiklerine sıkı sıkı bağlanmasını sağlıyor. Ona babasını ve vicdan borcunu anımsatıyor. Aslında Pietro ve Bruno, tüm bunların açığa çıkardığı, çocukluklarında kurdukları güçlü dostluğun akıntısına kapılmış karakterler. O akıntı ikisini de sık sık o dağ evine sürüklüyor. Kimi zaman hiç konuşmadan iki kişilik bir yalnızlığı paylaşıyor, kimi zaman şömine başındaki sarılma sahnesi gibi sıcacık bir dostluğun kanatları altına sığınıyorlar. İşte o ev, özgürlüğü, huzuru, vicdanı, iyileşmeyi, yası, sorumluluğu temsil ettiği kadar o dostluğun nefes aldığı bir sığınağı da temsil ediyor.

Le otto montagne benzersiz bir film değil. Bunun gibi yıllara, mekanlara yayılan dostluk hikayeleri izlemişliğimiz vardır mutlaka. Ama onu ve onun gibi kaliteli başka muadillerini özel kılan, hikayesini ustalıkla görselleştirmeyi bilmesi, kendine biçtiği süreyi (ki roman uyarlayan yönetmenlerin farklı süre tercihleri olabilir) en iyi sinema bileşenleriyle yorumlamasıdır çoğunlukla. Groeningen ve Vandermeersch, "roman gibi film" diye düşündüğümüz görselliğe o kadar önem vermişler ki, Groeningen'in tüm filmleri yanında Julia Ducournau'nun iki uzun metrajı Raw ve Titane'da da çalışmış Ruben Impens'in harikulade görüntü işçiliği ile büyülü bir roman/film ortak tutkusu oluşturmuşlar. Her karesi bir fotoğraf sergisine aitmiş gibi duran bu zenginliğe zaman zaman İsveçli şarkıcı - söz yazarı Daniel Norgren'in dokunaklı folk/country şarkıları da çok güzel eşlik ediyor. Luca Marinelli (Pietro) ve Alessandro Borghi (Bruno) arasında sağlanan kimya, yine filmin onlarca artısından biri. Aday olduğu ve ödül kazandığı çeşitli festivaller arasında en önemlisi olan 2022 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye olmasa da, Jüri Ödülü'ne layık görülen Groeningen ve Vandermeersch, hayat arkadaşı olmalarının avantajını işlerine de taşıdıklarını gösterircesine etkileyici bir uyarlamaya imza atmışlar. Gelecek projelerde de birlikte yönetmenlik yaparlar mı bilinmez. Ama çok önemli filmler çekmiş Groeningen'in artık alışılmış tarzından çeşitli farklar barındıran Le otto montagne, son yılların en iyi roman uyarlamalarından biri olarak, temelinde yatan hüzün, huzur, yalnızlık, dostluk kavramlarının etkileyici figüratif karşılıklarını taşıyan bir film.

25 Mart 2023 Cumartesi

La terra dei figli (2021)

 
Yönetmen: Claudio Cupellini
Oyuncular: Leon de la Vallée, Paolo Pierobon, Maria Roveran, Fabrizio Ferracane, Valeria Golino, Valerio Mastandrea, Maurizio Donadoni, Franco Ravera
Senaryo: Gian Alfonso Pacinotti, Claudio Cupellini, Guido Iuculano, Filippo Gravino
Müzik: Francesco Motta

Gian Alfonso Pacinotti'nin grafik romanından Claudio Cupellini, Guido Iuculano ve Filippo Gravino'nun senaryosunu yazıp Claudio Cupellini'nin yönettiği İtalya/Fransa ortak yapımı La terra dei figli (The Land Of Sons), isimlerini bilmediğimiz bir baba ve 15-16 yaşlarındaki oğulun, yer yer "zehir" olarak adı geçen bir felaket sonrasında hayatta kalanlardan olduğunu anladığımız bir hikaye anlatıyor. Nehir üzerine inşa edilmiş köhne bir evde yaşayan baba oğul yiyecek sıkıntısı çekmekte. Baba, oğluna pek şefkatli davranmasa, hatta aşağılayıcı bir tutum içinde olsa da ona karşı korumacı olduğunu hissediyoruz. Yakınlarında yaşayan aksi ve tehlikeli Aringo'dan takas usulü yiyecek istekleri de sonuç vermeyince çocuk gizlice bu tehlikeli yaşlı adamın evinden balık çalıyor. Bunu öğrenen Aringo'nun son anda canlarını bağışlamasıyla ölmekten kurtulan baba, hırsızlık yapan oğluna tokadı yapıştırıyor. Aynı gece baba, her gece yazdığı günlüğünün başında ölünce yalnız kalan çocuk, Aringo'yu dostça olmayan biçimde ziyaret ettikten sonra okuma yazması olmadığı için içinde neler yazdığını merak ettiği günlüğü okuması için babasının uzak durmasını tembihlediği "cadı" dedikleri kör kadına gidiyor. Gözleri görmeyen birinin kitap okuyamayacağını düşünemeyecek, harflere dokunarak okuyabileceğini sanacak kadar cahil olan çocuk, cadının kontrolündeki korunaklı bölgenin dış dünyaya açılan kapısını açıp gitmesine izin vermesini istiyor. Cadı kapıyı açınca da, günlüğü okuyacak birini bulmak amacıyla deniz motoruna atlayıp ilk kez tecrübe edeceği dış dünyanın belirsizliğine doğru yolculuğa çıkıyor.

Pacinotti'nin grafik romanı kendi kulvarında gayet etkileyici bir formatken, Claudio Cupellini de gayet iyi bir post-apokaliptik drama imza atmakta. Filmin neden olduğu detaylandırılmadan yıllar sonrasında dahil olduğumuz küresel bir felaketin bıraktığı yıkımın etkilerinin hala geçmediği, yıkık dökük, ıssız, tehlikenin nereden çıkacağı belli olmayan tekinsiz bir dünya tasviri çok güçlü. Babasının günlüğünde ne yazdığını öğrenmek gibi orijinal bir amaçla yola çıkan çocuğun nelerle karşılaşacağı, günlüğü okutacak birini nasıl bulacağı, en önemlisi de günlükte neler yazdığı gibi seyirciyi oyunda tutan kozlar da bu tasvire eklenince ortaya türe ilgi duyanları memnun edecek etkili bir post-apokaliptik yol filmi çıkıyor. Tabii bu soruların cevaplarını detaylandırmak, filmi izlemeyenlerin keyfini kaçırabileceğinden, sadece The Last Of Us serisinin rüzgarıyla bu tarz serüvenlerin yarattığı kıyamet sonrası sağ kalma ruh haline sahip çıkan bir film olduğunu belirtsek yeter. Hatta The Last Of Us gibi kendini genişletebilecek ölçüde dizi formatında kendi evrenini oluşturacak potansiyeli de var. Lakin 2 saatlik bir yol filmi tasarlandığından, çocuğun yolda yaşadığı maceralar biraz aceleye gelmiş görüntüsü veriyor. Üstelik gerek finali, gerekse bu evrenin yaşadığı felakete dair cevapsız sorularıyla bu potansiyelin daha çok yolu olduğunu hissettiriyor. Yer yer abartılı gözükse de genç oyuncu Leon de la Vallée'nin başarılı performansı filme yakışıyor. La terra dei figli, daha çok The Road, The Rover gibi yaratıksız, zombisiz post-apokaliptik yol filmlerinin Avrupalı akrabası gibi duran başarılı bir yapım.

19 Ağustos 2022 Cuma

Il peccato (2019)

 
Yönetmen: Andrei Konchalovsky
Oyuncular: Alberto Testone, Antonio Gargiulo, Adriano Chiaramida, Roberto Serpi, Salvatore Pulzella, Adriano Chiaramida, Jakob Diehl, Nicola Adobati, Francesco Gaudiello, Nicola De Paola, Toni Pandolfo, Federico Vanni, Alessandro Pezzali, Orso Maria Guerrini
Senaryo: Andrei Konchalovsky, Elena Kiseleva

Senaryosu Elena Kiseleva ve Andrei Konchalovsky tarafından yazılan, yönetmenliğini Andrei Konchalovsky'nin yaptığı Rusya/İtalya ortak yapımı Il peccato (Sin), XVI yüzyılın başlarında Rönesans'ın en ünlü sanatçılarından heykeltraş, ressam, mimar ve şair Michelangelo Buonarroti'nin hayatındaki çok zorlu dönemi ele alan bir yapım. Michelangelo, bir yandan Sistine Şapeli’nin tavanını tamamlamakla uğraşırken bir yandan da Papa II. Julius'ün anıt mezarının yontularını tasarlamaktadır. Kilise yetkilileri ve Della Rovere soyluları hesabına çalışırken Papa II. Julius'ün ölümüyle, rakip Medici ailesinden papalığa yükselen Leone X, ona San Lorenzo bazilikasının yontusunu yapma görevi verir. Eserlerini bitirmek adına taraf seçmeyen Michelangelo, hem Della Rovere ailesini hem de Medici ailesini idare etmeye başlar. İki taraftan da ödenekler alır. Bir yandan da bu görevleri tamamlamak için en iyi mermeri bulma konusunda takıntılı hale gelir. Üzerinde oluşan bu çift taraflı baskı, Carrara'da bulduğu dev mermer "canavar"ı dağdan indirme çabaları, Michelangelo'nun ruh sağlığını etkilemeye başlar.

Michelangelo, filmde de çok iyi betimlendiği üzere dindar, kibirli, hırslı, telaşlı ve tartışmacı bir sanatçı. Çağdaşları tarafından bir dahi olarak görülmesine rağmen, savurgan ailesinin sorumsuz harcamaları sayesinde yoksulluk ve sefalet içinde bir hayat sürüyor. Bunu çok fazla dert ettiği söylenemez. Zira sanatı, bitirmeye çalıştığı eserleri ve sık sık politik çekişmelerin odağı haline gelmesi yüzünden başı yeterince kalabalık. Kiseleva ve Konchalovsky, doğumundan ölümüne bir Michelangelo biyografisi yerine çemberi daraltarak onun sanatsal açıdan en verimli, aynı zamanda en sıkıntılı olduğu bir dönemde yaşadıklarını resmediyorlar. Kelimenin tam anlamıyla bir "resmetme". Öyle ki, Konchalovsky filmlerinden alışık olduğumuz kimi zaman dağınık ve deneysel, kimi zaman derli toplu ama geleneksel anlatımdan çok farklı senaryo disiplini, olağanüstü bir görsel anlatımla birleşince kendini çok daha iyi gösteriyor. Aynı senaryo yapısıyla bu dönem görsel açıdan başka ellerde ne sonuç verirdi bilinmez. Ancak set dekorasyonundan sorumlu Matteo Paci, Rus görüntü yönetmeni Aleksandr Simonov ve Baarìa, La tigre e la neve, La migliore offerta, La vita è bella gibi güçlü İtalyan yapımlarında yapım tasarımcısı ve sanat yönetmenliği yapmış Maurizio Sabatini'nin muhteşem işçiliği filmi çok başka bir seviyeye taşıyor.


Bu güçlü ekibin XVI. yüzyıl başlarında geçen olayları biçimsel olarak anlatışlarındaki ustalık inanılmaz. Rönesans'ın en büyük sanatçılarından biri olan Michelangelo'yu sanatını icra ederken göstermek yerine onun sarhoş, panik, öfkeli anlarını, konuşma sırasında çocukça küsüp ortamdan izole olarak kendi kendine konuşmalarını, kavga edişlerini, köpeklerden kurtulmaya çalışmasını, kısacası sanatından bağımsız tüm insani duruşunu, doğallığını, aynı zamanda tuhaflıklarını gösteren Konchalovsky, bu üslübu sadece "maestro" özelinde değil, tüm filmde benimsiyor. Örneğin başyapıtlarından biri olan Mosé (Musa'nın Hükmü) heykelinin bitmiş halini gösterdiği sahnede destansı bir eseri ve onun bitap düşmüş yaratıcısını yan yana görmenin yarattığı tezatlık mükemmel bir karışım ihtiva ediyor. Daha genelinde, elit bir mimariyle döşenmiş dini mekanlar ve ferah mimari yapılarla, yukarıdan tuvalet sularının döküldüğü sokaklar, salaş hanlar arasındaki tezatlığın da zirvelerinden birine şahit oluyoruz. Yine Carrara'daki mermer "mostro"nun sancılı indirilme sürecindeki taş, toz, mermerle, tepeden görülen harikulade orman manzarasının yarattığı zıtlığın tadına doyamıyoruz. Ama tüm bu tezatlıklar bile filmin inşa ettiği sanatsal atmosferde uyum içinde eriyor.

Andrei Konchalovsky ve ekibinin sinema sanatıyla son derece yetkin bir biçimde eşleşen gerçeklik algısı hem senaryoda, hem de detaylarda devleşiyor. Kostümler, objeler, hayvanlar, yapılar, figüranlar bu atmosferi devleştiren özeni ve spontaneliği aynı anda veriyorlar. Her sahnedeki görüntü yönetimi, ışık/gölge kullanımı, set tasarımları bir yandan Rönesans tabloları estetiği taşırken, bir yandan da izlediğimiz şeyin bir film setinden çıkamayacak kadar sahici durduğunu itiraf etmek durumunda kalabiliyoruz. Kamera farklı açılara konuşlanarak dönemin muhteşem tablolarını anımsatan ışık/gölge tasarımlarıyla bize bir sinema seyircisi rolü yanında, bir müze ziyaretçisi rolü de veriyor. "Filmi çekmek ne kadar zamanınızı aldı" sorusuna "60 yıl" cevabını veren Konchalovsky, buna rağmen kapsamlı bir Michelangelo biyografisi yerine daha içsel, sahici, tarihi dekor önündeki filmlerin klişelerinden çok uzak bir sanatçı portresi çiziyor. Ancak bu portreyi, onun belli bir döneminde içine düştüğü yaratım süreci sıkıntılarından ayrı görmeyip, hatta o sıkıntıları kullanarak sanatçının iç dünyasına daha gizemli yollardan sızabilen şekilde çiziyor. Hatta Leonardo Da Vinci, Raffaello Sanzio ve Donatello gibi rekabet içinde olduğu çağdaşlarına bile çok fazla değinmeyecek kadar Michelangelo'ya odaklanmış güçlü bir özgürlük ve özgünlükle çiziyor.


Filmin farklı isimlerinin Il peccato ve Sin (Günah) ya da Il furore di Michelangelo (Michelangelo’nun Öfkesi) olarak düşünülmesinin nedenleri de var. Her iki ailenin de gözüne girmek için çift taraflı oynamaya zorlanan Michelangelo, giderek öfke ve paranoyaya teslim olmaya başlıyor. Üzerindeki baskı arttıkça kendini o ezberlediği Dante'nin "Cehennem"inde görmeye başlıyor. Mükemmel eserler yaptıkça kibrini de besleyen Michelangelo, böylelikle Yedi Ölümcül Günah'tan ikisini işlemiş olmanın bilinciyle yolunu kaybetmeye başladığını hissediyor. "Tanrı'ya doğru gittiğimi sanıyordum ama aslında gittikçe ondan uzaklaşıyordum. Tanrı'yı bulmak istedim fakat sadece insanı buldum." diyerek inancını sorguluyor. Bütün kişi ve kurumların üzerinde olan dinin gazabından kaçamayacağının ağırlığıyla ruhsal bir çöküntü yaşıyor. Bu filme kadarki en önemli rolü, Pier Paolo Pasolini'yi canlandırdığı Pasolini, la verità nascosta (2013) olan Alberto Testone, fiziksel olarak da çok ustaca benzetildiği Michelangelo'nun karizmatik, öfkeli, tedirgin, kederli, bezgin, coşkulu, çocuksu, hatta kesinlikle sakil durmayan biçimde karikatürize hallerini göz kamaştırıcı bir performansla hayata geçiriyor. Bugüne kadar sadece Rusya Sinema Sanatları ve Bilim Akademisi tarafından Rusya'da düzenlenen Nika Ödüllerinde En İyi Sinematografi, Prodüksyon Tasarımı ve Kostüm Tasarımı ödülleri alan Il peccato, özellikle 2010'lu yıllardan sonra kariyeri çok başka bir ivme kazanan 85 yaşındaki Andrei Konchalovsky'nin en iyi yapımlarından biri.

5 Temmuz 2020 Pazar

Il capitale umano (2013)


Yönetmen: Paolo Virzì
Oyuncular: Fabrizio Bentivoglio, Valeria Bruni Tedeschi, Matilde Gioli, Valeria Golino, Fabrizio Gifuni, Guglielmo Pinelli, Luigi Lo Cascio, Giovanni Anzaldo
Senaryo: Stephen Amidon, Paolo Virzì, Francesco Bruni, Francesco Piccolo
Müzik: Carlo Virzì

Stephen Amidon'un romanını Paolo Virzì, Francesco Bruni ve Francesco Piccolo'dan oluşan ekibin senaryolaştırdığı, İtalyan sinemasının tecrübeli senarist/yönetmenlerinden Paolo Virzì'nin yönettiği Il capitale umano (Human Capital), başta kurgusal olmak üzere pek çok seviyede ustalık kokan bir dram. "Dino", "Carla", "Serena" ve son bir final bölümüyle birlikte dört bölümden oluşan film, bir etkinlikteki görevi bittikten sonra bisikletiyle gece evine dönerken bir cipin çarpması sonucu ağır yaralanan garsonun geçirdiği bu kazayla başlıyor. Daha sonra bu kazanın 6 ay öncesindeki bir güne dönüp, üç bölüme de aynı gün ile başlıyoruz. İlk bölümde hırslı bir emlakçı olan Dino Ossola, kızı Serena ve sonradan evlendiği psikolog eşi Roberta'yı izliyoruz. Lombardia bölgesinin nüfuzlu yatırımcılarından Giovanni Bernaschi'nin görkemli malikanesine kızını bırakmaya gittiğinde girişkenliği sayesinde kendini bir anda zengin iş adamlarıyla tenis oynarken bulan Dino, oradaki sohbetlerin gazıyla kısa sürede kar edeceğini düşünerek Bernaschi Yatırım Fonu almaya karar verir. İyi bir yatırım yaptığından emin bir şekilde kendini Bernaschi ve ortakları gibi elit kesimden biri gibi görmeye başlar. Ama kendi parasının üzerine kar vaadiyle piyasadan topladıklarını da ekleyerek fon işine giren Dino için işler umduğu gibi gitmez. Üstüne eşi Roberta'nın hamile olduğunu öğrenir.

Dino ve Serena'nın malikaneye geldiği günün sabahına geri döndüğümüzde bu kez aynı günü Giovanni Bernaschi'nin eşi Carla'nın tarafında yaşıyoruz. Sanatla olan geçmişine rağmen işkolik eşinin gölgesinde tipik bir sıkılgan zengin eş profili çizen Carla, şehir merkezindeki eski bir tiyatroyu restore etmek, yeni oyunlarla tekrar halka açmak istemektedir. Bunun için konunun uzmanlarıyla bir komisyon kurar, komisyondaki oyun yazarı Donato ile yakınlaşır. Fakat restorasyon için Carla'ya söz veren, daha sonra tiyatroyu bir iş merkezi yapmak için sözünden dönen Giovanni ile ters düşer. Çok üzülüp öfkelense de kendisine lüks bir hayat sunan Giovanni'den ayrılamaz. Tekrar aynı günün sabahına gideriz ve bu kez Dino'nun kızı Serena açısından filme başlarız. Bernaschilerin uçarı oğlu Massimiliano ile arkadaş olduğu için serbestçe malikaneye girip çıkan Serena'yı herkes onunla sevgili sansa da, o aslında bir uyuşturucu meselesi yüzünden okulda dışlanmış olan Luca'ya ilgi duymaktadır. Okulun ödül gecesinde biraraya gelen Ossola ve Bernaschi ailelerinin, Bernaschilere ait cipin o gece orada çalışan garson Fabrizio'ya iş çıkışı çarpıp ağır yaralamasıyla yaşadıkları olayları üç perdeye ve bir final bölümüne ayıran film, hem başroldeki bu üç karakteri farklı açılarla derinleştiriyor, hem de bu kazanın gizemi etrafında kendini sürekli yenileyen güçlü bir dram ağı kuruyor.


Bu şekilde üç karakter üzerinden aynı zaman dilimini izlediğimiz filmlerin çoğunda rastladığımız üzere birbirine soru sorup, sonra birbirine cevap veren sistemi uygulayan bu üç bölüm bir yandan farklı açılardan ilerleyip kendi olay örgüsünü kurarken, diğer yandan ortak kesişme noktalarıyla da birbirlerine destek çıkıyor. Birilerinin aceleyle nereye gittiğini, neden ağladığını, neden telaşlı olduğunu vs. birbirlerine paslayarak adım adım cevaplandırıyor, kronoloji jimnastiği yaptırıyorlar. Fakat bununla birlikte üç bölümün de odağını oluşturan kazadaki gizemi açık etmeyip son bölüme kadar sahip çıkıyorlar. Bu hınzır senaryo biçimini kurgusal olarak da pelikülde zinde bir biçimle tek vücut haline getiren film, her şeyi kitabına uygun yapıyor. Her bölüm, adını aldığı karakteri merkeze koyarken diğerlerinin vasıflarını flu bırakarak, bir sonraki bölüme kadar kendi işine bakıyor. Giovanni, Roberta, Massimiliano ve Luca gibi yan karakterler de üç bölümdeki tamamlayıcı özellikleriyle sanki filme kendi isimlerinin verilebileceği ekstra bölümlerle katılabilirlermiş gibi işlevli görülüyorlar. Yine de bu rollerden en ağırlıklı ve olayla doğrudan ilgili olan üç tanesinin seçilmiş olması, hikayeyi olası bir hantallıktan kurtarıyor. Ayrıca "Dino", "Carla", "Serena" sıralaması da olay örgüsüne bakıldığında tam olması gerektiği gibi.

Il capitale umano, farklı sınıflara ait iki ailenin bir kaza öncesi ve sonrası yaşadıkları üzerine uzaklı yakınlı bağlantılar kuran, bu sınıfsal eşitsizliği yedekte bekletip doğru anlarda sık sık oyuna sokan bir dram. Ama en doğru zaman da final oluyor ki, hayatın bazıları için en tatlı haliyle kaldığı yerden devam edip, bazıları için ise kapanması zor yaralar açtığı gerçeğinin altı çok iyi çiziliyor. Kapitalist sistemin yara açmak kadar kapatmakta da üstüne olmadığını, para olduğu sürece ortadan kaldırılabilecek sorun çeşitliliğinin sınırlarını bir de bu hikaye üzerinden tecrübe ediyoruz. Kendi menfaatlerini her şeyden önde tutan sigorta şirketlerinin, kişinin tahmini ömrü, normal kazanç kapasitesi, duygusal bağlarının niceliği ve niteliği gibi bazı parametreler üzerinden hesapladığı ve "beşeri sermaye" olarak adlandırılan meblağlardan ibaret gördüğü hayatlarımızın nasıl bir güvence altında olduğunu bir kez daha görüyoruz. Dev şirketler, onları koruyan avukatlık şirketleri, muhasebe şirketleri, sigorta şirketleri derken insan olarak ederimizin parametrelerle ölçülmesi bizi karmakarışık duygulara sürüklüyor. Filmin beşeri sermayeleri olan Fabrizio Bentivoglio (Dino), Valeria Bruni Tedeschi (Carla) ve Matilde Gioli (Serena) ise performanslarıyla kendi bölümlerinin yıldızı olmayı başarıyor. 90'larda başlayan yönetmenlik kariyeriyle adım adım yükselen Paolo Virzì'nin karışık, hassas, tıkır tıkır işlemesi gereken bir kurguyu ustalıkla yoluna koyması, roman matematiğini perdeye aktarmanın dezavantajlarından pek etkilenmediğini gösteriyor.

15 Ocak 2020 Çarşamba

The Two Popes (2019)


Yönetmen: Fernando Meirelles
Oyuncular: Anthony Hopkins, Jonathan Pryce, Juan Minujín, Cristina Banegas
Senaryo: Anthony McCarten
Müzik: Bryce Dessner

The Theory Of Everything, Darkest Hour, Bohemian Rhapsody biyografilerini senaryolaştıran Anthony McCarten'in yazdığı, Cidade de Deus ve The Constant Gardener gibi iki harika filmden sonra bir türlü üstüne başka harikalar ekleyemeyen Brezilyalı Fernando Meirelles'in yönettiği The Two Popes, 13 Mart 2013'te 115 kardinal arasından papa olarak seçilen Arjantinli Kardinal Jorge Bergoglio'nun (Papa Francis) seçilme sürecini, bu süreç esnasında papalık görevinde bulunan Alman Kardinal Ratzinger (Papa Benedict) ile yaşadıklarını konu alıyor. Yolsuzluk ve taciz skandallarıyla boğuşan Katolik Kilisesi'nin yanlış politikalarıyla ilgili şikayetleri olan Kardinal Bergoglio (Jonathan Pryce), 2012 yılında Papa Benedict'e (Anthony Hopkins) emekli olma isteğini belirtmiştir. Papa seçildiği son seçimde kendisinden sonra en çok oyu alan Bergoglio'nun bu isteğinin toplumda farklı algılanacağını düşünen, aynı zamanda skandallardan ve suçluluk duygusundan bunalan Papa Benedict, kendisine muhalif olan gelecekteki halefini çağırır. Farklı karakterlerdeki bu iki adam, ortak paydalarda buluşmak, toplumdaki inanç şüphelerini azaltmak ve Katolik Kilisesi'nin itibarını güçlendirmek için önce birbirleriyle ve fikirleriyle yüzleşmek durumundadırlar.

Vatikan'ın mali işlerinden sorumlu kişi ve kurumların yolsuzlukları, taciz/tecavüz vakalarının sorumlularının cezalandırılmak ve meslekten el çektirilmek yerine gözden uzak başka kiliselere tayin edilmeleri (bu konuda 2006 tarihli Amy Berg belgeseli Deliver Us From Evil mutlaka görülmeli), eşcinsellik karşıtlığı, ırkçılık, yobazlık, çevre kirliliği gibi global meselelerde pasif kalınması, ötekileştirmenin artması, bu yüzden dine, kiliseye, tanrının varlığına olan inancın sarsılması gibi sorunlardan rahatsızlık duyan vicdanların sesi olarak Kardinal Bergoglio'nun gösterilmesi ironisi bir kenara bırakılabilirse, belli bazı noktalarda filmden keyif almak mümkün. Üstelik Arjantin'in son askeri hükümetinin iktidarda olduğu 1976-1983 yılları arasında siyasi muhaliflere karşı kanlı operasyonların yürütüldüğü cunta döneminde rahiplik yapan Bergoglio'nun bu dönemine de siyah beyaz geri dönüşler yapan film, eski papanın vicdan muhasebesini aklamak istediği gibi, bu son papayı kamuoyuna biraz daha yakınlaştırmayı da hedeflemiş denebilir. Yine de Pope Francis: A Man Of His Word gibi ucuz bir Wim Wenders güzellemesinden farklı olarak Francis'i reform arzusundaki bir muhalif gibi kullanabiliyor.

The Two Popes, halef-selef arasındaki fikir ayrılıklarının yarattığı akıcı, sorgulayıcı, dinamik diyaloglardan ve bu diyalogları hayata geçiren Anthony Hopkins ve Jonathan Pryce'ın tecrübelerinden güç alan bir film. Hatta tek cazibe noktası bu denebilir. Dünyanın en saygın ve en boş makamlarını işgal eden bu din adamlarının "ruhani lider" oluşlarındaki temel mantığın sorgulanması gerekliliğinden millerce uzakta, vicdan, dürüstlük, bağışlama, modernlik timsali olarak gösterilmeleri, "bakın kendi sistemlerini bile en tepeden eleştirebiliyorlar" romantizmine yaslanmış görünüyor. Futboldan, müzikten, yemeklerden konuşan bu liderlerin tonton duruşlarının perde arkasında yüzlerce, binlerce insana aşamayacakları travmalar yaşatmış uygulamaların, uygulamalara göz yummanın alçaklığı duruyor. Film de senarist Anthony McCarten'in bu adamlara fırsat tanıdığı bir günah çıkarma seansından öteye gitmiyor. Kaldı ki o seanslar da dönüp dolaşıp "geçmişte öyle hatalar oldu, gelecekte olmasın" basitliğine sığınıyor. "Asıl tehlike bu duvarların içinde", "Merhamet, duvarları yıkan dinamittir" ", "Değişmek ve ödün vermek aynı şey değildir", "Köprülere ihtiyacımız var, duvarlara değil", hele de en ironik olanı "İtiraf, günahkarın ruhunu temizler, kurbana bir faydası yoktur" gibi beylik laflar da boş atıp dolu tutan aforizmalar olarak kalıyor.

13 Aralık 2019 Cuma

Il Traditore (2019)


Yönetmen: Marco Bellocchio
Oyuncular: Pierfrancesco Favino, Luigi Lo Cascio, Fausto Russo Alesi, Maria Fernanda Cândido, Fabrizio Ferracane, Nicola Calì, Gabriele Cicirello, Paride Cicirello, Giovanni Calcagno, Bruno Cariello, Bebo Storti
Senaryo: Marco Bellocchio, Valia Santella, Ludovica Rampoldi, Francesco Piccolo, Francesco La Licata
Müzik: Nicola Piovani

Sicilya’nın en bilinen mafya babalarından biri olan, bu camiada “iki dünyanın babası” olarak anılan Tommaso Buscetta'nın gerçek hikayesinin anlatıldığı Il Traditore, onun sessizlik yeminini bozup mafyanın ilk itirafçısı olacağı sürecin başladığı 80'li yılların başından itibaren yaşadıklarını anlatan bir suç dramı. Açılışı Buscetta'nın sonradan kanlı bıçaklı olacağı diğer güçlü mafya üyelerinin de katıldığı bir partiyle yapan film, burada sezdirdiği tekinsiz atmosferi genele de ekonomik biçimde yaymış, temposunu çok iyi ayarlamış anlatımıyla iki buçuk saatlik süresini akıcı kılmayı başarıyor. Kendi üyeleri tarafından "Cosa Nostra" olarak adlandırılan ve ailelere bölünmüş Sicilya mafyasının en saygın isimlerinden olan, fakat iç çekişmeler ve güç savaşları sonrasında çıkan kanlı hesaplaşmalar yüzünden ailesiyle birlikte Brezilya'ya kaçan Buscetta, İtalya'daki eski eşlerinden olan çocuklarının ve akrabalarının katledildiğini öğreniyor. Bir süre sonra yakalanıp sınır dışı edilme tehlikesiyle karşılaşınca, üstelik işkence görüp ailesi ile tehdit edilince çaresizce muhbir olmaya karar veriyor. Böylece sözde kendi etik değerlerine sahip Cosa Nostra'nın aslında iktidar uğruna hiçbir yerleşik etik değeri tanımayan terörist bir oluşum olduğuna yönelik eleştirel zemin hazırlanıyor.

2010’da İstanbul Film Festivali’nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü alan İtalyan sinemasının tecrübeli yönetmenlerinden 80 yaşındaki Marco Bellocchio, 2019 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışan filmi Il Traditore'de Tommaso Buscetta'nın son dönemlerine ışık tutan güçlü bir mafya hesaplaşması sunuyor. Sicilya'nın mafya aileleri arasında birleştirici bir güç olan Buscetta'nın, suç dengeleri değişmeye başlayınca etrafındaki çemberin daralmasıyla muhbirliğe kadar uzanan günlerini ve sonrasını izliyoruz. Konuşmaya karar veren ama "muhbir" olarak adlandırılmak istemeyen Buscetta, istese de istemese de Cosa Nostra tarafından bir muhbir damgası yemeye mahkum. Üstelik sadece en büyük hasmı Totò Riina değil, kendi ailesinden Pippo Calò'ya bile güvenemez halde. Brezilya'da yakalandıktan sonra İtalya'ya getirilen, burada kendini Sicilya mafyasını yok etmeye adamış sembol isimlerden savcı ve sorgu hakimi Giovanni Falcone tarafından sorguya çekilen Buscetta, soğukkanlılığı ve rahat tavırlarıyla bir zamanlar içinde olduğu dev şebekeden intikam almak için tüm sırları ifşa etmeye, isimler vermeye başlıyor. Elindeki bu güçlü gerçek hikayenin farkındalığıyla Bellocchio, teknik açıdan dinamik, akıcı, geri dönüşlerle, doğru kesmelerle, açılarla yaşından genç bir filme imza atıyor. Özellikle mahkeme sahnelerindeki gerçekçi yaklaşım, yüzleşmelerin, suçlamaların, itirafların sağladığı gerilimli atmosferi yansıtmakta çok etkili bir yöntem. İtalyan mahkeme düzeninin tuhaflığının da bunda payı var elbette.


Filmin baş kahramanı Tommaso Buscetta, mafyaya büyük darbe vurulmasına katkıda bulunmasına rağmen bir kahraman sayılmaz. Neticede bir zamanlar parçası olduğu, sayısız kötülüğe imza atmış Cosa Nostra ile yaşadığı husumet yüzünden çaresiz kalıp itirafçı olmaya karar vermiş bir korkak. Tabii Bellocchio, onun kuyruğunu kıstırıp bu çeteyi ele vermesindeki nedenleri etkili biçimde gösterdikten sonra psikolojisine eğilerek seyirciyle arasında kurabildiği kadar özdeşlik kurmaya çalışıyor. Ama büyük bir iş başarmış kahramanla kurulan bir özdeşlik yerine, onun başka bir coğrafyada ailesiyle birlikte tanık koruma programı bünyesinde farklı bir kaçak hayatı yaşadığı Amerika günlerindeki ruh halini hissetmesini istiyor. Örneğin ailesiyle gittiği bir restorandaki müzisyenin, 80'li yıllarda Toto Cutugno'nun meşhur ettiği pop marşlarından biri olan L'Italiano'yu söylemesiyle yaşanılan tedirginlik, o sahneye çok ustaca yüklenmiş bir gerilim anı olarak dikkat çekiyor. Cosa Nostra'nın elinin nerelere uzanabileceğinin belirsizliği ve kaygısını hep içinde taşıyan, öte yandan Palermo'ya dönüp ihbar ettiği düşmanlarıyla mahkemede yüzleşmek isteyen Buscetta'nın bu psikolojisi de filmin vermekte başarı gösterdiği unsurlar arasında. Fakat filmin asıl kahramanı, haliyle kendisine Buscetta kadar ağırlık verilmeyen, anısına da saygıda kusur edilmeyen sorgu hakimi Giovanni Falcone

Hakkında Giovanni Falcone (1993) ve Giovanni Falcone, l'uomo che sfidò Cosa Nostra (2006) gibi filmler de yapılmış olan bu cesur adam, organize suç ile mücadelede yaratıcı soruşturma teknikleri uygulayarak 1980'lerin ortasında savcı olarak dahil olduğu Maxiprocesso Davası'nda suçlanan 474 mafya üyesinden 360'ını mahkum ettirdi. Hatta Amerikalı meslektaşlarıyla ortak operasyonlar düzenleyerek Amerikan ve İtalyan mafya ailelerine ağır darbeler indirdi. Ne var ki, İtalyan tarihindeki kara sayfalardan biri olarak kabul edilen, bu filmde de yer bulan 1992'deki trajik ölümünden sonra mafya ile mücadelede her zaman örnek gösterilen bir efsane olarak kaldı. 2.5 saate yakın filmde Falcone ile Buscetta'nın sorgu sahnelerine yeterince yer verilmemesi, farklı değerleri temsil eden iki adam arasındaki işbirliğine ve anlayışa da yeterince ağırlık verilmemiş olması filme getirilebilecek eleştirilerden biri olabilir. Tabii bu yetersizlik öznel bazda seyirci profilinin filmden beklentileriyle değişkenlik gösterecektir. Bu iki adamın birbirlerini sivriltmeleri ve filmi daha da yükseltmeleri için daha fazla karşılıklı sahnelere ihtiyaç olabilirdi. Öte yandan bu bir Buscetta filmi olduğu için Falcone'nin geri planda kalması da gayet doğal. Buscetta'yı canlandırmak ise İtalyan sinemasının usta aktörlerinden, World War Z, Rush, Angels & Demons gibi dünyada ses getirmiş filmlerde de rol alarak uluslararası çapta üne sahip olan Pierfrancesco Favino'ya düşmüş. Favino'nun, canlandırdığı karakterin farklı ruh hallerine olan hakimiyeti, bu sayede seyirciye güven veren performansı filmi çok iyi taşıyor. Marco Bellocchio ise, İtalyan tarihinde mutlaka anlatılması, unutulmaması gereken bir dönemi ve dönemin aktörlerini tecrübesiyle perdeye çok iyi taşıyor.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Anime nere (2014)


Yönetmen: Francesco Munzi
Oyuncular: Fabrizio Ferracane, Marco Leonardi, Peppino Mazzotta, Giuseppe Fumo, Barbora Bobulova, Anna Ferruzzo, Vito Facciolla, Pasquale Romeo, Aurora Quattrocch
Senaryo: Francesco Munzi, Maurizio Braucci, Fabrizio Ruggirello, Gioacchino Criaco
Müzik: Giuliano Taviani

Yıllar önce çoban olan babaları kan davası yüzünden katledilmiş üç kardeşten Luigi, Milano'da uyuşturucu işine girmiş, mafya aleminde isim yapmış bir adamdır. Hali vakti yerinde bir iş adamı olan, evli ve bir çocuk babası kardeşi Rocco da işlerin perde arkasındadır. Öte yandan en büyükleri Luciano ise köklerini terk etmeyip, doğup büyüdüğü bir Milan köyünde çiftçilikle uğraşmaktadır. Luciano'nun oğlu Leo, amcası Luigi'ye hayrandır ve yaşadığı köyden kurtulup onun gibi bir gangster olmak istemektedir. Köyde tartıştığı bir gencin mekanına gece pompalı tüfekle ateş açtıktan sonra Luigi amcasının yanına, Milano'ya kaçar. Bu olayın ardından köyün bir diğer mafya ailesi, oğlu Leo'nun özür dilemesi için Luciano'yu uyarır. Köyün saygın ve güçlü ailelerinden Talluraların desteğini de alarak hasımları olan Barreca'ya karşı güçlenmek  isteyen Luigi, köyde büyük bir aile buluşması planlar. Bu buluşma hiç de umulduğu gibi olmayacaktır.

Gioacchino Criaco'nun romanından Francesco Munzi, Maurizio Braucci, Fabrizio Ruggirello üçlüsünün senaryolaştırdığı, Munzi'nin yönettiği Anime nere (Black Souls), bir güç ve erkeklik simgesi olarak mafya olgusuna yaklaşımıyla dikkat çeken, 2014 Venedik Film Festivali'nde En İyi Film ve Yönetmen olmak üzere dört ödül kazanan bir suç dramı. Güç ve huzur arasında bölünmüş geniş bir ailenin, hem kendi içinde yaşadığı, hem de asla sonu gelmeyen kan davası geleneğinin yarattığı sorunlarla boğuşmasını yalın bir üslupla ele alan film, bu çıkışsızlığın bilinciyle seyirciye yalan söylemeyerek, gereksiz pozlar vermeyerek tüm kötümserliğini hissettiriyor. Trajik bir baba kaybı yaşadıktan sonra büyüdükçe hepsi kendi gideceği yolun seçimini yapmış olan kardeşler hikayesi, hayatın içinden çıkmış bir hikayeler bütünü olduğu için kimseye yabancı değildir. Luigi ve Rocco'nun aksine mafyaya bulaşmamayı, köyünde hayvanlarıyla birlikte huzurlu bir hayat yaşamayı tercih eden Luciano, filmin dramatik merkezini oluşturuyor. Ailenin en büyük erkeği olarak, kontrolü dışında bu ailenin gözlerinin önünde erimesine seyirci kalmak zorunda kalıyor. Bu yüzden oğlu Leo'nun su yolunda heba olmaması için çırpınıyor.


Ne var ki mafya düzenini aile gelenekleriyle bir tutan bu aile yapısı, gerçek gücü, saygıyı, erkek olmayı bu illegal yapılanma bünyesinde tanımlamaktan kurtulamıyor. Bu ailede büyüyen çocuklar için de uzlaşma yerine göz dağı, elindekiyle yetinme yerine açgözlülük, hoşgörü yerine şiddet ön plana geçiyor. Leo, çiftçi babası Luciano'nun değil, gangster amcası Luigi'nin aileye saygınlık getirdiğine inanıyor. Onuruyla huzurlu bir yaşam sürmek için kirli işlerden uzak durmak isteyen Luciano'nun kendi öz oğlu tarafından bile hakir görülmesi, bu çarpık düzenin kaçınılmaz getirilerinden biri. Bir diğer kaçınılmaz da, kelle koltukta bir yaşam ki, savunduğunuz değerler ne kadar ulvi olursa olsun, suçtan, kötülükten ne kadar kaçarsanız kaçın, Luciano gibi geniş ailenizde yalnız kalmışsanız bunlardan uzak kalmanız o kadar zordur. Yanlış seçimler, çoğu zaman acı bedelleriyle beraber gelirler.

Gioacchino Criaco romanı ve Francesco Munzi filmi, İtalyan mafya ailesi düzeninin çürümüşlüklerini abartılı top tüfek hengamesine bulamadan, bu ailenin kendi sakat dinamiklerinin birer birer yıkılışıyla betimliyor. Sadece geçmişe dayalı bir kan davasına değil, yaşanılan bu bıçak sırtı hayatın vahşi doğasında bulunan ihanetlere, ikiyüzlülüklere, gücün yanında yer almak uğruna başvurulan sahteliklere, nereden geleceği belli olmayan tehlikelere de atıfta bulunuyor. En önemlisi de, onuru, dürüstlüğü, güçlü olmayı, erkekliği bu suç kültürüyle yeniden tanımlayarak aklamanın açacağı derin yaraları gözler önüne seriyor. Beklenmedik ama kesinlikle güçlü finaliyle de mutlu sonla bitmesi imkansız bu dramlar silsilesini ustaca trajediye dönüştürüyor. Marco Leonardi, Peppino Mazzotta, Barbora Bobulova gibi güçlü İtalyan oyuncular arasında Luciano'nun yorgunluğunu, çaresizliğini, o çaresizliği dönüştürme çabasını çok iyi yansıtan Fabrizio Ferracane'nin performansı haklı olarak öne çıkıyor. Anime nere, dokusu, temposu ve gerilimiyle mafya filmleri türüne farklı açılardan bakabilen tarz sahibi bir yapım.

9 Aralık 2018 Pazar

The Place (2017)


Yönetmen: Paolo Genovese
Oyuncular: Valerio Mastandrea, Marco Giallini, Alba Rohrwacher, Sabrina Ferilli, Alessandro Borghi, Vittoria Puccini, Silvia D'Amico, Vinicio Marchioni, Silvio Muccino, Rocco Papaleo, Giulia Lazzarini
Senaryo: Christopher Kubasik, Paolo Genovese, Isabella Aguilar
Müzik: Maurizio Filardo

The Place adlı bir kafenin bir köşesinde her gün tek başına oturan gizemli bir adam, kendisini ziyaret eden insanlarla dilek anlaşması yapmaktadır. Bu adamın karşısına oturan kişi, ona dileğini söylemekte, adam da önündeki kalın defterden bu dileğin karşılığında ne yapması gerektiğini ona söylemektedir. Dilek sahipleri, şayet dileklerinin gerçekleşmesini istiyorlarsa kendilerinden istenen ne olursa olsun yapmak ve bu adama ayrıntıları anlatmak durumundadırlar. Ama yapamayacak olurlarsa da istedikleri zaman vazgeçebilir, anlaşmayı bozabilirler. Tabii bu durumda diledikleri de gerçekleşmeyecektir. Ölümcül hasta oğlunu hayata döndürmek isteyen bir baba, Alzheimer hastası eşini sağlığına kavuşturmak isteyen yaşlı bir kadın, güzel görünmek isteyen bir başka kadın, hayranı olduğu bir model ile bir gece geçirmek isteyen bir tamirci, yeniden görmek isteyen görme engelli bir genç, kaybetmeye başladığını hissettiği tanrı sevgisini yeniden hissetmek isteyen bir rahibe, kocasının ilgisini tekrar kazanmak isteyen bir kadın, çalıntı parayı geri almak isteyen bir polis, babasının hayatından çıkmasını istediği bir başka adam için kalın defterine bakıp alakasız, zor ve tehlikeli görevler veren bu dilekçi, gelişmeleri onların ağzından ayrıntılarıyla duymak, neler hissettiklerini öğrenmek istemektedir.

Aralarında Paolo Genovese'nin de olduğu beş senarist, 2016 yılında Perfetti Sconosciuti adında öyle bir senaryo yazdılar ki, Perfectos desconocidos (İspanya 2016), Cebimdeki Yabancı (Türkiye 2018), Le jeu (Fransa 2018), Wanbyeokhan tain (Güney Kore 2018) gibi yeniden çevrimler peşpeşe geldi. Gerçekten ilham verici, çok boyutlu, mizahı ve dramı şaşırtıcı bir hızla birleştirebilen bu tek mekan senaryosunu bu farklı ülke sinemacıları tekrar elden geçirmek istediler. Tabii hiçbiri Perfetti Sconosciuti kadar kaliteli ve vurucu olamadı. İşte o Genovese, bu defa New Yorklu oyuncu/senarist Christopher Kubasik'in orijinal hikayesinden uyarlayarak Isabella Aguilar ile birlikte senaryosunu yazdığı The Place'i yönetiyor. Yine tek mekan, yine bir grup karakter üzerinden verilen çeşitli mesajlar. Fakat bu defa fantastik bir çıkış noktasıyla çaresiz insanların dileklerini gerçekleştirmek üzere görevlendirilmiş (ki kendisi tek karar merci olmadığını, aracı olduğunu ima ediyor) bir adamın, karşısına oturanlara imkansız görünen, tehlikeli, merhametsiz görevler vermesiyle gelişen farklı olaylar duyuyoruz. Duyuyoruz çünkü sadece bu insanların aldıkları görevleri ifa ederken yaşadıklarını görmüyor, kendi ağızlarından öğreniyoruz. Bu da onların yaşadıklarını zihnimizde canlandırma yönünde bir efor gerektiriyor.


İstekler ve onların karşılığında kalabalık bir mekana bomba yerleştirme, küçük bir kız çocuğunu kaçırma, hırsızlık yapma, tecavüz etme, bir suçu örtbas etme, bir çifti ayırma, birini dövme gibi yapılması istenen acımasız görevler, şüphesiz filmi çok ilginç kılıyor. Karakterler, bu melek veya şeytan temsilcisi gibi davranan adamın karşısına oturup yaptıklarını anlattıkça olayların gözümüzde canlanması yine senaryo başarısı olarak göze çarpıyor. Perfetti Sconosciuti de parlak senaryosuyla olaydan olaya, kişiden kişiye atlayarak müthiş bir bütünlük sağlıyordu. Benzer bir formülün tekrarlandığı söylenebilir. Ancak o filmdeki mizah ve dram arası yumuşak geçişleri The Place'te görmek pek mümkün olmuyor. Mizaha pek yüz veremeyen senaryo, bu kez farklı dramlar arası seri geçişlerle belli bir bütünlük ve akıcılık sağlıyor. Başlarda birbirinden alakasız olay ve karakterler, yavaş yavaş birbiriyle ilişkilendirilmeye, kesişen hayatlara dönüşmeye başlayınca seyir biraz daha ilginçleşiyor. Tabii bu kesişmelerin daha üst makamlarca ayarlandığına dair teorilere de kapı açıyor Genovese. Yaptığımız seçimler, yüzleşmek zorunda kaldığımız vicdanımız, kendimize ve başkalarına bakışımızın ne derece değişebileceğine dair ihtimaller, rahata erebilmek için ödememiz gereken bedeller ve daha bir sürü ayrıntı üzerine düşünce alanları yaratıyor.

Ne var ki altına girdiği bu kalabalığı tempolu ve sürekli değişen bir işleyişle ele alırken odağını sürekli gizli tutuyor. Daha çok ilişkilere odaklanan, farklı suretleri bu odak noktası etrafında şekillendiren Perfetti Sconosciuti'nin aksine, merkezinde tanrı, mesih, melek, şeytan ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir adamın insanlara umut dağıtması, karşılığında da onları vicdani ikilemlere düşürecek görevler belirlemesi kalabalığından insani mesajlar peydahlıyor. İstekler ve onların karşılığında adamın verdiği görevler arasındaki tutarsızlık, karakter kesişimleriyle tutarlı hale getirilmeye çalışılsa da, bunu 1 saat 45 dakikalık bir uzun metraja yerleştirmek aceleciliğe yol açıyor. Belki de bu sayede ucu açık biçimde seyircinin kollarına bırakılan finalin kolaycılığı filmin bütününe yakışmıyor. Tek mekandan çıkarılıp her karakteri ayrı ayrı masaya yatıran dizi bölümleri şeklindeki bir tasarım, bu fikri daha uzun soluklu bir fenomene dönüştürebilirdi. Üstelik karşılığını aldıktan sonra dilekleri gerçekleştiren bu adamın gizemini daha geniş biçimde teorilere malzeme yapabilirdi. Yine de The Place, tek mekan filmler arasında tavsiye edilebilecek kalitede bir film oluşu, başarılı oyunculuklar ve Perfetti Sconosciuti gibi anlık konudan konuya geçişlerdeki etkin hamleler nedeniyle ilgiyi hak eden ana akım örneklerinden biri.

6 Haziran 2018 Çarşamba

La ragazza nella nebbia (2017)


Yönetmen: Donato Carrisi
Oyuncular: Toni Servillo, Alessio Boni, Jean Reno, Lorenzo Richelmy, Lucrezia Guidone, Greta Scacchi, Galatea Ranzi, Daniela Piazza, Jacopo Olmo Antinori, Marina Occhionero, Antonio Gerardi
Senaryo: Donato Carrisi
Müzik: Vito Lo Re

Bir gece Müfettiş Vogel (Tony Servillo) geçirdiği trafik kazası sonucu Avechot adlı ücra bir kasabadaki psikolog Augusto Flores'e (Jean Reno) getirilmiştir. Hiç yara almayan, ama üzerinde kan lekeleri bulunan Vogel, Avechot'ta yaşayan 16 yaşındaki Anna Lou'nun ortadan kaybolma olayını çözmesi için görevlendirilmiştir. Davayı aldığı andan itibaren yaşananları Flores'e anlatırken biz de bu gizemli polisiye hikayeyi baştan itibaren izlemeye başlarız. Medyanın "Bombacı" vakası ile yakından tanıdığı Vogel, üstlendiği davalarda medya ilgisine ihtiyaç duyan, özellikle televizyon muhabiri Stella Honer ile gizli anlaşmalar yapan kurt bir polistir. Reyting uğruna herşeyi mübah sayan Vogel, dava karışık bir hal almaya başlayınca, Anna Lou da bir türlü bulunamayınca medyanın ve yerel halkın önüne atacağı bir kurban aramaya başlar. Şansı yaver giden Vogel, önce Anna Lou'nun gizli hayranı Mattia'yı, sonra da Anna Lou'nun okulundaki öğretmenlerden biri olan Prof. Loris Martini'yi hedefine koyar. Ama gerçeği kendisi bile hala çözememiştir.

Donato Carrisi'nin yazıp yönettiği ilk uzun metraj olan La ragazza nella nebbia (The Girl In The Fog), çoğunluğu flashbackten oluşan, arada bir şimdiki zamana yani Vogel ve Flores'in kaza sonrası konuşmalarına dönen, benzer şekilde The Usual Suspects, Contratiempo, El Cuerpo gibi nicesinin yöntemini izleyen, olmazsa olmaz sürpriz final ile nihayetlenen bir polisiye dram. Carrisi bu alışıldık düzeni başarıyla kurarken ufak detaylarla oluşturmaya çalıştığı puzzle dahilinde hedef şaşırtmalar, gel-gitler, dramatik virajlar yaratıyor. Önemli bir nokta olarak medyanın bu tip olaylara olan ikiyüzlü yaklaşımını, reyting uğruna istediğini kollayıp istemediğini harcamak için herşeyi yapabileceği gerçeğini hikayesine doğal biçimde katık edebiliyor. Başlangıçta Anna Lou'nun dindar ailesi ve kilise cemaatine mensup olmaları nedeniyle bu kanala, sonra okul hayatı ve gizli günlüğü sayesinde başka kanallara yöneleceğini düşündüren Carrisi, aslında tüm bu kanallardan ekonomik şekilde besleniyor. Aynı şekilde filmin odak noktası Vogel iken, bir süre sonra Prof. Martini oluyor. Sonra zaten birbirinden çok kopuk olmayan bu yol ayrımı tekrar birleşiyor. Medya kirliliğine göre pozisyon belirlemek durumunda kalan adalet sistemi de buna eklenince hikayeyi dallandırıp budaklandırmak daha kolay oluyor.

Aslında fena olmayan bir final yapmasına rağmen, sürpriz yapma uğruna başka bir final daha zorlayan Carrisi, istediği şoku yaratabiliyor. Fakat bu şokun hem gerekliliği, hem eldeki hikayeye emrivaki yaparcasına ortaya sürülmesi, hem de temellerinin çok sağlam atılmaması sonucu herkeste aynı etkiyi yaratması beklenmiyor. Buradaki mühim senaryo açığının filmin duygu yoğunluğu içinde eriyip gitme ve o şok duygusunu bir şekilde yaşatabilme ihtimali, o şoku yaratan karakterin fiziki ve ruhani ağırlığıyla ilişkili. Yani o senaryo açığı veya ikinci final kasma hadisesi, kimine hiç de açık veya kasma olarak gelmeyebilir. Carrisi, pekala televizyona uyarlanıp The Killing gibi 13 bölümlük bir dizi haline getirilebilecek hikayesini iki saatte çok güzel paketliyor. Ama kendine çok geniş alan bulabilecek bir dizide o finalin oturaklılığı daha iyi sağlanabilirdi. İki saatlik film, o finali biraz "yaptım oldu" hesabına getirmiş. Yine de ortada iyi kurgulanmış, iyi çekilmiş bir film duruyor. Başta İtalyan sinemasının usta aktörü Toni Servillo olmak üzere ağırlığı olan tüm oyuncular da yüksek performanslara sahip. Genel anlamda standartlara fazla bağlı olsa da Donato Carrisi yeni filmleri için ümit veren bir yönetmen olarak görünüyor.

10 Mayıs 2018 Perşembe

La doppia ora (2009)


Yönetmen: Giuseppe Capotondi
Oyuncular: Kseniya Rappoport, Filippo Timi, Antonia Truppo, Gaetano Bruno, Fausto Russo Alesi, Michele Di Mauro
Senaryo: Alessandro Fabbri, Ludovica Rampoldi, Stefano Sardo
Müzik: Pasquale Catalano

Göçmen Sonia, bir otelde kat hizmetlisi olarak çalışmaktadır. Eski bir polis olan Guido ise bir villada koruma görevlisidir. Bekar insanlara çöpçatanlık yapan bir tanışma toplantısında tanışan Sonia ve Guido kısa sürede anlaşırlar ve aralarında bir ilişki başlar. Guido'nun çalıştığı villada takıldıkları bir gün maskeli soyguncular tarafından saldırıya uğrarlar. Sonrasında yaşadığı travma sonucu kendini tekrar yalnız bulan Sonia'nın kafasında soygunda yaşananlarla ilgili görüntüler belirmeye, tuhaf olaylar yaşanmaya başlar. Üç senaristin kaleminden çıkan La doppia ora, birkaç kısa filmin ardından çektiği bu ilk uzun metraj sonrası kendini TV dizilerine veren Giuseppe Capotondi'nin yönettiği gizem dolu bir dram. Bu biraz da şaşırtıcı bir durum. Çünkü sürprizlerle dolu, kurgu becerisi sayesinde son dakikaya kadar gizemini koruyan, seyirciye gelgitler yaşatan böylesi iyi bir filmin ardından Capotondi'nin uzun metrajdan uzun süre uzak kalması ilginç olmuş.

Sonia ve Guido'nun yalnızlıklarını ve gerçek bir ilişkiye olan ihtiyaçlarını saptadıktan sonra onları çöpçatan organizasyonu ile biraraya getiren, böylece romantik sulara yelken açtığını düşündüren senaryo, soygun ve sonrasında kıvama gelerek tahmin edilemez bir psikolojik gerilim ve buna bağlı olarak çapını bilen bir dram haline geliyor. Hatta bir ara hayalet hikayesine mi dönecek derken neyse ki toparlayıp o muğlak gerginliğine geri dönüyor. Sürprizler ve kırılma noktalarıyla kendini hep taze tutuyor. Ortalarında yaşanan çok önemli bir twist ile iyice alevlenen film, kendi yolundan sapmadan alternatif bir yol daha açıyor ki, bazı parçalar kolayca yerine otururken, kalan parçaları nereye koyacağımızın çaresizliğini önümüze koyuyor. Üç kafadan çıkan senaryo muhtemelen alternatifi bol bir tasarımla fikirlerini organize edip ortak paydalarda buluşma yoluna gitmiş insanların ürünü gibi duruyor. Tabii bu paydalar, filmin cazibesine kapılmış tüm seyirciyi tatmin edecek çözümler ve sonuçlar ortaya koymayabiliyor.

Etrafına tuhaf ve gizemli yan karakterleri toplamış Sonia'yı istediği gibi uzaklaştırıp yakınlaştırma becerisi gösteren senaryo, düğüm attığı, sonra çözüp başka bir şekilde tekrar düğümlediği örgüsünü filmin son dakikalarına kadar, hatta bittikten sonra bile kolayca çözmeye yanaşmıyor sanki. Bu haliyle usta yönetmen Giuseppe Tornatore'nin La sconosciuta (2006) filmini de anımsatan La doppia ora, o filmde de başrolde yer alan Rus oyuncu Kseniya Rappoport'un güçlü performansına da çok şey borçlu. Ama anımsatması bir yana, filmin La sconosciuta kadar kendinden emin, özellikle dramatik yanının çok güçlü olmadığını da söylemek gerek. Senaryonun üç kafadan çıkmasının bazı arızalarını da taşımıyor değil. Dağıttını toplama becerisi, dağıtmak istediği şeylerin gerekliliğini tartışmayı engellemiyor. Mesela filmin seyrini hiç etkilemeyen ufak bir seri katil eklentisi bile mevcut. Kendine yoğun gündemler belirleyip, bunların arasında hep belirsiz tuttuğu, ama yine de ayakta tuttuğu aşk hikayesinin akıbeti de klişelerden uzak olunca artıları bol bir İtalyan filmi izlemenin keyfini çıkarıyoruz.

10 Eylül 2017 Pazar

Perfetti sconosciuti (2016)


Yönetmen: Paolo Genovese
Oyuncular: Giuseppe Battiston, Marco Giallini, Kasia Smutniak, Valerio Mastandrea, Anna Foglietta, Edoardo Leo, Alba Rohrwacher, Benedetta Porcaroli
Senaryo: Filippo Bologna, Paolo Costella, Paolo Genovese, Paola Mammini, Rolando Ravello
Müzik: Maurizio Filardo

Yedi kişilik samimi bir arkadaş grubu, bir akşam yemeği için biraraya gelmek üzere estetik cerrah Rocco ve psikolog Eva çiftinin evinde toplanırlar. Neşe içinde hem yemek yer, hem de sohbet ederler. Arkadaşlıklarının ne kadar güçlü olduğundan, birbirlerinden saklayacak hiçbir şeyleri olmadığından dem vururlar. Bu iddia büyür ve yemek boyunca bir oyun oynamaya karar verirler. Herkes telefonlarını masaya koyacak, gelen telefonlara, resimlere, mesajlara hep beraber bakacaklardır. Başlangıçta eğlenceli süren bu oyun, saatler ilerledikçe gergin ve can sıkıcı bir hal almaya başlar. Çünkü hepsinin gizlediği önemli sırlar vardır ve bunlar teker teker açığa çıkacak gibi görünmektedir. Beş kişilik bir senaryo ekibinin yazdığı, bu beş kişi arasında bulunan Paolo Genovese'nin yönettiği Perfetti sconosciuti (Perfect Strangers), tek mekanda geçen, son derece akıcı diyalogların yer aldığı, komedi, dram, hatta trajedi öğelerini büyük bir ustalıkla biraraya getirmiş müthiş bir yapım. Mükemmel bir tiyatro oyunundan uyarlanmış hissi veren, zekice diyalogların, esprilerin, olay örgülerinin birbirine bağlandığı Perfetti sconosciuti, aralarında Tribeca'nın da bulunduğu çeşitli festivallerden senaryo ağırlıklı ödüllerle dönmüş bir film.

Yemekte buluşacak olan üç çiftin evlerinde yaptıkları hazırlıklarla açılan film, burada kurduğu diyalogların bazılarını gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar gündeme getirmek üzere kısa ama kalıcı bir girizgah yapıyor. Yemeğe yeni sevgilisi ile beklenen Peppe'nin, sevgilisinin rahatsızlık bahanesi ile katılmaması yüzünden tek başına gelmesi ile ekibin tamamlanması, yemekte girilen neşeli diyaloglar ve alkolün de verdiği özgüven sayesinde birbirlerinden saklayacak hiç sırları olmadığı iddiasına kadar gelen genel hava, modern çağda adeta insanın bir uzvu haline gelmiş cep telefonlarının masaya konup gelecek tüm mesaj ve aramalara birlikte bakılması yönünde kurgulanan bir oyuna dönüşünce çok geçmeden sadede geliniyor. Birkaç itiraz olsa da, böyle bir amaçla oynanacak oyuna itiraz etmek, saklayacak birşeyleriniz olduğu anlamına gelebileceği için herkes razı gelmek durumunda kalıyor. Zaten o ana kadar da gayet güzel ilerleyen muhabbet, telefonlar ortaya konduktan sonra gelmeye başlayan arama ve mesajlarla iyice çeşitleniyor.

Aile, dostluk, evlilik, eski sevgililer, çocuk sahibi olma, ayrılık, fiziksel görünüm, cinsel kimlik, sırlar ve daha birçok konunun konuşulacağı bu oyunun gidişatı o kadar ustaca ayarlanmış ki, gelen arama ve mesajların niteliğine göre dozu yavaş yavaş artan bir tansiyon sayesinde karakterlerle yaşanan özdeşleşme de giderek artıyor. Mesela hoparlöre verilen aramalarla hissedilen gerilim, o arama sonlandıktan sonra belirlenen gündem, çiftler arasında yükselen gerilim, tarafların kendilerini haklı çıkarmak için ortaya koydukları argümanlar, çatışmalar, konuya uzak olan diğerlerinin yorumları, gizlenen tek bir sırrın bile ne kadar önemli ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor. Tam o aramanın ateşi sönmeden başka birine bir mesaj geliyor ve gündem bir anda değişiveriyor. Aynı süreç, farklı tasarım ve boyutlarla tekrar dolaşıma giriyor. Birbiriyle alakasız bu olaylar arasında yapılan geçişlerin doğallığı, tartışılan konuların bir anda değişmesi, ilginin bir karakterden diğerine geçişi hayranlık verici. Bu sürecin bir süre sonra sıkıcı olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduran senaristler, yine müthiş bir hamle tasarlayarak hiç çaktırmadan filme bir başka kırılma noktası daha ekliyorlar.


Telefonları aynı olan Lele ve Peppe'nin, Lele'nin her akşam belli bir saatte gelmesini beklediği uygunsuz olabilecek bir mesaj yüzünden gizlice telefonları değiştirmesi üzerine yaşananlar, komedi ve gerilimin iç içe geçtiği, filmin kendinden başka kısa filmler çıkarabilecek kadar muktedir bir senaryoya sahip olduğu çok güçlü anlar yaratıyor. İnsanların kara kutusu haline gelmiş telefonların, başkasıyla değiştirildiğinde bile ne kadar tehlikeli olabileceğine dair emsal teşkil edebilecek bu bölümden sonra dramatik dozunu iyice arttıran film, çiftlerin ve çok yakın arkadaşların dahi birbirlerinden ne kadar çok şey gizlediklerini teker teker ifşa ediyor. Gelen her telefon ve mesajın kendi içinde sağlam mesajları var. Bu mesajlar bazen afili cümlelerle, bazen de seyircinin duygusal zekasına güvenerek iletiliyor. WhatsApp, Facebook gibi paylaşım hesaplarını da barındıran bu telefonların, içindeki sırlarla birer canlı bomba gibi taşınıyor olmasındaki dehşeti bu yedi karakter aracılığıyla yüzümüze vuran film, yaşanan birtakım yüzleşmelerle seyirciye ayna tutmasını da çok iyi beceriyor. İnsanların iş ve özel hayatlarında sakladıkları sırların açığa çıkıyor olmasından duyacağımız rahatsızlık / rahatlama kontrastı da böylelikle mükemmel biçimde o aynadan ekrana, yani bize yansıyor.

İçinde onlarca sürpriz barındıran Perfetti sconosciuti, teker teker açığa çıkan gerçekler sayesinde çiftlerin, arkadaşların birbirlerine karşı ne kadar sırdaş, aynı zamanda ne kadar ikiyüzlü olduklarını göstermesi açısından rahatsız edici yönlere de sahip. Ama bu, filmin gerçekçiliğini daha da sivrilttiği için, bazı sırların ve ikiyüzlülüklerin yüzümüze vuruluyor olmasından kaynaklı bir rahatsız etme hali. İşinde gücünde olan, çoluk çocuk ve sorumluluk sahibi insanların kendilerine ait güvenli alanlar yaratma ihtiyaçlarıyla, tutkularını, kaçamaklarını, fetişlerini boca ettikleri bu telefonlar insanların vazgeçilmezi olduğu kadar celladı da olabiliyor. Zaten bu yedi kişinin birbirleriyle yüzleşmeleri kadar kendileriyle de yüzleşmiş olmalarından kaynaklı müthiş bir trajik canlılık hakim senaryoya. Karakterlerin hepsinin kendine ait zayıf anlarından, onları canlandıran oyuncular güçlü performanslar ortaya çıkarıyor. Bunu sağlayan da cıva gibi yerinde duramayan, ne zaman ne şekilde karakterleri sıkıştıracağı, ezeceği, yok edeceği belli olmayan tekinsiz senaryo. Ama film en büyük ters köşesini sona saklıyor ki, burada da asıl darbeyi seyirciye vurarak misyonunu tamamlıyor adeta. Onlara gelen her telefon veya mesaj üzerine, onların yaptığından çok daha fazlasını tartışmamız, üzerine çok şeyler söylememiz mümkün. Perfetti sconosciuti'yi basitçe özetlemenin imkanı yok. 2016'nın en iyi 10 filminden biri olduğunu söylemek belki bir özet sayılabilir.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Suburra (2015)


Yönetmen: Stefano Sollima
Oyuncular: Pierfrancesco Favino, Alessandro Borghi, Greta Scarano, Elio Germano, Claudio Amendola, Giulia Gorietti, Giacomo Ferrara, Adamo Dionisi, Jean-Hugues Anglade
Senaryo: Sandro Petraglia, Stefano Sollima, Stefano Rulli, Giancarlo De Cataldo, Carlo Bonini
Müzik: Pasquale Catalano

"Samurai" lakaplı arkası sağlam bir gangsterin önayak olduğu, Roma'nın Ostia bölgesindeki kıyı şeridini yeni Las Vegas olarak inşa etme projesi etrafında şekillenen Suburra, hepsi bu projeden pay alacak olan kolluk kuvvet görevindeki bir çetenin, bazı milletvekillerinin, hatta Vatikan'ın da içinde bulunduğu entrikalar yumağını gözler önüne seren güçlü bir yapım. Her türlü kirliliği, yozlaşmayı, adaletsizliği çok başarılı bir senaryo, kurgu, yönetim becerisiyle sunan film, birkaç farklı koldan anlattığı bu dev girişimi başlangıçta birbirinden kopuk gibi gösterse de, yavaş yavaş ama dinamik bir anlatım ustalığıyla birleştiriyor. Üstelik parçaları birleştirirken bir şehvet cinayetinden, Numero 8 lakaplı Samurai'a bağlı çete liderinin milletvekili azmettirmesi sonucu işlediği başka bir cinayetten, bu cinayete bağlı olarak bölgenin en tehlikeli mafyası Manfredi Anacleti'nin intikam peşine düşmesinden faydalanıyor.

Filmin başında "suburra", suçlularla politikacıların gizlice iş yaptığı, taverna ve gecekonduların olduğu, düşük gelirli insanların yaşadığı bölge olarak tanımlanıyor. Film boyunca birçok gizli görüşmenin, infazın, yolsuzluğun gerçekleştiği bu bölge, bir mafya yapımı için bulunmaz nimet niteliğinde. Kalabalık senaryo ekibi, içlerinde temiz bir tek kişinin bile bulunmadığı zengin karakter yelpazesi, olayları bir deste kağıt gibi karıştırıp hiç zorlanmadan yeni olay örgüleri, yeni suçlar yaratabilen yapısı, "bunun dizisi de olurmuş" düşüncesi doğurabiliyor. Bu düşüncenin 2017 yılında bir Netflix dizisi olarak hayata geçirilecek olması da memnuniyet verici. Her ne kadar birçok kilit karakterin akıbeti belli olsa da, belli olmayanlarla birlikte yeni karakterler eklemeye de çok müsait bir suç evreni tasarlanmış. Gerçek olaylara dayalı bir başka Netflix harikası Narcos akla gelince, Suburra'dan beklentiler iyice artıyor.

Siyaset-mafya-ticaret üçgenini, bu suç kültürünün beşiği ülkelerden biri olan, ekonomik ve siyasi krizlerle boğuşan, en çarpıcı olanı da Hıristiyan aleminin başkenti İtalya'dan işleyen bu cesur film, işin din kısmını da üçgene ekleyip korkunç bir dörtgen oluşturacağının ipuçlarını da veriyor. Dantel gibi örülmüş senaryosu, ustalık kokan çekim teknikleri, başta Pierfrancesco Favino, Alessandro Borghi ve Elio Germano olmak üzere tüm kadronun çarpıcı performanslarıyla şimdilik hiçbir yerden ödül almamış olan Suburra, bir zamanlar ödülleri silip süpüren Matteo Garrone filmi Gomorrah kadar reklamı yapılmasa da, bana göre ondan daha dobra, korkusuz ve sürükleyici bir yapım. Bu arada Suburra'nın yönetmeni Stefano Sollima'nın, Gomorrah'dan uyarlanan aynı adlı TV dizisinin 7 bölümünü yönetmiş olduğunu da ekleyelim. (İtalyan yapımı bu diziyi de izlenecekler listemize ekleyebiliriz tabii.)

30 Aralık 2015 Çarşamba

Youth (2015)


Yönetmen: Paolo Sorrentino
Oyuncular: Michael Caine, Harvey Keitel, Rachel Weisz, Paul Dano, Jane Fonda, Alex Macqueen, Luna Zimic Mijovic, Nate Dern, Alex Beckett, Mark Gessner, Tom Lipinski, Chloe Pirrie, Robert Seethaler, Ed Stoppard, Paloma Faith, Roly Serrano
Senaryo: Paolo Sorrentino
Müzik: David Lang

Paolo Sorrentino bu kez emekli besteci Fred Ballinger (Michael Caine) ve yönetmen Mick Boyle (Harvey Keitel) adlı iki eski dostun Alpler'deki lüks bir dinlenme tesisinde geçirdikleri zaman dilimini filme alarak La grande bellezza'nın tarzına ve duygusuna hiç de uzak olmayan bir film sunuyor. Duygu, geçip giden yılların muhasebesini yapan yaşlı bir (burada iki) ana karakter üzerinden hayatın yorumlanışına yönelik. Tarz ise yine elit, mizahi ve yer yer minimal. En kestirme yoldan La grande bellezza'yı seven / sevmeyen kesmin, Youth'u da sevecek / sevmeyecek olması muhtemel (düz) çıkarımında bulunabiliriz. Tabii ki sinema sanatı söz konusu olduğunda her iki Sorrentino filmi de sevilmeyecek yapıda filmler değil. Lakin kendi adıma La grande bellezza'da ne bulduysam / bulamadıysam, Youth bünyesinde de hemen hemen aynı şeyleri buldum / bulamadım. Erken bir kıyaslamada bulunursam, La grande bellezza'yı 1-2 puan daha fazla beğendiğimi söyleyebilirim.

Yine filmin ruhuna çok iyi oturan, bazılarının sosyal medyada sanki kendi bulmuş gibi kullandığı harikulade cümlelerle bezeli senaryo, tablolardan fırlamış gibi duran olağanüstü Alpler görüntüleri ve hali vakti yerinde yaşlı insanlar eşliğinde sunulan varoluş salvoları Sorrentino karakteristiği olarak tüm görkemiyle boy gösteriyor. Fakat bununla birlikte yeterince derinleştirilemeyen zengin yan karakter koleksiyonunun yarattığı dağınıklık -ki bazen göze fazlalık olarak bile görülebiliyor- ve bu koleksiyona dair hezeyanların sadece belli bir kesime hitap etmesinin yarattığı yabancılaşma da aynen muhafaza edilmiş. Elbette Fred veya Mick'in etrafında şekillenen uzak (yaşlılık) ve yakın (gençlik) kavramlarına farklı biçimlerde bir çiftçi veya bir memur da yabancı değildir. Ama bu insanların sanatçı ve ünlü oluşlarındaki kaygılara ortak olma becerimiz, genel olarak Sorrentino filmlerine bakışımızla doğru orantılı sanırım.


Sorrentino'nun her iki filmiyle özümsetmek istediği "cennette yaşlı olmak" ironisi, Jep, Fred, Mick gibi sanat ve popülariteyle içiçe bir hayat geçirmiş 65 yaş üzeri erkeklerdeki hayata bakışı karamsarlaştırırken, onların çevreye olan gözlemci tutumlarından da bolca nemalanmalarını sağlıyor. Yaşlandıkça etrafa karşı daha gözlemci bir eğilim gösteren yaşlı insanların gözlemleyeceği çevreyi de zengin tutmayı şiar edinmiş Sorrentino'nun, Roma sosyetesinden sonra elit bir İsviçre tesisi seçmesi garip değil. Ama bu tesiste sosyete yanında müzik ve sinema dünyasından karakterler, bir kainat güzeli, eski bir futbolcu (Maradona olduğu çok açık), hiç konuşmayan yaşlı bir çift, bir Budist rahip, robot ve Hitler profillerini temsilen bir aktör gibi malzemesi bol unsurlar serpiştirmek de senaryoyu besleme yönünde ilginç çıkış noktaları. Böylece yaşlılık kadar "geçmiş" vurgusu da kendini öne çıkarmayı arzuluyor. Zaten "yaşlılık geçmişine uzaklaşmaktır" sözü bunu çok iyi destekliyor. Ne var ki özenle seçilmiş bu yan karakterlerdeki potansiyel, ya potansiyel olarak bırakılmış ya da Sorrentino'nun çarpıcı aforizmalarını seslendirmek için tasarlanmış izlenimi veriyor. Hele Fred'in kızı Lena'nın varlığı ve ona bahşedilen senaryo örgüsü, sırf Fred Lena'ya "senin yatakta iyi olduğunu biliyorum çünkü ben de iyiydim" cümlesini kurabilsin diye filme konulmuş sanki.

Sorrentino Roma'yı ve Alpler doğasını sanatına kusursuz biçimde ortak ederken, bezgin karakterlerinin törpülenmiş tutkularından yarattığı bu tezatlığı uzunlu kısalı skeçlerle ifade etmeyi seviyor. Hatta bu skeçlerin her birine kıssadan hisse eklemeye çalışıyor. Kimini karakterlerine söyletiyor, kimini seyircinin çıkarımına bırakıyor. Böylece merkeze koyduğu karakterinin temsil ettiği birçok özelliği farklı şekillerde ifade etme fırsatı buluyor. Bu noktada yakaladığı sanatsal estetik ve öngörülemezlik sayesinde elini daha da güçlendiriyor. Ortaya birbirinden bağımsız fakat buradaki gençlik - yaşlılık - geçmiş konseptlerinden oluşan ana gövdeye ne tür sahne çekilse gider bir anlayış çıkıyor. Jep - Fred merkezi noktalarında rastladığımız karizmatik duruşun işbitiriciliği de bu anlayışı anlamayı kolaylaştırıyor. Zaten yaşayan birer efsane olan Michael Caine - Harvey Keitel ikilisi, Sorrentino'nun son iki filmde anlatmak istediklerinin Amerikan / İngiliz versiyonu sanatçılar. Özellikle genç bir senaryo ekibiyle "vasiyetim" dediği filmini çekmek için uğraş veren, hatta favori aktrisi Brenda Morel (ilk görüşte Faye Dunaway'e benzettiğim Jane Fonda) ile anlaşma bile sağlayan Mick Boyle, belki de gidişatı ve sonuyla en çarpıcı hikayeye sahip karakter. La grande bellezza ne kadar Sorrentino'nun sanatsal duruşunu dinamikleştirebildiyse, Youth aynı duruşu daha hüzünlü hale getirebilmiş bir film.

26 Aralık 2015 Cumartesi

La grande bellezza (2013)


Yönetmen: Paolo Sorrentino
Oyuncular: Toni Servillo, Carlo Verdone, Sabrina Ferilli, Pamela Villoresi, Galatea Ranzi, Giorgio Pasotti, Serena Grandi, Luca Marinelli, Luciano Virgilio, Giusi Merli, Sonia Gessner
Senaryo: Paolo Sorrentino, Umberto Contarello
Müzik: Lele Marchitelli

Yıllar önce yazdığı tek bir kitapla şöhrete ve paraya kavuşan, bu rehavetle yeni kitaplar yazmak yerine bir dergide röportajlar yaparak Roma'da lüks hayatını sürdüren Jep Gamberdella'nın 65. doğum günü partisiyle açılan La grande bellezza (The Great Beauty), Paolo Sorrentino'nun yazıp yönettiği ve 2014 En İyi Yabancı Film Oscar'ı, Golden Globe, BAFTA dahil yüzün üstünde organizasyondan ödül ve adaylıklar almış bir film. Yıllarca Roma sosyetesinde farklı karakterlerdeki insanların kaprislerine, ikiyüzlülüklerine, züppeliklerine, krizlerine tanık olmuş ve hala olmakta olan Jep, yaşlandıkça gençliğine özlem duyan bir adam. Ona gençliğini hatırlatan en önemli unsur ise artık daha sık hatırladığı ilk aşkı. Bu ruh haliyle ölmeden önce henüz tanımını yapamadığı muhteşem güzelliğin peşine düşen Jep, yeni bir kitap yazmak için de kendini hazır hissetmeye başlıyor.

Aslında ortada somut bir arayış veya yeni bir kitap yazmak için belirgin bir gayret yok. Açılıştaki uzun parti sahnesinden itibaren partiler, davetler, tuhaf sanatsal performanslar, burjuva sohbetler, olağanüstü mekanlar (bir adet de cenaze) arasında mekik dokuyan Jep, 65 yaşın baygın ve bitkin bakışlarıyla tutkulu bir varoluş arayışını benimsetmekten çok uzak. Şüphesiz Toni Servillo güçlü ve tecrübeli bir aktör. Ancak daha en başından Jep karakterinin sanki daha farklı bir yüze ve yoruma ihtiyaç duyduğu düşünülebilir. Yine de bu durumu kanıksadıktan, Jep'in bitkinliğini 65 yaşına ve sosyetik yaşam tarzının monotonlaşmasına tahvil ettikten sonra adaptasyon daha kolaylaşıyor. Aynı zamanda yan karakterlere ve Jep'in bu karakterlerle iletişimine odaklanmak da kabul edilebilir, hatta keyifli hale geliyor. Farklı amaçlara sahip görünseler de aslında amaçsızca o parti senin, bu davet benim savrulan bu karakterler içinde belki de en tutkulu olanı, tiyatro oyunu yazma peşindeki Romano olsa gerek. Tabii bu kadar amaçsızlık içinde Jep'in "muhteşem güzellik" arayışı (ki tekrar edelim, adam bariz birşey aramıyor, sadece hayatını yaşıyor), seyirciye hissettirmesi muhtemel burjuva yabancılaşmasını kendi kalıplarında makul hale getirmeye çalışıyor.


Jep Gamberdella, "65 yaşına bastıktan birkaç gün sonra keşfettiğim en önemli şey, yapmak istemeyecegim şeyler için artık vakit harcayamayacak olmamdı" dedikten sonra bile yapmak istemediği şeyler için vakit harcamaya devam ediyor. Katıldığı her etkinlik, karşılaştığı her insan, onlarca farklı ayrıntıyla birlikte hayatının son düzlüğüne bir anlam vermek isteyen bu adama birbirinden ilginç örnekler sunuyor. Sorrentino bu manada bir bütünlük peşinde değil. Tam tersi, Jep özelinde kendi bilinç akışının kanallarını açmak için çaba sarf ediyor. Ama birbirinden bağımsız görünen bu parçaları Jep'in spiritüel yolculuğuna uyarlarken bir bütüne ait olduklarını da doğal akışa yansıtıyor. "Hayat, tek bir bireyin anlayamayacağı kadar karmaşık" olunca tüm yan karakterlerin bu anlayışsızlığından kolektif başka anlayışlar peydah oluyor. İnsanın belli bir tükenme noktasında kendini ya eğlenceye ya da dine vermeye eğilimli oluşuna dair söyleyecekleri olan Sorrentino, en nihayetinde "kökler önemlidir" derinliğine erişiyor. Jep bu erişimi, hergün kendi vesikalık fotoğrafını çeken, üstelik bunlardan dev bir sergi oluşturan adam veya yıllardır kök yiyerek beslenen yaşlı azize sayesinde, ya da başta ilk aşkı olmak üzere ona yitip giden yılları hatırlatacak herhangi bir nostalji unsurunun güdülemesiyle sağlıyor.

Sorrentino'nun Roma'yı adeta bir başrol gibi kullanması, Jep ve çevresini kuşatan yapaylığa yer yer absürt yorumlar getirmesi Fellini seslerini de yükseltti. Ama Sorrentino birçok yönetmenden izler taşıyan, onlardan derlediği bu izlerden kendine başka bir yol açmaya çalışan yönetmenlerden biri. La grande bellezza ile bu yolda çok önemli bir adım atmışa benziyor. Bir olay örgüsü oluşturmak yerine, içinden kısa filmler çıkabilecek pasajlar oluşturan Sorrentino, Lele Marchitelli'nin tema müziklerini ve ilk kez bu filmle keşfedilebilecek pekçok lezzetli şarkıyı bu akışa dahil ederek zaten görselliği son derece güçlü filmini işitsel anlamda da özel hale getiriyor. Meydana getirdiği bu şiirsel bütünlük ile bir yönetmenin roman yazar gibi film çekme yetisine çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Henüz 50'sine gelmemiş Sorrentino'nun yaşlanma algısını (en azından 65 yaş algısını) bu denli elitist ve entellektüel kaygılarla ele alması şahsen filmle duygusal bir bağ kurmam yönünde önüme türlü engeller çıkardı. Ancak bir sanat olarak sinemanın bu penceresinden bakmayı başardığımızda kimi anlarda üzerimize yağan yağmur gibi bir film La grande bellezza...

30 Nisan 2015 Perşembe

La Bestia Nel Cuore (2005)


Yönetmen: Cristina Comencini
Oyuncular: Giovanna Mezzogiorno, Alessio Boni, Stefania Rocca, Angela Finocchiaro, Giuseppe Battiston
Senaryo: Giulia Calenda, Cristina Comencini
 
Sabina, aktris olmak isteyen, ama filmlere dublaj yapmak zorunda kalan bir kadındır. Sevgilisi Franco ile yolunda giden bir ilişkisi vardır. Fakat bir süre sonra geçmişine ait bir takım kabuslar görmeye başlar. O ana dek normal gördüğü geçmişine ait aile hayatında, derinlerde bazı sırların yattığının farkına varır. Bu bilinmezlik onu iyiden iyiye rahatsız etmeye başlamıştır. Hamile olduğunu öğrenmesiyle birlikte, geçmişine ait o meçhul sırrın peşine düşmeye ve kendisiyle ortak geçmişi paylaşan, o zamanlar kendisine en yakın olan Amerika’daki üniversite öğretmeni erkek kardeşi Daniele ile temasa geçmeye karar verir.
 
Kadın-erkek ilişkilerine ve aile dramlarına bakışı her zaman çarpıcı olmuş İtalyan sinemasının son dönemdeki en başarılı filmlerinden biri olan La Bestia Nel Cuore, yazar yönetmen Cristina Comencini’nin aynı adlı romanından, yine kendisinin yönettiği ölçülü bir dram. Yazıp yönetmenin verdiği hakimiyet sayesinde Comencini, sinema, televizyon, cinsellik, ihanet, sadakat, aile gibi pek çok kavrama eleştirel bir gözle bakıyor. Yazdıklarını filmde aynen dile getirdiğini düşündürten dolulukla ve son derece uygun oyuncular tarafından hayata geçirilmiş senaryo sayesinde gizemli bir aile dramına tanık oluyoruz.
 
 
Aile içi ilişkileri, bu ilişkilerin geçmişten gelen bir sır ile aldığı seyri inceleyen pek çok filmin izlediği yoldan fazla sapmadığı görülen film, bu tip ilişkilerin mağduru olmuş bireylerin trajedisini, tadında bir yoğunlukla, farklı kulvarlara da sapan bir tarzda ele alıyor. Çocukluktan kalma travmalarını yetişkinliklerine taşıyan iki kardeş olan Sabina ve Daniele’in psikolojik rahatsızlıklarına çözüm bulmanın, ancak geçmişi konuşarak ve o sorunların üzerine giderek mümkün olabileceğini savunan Comencini, filmi ve muhtemelen kitabı bu yönde kurgulamış. Ama yönetmen bununla da yetinmeyerek, Sabina merkezli ve gayet renkli bir karakter yelpazesi de sunuyor. Sabina’ya platonik bir aşk besleyen kör Emilia, kocasının kendisini gencecik bir tezgahtarla aldatmasını bir türlü hazmedemeyip, çareyi Emilia ile bir ilişkiye girmekte bulan Maria, TV dizileri çekmekten bıkmış yönetmen Andrea ve Sabina’yı çok sevdiği halde onu bir kez aldatma gafletine düşen, mutsuz aktör Franco, içi boş bırakılmamış karakter zenginlikleri olarak yer almakta.
 
Bu çeşitlilik, filmin anafikrinden kopmaya sebep olmadığı gibi, izleyeni farklı konularda düşünmeye sevkeden olumlu bir etkiye de sahip. Psikolojik açıdan bazı başlıklarda izlenmesi gereken bu karakterler aynı zamanda konunun içerdiği hafif gerilimi de ılımlı ve hoş detaylarıyla dengeliyorlar. Bu karakterleri canlandıran oyuncuların performansları da mükemmel. Ama Sabina’yı canlandıran ve 2003 Ferzan Özpetek filmi La Finestra di Fronte – Karşı Pencere’de de izlediğimiz Giovanna Mezzogiorno’nun şiirsel güzelliği yanında, başrole yakışır oyunu filmin en artı özelliği.. Sabina karakterinin tedirgin, gizemli ve sevecen yanlarını çok başarılı biçimde yansıtan oyuncu, büyük yazar Gabriel Garcia Marquiez romanından uyarlanan ve halen çekim aşamasındaki Love In The Time Of Colera filmiyle İtalya dışında da adını duyurmaya hazırlanıyor. La Bestia Nel Cuore, yönetmen Cristina Comencini’nin sadece yazım olarak değil, görüntü estetiğini de taşıyan çok başarılı bir film. Venedik Film Festivali’nde pek çok ödül kazanmasının yanında 2006 Oscar’larında Yabancı Dilde En İyi Film dalında da aday olmuş, etkileyici bir dram.