Polonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Polonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2018 Cuma

Zimna wojna (Cold War) (2018)


Yönetmen: Pawel Pawlikowski
Oyuncular: Joanna Kulig, Tomasz Kot, Borys Szyc, Agata Kulesza, Cédric Kahn
Senaryo: Pawel Pawlikowski, Janusz Glowacki, Piotr Borkowski

2013'te çektiği Ida ile Oscar dahil onlarca ödül kazanan Pawel Pawlikowski'nin Janusz Glowacki ve Piotr Borkowski ile birlikte senaryosunu yazdığı Zimna wojna (Cold War), 1949 yılında savaş sonrası Polonya Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasını takip eden Komünist Parti rejiminin Stalinizm döneminde başlayıp, sonraki 10 yıllık süreci işleyen bir yapım. Savaşın bitimiyle birlikte kültür sanat faaliyetlerine daha geniş bir alan bulabilen hükümet, Mazurek adı altında kurulacak bir konservatuvar için çalışmalara başlamıştır. Konservatuvara öğrenci ve repertuar seçmek üzere ülkeyi dolaşan iki tecrübeli müzisyen ve bir devlet görevlisi, köy köy dolaşarak gizli kalmış halk türkülerini kayıt altına almakta, şarkı söyleyip dans etmeye yetenekli gençleri seçerek eğitmeye başlamışlardır. Onlardan biri olan güzel Zula ile eğitmenlerden Wiktor arasında filizlenen ve kısa sürede tutkulu bir hal alan ilişkinin 10 yılda geçirdiği evrelerin izini süren film, tıpkı Ida gibi en belirgin gücünü olağanüstü görüntü işçiliğinden alıyor. Pawlikowski bu filmde yine Ida'nın görüntü yönetmeni Lukasz Zal ile çalışıyor.

Temellerini attıkları ve çok başarılı bir düzeye getirdikleri bu gösteri ekibinden, üst düzey yetkililer tarafından Stalin güzellemeleri yapmaları halinde destek görecekleri söylendikten sonra soğumaya başlayan Wiktor, sırf Zula'nın varlığı sebebiyle bir süre buna katlansa da, onu razı ederek, bir propaganda aracına dönüşmüş olan bu oluşumdan ve rejimin kölesi olmuş Polonya'dan kaçmaya karar veriyor. Fakat son dakikadaki karar değişikliğiyle Zula kaçmak yerine Mazurek'te kalmayı seçiyor. Böylece ilk ayrılığını yaşayan Wiktor ve Zula'nın Polonya, Berlin, Yugoslavya, Paris eksenindeki kavuşma, kopma serüvenleri başlamış oluyor. Rejimler, siyasetler değiştikçe kavuşmalar kolaylaşıyor ama bu defa ikili arasındaki tutku da türlü aşınmalara karşı durmak zorunda kalıyor. Her ikisi de başka insanlarla beraber oluyor, ilişki yaşıyor, evleniyor, ayrılıyor, sonra bir şekilde yine birbirlerini buluyorlar. Pawlikowski muhteşem görüntülerle bu melankoliyi biçimlendiriyor biçimlendirmesine. Ama bu aşk hikayesinin detaylarıyla fazla ilgilenmeyip, zamanda yaptığı sıçramalarla onu pasajlara bölmeyi tercih ediyor. Böyle olunca hem ayrılıkların, hem de kavuşmaların tadı damaklarda kalıyor, umulan etkiyi yaratmıyor. Tadın damakta kalması da iyi bir histir. Galiba doğru ifade heveslerin kursakta kalması.

Pawlikowski tarafından bunun bilinçli olarak mı yapıldığı pek anlaşılamıyor doğrusu. Zira böylesi potansiyel bir çileli aşk hikayesini oradan oraya savurarak ve bunu senaryo bazında hızlı, detaysız, bölüm bölüm ve her bölümde birşeyleri eksik bırakarak yapmak suretiyle filme bir tarz kondurmak amacı da güdüyor olabilir. Ne yaparsa yapsın, Cold War'un bu tarzdan negatif etkilenmelere maruz kaldığını söylemek haksızlık sayılmaz. Çünkü biçimsel yönü böylesi güçlü siyah beyaz bir romanstan, şahsi tarz denemeleri yerine belki daha standart ama daha yakıcı, hisli, tutkulu, çileli bir film bekliyoruz. Bunu yaptığı anlar da var elbet. Lakin o anlar bile, devreye giren muhteşem sinematografinin, sanat yönetiminin domine ettiği nostaljik dokunun şarjına muhtaç olduklarını hissettiriyorlar. Casablanca gibi bir klasiğin kendi döneminde yarattığı etkinin, The English Patient gibi çok yönlü bir romansın taşıdığı ihtirasın izleri aranıyor Cold War'da sanki. Filmin ayrılma/kavuşma döngüsündeki potansiyel gücün yeterince işlenmediğine dair tatminsizlik duygusu ile mücadele etmek durumunda kalmak hüzün veriyor.


Wiktor ve Zula'nın bu 10 yıllık gelgitli ilişkisi, özellikle Zula'nın dönüşümünü, onun yıpranışını betimlerken başarılı görünse de, yıllar geçip Wiktor ile tekrar buluştuklarında yüzünün her noktasına yansıyan hüznünün nedenlerini sadece bu yüzden çıkarmak durumunda kalıyoruz. Zira ayrıyken ne Wiktor'un, ne de Zula'nın zamanda yapılan bu atlamalar yüzünden göremediğimiz yaşanmışlıklarını bir şekilde onların ağzından duymamız veya tahmin etmemiz gerekiyor. Süre olarak uzayıp başka yan karakterlerle ve olaylarla dağılmamak adına Pawlikowski'nin bu tercihi gayet olumlu. Ama bu tercih, senaryoya ve iki başrol oyuncusunun omuzlarına fazladan yük bindiriyor. İşte bu noktada senaryonun aksaklık/eksiklikleri bir nebze daha görünür hale geliyor. O zaman o görünürlüğü, "dinlenebilir" bir sembolle örtme inceliği deniyor: Dwa Serduszka adlı şarkıyla! Bu şarkı Zula'nın hayatının her döneminde adeta onu takip ediyor, onun gibi şehir şehir, ülke ülke geziyor, şekil değiştiriyor. Tıpkı Zula gibi bir köyden çıkan halk türküsü iken, Mazurek bünyesinde geniş kitlelere ulaşıyor. Yıllar içinde harikulade bir caz şarkısına dönüşüyor. Hatta Paris'te Loin de toi adıyla piyasaya bile çıkıyor. Zula için Dwa Serduszka'nın yarenliği, hem hayatının rotasına, hem de soğuk savaş halinde olduğu, yine de yerine başka kimseyi koyamadığı Wiktor'a olan aşkına benziyor.

Cold War, 88 dakika içine 10 seneyi sığdırmaya çalışan, kusursuz görüntü işçiliğiyle, her anı müzik dolu zarafetiyle, Polonya sinemasının iki tecrübeli oyuncusu Joanna Kulig ve Tomasz Kot'un sürüklediği bir görsel şölen. Ida da 82 dakikaydı ama onun meselesi daha dar bir alanda işlendiği için hemen her şey genç rahibe Anna'nın etrafında, kendi zamanını ekonomik kullanarak biçimleniyor, her duyguya yer kalıyordu. (Hatta o filmde de sahnede şarkı söyleyen bir Joanna Kulig vardı.) Cold War ise birbirine tutkuyla bağlı iki insanın aşkına ikna eden, fakat hızlı ve boşluk yaratan anlatımıyla onların ayrılıklarına ve kavuşmalarına, sonra bir sebepten tekrar ayrılan yollarından, bir sonraki buluşmalarına kesmeler yapan bir film. Bu 10 yıllık süre içinde bir yere ait kalamamanın, sevdiğine ait olamamanın, onu bulduktan sonra yitirmenin kısa muhasebelerini yapıyor yapmasına. Bazen samimiyetle, bazen sadece yapmış olmak için. Belki biraz uzun olmayı göze alsa, aceleci davranmasa, perdeden taşması beklenen acı tutkuyu taşırabilse, finali böyle bir filme çok daha ait durabilirdi. Lakin keşkeler faydasız. Her filmi olduğu gibi kabul etmek, zaman içinde demlenmelerini beklemek, sonra onları zarif bir fincanda güzel siyah beyaz manzaralar eşliğinde yudumlamak işe yarıyor. Kaldı ki Ida ve Cold War zaten pek çok yönüyle zaten Pawel Pawlikowski tarafından demli vaziyette önümüze kondu. Bakalım filmde yaralı gördüğümüz şeyleri zaman onarabilecek mi.

6 Ocak 2018 Cumartesi

Loving Vincent (2017)


Yönetmen: Dorota Kobiela, Hugh Welchman
Oyuncular: Douglas Booth, Eleanor Tomlinson, Chris O'Dowd, Robert Gulaczyk, Helen McCrory, Saoirse Ronan, Aidan Turner, Jerome Flynn, Cezary Lukaszewicz, Bill Thomas, Martin Herdman, John Sessions
Senaryo: Dorota Kobiela, Hugh Welchman, Jacek Dehnel
Müzik: Clint Mansell

Vincent Van Gogh'un Fransa, Auvers'te öldüğü haberi, eskiden yaşadığı Arles kasabasına ulaşır. Van Gogh ile yakın arkadaş olan emektar postacının oğlu Armand Roulin, 17 yaşında Van Gogh'un portresini yapmış olduğu bir adamdır. Ressama pek de düşkün olmayan Armand, babasının ısrarları sonucu taziye mektubunu Van Gogh'un ağabeyi Theo'ya götürmeye razı gelir. Paris'e vardığında Theo'nun da kardeşinin ardından vefat ettiğini öğrenince mektubu verebileceği bir akraba aramaya başlar. Bu yolculukta ünlü ressamın son günlerini ve ölümünün esrarını da aydınlatmaya başlayacaktır. Dorota Kobiela ve Hugh Welchman'ın yönettiği, bu ikiliye senaryoda Jacek Dehnel'in eşlik ettiği Loving Vincent, bir tarlada kendisini tabanca ile vurduktan sonra yaralı halde odasına dönen, fakat iki gün sonra yaşamını yitiren 37 yaşındaki Hollandalı ressam Vincent Van Gogh'un ölümünden bir yıl sonrasında geçen bir hikayeyi anlatıyor. Biyografik özellikleri yanında, esasen Armand'ın önceleri gönülsüz de olsa babasının taziye mektubunu götürdüğü kasabada karşılaştığı insanlardan edindiği bilgilerle Van Gogh'un ölümünün ardındaki sır perdesini merak etmesiyle polisiye bir ton yakalıyor.

Van Gogh'un çocukluğundan itibaren içe dönük kişiliğini, resim sanatına karşı oluşan gecikmeli tutkusunu, bu gecikmeyi telafi etmek istercesine gelişen aşırı üretkenliğini Armand'ın görüştüğü Van Gogh'a yakın karakterlerden öğreniyoruz. Aslında Armand ile beraber, onun hakkında bildiklerimizi pekiştiriyor, bilmediklerimizi öğreniyor, kimi zaman bazı detaylar karşısında şaşkınlık yaşıyoruz. Çünkü modern sanatta çığır açmış çok önemli sanatçılardan biri hakkında, olağanüstü tabloları haricinde daha kişisel şeyler öğrenmek, özellikle de trajik sonuna doğru giden yolda yaşadıklarından, ruh halinden çıkarımlarda bulunmak oldukça aydınlatıcı bir tecrübe yaşatıyor. Çocukluğundaki dışlanmışlığından kendine vicdani sorumluluklar yüklediği ve tabii çok sevdiği için hep ona göz kulak olmak isteyen ağabeyi Theo'nun da Van Gogh'un ölümünden kısa bir süre sonra ölmesi, Armand'ın mektubu teslim edecek bir kişi bulamamasına sebep oluyor. Armand'ın bu mektup seyahatinde görüştüğü Doktor Gachet'nin, onun kızı Marguerite'in, Auvers'te kaldığı pansiyon sahibinin kızı Adeline'in, kayıkçının Van Gogh'un bu dönemine ışık tutan anıları, Van Gogh'un intihar mı ettiği, yoksa biri tarafından vurulduğu mu gibi soruları ortaya çıkaran diğer yan karakterler, içeriği daha çekici kılıyor. Ama Loving Vincent'ın asıl gücü, benzersiz anlatım şeklinden gelmekte.


10 yıllık bir çalışmanın ürünü olan Loving Vincent, 125 ressamın, 65 bin kare, 853 özgün yağlı boya tablo meydana getirmesiyle oluşmuş muazzam bir teknikle işleniyor. Van Gogh'un tablolarını yapmış olduğu karakterlerden ve son dönemde yaşadığı mekanlardan bazılarını birebir alarak bu teknikle hareketlendiren ekip, Douglas Booth, Chris O'Dowd, Eleanor Tomlinson, Saoirse Ronan, Jerome Flynn gibi oyuncuların katkılarıyla bu tabloların dokusunu bozmadan filmi boyutlandırmayı başarıyor. Bir yerlerde mutlaka rastladığımız, belki de evimizdeki duvarı süsleyen Yıldızlı Gece, Sarı Ev, Eski Değirmen, Dr. Gachet’nin Portresi, Gece Kafesi, Kargalarla Buğday Tarlası, Rhone Üzerine Yıldızlı Bir Gece gibi nice Van Gogh başyapıtını muhteşem bir atmosfer içinde izlediğimiz film, animasyon türünde bir devrim niteliğinde. Üstelik bu tablolar uzun emeklerle, yağlı boyalarla, Van Gogh'un stili korunarak canlandırılırken filmin hikaye akışına körü körüne eklenmeyip ölümünün bir yıl sonrasında yaşanan olayların sinematik düzenini bozmayan bir sürükleyicilikte canlandırılıyor. Tıpkı hareketsiz tabloların taşıdığı gizem gibi, film de kendi gizemini, üzerine koyarak daha da arttırıyor. Işıklar, gölgeler, kıvrımlar, parlak renkler, fütüristik bakış açısının tüm görkemini sabit bir tuvalden hareketli ekrana taşıyor. Böylece ilk defa, sinematografisi Vincent Van Gogh tarafından yapılmış bir film izliyoruz. Clint Mansell'in şahane müzikleri de bu deneyime hakkıyla eşlik ediyor.

Sinema tarihinde ilk defa böyle bir animasyon çekileceği duyulduğunda, birçok insan ortaya şiirselliğe boğulmuş, bir süre sonra ağızda kekremsi bir tat bırakan, diş kamaştıran, göz kanatan bir film görme endişesi taşıyordu. Doğal hali zaten tüm şiirselliğiyle önümüze serilen film, hikayesinin polisiyeye kayan yönünü hep diri tutarak bu endişeye bir an olsun fırsat vermiyor. Aynı anda hem Van Gogh eserlerinden oluşan eşsiz bir müzeyi geziyor, hem de o müzedeki eserlerin parçasını oluşturduğu büyük ve hüzünlü Van Gogh portresinin detaylarını öğreniyoruz. Eserlerin yaratıcısından çıkmasına, yaratıcının da eserlerinin esiri olmasına izin verilmiyor. Van Gogh'un gözüyle 90 dakika uzunluğunda bir film izleme şansı elde ediyoruz. 8 yıl içinde 800'den fazla tablo yapan, bunlardan sadece birini satabilen, ölümünden sonra ise modern resmin babası kabul edilerek tabloları milyonlarca dolara alıcı bulan bir sanatçının arızalarının altında yatan nedenlere tam olarak hakim olamamanın verdiği gizemli yanın korunması, ya da zaten kendinden korunaklı olması filmin en önemli yanlarından sadece biri. Bu teknikle çekilmemiş olsa kesinlikle büyük bir etki uyandırmayacak olması, Van Gogh ve eserlerinin bir başka sanat dalına taşınırken ne denli özenli ve yenilikçi olması gerektiğinin altını çiziyor. Zira sanatçı olmanın getirilerinden biri de, kendine "neden gökteki yıldızlar bizim için erişilemez olsunlar" sorusunu sorup ona cevap arama naifliğiyle eserler üretme refleksidir. Belki de bu sebepten bir yıldıza gidebilmek için ölümü göze alabilir.

9 Kasım 2017 Perşembe

Pokot (2017)


Yönetmen: Agnieszka Holland
Oyuncular: Agnieszka Mandat-Grabka, Wiktor Zborowski, Jakub Gierszal, Patrycja Volny, Miroslav Krobot, Borys Szyc, Tomasz Kot, Andrzej Grabowski
Senaryo: Olga Tokarczuk, Agnieszka Holland
Müzik: Antoni Lazarkiewicz

Olga Tokarczuk'un "Drive Your Plough Over The Bones Of The Dead" adlı romanından, Tokarczuk ile birlikte aynı zamanda filmi yöneten Agnieszka Holland'ın senaryosunu yazdığı Pokot, iki köpeği ile Polonya'nın Dolnoslaskie kırsalında yaşayan 60'lı yaşlarındaki Janina Duszejko'nun merkezinde olduğu ilginç bir polisiye. Yönetmenliğe Krzysztof Zanussi'nin asistanı olarak başlayan, Andrzej Wajda ile senaryo çalışmalarında bulunan Agnieszka Holland, Polonya sinemasına kapalı kalmayıp kısa sürede dışarı açılmış, Almanya, Fransa, Polonya ortak yapımı Europa Europa ile 1990'da En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı kazanmış, günümüze gelene kadar The Wire, The Killing, Treme, House Of Cards gibi dizilerin bazı bölümlerini yönetmiş tecrübeli bir yönetmen. En son 2011'de yönettiği ve bu defa Polonya'nın En İyi Yabancı Film Oscar'ı adayı olan In Darkness'tan bu yana uzun metraj çekmeyen Holland'ın bu tecrübesini aktardığı Pokot, gerek ana akım, gerekse bazı kaynaklarda benzetmesi yapılan Fargo gibi kült polisiyelerin hiçbirine yüzde yüz ait durmayan, sadece onlardan bazı parçalar almış gibi duran bir film.

Av mevsiminin kurallarına uyulmadığı bu kırsalda her daim kaçak avcılarla ihtilaf halindeki eski mimar, yeni İngilizce öğretmeni Bayan Duszejko'nun evlatları kadar sevdiği iki köpeği birgün kaybolunca ve devamında kasabada bazı şüpheli ölümler gerçekleşince bir seri katil hikayesi izleyeceğimizi düşünüyoruz. Ama ısrarla konuyu basit bir cinayet araştırması boyutlarına çekmek istemeyen film, hem birer birer dahil olan tekinsiz karakterlerle, hem de Duszejko'nun ateşli bir hayvan hakları savunucusu olmasının dramatik çaresizliğiyle akış belirliyor. Ama bunu yaparken zaman zaman fazla dağılıp ağırlaşarak bu akışı sağlayamıyor. Bu anlarda kolayca oluşturabileceği gerilimi de bir nebze törpülüyor. Bu anların oluşmasında filme dahil edilen yan karakterlerin gerekliliği veya rol ağırlıkları da etkili oluyor. Roman içinde ilginç gelebilecek kimi roller, filmi ağırlaştırabiliyor. Mesela polis merkezinde çalışan genç Dyzio senaryoya destek babında ne kadar işe yarar bir yan karakter ise, özünde ilginç bir adam olan doğa bilimci Boros hiç olmasa da olur bir tipleme olarak göze çarpıyor. Romanın tarzı nasıl ve Holland bu tarza ne ölçüde sadık kaldı bilemiyoruz. Fargo odağında olmasa da ortada genel anlamda iyi bir film var. Aksama, hantallaşma kadar, akıcı ve sarsıcı anlar da mevcut ki, filmin kendinden koparmamaya gayret eden bir yanı hep hissediliyor.

Filmini "janrlar arası, anarşist-feminist bir polisiye" olarak tarif eden Agnieszka Holland, bu tarife katılacağımız ve katılmayacağımız noktaların birbirine karışarak sıralandığı bir film çekmiş. Politika, din, bürokrasi, çevre, hayvan hakları alanlarında söyleyecek sözleri olan ve bunları genelde Duszejko'nun insan sevgisine denk tuttuğu hayvan sevgisi üzerinden veya direk kendi anarşist-feminist-hümanist kişiliğinin toplumla yarattığı çatışmalardan devşirerek dile getiren film, cinayetlerin sadece insanlara karşı değil, hayvanlara karşı da işlendiğinin altını çizmekten hiç vazgeçmiyor. Öldürülenler bir polis şefi, bir rahip, bir kumarhane/genelev işletmecisi ve bir vali olunca, bu makamların temsil ettiği değerlerin çıkaracağı malzemeyi de iyi değerlendirdiği söylenebilir. Uzun süre hedef saptırmayı başaran, lakin tahmin etmesi de pek zor olmayan, yine de sürpriz sayılabilecek final, ardından hiç de alternatif bir polisiyeye uymayan ikinci bir final ile nihayetlenen Pokot, sonuç olarak savunduğu her şeyi seyirciye geçirmeyi başaran bir yapım. Üstelik başta Duszejko rolüyle adeta filmi tek başına sırtlayan Agnieszka Mandat-Grabka'nın deneyim kokan performansı olmak üzere, görüntü yönetmenleri Jolanta Dylewska ve Rafal Paradowski'nin etkileyici görsellikleri ile de artılarına artı katıyor.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Jestem Morderca (2016)


Yönetmen: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Miroslaw Haniszewski, Arkadiusz Jakubik, Michal Zurawski, Agata Kulesza, Magdalena Poplawska, Tomasz Wlosok, Piotr Adamczyk, Karolina Staniec
Senaryo: Maciej Pieprzyca
Müzik: Bartosz Chajdecki

1970'lerde Polonya'da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen Jestem Morderca (I'm A Killer), kurbanlarını kadınlardan seçen, Silezya Vampiri olarak adlandırılan bir seri katili yakalamaya çalışan polis teşkilatındaki birimin başına geçen evli ve bir çocuk babası Janusz Jasinski'nin araştırma sürecini konu alıyor. İdealist Jasinski için önemli bir kariyer fırsatı olan bu davada son kurban valinin yeğeni olunca, katilin bulunması yönünde hem üst makamlardan, hem de kamuoyundan yoğun baskılar geliyor. 1972'de başlayıp uzun bir zaman dilimine yayılan bu dönem, tipik bir katil kim filmi gibi işlense de, Jasinski'nin dönüşüm sürecini de odak noktasına alıyor. Kendisine verilen görevi çok ciddiye alan, yabancı kaynaklara, teknolojik gelişmelere dayalı bir araştırma içine giren Jasinski için bu dava bir saplantı haline geliyor. Son cinayet sonrası olay yerinde görülen, tıpkı katil gibi 41 numara bot giyen, sorunlu bir evlilik yaşayan Wieslaw Kalicki'yi yakalıyor ve ondan itiraf almaya çalışıyor. Ne var ki bazı deliller onu işaret ediyor görünse de, Kalicki katil olmadığında ısrar ediyor. Kalicki yakalandıktan sonra cinayetlerin durması, Jasinski'nin elini güçlendiriyor ve iki adam arasında psikolojik bir savaş başlıyor.

Polonya tarihindeki önemli suç davalarından biri olan bu olayı senaryolaştırıp yöneten Maciej Pieprzyca, temposu düşmeyen, dönem detaylarını atlamayan güçlü bir suç gerilimi çekmiş. Bir süre olayın seri katil takibi şeklinde sürmesi, ardından Wieslaw Kalicki'nin yakalanışı, sonra da onun gerçekten katil olup olmadığı yönünde ikilemler yaratılması filmi hep diri tutmakta. Elinde Kalicki'den başka hiçbir şey olmayan Jasinski'nin, gördüğü yoğun baskılar sonucu yüzde yüz inanmasa da onu üstlerine ve topluma Vampir olarak tepside sunma zorunluluğu, vicdanının önüne geçiyor ve film burada psikolojik dram ile gerilim arasında tutturduğu dengeyi korumayı başarıyor. İdealizmin yozlaşmaya doğru evrilmeye başlaması noktasında filmin en önemli mesajlarından biri, görev bilinci ve vicdan olgusunun şöhret ve para karşısında fazla direnç gösteremeyişi, bu sayede bireyin sağlam ilkelerinin kolayca yıkılabilmesi, hatta onu başka insanların hayatlarını hiçe saymaya kadar götürmesi olarak özetlenebilir. Vampiri yakalayan polis olarak bir halk kahramanına dönüşen Jasinski'nin, bu uğurda evliliğini, dostluklarını, en önemlisi de iş ahlakını yitirmeye başlaması, kısacası bir protagonistin aşama aşama bir antagoniste dönüşümü, kendine filmin suç örgüsünden bağımsız bir yol çizmeyip, bir şeridin iki yanında aynı istikamete ilerlediğini hissettiriyor.

Yalnız aynı istikamete gidilirken, zaman zaman Jasinski'den karışık sinyaller alıyoruz ki, senarist ve yönetmen Maciej Pieprzyca burada tutarsızlık gösteriyor gibi bir algı oluşabiliyor. Örneğin Jasinski'nin Kalicki ile dostluk kurması, kimi zaman ondan itiraf alma amaçlıyken, kimi zaman da gerçekten samimi duygular dahilinde yansıyor. Belki Pieprzyca bu iki hissiyatı aynı anda vermek istiyor. Fakat bu bir şöyle, bir böyle durum, karakter istikrarı yönünden kısa bir süre savrulduğunu düşündürüyor. Neyse ki yaşanan önemli bir kırılma noktasının ardından bu savrulma, duracağı yeri kesinleştiriyor ve tekrar aynı istikamette yol alma sürüyor. Tabii bu yol, adaletsizliğin, yozlaşmanın, vicdansızlığın acı sonuçlarına doğru giden bir yol ve herkesi derin sorgulara itecek derecede güncel. Zaten 70'lerdeki bu olaylar zinciri, suç tarihinde farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda benzerleri defalarca yaşanmış, hala da yaşanmakta olan adalet kirliliğinin halkalarından sadece biri. Miroslaw Haniszewski ve Arkadiusz Jakubik gibi Polonya sinemasının iki tecrübeli oyuncusunun müthiş performanslarıyla gücünü ikiye katlayan Jestem Morderca, suç ve ceza üzerine derin fikirlere sürükleyecek güçlü bir yapım.

23 Mart 2017 Perşembe

Demon (2015)


Yönetmen: Marcin Wrona
Oyuncular: Itay Tiran, Agnieszka Zulewska, Andrzej Grabowski, Tomasz Schuchardt, Adam Woronowicz, Wlodzimierz Press, Katarzyna Gniewkowska, Tomasz Zietek, Cezary Kosinski, Katarzyna Herman
Senaryo: Pawel Maslona, Marcin Wrona
Müzik: Marcin Macuk, Krzysztof Penderecki

2014'te filminin yarıştığı Gdynia Film Festivali sırasında kaldığı otel odasında intihar eden Polonyalı yönetmen Marcin Wrona'nın son filmi Demon, Piotr isimli genç bir adamın, bir arkadaşının kız kardeşi olan Zaneta ile evlenmek üzere Londra'dan memleketi Polonya´ya dönmesiyle başlıyor. Zaneta'nın ailesine ait terk edilmiş bir eve yerleşen Piotr, daha ilk günden garip sesler duyuyor, kepçe ile bahçeyi kazarken insan kemikleri buluyor, gelinlikli bir kadının hayalini görüyor ve yağmurlu bir gecede (hayal olup olmadığını anlayamadığımız biçimde) çamur bataklığına batıyor. Ertesi gün bu evin bahçesinde gerçekleşen düğün ise Piotr'ın başı çektiği tuhaf olaylarla adım adım bir kabusa dönüşüyor. Senaryoyu Pawel Maslona ile birlikte yazan Marcin Wrona, gerilim ve kara mizah arasında gidip gelen tarzıyla filme olan ilgiyi sonuna kadar diri tutmayı başarıyor.

Her ne kadar artık suyu çıkmış "ruh tarafından ele geçirilme" hikayesi işlese de, bunu belli bir Avrupai estetik kaygıyla, %90'ı bir kır düğününde geçen set kurulumuyla ve yer yer klişelerle oynamayı seven kurgusuyla fark yaratabiliyor. Türlü sahnelerde hissedilen ciddiyet ve mizah arasına kesin çizgiler çizmeden seyircinin de bu gel-gitlerden etkilenmesini sağlıyor. Evet belki çok katı bir ciddiyet ya da keskin zekalı bir mizah göremiyoruz. Ancak filmin hayalet, vücut istilası, şeytan çıkarma gibi gerilim alt türleriyle harmanladığı karanlık tarafının, votkanın su gibi aktığı düğün cümbüşüyle yarattığı tezatlıktan ortaya çıkan uyum hem gerilime, hem de suratlara tuhaf bir gülümseme koyan komikliklere sebep oluyor. Ama yine de sonlara doğru dizginleri bir parça daha fazla ele alan gizem ve gerilim, kendisine yumuşak geçiş kolaylığı sağlayan bu yapısı sayesinde etkileyici bir final yapıyor.

Sessiz sakin gerçekleşen bu final, ardında bıraktığı sorular ve onlara hemen hemen her seyircinin kendine göre verebileceği cevaplarla daha da ilginçleşiyor. Özellikle gelin ve damadı canlandıran Itay Tiran ile Agnieszka Zulewska'nın performansları çok iyi. Renkli yan karakterler de zenginlik katıyor. Fakat filmin en trajik yanı, kısa film ve TV dizileriyle işe başlayıp, üçüncü uzun metrajı Demon'ın yerel festivalde gösterilmesinin hemen ardından otel odasının banyosunda kendini asan 42 yaşındaki yönetmen Marcin Wrona olsa gerek. Alkol, depresyon ve Demon'ın o festivalden ödül alamamış olması gibi sebeplerle ilişkilendirilen bu intihar, özellikle Demon ile festival tevazusu içeren bağımsız Avrupa filmleri adına gelecek için ümit saçan bir yönetmenin kaybına sebep oldu. Austin ve Haifa festivallerinden ödül kazanan Demon, biten bu ümidin bir kanıtı olarak da özel bir film olarak kalacak.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Ida (2013)


Yönetmen: Pawel Pawlikowski
Oyuncular: Agata Trzebuchowska, Agata Kulesza, Jerzy Trela, Adam Szyszkowski, Dawid Ogrodnik
Senaryo: Pawel Pawlikowski, Rebecca Lenkiewicz
Müzik: Kristian Eidnes Andersen

1960'lar Polonya'sında geçen Ida, Polonyalı yönetmen / senarist Pawel Pawlikowski'nin ülkesinde çektiği ilk film olma özelliği taşıyan, özellikle dönemin ruhunu yansıtan siyah beyaz görselliğiyle dikkat çeken bir film. Son yeminini etme arifesinde olan genç rahibe adayı Anna'nın, kendisini uzun süre görmek istemeyen teyzesi Wanda'yı ziyaretinde ondan Yahudi olduğunu, gerçek adının da Ida olduğunu öğrenmesiyle yola çıkan film, Ida'nın nazi işgali ve Holokost sırasında öldürülen ailesinin nasıl öldürüldüğünü ve nerede gömüldüklerini öğrenmek istemesiyle omurgasını oluşturuyor. Başta yeğenine soğuk davranan, ancak kaybettiği kızkardeşinin hatırası için Ida'nın bu isteğini yerine getirmek isteyen Wanda'nın yardımıyla geçmişin peşine düşen iki kadın, yol filmlerinin alıştığımız bir dargın bir barışık sürecini filmin karakteristik sakinliğiyle yaşıyorlar.

Konu olarak benzerleri defalarca çekilmiş Ida'nın en önemli özelliği olağanüstü görselliği ki, filmin iki görüntü yönetmeni Ryszard Lenczewski ve Lukasz Zal'ın çekimleri müthiş bir savaş sonrası atmosferi yaratıyor. Sabit çekimlerle elde edilmiş mükemmel görüntüler barındıran filmin bitimiyle beraber usta bir fotoğrafçının siyah beyaz fotoğraflardan oluşan sergisinden çıkmışlık duygusu yaşamak mümkün. Filmin her sahnesi bu etkileyici profesyonelliği yaşatırken, hikaye gereksiz yükselmelerden, duygu sömürülerinden, abartılı performanslardan uzak biçimde, nostaljik ve tedirgin bir huzurla akıyor. Savaş ve Holokost sonrası kayıplarının peşine düşen ve trajik geçmişle yüzleşmek zorunda kalan insanlardan çıkan malzemeler artık tüketilmeye yüz tuttuğu için Ida gibi yapımlar farklılıklarını sanatsal boyutlarda ifade etmek zorundalar. Pawel Pawlikowski de "sanat filmi" kavramının hakkını verir nitelikte bu bilinen öyküye 80 dakikalık mütevazi ama güçlü bir halka ekliyor.


Filmi sadece savaş sonrası geçmiş arayışı şeklinde sınırlandırmak haksızlık olur. Zira Ida, kendini Hıristiyan dinine adamış genç bir kızın Yahudi olduğunu öğrenmesiyle yaşadığı kimlik bunalımını esasen bir araç olarak kullanıyor. Manastırda normal hayattan ve dünyevi zevklerden mahrum kalmış Ida'nın, eski bir savcı olan teyzesinin de yardımıyla geçmişin peşine düştüğü kadar, bu kafa karışıklığının tetiklemesiyle kendi kişiliğinin, özünün, arzularının peşine düşmesinin de hikayesini izliyoruz. Pawlikowski tüm bunları hiç de öyle gözümüze sokarak yapmıyor. İnancını çok önceleri yitirmiş, görevinden ayrıldıktan sonra özgür bir yaşam biçimi benimsemiş Wanda teyzesinin sorgulayıcı tutumundan Ida'nın ne derece etkilendiğini bize fazla yansıtmıyor. Yolda otostop çekerken aldıkları genç ve yakışıklı müzisyen Lis sayesinde Ida'nın karşı cinse olan yaklaşımını bile sömürmeye çalışmayıp, hem Ida'nın, hem filminin sanatsal masumiyeti çerçevesinde ele alıyor.

Henüz ilk filminde Ida rolüyle bir performanstan ziyade masumiyet timsali kutsal bakire duruşunu başarıyla veren genç Agata Trzebuchowska, filmin merkezine çok yakışıyor. Onu tamamlayan teyze Wanda rolüyle Polonya sinema ve televizyonunun tecrübeli oyuncularından Agata Kulesza, Wanda'nın geçmişin acılarını taşımaktan bitkin düşüp umarsızca kendini içkiye, sigaraya, sekse vermiş ruh halini yansıtmakta çok başarılı. Keza, Ida sayesinde o kaçtığı geçmişe tekrar dönme ve oraya ulaşma aşamalarında geçirdiği dönüşümü aktarmada da öyle. Filmin yine kendi sakin üslubuyla tasarladığı ters köşe bir finali var ki, üzerine çok şey yazılıp çizilip söylenebilir. Fakat Pawlikowski, en iyisi bunların hepsini seyirciye bırakmak diye düşünmüş olacak ki, film boyunca hiç başvurmadığı üzere bunu sömürü haline getirmeden, olay çıkarmadan, sarkıtmadan, tıpkı yataktaki birini uyandırmadan sessizce kapıdan çıkar gibi yapmayı tercih ederek adeta başladığı şekilde bitiriyor filmini. Böylece sanatsal gücünü basit tercihlerle daha da yüceltip dengeyi çok iyi kuruyor. Ülkesinde olduğu kadar Amerika'da, Londra'da, Toronto'da da ödüller kazanmış Ida, 2013'ün gölgede kalmış iyilerinden biri.

3 Ağustos 2012 Cuma

Lincz (2010)


Yönetmen: Krzysztof Lukaszewicz
Oyuncular: Leszek Lichota, Agnieszka Podsiadlik, Wieslaw Komasa, Maciej Mikolajczyk, Lukasz Simlat, Izabela Kuna, Zbigniew Stryj, Krzysztof Franieczek, Tamara Arciuch
Senaryo: Krzysztof Lukaszewicz
Müzik: Jaroslav M. Papaj

Polonya yapımı Lincz, Zaranek adlı 60’lı yaşlarındaki bir adamın, yaşadığı köyde eski tanıdıklarına ve köy sakinlerine hayatı zindan eden davranışlarının ardından 6 kişinin onu yakalayıp linç etmesi ve bu 6 kişinin yakalanıp yargılandığı süreci anlatan etkileyici bir dram. Yönetmen yardımcılığı yapan Krzysztof Lukaszewicz’in ilk senaryosu ve ilk yönetmenliği olan film, linç psikolojisinin adalet kavramı içinde aldığı yeri tepeden tırnağa sorgulatan lokal bir gerilim atmosferi kurmasına rağmen, o yerel havadan evrensel bir bütünlüğe ulaşmasını bilen dirayette denebilir. Güçlü görüntü yönetimi, ona ayak uyduran epik ve gergin müzikleri, olay sonrasıyla öncesini birbirine karıştıran başarılı kurgusu, tüm bunların toplamında yarattığı gizemiyle mutlaka izlenmeyi hak eden sınıfında bir yapım Lincz.

Dünyanın sayılı görüntü yönetmenlerinin memleketi olan Polonya’nın pek dışına çıkamamış bu filmin bir debut olduğunu ilk bakışta anlamak zor. Bu teknik ustalıkları dışında, suçu ne olursa olsun bir insanın yaşama hakkının elinden alınmasının kaçınılmaz hukuki yaptırımları ile, yaşamı elinden alınan kişinin daha önce başkalarına yaptığı kötülüklerin bedelinin ödetilmesindeki toplumsal kararların çatışmasını ele alan senaryonun bir debut olduğunu anlamak da öyle. Kendi küçük fakat etkisi büyük bir film olarak Lincz, bu keskin çatışmada açıkça tarafını belli ettiği gibi, olayın polise ve yargıya taşındıktan sonraki aşamalarında da bu taraflı tutumunu haklı gösterebilmek için hukuki ikilemlerle bir başka eleştirel tavır da elde ediyor. Sıradan bir vatandaşın huzurunu hatta canını tehdit eden bir durum karşısında doğru olanı yapıp olayı polise bildirmesi, fakat polisin bu duruma gayriciddi yaklaşıp (içlerinde bulunan sağduyulu bir polisin çabalarına rağmen) ihmalde bulunması Lukaszewicz’in tavrının ilk ayağını oluşturuyor.


Zaranek’in linç edilmesinin altyapısını tansiyonu yüksek ama bir yandan da sinemasal açıdan güçlü flashbacklerle belli ederek seyirciyi hazırlayan Lukaszewicz, bu geçmiş zaman – şimdiki zaman atlayışlarını “şu kadar sonra, bu kadar önce” diye belli etmeyerek de çok olumlu bir iş yapıyor. Böylece seyircinin linç psikolojisine, adalet ikilemine bakışında tuttuğu tarafı test ettiği kadar, onun bu ileri geri kurguda parçaları nasıl yerine koyacağını da sınıyor sanki. Gerçi kısa sürede filmin bu tarzına ayak uydurmak mümkün. En önemlisi, filmin yarattığı bu ürkütücü havanın, kır insanlarının uzun yıllar boyunca birbirine anlatageldiği trajik köy masallarından biri tadına ulaşması. Teşbihte hata olmaz. Film her ne kadar insan hakları üzerine çarpıcı ikilemler inşa etse de, köyün hayvanlarını tehdit eden bir kurt (Zaranek) ve onunla tek başına mücadele edemeyip birlik olmak zorunda kalan bir grup çiftlik sakininin (Grad ailesi) bu kıyıma son verme uğruna hayvansal bir koruma içgüdüsüne yenik düşmelerini mutsuz bir masala dönüştürüyor. Tabii kanun güçlerinin pasif kalışlarının, adalet mekanizmasının da insanı sözde umursayan tutumunun arkasında bir an önce davaları sonuçlandırma uğruna tam tersi bir umursamazlık sergilediğinin altı da çiziliyor.

Grad ailesinin (en fazla da Marcin’in) dramını çok yerinde yansıtan oyuncuların başarısı da filmin olumlu yönlerinden. Fakat filmde tecrübeli Polonyalı aktör Wieslaw Komasa’nın canlandırdığı öyle bir Zaranek komposizyonu var ki, insanın kanını donduran, geçmişinin meçhuliyetinden dolayı gizemli ve bir o kadar da tehlikeli bir kötü adam görüntüsü sinemada çok sık rastlanan bir durum değil. Onun gösterilen çiğ şiddeti kadar, gösterilmeyenleri de filmin güçlü anlatımında kendini yaşatıyor. Filmin ihtiyacı olan nefret duygusunu kusursuz biçimde karşılıyor. Böyle bir adamı adalete teslim etmeyip linç etmeyi ilk başta aklından bile geçirmeyen Gradlar için asıl linç aslında kendilerine hiç de adil davranmayan adalet sisteminin umursamazlığına gösterilen bir tepki olarak okunabilir. Aslında birçok linç ve linç girişimi için aynı okuma yapılabilir. Hatta mutlaka yapılmalı. Belki bu sayede fiziki ve psikolojik linç kavramı üzerine çift taraflı bir bakış açısı geliştirmeye çalışabilir, işine geldiği gibi hareket eden adaleti, onun koruyucularını, verdikleri orantısız cezaları daha sağlıklı eleştirebiliriz.

23 Haziran 2012 Cumartesi

The Woman In The Fifth (2011)


Yönetmen: Pawel Pawlikowski
Oyuncular: Ethan Hawke, Kristin Scott Thomas, Joanna Kulig, Samir Guesmi, Delphine Chuillot, Julie Papillon, Mamadou Minte
Senaryo: Douglas Kennedy, Pawel Pawlikowski
Müzik: Max de Wardener

Amerikalı yazar Tom Ricks, arasının bozuk olduğu eşinin ve 6 yaşındaki kızının sevgisini geri kazanmak için Paris’e gelir. Karısı onu evinden kovar ve polis çağırır. Eşyalarını da çaldırınca şehir dışında döküntü bir otele yerleşir ve otelin sahibi Sezer’in sayesinde tuhaf bir depoda gece bekçisi olarak çalışmaya başlar. Hayatına önce otelde çalışan Polonyalı genç ve güzel Ania, ardından bir edebiyat toplantısında tanıştığı ve tutkulu bir ilişki yaşayacağı gizemli Margit’in girmesiyle her şey düzelir gibi görünür. Ancak şantaj ve cinayete kadar uzayacak garip olaylar dizisi Tom’u beklemektedir.

En son 2004 yılında yönettiği İngiliz yapımı My Summer Of Love ile izlediğimiz Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’nin uzun bir aradan sonra çektiği The Woman In The Fifth (La femme du Vème), Douglas Kennedy’nin romanından yine Pawlikowski’nin senaryolaştırdığı bir film. Dram, gizem ve gerilim öğeleri barındıran, uzun bir süre merakla izletmesine rağmen meselelerini oldu bittiye getirerek vasatı aşamayan film, Kennedy’nin romanının da pek matah olmadığını düşündürüyor. Tom Ricks’in sorunlu romancı tiplemesi etrafında şekillenen kişi ve olaylar çeşitli yönleriyle Alacakaranlık Kuşağı örgüsü çağrıştırdığı için ilgiyi canlı tutsa da, gideceği yeri tam tayin edememiş izlenimi yaratıyor. My Summer Of Love da Pawlikowski’nin senaryo haline getirdiği bir roman uyarlamasıydı. Onun da görüntü yönetmenliğini Ryszard Lenczewski yapmıştı. Ama romanın içerdiği güçlü dram ve romantizm, küçük ama etkileyici bir film çıkmasına müsaade ediyordu. Zaten The Woman In The Fifth teknik anlamda kendini ezdirmeyen bir yapıda. Ne var ki bu tür filmlerden alışkanlıklar edinmiş seyirci için sürprizler, kırılma noktaları, iniş ve çıkışlar yenilik ya da heyecan barındırmıyor bana göre.

Ethan Hawke merkezli film, tecrübeli oyuncunun durgun fakat içi dolu karakter yorumunu zaman zaman bir Polanski karakteri kadar derinleştirebiliyor. Bu da Hawke kadar Pawlikowski’nin de başarısı. Kristin Scott Thomas ise rol aldığı her üç filmden neredeyse üçünde de hep aynı gizemli karakteri oynuyor sanki. My Summer Of Love ile aşk acısının yarattığı hüznü çok etkili biçimde yansıtan Pawlikowski, keşke geri dönüşünü daha kalburüstü, daha dokunaklı bir roman ya da senaryoyla yapsaymış. Olmadı, bu romanın konusunun verdiği fikirden hareketle The Tenant ya da Frantic etkileri de taşıyan daha hareketli bir senaryo yazılabilirmiş. Çünkü bu haliyle cevapsız bıraktığı bazı sorularının cevaplarını bile merak ettirmekten aciz bir film olmuş.

23 Ekim 2011 Pazar

Dom zly (2009)


Yönetmen: Wojciech Smarzowski
Oyuncular: Arkadiusz Jakubik, Marian Dziedziel, Kinga Preis, Bartlomiej Topa, Robert Wabich, Robert Wieckiewicz, Krzysztof Czeczot, Eryk Lubos, Lech Dyblik, Marcin Juchniewicz, Grzegorz Wojdon
Senaryo: Wojciech Smarzowski, Lukasz Kosmicki
Müzik: Mikolaj Trzaska

1982 kışında Polonya’nın ücra bir kasabasında bir grup polis, bir savcı, iki sivil ve bir suçludan oluşan ekip, dört yıl önce Dziabas ailesinin vahşice katledilmesinin ardındaki esrarı aydınlatmak için tatbikat yapmak üzere onların çiftlik evine giderler. 1978 sonbaharında karısının ölümünden iki yıl sonra Devlet Çiftliği’nde zooteknisyen olarak işe başlamak üzere yola çıkan Edward Srodon, dağlık bir bölgede otobüsün arızalanmasıyla yola yayan devam ederken yağmura yakalanır ve en yakın çiftlik evine sığınır. Katil zanlısı Srodon, burada çiftçi Zdzislaw ve ondan biraz daha genç karısı Bozena ile yaşamaktadır. Filmin ilk ayağı, bu uzun geceyi, ikinci ayağı ise dört yıl sonrasında olay yerinde Srodon’a yaptırılan tatbikat esnasında yaşananları anlatmakta. Bu sayede dört yıl arayla birbirine trajik biçimde bağlanacak iki hikâyeyi iç içe geçmiş bir kurguyla izlemeye başlarız.

Senaryosunu Wojciech Smarzowski ve Lukasz Kosmicki’nin yazdığı, Smarzowski’nin yönettiği Dom zly, karanlık atmosferi ve özellikle ikinci yarısıyla hareketlenen temposuyla sağlam bir kara film örneği. Yarattığı salaş gerçeklik, 1982 Polonya’sının siyasi çalkantılarının devlet kurumları, onları temsil edenler ve sivil halk üzerinde yarattığı baskının neden olduğu türlü yozlaşmalarla kendini göstermekte. 1978 yılına ait bir cinayet davasının izini 1982’de sürmeye çalışan polis ekibinin, olayın geçtiği çiftlikte yürüttüğü tatbikatı ve olay gecesinin ayrıntılarını ustaca karıştıran kurgu, filmin ilk yarısında temposunun ağırlığıyla fazla dikkat çekmiyor. Aslında diyalog yönünden oldukça zengin bu tempo, hem lokal sohbetler, hem de dönemin boğucu sosyo-ekonomik ikliminin yarattığı kamusal çürümüşlüklere yapılan vurgular yüzünden asıl konusundan uzaklaşır görünüyor. Durup dinlenmeden votka içen karakterlerin sarhoş muhabbetleri de buna bir nebze çanak tutuyor.


Fakat film, o dönemin Polonya’sında alıp yürüyen yolsuzluklara, ekonomik ve sosyal çürümüşlüklere kendi mütevaziliğiyle ayna tutar nitelikte. Birbirinin kuyusunu kazan, üstlerine ispiyonlayan polisler, şantaj yoluyla davaların üstünü örtmeye çalışan, birbirlerini köşeye sıkıştırmaya çalışan emniyet yetkilileri, bir viraja mâledilen şüpheli ölümler, ahlâki çöküntünün neden olduğu şehvet suçları, kaçak içkiler, karaborsa, kuyruklar, filmin polisiye hamuru içine katılmış, hatta o hamuru şekillendiren niteliklere sahip. Polonya ve Varşova film festivallerinde önemli ödüller kazanan film, ilk yarıdaki temposunu giderek arttırarak sabırlı seyirciyi etkisi altına alabiliyor. O seyirciyi ise bana göre olağanüstü bir son 20 dakika bekliyor. Sözünü ettiğimiz birbirine ustaca karıştırılan 78 ve 82 yıllarında yaşananlar arasındaki geçiş süreleri kısalıyor, gerilim artıyor. Ölüm ve doğum, iyi ve kötü, doğru ve yanlış birbirine karışıyor.

Filmin son sahnesinde kamera yerden tepeye doğru yükselmeye başlayınca bembeyaz karlar üzerinde siyah lekeler gibi kalan insanların, kurumuş ağaçların ve “Şer Evi”nin görüntüsü çok çarpıcı bir görüntü yaratıyor. Wojciech Smarzowski, yaptığı siyasi eleştirileri ve anlattığı trajik polisiyeyi kağıt üzerindeki senaryodan, kasvetli film şeritlerine başarıyla aktarıyor. Soğuk, bıkkın ve bunalımlı bir atmosferde bile çok iyi bir iş çıkarıyor. Smarzowski’nin hem senaryo, hem de yönetmenlik açısından esnek bir oyun alanı yarattığı, oyuncuların doğal duruş ve konuşmalarından, iniş-çıkışlarından kolaylıkla hissedilebiliyor. Dom zly, sinema sanatına ihanet etmeyen, hatta henüz ikinci uzun metrajında bazı ustaların ayak izlerini başarıyla takip eden bir yönetmenin filmi.

3 Nisan 2011 Pazar

Essential Killing (2010)


Yönetmen: Jerzy Skolimowski
Oyuncular: Vincent Gallo, Emmanuelle Seigner
Senaryo: Jerzy Skolimowski, Ewa Piaskowska
Müzik: Pawel Mykietyn

Krzystof Kieslowski, Roman Polanski, Andrzej Wajda gibi mezunlar vermiş Lódz Film Academy mezunu Polonyalı usta yönetmen Jerzy Skolimowski’nin senaryosunu ve yapımcılığını Ewa Piaskowska ile birlikte üstlendiği Essential Killing, bir Afgan militanın Amerikan askerlerince yakalandıktan sonra Avrupa’ya nakli sırasında konvoyun kaza geçirmesiyle kurtulması ve kaçışını işleyen bir film. Doğu Avrupa civarlarında özgürlüğüne kavuşan bu adam, dilini ve coğrafyasını bilmediği karla kaplı vahşi doğada verdiği hayatta kalma mücadelesi sırasında eski hayatını adeta unutarak bu yeni ortamda yeni bir varoluşun peşine düşüyor.

Başına geleceklerden kurtularak nasıl olacağını bilmeden sadece özgür kalmaya çalışan, karşısına çıkan engellerden kurtulmak için zaruri bir öldürme içgüdüsüyle hareket eden, yiyecek ve barınma ihtiyaçlarını da bu tedirgin içgüdüyle gidermeye çalışan Mohammed (filmde bu isim hiç geçmemesine karşın filmin künyesinde öyle geçiyor), vahşi doğada yaşam savaşı veren çaresiz bir hayvana benzerliğiyle dikkat çekiyor. Çöl iklimine alışkın bir Afganın kendisini bir anda soğuk Polonya kırsalında bulmasının getirdiği bu "başlangıç", özünde bir özgür kalma mücadelesi olsa da, bir yırtıcı hayvanın yakalanıp kafeslenmemek için öldürmesine, yaşamak için çiğ ete ve anne sütüne ihtiyaç duymasına neden oluyor. Sadece canı yandığında sesini duyabilmemiz de, onun bu yeni ortama karşı ne kadar yaralı, çaresiz ve aynı zamanda "bebek" kalışına metafor teşkil edebiliyor. Bu hem savunmasız, hem de tehlikeli (ki her iki durum da bu gibi olağanüstü şartlarda birbirini besleyen unsurlar haline gelebiliyor) karışım, Mohammed'in seçimlerini fazla tartmasını engelliyor. Yakalanma korkusu, artık bir süre sonra tabiata karşı yaşam savaşına dönüşüyor. O noktada da seçimlerin doğruluğu ve yanlışlığını tartmak için ne zaman, ne de vicdan yeterli gelmiyor.


Jerzy Skolimowski'nin dinamik anlatımı, yer yer ustalığını yansıtan görüntü estetiğiyle denge kuruyor. Ama birçok yönüyle sanki yeni bir yönetmenin ilk filmi gibi duruyor ki, ustalığın tanımlarından biri de çıkan örneklere göre zaman zaman budur. Kendisini itinayla popüler sinemadan uzak tutan Vincent Gallo, Venedik Film Festivali'nde kendisine En İyi Erkek Oyuncu ödülü getiren fiziksel dirence bağlı performansıyla tek başına sırtlaması gereken filmi başarıyla taşıyor. Roman Polanski'nin oyuncu eşi Emmanuelle Seigner'ın da küçük bir rolde yer alması filme pek bir artı katmıyor. Yine de yer yer filme yedirilen flashbackler kadar gereksiz de sayılmaz. Çöl ve kar tezatlığı dışında, Avrupa - Ortadoğu tezatlığının ve neden bir Afgan militanın konu edinildiğinin politik gerekçelerini aramak, belki filmi de aşacak bazı yorumlara neden olacaktır. Zaten kendi yurdunda bile insanca yaşanacak bir doğallık bulamayan kaçak bir Afganın, dünyanın bir başka doğusunda bulunan Polonya'da hiç tutunamayacağının gerçekliğinin bilincinde bir tutum sözkonusu diye düşünülebilir. Yine de en azından muhafazakâr bir Amerikalının elinde kolayca propaganda malzemesi olacak bir konudan böyle bir film çıkarmak çok zordur. Mohammed'e uzanan tek yardım elinin bir sağır ve dilsiz kadından gelmesi de anlamlıdır belki. Ama filmin bu tip alt metinlere asılmayıp, sadece insanoğlunun yaşama ve öldürme güdülerininin farklı ortam ve şartlardaki değişkenliğine vurgu yapmak istediğini sanıyorum.