2005 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2005 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2023 Çarşamba

Crying Fist (Jumeogi Unda) (2005)

 
Yönetmen: Seung-wan Ryoo
Oyuncular: Min-sik Choi, Seung-beom Ryu, Ho-jin Jeon, Won-hie Lim
Senaryo: Seung-wan Ryoo
Müzik: Jun-Seok Bang

Pekin Olimpiyatlarında gümüş madalya kazanmış Gang Tae-shik, yaşlanıp işsiz kalması ve borçlarını ödeyememesinden dolayı karısı ve oğluyla ayrılmak zorunda kalmış eski bir boksördür. Para kazanmak için sokaklarda gösteri yapmaya başlar. Yoo Sang-hwan ise babası, büyükannesi ve erkek kardeşiyle yaşayan, hırsızlık yapan, geçimsiz, aksi bir gençtir. Son işinde yakalanınca hapse düşer. Bu iki dibe vurmuş insanın kendilerini hem kendilerine, hem de sevdiklerine ispatlaması için tek şansı, Hafif Siklet Boks Şampiyonası olur.

Gang Tae-shik: Eski olimpiyat ikincisi boksör, sorunlu aile yaşamından kovulunca, en işlek meydanlardan birinde para karşılığı kendini kızgın veya stres atmak isteyen her yaştan insana dövdürerek, adeta onların kum torbası olmuştur. Dolandırıcı arkadaşı, peşindeki alacaklıları, kendisinden babalık bekleyen oğlu ve kocasının acizliğinden bıkmış karısı, Tae-shik’i sersemletmiş, hayatta kalmak ile ölmek arasındaki ince çizgide gidip gelmeye başlamıştır.

Yoo Sang-hwan: Yaşlı büyükanne, küçük erkek kardeş ve anlayışlı bir babadan oluşan ailesiyle ilişkilerini hiç iyi tutamamış, kendi çetesiyle hırsızlığa başlamış tam bir asilik örneği olan Sang-hwan, çoğu gencin sahip olmadığı bu aile yapısına rağmen hep nankörlük etmektedir. Yakalanıp hapse atılınca sorunlar orada da yakasını bırakmaz. Kontrolsüz öfkesini dizginlemek için, baş gardiyanın boks antrenmanına katılması yönündeki teklifini kabul eder.


Birbirinden habersiz bu iki karakterin çöküşlerini ve tutunma çabalarını, birbirine paralel iki farklı öykü halinde izliyoruz. Bu paralelliğin en güzel yanı iç içe geçmiş olması. Bir ondan, bir bundan izlediğimiz iki öykünün de birbirinden şiddet, dram, oyun, oyunculuk çalması gerçekten hayranlık verici. Boksun konu olduğu nice film izledik ve bu filmlerin hatırı sayılır bir yüzdesinde tuttuğumuz bir taraf vardı her zaman.. Ama gaddar yönetmen Seung-wan Ryoo, her birinden farklı bir film çıkarabileceği yazıp yönettiği bu iki öyküde, izleyeni çaresizlik içinde bırakıyor. Önce her iki insanın karanlık yüzlerini, sonra daha aydınlık olan özlerini bize göstererek sağ gösterip sol vuruyor. Ardından onları bize sevdirip, onların hem ringde, hem hayatta aldıkları darbeleri aslında yine bize vuruyor. Bununla da yetinmeyip, köşesine çekilince yan karakterleri ile dramı iyice kuvvetlendirip sağlı sollu kroşelerini acımasızca indiriyor. En sonunda da “alın size final” deyip nakavtını gerçekleştiriyor. Başka bir boks filminde bu denli bir yaklaşım izlenmesi pek rastlanmadık bir durum. Çünkü iyi boksör, kötü boksörü veya hakkında hiçbirşey bilmediğimiz diğer boksörü döver. Yeniliyorsa bile –ki çok nadir- onuruyla ya da haksızlığa uğrayarak yenilir. Gerçek zaferin rakibe değil, kişinin kendisine karşı kazandığı zafer olanı her zaman makbuldür çoğu zaman. Peki ya hayata karşı kazanılmış olursa?
 
Yaşadıkları hayat zaten bir boks ringine dönüşmüş Gang Tae-shik ve Yoo Sang-hwan, işte o gerçek zaferin peşine düşmüş iki kaybeden.. Tartışılmaz aktör Min-sik Choi, Oldboy ile birlikte en iyi performansını sunuyor. Yönetmenin No Blood No Tears ve Die Bad filmlerinde de beraber çalıştığı genç oyuncu Seung-beom Ryu’nun da ondan aşağı kalır yanı yok. Dolayısıyla filmde aynı zamanda bir oyunculuk “müsabakası” izliyoruz. Bu oyunculuk sadece standartlara dayalı replikler dışında, bir vücut oyunculuğu. Filmdeki her türlü kavga sahnesinin gerçekliği, şiddetin dramatik yanına işaret etmekte. Çünkü ringde (adeta) gerçek boks izleniyor. Değilse bile zaten film o gerçekliğe sizi çoktan hazırlamış durumda. Kurgunun birbiriyle kesişen paralelliği, iki karakterin karşı karşıya gelişiyle tek vücut oluyor ve somutlaşıyor. İşte o zaman tek planlı dövüş sahneleri nefesleri kesiyor. Jun-Seok Bang’ın filmin geneline yayılmış hızlı ve yavaş slide gitar kompozisyonları ile, zaman zaman hissedilen western havasının da filmin ruhuyla birebir örtüşmesi çok çok başarılı.

Ağlayan yumrukların, daha iyi bir hayatı elde etmek için verdikleri onur mücadelesi, Rocky, Raging Bull, Million Dollar Baby, Champion, The Boxer, Cinderella Man gibi bu türün hatırşinas filmlerinin yanında hiç de sönük kalmıyor.

27 Eylül 2022 Salı

Sommer vorm Balkon (2005)


Yönetmen: Andreas Dresen
Oyuncular: Inka Freidrich, Nadja Uhl, Andreas Schmidt, Stephanie Schönfeld, Christel Peters, Vincent Redetzki
Senaryo: Wolfgang Kohlhaase
Müzik: Pascal Comelade

Katrin
, oğlu Max ile birlikte yaşayan boşanmış bir kadındır. Resim yapıp satarak ve iş başvurularında bulunarak zor bir hayat sürdürmektedir. Nike ise bir sosyal yardım kurumuna bağlı olarak, yaşlı insanların bakımıyla geçimini sağlamaktadır. Aynı apartmanda yaşamakta olan bu iki kadının aralarında çok güçlü bir dostluk vardır. Akşamları Nike’nin balkonunda içip sohbet ederek, arada bir de evin karşısındaki nöbetçi eczaneyi telefonla işleterek vakit geçirmektedirler. Bir gün Katrin yolda bir kamyon tarafından ezilmekten kurtulur. Nike ise kamyon şoförü Ronald’dan hoşlanmış, onu elde etmeyi kafasına koymuştur. Bu iki kadının hayatla olan mücadeleleri sırasında karşılaştıkları sevinçler, hüzünler ve sürprizler onları daha da olgunlaştıracaktır.
 
Yönetimi, senaryosu ve özellikle de iki başrol oyuncusu Inka Freidrich ve Nadja Uhl ile çeşitli saygın festivallerden ödüllerle dönen 2005 Alman yapımı Sommer vorm Balkon, 2002’de Halbe Treppe ve özellikle yine 2005’de çekilmiş olan Willenbrock ile büyük başarı elde etmiş Andreas Dresen tarafından yönetilmiş çok hoş bir dram. Dresen’in genelde çeşitli insan portlerini ve bu çeşitliliğin birbirleriyle olan çelişkilerle dolu ilişkilerini dramatik bir hikayeyle sunduğu yöntemini Sommer vorm Balkon’da da görmek mümkün. Katrin ve Nike gibi iki hayatın içinden karakterle yola çıkan filmin, iki farklı öykü oluşturma çabasını izliyoruz. Karakterlerin maddi sıkıntılarının getirdiği mecburiyetlerini gördükçe, Almanya gibi büyük bir gücün içinde bile yaşanması olası zorlukların evrenselliği fikri hiç de yabancı gelmiyor.

Fakat karakterlerin yaşadığı sıkıntılar, sersefil bir tablodan ziyade, hali vakti yerinde bir sefillik şeklinde sunuluyor. Balkonlu, güzel ve ferah evler (Nike’nin evi öyle en azından) ortalama bir yaşamı sürdürebilecek ölçüde kazanılan paralar, arandığında kapının önüne gelen ambulans, işsiz bir insana sunulan düzenli psikolojik tedavi, sıkça dalınan gece hayatı ve cinsel özgürlük.. Sefalet kavramı, sadece karakterlerin yaşadığı mesleki ve kişisel sorunların getirdiği istikrarsızlıklarla kendini ifade ediyor.


Katrin ve Nike’nin birbirine kimi yönlerden benzeyen öykülerinde tutulan anlatım yolunun getirdiği paralellikler bazen aksayabiliyor. Nike’de daha sağlam ve belirgin bir anlatım izlenirken, Katrin’in sıkıntılarının bölük pörçük duruşunda sezilen anlatım düzensizliği senarist Wolfgang Kohlhaase’nin kasti seçimi midir bilinmez. Gerçi bu durum, kocasından boşanma sebebini bilmememiz dışındaki bunalımlarını anlamamızı etkilemiyor. Zamanında yalnızlığı seçmiş Nike ile, belki de istemeden yalnız kalmış Katrin’in bu durumlarına son verme sırasında yaşadıkları acemilikler diyebileceğimiz davranışları, güçlü kalmaya çabalayan yalnız metropol kadınının global sakarlığı olarak sunulmuş. Kötü niyet barındırmayan, gayet insani bu arayışların Katrin’de olduğu gibi hüsranla sonuçlanması ve Nike’nin karikatür gibi bir kamyon şöförüyle ilişkiye girip, maneviyatının kapılarını kahramanı ilan ettiği bu adama açması da benzer liman arayışlarının bir sonucu. Katrin’in hayatında belli bir erkek olmamasından ötürü onun zayıflıkları üzerine yapacağımız yorumlarla, hayatına Ronald gibi bir yalnızlık tıpasının girip onu sömürmesine izin veren Nike’nin handikapları üzerine yapacağımız yorumlar birbirinden çok da ayrı durmuyor.

Nike’nin erkek arkadaşı, bize Nike hakkında karakter tahlili imkanı veriyor. Bir diğer yan hikayede Katrin’in ergenliğe yeni yeni adım atmakta olan oğlu Max ise, Katrin hakkında fikir vermektense, Max’in çok hoşlandığı, sigara karşıtı güzel yaşıtı Charly’den yola çıkarak güzel bir ter köşe yapıyor. Onun uğruna koşu yapmaya başlayan, annesinden pahalı bir ayakkabı isteyen Max, Charly’nin kendisinden hoşlandığını sanıp aslında Rico diye sigara içen bir başka çocuktan hoşlandığını anladığında bile ümidini yitirmiyor. Ama Charly’yi Rico ile gördüğü bir an var ki, o zaman yıkılıp “aşk koması”na giren küçük Max, annesi ve Nike ile aynı kaderi paylaşıyor.


Mülakatlarda başarılı olabilmek için kursa giden, yalnızlığı yüzünden alkol komasına giren Katrin; para kazanmak için yaşlı insanların altını bile değiştiren, onların kahrını çeken ve bundan fazla şikayetçi olmayan, aynı şekilde hayatına alelacele soktuğu bir adama da o yaşlı insanlara sunduğu fedakarlıklarından sunan Nike; ve son olarak Max gibi çalışkan, zeki ve kendisine değer veren bir çocuk yerine Rico gibi potansiyel Ronald’a gönül veren Charly. 39.5 yaşındaki Katrin, muhtemelen ondan birkaç yaş küçük Nike ve 12-13 yaşlarındaki Charly.

İki erkek figürün fonunda çok çarpıcı kadın tasvirleri izlediğimiz film, oyunculuk olarak Inka Freidrich ve Nadja Uhl’un sürüklediği Sommer vorm Balkon, iki karakterin hikayesinin paralel gidişlerinde kimi zaman yaşadığı sapmalara rağmen, farklı yorumlara zemin oluşturabilecek bir dram anlayışına sahip. Sulu sepken bir romantizm yerine duygu sömürüsünden itinayla kaçınmaya çalışan ölçülü bir tavıra daha yakın durmakta. Adı geçen ödüllü filmlerinde de oyuncu yönetiminde çok başarılı olan, güzel kareler yakalamayı iyi beceren Andreas Dresen, burada da benzer özelliklerini sergileyerek zevkli ve sürükleyici bir filme imza atıyor.

31 Ekim 2019 Perşembe

The World's Fastest Indian (2005)


Yönetmen: Roger Donaldson
Oyuncular: Anthony Hopkins, Diane Ladd, Saginaw Grant, Walton Goggins, Christopher Lawford, William Lucking
Senaryo: Roger Donaldson
Müzik: J. Peter Robinson

Yaşamı boyunca klâsik Indian motorsikletini mükemmelleştimeye çalışan Burt Munro, dünyanın bir ucundan Utah'taki Bonneville tuz çöllerine, motorunu denemek için yola çıkar. Karşılaştığı tüm zorluklara rağmen, yeni hız rekorunun sahibi olur. 1967 yılında Munro tarafından kırılan dünya rekorunu henüz geçebilen kimse olmadı ve efsanesi günümüze kadar geldi.

No Way Out, Coctail, Cadillac Man filmlerinin yönetmeni Roger Donaldson’ın yeni filmi The World’s Fastest Indian, 1967 yılında Yeni Zelandalı Burt Munro’nun 1920 Indian motosikletiyle hız denemesi yapmak için, Yeni Zelanda’dan Utah eyaletinde bulunan Boneville’deki kurumuş tuz gölüne doğru yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bu kurumuş gölde, dünya kara hız denemeleri yapılmakta ve Munro’nun o dönemde kırdığı rekorlar günümüzde bile halen kırılamamış. Film, Munro’nun hayatından ziyade, Yeni Zelanda’daki çalışmalarından Amerika’ya kadar uzandığı periyodu ele almakta. Öyle bile olsa, Munro gibi renkli bir kişiliği tanıma fırsatını kaçırmamak gerek.

Yaşından beklenmeyecek bir şevkle, ilkel araç gereçlerle ve müthiş bir inatla yaptığı Indian'ı ile Boneville denemelerine katılmayı hayal eden Munro’nun gerçek öyküsü Donaldson ve Hopkins tarafından vücut bulmasaydı, böylesine sıra dışı bir kişilikten haberimiz olmayacaktı. Ömrünün 25 yılını bu hayal ile geçiren Munro’nun, komşularının küçük oğlu Tom’a verdiği hayallerinin peşinden gitmezsen, bir sebze ol daha iyi öğüdü bile onun azmi hakkında çok şey söylüyor. Bu gerçekten hayran olunacak ve takdir edilecek bir azim. Munro için en önemlisi klasik ifadeyle “yarışmaya katılmak” olsa da, katıldıktan sonra amacını gerçekleştireceğine olan özgüveni herkese parmak ısırtıyor. Yine Tom’un sorduğu “çarparsan ölmekten korkmuyor musun” sorusuna “böyle bir motorda beş dakikada yaşadığın, bazı insanların ömürlerine değer” sözüyle de hayallerimizin kutsallığını vurguluyor.


Munro, evini ipotek ettirerek çektiği krediyle Yeni Zelanda’dan Amerika-Utah-Boneville yoluna çıktığı ve bunu sadece hayallerini gerçekleştirmek için yaptığı için bu yolculuk onun için bir “hac” niteliğinde. Kendince “kutsal topraklar” olarak nitelediği Boneville’in kuru tuz sahasında zamana karşı yapacağı hız, onun için aynı zamanda ibadet ve meydan okuma niteliği taşıyor. Munro Amerika’ya doğru yola çıktığında yolda karşılaştığı insanların küçük bir Amerika panaroması yansıttığını görüyoruz. Kızılderili Jack, travesti Tina, araba satıcısı Fernando, bir günlük ilişki yaşadığı Ada, Vietnam’dan izine gelen genç asker Rusty, Burt Monro’nun kutsal yolculuğu esnasında karşılaştığı insanlar. Bu karşılaşmalarla savaş, ölüm, prostat ve daha bir çok ayrınıyla ufacık da olsa yüzyüze gelen Munro’nun saf, tertemiz ama son derece güçlü insani ilişki kurma yeteneği sayesinde hepsi üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Öyle ki onun bu şirinliği, Boneville’deki herkesin kalbini fethediyor. Önceleri ciddiye alınmasa, hatta denemelere katılamama tehlikesi yaşasa da, inatçılığı, kararlılığı ve insani doğallığı sayesinde tüm zorlukları aşıyor.

En iyiyi sona saklayarak Anthony Hopkins’ten bahsetmek gerek. Hopkins belki de kendi tarihinin en güçlü oyunlarından birini çıkarıyor. Küçük Yeni Zelanda’dan bir nevi “köyden indim şehire” misali, koca Amerika’ya gelip, dürüstlüğü, kararlılığı, sevimliliği, saflığı hatta bazen komik doğallığıyla önce buranın insanlarını, sonra da başarısıyla tüm dünyayı fetheden Burt Munro rolü şimdiden tüm büyük ödüllerin en güçlü favorisi. Uzun zamandır Hopkins’ten böylesi bir performans çıkmamıştı. Benzer başarı öykülerinde duyulan usta oyuncu ihtiyacını fazlasıyla yerine getirerek, genç-yaşlı herkesin ilgisini çekebilecek bir oyunculuk dersi veriyor adeta. Filmin her sahnesine damga vuran Hopkins’in etrafında oluşturduğu hâle, bugüne kadar hakkıyla En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanmış oyuncularda gördüğümüzden hiç farklı değil. Burt Munro, gerçekleştirdiği hayaliyle ne kadar unutulmaz bir figür olduysa, Anthony Hopkins de sinema dünyasının unutulmazı olduğunu bir kez daha ispatlıyor.

18 Temmuz 2019 Perşembe

Mørke (2005)


Yönetmen: Jannik Johansen
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Nicolas Bro, Lærke Winther Andersen, Laura Drasbæk, Lotte Bergstrøm, Anne Sophie Byder, Morten Lützhøft
Senaryo: Anders Thomas Jensen, Jannik Johansen
Müzik: Antony Genn

Jacob, kendisi gibi gazeteci olan eşi Nina ile sakin bir hayat sürmektedir. Bir intihar girişiminin ardından sakat kalmış olan kızkardeşi Julie, annesi ile birlikte ağabeyi Jacob’u ziyarete gelir. Julie, Anker adında bir adamla evlenmeye karar vermiştir. Jacob, Anker ile tanıştıktan sonra biraz temkinli de olsa durumu kabullenir. Tek istediği Julie’nin mutluluğudur. Fakat tam da düğün gecesi Julie banyoda bileklerini keserek intihar eder. Kızkardeşini Anker’in kucağında kanlar içinde gören Jacob için bu tam bir yıkımdır. Aradan bir süre geçtikten sonra Jacob tesadüfen Julie’nin ölüm ilanına çok benzeyen başka bir ilana daha rastlar. Çok sevdiği Julie’nin, babasını sorumlu tuttuğu ilk intihar girişiminden beri suçluluk ve derin bir hüzün duyan Jacob, onun bu şekilde ölümünü hazmedemeyip, o gece ile ilgili konuşmak için Anker’ı bulmaya karar verir. Onu sakin bir kasabada bulduğunda ise başka tuhaf tesadüflerle de karşılaşacaktır.

Bir Danimarka filmi olan Mørke, çekim, atmosfer ve oyunculuk yönünden bu coğrafya yapımlarında rastladığımız olağan özelliklere sahip olduğu kadar, bir takım bilindik gerilim formüllerini de cebine koymuş, tutunduğu bu disiplin sayesinde ne havalanmış, ne de dibe batmış bir dram-gerilim-gizem filmi. Televizyon ağırlıklı bir kariyere sahip olan yönetmen Jannik Johansen, senaryosunu da Adams æbler’in yazar/yönetmeni olarak bildiğimiz usta senarist Anders Thomas Jensen ile birlikte yazdığı Mørke ile, durağan yapısına rağmen ana konusundan sapmayan ve o durağanlılığa ivme kazandırmak için cebindekileri yerli yerinde kullanmasını bilen bir gerilim çekmiş. Aslında gerilim özelliğinden daha önde fazlaca dram öğeleri hakim. Üstelik gerilim kelimesi Mørke için korkudan ziyade, gerilimli bir öykünün sır perdesi ile aç-kapa oynaması şeklinde düşünülebilir. Jacob ve Anker arasında gerek karakter yapıları, gerekse o karakterleri canlandıran oyuncuların uyumu açısından gerçekçi bir akış söz konusu. Bu ikilinin film içinde temsil ettikleri tarafların izleyiciye aktarımı da gayet sorunsuz. Geçmişte ebeveyn sorunları yaşamış yetişkinlerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları önemli bir kırılma noktası ile bu sorunların su yüzüne çıkması gibi bir temaya sahip olmasına rağmen, bu temanın üzerine fazla gitmeyip suyunu süzerek olgun bir altyapı veya dekor oluşturuyor.

Özürlü kızkardeşi Julie’nin düğün gecesinde intihar etmesini hazmedemeyen Jacob’un gerçeği arayış yolculuğunda uğradığı kasaba, sıradan yaşamlarına gömülmüş halkı, şüpheci polis şefi, tekinsiz kasaba atmosferi ile çerçevesini belirlemiş. Bu tip mekanlara yapılan yolculukların, büyük şehir bireyleri üzerinde yaptığı geçmişle yüzleşme terapisinden Jacob da nasibini alıyor. Kişisel çıkarlar doğrultusunda gerçeği aramanın, gazeteci merakının önüne geçmesi Jacob için kaçınılmaz. Doğru tarafı temsil ediyor olmanın ve etrafında çevrili sır perdesini aralamak için bir kasabanın yabancısı olma konumunun da getirdikleri ile bazı Hitchcock karakterlerini çağrıştırıyor. Bu anlamda Hitchcock’dan bu yana pek çok kere kullanılmış bir malzeme olsa da Jacob gibi bazılarına taklitten ziyade, yerini ve haddini bilen “yeniden çekim karakterler” diyebiliriz. Jacob’un konumundaki yalnız karakterler ile izleyici olarak özdeşleşmemizin önemi de filmin bütünü için çok gereklidir. Bu açıdan da Mørke için dersine çalışmış olduğu gözleminde bulunmamız mümkün. Hikayenin diğer yakasında bulunan Anker ise, filmin karanlık ve gizemli yönünü temsil edecek olmanın önemi hesaba katılarak yaratılmış bir karakter. Filmin sırlarını ustaca kamufle etme becerisi yanında, normalliği, hatta sıradanlığı ile de tuhaf bir gerilim yaratmayı başaran bir konumda. Sıradanlık tarifi, sadece Anker’ın yüzeyde görünen özelliklerinden ötürü yapılabilir. Oysa görünmeyenlerin sağladığı çekiciliği de tümüyle üzerine uydurduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Anker, acısını içine atmış bir dul olarak ikna edici olduğu kadar, o acının derinlerinde yatanlar hakkında yarattığı esrarengizliğe de sahip, çift taraflı bir zenginlik taşıyor.


Şayet karakterler yönünden tüm bu pozitif elektrik alınmış ise bilin ki bunun en büyük mimarı Danimarkalı aktörler Nikolaj Lie Kaas ve Nicolas Bro’dur. Daha önce Reconstruction, Alegro, Adams æbler gibi filmlerde de beraber rol almış olan ikilinin abartısız, ama her türlü yol yönteme hakim performansları ile Mørke, hiç sıkılmadan izlenen bir macera haline geliyor. Her ikisinin de adeta yüzlerine yansımış olan konsantrasyonları, konuşmadıkları anlarda dahi izleyici zihninde cümleler kurdurabilmekte.. Özellikle Nicolas Bro, yarattığı tuhaf Anker tiplemesi ile filmin en büyük gizem kaynağı. Öte yandan Mørke, Jacob rolündeki Nikolaj Lie Kaas ve yönetmen Jannik Johansen için ayrı bir önem taşımakta. Kaas’ın annesi intihar etmiş, babası ise boğulmuş. Yine Johansen’in kızkardeşi intihar sonucu hayatını kaybetmiş. Bu trajik gerçeklerin filme kattığı realist dokunuşlar, Mørke’yi onların kişisel yorumlarının ötesine taşıyıp tüme varmaya götürüyor. Yaşadıkları yüzleşmeyi izleyenle de yüzleştirme ustalığını göstermiş saymamızın tek nedeni de bu olsa gerek. Üstelik işi sadece intihar boyutu ile sınırlamıyorlar. Filmin çok anlamlı bir boğulma imgesi var. Jacob’un sık sık gördüğü bir rüya ile ilgili bu imge, filmin başında ve sonunda yarattığı değişik etkilerle hem estetik bir fark, hem de Kaas’ın boğularak ölen babasına da yönetmen Johansen aracılığıyla bir gönderme fırsatı yaratıyor.

İntihar olgusuna değinme biçimi ile iddiasız, fakat değindiği yerlerde de yerinde tespitler yapan Mørke, birkaç sahne haricinde bunu sözel yoğunlukta sunmuyor. Mesela Anker’in dile getirdiği “intihar edenler aslında geride bıraktıkları insanları cezalandırmak isterler” düşüncesine benzer, sade ama etkili söylemlerini çok fazla diline dolamadan didaktik virajlara girmekten kaçınıyor. Ortaya sunduğu bu fikirleri fazla kurcalamamakla bize sakin vur-kaçlar ile filmin malzemesini, karakterlerin yaptığı seçimleri ve hatta biraz da genel anlamda intihar kavramını sorgulattırıyor. İntiharın sebepleri ve sonuçları üzerine kocaman laflar etme misyonu üstlenmediğini de, kendi çapındaki trajedisine sadık bir rota izleyerek gösteriyor. Anlatım şiddetini bu tevazusundan alıyor adeta. Mørke’nin intihar ile bağlantılı olarak ölüm ile de söylemek istedikleri kendini belli ediyor. Ölüm ile ilgili, kaybettiğimiz insanlar hakkında konuşmak istemememiz üzerine Jacob üzerinden çok güçlü hisler barındırıyor. “Ölüm hakkında konuşmayız, işte bu yüzden zordur ölüm” gibi cümlelerle beyan ettiği tutuma alenen sahip çıkmayıp, bunu güçlü biçimde ima eden olay örgüsü ile de takdirleri hak ediyor.

Seyrek nüfus yapısı, yüksek refah seviyesi, etrafına rahatsızlık vermeyecek toplum ve siyasi yapısıyla İsveç, Danimarka, Norveç gibi ülkelerdeki yüksek intihar oranları ironisine ise nasıl bir açıdan yaklaştığını da yine o muğlak yapısıyla izleyene bırakan film, bunalımlı gelişmiş toplumlara tutulmuş eleştirel bir aynadan ziyade, gerçeklerin beslediği kurmaca hikayesine gösterdiği sadakat ile anılmayı tercih etmiş görünüyor. “Karanlık, kasvet, hüzün” gibi anlamları olan Mørke, filmin koyu tonlarını insanların koyu ruh halleriyle bütünlemiş, küçük oynayarak da büyük olunabileceğinin kanıtı filmlerden biri olmanın soğukkanlılığı ve elbette soğukluğu ile sürükleyici olmayı başarmış bir yapım.

31 Ekim 2015 Cumartesi

The Red Shoes (Bunhongsin) (2005)

 
Yönetmen: Yong-gyun Kim
Oyuncular: Hye-su Kim, Seong-su Kim, Yeon-ah Park, Su-hee Go
Senaryo: Yong-gyun Kim, Ma Sang-Ryeol
Müzik: Byung-woo Lee

Eşinin kendisini aldatması üzerine kızını da yanına alıp evi terk eden Sun-jae için yeni hayatı biraz da benliğine kavuşma süreci olacaktır. Evliliği nedeniyle yarım bıraktığı doktorluk kariyerine geri dönen Sun-jae bir gece metroda bulduğu ayakkabıların güzelliğine kapılır ve onları evine getirir. Kızı Tae-su’nun da en az kendisi kadar beğendiği ayakkabılarda kendilerine özgü bir çekicilik vardır. Ancak bu güzelliğe dayanamayanların henüz farkına varamadıkları bir lanet de. Ayakkabıların her yeni sahibi, önüne geçemedikleri arzuların neticesinde ölümle karşılaşmaktadır. Bu bitmeyen kabusun içine düşen anne-kızın kurtulmaları için sadece ayakkabıların geçmişine değil, kendi içlerine de bir yolculuk yapmaları gerekmektedir.
 
Konu olarak benzerlerini gördüğümüz gizemli birtakım olay yada objeleri ana-kız ekseninde işleyen filmlerin üzerine fazla gidilmeye başlandı. Çileli anne - mistik güçler tarafından ele geçirilmeye çalışılan çocuk öyküsü Red Shoes, birkaç unsur dışında yine klişe bir gerilim. O unsurlar ise özellikle finaldeki metro sekansı, flashbacklerdeki dans gösterileri kostüm-makyaj ile yaratılmaya çalışılan farklılık (çabası) ve film boyunca kaç kere "Tae-soo" diye seslendiğini sayamadığım aktris Hye-su Kim'in başarılı oyunu. Zaten Güney Kore aktrislerinin bu başarılı performansları olmasa, pekçok film, hele de Bunhongsin gibilere fazla tahammül edilmiyor.

30 Nisan 2015 Perşembe

La Bestia Nel Cuore (2005)


Yönetmen: Cristina Comencini
Oyuncular: Giovanna Mezzogiorno, Alessio Boni, Stefania Rocca, Angela Finocchiaro, Giuseppe Battiston
Senaryo: Giulia Calenda, Cristina Comencini
 
Sabina, aktris olmak isteyen, ama filmlere dublaj yapmak zorunda kalan bir kadındır. Sevgilisi Franco ile yolunda giden bir ilişkisi vardır. Fakat bir süre sonra geçmişine ait bir takım kabuslar görmeye başlar. O ana dek normal gördüğü geçmişine ait aile hayatında, derinlerde bazı sırların yattığının farkına varır. Bu bilinmezlik onu iyiden iyiye rahatsız etmeye başlamıştır. Hamile olduğunu öğrenmesiyle birlikte, geçmişine ait o meçhul sırrın peşine düşmeye ve kendisiyle ortak geçmişi paylaşan, o zamanlar kendisine en yakın olan Amerika’daki üniversite öğretmeni erkek kardeşi Daniele ile temasa geçmeye karar verir.
 
Kadın-erkek ilişkilerine ve aile dramlarına bakışı her zaman çarpıcı olmuş İtalyan sinemasının son dönemdeki en başarılı filmlerinden biri olan La Bestia Nel Cuore, yazar yönetmen Cristina Comencini’nin aynı adlı romanından, yine kendisinin yönettiği ölçülü bir dram. Yazıp yönetmenin verdiği hakimiyet sayesinde Comencini, sinema, televizyon, cinsellik, ihanet, sadakat, aile gibi pek çok kavrama eleştirel bir gözle bakıyor. Yazdıklarını filmde aynen dile getirdiğini düşündürten dolulukla ve son derece uygun oyuncular tarafından hayata geçirilmiş senaryo sayesinde gizemli bir aile dramına tanık oluyoruz.
 
 
Aile içi ilişkileri, bu ilişkilerin geçmişten gelen bir sır ile aldığı seyri inceleyen pek çok filmin izlediği yoldan fazla sapmadığı görülen film, bu tip ilişkilerin mağduru olmuş bireylerin trajedisini, tadında bir yoğunlukla, farklı kulvarlara da sapan bir tarzda ele alıyor. Çocukluktan kalma travmalarını yetişkinliklerine taşıyan iki kardeş olan Sabina ve Daniele’in psikolojik rahatsızlıklarına çözüm bulmanın, ancak geçmişi konuşarak ve o sorunların üzerine giderek mümkün olabileceğini savunan Comencini, filmi ve muhtemelen kitabı bu yönde kurgulamış. Ama yönetmen bununla da yetinmeyerek, Sabina merkezli ve gayet renkli bir karakter yelpazesi de sunuyor. Sabina’ya platonik bir aşk besleyen kör Emilia, kocasının kendisini gencecik bir tezgahtarla aldatmasını bir türlü hazmedemeyip, çareyi Emilia ile bir ilişkiye girmekte bulan Maria, TV dizileri çekmekten bıkmış yönetmen Andrea ve Sabina’yı çok sevdiği halde onu bir kez aldatma gafletine düşen, mutsuz aktör Franco, içi boş bırakılmamış karakter zenginlikleri olarak yer almakta.
 
Bu çeşitlilik, filmin anafikrinden kopmaya sebep olmadığı gibi, izleyeni farklı konularda düşünmeye sevkeden olumlu bir etkiye de sahip. Psikolojik açıdan bazı başlıklarda izlenmesi gereken bu karakterler aynı zamanda konunun içerdiği hafif gerilimi de ılımlı ve hoş detaylarıyla dengeliyorlar. Bu karakterleri canlandıran oyuncuların performansları da mükemmel. Ama Sabina’yı canlandıran ve 2003 Ferzan Özpetek filmi La Finestra di Fronte – Karşı Pencere’de de izlediğimiz Giovanna Mezzogiorno’nun şiirsel güzelliği yanında, başrole yakışır oyunu filmin en artı özelliği.. Sabina karakterinin tedirgin, gizemli ve sevecen yanlarını çok başarılı biçimde yansıtan oyuncu, büyük yazar Gabriel Garcia Marquiez romanından uyarlanan ve halen çekim aşamasındaki Love In The Time Of Colera filmiyle İtalya dışında da adını duyurmaya hazırlanıyor. La Bestia Nel Cuore, yönetmen Cristina Comencini’nin sadece yazım olarak değil, görüntü estetiğini de taşıyan çok başarılı bir film. Venedik Film Festivali’nde pek çok ödül kazanmasının yanında 2006 Oscar’larında Yabancı Dilde En İyi Film dalında da aday olmuş, etkileyici bir dram.

30 Kasım 2014 Pazar

Walk The Line (2005)


Yönetmen: James Mangold
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Reese Witherspoon, Ginnifer Goodwin, Robert Patrick, Dallas Roberts
Senaryo: James Mangold, Gill Dennis
Müzik: T-Bone Burnett

Country müziğin efsanevi ismi Johnny Cash'in hayat hikayesi 1944'de başlar. Kardeşi Jack'in bir kazada ölmesi sonucu, babası Ray bunun sorumlusunun Johnny olduğunu söyleyince, bu olay küçük çocuğun hayatında büyük iz bırakır. Aradan yıllar geçer. Orduda görev yapan Johnny, eşi Vivian ve çocuğu ile birlikte yaşarken, satıcılık yaparak hayatını kazanmaktadır. Müziğe duyduğu ilgi sonucu uzun uğraşlardan sonra küçük bir müzik stüdyosunun sahibini kendisini denemesi için ikna eder. Kısa zamanda hayatı değişecek olan Johnny, bir süre sonra Elvis Presley ve Jerry Lee Lewis gibi dönemin efsaneleri ile birlikte turnelere katılmaya başlayacaktır.

Müzik dünyasında bir döneme damgasını vurmuş birkaç isimden biri olan country müzisyeni Johnny Cash’in fırtınalı hayatını, müzikten sonraki tek gerçek aşkı yine country şarkıcısı June Carter ile yaşadığı med-cezir ilişkiyi ele alan Walk The Line, tıpkı diğer James Mangold filmleri olan Heavy, Copland, Girl, Interrupted gibi başarılı bir yapım. Gerilim filmi Identity ile türler arası gezintiye de açık olduğunu gösteren James Mangold filmlerinin bu başarısının altında büyük ölçüde, usta işi oyunculukların derli toplu bir sıralama ile buluşması yatıyor. Bazı çevreler bu türe “mainstream”, yani herkesçe bilinen, yaygın akım adını veriyor. Bu durumda bir Mangold tarzından söz etmek ne derece doğru olur bilinmez fakat yine de onun filmlerindeki insancıl öğelerin yoğunluğu bir kısım mainstream tabir edilen filmlerden belli ölçülerde ayrılabiliyor.

Walk The Line, Johnny Cash'in The Man In Black ve Johnny Cash ile Patrick Carr'ın Cash: An Autobiography isimli otobiyografilerden James Mangold ve Gill Dennis tarafından senaryolaştırılmış bir film. Otobiyografilerden veya hayat hikayeleri üzerine yapılan detaylı araştırmalar sonucu yazılan senaryolardan meydana getirilen filmler zaman zaman bu mainstream kalıplara adapte edilirken problemler yaşayabiliyor. Bu sayede inandırıcılık sorunları da baş gösterebiliyor. Ancak Ray ve Walk The Line gibi yakın zamanda yitirilmiş iki efsanevi müzisyenin hayatını konu alan otobiyografik yapımların özenli ve samimi yapısı bu sorunları ortadan kaldırma konusunda çok fazla sorun yaşamıyor.
 
 
Filmde, Johnny Cash’in hayatındaki pek çok değerli unsurdan en değerli ikisi olan müzik ve June Carter’ın, diğer unsurlar olan ağabeyi Jack’den, karısı Vivian ile çocuklarından, anne-babasından biraz baskın bir biçimde yer almasında hiçbir mahsur yok. Mangold, genele yoğun şekilde yaydığı bu iki unsurun aralarına serpiştirdiği diğer karakterleriyle, oynayacağı sahanın çizgilerini net bir şekilde belirliyor. Örneğin büyük kardeş Jack’in küçük Johnny üzerindeki etkisi, baba Ray Cash’in uzlaşmaz tavrı ve severek evlenip çocuk sahibi olduğu Vivian’ın baskısı, hikayeyi alışıldık romantik müzikallerden bir nebze ayırıp, tüm köşe taşlarıyla güçlü bir drama dönüştürüyor.

Müzik ve June Carter, Johnny Cash’in tüm iniş çıkışlarına yarenlik ediyor. Bir yanda arkadaşlıkla başlayan, platonik olarak süren ve karşı konulamaz bir hal alan, Cash’i yücelten ve süründüren June Carter saplantısı, diğer yanda gitmek mi zor, kalmak mı ruh haliyle Cash’e bağlanan, aşk arayışlarında hep hüsrana uğramış bir June Carter portresi.. Bu iki komplike ruh çözümlemesinin üstesinden başarıyla gelenler ise Joaquin Phoenix ve Reese Witherspoon. Şarkıları kendileri seslendirmeleri ve her iki karakteri çok iyi analiz etmiş olmalarıyla tüm övgüleri hak ediyorlar. Her iki oyuncunun ödüllü performanslarının dışında, orjinallerine fiziksel olarak benzerliği biraz yadırgansa da, ikna edici oyunlarıyla bunu görünmez kılabiliyorlar. Baba Ray Cash rolünde usta oyuncu Robert Patrick ile Vivian Cash olarak izlediğimiz Ginnifer Goodwin de filmin ön plana çıkan oyuncuları. Jerry Lee Lewis, Roy Orbison ve Elvis Presley’i canlandıran oyuncuların seçimi ise biraz aceleye gelmiş gibi duruyor.

Walk The Line, Cash ve Carter’ı tanımayan bilmeyen birinin bile kolayca uyum sağlayacağı, “Ring Of Fire”, “Folsom Prison Blues”, “Get Rhythm”, “Cocaine Blues”, “I Walk The Line” gibi pek çok Cash hitinin resmi geçit yaptığı, iki genç oyuncunun parlak performanslarıyla süslediği, “yanan bir şey” olan aşkın ve hayatın içinden bir film.

18 Ekim 2014 Cumartesi

The Three Burials Of Melquiades Estrada (2005)


Yönetmen: Tommy Lee Jones
Oyuncular: Tommy Lee Jones, Barry Pepper, Julio Cedillo, Dwight Yoakam, Melissa Leo, January Jones, Levon Helm, Vanessa Bauche
Senaryo: Guillermo Arriaga
Müzik: Marco Beltrami

Teksas'ta büyük bir çiftliğin sorumlusu olan Pete Perkins'in işe aldığı ve zamanla çok iyi dost olduğu kaçak göçmen Melquiades Estrada vurularak öldürülür. Bedeni alelacele defnedilir ve onu bir panik anında öldüren kişi sınır devriyesi Mike olunca olay şerif ve sınır polisi tarafından örtbas edilir. Bunu hazmedemeyen Pete, bir süre sonra izini bulduğu Mike'ı kaçırır ve zorla Melquiades'i gömüldüğü yerden çıkartmasını sağlar. Çünkü Pete, dostu Melquiades'e eğer ölürse onu Meksika'da ailesiyle birlikte yaşadığı kasabaya gömeceğine dair söz vermiştir. Böylece Pete, Mike ve ölü Melquiades, peşlerindeki kanun güçlerinden ve zorlu doğa şartlarından oluşan tehlikelerin gölgesinde bir Meksika yolculuğuna çıkarlar.

Amores Perros, 21 Grams, Babel, The Burning Plain gibi çetin dramların Meksikalı senaristi Guillermo Arriaga'nın yazıp usta aktör Tommy Lee Jones'un yönettiği The Three Burials Of Melquiades Estrada, adı geçen Arriaga filmleriyle ortak özellikler taşıyan güçlü bir modern western örneği. Artık Arriaga'nın karakteristik özelliği haline gelmiş "kesişen hayatlar" tarzının giderek katmanlara ayrılan dramatik yapısı bu filmde de derinden hissedilmekte. Üstelik henüz ilk yönetmenliğiyle Tommy Lee Jones, Arriaga'nın bir dönem kadim ortağı olan Alejandro González Iñárritu'nun stilize anlatımının gerisine düşmeyen bir yönetmenlik becerisi sunuyor. Jones, bu iki Meksikalının ileri geri kurguyla, epik görüntülerle bezeli minimal sahnelerle, hüzün zerk eden dramatik anlarla yarattıkları tarzlarını taklit etmiyor, sadece Arriaga'nın bir romanı andıran yol hikayesinin hakkını vermeye çalışıyor. Zaten bu senaryo alışkanlığı da bir yerde kendi tarzını oluşturmuş durumda. Ancak bu defa Pete ve kaçırdığı Mike'ın omurgasını oluşturduğu hikayenin dışında seyrediyor görünen diğer yan dramlar, bir kavşakta kesişmek yerine ortak bir duygunun özenle seçilmiş karakterler tarafından farklı boyutlarıyla yansıtılmasıyla vücut buluyor. O duygunun adı da yalnızlık!

Daha önce türlü kavramlar üzerine çarpıcı öyküler bütününden ortak paydalar elde eden, hatta bu sebepten bazı filmlerinde dağınık bir görüntü çizen Arriaga, bu defa yalnızlık teması üzerine en güçlü senaryolarından birine imza atıyor. Tabii burada da farklı konumlardaki kahramanların farklı suretlere bürünmüş yalnızlıklarını bu yol hikayesiyle bütünleştiriyor. Fakat bu defa yaşananları geri alıp "olayları bir de öteki karakterlerin gözünden izleyelim" yöntemi yerine insanların kendi doğal yalnızlıklarını ve en önemlisi o yalnızlıkların neden olduğu karmakarışık tercihleri irdeliyor. Geri aldıkları sadece Melquiades'in vurulma anı ve Pete ile Melquiades'in dostluklarının temellerini sağlamlaştırdıkları vatan ve aile özlemi içeren kısa sohbetler. Bu geri sarımların filmin yol filmi olma motivasyonunu adım adım güçlendirmesi de seyirci olarak edindiğimiz bir Arriaga senaryosu alışkanlığı. Kaçak göçmen sorunu, bunu daha büyük bir sorun haline getiren sınır görevlileri ya da bunun bir sorun olmasındaki temel ekonomik sıkıntılar filmin asıl temasından rol çalmaya çalışmıyor. Keza, uğruna yapılan kefaret yolculuğunun ahlaki ve vicdani verileri de öyle. Hiçbiri, binlerce şeklinden filmde sadece birkaçını gördüğümüz yalnızlık kavramının önüne geçmiyor, geçemiyor.


En başta, dostu öldürüldükten sonra boşluğa düşüp, tek amacı katilinin cezalandırılması ve ona verdiği defin sözünü tutmak olan Pete'in yalnızlığı. Adalet yerini bulmayınca ipleri eline almaya karar veren bu yalnızlık, ciddi sadakat sorunları olan evli Rachel'dan medet umacak kadar çaresiz bir durumda. Sonra güzeller güzeli eşi Lou Ann'e rağmen ruhsuz bir cinselliği, hatta erotik dergilerle mastürbasyonu tercih edebilecek kadar bezmiş Mike'ın yalnızlığı. Lise aşkı Mike ile evlenip onun peşinden Teksaslara kadar gelmiş ama umduğu hayatı bulamamış Lou Ann'in eşini aldatarak bile olsa nefes almaya çalışan yalnızlığı. Lisede çok popüler olan Mike - Lou Ann çiftinin artık o günlerden uzakta son şeklini alan evli yalnızlığı. Pete ve Mike'ın yol üstünde uğradıkları köhne bir evde tek başına yaşayan, tek dostu hiçbirşey anlamadığı İspanyolca yayın yapan radyosu olan, artık biri tarafından öldürülmeyi isteyecek derecede hayattan bıkmış kör adamın yalnızlığı. (Kısa rolüyle filmin havasını biraz daha koyultup adeta o süre içinde filmin başrolüne yerleşen, 2012'de hayata veda etmiş country sanatçısı Levon Helm bir harika.) Tüm bunların yanında kocasını hem Pete ile, hem de şerif Belmont ile aldatan garson Rachel'ın yalnız kalmaktan korkan dengesizliği. Ve tabii filme adını veren Meksikalı naif çoban Melquiades'ın ailesinden ve memleketinden uzakta tutunmaya çabalayan yalnızlığı. Ama finale doğru bir büyük sürpriz, tüm bu yalnızlıkları reddedercesine insanın yeri geldiğinde kendini kandırarak bile hayatta kalmak isteyebileceğine dair kusursuz bir yaşam arzusunun var olduğuna ikna ediyor.

Oyunculuk yönünden Tommy Lee Jones ve Barry Pepper'ın sürüklediği The Three Burials Of Melquiades Estrada, teknik açıdan Iñárritu beklentisi içindeki seyirciyi yarı yolda bırakmasa da, sürpriz sonrası şahane biçimde yeni bir bakış açısı elde eden senaryonun bitiş çizgisine çok basit bir tercihle ulaşmasıyla bir parça burukluk hissettirebiliyor. Ama bir avuç insanın farklı yalnızlıklarını ve bu yalnızlıkların sebep olduklarını kendi içlerinde tutarlı, derli toplu, yürek sızlatıcı biçimde kurgulayan Guillermo Arriaga ile, sinemada "karakter oyuncusu" kavramının en güçlü isimlerinden biri olan ve bunun üzerine sanki 40 yıllık yönetmenmiş gibi böyle bir filmi çekip çeviren Tommy Lee Jones ortaklığı çok iyi sonuçlar veriyor. Yalnızlık kelimesini çok kullandık ama film bize kimi zaman korku, kimi zaman huzur, kimi zaman belirsizlik, kimi zaman alışkanlık, kimi zaman reddediş aşılayan bu olgunun türlü hallerini tekrar gösterdiği için değerini daha da arttıran bir dram.

24 Eylül 2014 Çarşamba

The Last Hangman (2005)

 
Yönetmen: Adrian Shergold
Oyuncular: Timothy Spall, Juliet Stevenson, Eddie Marsan, Ann Bell, Christopher Fulford
Senaryo: Bob Mills, Jeff Pope
Müzik: Martin Phipps
 
 İngiltere'de 1933'te başlayan cellatlık kariyerini kapsayan 22 yıl boyunca tam 608 kişiyi idam eden Albert Pierrepoint'in bu dönemini anlatan The Last Hangman, TV yönetmeni Adrian Shergold'un çektiği, yine TV filmlerinden hallice bir dram. Bu tüyler ürperten mesleği tam bir disiplin içerisinde soğukkanlılıkla yerine getiren Pierrepoint, aşk cinayetleri işleyenlerden, Yahudi katliamında fiilen görev almış nazilere kadar yüzlerce insanın hayatına son vermiş bir memur. Hiçbir şekilde idam mahkumlarını kafasında sorgulamıyor/sorgulatmıyor. Ne bu mahkumlar, ne de mesleği hakkında hiçkimse ile konuşmuyor/konuşturmuyor. Ancak öldürdüğü insanların, ölüp kabahatlerinin bedellerini ödemiş olduklarından dolayı artık masum olduklarını savunarak onlara saygı duyuyor. Bu yüzden, ne kadar suçlu olursa olsunlar o ölü bedenleri kimseye ezdirmiyor. Yeri geldiğinde eğleniyor, şarkı söylüyor, içiyor, gülüyor. Kısaca her haliyle normal bir insan.
 
Ülkenin bir numaralı infazcısı olduktan sonra ünlenmeye başlayınca, uzunca bir süre sadece "iş" olarak gördüğü cellatlık üzerine daha derinlemesine düşünme fırsatı buluyor. Bazı sivil toplumların idam cezasının kaldırılması yönündeki protestolarının hedefi haline gelmesinin ve gerçekleştirmek zorunda kalacağı çok trajik bir idamın ardından iyice ipleri koparıyor. İlk ve belki de en yetkili ağızdan idamın tarifini de yapıyor. Artık gerisi bizim o tarifi olumlu veya olumsuz açıdan yorumlamamıza kalıyor. Tarih dağarcığımızda yer almayan ilginç bir kişiliği daha bizlere tanıtan bir film olması itibariyle önemli sayılabilecek The Last Hangman, elindeki malzemeyi gayet güzel sunan bir film. Özellikle Pierrepoint'i canlandıran İngiliz oyuncu Timothy Spall'ın göz dolduran profesyonel yorumu için bile görülmeye değer.

31 Ağustos 2014 Pazar

Tsotsi (2005)


Yönetmen: Gavin Hood
Oyuncular: Presley Chweneyagae, Mothusi Magano, Percy Matsemela, Jerry Mofokeng, Nambitha Mpumlwana
Senaryo: Athol Fugard, Gavin Hood
Müzik: Paul Hepker, Mark Kilian

Johannesburg varoşlarında yaşayan Tsotsi lakaplı David, genç ve oldukça asabi bir çete lideridir. Bir gece tek başına zengin semtlerin birinden araba çalmak isterken, arabayı süren kadını vurur ve kaçar. Ancak epey uzaklaştıktan sonra arabanın arkasında bir bebek olduğunu fark eder. Bebeği kendi evine götüren Tsotsi için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Güney Afrika Johannesburg’da kelime anlamı argoda “gangster” demek olan Tsotsi, 2006’da akademiden En İyi Yabancı Film Oscar’ı almıştı. Akademinin bu kategoride yarıştırdığı filmlerin tartışılmaz kalitesi Tsotsi’de de kendini gösteriyor. Arkadaşlarından oluşan küçük çetesine liderlik eden Tsotsi’nin hayatı, tesadüfen bulduğu bebekle değişmeye başlıyor. Bu değişim, hayat tarzına yansıdığı gibi, esas olarak onu zihinsel, ruhsal ve duygusal açıdan çok etkiliyor. Bu beklenmedik minik misafir sayesinde geçmişiyle yüzleşme ve sorumluluk alma fırsatı buluyor. Bebekte kendini görüyor. Yaşadığı bu içsel değişim o kadar güçlü bir hal almaya başlıyor ki, kendi çocukluğunda yaşadığı korkularına, sevgisizliğine, anne babasının zayıflıklarına, hatalarına bir karşı duruş geliştirmeye başlıyor.

Tsotsi, aslında pek çok açıdan belirleyici bir karakter gelişimini, dinamik bir şekilde sunuyor. Konu olarak olmasa da, birey özgürlüğüne yaptığı farklı vurgulardan dolayı 1998 yılında yine En İyi Yabancı Film Oscar’ı almış olan Character filmi ile ruhani bir benzerlik taşıyor. David ve Jacob’un “iç”e ve “öz”e inmeye çalışan gerçek arayışları, bir bebek veya bir baba figürü sayesinde birey olma özgürlüklerinin limitlerini keşfetmeye çalışmaları onları birbirine yakınlaştırıyor. Bu bireysellikten hareketle insan olmanın anlamını kendilerine has biçimde açıklıyorlar.


Sert ve uyumsuz bir kabadayının hayatına birgün bir bebeğin girmesi ve onu yumuşatması klişesinden çok daha fazlasını barındıran film, içerdiği yan karakterlerle aslında ne kadar katmanlı bir yapıda olduğunu da gösteriyor. Farklı kişiliklerdeki çete üyeleri, David’in bebeği emzirmesi için baskı yaptığı anne, metrodaki özürlü dilenci, David ile trajik bir olay yaşayan bebeğin babası, merkezi çok iyi tamamlayan ve David’in kişiliğini farklı başlıklarla incelemeyi gerektiren unsurlar. Merkezdeki Tsotsi, yani David ise, sadece bazı tiyatro oyunlarında oynamış amatör Presley Chweneyegae tarafından canlandırılıyor. Yüzünde birçok farklı anlamı barındıran Chweneyegae, sırf yüzünün avantajını kullanmayıp oyunculuk olarak da harikalar yaratmayı başarıyor. Onu ilerleyen günlerde başka yapımlarda da izlemek oldukça keyifli olacaktır.

Athol Fugard’ın romanından Gavin Hood tarafından senaryolaştırılıp yönetilen Tsotsi, özellikle finalde ulaştığı gerilim ve duygusal yoğunluğa ulaşana dek gayet sürükleyici ve özünde sevgi dolu bir film. Öyküsü, oyuncuları, kamerası, senaryosu, mekanları ile dört dörtlük Tsotsi'de, David’in insani özelliklerini bulma yolculuğu mutlaka görülmeli.

4 Aralık 2011 Pazar

Stay (2005)


Yönetmen: Marc Forster
Oyuncular: Ewan McGregor, Ryan Gosling, Naomi Watts, Bob Hoskins, Janeane Garofalo, Kate Burton, Elizabeth Reaser
Senaryo: David Benioff
Müzik: Asche & Spencer, Tom Scott

Bir ileri çağ metropolünü andıran atmosferiyle tekno-bunalım New York tasviri, Trainspotting emeklisi Ewan McGregor, Naomi Watts, Ryan Gosling, Bob Hoskins, Janeane Garofalo gibi itinayla seçilmiş kadro, Monster’s Ball, Finding Neverland gibi hiç beğenmediğim iki filmin (sonrasında Stranger Than Fiction ile durumu çok iyi toparlayan) Alman yönetmeni Marc Forster, ölümün kıyısındaki genç bir sanat öğrencisi şeklindeki konusu, sürpriz final, filmden önce gardımı almak için öğrenmiş olduğum taktiklerdi. Film benim için şu haliyle hiçbir çekicilik içermiyordu aslında.

Aşk, ölüm, sanat.. İşte bu üçlü bir filmi izletmeye ikna edebilir. Her ne kadar bu üçlünün sonuçlarının da garanti veremeyebileceği ihtimal dahili olsa da. İşte tam o sırada devreye elektrik giriyor. Bende şöyle bir durum var: Bazı filmler (popüler ya da vizyon filmleri olmuyor genelde) kimi zaman afişiyle, kimi zaman oyuncuları, kimi zaman yönetmeni, konusuyla garip bir çekicilikle beni çağırır. Bu 10 kişiden 9’una olan bir şeydir diye düşünebilir ve haklı olabilirsiniz. Ama bu çekicilik üzerine izlediğim 10 filmden 10’u da beni yanıltmadı. Bu 10 kişiden kaçında gerçekleşen bir orandır? Hatta hakkında yukarıdaki kadar bilgi sahibi olmadığım halde, yani tam kapalı kutu diye düşündüğüm filmler bile, sırf o çekicilikleriyle beni çağırdılar. Bu spiritüel bir safsata olarak düşünülmesin, burada “deprem olacağını önceden hissettim” veya “onun öleceğini rüyamda gördüm” türü bir tuhaflıktan bahsetmiyorum. Bu son derece normal ve çoğumuzun da sahip olduğu kişisel bir his. Beni Stay’e çağıran iki unsur oldu: Panic Room dönemlerinde David Fincher’in bir zamanlar senaryoyla ilgilendiğini okumam ve Ryan Gosling’in filmden alınma bir resmi.. O stabil ama yine de hüzün dolu yüz ifadesini bir yerlerden tanıyorum. Bu çağrı üzerine filmi izlemeye koyuldum.



New York’tayız. Pisikiyatrist Sam Foster (McGregor), zamanında intihardan kurtarıp evlendiği ressam eşi Lila (Watts) ile birlikte bir yaşam sürmekte. Bir gün ortağından devraldığı bir hasta olan genç sanat öğrencisi Henry Letham (Gosling)’dan çok etkilenir. Henry, olacakları önceden tahmin edebilen, depresif ve gizemli bir tiptir. Aralarında babasının da olduğu, gördüğü bazı insanları sadece sima olarak önceden tanımaktadır. Ama o insanlar Henry’yi ilk kez görmektedirler. Sam’e, hayranı olduğu ressamın 21. yaşgününde intihar etmesinden esinlenerek, Cumartesi geceyarısı intihar edeceğini söyler. Çünkü o gece de Henry’nin 21. doğumgünüdür. Henry’yi takibe alan Sam, gittikçe Henry’nin sırlarla dolu dünyasına doğru çekildiğini fark eder. Yeterince ilgi çekici sayılabilecek bu hikaye New York’lu David Benioff tarafından yazılmış.

Film ilerlerken, “kim bu Letham” sorusunu sormaktan, Sam Foster gibi bitap düşüyoruz. Ama bir yandan da bu bitaplığı sineye çekiyor, kalkıp son bir gayretle filme asılıyoruz. Son bir gayretle! Bu sonlar uzadıkça hikayenin tam bir deli saçmasından ibaret olduğu fikri uyanarak, yarı yoldan geri dönme tehlikesi de barındırdığı söylenebilir. Bazıları bu söylediğime “sıkıcılık” derler. İtiraf etmeliyim, bu tuzağın kıyısından döndüğüm oldu. Ama o kadar çok birleştirilmesi gereken parça çıktı ki önüme, bunların bir manası olmalı diye düşündüm. Malum, manasız parçalardan birşey çıkardığınız vakit New York çevrelerinde “sanatçı” etiketi ve dokunulmazlığı kazanıyorsunuz.

Genelde uyarlama senaryolara el atan, şu sıralar Game Of Thrones senaryolarıyla izlediğimiz David Benioff'un kendi senaryosu ve yönetmen Marc Foster'ın yarattığı gizemli, biraz da masalsı atmosfer, hikâyenin muğlaklığa sonuna dek sahip çıkan rotasıyla ilgiyi koparmıyor. Zaten yerden fazla havalanmadan o masalsı halini uzun süre hissettirmiyor. Özellikle de dramatik finaliyle yakaladığı ivme filmin gerçeklikten fanteziye uzanan, nihayetinde her ikisinin karmasından oluşan bir tümevarıma işaret ediyor. Ewan McGregor ve Naomi Watts filmin sahip olduğu yoğunluğu taşıyabilecek nitelikte oyuncular olduklarından o cephede herşey normal. Ama son yıllarda haklı olarak popülaritesi hızla artan Ryan Gosling'in ilk dönem filmlerinden olan Stay'deki normalin üzerine çıkan hüzünlü oyunu, filmin ilginç konusundan ve onun perdeye aktarılış biçiminden sonraki en büyük artısını oluşturmakta.


Final sekansını spoiler vermeden anlatmak biraz zor. Spoiler vermek ve almaktan hoşlanmam. Merak eden izlesin, anlamazsa spoiler veren bir yer mutlaka bulunur. Ama bu kadar yazdıktan sonra spoilersız bir şeyler söylemek gerek. Bu öyle bir final ki, tüm soruları cevapladığı gibi, cevaplanmadığını hissettiklerimizi de ikinci, belki de üçüncü izleyişte cevaplayacakmış gibi duran, karmakarışık eden, donduran bir son. O malum ihtimallerden birini, finale bu kadar planlı programlı, bu kadar kurnazlıkla (aslında kurnazlık yaptığı da söylenemez) taşıyan filmlerin hepsi şu an birer klasik. Stay’in klasikleşmesi kimi sebeplerden zor gözükse de, benim nazarımda, onunla gözgöze geldiğim vakit, zamanında beni bir filme inanmama uçurumundan kurtaran eski bir dostu hatırlayacağım.

11 Eylül 2011 Pazar

The 40-Year-Old Virgin (2005)


Yönetmen: Judd Apatow
Oyuncular: Steve Carell, Catherine Keener, Paul Rudd, Seth Rogen, Romany Malco, Elizabeth Banks, Leslie Mann, Jane Lynch, Kat Dennings, Gerry Bednob
Senaryo: Judd Apatow, Steve Carell
Müzik: Lyle Workman

Sofistike olmak yada olmamak. Yani feleğin çemberinden geçmiş, tecrübelenmiş, kaşarlanmış, görmüş geçirmiş, masumiyetini yitirmiş olmak yada olmamak. Ne dersek diyelim bekaret, felek çemberlerinden sadece biri. Tamam, uygun şartlarda kaybedildiğinde kafa açan, göz önündeki perdeyi kaldıran bir yapısı var ama kaybetmemiş biri ne yeni doğmuş bir bebek, ne potansiyel bir sapık, ne de insan ilişkilerinden bihaber mağara insanıdır. Sadece seks konusunda pratik sahibi değildir o kadar. Bakire ya da bakir arkadaşlarıyla dalga geçen, daha ağzı süt kokan bilgi bakiresi yeni yetmelerin, hem ebeveynlerinden, hem de okuldan sağlıklı bir cinsel eğitim aldıklarını düşünüyorsak, bizimle de ne kadar dalga geçilse az. O eğitimi hakkıyla alan bir ergen, onu kendi ahlaki değerleriyle sağlıklı şekilde yoğurduğu sürece daha olgun bir davranış geliştirebilir. Aksi takdirde geriye başarısız deneyimler, kırık kalpler, psikolojik hezeyanlar kalma ihtimali de mevcut.

Peki bu deneyimi 40 yıl boyunca yaşamamış biri için ne düşünürüz? Ya bir kusur ararız, ya yanlış anlarız, ya da hiçbir şey anlamayız. Ama espri konusu edeceğimiz su götürmez. Altı kuru, keyfi yerinde olanlar, ona acımayla karışık bir uzaylı muamelesi yaparlar. Antisosyal, iktidarsız, gay/lezbiyen ihtimalleri her zaman aklın bir köşesindedir. Çok bilmişliklerini kendilerine saklayası bu insanlar, artık o kişi için orada olmadığı halde oradakilerdir ve yoklukları bile kabustur.


40 yıl cinsel ilişkiye girmemiş bir karakterin hikayesi de olsa olsa komedi olur demiş Judd Apatow, ve ilk filmi başrol Steve Carell ile birlikte yazmış, kendisi de yönetmiş. Açıkçası pek de güzel olmuş. Senaryoyu alıp okumak gerek. Neredeyse hiç açılmamış kapı kalmamış. Arkadaşlık, kankalık, flört, fanteziler, tavlama yöntemleri, pornografi ve cinsellik üzerine ne kadar cinlik ve cinslik varsa duyan gelmiş. Andy Stitzer’ın bünyesinde aynı dertten muzdarip olanlar, veya olmayıp çalkantılı bir hayat yaşayanların, özellikle erkeklerin çok aşina olacağı diyaloglarla dolu, şenlikli bir film. Tanımdan bir sabun köpüğü olduğu düşünülmesin. Aslında romantik komedi kıvamından klişe bir altyapısı da yok değil ancak film klişelerini görmek yerine hayatımızın erkeksi klişelerini duymak ve görmek fırsatını kaç adet The 40 Year Old Virgin izleyerek elde ettik?

Steve Carell, ağda sahnesi ve Bruce Almighty’deki haber okuma sekansıyla ne kadar komik olduğuna sizi hala ikna edemediyse unutun gitsin. Yüzündeki olası ciddiyetin üzerine biraz daha oynasa –ki bu filmde üzerine giydiği kıyafet buna müsait değil- hafife alınma tehlikesi de baş gösterebilir ama sadece bir süre için.. Ben Stiller’a daha yakın olmasına rağmen Jim Carrey’ye rakip gösterilmesi de bu yüzden olsa gerek. Bu arada yine TV için yapılmış, Pulp grubunun hiperaktif solisti Jarvis Cocker'ın Martin Wallace ile birlikte yönettiği 26 dakikalık Do You Remember The First Time? adlı mini dokümanterde, İngilizlerin saygın müzik, sinema, TV yıldızları Cocker'a ve kameralara "ilk tecrübelerini" anlatmışlar. Bazıları ne demişler?:


Jarvis Cocker: İlk seksimi 83 yılında bir yaz akşamı çimenlerin üzerinde yaptım. Çırılçıplaktık. İlk seferimden gurur duyarım çünkü çok saf ve doğaldı. Partnerimin de ilk deneyimiydi. 20’li yaşlarıma birkaç ay kala bu işi hallettiğim için baya rahatlamıştım.

John Peel (BBC Radio 1 DJ'i): İlk defa küçük, kuytu bir dairede, pis bir yatağın üzerinde oldu. Romantik bir gençtim ve böyle planlamamıştım. 22 yaşımdaydım ve hiç seks tecrübesi yaşayamayacağımı düşünüyordum. Paraşütle atlayamayacağımı düşünmem gibi. Gerçekten sevdiğim biriyle yapmayı tercih ederdim. Ama bu tür mesafeli ilişkiler olayın mekanik yönünü daha iyi anlamanıza yardımcı oluyor.

Justine Frischman (Elastica grubunun solisti): 15 yaşlarımdaydım. Yaz boyu çıktığım adam bir gün “benim daireme gidelim mi?” diye sordu. “Tamam” dedim. Üzerimde kot pantolon, gri tişört ve Mickey Mouse saatim vardı. Daha deneyimsiz biriyle yapmış olmayı isterdim. Çünkü ondan sonra uzun süre birlikte olduğum adama daha önce bu işi hiç yapmamış gibi davranmak zorunda kaldım.

(Soldan sağa: John Peel, Justin Frschmann, Alison Steadman, Sir Viv Stanshall, Vic Reeves)

Alison Steadman (aktris): 19 yaşımda oldu. Bu işin, uzun süre biriyle çıktıktan sonra yapılabileceğini düşünüyordum. Plansız ama olması gerektiği gibiydi. Bittikten sonra kendimi büyümüş gibi hissettim. Sanırım ondan sonra büyüdüm de.

Sir Viv Stanshall (müzisyen): 10 yaşımdaydım. Kızın niye külodunu çıkardığını anlayamayacak kadar toydum. O zamana kadar iyi bir mastürbasyoncuydum ve bunu biriyle paylaşmak istiyordum. Gerçekten dizlerimin bağını çözen bir tecrübeydi.

Vic Reeves (komedyen): İlk deneyimim arabanın arka koltuğunda oldu. Bir kadınla birlikte olduğuma inanmaya çalışıyordum. Acaba o, arabanın arka koltuğu muydu? 12-22 yaşları arasında bir yerlerdeydim. O sıralar lahana gibi üst üste giyinme huyum vardı. 15 saniye aşkına soyunmam, 10 dakika sürmüştü.

Daha afişinden kıllandığım 40 yıllık bekaretin konu edildiği bir filmin finali bundan daha iyi olamazdı. Zaten 70 ve 80’lerden derlenmiş müzikler muhtelif yerlerde boy gösteriyor ama finalin Aquarius/Let The Sunshine In ile müzikalleşmesi, saflığa görkemli bir veda niteliğinde. O enfes sahneyi izlerken yüzümde yarattığı şapşal gülümseme için filme olumsuz laf edesim gelmiyor. Hele Michael McDonald'ın da dahil olduğu farklı gözlemlerin yanında, nice bekar-kaşar tespiti için teşekkür bile ediyorum.

23 Ağustos 2011 Salı

Le Couperet (2005)


Yönetmen: Costa-Gavras
Oyuncular: José Garcia, Karin Viard, Geordy Monfils, Christa Theret, Ulrich Tukur, Olivier Gourmet, Yvon Back, Thierry Hancisse, Olga Grumberg, Yolande Moreau
Senaryo: Costa-Gavras, Jean-Claude Grumberg, Donald E. Westlake
Müzik: Armand Amar

Bruno on beş yıldır aynı şirkette çalışan, yani düzenli bir işi ve hayatı olan bir adamdır. Yıllarını aynı kağıt fabrikasında yöneticilik yaparak geçiren ve patronlarına büyük bir sadakatle hizmet eden Bruno'nun başına beklenmedik bir olay gelir ve işten çıkarılır. Kaynakların yetmediği gerekçesiyle birçok arkadaşıyla beraber kapının önüne konan Bruno’nun başarılı bir iş hayatı olmuş ve iyi bir kariyer yapmıştır. Onun için yeni bir iş bulmaktan kolay ne olabilir ki? Ancak üç yıl sonra aynı noktada olduğunu gören ve bir adım bile atamadan hâlâ işsiz dolaşan Bruno'nun hayatı artık felaketlere sürüklenmektedir. Olaylar bir prestij meselesi olmaktan çıkmış, hayat, ölüm-kalım savaşına dönmüştür. Yeni bir iş bulabilmek için aklına gelen çözüm, başkalarına hiç benzememektedir.

Usta Yunan yönetmen Costa-Gavras, politik sinemanın duayenlerinden. Donald E. Westlake romanı The Ax’ın Gavras ve Jean-Claude Grumberg tarafından yazılan senaryosu 2005 yapımı Le Couperet’yi ortaya çıkarmış. Gavras, Le Couperet ile temel duruşunu bozmadan, ancak çoğu filminden biraz farklı biçimde kara mizahın en çarpıcı örneklerinden birini sunuyor. Fransa’nın kendi ekonomik buhranı içinde çaresizleşmiş üst orta sınıf bireylerinin dramını ölçülü bir mizahla yan yana getiren film, her iki türün dozunu çok iyi ayarlamış engin bir tecrübenin ürünü. Sağlam bir kapitalizm eleştirisini akıcı bir dramla verebilecek sayılı yönetmenlerden biri de zaten Costa-Gavras’tır. Bu formülün içine mizahı katmakla yetkinliğinin sınırlarını görmek mümkün.


Film, büyük şirketlerin rahatlama yöntem ve önlemleri, bu şirketlerde çalışanların ise kâbusu durumundaki maliyet düşürme, ve esneklik yaratma yoluyla küçülme yüzünden mağdur duruma düşen binlercesinden biri olan Bruno Davert’i mercek altına alıp, yaşadığı çaresizliğin ardından bulduğu sıra dışı çözümü de masaya yatıran eleştirelliğe sahip. 15 yıllık hizmetinin ardından işten çıkarılan Bruno bir anda müthiş bir boşluğa düşüyor. Bir anda kablo TV’den, internetten ve çeşitli harcamalardan kesmek zorunda kalan, ödenecek faturaları, borçları olan, karısı ve iki çocuğuna karşı zayıf duruma düşen Bruno, başvuracağı çok önemli bir pozisyonuna alınabilmek için diğer rakiplerini ortadan kaldırmaya karar veriyor. Bu durumda olan çoğu insan için birer fanteziden öteye gitmeyen bu düşünceyi Bruno eyleme geçiriyor. Zekice bir plânla isim, adres listesi oluşturmayı başarınca eylem başlıyor. Özünde kapitalist düzen eleştirisi yapan bir film için seri katil yapımı yakıştırması yapmak da biraz ilginç hale geliyor. Ama Le Couperet kendi özüne hiç zarar vermeden biraz ondan, biraz bundan kattığı benzer yakıştırmalarını, çayın içinde eriyip ona tat veren şekerler gibi kullanıyor.

Peki Le Couperet sistem eleştirisinde ne derece başarılı oluyor? Filmin eleştirel boyutu dahilinde “işte kapitalist düzen, temiz bir aile babasını, sıradan bir vatandaşı bile dinden imandan çıkarır, kuzuyu kurda çevirir” fikrini ilk elden esas aldığını düşünmüyorum. Elbette bu durum kapitalizmin beklenen olası sonuçlarından sadece biridir ve filmin de görünen hareket noktasıdır. Ancak film, insani açılımlara, paranoyaya, birey bazında toplumların maddiyata olan mecburi bağımlılıklarına hem ölçüyü fazla kaçırmayan bir dram, hem de tebessüm ettiren bir mizahla yaklaşıyor. Bu ani ekonomik çöküntünün Bruno’ya olduğu kadar çevresine de yansıyan etkileri ıskalanmamış. Oğlunun hırsızlığı, eşiyle aile terapistine gitmesi, ekarte etmek için seçtiği rakiplerinin trajikomik öyküleriyle çeşitlenen bu etkiler, krizin vurduğu ailenin bir burjuva ailesi olmasının ilginçliğiyle keyifli hâle bile bürünüyor.


Bruno Davert rolündeki José Garcia’nın yıldızlaştığı, Karin Viard ve Ulrich Tukur’un da yan rollerde çok başarılı oldukları Le Couperet, son zamanlarda Avrupa’da etkisini yeniden hissettiren ekonomik krizin trajik biçimde güncellediği hislere 2005 yılından enteresan bir bakış sunuyor. Gerçekçi yanı kadar, ekonomik durumundan, alıştığı refahtan bir anda uzaklaştırılarak “işsiz” durumuna düşürülen bireyin ne ölçüde tehlikeli olabileceğine dair aslında gerçeklikten pek de uzak sayılmayabilecek bir fantezinin (belki de buna benzer daha farklı fantezilerin) olasılığına dikkat çekiyor. Beklenildiğinin aksine filmin en can alıcı noktaları işlenen cinayet veya teşebbüsler esnasında yaşananlardan ziyade, kolayca empati kurulabilecek Bruno ve onun belirlemiş olduğu kurbanlarının (başımıza gelmemiş dahi olsa) hiç de yabancı gelmeyen dramları.

31 Aralık 2010 Cuma

Romance & Cigarettes (2005)


Yönetmen: John Turturro
Oyuncular: James Gandolfini, Susan Sarandon, Kate Winslet, Steve Buscemi, Christopher Walken, Eddie Izzard, Mandy Moore, Bobby Cannavale, Aida Turturro
Senaryo: John Turturro
Müzik: Paul Chihara, Nourhan Sharif

Bir köprü yapımında demir işcisi olarak çalışan Nick, Kitty ile evli ve üç kız babasıdır. Ailenin hayatı karmakarışıktır. Nick, kızıl saçlı güzel Tula ile kaçamak bir ilişki yaşamaktadır. Karısı Kitty, bu ilişkinin farkına vardığından beri Nick ile iletişimi kesmiştir. Aynı evin içinde yaşamak zorunda olan Nick ve Kitty duygularını şarkı söyleyerek açığa çıkarmaktadırlar.



Pazar sabahı westernleri bazen yerini hoş müzikallere bırakırdı. Fred Astaire, Ginger Rogers, Gene Kelly gibi nice müzikal efsanesinin boy gösterdiği bu filmler için sıfır besteler yazılırdı. Koreografik açıdan muhteşem anlar barındıran bu işler, kimi zaman insanı hayrete düşürecek derece akrobatikti. Üstelik efekt, bilgisayar, hesap makinesi teknolojilerinin namevcut oluşu sebebiyle bu görüntülerin sahte olmasına pek imkan yoktu. Ama olay sırf dans da değildi. High Society geldi aklıma ilk olarak. Akabinde West Side Story fırtınası, devamında infial yaratan Grease, dönemin modasını belirleyen filmlerdi adeta. Şimdi sigara ile bu paragrafı nasıl bağlayacağız? Bu filmlerde sigara içilirdi. Evet içilirdi! Şimdi olsa “vay efendim dans filminde sigara içilir miymiş, müzikallerde tüttürülür müymüş” gibi polemiklerden geçilmezdi. (Belki o dönemlerde bu polemikler yapılmıştır, bilemiyoruz. Fakat yapılmış olsa herhalde bir yerlerde “dur” denirdi.) Müzikli danslı filmlerde sigara unsuru kimi zaman karizmayı tamamlayan bir aksesuar, kimi zaman kural tanımazlığa ve tekinsizliğe gönderme yapan vurgular şeklindeydi. Günümüzde de bu amaçlar geçerli.

Bir modern zaman müzikali, bağımsız sadeliği ile süperstar olamasa da star bir film olan Romance & Cigarettes'de, ünlü aktör John Turturro oynadığı sayısız güzel rolün yanında, Mac (1992) ve Illuminata (1998) prodüksiyonlarından sonra 3. yönetmenlik denemesini sunuyor. James Gandolfini, Susan Sarandon, Kate Winslet, Christopher Walken, Steve Buscemi gibi ağır toplardan oluşan bir kadroyu yan yana getiren, klişe riski taşıyan bir senaryoyu yola getirmeye çalışırken iyi niyetini ve samimiyetini ortaya koyabilen, kabare anlayışından çok, parodi arayışında bir müzikal ortaya çıkaran Turturro, sahiden klas bir oyuncu. İddiasız fiziği ve tedirgin edici oyun tarzı ile Coen biraderlerin gözdelerinden biri olması boşuna değil. Ama yönetmenliği ve senaristliği Coen kardeşlerden izler taşımıyor. Zaten o izleri taşımak yürek ister. Turturro’nun yüreksizliğinden değil, o tip bir etkileşime veya sidik yarışına çok uzak oluşundan kaynaklı bir durum. Coenler gibi bir film çıkarayım demeyecek kadar aklı başında. Romance & Cigarettes’den anlıyoruz ki, aşk, ihanet, sadakat gibi duygusal sulara yelken açmayı daha bir seviyor sanki.



Fedakar karısı Kitty’yi (Sarandon) hafif meşrep bir tezgahtar olan Tula (Winslet) ile aldatan Nick (Gandolfini), maço görünümü ile aile reisliği taslayan, ama 3 yetişkin kızının kocamış kurt misali maskara ettiği kendi halinde bir işçidir. İlk bakışta renksiz, soğuk ve sıkıcı görünen hikayeyi gazlayan usta oyuncular, komik yan karakterler ve tabi ki müzikal olmanın verdiği cıvıl cıvıl atmosfer. Müzikallerin doğası gereği olmadık yerlerde dans edip şarkı söyleyen bu insanlar, belki de Turturro’nun yapmak istediği üzere filmde sanki o eski müzikal günleri yad edip, biraz da dalgalarını geçiyorlar. Ama masum bir saygı duruşu olduğu söylenebilir.

Film için, eski müzikallerde olduğu gibi özel şarkılar yazılmadığından, eski pop rock klasikleri ile idare edilmiş. Burada da ayrı bir risk beliriyor. Ne var ki seçilen şarkılar ve onları koreografilerle sunuş biçimi gayet hoş olmuş. Bu şarkılar arasında öne çıkanlar, içinde alfabenin hemen hemen tüm harflerini barındıran Engelbert Humperdinck’in A Man Without Love, Janis Joplin’den Piece Of My Heart, Tom Jones’tan Delilah, Bruce Springsteen’den Red Headed Woman ve Bueno Vista Social Club efsanesinden El Cuarto De Tula... Özellikle bu şarkıların kullanıldıkları sahneler ve performanslar çok güzeldi.

Belli bir noktaya kadar Romance mevzu tamam da, Cigarettes’in olayı ne acaba” diye düşünmeden edemiyoruz. Şarkı sözleri hikayenin bölümleriyle çok uyumlu. Ama defalarca dinlemekten bıkmayacağım bazı hoş şarkıları bu filmde duyunca, öğrenciliğimde edindiğim bir alışkanlık yine yakama yapıştı: Bir şarkı duyunca hemen bir sigara yakmak. Ama öyle her şarkıda değil. Efsanevi kadın folk şarkıcılarından Joni Mitchell’ın güzel bir sözü vardır: “Konser dediğin, bana sigara içmeyi unutturandır”. Böyle bir durum, tiryakiler için söz konusu olabilir mi tartışılır. Zira ufak bir heyecan anında bile sigara yakmayı refleks haline getirmiş olanlara bu durumu kabul ettirmek zor. Bu çaresizlik yüzünden “sigara altı” isminde bir öğün bile icat etmişizdir. Mitchell’ın sözü gibi sigarasızlığa övgü altında sigaraya gönderilen anlama benzer pek çok söz mevcuttur. İspanyol sinemasının duayenlerinden Luis Bunuel’in tavsiyesi de düşündürücü: “Birkaç öğüt vermek istiyorum. Zengin düş dünyalarının olduğu kadar, güçlü dostlukların da babası olan iki şey üzerine.. İçki ve sigara içmeyiniz. Sağlığa zararlıdır.”



Gandolfini, Sarandon, Winslet ve üstte adı geçen diğer oyuncuların yanında şarkıcı oyuncu Mandy Moore, stand up komedyeni Eddie Izzard, John Turturro’nun kuzeni, aynı zamanda Sopranos dizisinde Gandolfini’nin kardeşi Janice’i canlandıran Aida Turturro ve çeşitli dizilerde rastlayageldiğimiz Bobby Cannavale’nin ufak rolleri de müzikallerin o kalabalık, cıvıl cıvıl ambiyansına katkıda bulunuyor. Bir grup kurtlu insanın ota bota şarkı söyleyip, ilk fırsatta kıvırtmaya başlayan görüntüsünden ziyade, şarkı ve dansları kendine yakıştırmayı başaran, bu sayede müzikallerin içine düşmekten kurtulamayacakları yapmacıklığı sevimli gösterebiliyor. İçinde sade ve dokunaklı dramatik unsurlar da bulunan Romance & Cigarettes’in sigara ile ilişkisi, ara sıra sigara içen ve takır takır öksüren Nick’den ibaret… diye düşünürken filmin hisli bir yapıya bürünen sonlarına doğru Nick’in bir cümlesi filmin ismiyle olan bağlantısını özetliyor. Ama bu özet, sigara üzerine zararlı didaktiklikten uzak bir söylem: “Bir adamın yapabiliyor olması gereken iki şey var: Romantik olmak ve geberene kadar sigara içmek.” John Turturro gibi komple bir oyuncudan eski müzikallere yollanan bir selam niteliğinde tatlı bir temaşa.

28 Ekim 2010 Perşembe

Riding Alone For Thousands Of Miles (2005)


Yönetmen: Yimou Zhang
Oyuncular: Ken Takakura, Shinobu Terajima, Kiichi Nakai, Ken Nakamoto, Jiamin Li, Jiang Wen, Lin Qiu, Zhenbo Yang
Senaryo: Bin Wang, Yimou Zhang, Jingzhi Zou
Müzik: Wenjing Guo

Bir babanın ilgisine veya ilgisizliğine uğramış oğulların tüm hayatlarına kalıcı etkileri olduğunu görüyoruz. Baba-oğul ilişkisi, belli bir yaşa kadar normal seyrindedir. Ama oğul büyüdükçe, model aldığı babasının kuşağını sorgulamaya başlar. Çünkü baba, büyümekte olan oğluna artık eskisi gibi açık bir sevgiyle değil de, daha kontrollü, daha içe dönük, daha öğretici, ve bunun getirdiği didaktik sıkıcılıkla yaklaşmaya başlar. Belki de yetişkin birer erkek olarak bir çoğumuz bu yüzden babamızla en son ne zaman sarıldığımızı veya güle eğlene bir şeyler yaptığımızı hatırlamayız. Yine bazılarımız bunu babamızın bizi artık eskisi gibi önemsemediği “yanlış” düşüncesine bağlar. Oysa baba bir sığınak, bir yetkili merci, bir destektir. Baba, bırakın 18 yaşı, 25-30’da bile bir sosyal garanti abidesidir. Birçok kesimde baba, oğluna iş bulan, onu evlendiren, ona sosyal güvence sağlayan bir sigortadır. Oğul ise bunun rahatlığıyla boşvermişliğinin tüm olası negatif faturalarını sadece babasına keser. O yaşlı adam, artık oğlunu kucağına alıp sevemese bile, onu herkesin içinde övüp yüceltmeyi zaman zaman kendi olgunluğuna uygun göremese bile, onu çok sevdiği gerçeğini içinde taşır. Hem onu anlayabilmenin en etkili yolu, birgün o evladın baba olmasıdır. Baba olunca, çocuk veya ergen iken, o kimi zaman katı bulduğumuz, bizi asla anlamadığını düşünerek kızdığımız babamıza dönüştüğümüzü görmek hayatın tuhaf oyunlarından biridir. Ve belki o zaman yaşadığımız aydınlanma, bizi derin bir anlayışa, sorgulamaya, hoşgörüye iter.

70’li yaşlarındaki hali vakti yerinde Takata, Japonya’da balıkçılık yapmaktadır. Bir gün, uzun zamandır küs olduğu oğlunun eşi Rie, Takata’ya ulaşarak ona oğlunun kanser hastası olduğunu söyler. Dargınlığın kalkması durumunda onun sağlığına faydası olabileceği düşüncesiyle onu hastaneye davet eder. Takata üzüntü ve karışık duygularla hastaneye gider. Ama oğul Ken-ichi babasını görmeyi reddeder. Bir süre sonra gelini Rie, uzakdoğu halk dansları uzmanı olan eşinin Çin’in Yunnan bölgesinde çekmekte olduğu halk operası belgeseli ve belgeseldeki halk şarkıcısı ile ilgili yarım kalan çalışmasının kasetini Takata’ya gönderir. Ken-ichi, Çin’in geleneksel maskeli operalarından en iyisi sayılan “Binlerce Kilometrelik Yalnız Seyahat” i ve bu operayı en iyi seslendiren şarkıcı Li Jiamin’i filme almıştır. Şarkıcının bu operayı söylemek için bir sene sonrasına randevu vermesini izleyen baba Takata, ilk başta pek ilgisini çekmese de, kanser olan oğluyla ikinci bir şans elde edeceğini umarak oğlunun yarım kalan işini bitirmek üzere Çin’e doğru yola çıkar. Amacı Li Jiamin’in performansıyla “Binlerce Kilometrelik Yalnız Seyahat” i filme çekip hasta yatağındaki oğluna izlettirmektir.


Takata Çin’e vardığında bazı sorunlarla karşılaşır. İlk olarak Japonca bilmeyen saf tercüman Lingo’ya, Jasmine isimli bir tercüman bularak dil sorununu çözmek ister. Bunun yanında şarkıcı Li Jiamin hapse düşmüştür. Sıkıntılı bürokrasiyi zar zor aşarak Li Jiamin’i bulur, her şeyi hazırlar. Ama şarkıcı, hapse düştükten sonra göremediği küçük oğlu Yang Yang’ı aklından çıkaramamakta, şarkı söyleyememektedir. Takata’nın oğluna gösterebileceği bir performans elde etmesinin tek yolu, Yunnan’a gidip küçük Yang Yang’ı bulmaktır.

Takata’nın belki de oğlu için son kez bir şeyler yapma fırsatı elde etmesi, bu uğurda kilometreleri, bürokrasiyi, terslikleri aşmaya çalışması ve hesapta olmayan bir başka baba-oğul dramına tanık olması gerçekten çok dokunaklı unsurlarla işleniyor. Çin’in tarihsel dokusuna ayrı bir itina gösteren, o hissiyatı adeta görünmeyen bir oyuncu gibi kanlı canlı hale getirebilen Zhang Yimou, ağır ama sürükleyici temposuyla film süresince dolduruşa getirdiği, yükledikçe yüklediği izleyeni sona yaklaştıkça öyle bir boşaltıyor ki, buruşuk bir surat, ıslak gözler, buruk bir kalp, bitkin düşmüş bir huzur zaten söze gerek bırakmıyor. Taş kalpli olmaktan korkanların kendilerini test etmeleri için iyi bir fırsat olabilir. Zaten baba (veya adayı) olan herkese özel reçete olarak yazılmalı veya izlenmesi yönünde kanun hükmünde kararname çıkarılmalı. Filmdeki iki baba-oğul hikayesi, özellikle babalar açısından hüzün dağı eteklerinden hiç inmiyor. Farklı kesimden ve kültürden iki babanın, yine farklı insani açılardan tanık olduğumuz ortak olan tek özellikleri ise sevgi. Her ikisi de, Zhang Yimou’nun, aşka dair destansı ağıtlarını, babalar-oğullar yönünden ele aldığında da aynı görkemi elde edebileceğinin ispatı. Köyü ve kenti temsil eden bu iki baba, evlat sözkonusu olduğunda “dünya”yı ve “insan”ı yansıtıyor.


Zhang Yimou çektiği filmlere hayallerini, rüyalarını, gerçeklerini, emeğini, yüreğini koymaktan çekinmeyen fantastik bir yönetmen. İster epik tarihi filmler, ister bunun gibi modern zaman dramları yazıp-yönetsin, aynı yoğunluğu, içtenliği, sürekliliği yakalıyor. Görselliğe çok fazla arka çıktığı bir gerçek. Ama bazı işgüzar çağdaşlarının sırf görsellikle boşluk doldurmaya çalışmalarından farklı olarak, hikâyesine de en az onun kadar değer veriyor. Kendi filmini çekerken onun içinde yaşıyor adeta. Efsanevi atmosferler, masalsı sekanslar, rengârenk kostümler, inanılan oyuncular ve kalabalık figürasyonlar kullanmak, bunları tutkulu müzikleri ve kendine özgü romansı ile birleştirmek için gerekli erdemlere haiz. Mükemmeliyetçi yönetim ve organize kabiliyeti sayesinde, tüm dünyayı ilgilendiren önemli aktiviteler için akla gelen birkaç isimden biri oluyor.

Riding Alone For Thousands Of Miles, Çin’in maskeli opera geleneği veya Yang Yang’ın yaşadığı köy ve köylüler gibi folklorik motifleri, günümüz teknolojisi ile aynı filmde buluşturmayı kusursuz şekilde başaran bir film. Geleneksel öğeleri işleme yönünden eline, sadece yüzünü yıkaması için su dökülebilecek Zhang Yimou’nun, teknoloji ve insan ilişkileri arasındaki tartışmalı çizgiyi kendi dokunaklı yöntemleri ile aşması çok profesyonelce. Filmin duygu yüklü pek çok durağı mevcut. Hele bunlardan ikisi var ki samimiliğini, kırılganlığını ve yoğunluğunu teknolojiye borçlu. Bu sahneler, o son teknoloji ürünü makinelerin arasından insan yüreğine sızmayı başaran insancıl ruhun, bir babanın ciğerini nasıl dağlayacağını bilen sahnelerden.


Hong Kong, Japonya, Çin ortak yapımı Riding Alone For Thousands Of Miles, Zhang Yimou'nun en iyi filmlerinden biri. Aslında bu da saçma bir cümle oldu. Onun iyi olmayan filmi var mı ki? En kötü diyebileceğinizin derinlerinde bile mutlaka biryerlere dokunan anlar vardır. Bir film bir insanı nasıl ağlatabilir diye düşündüğüm, anlam veremediğim anlar olmuştu. Yaşlanma belirtileri mi, doğru zamanlama mı bilinmez, ama kesin olan Zhang Yimou'nun insan ruhunu iyi tanıyan, hangi bam tellerine basacağını bilen bir sinema adamı olduğu.