2019 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2019 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2026 Cumartesi

The Warden (2019)

 
Yönetmen: Nima Javidi
Oyuncular: Navid Mohammadzadeh, Parinaz Izadyar, Mani Haghighi, Setareh Pesyani, Amir Keyvan Masoumi, Atila Pesiani
Senaryo: Nima Javidi
Müzik: Hojjat Hassanpour, Ramin Kousha

1967’de İran’ın güneyindeki bir hapishane, şehrin yeni havaalanına yakınlığı nedeniyle boşaltılmaktadır. Hapishane müdürü Binbaşı Nemat Jahed, mahkumları yeni hapishaneye nakletmektedir. Saat 17:00'ye kadar boşaltılıp sonra yıkıma başlanacaktır. Ama aynı gün, hakkında idam kararı alınmış bir mahkumun kayıp olduğu anlaşılır ve zamana karşı bir yarış başlar. Nima Javidi'nin yazıp yönettiği The Warden, büyük bölümü bu hapishane binasının odalarında, hücrelerinde, avlusunda geçen farklı bir insan avı hikayesi. Bir hapishanenin nakil telaşı, müdür Jahed'in bu nakil sonrası emniyet müdürlüğüne terfi ihtimali, sonra haksız yere cinayetten hapse atılıp idam cezasına çarptırılmış Ahmed adlı bir mahkumun ortadan kaybolması ve bu terfinin tehlikeye girmesi, yıkım için verilen sürenin azalması yaklaşık 90 dakikalık bir polisiye gerilim için yeterince iyi bir malzeme. Nima Javidi bu malzemeyi ekonomik ölçüde süresine dağıtıp son sahnesine kadar gizemini koruyan güçlü bir drama adını yazdırıyor. Javidi sağa sola savrulmadan, rafine sahnelerle senaryo omurgasını kurduktan sonra adeta düzlüğe çıkıp istediği özgür eleştirel ortamı yaratıyor. Şah rejiminin sert baskısının hüküm sürdüğü 60'ların toplum üzerindeki etkilerine bir hapishane özelinde bakan film, katı adalet sistemi ve vicdan arasındaki kadim mücadeleyi çok çarpıcı biçimde özetleyen bir yapıya sahip.

Filmin merkezindeki hapishane müdürü Binbaşı Jahed karizmatik, otoriter, soğuk bir görüntü çizerken, emniyet müdürlüğü için adının geçtiğini öğrendiğinde lavaboda sessizce dans etmeye başlayınca yaratılan kontrast ona bir anda insani bir katman yüklüyor. Nakil esnasında orada bulunan güzel sosyal hizmetler uzmanı Susan ile biraz muğlak bir duygusal elektriklenme de yaşıyor. Kazasız belasız nakil işini halledip yeni görevine doğru yol almak isterken sayımda bir mahkumun eksik çıkması, o mahkumun da idam cezası olduğunun ortaya çıkmasıyla o ağır görüntüsüne bir miktar panik ekleniyor. Mahkum Ahmed hala hapishanenin içinde mi yoksa dışarı çıkmayı başardı mı belirsizliği, saatler ilerledikçe tansiyonu ufak ufak yükseltiyor ve Jahed için Ahmed'i bulmak bir saplantıya dönüşüyor. Bu karman çorman duygular arasında, kariyeri önündeki en önemli engel olarak görünen bu kaybın sebep olduğu saplantı duygusu ağır basıyor. Ahmed'in idam cezasına çarptırıldığı cinayet suçunun sürekli Susan, bazı tanıklar ve kaybolduğunu duyup hapishaneye gelen eşi tarafından haksız olduğunun yinelenmesi de Jahed'in bu saplantısını kıramıyor. Ahmed'in gerçekten suçlu mu yoksa suçsuz mu olduğuyla değil, onun bir an önce bulunmasıyla ilgileniyor. Seyirciye gösterilmeyen Ahmed ile onu bulmayı takıntı haline getirdiği için mantıklı hareket edemeyip Ahmed'in küçük kızını bile ağlatmaktan çekinmeyen Jahed arasındaki bu kedi fare oyunu çok güçlü bir çatışma ortaya koyuyor.

Bir türlü bulunamayan Ahmed ve onu bulamadıkça bir sonraki hamlesi kestirilemeyen Jahed, seyircide hemen hemen aynı ölçeklerde sinir yıpranması yaratıyor ki, Nima Javidi'nin en büyük başarılarından biri de bu karşıtlıktan eşit ya da birbirine çok yakın gerilimler üretebilmesi. Baskı rejimini temsilen Jahed'in, artık bir noktadan sonra gerçekten haksız yere idam cezası almış olduğuna inanmaya başladığımız Ahmed'i bulma hedefinin nasıl sonuçlanacağını merak ediyoruz. Ve o sonuç o kadar etkileyici biçimde karşımıza çıkıyor ki, hangi tarafın bu mücadeleden galip çıkacağı ancak bu kadar derin ve anlamlı şekilde tespit edilebilirdi. Navid Mohammadzadeh'in Jahed performansı filmin kalbi. Bu kalp film boyunca gergin, sevinçli, öfkeli, hırslı bir karışımla atıyor. Susan olarak izlediğimiz Parinaz Izadyar'ın tutkulu yardımcı rolü de çok başarılı. Nima Javidi'nin kamerasıyla sergilediği olağanüstü bir performans sekansı da var ki, onu da filmin kendisine saklayalım. Javidi genel olarak senaryosunun her kıvrımına hakim bir reji sergiliyor. Hapishane atmosferinin gölgeli, soğuk ve boğucu karakterini, pek çok trajediye şahitlik etmiş duvarların, zeminin, dar koridorların, hücrelerin doğasını gerçekçi biçimde yansıtıyor. Hapishane dışındaki açık alan sahnelerine de aynı oranda muktedir, çok iyi çekilmiş bir film The Warden. Orijinal adı Sorkhpoost (Kızılderili) olan film, vahşi doğada kolayca izini bulabilen ve kaybettirebilen, sistemin her zaman bir "öteki" olarak yaftaladığı sembole istinaden bu isimle de gayet anlamlı.

23 Ağustos 2023 Çarşamba

Trois jours et une vie (2019)

 
Yönetmen: Nicolas Boukhrief
Oyuncular: Sandrine Bonnaire, Pablo Pauly, Charles Berling, Philippe Torreton, Margot Bancilhon, Arben Bajraktaraj, Jeremy Senez, Dimitri Storoge, Léo Lévy
Senaryo: Pierre Lemaitre, Perrine Margaine
Müzik: Robin Coudert

Pierre Lemaitre'nin aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosu Lemaitre ile birlikte Perrine Margaine'e ait, yönetmenliğini ise Nicolas Boukhrief'in yaptığı Trois jours et une vie (Three Days and A Life), kazara işlenen bir cinayet ve bu cinayetin yıllara uzanan etkilerinin izini süren bir dram. Film, büyük bir kısmı Belçika ile Lüksemburg sınırları içinde kalan, bir kısmı da Fransa sınırları içine giren Ardenler'de bir kasabada 25 Aralık 1999'da, polis şefi Lambert'in kasaba halkını üç gün önce kaybolan 6 yaşındaki Rémi'yi arama çalışmalarına katılmaya davet etmesiyle başlıyor. Fazla zaman kaybetmeden de üç gün öncesine dönüyor. Annesiyle yaşayan 12 yaşındaki Antoine, aşık olduğu kız olan Emilie'nin başka bir çocukla öpüşmesine şahit olur. Ardından Emilie'nin ailesinin köpeği Ulysses'e araba çarpar. Baba Michel de acı çekmesin diye Antoine'ın gözü önünde köpeği tüfekle vurur. Psikolojisi yıpranan Antoine ertesi gün ise sinirli bir anında Emilie'nin kardeşi Rémi'yi ormanda kazara öldürür. Panikle cesedi bir çukura atıp kimseye bir şey söylemez. Tüm kasaba Rémi'yi bulmak için seferber olmuşken, Antoine bu trajediyi saklamaya kararlıdır.

Trois jours et une vie, bir polisiye veya suç dramı olarak roman uyarlaması olduğunun hakkını veren bir yorum. Küçük kasaba, birbirini tanıyan insanlar, işlenen bir suç ve onun getirdikleri çok fazla gördüğümüz bileşenler. Küçük Rémi'nin talihsiz akibetini görüyouz, dolayısıyla ortada gizemli bir cinayet yok. Asıl odağımız, istemeden de olsa 12 yaşında katil olan Antoine'ın nasıl bir yol izleyeceği. O yaşta bir çocuğun makul ve mantıklı hareket edebileceğini, olayları detaylı biçimde ölçüp biçeceğini beklemek pek doğru olmaz. Ama o yaşta bir çocuğun bu olayı büyüklerine itiraf ettiğinde ne derece anlaşılabileceğini, başına nelerin gelebileceğini kestirmesi de zor. Çoğumuzda o yaşlarda yaptığımız yaramazlıkların sonuçlarıyla yüzleşmemek için yalan söyleme veya susma alışkanlıklarımız vardır. O yüzden Antoine cesedi görünmeyeceğini düşündüğü bir yere atmayı ve hayatına kaldığı yerden devam etmeyi seçiyor. Tabii onun devam edebilmesi için doğa da devreye giriyor. Kapsamlı arama yapılacağı günün öncesinde gece patlak veren büyük fırtına, fiziki şartları yerle bir ettiği gibi, kasaba büyük kayıplara uğradığı için Rémi'nin kayboluşu da gölgede kalıyor. Giriş bölümünün ardından önceki üç güne dönüldüğü, o üç günde yaşanan kilit olayların gösterildiği geri dönüş kurgusu, bu fırtınayla son buluyor ve bu kez zamanda daha büyük bir sıçrama yapıyoruz. 

Büyüdüğü, bir meslek sahibi olduğu zaman da Antoine'ın farklı sorunlarla yüzleşmesi söz konusu. Ama bu trajik olayı, hele de kendisinin sorumlusu olduğu bu olayı geride bıraktığını gördüğümüz vakit filmin ya da kökeninde romanın gerçeği söylemek ile hiçbir şey söylememek arasındaki ikilemin neresinde durduğunu merak etmeye başlıyoruz. 12 yaşında da, 30'una yaklaştığında da Antoine'ın eline gerçeği açıklamak için bazı fırsatlar geçiyor. Ne var ki geçmiş travmalarına rağmen hayatını rayına koymak isteyenlerin bu travmaları ve benzer etkiye sahip sırları içinde tuttukları sır değil. Antoine'ın sırrının nasıl ortaya çıkacağı, hatta çıkıp çıkmayacağı filmin en büyük gizemini oluşturuyor. Filmde bunun cevabını aldığımız gibi, bir film eleştirisine değil filmin kendisine bırakılması gereken başka sürprizlerin ortaya çıkışı da bu dramın katmanlarını ortaya seriyor. O sürprizleri bozmadan söylenebilecek şeylerden biri, herkesin birbirini bildiği küçük kasabaların insanı yutan, dönüşmesine, gelişmesine izin vermeyen, bağlı olduğu köklere bir süre sonra kendisinden de kökler eklemeye başladığı tuhaf manyetik alanlar olduğu gerçeği. Geçmişinde Le convoyeur gibi başarılı bir soygun filmi de bulunan Nicolas Boukhrief, filmin yıllara yayılan hikayesini seyirciye yabancılaştırmayan kurgulama tecrübesine de sahip bir yönetmen. Roman uyarlaması suç dramı Trois jours et une vie, kurulu düzenlerin, normal yaşamların geçmişinde çocukluğa, gençliğe dair ne sırlar yatabildiğinin, bu düzenlerin bozulmaması adına vicdan duygusunun nasıl ötelenebildiğinin etkileyici bir örneği.

5 Şubat 2023 Pazar

Madre (2019)

 
Yönetmen: Rodrigo Sorogoyen
Oyuncular: Marta Nieto, Jules Porier, Alex Brendemühl, Anne Consigny, Frédéric Pierrot, Raúl Prieto
Senaryo: Isabel Peña, Rodrigo Sorogoyen
Müzik: Olivier Arson

Babasıyla birlikte Fransa'da tatildeki 6 yaşındaki Iván bir gün İspanya'da bulunan annesi Elena'yı telefonla arayarak sahilde tek başına olduğunu söyler. Babası ortada yoktur ve hava karamak üzeredir. Üstelik bir adam ona doğru yaklaşmaktadır. Tüm bunları küçük çocuğun telefondaki sesinden duyarız. Şarjı da bitince çaresiz Elena ne yapacağını bilemez. Bu olayın üstünden 10 yıl geçmiştir. Elena oğlunun kaybolduğu sahildeki bir kafede çalışmaktadır. Bir gün oğlunun 16 yaşındaki haline çok benzettiği Jean ile tanışır. Birlikte vakit geçirmeye başlayan Elena ve Jean arasında güçlü bir bağ oluşmaya başlar. Ama bu bağ hem Elena'nın erkek arkadaşı Joseba ile, hem de Jean'ın ailesiyle olan ilişkilerini çok kötü etkileyecektir. Rodrigo Sorogoyen'in 2017 yılında çektiği 17 dakikalık aynı adı taşıyan kısa filminden Isabel Peña ile senaryosunu yazıp yönettiği Madre, yaklaşık 15 dakikalık kesintisiz plandan oluşan bu kısa filmle açılıyor. Iván ve Elena'nın telefon konuşmasındaki heyecan ve gerilimin sağladığı anlatı, hiç görmediğimiz hattın öbür ucundaki Iván'ın içinde bulunduğu durumun vahametini mükemmele yakın bir şekilde çiziyor. Bu kısa filmi 10 yıl sonrasına taşıyarak uzun metrajına başlayan Sorogoyen, Elena'nın kayıp, yas, suçluluk ve ümit ile yoğrulmuş yeni hayatına bakıyor.

10 yıl önce Iván'ın kaybolduğu Fransız sahilinde bulunan bir kafede çalışan, evini bu sayfiye yerine taşıyarak erkek arkadaşı Joseba ile yeni bir başlangıç yapan Elena, zaten buraya yerleşmiş olmasıyla oğlunu bulma ümidini hiç kaybetmemiş. Boş zamanlarında sahilde yürüyüşler yapıyor, hala büyük bir iç sıkıntısı yaşıyor. Bir gün tesadüfen plajda gördüğü 16 yaşlarındaki Jean'ı, Iván'ın o yaşlarda olması muhtemel haline benzetince, üstelik Jean da annesi yaşındaki Elena'dan hoşlanmaya başlayınca sağlam sac ayaklarına sahip bir dram zinciri oluşmaya başlıyor. 2019 yılında en iyi kısa film kategorisinde Oscar adaylığı alan, bunun dışında çeşitli festivallerden 40 kadar ödül kazanan Madre kısa filminin üzerindeki gizemi kaldıracağı yönünde endişelerle muhatap olan Rodrigo Sorogoyen, kısa filmini uzun metraja dönüştürürken. üzerinden 10 yıl geçmiş "Iván'a ne oldu" sorusunu kurcalamaktan ziyade, Elena'nın Iván sonrası bu kayıpla nasıl başa çıkmaya çalıştığına odaklanıyor. Fakat belli ki Elena bu kaybı aşamadığı, kendine bir düzen kurmasına rağmen hep yüreğinde o acıyla yaşadığı gibi, içindeki umudu da yitirmemiş bir biçimde karşımıza çıkıyor. Sorogoyen, yaz tatili için ailesiyle beraber yazlık evlerine gelen Jean'ı oyuna sokarak hem Elena'nın, hem de seyircinin kafasına şüphe tohumları ekiyor. Kısa sürede Elena'nın Jean'a, Jean'ın da Elena'ya bakışından, birbirlerinden kopamaz hale gelişlerinden de çok güçlü bir gerilim yaratarak filmini salt dram kalıbına hapsetmiyor.

Sorogoyen, Elena'nın dalgalı ruh halini vazgeçilmez bir aygıt haline getirerek onu istediği yöne çekmeyi, onun mantıklı mantıksız her davranışını sağlam bir zemine oturtmayı başarıyor. Bunu yaparken yer yer sinir uçlarıyla oynasa da "ama o zamanında talihsiz bir biçimde oğlunu kaybetti" bahanesi hep hazırda bekliyor. Bu bahaneyi olası senaryo dalgalanmalarına havale etmeden, o kaybın hassasiyetini yadsımadan, ama bir yandan da evladına veda bile edememiş bir annenin acısını sorgulayıp sorgulamayacağımızı merak eden testler de önümüze sürüyor. Açılıştaki kısa filmin gücüne yaslanmadığını göstermek istercesine birtakım uzun planlarla biçim olarak da filmini önemsiyor. Bunlardan en etkileyicisi de Elena'nın Iván'ı sahilde yalnız bırakan eski kocasıyla yıllar sonra bir kafede buluştuğu yaklaşık 10 dakikalık tek plan sahne. O sahne ki, diyalog olarak girişi, gelişmesi ve sonucu, kamera hareketi, sabitliği, konumu, ışığı, her şeyiyle kendi başına güçlü bir kısa film adeta. 2019 Venedik Film Festivali'nin Horizons bölümünden en iyi film ödülü yanında başrol oyuncusu Marta Nieto ile en iyi kadın oyuncu ödülü kazanan Madre, bestseller bir roman uyarlaması bile sayılabilecek seviye ve olgunluğa sahip bir film. Que Dios nos perdone ve El reino gibi suç dramlarındaki becerisine ek olarak çok iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu da gösteren Rodrigo Sorogoyen, başıyla, gövdesiyle, finaliyle 2019 yılının en etkileyici dramlarından birine adını gururla yazdırıyor.

19 Ağustos 2022 Cuma

Il peccato (2019)

 
Yönetmen: Andrei Konchalovsky
Oyuncular: Alberto Testone, Antonio Gargiulo, Adriano Chiaramida, Roberto Serpi, Salvatore Pulzella, Adriano Chiaramida, Jakob Diehl, Nicola Adobati, Francesco Gaudiello, Nicola De Paola, Toni Pandolfo, Federico Vanni, Alessandro Pezzali, Orso Maria Guerrini
Senaryo: Andrei Konchalovsky, Elena Kiseleva

Senaryosu Elena Kiseleva ve Andrei Konchalovsky tarafından yazılan, yönetmenliğini Andrei Konchalovsky'nin yaptığı Rusya/İtalya ortak yapımı Il peccato (Sin), XVI yüzyılın başlarında Rönesans'ın en ünlü sanatçılarından heykeltraş, ressam, mimar ve şair Michelangelo Buonarroti'nin hayatındaki çok zorlu dönemi ele alan bir yapım. Michelangelo, bir yandan Sistine Şapeli’nin tavanını tamamlamakla uğraşırken bir yandan da Papa II. Julius'ün anıt mezarının yontularını tasarlamaktadır. Kilise yetkilileri ve Della Rovere soyluları hesabına çalışırken Papa II. Julius'ün ölümüyle, rakip Medici ailesinden papalığa yükselen Leone X, ona San Lorenzo bazilikasının yontusunu yapma görevi verir. Eserlerini bitirmek adına taraf seçmeyen Michelangelo, hem Della Rovere ailesini hem de Medici ailesini idare etmeye başlar. İki taraftan da ödenekler alır. Bir yandan da bu görevleri tamamlamak için en iyi mermeri bulma konusunda takıntılı hale gelir. Üzerinde oluşan bu çift taraflı baskı, Carrara'da bulduğu dev mermer "canavar"ı dağdan indirme çabaları, Michelangelo'nun ruh sağlığını etkilemeye başlar.

Michelangelo, filmde de çok iyi betimlendiği üzere dindar, kibirli, hırslı, telaşlı ve tartışmacı bir sanatçı. Çağdaşları tarafından bir dahi olarak görülmesine rağmen, savurgan ailesinin sorumsuz harcamaları sayesinde yoksulluk ve sefalet içinde bir hayat sürüyor. Bunu çok fazla dert ettiği söylenemez. Zira sanatı, bitirmeye çalıştığı eserleri ve sık sık politik çekişmelerin odağı haline gelmesi yüzünden başı yeterince kalabalık. Kiseleva ve Konchalovsky, doğumundan ölümüne bir Michelangelo biyografisi yerine çemberi daraltarak onun sanatsal açıdan en verimli, aynı zamanda en sıkıntılı olduğu bir dönemde yaşadıklarını resmediyorlar. Kelimenin tam anlamıyla bir "resmetme". Öyle ki, Konchalovsky filmlerinden alışık olduğumuz kimi zaman dağınık ve deneysel, kimi zaman derli toplu ama geleneksel anlatımdan çok farklı senaryo disiplini, olağanüstü bir görsel anlatımla birleşince kendini çok daha iyi gösteriyor. Aynı senaryo yapısıyla bu dönem görsel açıdan başka ellerde ne sonuç verirdi bilinmez. Ancak set dekorasyonundan sorumlu Matteo Paci, Rus görüntü yönetmeni Aleksandr Simonov ve Baarìa, La tigre e la neve, La migliore offerta, La vita è bella gibi güçlü İtalyan yapımlarında yapım tasarımcısı ve sanat yönetmenliği yapmış Maurizio Sabatini'nin muhteşem işçiliği filmi çok başka bir seviyeye taşıyor.


Bu güçlü ekibin XVI. yüzyıl başlarında geçen olayları biçimsel olarak anlatışlarındaki ustalık inanılmaz. Rönesans'ın en büyük sanatçılarından biri olan Michelangelo'yu sanatını icra ederken göstermek yerine onun sarhoş, panik, öfkeli anlarını, konuşma sırasında çocukça küsüp ortamdan izole olarak kendi kendine konuşmalarını, kavga edişlerini, köpeklerden kurtulmaya çalışmasını, kısacası sanatından bağımsız tüm insani duruşunu, doğallığını, aynı zamanda tuhaflıklarını gösteren Konchalovsky, bu üslübu sadece "maestro" özelinde değil, tüm filmde benimsiyor. Örneğin başyapıtlarından biri olan Mosé (Musa'nın Hükmü) heykelinin bitmiş halini gösterdiği sahnede destansı bir eseri ve onun bitap düşmüş yaratıcısını yan yana görmenin yarattığı tezatlık mükemmel bir karışım ihtiva ediyor. Daha genelinde, elit bir mimariyle döşenmiş dini mekanlar ve ferah mimari yapılarla, yukarıdan tuvalet sularının döküldüğü sokaklar, salaş hanlar arasındaki tezatlığın da zirvelerinden birine şahit oluyoruz. Yine Carrara'daki mermer "mostro"nun sancılı indirilme sürecindeki taş, toz, mermerle, tepeden görülen harikulade orman manzarasının yarattığı zıtlığın tadına doyamıyoruz. Ama tüm bu tezatlıklar bile filmin inşa ettiği sanatsal atmosferde uyum içinde eriyor.

Andrei Konchalovsky ve ekibinin sinema sanatıyla son derece yetkin bir biçimde eşleşen gerçeklik algısı hem senaryoda, hem de detaylarda devleşiyor. Kostümler, objeler, hayvanlar, yapılar, figüranlar bu atmosferi devleştiren özeni ve spontaneliği aynı anda veriyorlar. Her sahnedeki görüntü yönetimi, ışık/gölge kullanımı, set tasarımları bir yandan Rönesans tabloları estetiği taşırken, bir yandan da izlediğimiz şeyin bir film setinden çıkamayacak kadar sahici durduğunu itiraf etmek durumunda kalabiliyoruz. Kamera farklı açılara konuşlanarak dönemin muhteşem tablolarını anımsatan ışık/gölge tasarımlarıyla bize bir sinema seyircisi rolü yanında, bir müze ziyaretçisi rolü de veriyor. "Filmi çekmek ne kadar zamanınızı aldı" sorusuna "60 yıl" cevabını veren Konchalovsky, buna rağmen kapsamlı bir Michelangelo biyografisi yerine daha içsel, sahici, tarihi dekor önündeki filmlerin klişelerinden çok uzak bir sanatçı portresi çiziyor. Ancak bu portreyi, onun belli bir döneminde içine düştüğü yaratım süreci sıkıntılarından ayrı görmeyip, hatta o sıkıntıları kullanarak sanatçının iç dünyasına daha gizemli yollardan sızabilen şekilde çiziyor. Hatta Leonardo Da Vinci, Raffaello Sanzio ve Donatello gibi rekabet içinde olduğu çağdaşlarına bile çok fazla değinmeyecek kadar Michelangelo'ya odaklanmış güçlü bir özgürlük ve özgünlükle çiziyor.


Filmin farklı isimlerinin Il peccato ve Sin (Günah) ya da Il furore di Michelangelo (Michelangelo’nun Öfkesi) olarak düşünülmesinin nedenleri de var. Her iki ailenin de gözüne girmek için çift taraflı oynamaya zorlanan Michelangelo, giderek öfke ve paranoyaya teslim olmaya başlıyor. Üzerindeki baskı arttıkça kendini o ezberlediği Dante'nin "Cehennem"inde görmeye başlıyor. Mükemmel eserler yaptıkça kibrini de besleyen Michelangelo, böylelikle Yedi Ölümcül Günah'tan ikisini işlemiş olmanın bilinciyle yolunu kaybetmeye başladığını hissediyor. "Tanrı'ya doğru gittiğimi sanıyordum ama aslında gittikçe ondan uzaklaşıyordum. Tanrı'yı bulmak istedim fakat sadece insanı buldum." diyerek inancını sorguluyor. Bütün kişi ve kurumların üzerinde olan dinin gazabından kaçamayacağının ağırlığıyla ruhsal bir çöküntü yaşıyor. Bu filme kadarki en önemli rolü, Pier Paolo Pasolini'yi canlandırdığı Pasolini, la verità nascosta (2013) olan Alberto Testone, fiziksel olarak da çok ustaca benzetildiği Michelangelo'nun karizmatik, öfkeli, tedirgin, kederli, bezgin, coşkulu, çocuksu, hatta kesinlikle sakil durmayan biçimde karikatürize hallerini göz kamaştırıcı bir performansla hayata geçiriyor. Bugüne kadar sadece Rusya Sinema Sanatları ve Bilim Akademisi tarafından Rusya'da düzenlenen Nika Ödüllerinde En İyi Sinematografi, Prodüksyon Tasarımı ve Kostüm Tasarımı ödülleri alan Il peccato, özellikle 2010'lu yıllardan sonra kariyeri çok başka bir ivme kazanan 85 yaşındaki Andrei Konchalovsky'nin en iyi yapımlarından biri.

16 Temmuz 2022 Cumartesi

Küçük Şeyler (2019)

 
Yönetmen: Kıvanç Sezer
Oyuncular: Alican Yücesoy, Başak Özcan, Müfit Kayacan, Bülent Emrah Parlak, Nihal G. Koldaş, Nezaket Erden, Kubilay Tunçer, Seda Türkmen, Ece Dizdar
Senaryo: Kıvanç Sezer
Müzik: Turgut Mavuk, Can Saka

Bir ilaç firmasında çalışan Onur ve anaokulu öğretmenliği yapan Bahar çifti, İstanbul'daki lüks bir siteden aldıkları evde yaşamakta, iyi de geçinmektedirler. Ama Onur'un işten çıkarılması, sonrasında da eski işindeki pozisyonuna denk bir iş bulamaması çiftin evliliğini sıkıntıya sokmaya başlar. 2016'da çektiği ilk filmi Babamın Kanatları ile Ankara, Adana, Antalya festivallerinden ve SİYAD'dan bol bol ödül alan Kıvanç Sezer'in yazıp yönettiği ikinci filmi Küçük Şeyler, bu basit konuyu sade, sevimli, mizahi ve aynı zamanda dramatik açılardan ele alan bir film. Bu haliyle Babamın Kanatları'ndan oldukça farklı bir görüntü çizen Küçük Şeyler, bu kez İstanbul'un farklı bir bölgesinden, farklı bir sınıfından, bilinen insan manzaraları sunuyor. Daha filmin başında işten çıkarıldığını bir meyhanede Bahar'a söyleyen Onur, özgüveni sayesinde bu meseleyi kafasına takmadığını, nasıl olsa başka bir iş bulabileceğini düşündürse de, ilerleyen bölümlerde aslında onun hiç bir meseleyi kafasına pek takmayan yapıda olduğunu anlamaya başlıyoruz. Çalıştığı şirketin ofisinden sahasına düşmek istemeyen, başvurduğu başka şirketlerin mülakatlarında da umduğunu bulamayan Onur, tuhaf bir rahatlık içinde. Ama bu durumdan haklı olarak rahat olmayan kişi ise eşi Bahar.

Ödenmesi gereken bir ev kredisi, geçindirilecek bir ev olunca, ayrıldığı şirketten aldığı tazminatı bitiren, bu süre zarfında da yeni iş bulamayan, ilaç mümessilliğini de beğenmeyen, üstüne bu boşluğun yarattığı tembellik psikolojisinin tuhaflığına kendini kaptırarak gamsızlaşan Onur'un bu sorumsuzluğuyla Bahar'ın sorumluluk sahibi karakterinin çatışması kaçınılmaz bir hal alıyor. Kıvanç Sezer, bölümlere ayırdığı filmini adım adım bu çatışma üzerinden gerginleştirip Onur ve Bahar'ın birbirlerini yıprattıkları bunaltan bir iklime sokuyor. Evlilikleri en çok zorlayan kalemlerden biri olan ekonomik sıkıntılar özelinde çiftlerin artık birbirlerini "çalışan" - "çalışmayan" olarak tanımlamaya başlamaları evresini bilindik bir açıdan ele alan Sezer, sıkmayan, yormayan, küçük detaylarla zenginleştirilmiş bir kurgu anlayışıyla bu evreleri işliyor. Haklı ve düzgün bir karakter olan Bahar'ın Onur'un davranışları yüzünden psikolojisinin bozulmasıyla, problemli bir kişiliğe sahip Onur'un sorumsuzca bir özgürlüğe alışarak maddi eksikliği yüzünden psikolojisinin bozulması aynı çatı altında buluşuyor. Sezer sadece onları kullanmayıp çevrelerinden de faydalanıyor. Onur'ın eski işyerinden arkadaşı Mustafa ve eşinin yemeğe geldikleri bölüm, Onur'un annesinin yer aldığı bir başka yemek masası sekansı, Onur - Bahar çiftinin bu psikolojilerini çok iyi görebileceğimiz örnekler.


Onur'un iş bulamayıp, hatta bulmak için de özel bir çaba sarf etmeyip geleneksel aile reisi erkek havalarıyla "erk" olamadığını kabullenemeyişi, çocuk sahibi olamamalarının suçunu Bahar'a yüklemesi, iş durumu sorulduğundaki rahat tavırları, nihayet kendisinin de kabul ettiği beceriksizliği, Bahar gibi kendini ezdirmeyen güçlü bir kadının karşısında direnç gösteremiyor. Onur'un bu beceriksiz halinin sebeplerinden birini de, özellikle annesini dahil ettiği bir sahneyle yüzeye çıkaran Kıvanç Sezer, annelerin küçüklükten beri erkek çocuklarına gösterdikleri aşırı ilginin neticesinde, onların eşlerinden de aynı ilgiyi beklemelerinin yanlışlığına ince bir dokunuş yapıyor. Ebeveynlerin "o yapamaz, beceremez" diye büyüttükleri çocukların evlilik performanslarındaki arızalar, özellikle Onur gibi erkek tarafının eşlerinde annelerini aramalarından, tek taraflı fedakarlık, afra tafralarına anlayış, evde sürekli hizmet beklemelerinden kaynaklanıyor. Böylece yumurta bile kıramayan, tabaklarına hazır pilavı bile koyamayan erkeklerin, evlilikteki her türlü yanlışlarını kabullenmeyiş ve karşı tarafı suçlayış psikolojilerinin kaynağına inmek kolaylaşıyor.

Babamın Kanatları'na göre daha ana akıma yakın bir tarzla ikinci uzun metrajını çeken Kıvanç Sezer, dengeli, akıcı, yormayan bir sinema dili belirlemiş. Yer yer karikatürize kaçan mizahi tercihleri, zebra metaforunun amaçsızlığı, site sakini Hikmet Bey'in kullanılış biçimi gibi birtakım eksikliklerine rağmen son dönem yerli sinemanın iyi örneklerinden biri denebilir. 2019 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden en iyi kurgu için verilen Cahide Sonku Ödülü, Dr. Avni Tolunay Özel Jüri Ödülü ve Alican Yücesoy'a en iyi erkek oyuncu ödülü kazandıran film, Adana, Malatya, Kayseri festivallerinden, ayrıca İtalya menşeli Festival del Cinema Europeo'dan FIPRESCI ödülleriyle döndü. Onur ve Bahar rolleriyle Alican Yücesoy ve Başak Özcan'ın performansları da filmin kalibresine çok uyan nitelikte. Yine Adana, Antalya, Kayseri ve Malatya'dan, aynı zamanda SİYAD'dan en iyi erkek oyuncu ödülleri kazanan Alican Yücesoy'un öne çıktığı Küçük Şeyler, kötü niyetli olmasa da bir miktar kibirli, sorumsuz, beyaz yakalılığın ardındaki geleneksel erkek kalıbına uyan Onur ile, onu taşıma fikrine günden güne yenilen Bahar çiftinin çevremizde pek çok versiyonunu görebileceğimiz gerçekçi hikayesini iddiasız ama etkili biçimde hayata geçiren bir film.

16 Şubat 2022 Çarşamba

Swallow (2019)

 
Yönetmen: Carlo Mirabella-Davis
Oyuncular: Haley Bennett, Austin Stowell, Elizabeth Marvel, David Rasche, Denis O'Hare, Laith Nakli, Luna Lauren Velez
Senaryo: Carlo Mirabella-Davis
Müzik: Nathan Halpern

Varlıklı bir ailenin veliahtı Richie ile evli olan ve hamile kaldığını öğrenen Hunter, hamileliğinin ilk aylarında ufak nesneleri yutma arzusunun gitgide yükseldiğini ve buna karşı koyamadığını fark eder. Bu durum tehlikeli bir noktaya geldiğinde tıbbi ve psikolojik yardım almak zorunda kalır. Hunter bir yandan eşi ve ailesinin gitgide artan baskılarını göğüslemeye çalışırken bir yandan da takıntısının ardındaki karanlık sırrı açığa çıkarmaya uğraşır. Toprak, kağıt, saç, boya, kül vb. gibi besin olarak kabul edilmeyen maddelerin devamlı ve ısrarlı bir şekilde yenilmesi veya yutulması alışkanlığı olan Pika sendromuna sahip bir genç kadının yaşadıklarını konu alan Swallow, Carlo Mirabella-Davis'in senaryosunu yazıp kendisinin yönettiği bir ilk film. Sanıldığının aksine bu rahatsızlıkla ilgili farkındalık yaratmak veya öğretici bir üslupla bunun üstesinden gelmek gibi bir amaç gütmeyen Mirabella-Davis, onu senaryosunun karanlık ve gizemli bir aracı haline getirerek Hunter'ın ruhsal dalgalanmalarının yansımalarından biri olarak kullanıyor. Alt sınıftan bu aileye gelin olarak geldiği için aile buluşmalarında sık sık kayınpederi ve kayınvalidesinin üstü açık ya da kapalı imalarına maruz kalan, önemsenmeyen Hunter, sadece doğuracağı varisin hatırına ilgi görür hale geliyor.

Carlo Mirabella-Davis, senaryosunun bir çok farklı versiyonu çekilebilecek dram ve gizem potansiyelini çok yerinde hamlelerle açığa çıkarıyor. Hunter'ın tesadüfen eline geçen nesnelerle olan tuhaf ilişkisini, onları yutmadan birkaç saniye öncesindeki muğlak tutkusunu çok iyi betimliyor. Anlam veremediğimiz Pika sendromuna sahip kişilerin o nesnelere olan takıntılarını tanıma fırsatı buluyoruz. 2002 tarihli Marina de Van filmi Dans ma paeu'da vücudunu kesmekten, hatta küçük parçalar koparıp yemekten haz alan Esther'ın bu saplantılı haline benzer şekilde ürkütücü bir sakinlik görüyoruz bu anlarda. Hunter'ın tuhaf dinginliği, onu hem kırılgan, hem de patlamaya hazır bir bomba arasındaki ince çizgide konumlandırıyor. Eşine ve onun ailesine karşı gösterdiği uysallığının bir noktada biteceğini biliyor, o noktanın yeri ve zamanının belirsizliğine kapılıyoruz. Ama Mirabella-Davis, elindekilerle yetinmeyip Hunter'ın daha derinlerine inmek, Pika sendromunu yüzeysellikten sıyırmak istiyor. Geçmişe dair kimseye anlatmadığı bir sırrın açığa çıkması, Hunter'ın kendisiyle barışmaya duyduğu ihtiyacı tetikliyor. Gerilimin tavan yaptığı olağanüstü yüzleşme sahnesi, filmin interaktif gücünün somutlaştığı bir arınmaya, gecikmiş bir hesaplaşmaya, uzun süre acı veren çürük bir dişten ya da bel büken bir yükten kurtulma çabasına dönüşüyor.

Swallow, sağ gösterip hem sağ, hem sol vuran filmlerden biri. Eline geçirdiği Pika rahatsızlığını sömürmeden, tümüyle ona bel bağlamadan ilerliyor. Hatta Hunter filmde bu sendrom yerine sadece hamilelik üzerine gelgitler yaşasaydı bile yeterli olabilirdi. Pika sendromunu tetikleyen unsurlar arasında çocukluk travmalarının, suçluluk duygusunun, ebeveyn eksikliğinin, dışlanmanın da bulunuyor olmasının bilinciyle Mirabella-Davis, bu durumu senaryosu için bir koz haline getirmeyi başarıyor. Hunter'ın eşi ve ailesiyle ilgili negatifliği de sınıfsal bir çatı altında kurunca Hunter'ın yalnızlığı, dışlanmışlığı, Pika sendromu esnasında yaşadıkları, onunla baş edememesi daha da sivrilebiliyor ve anlamlanıyor. Özellikle Haley Bennett'in Hunter'a kattığı suni mutluluğu, cisimleri yutmaya yönelik engellemesi zor tutkuyu, geçmişin bastırılmışlığıyla iyice belirginleşen kederi iliklerimize kadar hissediyoruz. Çeşitli festivallerden genelde Carlo Mirabella-Davis ve Haley Bennett'in paylaştığı 16 ödül ve birçok adaylık alan Swallow, insanın kendisinin ya da başkalarının hataları sonucu oluşmuş travmalarının tetiklediği Pika benzeri birçok ilginç dışavurumun ilham verici senaryolar çıkarabileceğine güzel bir örnek.

25 Mart 2021 Perşembe

A Sun (2019)

 
Yönetmen: Mong-Hong Chung
Oyuncular: Yi-wen Chen, Samantha Shu-Chin Ko, Chien-Ho Wu, Greg Han Hsu, Kuan-Ting Liu, Chen-Ling Wen, Apple Wu, Ivy Yin
Senaryo: Yaosheng Chang, Mong-Hong Chung
Müzik: Sheng-Xiang Lin

Mong-Hong Chung'ın senaryosunu Yaosheng Chang ile beraber yazdığı ve kendisini yönettiği Tayvan yapımı A Sun, dört kişilik bir ailenin birkaç yıl içinde yaşadığı trajik olayları işleyen dokunaklı bir dram. Bir sürücü kursunda direksiyon eğitmenliği yapan baba A-Wen, kuaförlük yapan anne Qin, tıp okumak amacıyla dersaneye giden büyük oğul A-Hao ve hiçbir işte dikiş tutturamayıp suça bulaşan küçük oğul A-Ho'dan oluşan bu aileyi ve yaşadıklarını 2.5 saatlik süresi boyunca ağırbaşlı bir ton ve ritimle işleyen Chung, az da olsa mizahi, yer yer gerilimli, çoğunlukla melankolik bir üslupla dizayn ediyor. Kağıt üstünde pek çok yönüyle sıradan bir ailenin, küçük oğul A-Ho'nun bir suça karışması nedeniyle 1.5 yıl hapse mahkum edilmesi ve sonrasında çözülmeye başlaması, türlü olay ve karakterlerle boyutlandırılıyor. A-Ho’da hayal kırıklığına uğrayan, öfke duyduğu küçük oğlunun mahkum edilip fazla ceza alması için hakimi bile kışkırtan A-Wen, tüm ümidini doktor olmasını umdukları A-Hao’ya bağlıyor. Aslında ailesinin sandığı kadar iyi bir öğrenci olmayan A-Hao ise içine kapanıklığı ve naifliği ile küçük kardeşinin tam tersi bir karakter yapısına sahip. Yaşanan trajik bir olay sonrası tüm dengesi sarsılan ailenin, bir şekilde o dengeyi yeniden kurmak, devam eden hayatlarının dizginlerini ellerine almak için çabalayışlarını izliyoruz.

Mong-Hong Chung, sıradan bir çekirdek aile ve onun sıradan fertleri ile bu kadar uzun bir süre ne anlatabilir diye düşünen olursa, ona özellikle Uzakdoğu'dan çeşitli örnekler sunulabilir. Zira bu kültürün kendini sürekli yenilemeye yönelik senaryo hamleleri, karakter geliştirme fikirleri, olay örgüsünü zenginleştirme formülleri mevcut. Bunların kimi fazla arabesk veya duygu sömürüsüne meyilli tercihler de olabiliyor. A Sun, dört aile ferdi sayesinde kendini dört farklı parçaya bölüp bir müddet bu yolda ilerliyor. Filmin başlarında A-Ho'nun işlenen bir suça yardım edişi ve mahkeme sonrası hapse girişiyle bir süre hapishane klişeleri barındıran kanaldan, dersaneye giden ve sınıfındaki Xiao-Zhen ile yavaş yavaş arkadaşlıktan ilişkiye geçmeye başlayan A-Hao sayesinde duygusal bir kanaldan, ebeveynlerin aileyi ayakta tutma ve rutin geçinme gayretlerinden de başka bir kanaldan akan film, ele aldığı çatışmaları sömürü malzemesi yapmadan, sadece ailenin tüm zorluklara karşı ayakta durabilme mücadelesine odaklanıyor. Yan karakterlerin varlığına onların hikayelerini katmadan olası bir dağınıklığın önünü de alıyor. Ama bir yanıyla da onların sentetik kalmalarını istemiyor ve makinenin parçaları haline getiriyor.

Beklenmedik trajik kırılma noktası sonrasında nasıl bir yol izleyeceğine dair merak uyandıran film, o kırılmayla aile fertlerinin iletişim sıkıntılarını sorgulamak ve onlara sorgulatmak yönünde elini güçlendiriyor. Bu süreç, beraberinde A-Ho'nun hapse düşmesine sebep olan, hapisten çıkınca tekrar ona musallat olan serseri Radish'in dahil edilmesiyle gerilim de yükleniyor. Sonlara doğru yaklaştıkça narin yapısına kattığı bu gerilimle çok iyi bir suç gizemi, daha sonra da onun çözümlemesini ekleyen senarist ikilisi Chung ve Chang, güneş altında dramatik açıdan çok güçlü bir sahneyle tekrar o kırılganlığına dönerek, üstelik çok daha güçlü dönerek gözleri dolduruyor, yürekleri yakıyor adeta. Oyunculuk açısından ortada öyle çok büyük performanslar var sayılmaz. Ama asıl olay, oyuncudan ziyade gerçek kişiler gibi görünen oyuncuların taşıdığı doğallıkta saklı. O doğallık da oyuncuyum diyen çoğu aktörden çok daha vurucu etkiler taşıyor. Filme adını veren güneş olgusu ise, büyük oğul A-Hao'nun kız arkadaşı Xiao-Zhen'e gönderdiği cep telefonu mesajının harikulade kurgusu eşliğinde filmin en görkemli anlarından birini oluşturuyor. Güneşte kalanlar ve kendilerine bir gölge bulanlar diye betimlenen insanların hayatın zorluklarıyla nasıl baş edip edemedikleriyle varoluşlarını değerlendiren bu bakış, kendi derinliğini yaratıyor. Kaybedilenler sayesinde elinde kalanların değerini anlamak, onlara sahip çıkmak üzerine yeni olmayan ama eskinin gücünü çok iyi kullanan A Sun, keder ve umudu içtenlikle birleştiren, 2020 yılının en kırılgan Uzakdoğu yapımlarından biri.

23 Şubat 2021 Salı

Les traducteurs (2019)

 
Yönetmen: Régis Roinsard
Oyuncular: Lambert Wilson, Olga Kurylenko, Riccardo Scamarcio, Alex Lawther, Sidse Babett Knudsen, Eduardo Noriega, Anna Maria Sturm, Frédéric Chau, Maria Leite, Manolis Mavromatakis, Sara Giraudeau, Patrick Bauchau
Senaryo: Romain Compingt, Daniel Presley, Régis Roinsard
Müzik: Jun Miyake

Oscar Brach adlı gizemli bir yazarın çok satan Dedalus üçlemesinin son kitabı olan "Dedalus: The Man Who Did Not Die"ın eşzamanlı çevirisini yapmak üzere, üçlemenin yayıncısı Eric Angstrom'un bir araya getirdiği farklı ülkelerden dokuz tercüman, kendilerine imzalatılan özel anlaşma dahilinde hiçbir şekilde dışarıyla bağlantının olmadığı, Rus milyardere ait lüks bir sığınağa yerleştirilir. Katı kurallarla, silahlı güvenlik görevlileri eşliğinde Pazarlar hariç, 9'dan 8'e kadar aynı salonda 1 ay boyunca çeviri yapacak olan çevirmenler, 1 ay da düzenleme ile uğraşmak suretiyle 2 ay boyunca bu lüks sığınakta yaşayacaklardır. Başlangıçta ortam gayet eğlencelidir. Ama Angstrom, romanın ilk birkaç sayfasını çevirmenlere teslim ettikten bir süre sonra ilk 10 sayfası internete sızdırılır. Sızdıran kişi, Angstrom'a 5 milyon euro verilmezse 100 sayfa daha sızdıracağını söyleyen bir şantaj mesajı atmıştır. Bunun üzerine çeviri etkinliği durdurulur, suçlu bulunana kadar herkes tesiste alıkonur. Angstrom ve çevirmenler, böyle izole bir ortamda sayfaları kimin nasıl sızdırabildiğini bulmaya çalışırlar. Romain Compingt, Daniel Presley ve Régis Roinsard'ın senaryosunu yazdığı, bununla birlikte ikinci uzun metrajını çeken Régis Roinsard'ın yönettiği Les traducteurs, gizemli olay örgüsü, renkli ama renk vermeyen karakterleri ve farklı kurgusuyla etkileyici bir film.

İngiltere, Çin, İtalya, Portekiz, Rusya, Almanya, İspanya, Danimarka ve Yunanistan'dan, yani Dedalus roman serisinin en çok sattığı ülkeleren seçilen 9 tercümanın gözlerden uzak büyük bir tesiste, sıkı güvenlik önlemleri altında toplanıp, milyonlarca okurun beklediği bu serinin son halkasını çevirmeleri ama daha çevirinin başlarında çevrilen sayfaların bir kısmının internet erişimi olmayan bu yerden akıl almaz biçimde dışarı sızdırılması, haliyle 9 kişilik bir şüpheli listesi gibi bir malzeme, kulağa ilk elden Agatha Christie polisiyeleri gibi tınlıyor. Bu kez "katil kim" sorusunun yerini "köstebek kim" sorusu alıyor. Tabii filmin o kaynaktan beslenen fakat modern senaryo refleksleri ve bol geri dönüşlü kurgu hamleleriyle dizayn ettiği hikayesi, elinde birden fazla olan sırlarını birer koz haline getirmeyi ve ilgiyi sona kadar tutmayı biliyor. Bunlar birden fazla olunca, idare edilmeleri, zamanlamaları, tutarlılıkları önem kazanıyor. Senaryonun tüm bunları dört dörtlük hallettiği söylenemez. Özellikle sürprizi bozmayacak şekilde ifade edersek en uzun flashback bölümünde yaşananlar, her ne kadar müthiş bir gerilim ritmi taşısa, daha sonra açıklanacak olan amacını güçlendirse de, zamanlama ve tutarlılık açısından sıkıntılar taşıyor. Zaten başka türlü bu "sızdırma" işi nasıl açıklanabilirdi, bu şekilde açıklanmasaydı B planı nasıl olurdu, o da başka bir sıkıntı.


Senaryonun özellikle kurgusal Dedalus romanına önem yüklemeye yönelik girişimleri çok başarılı. Çevirmenlerin birbirleriyle romanın edebi tarzı, karakterlerin yaşadıkları, dünya çapında popüler olma sebepleri üzerine yaptıkları kısa sohbetler ve aralarındaki kimi atışmalar filmi zenginleştiren unsurlardan. Romanın çevrilmesinden sonra internetten sızdırılmaya başlanmasının ardından senaristler bir yandan işin polisiye yönünü işlerken, bir yandan da çevirmenler arasında yarattığı bu etkileşimler sayesinde, hepsinin olmasa da seçtiği bazılarının karakter derinliğine inmeye çalışıyorlar. Hatta içlerinden evli ve iki çocuk annesi Danimarkalı çevirmen Helene Tuxen'i numune alarak, tüm bu dünyaca popüler roman, çeviri, sızdırma olaylarından bağımsız biçimde bir çevirmenin kişisel kariyer, çevirmenlik, evlilik, annelik yaklaşımlarından çok çarpıcı bir dram yaratmayı başarıyorlar. Üstelik bu numune yan karakteri ve onun hikayesini ustaca filmin ana gövdesine monte ederek adeta şov yapıyorlar. Helene kadar, romanda intihar mı ettiği, yoksa cinayete mi kurban gittiği belli olmayan Rebecca ile kendini çok fazla özdeşleştirmiş olan gizemli Katerina (Rusya), böyle bir roman çevirisinin hakkını verebilmek için fazla güvensiz ve tecrübesiz görünen Alex (İngiltere), çeviriyi sırf ekonomik sebeplerden dolayı kabul eden idealist akademisyen Konstantinos (Yunanistan) da, Angstrom'dan duyduğumuz "çevirmen başkasının hayatını yaşar" sözünün farklı yansımaları olarak tasarlanıyorlar.

Çevrilen sayfaların imkansız görünen şartlar altında hangi çevirmen tarafından nasıl dışarı sızdırıldığı, asıl amacının ne olduğu, romanın yazarı Oscar Brach'ın ortalarda görünmemesi, aralara serpiştirilmiş olan geri dönüşlerde Eric Angstrom'un kiminle konuştuğu ve tabii çevirmenlerin bazı sözlerinden, tavırlarından, mimiklerinden ne derece güvenilir oldukları gibi çeşit çeşit bilinmezi sevk ve idare ediş noktasında genel anlamda iyi bir iş çıkaran yönetmen/senarist Régis Roinsard ve arkadaşları, edebiyatla çevrelenmiş katmanlı bir polisiye gösteri sunuyorlar. Fakat Agatha Christie romanlarındaki suçlu ve suç arasındaki zeka orantısında kurulan bağlantıyı burada kuramama ihtimalimiz var. Burada işlenen suç ve ortaya sürülen suçlu arasında mantık olarak bir kan uyuşmazlığından söz etmek mümkün. İşin motivasyon ayağında klişe de olsa sıkıntı olmamasına rağmen, mesela seyirciyi The Usual Suspects ters köşesinde rastladığımız olağanüstü kimyanın beklentisine sokan bu motivasyonun bağlantı noktaları, aynı seyirciyi hayal kırıklığına uğratabiliyor. Yer yer kendini dağıtan kurgu, yine kendini toparlamayı ve ritmine alıştırmayı biliyor. Tamamı Fransızca konuşan uluslararası oyuncu kadrosunda Lambert Wilson, Olga Kurylenko, Alex Lawther ve Sidse Babett Knudsen performansları daha çok dikkat çekiyor. Sürükleyici, gizemli, edebi ve gelgitli yapısıyla, planlı programlı sürprizleriyle, bazı karakterler üzerinde kurduğu başarılı dramatik yapılarla Les traducteurs, iyi bir polisiye gizemde olması gereken pek çok özelliğe sahip bir yapım.

11 Aralık 2020 Cuma

Sound Of Metal (2019)

 
Yönetmen: Darius Marder
Oyuncular: Riz Ahmed, Olivia Cooke, Paul Raci, Mathieu Amalric, Lauren Ridloff
Senaryo: Darius Marder, Abraham Marder, Derek Cianfrance
Müzik: Nicolas Becker, Abraham Marder

Davulcu Ruben ve solist kız arkadaşı Lou, karavanları ile dolaşan ve gittikleri yerlerdeki kulüp ve barlarda Blackgammon adıyla konserler veren iki müzisyendir. Ruben’in hayatı bir gün aniden işitme kaybı yaşamasıyla altüst olur. Doktor, Ruben’e bu işitme kaybının hızla ilerlediğini ve kısa bir süre sonra sağır olacağını söyler. Bu sessizlik ile yüzleşmek zorunda kalan Ruben, hayatını nasıl şekillendireceği konusunda bazı kararlar almak zorunda kalır. Blue Valentine, The Place Beyond The Pines, The Light Between Oceans gibi dramları yönetmiş Derek Cianfrance'ın hikayesinden Darius Marder'ın senaryosunu yazıp yönettiği ilk film olarak Sound Of Metal, Cianfrance inceliğinden ve sadeliğinden yoğun etkiler taşıyan bir dram. Özellikle ileri geri kurgusu, kırılgan yapısı ve yürek burkan finaliyle 2010'lu yılların en iyi dramlarından biri kabul edilen Blue Valentine'ın ardından kendisi ile ilgili beklentileri yükseklere taşıyan Cianfrance, Sound Of Metal ile senaryo olarak katmanlaşmaya çok müsait bir hikaye kurgulamış. Darius Marder ise hikayenin hakkını teslim ederek türlü yönleriyle Ruben'in dramını hayata geçirmiş.

Ruben ve Lou'nun bir konserinden görüntülerle başlayan film, ikilinin punk / shoegaze tarzı müzikleriyle örtüşen bohem karavan yaşantılarından hoş anların resimlerini çekerek çok iyi anlaşan bir çift profilini cebimize koyuyor. Fazla oyalanmadan Ruben'in bir mağazada birdenbire önemli miktarda işitme kaybı yaşamasıyla asıl rotasına giriyor. Bu sahne, onun sessizlikle ilk tanışma anı olarak yersiz dram ve panikten uzak biçimde ürpertici bir sakinlikle betimleniyor. Başlangıçta bunu Lou'dan saklayan, hatta o halde konsere bile çıkan Ruben, konser sahnesinde bile bu rahatsızlığı yüzünden yönetmen tarafından sömürülmüyor. Zaten filmin bu gösterişten uzak dramatik anlayışı, finale kadar bir çok anda kendini gösteriyor. Bu tuzakların hiçbirine düşmeyen Marder, filmini seyirciye bu tavrıyla kabul ettiriyor. Ama kabul ettirmek istediği çok önemli bir şey daha var. O da Ruben'in bu durumu kabul etmemesi. Menajerinin girişimleriyle bu yeni durumuna uyum sağlamak için ormanlık bölgede bulunan, işitme kaybı yaşayan insanların ve öğrencilerin bulunduğu bir topluluğa gönderilen Ruben, Lou'nun hatırına orada kalmayı kabul ediyor.


Başlangıçta tekrar sevgilisine kavuşmak için bu ortama adapte olmaya çalışsa da, zamanla kendi gibi insanların arasında kendini var etme kapasitesini göstermeye başlıyor. Belki de biz öyle olduğunu sanıyoruz. Çünkü işitme duyusunu kaybetmiş bir müzisyen olarak, belki de inatçı bir kişilik olarak Ruben'in bu yeni normaline alışamadığı hep anlaşılıyor. Topluluğun başındaki Joe, bünyesindeki insanlara günlük görevler verirken Ruben'e ilk olarak sağır olmayı öğrenmesi görevini veriyor. Sağırlığın bir engel, düzeltilecek bir şey olmadığına inandığı gibi, evindeki tüm yetişkinlerin ve çocukların da buna inanmasını istiyor. Bunun anlaşılabilirliği ile Ruben'in sağırlığı kabullenemeyişi arasında o kadar narin bir çatışma inşa ediliyor ki, film bizi Ruben konusunda rüzgar nereye eserse oraya gitmemiz konusunda özgürleştiriyor. Onunla ilgili "keşke şunu yapsaydı, bunu yapmasaydı" diye düşünmeden kendimizi onun kararlarına bırakıyoruz. Joe'nun bir gün Ruben'e bir odada sadece oturmasını, oturmadığı zamanlarda ise bir kağıda aklına ne geliyorsa yazmasını, bütün gününü böyle geçirmesini söyledikten sonra Ruben'in o odada geçirdiği ilk gün verdiği tepki, bu kabullenmeyişin stabilliğini, bu kabullenemeyişin kestirilemezliği ile çok güzel harmanlıyor.

Sound Of Metal, rahatlıkla bir bağımlılık hikayesi olarak tasarlanabilirdi. Zaten öğrendiğimiz kadarıyla Ruben'in bir uyuşturucu geçmişi de var. Ama 4 yıldır temiz olduğu için film onu bu noktadan da sömürmeye çalışmıyor. Fakat işitme kaybından sonra ondaki bu bağımlılık potansiyelini şaşırtıcı biçimde bir kişilik özelliği ile örtüştürüyor. Elinden alınanlara tekrar sahip olma inatçılığı! Bu inatçılığın bir bağımlılık haline dönüşmesinde, ona bir engel olarak görülmemesi gereken sağırlığı öğrenmesini dayatacak, bununla yetinmeyip onu bir odaya koyup bütün gün oturmasını ve yazı yazmasını görev olarak sunacak bir sistem ile tanışması etkili oluyor. Zaten bir davulcu olarak sağır olması yetmiyormuş gibi, hiç de alışık olmadığı biçimde disipline edilmeye çalışılması, Ruben'in sıradanlığının arka planındaki özel kişiliğinin öne çıkmasını sağlıyor. Bir karakteri itinayla basmakalıp olmaktan çıkaran çok güçlü bir düzenek bu. Sound Of Metal bu açıdan da özel bir film. Evet, film bir bağımlılık hikayesi olarak tasarlanabilirdi. Ne var ki Ruben bu şekilde o özelliği yakalayamaz, defalarca örneğini gördüğümüz üzere basmakalıp olmaktan kurtulamazdı. Üstelik bu işitme kaybının güdülediği sessiz isyanın aslında çok ses çıkaran başka bir özelliği de kendini gösteremezdi.


Sound Of Metal'da çok güçlü bir ses işçiliği var. Ruben'in arkasına yerleşerek seyircinin gözü haline gelen kamera, bazı sahnelerde onun hangi sesleri nasıl duyduğunu veya ne ölçüde duyamadığını betimleyen ses tasarımıyla bir olup bu defa seyircinin kulağı olmaya başlıyor. Boğuk, bulanık, bazen dijitalleşen sesler, hatta sessizlik bile filmin gizli oyuncusu haline geliyor. Ruben'in evdeki ilk günlerinde geçen olağanüstü yemek sahnesi buna bir örnek. Herkesin birbiriyle işaret diliyle konuşup güldüğü kalabalık sofrada Ruben'in yaşadığı ötekilik duygusuna tercüman olan bu işçilik, önce Ruben'in işitememe seviyesinden, sonra da birden gürültü haline dönüşerek seyircinin işitme seviyesinden oluşan aradaki farkı ustaca yansıtıyor. Ruben'in, kabullenmek istemediği durumu ile ilgili aldığı kararların sonuçlarıyla, en önemlisi de kayıp zamanın kendisinden neleri götürdüğüyle yüzleşeceği son yarım saatteki huzur/hüzün hali Sound Of Metal'ı sanki aynı ruh halinde ve yoğunlukta başka bir filme dönüştürüyor. Her ne kadar kabullenmeme üzerine çok şey söylese de, artık kabullenilmesi gereken şeylerin açtığı yaraların iyileşmeyeceği gerçeği filme tam da olması gereken finali yaptırıyor. Bir ailesi, hatta Lou'dan başka kimsesi olmadığını düşünen Ruben'in aslında kaybettiği çok daha önemli bir şey olduğunu anlamaya başlamasının, bu sessizlik sayesinde artık kendini dinleyecek olmasının melankolik yükü bizlerin de omuzlarına biniyor.

Filmde Ruben'in hayatının aşkı Lou (ki onun elit babası Richard'ı canlandıran Fransız sinemasının güçlü isimlerinden Mathieu Amalric'in ağzından duyduğumuz üzere asıl adı Louise), görünen ve görünmeyen anlarıyla iyi bir hikayeye sahip sağlam bir yan karakter. Başlarda ve sözünü ettiğimiz son yarım saatte Ruben'in seçimlerini ve dönüşümünü gözümüzde en saf haliyle şekillendirecek olan bir karakter. Onu filmin girişindeki sahnede son derece karizmatik bir punk şarkıcısı, son yarım saat içinde bir yerde ise babasının piyanoyla çaldığı şansona ses veren farklı bir genç kadın olarak görmek, Lou'nun filmdeki karakter gelişiminin de özeti aynı zamanda. Amerikan bağımsızlarının önemli kadın oyuncularından Olivia Cooke'un filmde göründüğü her an hissedilen güçlü performansı bu anlamda çok yerinde bir destekleyici konumda. Ruben rolünde izlediğimiz Pakistan asıllı İngiliz oyuncu Riz Ahmed ise belki de kariyerinin en önemli işlerinden birini çıkarıyor. Riz Ahmed, gücünü abartısızlığından, sessizliği iyi etüd etmiş olmasından alan bu performansa, bu rol için aldığı Amerikan işaret dili ve davul eğitimlerini de eklemiş. Riz MC mahlasıyla iki adet solo hip-hop/rap albümü, yine aynı türde iki kişlik Swet Shop Boys isimli grubuyla da bir albümü bulunan Ahmed, aktörlüğünün üzerine sürekli yenilikler koyarak ilerleyen bir oyuncu. 2006 tarihli Loot belgeselinden sonra ilk kurmaca uzun metrajıyla çok iyi bir giriş yapan Darius Marder ise, çok kötü bir yıl olan 2020'ye ait iyi şeylerden birine imzasını atıyor.

7 Ekim 2020 Çarşamba

Seules les bêtes (2019)


Yönetmen: Dominik Moll
Oyuncular: Denis Ménochet, Laure Calamy, Damien Bonnard, Nadia Tereszkiewicz, Valeria Bruni Tedeschi, Guy Roger 'Bibisse' N'Drin, Bastien Bouillon
Senaryo: Gilles Marchand, Dominik Moll, Colin Niel
Müzik: Benedikt Schiefer

Colin Niel'in romanından Gilles Marchand ve Dominik Moll'un senaryosunu yazdığı, Moll'un yönettiği Seules les bêtes, popüler bir dram anlatı tekniği olan, her bölümde bir karakteri merkezine alarak yaşananları o karakterlerin gözünden yeniden ele alan kesişen hayatlar modeliyle kurgulanmış bir film. Özellikle Alejandro G. Iñárritu - Guillermo Arriaga ikilisinin parlattığı, Hollywood ve dünya sinemasında pek çok örnek üretilen bu yöntemle gerek hikaye anlatımı, gerekse yönetmenlik becerileri yönünden kurgu becerileri ortaya kondu. Fransa'nın dağlık alanında yer alan illerinden Lozère civarında zengin iş adamı Guillaume Ducat’ın eşi Evelyne Ducat kar fırtınalı bir gecede ortadan kaybolmuştur. Evelyne’nin nerede olduğuna dair yol kenarında terk edilmiş aracından başka ipucu yoktur ve polisin tüm aramalarına karşın ne ölüsü, ne dirisi bulunamamıştır. Bölgede hayvancılıkla uğraşan Alice ve Michel çifti, onların müşterilerinden biri olan, annesini yeni kaybetmiş tuhaf Joseph, kaybolan Evelyne Ducat ile gönül ilişkisi olan güzel Marion, Fildişi Sahili'nde genç kızların sosyal medya hesaplarını ele geçirip dolandırıcılık yapmak için kullanan bir şebekede yükselmek isteyen "Amandine" takma adlı Armand ve onların birbirlerine ince düşünülmüş bağlarla bağlanmış hayatları gizemli, gerilimli, dramatik, polisiye tonların karışımıyla karşımıza çıkıyor.

Sırasıyla "Alice", "Joseph", "Marion" ve "Amandine" adlı dört bölümden oluşan film, benzer yapımlarda gördüğümüz üzere bu karakterlerin hikayelerini birbirine bağlarken adını verdiği karakter odaklı olay örgülerinde tutarlı olmaya gayret eden bir yaklaşım sergiliyor. Bu tutarlılık, bir hikayede önemsiz gibi görünen bir detayın diğer hikayede ne kadar önemli olduğunu veya bir hikayede yaşanan gizemli olayların bir diğerinde nasıl beklentileri ters köşeye yatırdığını göstererek güçlü bir öngörülemezlikle birlikte ilerliyor. Her ne kadar bazı motivasyonları tahmin edilebilse de, özellikle Joseph bölümündeki soru işaretlerine benzer ucu açıklıklarla da seyirciye kafa yorma alanları yaratılıyor. Tabii birtakım tesadüflerin yanında tutarlılık kelimesi kendini sorgulatmıyor değil. Fakat bu hikayelerin birbirlerine bağlanma noktalarındaki özen gereği bu tesadüfler çok fazla göze batmıyor. Bunları bir süre sonra kanıksayıp parçalardan oluşan bütünü görebilme arzusunun gerisine koyamıyoruz. Zira hepsi kendi sürükleyicilikleri ve kendi arızalarıyla bu bütüne hizmet ediyor. Filmin çıkış noktası olan Evelyne Ducat'ın gizemli kayboluşu da bu hikayeler sayesinde tüm gizemi ve detaylarıyla boyuttan boyuta geçerek aydınlanıyor, güçlü bir giriş-gelişme-sonuç disipliniyle yere sağlam basıyor.

Aşk, tutku, ihanet, internet dolandırıcılığı, sefalet, cinayet gibi bir çok konudan beslenen Seules les bêtes (Only The Animals) hikayeleri, Alice ve Michel'in inekleri, Joseph'in köpeği ve açılışta Armand'ın sırtında taşıdığı keçi dışında hayvanlarla alakalı bir perspektif içermiyor. Tabii biraz zorlamayla bağlantılar kurulması mümkün. Bazıları bedel ödüyor. Ama asıl meselelerini insanların hem kolayca kandırılmaya müsait, hem de kolayca suça meyilli oldukları üzerinden şekillendiriyor. Temelde "hayvansı içgüdüler" diye tartışmalı biçimde adlandırdığımız insan davranışlarında yine suçu başka canlılara atma kaypaklığımızın altı çizilmiş olabilir. Ayrıca yalnızlığın yarattığı sığınma, sevilme, önemsenme ihtiyaçlarının yarattığı çaresizlik ve bu çaresizliğin tetiklediği tehlikeli refleksler de çok önemli yerlerde konuşlanıyor. Özellikle Denis Ménochet, Nadia Tereszkiewicz ve yine bir roman uyarlaması olan, yine isimlere ayrılmış bölümlerle aynı olayları bu isimlerin farklı perspektifinden izlediğimiz 2013 tarihli Paolo Virzì filmi Il capitale umano'da da rol almış İtalyan aktris Valeria Bruni Tedeschi'nin performansları dikkat çekiyor. Bazı tesadüflerinin zorlama bulunabilme ihtimaline karşın Seules les bêtes için hem başarılı bir roman uyarlaması, hem de güçlü bir suç dramı olduğunu söyleyebiliriz.

28 Ağustos 2020 Cuma

Gospod Postoi, Imeto i' e Petrunija (2019)


Yönetmen: Teona Strugar Mitevska
Oyuncular: Zorica Nusheva, Labina Mitevska, Stefan Vujisic, Suad Begovski, Simeon Moni Damevski, Violeta Sapkovska, Petar Mircevski
Senaryo: Teona Strugar Mitevska, Elma Tataragic
Müzik: Olivier Samouillan

Senaryosunu Teona Strugar Mitevska ve Elma Tataragic'in birlikte yazdığı, 5. uzun metrajıyla Mitevska'nın yönettiği Gospod postoi, imeto i' e Petrunija (God Exists, Her Name Is Petrunya), Makedonya'nın küçük bir kasabası olan Shtip'te anne babasıyla yaşayan 32 yaşındaki Petrunya'nın hayatından çok önemli bir kesit sunuyor. Üniversitede tarih okumuş, branşı üzerine iş bulamadığı gibi herhangi düzenli bir işe de sahip olamamış Petrunya, kendisini sürekli darlayan annesinin bir arkadaşı vasıtasıyla ayarladığı bir fabrikaya iş görüşmesine gidiyor. Oranın patronu Petrunya'yı taciz ediyor, aşağılıyor ve işe almıyor. Oradan ayrılıp eve dönmek üzereyken yolda İsa’nın vaftiz edilişinin anıldığı Teofania ya da diğer adıyla Ta Fota Yortusu gereği geleneksel hale gelen denize haç atma törenine rastlıyor. Şans ve bereket getireceğine inanılan bu tahta haçı çıkarmak için sadece erkekler yarışıyor. Ama o gün atılan haçı görüp suya atlayan ve onu çıkaran Petrunya olunca bu durum kasabada bir infiale yol açıyor. Bir kadının bu geleneği bozup haçı çıkarması ve onu sahiplenmesi bir türlü hazmedilemiyor. Hatta kanun üzerinde bir suç olmamasına rağmen Petrunya önce polis tarafından aranıyor, yakalanınca da gözaltına alınıp sorguya çekilmek üzere karakolda tutuluyor. Peki Petrunya gerçekten dindar bir birey olduğu için mi, yoksa başka motivasyonlar yüzünden mi o suya atlayıp haçı sahipleniyor? İşte filmin en can alıcı noktası da burada beliriyor.

Eğitimine rağmen ekonomik özgürlüğünü bir türlü kazanamamış, kendisini sokakta bile takip eden sıkıntılı bir anne ve pasif bir babayla yaşamak durumunda kalmış, Blagica'dan başka arkadaşı olmayan, üstüne bir de iş başvurusuna gittiği yerde küçük düşürülmüş, kısacası küçük bir yerleşim yerinde sıkışmış Petrunya için tesadüfen yoluna çıkan haç çıkarma hadisesi, onun hayatındaki bir şeyleri değiştirme yönünde bir anlık uyanışa sebebiyet veriyor. Kaçınılmaz biçimde varlığını sorgulamaya iten bu sıkışmışlığı anlamlandırmak için o gün, o an belki ne olursa olsun kendini düşünmeden, hesaplamadan onun içine atabileceğini anladığımız Petrunya'nın fitilini ateşleyen şey bir dini seremoni olunca, ataerkil bir toplumda kadın olmanın getireceği bedellerle yüzleşmesi de aynı kaçınılmazlığa dahil oluyor. Tanrının bir erkek olarak varsayıldığı, kadının sürekli ikinci plana atıldığı, aşağılandığı, birçok dini ritüele ve mekana alınmadığı, günahların kaynağı olarak gösterildiği din olgusunu Petrunya'nın bu varoluşsal hamlesi ve sonrasında yaşananlar üzerinden mükemmel biçimde eleştirme fırsatı yakalayan Teona Strugar Mitevska, haklı öfkesini kusmak için kendi filmini kendi kurallarıyla çekiyor. Üstelik tek boyutlu kalmayıp Petrunya'nın kilise, medya, adalet kurumlarına ayna tutuşunu da bu eleştirelliğinin sacayakları haline getiriyor.


Mitevska ve Tataragic, kör göze parmak bir feminizm ya da koyu bir erkek düşmanlığı beslemeden, ataerkil toplumların evrensel kadın hazımsızlıklarını en doğru biçimde suratlara çarpabilen bir senaryo yazmışlar. Petrunya'nın babası Stoyan veya polis memuru Darko gibi naif erkek karakterler, bilinçli bir denge oluşturulsun diye konmamış. Böyle bir durumda nasıl karar alacağını bilemeyen rahip, başkomiser, savcı üçgeninin ve karakol dışında haçı bir kadına kaptırmanın hazımsızlığını yaşayan öfkeli kalabalığın Petrunya'yı "ne ekersen onu biçersin" diyerek günah keçisi ilan etmeleri, her şeyden önce Petrunya bir kadın olduğu için çok kolay. Çünkü toplumların dini, siyasi, medyatik yapılanmaları adeta kanser hücreleri gibi kadınları hakir gören, açıkça görmese bile onlara "lütfedilmiş" avantajlarla, bazı sözde "pozitif ayrımcılıklar" ile hakir gördüğünü gösteren politikalara sahip oldular her zaman. Her ne kadar TV muhabiri Slavica bu haberi kovalasa ve Petrunya'yı kollamaya çalışsa da medya için bile Petrunya'nın arkasında durmak o kadar kolay değil. Ezilen, aşağılanan, şiddet gören, öldürülen kadınların ardından "ne ekersen onu biçersin", "su testisi su yolunda kırılır" gibi benzetmeler yapılması, katil, tacizci, tecavüzcü kocaların ve sevgililerin iyi halleri (!) neticesinde az ceza almaları ya da adli kontrol şartıyla serbest kalmaları, filmde de gördüğümüz gibi din güdümlü kadın düşmanlığının ırkçılık boyutlarında bir nefret dalgasına dönüşmesi, yine filmde dile getirilen "karanlık çağ" içinde kalmanın, oradan çıkamamanın göstergesi.

Filmin en önemli özelliği, ele aldığı Petrunya hikayesine sadık bir yolda ilerlemesi, üstelik hikayesini de aşarak seyirci gözünde boyutlarını sürekli arttırması. Söyledikleri kadar, söylemediklerini de senaryoya eklemeyi başaran bu çok boyutluluk, adalet ve eşitlik duygusuna önem verenlerin sinir uçlarıyla oynamakta çok başarılı. "Baba, Oğul, Kutsal Ruh" üçgeninde yeri olmayan, siyasiler tarafından "cennet anaların ayakları altındadır" diye övüldükten 10 dakika sonra kolluk kuvvetleri tarafından sokakta acımasızca şiddet gören, pırlantalarla, havai fişeklerle kandırılıp evlenildikten yıllar sonra çocuğunun gözü önünde katledilen, özgürlüğü yasalarla korunmayan, erkeklere mal edilmiş meslekleri yaptıklarında medya tarafından haber değeri taşıyacak konumda görülen, 21. yüzyılda bile saçı, yüzü, zihni kapatılan, bekaret kontrolüne zorlanan, recmedilen, genital mutilasyona maruz bırakılan kadınlar, senaryoda yazmasa da Petrunya'nın ufku geniş hikayesinde hafızalardaki yerlerinden çıkıyorlar. Sırf bu kolektif hafızayı taze tutabildiği için bile çok değerli bir film Gospod postoi, imeto i' e Petrunija... Bu film sayesinde ilk kez oyunculuk deneyimini tadan Zorica Nusheva'nın kendini kurmaca bir karakter olan Petrunya bünyesinde var edişindeki o hüzün dolu doğallığın hayranlık verici olduğunu da mutlaka belirtmek gerek.


Sadece Makedonya toplumunun ya da sadece Hristiyanlığın sorunu olmayan bu erkek egemen anlayışı çok haklı biçimde adeta bir virüse benzeterek Petrunya ve onun eylemi sayesinde nasıl yayıldığını betimleyen Mitevska, bu hastalıklı zeminin kadınlar için ne kadar kaygan olduğunu gösteriyor. Denizden haç çıkarma gibi binlerce tuhaf dini ritüeli erkeklere, erkekliğe mal etmiş kilise, şayet bu haçın bir kadın tarafından çıkarılırsa kanuni yönden suç işlemiş olacağını hiçbir yasal düzlemde yazılı halde belirtmemiş emniyet ve adalet kurumları, Petrunya'nın bu beklenmedik davranışı sonucu adeta çaresizce kilitleniyor. Petrunya'ya ne yapacağını bilemeyen, dünyanın pek çok yerinde içten içe çürümüş bu kurumların Makedonya versiyonları da farklı davranmayıp onu alıkoyuyorlar. Bir ara serbest bırakmaya kalktıklarında ise bu defa dünyanın pek çok yerinde kendini hep hazır tutan yobaz kafaların Makedonya versiyonları yine farklı davranmayıp onu linç etmeye kalkıyorlar. Halbuki Petrunya için teslim etmemekte direndiği o haçın dini yönden hiç bir kıymeti yok. Haç, onun kendi varoluş anlamının, ataerkil zorbalıklar, dışlanmışlıklar, adaletsizlikler karşısında dik duruşunun, hak etmediği şekilde yaşadığı bu hayata karşı kazanılmış bir zaferin sembolü. Bu haliyle de bir dini sembolden kat kat fazlası. Farklı ve çok daha anlamlı bir maneviyat ifadesi. Belki de bu yüzden "Tanrı var, adı da Petrunya…"

19 Temmuz 2020 Pazar

Deux (2019)


Yönetmen: Filippo Meneghetti
Oyuncular: Barbara Sukowa, Martine Chevallier, Léa Drucker, Jérôme Varanfrain,   Muriel Bénazéraf
Senaryo: Malysone Bovorasmy, Filippo Meneghetti
Müzik: Michele Menini

Malysone Bovorasmy ve Filippo Meneghetti'nin senaryosunu yazdığı, Meneghetti'nin yönettiği Deux, her ikisinin de ilk uzun metraj deneyimi olmasına rağmen yıllarını festivallerde geçirmiş tecrübeli sinemacılardan eksiği olmayan bir işçilik ve duyguyla yoğrulmuş dramlardan. Aynı apartmanda, karşılıklı dairelerde oturan Nina ve Madeline adlı 60'larındaki iki emekli kadın aynı zamanda uzun yıllardır beraber olan iki sevgilidirler. Bu aşkı çocukları dahil herkesten gizlemişlerdir. İki sevgilinin hayali, bu beraberliği kimseden gizlemek zorunda kalmadan özgürce yaşayabilmek için evlerini satıp Roma'ya yerleşmektir. Ama çocukları Anne ve Frédéric ve torunu Théo ile aynı şehirde yaşayan Madeline için ayrılmak o kadar kolay değildir. Kağıt üstünde iki kadın arasında uzun yıllar sürmüş tutkulu bir ilişki tasarlayıp bizi o ilişkinin önemli bir karar aşamasından hemen öncesine götüren ve hikayesine oradan başlayan film, iki kız çocuğunun nehir kenarındaki bir parkta saklambaç oynadıkları sekansla açılıyor. Nina ve Madeline'nin (ya da Nina'nın ona seslendiği şekliyle Mado'nun) birdenbire önümüze konan ve inanmamız beklenen uzun soluklu ilişkisinin inşası, gücünü büyük ölçüde onların anlamlı ve sevimli hatlarından alarak yavaş yavaş yol alıyor.

Mado'nun korumacı kızı Anne ve babasını aldattığı için ona kızgın oğlu Frédéric ile stabil görünmeyen ilişkisi, Nina ile olan uzun süreli gizli ilişkisiyle çatışmaya başlayınca, Roma'ya taşınıp yeni bir hayata başlama hayali üzerinden güçlü bir ikilem oluşuyor. Bu hayal için para biriktiren, planlar yapan, heyecanlanan ikilinin bu samimiyeti seyirciye geçmekte pek de zorlanmıyor. Ancak Mado'nun çocuklarıyla arasındaki dengelerden kaynaklanan sorunların, kendini Mado'ya ve onunla yeni bir hayata başlamaya adamış Nina'nın heyecanıyla karşı karşıya gelmesi filmin en önemli kırılma noktasını oluşturuyor. Çocuklarından dolayı valizini alıp gitmeyi o kadar kolay göremeyen, kendini Nina kadar özgür hissedemeyen, öte yandan çok sevdiği sevgilisinin bu heyecanını söndürmek istemeyen Madeline, bu süreç boyunca Nina'dan daha öncelikli ve derin bir karakter profili çiziyor. Ama onun bu cesaretsizliğinin yarattığı bir başka kırılma noktasıyla birlikte bu kez Madeline geri planda bırakılıyor. Böylece beklenmedik bazı olaylar sonrası aşkı için savaşan, onu geri kazanmayı saplantı haline getiren, bu inadı uğruna her şeyi göze alan bir Nina izlemeye başlıyoruz. Öyle ki, başlarda Madeline'in dramını sivriltmekle görevli olduğunu düşünebileceğimiz Nina ipleri eline alıyor ve belki de bu aşkın inandırıcılığının en güçlü öznesi haline geliyor.


Aynı yaşlarda kapı komşusu olmaları, etrafın onları birer komşu/arkadaş olarak görmeleri konforu sağlasa da, artık birer hayat arkadaşı olmuş iki kadının bu konforun ötesine çoktan geçmiş özgür birer aşık olarak yaşama arzuları, hemen hemen her LGBT filminde olduğu gibi toplumsal engellerle karşılaşıyor. Deux'un bu normlara içten içe isyan eden bir yanı da mevcut. Zaten bu tarzın özünde bu isyan vardır. Ama içine düştüğü zor koşullara rağmen Madeline ve normalin üzerine çıkan inadıyla Nina ilerleyen yaşlarıyla bu engellere olan isyanı çok güçlü biçimde hissettiriyorlar. Kaybedilen yıllar sonrasında bulunmuş aşka sahip çıkma temasını, o aşkın önüne çıkan engeller eşliğinde pek çok filmde gördük. Bu filmlerde genelde yaşlı erkek ve yaşlı kadının önceki hayatlarından kalma tatminsizlikleri, pişmanlıkları, yorgunlukları tipik  ikinci bahar gölgesinde ritmini bulurken, Deux bu ritmi gecikmiş bir ilkbahara yakın bir tutkuyla yoğurup, önceki hayatların tüm olumsuzluklarından bağımsız, kendi zamanına yoğunlaşmayı tercih ederek risk alıyor bir yerde. Buradaki risk, yol üstüne konması gayet basit senaryo engellerine çok fazla paha biçmeyip, kendisi için asıl önemli olanın o engeller karşısında nasıl bir tutum takınacağına dair ısrarcı bir romantizmin peşinden gitmesi. Örneğin Portrait de la jeune fille en feu'da iki genç ve güzel kadının farklı bir zamanda yaşadığı aşktan vücut bulan şiirsellik, Deux'da iki yaşlı ve güzel kadının günümüz şartlarındaki gerçekçi çevre düzeninden farklı bir şiirsellik yakalıyor.

Önce Madeline'in, sonra da Nina'nın dramlarını kendilerine ait alanlarda sağlamlaştıran, özellikle de Nina'nın aşkını ve onunla gerçekleştirmek istediği hayallerini geri kazanmak için göze aldıklarıyla duygusal tonunu koyultan Deux, bu ton dahilinde ince gerilim anları da yaratıyor. Böylece genel anlamda aşkın çeperlerine dair vizyonunu -her ne kadar sonuna kadar kullanmasa da- duygu ve biçim olarak geniş tutuyor. Sadece başlangıçtaki saklambaç sahnesi ve ara ara beliren nehre düşmüş kız çocuğu imgesini ya hiç kullanmasaymış veya daha ilginçleştirip bu kadar işlevsiz kılmasaymış diye düşündürttü. Özellikle ne kadar kullanılsa az gelecek "inat" kavramıyla Madeline - Nina aşkını sürekli bileyleyen film, bu aşkın eski usül melodram ve güncel romantizm arasındaki kıvamını sürekli koruyor, kolluyor. O kıvam, iki aşığı canlandıran oyuncuların meziyetlerinde de açıkça görülüyor. Her ikisi de kariyerine 70'lerde televizyon dizileriyle başlamış Alman oyuncu Barbara Sukowa (kendisi efsane Berlin Alexanderplatz dizisinde de 7 bölüm rol almış) ve Fransız aktris Martine Chevallier gibi iki görkemli kadının bir bakışta, bir duruşta bile görülebilen asaletleri ve tecrübeleri bu özel aşk hikayesine çok şey katıyor. Ayrıca sözünü ettiğimiz engellerden ikisi olan Madeline'in kızı Anne (Léa Drucker) ve bakıcı Muriel'in (Muriel Bénazéraf) yan rollerdeki paylarıı da gayet dengeli. Deux çok iyi bir ilk film olması yanında, son yılların en nitelikli dramlarından da biri.

8 Temmuz 2020 Çarşamba

Knives Out (2019)


Yönetmen: Rian Johnson
Oyuncular: Daniel Craig, Chris Evans, Ana de Armas, Christopher Plummer, Jamie Lee Curtis, Michael Shannon, Don Johnson, Toni Collette, LaKeith Stanfield, Katherine Langford, Jaeden Martel, Edi Patterson, Noah Segan, Marlene Forte
Senaryo: Rian Johnson
Müzik: Nathan Johnson

Ünlü suç romanları yazarı Harlan Trombley, 85. doğum gününde malikanesindeki odasında boğazı kesilmiş olarak bulunur. Tüm kanıtlar intihar ettiğini göstermektedir. Öldüğü gece evindeki doğum günü partisinde çocukları, eşleri, torunları ve çalışanlar vardır. Davayı soruşturan Teğmen Elliot'un sorgusuna, ün yapmış özel dedektif Benoit Blanc da katılır. Blanc, kendisinin bile bilmediği biri tarafından bu davayı araştırması için tutulmuştur ve türlü arızalara sahip Trombley ahalisini tekrar sorgulayarak şüpheleri cinayet üzerine yoğunlaştırır. Rian Johnson, yazıp yönettiği 5. uzun metrajı ile kariyerinde türler arası gezintiyi sürdürüyor. Özellikle Brick (2005) ve Looper (2012) filmleriyle polisiye yapımlara duyduğu ilgiyi uzun bir aradan sonra Knives Out ile tekrar canlandırıyor. Konusuyla akıllara direkt Agatha Christie romanlarını getiren Knives Out, bu ilhamı kabul eden Johnson'ın ellerinde o geleneklere bağlı ama onları ters yüz etmeye de oynayan modern kaçamaklar yapan bir film. İntihar ile cinayet arasında gidip gelen bir gizem, hepsine uygun motivasyonlar verilmiş kalabalık şüpheli grubu ve karizmatik dedektif klasik üçgenini oluşturduktan sonra geriye kalan detayları da özenle işleyen Johnson, dinamik diyalog sahnelerini ve flashbacklerle desteklenen kurgunun eşlik ettiği sorgu sahnelerini uç uca ekleyerek söz konusu polisiye romanları andıran güçlü bir metin oluşturuyor.

Bir noktadan sonra bu klasik anlatımı değiştirmek isteyen Rian Johnson, filmin ortalarında Harlan Trombley'nin akıbetini hınzır bir kurguyla açık ederek en büyük gizemini kendi elleriyle çözüyor. Ama bu twist ile başka soru işaretleri de ortaya çıkarıp "yoksa öyle değil miydi" diyerek şüpheleri tekrar tazeliyor. Üstelik tek kozunun Trombley olmadığını gösteriyor. Miras meselesi, Trombley'nin hemşiresi Brezilyalı Marta ve ailesi sayesinde şöyle bir uğranılan göçmenlik meselesi, aile bireyleri arasındaki çıkar ilişkilerine dayalı güven/güvensizlik meseleleri derken Agatha Christie gösterip sol vuran Johnson, böylece farklı beklentiler içindeki seyircilerin bir kısmını memnun ederken, bir kısmından da o beklentileri değiştirmesini talep ediyor. Aslında Trombley'nin ölümünü erkenden aydınlatmış gibi yaparak hikayenin malikanenin dışına çıkmasını sağlıyor. Dışarı çıkınca da Marta'nın merkezde yer alan konumu daha da güçleniyor, başka suçlar için ortam ve entrika ağı genişliyor, bir malikaneye hapsolacağını düşündüğümüz hikaye sahaya inme fırsatı elde ediyor. Ama önemli kilit noktaların malikanede yaşanmış olması, finalde klasik Agatha "Katil Kim" Christie anlatımına dönüş yapılmasını sağlıyor. Tabii bu dönüşün Benoit Blanc şovuna dönüşmesi de o klasik anlatıma dahil bir özellik.


Bir Rian Johnson tasarımı olarak Benoit Blanc, bir Agatha Christie tasarımı olan Belçikalı dedektif Hercule Poirot'nun modern versiyonu şeklinde düşünüldüğünü belli eden ama Poirot kadar eksantrik olmayan bir karakter. Karizmasına Poirot kadar mizah katamasa ve bazı detaylara nasıl vakıf olabildiğini sorgulatsa da iyi senaryonun kendine biçtiği ağırlığın altından kalkıyor. Nezaketi, gözlemciliği ve şüpheciliğiyle beyaz perdede hayat bulmuş tüm Poirot aktörlerinin (en çok da Peter Ustinov ve David Suchet'in) o nefesini ensemizde hissettiren zekası, her rolünde aynı fiziksel görünümüyle karşımıza çıkan Daniel Craig bünyesinde Benoit Blanc'i bir marka haline getiremiyor. James Bond imajından hareketle Blanc için sakallı ve biraz da ukala bir Pierce Brosnan bu karaktere seviye atlatabilirdi. Tabii ki Craig iyi bir aktör. Özellikle finalde Blanc'i dolduruş çabası takdire değer. Ne var ki şimdilik Rian Johnson'ın onu tasarlayış biçiminin dışına fazla çıkmış görünmüyor. Şimdilik diyoruz çünkü duyurulan devam filmiyle başka bir cinayet davasında Blanc/Craig tekrar karşımızda olacak. Fakat bu devam filmi Benoit Blanc markası oluşmasından ziyade, eski usül katil kim hikayelerine dönüşün başka zeki senaryolarla karşımıza gelecek olmasıyla önemli.

Güçlü oyuncu kadrosuna rağmen Daniel Craig, Ana de Armas ve göründüğü sahnelerde Christopher Plummer dışında sivrilen ya da sivriltilen karakter yok gibi. Zaten bu tip suç hikayelerinde de olması gereken genelde budur. Şüpheli ve motivasyon sayısının çokluğu, aynı zamanda bu motivasyonların kendi minik yan hikayelerini yaratarak ana gövdeyle kurdukları bağlantıların çeşitliliği, tutarlılığı, enteresanlığı da çok önemli. Esasen Knives Out'un başarılı olduğu kalemlerin tepesinde Rian Johnson senaryosu duruyor. Twistler, seyirciye gösterilmeyip finalde geri dönüşlerle açık edilen sürpriz sahneler, satranç tahtasındaki taşlar gibi kullanılan yan karakterler, hep gölgede kalıp suçlu olduğunu gizlemeyi başaran malum taş derken çekilen bu bıçakların kalabalığını organize etmek hayati bir meseleye dönüşüyor. Küçük kelime oyunlarından, ufak yanlış anlamalardan, zekice kurulmuş komplolardan ve onların bir adım önünde giden başka komplolardan, kimi zaman karikatürize olmaktan çekinmeyen bir mizahtan, yalan söyleyince kusmak gibi ne zaman karşımıza çıkacağı kestirilemeyen fikirlerden ve iyi bir insan olmak üzerine film boyunca altı çok iyi doldurulmuş mesajından inşa edilmiş bu senaryo Knives Out'u son yılların değerli suç filmleri arasına koyuyor.

20 Haziran 2020 Cumartesi

A Vida Invisível (2019)


Yönetmen: Karim Aïnouz
Oyuncular: Julia Stockler, Carol Duarte, António Fonseca, Flávia Gusmão, Gregório Duvivier, Bárbara Santos, Maria Manoella
Senaryo: Murilo Hauser, Inés Bortagaray, Karim Aïnouz, Martha Batalha
Müzik: Benedikt Schiefer

Brezilyalı yazar ve gazeteci Martha Batalha'nın "A Vida Invisível de Eurídice Gusmão" adlı romanından Murilo Hauser, Inés Bortagaray ve Karim Aïnouz tarafından senaryolaştırılan, Aïnouz'un yönettiği A Vida Invisível, 2019 Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış ödülü kazanmış çok güçlü bir dönem dramı. 1950'li yıllarda Rio de Janeiro’da yaşayan iki kız kardeşten Eurídice iyi piyano çalan, Viyana'ya gidip piyano eğitimi alma hayalleri kuran bir genç kız. Yunan denizci Iorgos'a aşık olan ve onunla evlenip Atina'ya yerleşmek isteyen Guida'nın ise gözü başka hiçbir şey görmemektedir. Guida geceleri gizli gizli kaçıp sevgilisiyle buluşurken Eurídice onu idare eder. Bir elmanın iki yarısı gibi olan kardeşler için Guida'nın bu aşkı sonun başlangıcıdır. Bir gece eve dönmeyen Guida, ardında Iorgos ile Yunanistan'a giden bir gemiye bindiğini, onunla evlendikten sonra Brezilya'ya geri döneceğini yazdığı bir mektup bırakıp gider. Birkaç yıl sonra Eurídice'in düğününde buluruz kendimizi. Viyana hayallerini gerçekleştiremeyip Antenor adlı bir gençle evlenen Eurídice, Rio de Janeiro’da başka bir eve taşınır. Bir gün Iorgos tarafından terk edilmiş şekilde karnı burnunda eve dönen Guida, annesi tarafından hoş karşılansa da, babası Manoel onu evden kovar. Eurídice'in nerede olduğunu sorduğunda ise evlenip Viyana'ya taşındığını söyler. Filomena adlı iyi kalpli bir kadınla karşılaşan Guida ise çocuğunu doğurup Rio'nun arka sokaklarında fahişelik yapmaya başlar. Guida'yı Atina'da sanan Eurídice, Eurídice'i Viyana'da sanan Guida birbirlerinden habersiz aynı şehirde, aynı havayı soluyarak hayallerinden uzakta kendi yaşamlarına dalmışlardır.

Dramatik açıdan son derece geniş bir vizyona sahip romanı, o vizyonu bozmadan ve ağırlaştırmadan senaryo haline getiren Aïnouz ve ekibi, bir Eurídice'in, bir Guida'nın hayatına girerek adeta iki filmi birlikte götürüyor. Farklı karakterlere sahip iki kardeşten Eurídice, piyano yeteneğini sanatsal ve akademik bir düzeye taşıma hayalleri kurarken, Guida ise sadece kalbinin sesine kulak verip gerçek aşk sandığı duygunun peşinden gitmeye odaklanmış bir genç kız. Dönemin erkek egemen yapılanmasının altını baba Manoel ve Eurídice'in kocası Antenor ile çizen film, özellikle Manoel'in evden kaçıp hamile olarak geri dönen Guida'yı topluma karşı utanç içinde kalacağı düşüncesiyle evden kovmasını hikayenin dönüm noktası olarak tanıyor. Onun dışında bu egemenliğin belirgin bir baskısı hissedilmiyor. Hatta Eurídice'in güçlü bir karakter oluşu, her ne kadar Antenor ona karşı çıksa da piyanoya dair ideallerini tamamen unutmasına izin vermiyor. Ama A Vida Invisível bütün benliğiyle iki kardeşin babaları tarafından ayrı düşürülmesi ve bu ayrılıktan haberleri bile olmaması üzerine nefes alıp veriyor. Ataerkillik saplantıları veya döneme dair dolaylı politik fonlar oluşturmuyor. Birbirini Avrupa'da sanan kardeşlerin aynı şehirde iki farklı yaşam içinde yaşadıkları iniş çıkışlar ve birbirlerine karşı duydukları derin özlem filmin her yanını kaplıyor. Guida'nın bıkmadan kardeşi Eurídice'e yazdığı, ne var ki sebebini sonra öğreneceğimiz şekilde bir türlü ona ulaşmayan mektupların bu özlemin canlı tutulmasında payı büyük.


Bu sıra dışı ayrılık hikayesinin hüzünlü ve gizemli olduğu kadar gerilimli bir yanı da var. Gerçeğin ne zaman açığa çıkacağı, tepkilerin ne olacağı, birbirine çok yakın bu iki hayatın nasıl kesişeceği gibi istim üstünde bir dramın etkisi altındayız. Çift taraflı bilinmezliğin yarattığı olağanüstü bir zemin inşa eden film, özellikle restoran sahnesinde büyülü olduğu kadar, o ramak kalma duygusunun iliklere işlediği çok yoğun bir an yaşatıyor. Yıllar geçtikçe örselenen özlemin bir yandan da tutkulu halini koruduğu duygusu, iki kardeşin hayatlarındaki gelişmelerin hep bir adım önünde duruyor. Filme bakarak Martha Batalha, romanında toplumsal normların el üstünde tuttuğu Eurídice'i ve o normların dışladığı Guida'yı seçimlerinden dolayı yargılamıyor. Her seçimin kişinin hayatındaki önemine dışarıdan, biz okurların ya da seyircilerin gözünden bakmaya çalışıyor. Onların yargılanışları da okurlar/seyirciler tarafından gerçekleştiriliyor. Onlara yapılan büyük haksızlığı daha fazla kaşıyor. Bunu yaparken farklı ihtimalleri de gözden geçirmemizi sağladığı anlar oluyor. Mesela Guida evi terk etmeseydi, Eurídice evlenmeyip hayallerinin peşinden koşsaydı, babası Guida'yı kovmasaydı, bir yan dramın öznesi olan anneleri Ana, Guida'nın söylediği gibi "kocasının gölgesi" olmasaydı gibi farklı ihtimaller bu hikayeyi bu kadar güçlü kılmayabilirdi. Birbirleriyle çok iyi anlaşan iki kardeş için bu ayrılık sürecinin başı, ortası, sonu fark etmeksizin derin bir hasret ve kederle yoğrulmuş şekilde konumlandırılması, edebi ve beşeri yönlerden bu eseri yüceltiyor.

Her ikisi de bu filmle São Paulo ve Valladolid Film Festivallerinden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanmış Julia Stockler (Guida) ve Carol Duarte (Eurídice), kendi farklı hayatlarının odak noktası olmayı bilen performanslarla bu güzel romanı/senaryoyu/filmi gururlandırıyorlar. Bedenen ayrı, kalben bir olan iki insanın kardeşlik duyguları çerçevesinde, hatta o çerçeveyi de aşan bir bağlılıkla yükselttikleri A Vida Invisível, ortak maziye sahip ama bir şekilde kopmuş, birbirlerine göre görünmez hayatlar yaşayan milyonlarca insanın hislerine tercüman olacak bazı detaylarla örülü incelikli bir film. Bir bakıma beklenmedik ama kesinlikle dokunaklı bir final bloğu ile bu narin hikayeye nokta konularak kalplere güçlü bir dokunuş gerçekleştiriliyor. Le meraviglie, Beach Rats, Petra, Lazzaro felice, Never Rarely Sometimes Always gibi farklı ülkelerden onlarca filmin görüntü yönetmenliğini yapmış Hélène Louvart'ın, müzikleriyle Alman besteci Benedikt Schiefer'ın da bu dokunuşta önemli rolleri var. Romana hakkını verdiğini düşündüren, 2000'li yılların en iyi uyarlamalarından biri olan A Vida Invisível, her ne kadar "Eurídice Gusmão'nun Görünmez Yaşamı" olarak anılsa da, aslında Eurídice ve Guida kardeşlerin birbirlerine karşı eşit derecede görünmezliklerinden kuvvet bulan, bu iki hayatın talihsizliklerini çok iyi dengelemiş bir yapım.