30 Haziran 2026 Salı

Hamnet (2025)

 
Yönetmen: Chloé Zhao
Oyuncular: Jessie Buckley, Paul Mescal, Joe Alwyn, Emily Watson, Jacobi Jupe, Noah Jupe, Dainton Anderson
Senaryo: Chloé Zhao, Maggie O'Farrell
Müzik: Max Richter

Doğayla iç içe bir yaşam süren özgür ruhlu Agnes (aslında adı Anne Hathaway ama babasının mirasında Agnes olarak geçer) ve baskın ebeveynleriyle yaşayan, kardeşlerine latince dersleri veren Will arasında filizlenen aşkın masum, temiz ve tutkulu süreciyle başlıyor Hamnet. Birbirlerine kur yapıyorlar, sevişiyorlar, evleniyorlar, çocukları oluyor. Ayrılıklar, hastalıklar, trajediler, hayatın içinden çıkan ama nereden çıkacağı kestirilemeyen olağanlıklar birbirini izliyor. Hamnet, edebiyat tarihinin en güçlü, aynı zamanda en gizemli figürlerinden biri olan William Shakespeare'in bazı düz tarihi kayıtlar haricinde pek bilinmeyen eşi ve çocuklarının öne çıkarıldığı bir dram. Maggie O'Farrell'ın aynı adlı çok satan romanından yönetmen Chloé Zhao ile O'Farrell'ın birlikte beyaz perdeye uyarladığı Hamnet, belli noktalarda bu sınırlı tarihi bilgilere bağlı kalınarak yazılmış. Ancak O'Farrell kurgusu, bu bilgilerin gölgesinde kalan boşlukları da çok iyi doldurarak bu sevimli aileyi önce roman, sonra da sinema filmi seviyesine taşıyor. Romana ve filme adını veren 11 yaşındaki Hamnet, Will-Agnes çiftinin üç çocuğundan biri. Resmi kayıtlarda doğum ve ölüm belgeleri dışında bilgi bulunmuyor. Ayrıca Shakespeare klasiği Hamlet'in ilham kaynağı. Bu iki kelime sadece ufak bir telaffuz farkıyla söylense de birbirleri yerine de kullanılabiliyor. O'Farrell, baba Shakespeare'i ikinci plana yerleştirerek, hakkındaki bilgi eksikliğini hazmedemediği Agnes'ı tüm insani özellikleriyle yeniden hayal ediyor.

Will ile evlenmeden önce Agnes, adı "Orman Cadısı"na çıkacak derecede doğayla bütünleşmiş bağımsız bir profille karşımıza çıkıyor. Cadı veya şifacı olarak tanınmak onu hiç rahatsız etmediği gibi, her ne kadar özgür ruhlu, doğa aşığı bir kadın olsa da sevdiği adamla evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı arzuluyor. Öyle ki, ailesini bırakıp Londra'ya giderek orada oyunlar yazmak isteyen bunalımdaki kocası Will'i cesaretlendiren de yine Agnes oluyor. Eşi yokken çocukların her şeyiyle ilgilenen, bundan hiç şikayetçi olmayan Agnes'ın, dönemin kabusu olan salgınla imtihanı başlayınca, tek başına mücadele vermenin zorluklarına karşı güçlü durmaya çalışıyor. Hak ettiğini düşündüğü bu erdemleri Agnes'a bahşederek "belki de bunlara yakın şeyler yaşanmış olabilir" diye düşündürecek kadar sahici bir kurgu tasarlayan O'Farrell, Agnes'in doğayla kurduğu bağ, annelik içgüdüsü ve kayıp karşısındaki parçalanışından güçlü bir omurga oluşturuyor. Chloé Zhao ile birlikte 2 saatlik bir film olarak beyaz perdeye uyarladıkları için de gerekli birtakım sadeleştirmelerle bir sanat formunu başka bir forma dönüştürüyorlar. Zhao, belli bazı dram formülleri üzerinden ilerlese de, kendine has dokunuşlara da sahip bir yönetmen. Dönem filmi çekerken uzun süre çerçevesini dar tutup bir aile etrafında şekillenen senaryoyu ilmek ilmek işliyor. Karakterleri benimsetmesi hiç zor olmuyor. Ama özellikle Agnes ve Hamnet'i çok iyi parlatıp Will'e karşı bir miktar mesafe alarak karakter oluşturmadaki yetkinliğini gösteriyor.


Oscar dahil irili ufaklı organizasyonlardan yaklaşık 50 ödül kazanan Jessie Buckley, zengin kariyerinin en iyi performanslarından birini sunuyor. Agnes'in mutluluğu, hüznü, öfkesi, gizemi son derece yetkin ve görkemli bir biçimde kaşımıza dikiliyor. Filmin merkezi olmanın, her duyguya hakimiyet göstermenin ödülleri neyse hepsini sonuna kadar hak ediyor. Detayları ve estetiğiyle sanat yönetimi ve kostümleri, Paweł Pawlikowski'nin Zimna Vojna ve Ida filmleriyle Oscar adaylığı alan, Loving Vincent, I'm Thinking Of Ending Things, The Zone Of Interest gibi filmlerde birinci sınıf iş çıkaran Polonyalı görüntü yönetmeni Lukasz Zal'ın dönemin ruhunu yansıtan çekimleri, Alman besteci Max Richter'in güçlü müzikleriyle çepeçevre sarılmış bir film Hamnet. Richter demişken, özellikle görkemli olduğu kadar duygu boşalması yaratan finalinde duyduğumuz, başka filmlerde de kullanılan On The Nature Of Daylight adlı bestesinin finale duygu kolaylığı sağladığı görüşü de çok tartışıldı. Shakespeare'in ailesine karşı yeterince iyi bir babalık yapamadığı pişmanlığına karşı bir günah çıkarma mahiyetinde sahneye koyduğu Hamlet oyunu sahnesinin bir bölümünde bu parça kullanılmasaydı veya başka bir parça kullanılsaydı sahnenin etkisi nasıl olurdu, bunun denemesini yapmak seyirci için kolay. Asıl mesele, bu sahnenin bu parçaya ihtiyacı olup olmadığı. Chloé Zhao'nun bir sahnedeki oyuna, bir Agnes'in tepkilerine gidip gelen aksla güç kazandığı, en sonunda beklenmedik bir kırılmayla zirveye ulaşan bu sekansa eşlik edecek müziğin On The Nature Of Daylight olup olmaması çok da önemli değil aslında. 

Chloé Zhao demişken de, her filminde biçim yönünden farklı denemelere girişen, vizyon sahibi bir yönetmen olduğunu herkese kanıtladığını söylemeye gerek yok. Hamnet, Agnes'in doğayla kurduğu bağ neticesinde kendini belli eden pastoral dokusunu çok iyi yansıtan bir film. Bu özelliğini The Rider ve Nomadland'de de göstermişti. Doğa - insan arasındaki mücadele Hamnet'te bu filmlerde olduğu kadar ön planda olmasa da, Agnes'in özgür ve özgün kişiliğinin şekillenmesindeki en mühim faktörün bu ilişki olmasının vurgusu kendini belli ediyor. Çocuklarını doğanın koynunda doğurma arzusu bile tek başına ona güçlü bir mit bahşediyor. Tabii Maggie O'Farrell'ın sınırlı tarihi bilgilerle kurguladığı Anne Hathaway ve gerçekten yaşayıp yaşamadığı bile hala tartışılan William Shakespeare, bu hikayede klasik bir aşk, evlilik, aile üçgeni içinde kendilerine yer buluyor. Çocukları da (hele de dünya tatlısı Jacobi Jupe'un canlandırdığı Hamnet) bu hikayede bir aile olmanın, gerekirse eksik aile fertlerinin yerini doldurmanın, birbirine sahip çıkmanın, fedakar olmanın, cesur olmanın öneminde var oluyorlar. Aile olma duygusunun güzelliğini tattıkları kadar, trajedileri nasıl karşıladıklarının, nasıl farklı şekillerde yas tuttuklarının da hikayesi aynı zamanda. Hamlet'ten hareketle Shakespeare eserlerinin özünde yatan pek çok duygunun nerelerden geldiği yönünde buna benzer bir sürü kurgu tasarlanabilir. Fakat içinde Agnes'in ve Hamnet'in olduğu bir kurgu muhtemelen pek çoğundan bir adım önde olacaktır.

15 Haziran 2026 Pazartesi

Fish Tank (2009)


Yönetmen: Andrea Arnold
Oyuncular: Katie Jarvis, Michael Fassbender, Kierston Wareing, Rebecca Griffiths, Charlotte Collins
Senaryo: Andrea Arnold

15 yaşındaki Mia’nın en büyük tutkusu danstır. Dans yarışmasına katılıp kazanmak için kendi kendine çalışmaktadır. Kafasına göre takılan annesi ve arkadaşlarıyla sorunları olan Mia'nın yaşamı, annesinin eve yeni bir erkek arkadaş getirmesiyle değişmeye başlar. Yakışıklı ve karizmatik Connor, Mia için bir baba figürü olmasının yanında duygusal ve cinsel yönden de ilgisini çeker. 2010 BAFTA ödüllerinde En İyi İngiliz Filmi seçilen, 2009 Cannes’da da jüri özel ödülü alan Fish Tank, Andrea Arnold’un yazıp yönettiği ikinci uzun metraj çalışması. İlki olan Red Road’da gerek konu, gerekse tempo açısından çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Fish Tank ise Red Road’a nazaran daha dinamik, dramatik ve sürükleyici bir yapıda. Yine de her iki filmin, kadın ruhunun sıkıntılı bir atmosfere hapsedilme duygusu yönünden ortak paydaları yok değil. En güçlü yanı doğallığı. Sanki bir reality izliyormuş hissi yaratması, akvaryuma benzeyen site dairelerindeki hayatların çalkantıları gerçekçi bir bakışa sahip. Seyirciyi adım adım iç burkan bir drama hazırlamasıyla, içinden çıkmak için can atılan bir akvaryumdan çıkışın da peri masalları gibi sonuçlanmayacağı yönündeki savunusunun ayaklarını yere bastırabiliyor.

Mia rolündeki Katie Jarvis’in birçok festivalden ödülle dönen performansı, çoğunlukla rol yapıyormuş duygusu vermeyen, ama bu yüzden keyif veren bir duruş sergiliyor. Zaten kendisi oyuncu da değil. Andrea Arnold onu tesadüfen bir tren istasyonunda gördükten sonra seçmelere katılması için ikna etmiş. Böylece sinema dünyası, ümit veren genç bir yetenek daha kazanmış. Jarvis hem Mia karakterinin, hem de filmin yükünü belki de hiç özel bir çaba sarfetmeden taşıyabilmekte. Jarvis’in yanı sıra, ilk çıkışını Ken Loach ustanın It's a Free World... filmiyle gerçekleştiren Kierston Wareing’in büyümemiş anne Joanne rolü de Mia etrafında daralan hayat çemberinin en mühim parçasını oluşturmakta. Tabiî 300, Hunger, Eden Lake, Inglourious Basterds filmlerinin başarılı aktörü Michael Fassbender’ın canlandırdığı Connor da başka bir mühim parçasını…

Fish Tank, yine bir BBC Films yapımı olan An Education ile bazı benzerlikler taşıyor. Ama An Education’ın elegan ve kurgusal barizliklerinin karşısında Fish Tank’in çiğ tadını benzeştirmek gibi bir niyet sözkonusu değil elbette. Sadece her iki filmin merkezinde yer alan iki genç kızın kendi akvaryumlarından çıkıp engin denizlere açılma hayalleri sonrası çektikleri sancılarla kendini gösteren bir benzerlik bu. Anlaşılan BBC Films, kendilerinden yaşça büyük erkeklerle ilişkiye giren kızlar konusundaki hassasiyetini, bu tür filmleri mesaj niyetine kullanarak toplumsal bilinç edindirme misyonu yüklenmiş. Ne diyelim, mesaj vereceksen de bu iki film gibi ver. Bu açılardan baktığımda Fish Tank’i daha çok beğendiğimi itiraf edeyim. Bundan böyle Andrea Arnold da Red Road’un ardından daha farklı beklentiler içinde izlenecektir bana göre. Özellikle 2011’de görücüye çıkacak olan ve daha önce William Wyler, Luis Buñuel, Peter Kosminsky, Robert Fuest, A.V. Bramble, Jacques Rivette gibi yönetmenlerin uyarladığı Emily Brontë romanı Wuthering Heights’i yorumlayacak olması, her ne kadar artık kendisinden Fish Tank gibi spontane hikâyeler umulsa da ilginç bir haber olarak görünüyor.

12 Haziran 2026 Cuma

Los domingos (2025)

 
Yönetmen: Alauda Ruiz de Azúa
Oyuncular: Blanca Soroa, Patricia López Arnaiz, Miguel Garcés, Juan Minujín, Mabel Rivera, Nagore Aranburu, Guille Zani
Senaryo: Alauda Ruiz de Azúa

17 yaşındaki Ainara başarılı bir öğrencidir ve önünde parlak bir gelecek vardır. Ancak ailesine, üniversite yerine kapalı bir manastıra girerek rahibe olmak istediğini açıklar. Bu karar özellikle halası Maite'de büyük bir tepki yaratırken, yıllar önce eşini kaybetmiş ve üç kızıyla yaşayan babası daha pasif bir tutum sergiler. Alauda Ruiz de Azúa'nın yazdığı ve yönettiği üçüncü uzun metraj olan Los Domingos, konusundan ötürü din üzerine çatışmalarla dolu bir film gibi görünse de, aile bağları, özgürlük, hoşgörü, gençlerin kimlik arayışları, ebeveyn beklentileri gibi pek çok konuya da baştan savmadan temas eden kaliteli bir dram. Azúa, seyirciyi belirli bir sonuca yönlendirmek yerine farklı bakış açılarını aynı ciddiyetle ele alıyor. Bu nedenle film, inançlı ya da seküler fark etmeksizin izleyiciye alan açıyor. Dini yüceltmiyor ya da aşağılamıyor. Ama eleştirisini ciddiye aldığı için seyircide yoruma açık kapılar bırakmasını çok iyi beceriyor. İnanç ve şüphe saflarını sağlam tutup, 17 yaşındaki bir kızın bu saflardan hangisinde karar kılacağına yönelik hikayesini bir kendini arayış yolculuğuna çeviriyor. Ama bu yolculukta etrafındakiler de farklı tavırlarıyla aktif durumdalar. Zira Ainara'nın bu düşüncesi çok katmanlı ele alınması gereken bir mesele. Azúa'nın merkeze koyduğu soru temelde şu: Bir insanın özgürce yaptığı seçim, çevresindeki herkes tarafından yanlış görülüyorsa yine de özgür bir seçim midir?

Ainara, başlarda bu kapanmaya niyetliyken yine de tam olarak emin olmak istiyor. Tanrı'dan ilahi bir çağrı bekliyor. Bu bekleme süresinde babasıyla, büyükannesiyle, halası Maite ile, onun eşi Pablo ile, manastırın baş rahibesiyle, arkadaşlarıyla, korodan hoşlandığı çocukla yaşadıkları, konuştukları seyirci olarak bizlere onun hakkında gelgitli fikirler veriyor. Özellikle inançlı olmayan Maite'nin onu caydırmak için sarf ettiği çabanın yanında olduğumuzu hissediyoruz. Çünkü çok sevdiği yeğeni olmasının yanında, bu kadar iyi huylu genç bir kızın üniversite hayali kurmadan, nereden geleceği belli olmayan dini bir çağrı beklentisine girmesini hazmedemiyor Maite. Yeni bir partneri olan, ayrıca bazı kredi meseleleri yüzünden Ainara'nın bu durumuna yeterince eğilmeyen baba Iñaki'nin bu tutumu da Maite'nin hazmedemediği bir başka şey. Ainara'nın bireysel tercihleriyle aile beklentileri arasındaki bu çatışma, dindar ve seküler taraflarca farklı yorumlara çok açık. Bireysel kararlara saygı duyulması söylemi, bu yaştaki bir kızın kendi geleceğiyle ilgili sağlıklı bir karar verip veremeyeceği, bunun pek çok şey gibi geçici bir ergenlik hevesi olup olmadığının adını koyamayabileceği fikri karşısında bocalıyor. Ama Ainara'nın kararlı, aynı zamanda temkinli tutumu, yaşayacağı bir kırılma noktasına kadar istikrarlı şekilde sürüyor.


Bir yandan özgür iradeyi savunan fakat diğer yandan cezalarla ve günahlarla donatılmış din mefhumunun çelişkilerle dolu yapısı, Ainara gibi hayatının baharındaki gençleri kapatmak, onları dünyevi işlerden mümkün olduğunca uzak tutup maneviyata, kaderciliğe, eğitimsizliğe, bağnazlığa mahkum etmek üzerine çok başarılıdır. Öte yandan Ainara, ailevi ve sosyal yaşamı açısından sorunlu, kaybolmuş bir genç kız sayılmaz. Annesini kaybetmiş olmanın onu bu yola girmede etkilediğine dair senaryoda bize bir veri sunulmuyor. Onun bu arayışı, daha çok ergenlik çağının bazı gençlere getirdiği depresif ruh hali, manevi boşluk ve yaşamakta olduğu hayata ufak küskünlüklerden ibaret. Mesela ondan hoşlanan çocuğun bir başka kızla flörtleşmiş olmasının ona çok dokunduğunu anlıyoruz. Tabii bu tek başına kendini bir manastıra kapanma bahanesi sayılmaz. Ama gençlerin içinde yuvalanan o boşluk hissi, kimi zaman madde bağımlılığı, yanlış arkadaşlar, suça eğilim, sosyal medya fanatizmi gibi farklı unsurlarla dolduruluyor. Ainara'nın maneviyatla doldurmak istediği bu boşluk, saydığımız diğer meşgalelere nazaran daha zararsız gözükse de, üretkenliğe, farklı dünya görüşlerine, vizyona, sosyal uyuma, kültür sanat beslenmesine ve daha birçok şeye kapalı bir hayat tarzına rıza göstermeyi gerektiriyor. Yeğeni için buna rıza göstermeyen Maite'nin hassas mücadelesi sayesinde ona olan yakınlığımız daha da pekişiyor.

Alauda Ruiz de Azúa gözlemci ve gerçekçi bir üsluba sahip. Büyük dramatik patlamalar yerine sessizlikleri, bakışları ve gündelik konuşmaları kullanıyor. Tartışmaları patlama noktasına getirip belli bir gerilim yaratsa da kontrolü elden bırakmıyor. Bu kontrol zaman zaman sahnelerin biraz uzamasına veya tekrara düşmesine sebep oluyor. Görsel anlatımın da tematik derinliğe katkı sağladığı pek söylenemez. Yine de kamera nerede duracağını, kime odaklanacağını bilen bir olgunlukta. Henüz ilk filminde ilk başrolünü oynayan Blanca Soroa, Ainara'yı belki de tam olması gerektiği gibi canlandırıyor. Genelde sakin, kararlı ve inancını sorgulamayan doğal bir karakter ortaya koyuyor. Ama özellikle bir sahne var ki, Ainara'nın o sahneye kadar biriktirdiği her şeyi dışarı taşırdığı çok güçlü bir an. Onun kararlılığı ile çevresindekilerin huzursuzluğu arasındaki tezat filme duygusal bir merkez de oluşturuyor. Blanca Soroa bu performansıyla İspanya'da sinema yazarlarının verdiği En İyi Yeni Oyuncu ödülünü de aldı. Ödül demişken, İspanya'nın en önemli sinema ödülleri olan Goya'da en iyi film, yönetmen, senaryo, kadın oyuncu (Maite rolünde göz dolduran Patricia López Arnaiz), yardımcı kadın oyuncu (Nagore Aranburu) kategorilerinden zaferle dönen Los Domingos, İnanç, vicdan, bireysel seçimler ve bunların yarattığı çatışmalar üzerine kurulu dramları sevenler için başarılı bir yapım.

6 Haziran 2026 Cumartesi

The President's Cake (2025)

 
Yönetmen: Hasan Hadi
Oyuncular: Baneen Ahmad Nayyef, Waheed Thabet Khreibat, Sajad Mohamad Qasem, Muthanna Malaghi, Ahmad Qasem Saywan
Senaryo: Hasan Hadi

1990'lı yıllar Irak'ında Saddam Hüseyin döneminde bir okulda kura çekilir ve 9 yaşındaki Lamia, askerden bozma kaba saba ögretmeni tarafından başkanın doğum günü için pasta yapmakla görevlendirilir. "Bibi"siyle yoksulluk içinde yaşayan Lamia, hiç hoşuna gitmese de bu görevi yerine getirmek zorundadır. Normal bir ülkede bu önemsiz bir ödev olsa da, o dönemdeki Irak'ta pasta yapamamak, başka bir ifadeyle verilen görevi yerine getirmemek devlete sadakatsizlik olarak görülür ve acımasızca cezalandırılır. Böylece film bir çocuk macerası gibi başlasa da, gittikçe dönemin siyasi, sosyal, ekonomik röntgeninin çekildiği güçlü bir politik sinema örneğine dönüşür. Swimsuit adlı bir kısa filmin ardından ilk uzun metrajı olan The President's Cake'i yazıp yöneten Hasan Hadi, filmini bu pasta meselesi üzerinde konumlandırdıktan sonra, küçük Lamia'nın dramını daha da keskinleştirmek için bir başka gerçekçi fikir daha buluyor: Yaşlı ninesi, artık ona bakamadığı gerekçesiyle Lamia'yı durumu iyi bir aileye vermek istiyor. Bunu öğrenen Lamia, çok sevdiği ninesinden ayrılma fikrine öfkelenip kaçıyor. İşte bu kaçış, bir yandan da zamanında yetiştirilmesi gereken bir pasta, filmi dinamik bir yolculuğa dönüştürüyor. Lamia'nın yolculuğunu izlerken zaman zaman bir masalın içindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz. Kucağından indirmediği horozu "Hindi" ve ona pasta malzemelerini temin etmede yardım eden yankesici sınıf arkadaşı Saeed ile birlikte türlü olay ve insanla karşılaşıyorlar.

Lamia'nın pasta için gerekli malzemeleri bulmaya çalışması aslında bir hayatta kalma mücadelesi. Yumurta, şeker, un gibi sıradan besinler neredeyse lüks tüketim ürününe dönüşmüş durumda. Bir çocuğun basit gibi görünen bu amacı, bütün bir toplumun ekonomik çöküşünü ortaya çıkarıyor. Özellikle Lamia kaçtıktan sonra hikayenin akışı hiç zorlama olmadan Irak'ın yaşadığı yaptırımları ve yoksulluğu karakterlerin günlük hayatı üzerinden gösteriyor. Güvenlik, eğitim ve sağlık kurumlarının, çarşı ekonomisinin rejimin bu çürümüşlüğü içinde debelenişi, bunun getirdiği ahlaki çöküntü, irili ufaklı biçimlerde bu bir günün içinde yer buluyor. Ama her şeye rağmen insanlar lunaparklarda veya kahvelerde eğlenebiliyor. Saddam'ın yaklaşan doğum günü nedeniyle sokaklarda da yürüyüş etkinlikleri, sloganlar, kutlamalar görüyoruz. Tabii bunların sevgiden önce korku kaynaklı olduğunu biliyoruz. Devlet, temsil edildiği kurumlardaki bireyler vasıtasıyla bu korkuyu insanlara yayıyor. Zira başlarında da onları korkutan bir diktatör var. Saddam Hüseyin, filmin gittiği her yerde bulunan portrelerde, afişlerde, sloganlarda, insanların endişe dolu yüz ifadelerinde görünerek adeta filmin kötü adamı rolünü üstleniyor. "Çocuk masalı" tanımına geri dönersek Lamia, bu kötü adam, onun kurduğu sistem ve uygulayıcıları, aynı zamanda korku iklimine teslim olup yozlaşmış bazı bireylerin oluşturduğu kurtlar sofrasındaki küçük kız konumunda.

The President's Cake, bir ilk filme göre çok iyi çekilmiş, kurgulanmış bir yapım. Esasen bir kurgucu olan Hasan Hadi, Orta Doğu çıkışlı çoğu filmde gördüğümüz, gerçeklik duygusunu arttırması yönünden de beğendiğimiz filtreli, salaş ya da özensiz prodüksyonlardan farklı olarak çok temiz, profesyonel bir reji performansı gösteriyor. Üstelik bu temizlikle de o gerçekliği elde ettiğini görüyoruz. Tudor Vladimir Panduru'nun görüntü yönetimi de filmin en büyük kozlarından biri. Kamera sık sık geniş planlara bakıyor ve karakterleri büyük coğrafyanın içinde küçücük bırakıyor. Bu görüntüler sadece estetik değil, aynı zamanda insanların devlet, savaş ve yoksulluk karşısındaki çaresizliğini de hissettiriyor. Cannes Film Festivali’nden Golden Camera ve Director's Fortnight ödülleri kazanmış olması boşuna değil. Oyuncu olmayan kişilerle çalışılmış olması böyle filmler için avantaj ve Hadi bu avantajı çok iyi kullanmış. Baneen Ahmad Nayyef'in Lamia performansı filmin merkezini oluşturuyor. Çocuk oyuncularda sık görülen yapaylık hissi yok. Ağladığında gerçekten üzülüyor, inat ettiğinde gerçekten inatçı davranıyor. O kadar gerçek ki, kamera onu takip ettikçe film de güç kazanıyor. The President’s Cake, Saddam dönemi Irak'ını anlatan bir tarih filmi değil. Bir çocuğun gözünden korkunun normalleşmesini anlatan bir film. Politik sinemanın sık yaptığı gibi seyirciye ders vermeye çalışmıyor. Sadece Lamia ile bu talihsiz coğrafyada bir gün geçirterek bir sürü şey söylemeyi başarıyor.