Brezilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brezilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2026 Salı

The Secret Agent (2025)

 
Yönetmen: Kleber Mendonça Filho
Oyuncular: Wagner Moura, Maria Fernanda Cândido, Tânia Maria, Carlos Francisco, Thomás Aquino, Gabriel Leone, Alice Carvalho, Hermila Guedes, Robério Diógenes, Luciano Chirolli, Enzo Nunes, Udo Kier
Senaryo: Kleber Mendonça Filho
Müzik: Mateus Alves, Tomaz Alves Souza

1960'lardan 80'lerin ortalarına kadar süren askeri diktatörlük yılları arasında kalan ve nispeten daha yumuşamış bir dönem olan 1977 yılı Brezilya'sındayız. Ama buna rağmen faşist baskı, faili meçhul cinayetler, korku iklimi, sert dönemlerden kalma pislikler ortadan kalkmış değil. Açılış sekansında Volkswagen aracıyla köhne bir benzin istasyonuna deposunu doldurmak için giren bir adam görüyoruz. O benzin alırken birkaç metre ilerde bir adamın üzeri örtülmüş cesedi duruyor. Benzinci, cesedi yemek için akın eden aç köpekleri kovuyor. Adamın şaşkınlığı sürerken istasyona iki polis geliyor. Cesedi pek umursamıyorlar. Asıl umursadıkları, benzin almak için gelmiş olan adamdan bir şeyler koparabilmek. Onları aç köpeklerin üniforma giymişleri olarak da görebiliriz. Ne yazık ki birkaç dal sigarayla yetinmek zorunda kalıyorlar. Bu gerilim ve kara mizah yüklü harika sekans, bize nasıl bir film izleyeceğimiz yönünde bazı olumlu fikirler veriyor. O Som ao Redor (2012), Aquarius (2016), Bacurau (2019) gibi eleştirel başarısı yüksek filmlere adını yazdıran yönetmen, senarist, yapımcı, eleştirmen Kleber Mendonça Filho'nun yazıp yönettiği The Secret Agent (O Agente Secreto), dönemin ruhunu belli noktalardan ele alıp neredeyse kusursuz yansıtan bir film. Politik gerilim ve kara mizahı farklı fikir ve tekniklerle kaynaştırması hayranlık verici.

Özgün bir senaryo olmasına rağmen dönemin dengelerine sadık gerçekliği o kadar güçlü ki, birçok kulvardan giriştiği anlatımları yekpare biçimde sunma ustalığına sahip. Zaten diktatörlük yıllarında bu coğrafyalardan o kadar çok hikaye fışkırıyordu ki, bugüne kadar sinema tarihinde yer bulmuş sayısız filmde bunu gördük. Filho, baş karakteri olan akademisyen Armando Solimões etrafında şekillendirdiği senaryosunda hem onun kişisel hayatına, hem de genel olarak bu başıboş kalmış dönemin politik ve sosyal iklimine kritik bakışlar atıyor. Filmin merkez üssü Atlantik kıyısındaki Recife şehri. Filho da 1968 Recife doğumlu. Belki de yaşanmış olaylardan, tarihi gerçekliklerden, nesillerin aktardıklarından, bunların üzerine eklenenlerden derlediği senaryosunun bu denli sahici olması Filho'nun önceki filmlerinden de gördüğümüz farklı tarzının da bir yansıması. Benzin istasyonundan sonra Recife'de muhalif hareketin liderlerinden Elza'nın ayarladığı bir site dairesine yerleşen Armando'nun, onun siteye yerleşmesini sağlayan Dona Sebastiana ve burada bulunan site sakinleriyle sıcak bir aile ortamını andıran ilişkisi yanında, kaybettiği eşi Fátima'nın ebeveynleri ve onların yanında yaşayan oğlu Fernanda ile ilişkileri filmin sakin, sevimli, hüzünlü bir yüzünü yansıtıyor. Mevsim yaz ve karnaval zamanı. Filho, askeri diktatörlüğün gölgesinde Brezilya halkının dans, müzik ve eğlencenin kollarında sarhoş olmasının ironisini hem filmine, hem de seyircisine unutturmuyor.


Öte yandan, Armando kimliğini gizleyen, saklanan bir akademisyen. Üniversitede lityum pil üzerine yaptığı çalışmalarla otomotiv sektörünün geleceğini şekillendirmeye çalışan bir ekipte yer alıyor. Bunları tek bir flashback sekansıyla toparlayan Filho, işlerin neden ters gittiğini kilit anlarla çok güzel özetliyor. Darbe hükümeti adına çalışan Ghirotti, bu çalışmalara ödenen fonu kesmeye karar verince Armando ile ihtilaf yaşıyorlar. Ghirotti de faili meçhul cinayetleri kendine geçim kapısı yapmış polis eskisi Augusto ve onun üvey oğlu Bobbi'yi Armando'yu öldürmeleri için tutuyor. Bu ikisi de elleri kirlenmesin diye Vilmar adında başka bir tetikçi tutuyorlar. Filho, darbelere çanak tutan Amerika'nın desteklediği bu hükümet ve Ghirotti gibi adamların, üzerine çöktükleri ülkelerin huzur ve refahının bozulması, yeniliklerin ve ilerlemelerin önünün kesilmesi, kendilerine muhtaç olunması için her şeyi yapabileceklerini, günümüz dengelerini de anımsatarak ustalıkla betimliyor. Muhaliflerin himayesinde farklı bir kimlikle nüfus dairesinde işe giren, kalacak bir yer bulan Armando'nun tek istediği oğluyla beraber ülkeden çıkmak. Faili meçhullerden biri olmamak için gün sayıyor. Çok sevdiği eşi Fátima'yı kaybetmiş, oğlu Fernanda ile bir türlü kalıcı olarak kavuşamamış, peşindeki katillerden sıyrılamamış olmanın hüzünlü, gergin ama umutlu bir ruh halini aynı anda omuzlarında taşıyor.

Filho, setini kurduğu 1977'nin popüler kültür bileşenlerini de hikayesine katık ediyor. Karnaval coşkusu Recife'yi de sarmış vaziyette. Sinemalarda Jaws fırtınası esiyor. Filmde Jaws'dan başka The Omen, Carrie, Flesh For Frankenstein gibi filmlerden izler görüyoruz. Ülkenin korku iklimi sinemaları da sarmış vaziyette. Tam bunlar olurken, ağzında bir erkek bacağı bulunan bir köpekbalığı yakalanması ülke gündemine düşüyor. Bu "Kıllı Bacak" bir fenomene dönüşmüş. Hatta Filho'nun bu fenomeni bir kitsch korku filmi olarak tasarladığı gece sekansı da korku-komedi göndermesi olarak filme renk katıyor. Sert bir rejim görmüş insanların bu filmler için salonları doldurması, çığlıklarla tepkiler vermesi, bir yandan da karnavallarından ödün vermemesi Brezilya halkının adrenalin dolu bu oyalanışlarına Filho'nun incelikli göndermesi adeta. Film ayrıca günümüze açtığı bir aksla o yıllarda yaşamış muhaliflerin geleceğe belge olarak bıraktığı kaset kayıtlarını dinleyen iki genç araştırmacı üzerinden de döneme bakıyor. Armando’nun hikayesini ses kayıtları vasıtasıyla takip etmeye ve olup bitenleri anlamaya çalışan bu araştırmacılardan Flavia, hiç görmediği bu adamla bir bağ kuruyor. Aradan geçen yılların, o dönemin ve bu filmin aktörlerine, mekanlarına neler yaptığını göstermesi de bellek (ve flaş bellek) vurgusu açısından çok çarpıcı bir son dokunuş olarak dikkat çekiyor.


Sahte kimlik, geçici ikametgah, göstermelik meslek, hepsi Armando'ya bir "gizli ajan" personası yüklüyor. Kayınpederinin makinistlik yaptığı sinemada bir ara gözümüze çarpan, başrolünde Jean-Paul Belmondo'nun yer aldığı 74 yapımı Le magnifique filminin fragmanındaki "Agent Secret" kelimelerine bakan Armando'nun aslında bir ajandan çok uzak biçimde, ülkesine hizmet etmesine izin verilmemiş, daha huzurlu bir hayat için saklanmak zorunda kalmış bir vatansever temsili olma ironisi yerini buluyor. Filmin dönemin ruhunu yansıtışı, sanat yönetimi, sinematografisi muazzam. Gerilim dolu tetikçi takibi sahnesinde de gördüğümüz üzere sadece dar alanlarda değil, geniş çekimlerde de olağanüstü bir doğallık hakim. Bir başka muazzamlık da casting için söz konusu. Kısa bir süreliğine gördüğümüz, Kasım 2025'te hayata gözlerini yuman Udo Kier'in bile Hans rolüyle alakasız da olsa renk verdiği yan karakter zenginliği de fark yaratmakta. Usta oyuncu Wagner Moura ise abartısız ama güçlü performansıyla ödül ve adaylıklarının haklı gururunu ne kadar yaşasa azdır. Özellikle Cannes'dan Filho ve Moura dahil 4 ödülle dönen film toplamda 90 kadar ödül almış durumda. Kleber Mendonça Filho, tüm olumlu eleştiriler bir yana,  birçok yönden klişelerin ayak seslerini hissettirmesine rağmen bunlara yüz vermeyen, kestirilemez yollar tercih eden mütevazi ama güçlü anlatımıyla kariyerinin şimdiye dek belki de en iyi filmine adını yazdırıyor.

16 Aralık 2025 Salı

O Filho de Mil Homens (2025)

 
Yönetmen: Daniel Rezende
Oyuncular: Rodrigo Santoro, Rebeca Jamir, Miguel Martines, Johnny Massaro, Juliana Caldas, Lívia Silva, Inez Viana
Senaryo: Daniel Rezende, Valter Hugo Mãe

Küçük bir kasabada deniz kenarında yalnız yaşayan 40'lı yaşlarındaki balıkçı Crisóstomo'nun en çok istediği şey bir erkek evlattır. Bu özlemini büyükçe bir bez bebekle gidermeye çalışsa da günden güne ümidi tükenmektedir. Üzerinde "evlatsız bir baba, babasız bir evlat arıyor" yazdığı küçük kağıtları pazarda esnaf tezgahlarına bırakmaya kadar işi götürür. Bu ilanlardan birini bulan yaşlı bir kadının Crisóstomo'ya bir sürprizi vardır. Derken başka bir hikayeye geçeriz. Oradan da bir başkasına. Bu hikayeler önce ufak kesişme anlarıyla aynı kasabada olduğumuzu gösterir. Bu hikayenin merkezindeki karakterlerin yaşadıkları bazen geçmişe dönerek, bazen kendi zamanları içinde anlatılır. Ama en önemlisi bu karakterler gittikçe daha fazla birbirlerine yaklaşmaya başlarlar. Valter Hugo Mãe'nin aynı adlı romanından Daniel Rezende'nin senaryolaştırıp yönettiği Brezilya yapımı O Filho de Mil Homens (The Son Of A Thousand Men), o roman duygusunu sonuna dek yansıtan estetik, melankolik, kırılgan, çok iyi çekilmiş ve kurgulanmış bir dram. Romanda nasıl bilemiyoruz ama film 7 bölümden oluşuyor. Balıkçı Crisóstomo ve yetim Camilo'nun hikayesiyle başlayan film, hamile cüce Francisca'nın, oradan eşcinselliğiyle ve bunun farkındaki annesiyle mücadele eden Antonino'nun, sonra da kendisini başgöz etmek isteyen sorunlu annesiyle sıkıntı yaşayan Isaura'nın hikayelerini sıralıyor. Başta bağımsız birer öyküler dizisi sandığımız bu hikayeler yavaş yavaş, ustalıkla birbirine bağlanıp yeni hikayeler üretiyorlar.

Karakterler o kadar etkileyici, onlara biçilen öyküler o kadar içli ki, biri diğerini takip ederken veya tamamlarken filmin genel tonu hiç değişmiyor. İyi kurgulanmış olması boşuna değil. Her ne kadar bu filmin kurgucusu Marcelo Junqueira olsa da, yönetmen Daniel Rezende, Diarios de motocicleta (2004), O Ano em que Meus Pais Saíram de Férias (2006), Tropa de Elite 1-2 (2007-2010), Cidade dos Homens (2007), The Tree Of Life (2011) gibi önemli filmlerin kurgusunu yapmış, 2002 tarihli muhteşem Cidade de Deus ile En İyi Kurgu Oscar'ı kazanmış bir sinemacı. Hikayelerin kendi içlerindeki bütünlüğü, ileri geri hamlelerle diğerleriyle kurulan ince bağlantıları, giderek iç içe geçmeye başlamaları, nihayetinde tek bir aksta buluşmaları ustalık kokuyor. Başlangıçta sözünü ettiğimiz bağımsız görünüm, sanki her biri "bir varmış bir yokmuş" diye başlayan mütevazi ama ilginç masallar toplamı gibi durmakta. Aralarında bağlantılar kurulmaya başlandığında bile bu bağımsızlık bozulmuyor. Bu defa kendi birleştikleri noktalarda bağımsız olabiliyorlar. Ebeveynlerin evlat, evlatların ebeveyn hasreti, ebeveynlerin evlatlarının hayatına müdahale ederken onların ne istediklerini umursamamaları, çocukluk/ergenlik travmaları, bu travmaların aşk, sevgi, evlilik, hoşgörü, cinsellik kavramlarının yanlış veya eksik yorumlanmasına yol açması, nesilden nesile aktarılan önyargılar ve bağnazlıklar, hatta başka alt okumalar filmin melankolik atmosferinde olgunlaşıyor.

Bu hikayelerin geçtiği küçük kasaba mikro evreninde geçmişte yaşanmış, ibret olsun diye nesilden nesile aktarılmış bazı mitlerle kurulan bağlantılar, sırlarıyla birlikte mezara girmiş başka karakterler de muhtelif hikayelere dahil ediliyor. Hatta bazıları hikayenin kendisi oluyor. Genel tema, evlatlar ve ebeveynler arasındaki iletişim biçiminin veya iletişimsizliğin ilişkiler üzerinde açtığı (bazen de onardığı) evrensel yaralar. Ama bu temayı didaktik yöntemler kullanarak değil, bilakis didaktik yöntemlerin köhneliğini olay örgüleri arasında vurgulayarak işliyor. Gereksiz yükselmiyor, hatta o yükselen enerjiyi bazı karakterlerine kayalıklardan denize çığlık attırarak boşaltıyor. Melankoliyi sonuna kadar koruyor. Öyle ki çoğu zaman o melankoli, gerçeklikten daha sahici duruyor. Her ne kadar okumamış olsak da Valter Hugo Mãe'nin metninde kesişen hayatlar örgüsünün zerafeti, Daniel Rezende'nin görsel zenginliğinin zarifliğiyle çok güzel örtüşüyor. Azul Serra'nın görüntü yönetiminin önemi yadsınılamaz. Ama Rezende, tıpkı kurgu becerisine olduğu gibi görüntü işçiliğinde de kontrolü sağladığını düşündüren, hissettiren bir reji ustalığı sergiliyor. En önemli başrol sayabileceğimiz Rodrigo Santoro, Hollywood yapımlarından kendi ülkesinin bağımsız filmlerine uzanan geniş yelpazesine Crisóstomo ile yaralı, hassas, hüzün dolu ve pek sık dışa vurmadığı izole bilgeliğe sahip bir performans daha ekliyor. O Filho de Mil Homens 2025'in çok konuşulmamış ama en iyi seçkilerinde yer alması hiç sırıtmayacak filmlerinden biri.

31 Mart 2025 Pazartesi

Ainda Estou Aqui (2024)

 
Yönetmen: Walter Salles
Oyuncular: Fernanda Torres, Selton Mello, Maria Manoella, Bárbara Luz, Luiza Kosovski, Guilherme Silveira, Antonio Saboia, Cora Mora, Fernanda Montenegro
Senaryo: Murilo Hauser, Heitor Lorega, Marcelo Rubens Paiva
Müzik: Warren Ellis

Rio de Janeiro 1971. Askeri diktatörlüğün pençesine düşen Brezilya fonunda eski milletvekili Rubens Paiva ordu tarafından gözaltına alınır. Karısı Eunice de daha sonra tutuklanır. Eunice günler sonra serbest bırakılır. Ancak Rubens ortadan kaybolmuştur. Beş çocuğuyla ortada kalan Eunice, bir yandan ailesini bir arada tutmaya, bir yandan da hayat arkadaşının izini bulmaya çabalamaktadır. Rubens Paiva'nın oğlu Marcelo Rubens Paiva’nın kitabından Murilo Hauser ve Heitor Lorega'nın senaryolaştırdığı, 1998 yılında çektiği Central do Brasil ile Oscar adayı olan, Abril Despedaçado (2001) ve Diarios de motocicleta (2004) gibi başarılı yapımları yönetmiş Walter Sales'in yönettiği Ainda Estou Aqui (I'm Still Here) gerçek olaylara dayalı politik altyapılı bir aile dramı. 1974 - 1983 yılları arasında Arjantin devletini yöneten askeri dikta rejimi, Portekiz'de 1932 - 1968 arası dönemi kapsayan diktatörlük dönemi gibi Brezilya'nın da tarihinde böyle bir kara leke bulunmakta. Bu baskıcı dönemlerde gerçekleşen adaletsizlikleri, hukuksuzlukları, işkenceleri, faili meçhulleri konu alan pek çok film çekildi. Günümüzde de çekilmeye devam ediliyor. Belki de en çarpıcı olanları Arjantin sinemasından çıkıyor. Bu filmleri izlemiş olan seyirci için belli bir çıta mevcut. Bir birey veya topluluk merkezli dramatik yapıyı dönem parametrelerine yayarak politik gerilimin hakkını veren bu yapımlar, dikta rejimlerinin türlü olumsuzluklarını ele alırken hem öfkelerini sanat formuna sokmayı, hem de cesaretlerini yansıtabilecekleri gerçek hikayeleri yeni nesillere aktarmayı amaçlamışlardı.

I'm Still Here'ın hikayesinin de bir film potansiyeli taşıdığı muhakkak. Yaşananları en iyi bilenlerden biri olan Paiva'nın oğlu Marcelo Paiva'nın kitabı belli ki annesi Eunice'i merkez alarak döneme sınırlı bir açıdan bakmış. En azından filmden öyle anlaşılıyor. Bu sınır, önemli bir politik kırılma noktası içinde kalabalık Paiva ailesinin önce neşeli, daha sonra kendi iç rutinlerinin bozulmaya başlamasıyla hüzünlü bir hal alan hali vakti yerinde yaşantılarından anekdotlar şeklinde beliriyor. Rubens Paiva'nın polis tarafından götürülmesine kadar geçen süre zarfında aile fertlerinin günlük yaşamlarıyla seyirciye yakınlaştırılmaya çalışılmasından başka kayda değer pek bir şey yaşanmıyor. Hava güneşli, çocuklar gülüyor, eğleniyor, plajda voleybol oynuyorlar. Evde partiler veriliyor, dans ediliyor. Rubens Paiva'nın evinden alınmasından sonra sivil polislerin Paivaların evine girmeleri, akabinde Eunice ve kızlarından Eliana'nın birkaç günlük sorgu süreci, filmin politik yönünü hatırlamamızı sağlıyor. Sonrasında da Latin Amerika sinemasının dikta rejimine bakışından aşina olduğumuz o gerilim, dram, öfke, mücadele yüklü duruşu yanında I'm Still Here'ın zayıf kaldığını düşünebiliyoruz. Hatta bu tip bir politik filme göre fazla konforlu bile bulmak mümkün. Belki uyarlandığı kitap, belki de Walter Sales'in yorumu duygu sömürüsünden mümkün olduğu kadar uzak durmasıyla, genel ve detaylı bir dikta rejimi altında kalmış halk anlatımından ziyade Paiva ailesine yansımalarına ağırlık veriyor. Bu vesileyle Eunice'in eşi olmadan hem kalabalık ailesini çekip çevirmesi, hem de kocasının akıbetini takip etmesi üzerinden bireysel bir mücadelenin odağa alındığı bir dram izliyoruz.

Filme güçlü bir kadının varoluş mücadelesi şeklinde bakarsak pek bir sorun yok. Zaten sorunlu bir film hiç değil. Gayet iyi çekilmiş, zamanlaması, matematiği, nerede nasıl duracağı iyi organize edilmiş bir film. Fakat "güçlü bir kadının varoluş mücadelesi" içinde bulunduğu politik düzlemde çok boyutlu ve gerilimli biçimde ele alınmayınca etkili, vurucu, öfkeli olmamayı tercih etmiş gibi görünüyor. Bu tercihte de sorun yok. Kaldı ki bu anlatım tercihini tercih edecek seyirci kitlesi de mevcut. Ancak böyle filmlere daha vurucu olma, o yılların kayıplarına, faili meçhullerine, işkence görmüşlerine etkili bir vefa örneği gösterme misyonu yüklenme eğilimi söz konusu olduğunda I'm Still Here'ın kendini fazla genişletmediği görülüyor. Filmi herhangi bir fiziki ve siyasi coğrafyada kocasını kaybetmiş, beş çocuğuyla ayakta durmaya çalışırken ve kocasının izini sürerken (bu iz sürme meselesi de pek tatminkar sayılmaz) izlediğimiz herhangi bir kadın hikayesiyle bir tutabiliriz. Eunice Paiva da tanınmayı hak eden bir kadın. Daha geniş çapta tanınmayı hak eden bir başka isim de onu canlandıran 60 yaşındaki tecrübeli oyuncu Fernanda Torres. Özellikle gerildiği, endişelendiği sahnelerde adeta boyut değiştiren Torres, her duyguya hakim bir oyuncu olduğunu zahmetsizce hissettiriyor. En İyi Uluslararası Film Oscar'ı dahil onlarca ödül ve adaylık alan I'm Still Here, Adrian Teijido sinematografisi, Warren Ellis müzikleri, en mühimi de Brezilya sinemasının en önemli figürlerinden biri olan Walter Sales'in ustalıklı yönetmenliğiyle kaliteli bir dram.

26 Mart 2022 Cumartesi

A Nuvem Rosa (2021)

 
Yönetmen: Iuli Gerbase
Oyuncular: Renata de Lélis, Eduardo Mendonça, Helena Becker, Girley Paes, Kaya Rodrigues
Senaryo: Iuli Gerbase

Gökyüzünde beliren gizemli ve ölümcül bir pembe bulut, birkaç saniye içinde açık havadaki insanları öldüren bir etkiye sahiptir. Yapılan anonslarla insanların eve kapanması istenir. Bir gece önce bir partide tanışan ve birbirlerinden etkilenen web tasarımcısı Giovana ve kiropraktör Yago da Giovana'nın annesinin evinde mahsur kalırlar. Çift, bu apartman dairesinde birlikte yaşamaya başlar. Günler, aylar geçtikçe bu duruma çare bulunamaz ve dünya bu karantinaya alışmaya zorlanır. Dış dünyayla sadece teknoloji sayesinde iletişim kurabilen Giovana ve Yago'yu uzun, sıra dışı ve meşakkatli bir ilişki beklemektedir. Iuli Gerbase'nin yazıp yönettiği A Nuvem Rosa (The Pink Cloud), filmin girişinde de belirtildiği üzere 2017'de yazılmış, 2019'da da çekilmiş. Covid-19'dan önce benzer salgın öngörüleriyle yazılmış Contagion (2011), Perfect Sense (2011), yüzlerce zombi filmi ve daha onlarca pandemi senaryosunda tuhaf bulaşıcı hastalıklar ve bunların yarattığı kaos portreleri kendi kural ve klişelerini yaratmıştı. Fakat olayın karantina boyutu söz konusu olduğunda portrenin çerçevesi daralmakta. Aniden ortaya çıkan ölümcül bir tehlikenin insanları oldukları yere hapsetmesiyle birlikte, beraber yaşamak zorunda kalmanın getirdiği çatışmalar artık bir film senaryosu olmaktan çıkıp hayatımıza girmişti. Iuli Gerbase, Covid-19'dan önce tasarladığı bu karantina senaryosunu, bizim yaşadığımız karantina günlerinden daha katı kurallarla çerçevelemiş, haliyle bazı mantık hatalarını da içeri buyur etmiş. Mesela evlerinden çıkamayan insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması, yetkililere verilen siparişler ve o siparişlerin pencerelere takılan tüpler vasıtasıyla dronlarla ulaştırılması şeklinde olurken, kapı pencere açamayan insanların nasıl hava alabildikleri gölgede kalmış.

Iuli Gerbase, bu detayları ve mantık hatalarını fazla deşmeden asıl meselesi olan karantina iletişim ve iletişimsizliklerini iki ana karakteri üzerinden okumaya çalışıyor. Tecrübe ettiğimiz üzere post-Covid seyirciler olarak bu pre-Covid okumalarını daha donanımlı bir şekilde eleştirebileceğimiz için bazı burun kıvırmalarımız olabilir. Giovana ve Yago, bu karantinanın erkek, kadın, birey ve çift olarak zorluklarını yansıtırken kendilerine ayrıksı özellikler biçilmeden, ekstra bir kişilik özelliği veya geçmiş travması eklenmeden, olması gerektiği gibi sıradan şekilde konumlandırılıyorlar. Bu sayede seyircinin onları benimseyişi kolaylaştırılıyor, uzun karantina sürecinde yaşadıkları çatışmalar tanıdık ve mümkün görünüyor. Eksiklikleriyle beraber bizim de geçtiğimiz evreler, içine düştüğümüz sıkıntılar, ortasında kaldığımız ikilemler bu izolasyon simülasyonunu izlenir kılıyor. Kendi gerçek karantinamızda sahip olduğumuz bazı özgürlüklere bile sahip olamayan Giovana ve Yago'nun çok daha sert şartlarda, çok daha uzun süre yaşamalarına rağmen bu kadar diri kalabilmelerine, normal bir çift hayatı sürebilmelerine ikna olmak durumunda bırakılsak da, "şayet kendi karantinamız da bu kadar sert ve uzun sürseydi ne yapardık" sorgusuna kapı açtığı için ilgiyi hep canlı tutuyor film. Ne var ki çocuk yapacak, onu dışarı adım bile atmadan büyütecek özveri testini yüzeysel bırakıyor. Karantinaya doğmak ve onun içinde büyümek gibi bir tuhaflığı tanımlamak için yeterince donanımlı olmadığını hissettirse de, bu ihtimali hayata geçirmesi dahi onu ilginç hale getirebiliyor.


A Nuvem Rosa, toz pembe felaket ironisiyle tek çıkışını bu bulutların dağılmasına bırakmış bir film. Çıkışı fazla umursadığı da söylenemez. Daha çok sürecin kendisine odaklanıyor. İki insanın bu karantina sürecinde karşılaştığı sorunlar, karantinasız aynı evde yaşamak zorunda olan çiftlerin karşılaştıklarından teorik olarak çok farklı değil. Bu manada pembe bulutları evlilik ya da birliktelik metaforu olarak görmek de mümkün. İkili arasında pembe bulutlardan bağımsız olarak iletişimsizlik ilişkinin monotonluğu, çocuk isteği gibi normal tartışmalar görüyoruz. Tamamı evde geçen film, bu normal çatışmaların ve tek mekanın sıkıcı potansiyelini bertaraf etmek için ara sıra bu mahsur kalma halini yan karakterlere ve onların içinde bulundukları durumlara da paslıyor. Öyle ki, tek mekan filmi olmasaymış pekala korku/gerilime bile yaklaşabilirmiş izlenimi veriyor. Giovana ve Yago'nun bilgisayar ve telefondaki görüntülü uygulamalarla iletişim kurdukları bu yan karakterlerin kapanma sürecinde yaşadıkları ve bizim sadece ekrandan onların ağzından dinlediğimiz karantina psikolojileri, kendi alanlarını oluşturabilecek derecede etkili, muğlak, hatta dehşet verici. Partneri ekmek almak için evden çıkıp fırında mahsur kalan, böylece uzun kapanmayı tek başına geçirmek zorunda kalan Giovana'nın arkadaşı Sara, kendisine bakan erkek hemşireyle karantinada kalan Yago'nun hasta babası Rui, kapanmadan hemen önce bir arkadaşlarının evindeki partide başka kızlarla mahsur kalan Giovana'nın ergen kardeşi Julia filmin çapını genişletip güçlendiren unsurlar.

Bu karakterler dışında zaman zaman Giovana ve Yago'nun kaldıkları evin civarındaki başka kapalı dairelerde uzaktan gördüğümüz insanların tuhaf davranışları da karantina psikolojisinin komik, dramatik, trajik yönlerini yansıtıyor. Giovana'nın, "daha önce yapmayı sevdiğimi fark etmediğim bir şey" diye anlattığı ayrıntı, daha önce hiç kapalı kalmadığımız için elimizdeki sayısız imkanın, gözümüzün önündeki sayısız hayat detayının kıymetini bilememiş ve pandemi sayesinde hatırlamış olmanın samimiyetini taşıyor. Bu ölümcül gerçeklikle yaşamak zorunda kalan toplumun, kapanma süresi uzadıkça durumu kabullenişi, hayatını teknoloji üzerinden sürdürmeye başlaması, kişisel gelişim videoları, görüntülü konuşmalar, çöpçatan uygulamaları, VR seti vs. ile hayatı yeniden kodlamaya başlamaları da atlanmıyor. Şayet Covid-19 gibi bir felaketi yaşamamış olsaydık A Nuvem Rosa bize çok daha orijinal gelebilirdi. Hatta belki de "olur mu öyle şey" eşiğinde filme bir zombi istilasının farklı bir versiyonu muamelesi yapıp trajikomik bulabilirdik. Ama bizim yaşadıklarımıza oldukça yakın şu haliyle yarattığı aşinalık onu daha kabul edilebilir yapıyor. Post-apokaliptik veya bilim kurgu düzleminden çıkarıp gerçeğe yaklaştırıyor. Renata de Lélis ve Eduardo Mendonça'nın seyirciyi yabancılaştırmayan performansları, Iuli Gerbase'nin eski normalde seyirciyi yabancılaştırabileceği ama karantina normalini şaşırtıcı biçimde birçok yerinden yakalayan öngörüleri A Nuvem Rosa'yı bu yeni türün iyi örneklerinden, hatta belki öncüllerinden biri yapıyor.

11 Aralık 2021 Cumartesi

7 Prisioneiros (2021)

 
Yönetmen: Alexandre Moratto
Oyuncular: Christian Malheiros, Rodrigo Santoro, Vitor Julian, Lucas Oranmian, Clayton Mariano, Josias Duarte
Senaryo: Thayná Mantesso, Alexandre Moratto

Bir Brezilya köyünde yaşlı annesi ve iki kız kardeşiyle yaşayan 18 yaşındaki Mateus, ailesine daha iyi bir yaşam sunmak için bir aracı vasıtasıyla São Paulo'daki bir hurdalığa çalışmaya götürülür. Beraberinde kendi yaşlarında dört genç daha vardır. Hurdalığın patronu Luca başta yardım sever görünse de, çalışanlara ödeme yapmayınca, üstüne bir de onları borçlu çıkarınca gençler ayrılmak ister. Ama Luca şiddet ve baskı uygulayarak, geride bıraktıkları ailelerine zarar vermekle tehdit ederek onları hurdalığa hapseder. Mateus bir yandan kurtulmanın yollarını ararken, bir yandan da değer verdiği ailesini korumak için ortama uyum sağlamaya çalışır. Yapımcıları arasında Cidade de Deus (2002) ve The Constant Gardener (2005) gibi iki önemli filmi yönetmiş, son zamanlarda kendini daha çok yapımcılığa ve televizyon projelerine vermiş olan Fernando Meirelles'in de yer aldığı 7 Prisoneiros, henüz ikinci uzun metrajını çeken Alexandre Moratto'nun yönettiği bir suç dramı. Senaryosunu da Thayná Mantesso ile birlikte yazan Moratto, ilk filmi Socrates'te de onunla çalışmış, hatta bu filmin başrolündeki Christian Malheiros ile tekrar buluşmuş. Venedik Film Festivali'nde Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü kazanan yapım, güçlü ve güncel mesajlarıyla dikkat çekiyor.

Dünyanın pek çok yerinde duyduğumuz, okuduğumuz insan kaçakçılığı meselesinin Brezilya ayağında kullanılan çeşitli yöntemlerden birini senaryolaştıran Moratto, bu trafikten kurtulmuş bazı işçilerin deneyimlerinden yola çıkarak merkeze aldığı Mateus üzerinden kurguladığı hikayesinde, bu insanların nasıl ağa düşürüldüğü, nasıl ve ne şartlarda ücretsiz çalıştırıldığına dair gerçekçi bir profil çıkarıyor. Tarlalarda işçi olarak çalışırken, büyük şehire gidip daha iyi imkanlarla daha fazla para kazanarak mühendis olmayı hayal eden Mateus ve arkadaşlarının bir anda köle ya da mahkuma dönüştürülmeleri, hem psikolojik, hem de bedava işçi çalıştırmaktan kaynaklı ekonomik çıkar yönünden etkileyici bir gerçeklikle işleniyor. Zorbalıkla emeğin sömürülmesi neticesinde bu genç emekçilerin kurtulma mücadelesine dönüşeceğini beklediğimiz film, kurtulma girişimleri ve kendi iç dinamiklerindeki çatlamalarla yeterli bir süre ilgilendikten sonra yavaş yavaş tek meselesinin bu olmadığını, daha derinlere inmek istediğini göstermeye başlıyor. Luca figürüyle tipik baskıcı patron, Mateus ile de hakkını arayan sömürülmüş emekçi canlandırmasında bulunsa da, bu karakterler özelinden genele ulaşma yolunda doğru adımlar atıyor.


7 Prisoneiros aslında güçlü bir dönüşüm hikayesi. Hurdalıkta çalışmaya başladığı ilk zamanlar hakkının yenmesini hazmedemeyen, kaçmaya çalışan Mateus, artık bu mahkumiyetten kurtulamayacağı düşüncesine yenik düşmeye başlayınca uyum sağlama yoluna gidiyor. Sadece kas gücünün değil, oyun ne olursa olsun onu kuralına göre oynamanın psikolojik gücüyle ayakta kalabildiği bir kurtlar sofrasında olduğunun farkına varıyor. Bu farkındalık ile kendini sindiren sistemin suyuna gitmek ya da o sistem tarafından yutulmaya razı olmak şeklinde bir taraf belirleyen Mateus, bu rızasının meyvelerini de almaya başlıyor. Önce kendisini sömüren sistemin başındaki unsurun güvenini kazanmak, sonra o çarkın önemli bir dişlisi, akabinde de yeni unsuru olmak her dişlinin yapabileceği bir şey değil. Moratto basit bir hurdalıkta işleyen sistemden hareketle, iş dünyasındaki ve suç dünyasındaki paralellikleri, sömürü düzenini ve farklı bireylerin bu düzen içinde var ya da yok oluşlarını analiz ediyor. İnsan kaçakçılığının boyutlarının bu hurdalıkla sınırlı kalmadığını, uluslararası insan trafiğinin türlü suç sektörlerine kaynaklık ettiğini, bunun arkasındaki güçlerin de politik bağlantılardan doğrudan ve dolaylı yollarla beslendiğini ya da direkt o gücün kendisi olduğunu sağlam zeminlere oturtuyor.

Brezilya coğrafyasından çıkan yapımlara gerçeklik katan salaşlık ve sefalet, 7 Prisoneiros'un da hücrelerinde dolaşıyor. Gelir dağılımı arasındaki uçurum neticesinde ortaya çıkan türlü suç hikayelerine ev sahipliği yapan bu coğrafya sineması Anjos do Sol (2006) gibi trajedilerle örülü ya da O Homem Que Copiava (2003) gibi mizah ve romantizm soslu dinamik yapımlar üretme başarısıyla, türü ne olursa olsun ağır sefalet altında ezilen karakterlerin çıkış yollarına veya çıkışsızlıklarına dair güçlü hikayeler barındırıyor. Özellikle Cidade de Deus ile önemli bir kırılma noktası yaşayan Brezilya sineması, ülkenin suç batağında debelenen karakterlerine bakışında mühim sinematik gelişmeler kaydetti. 7 Prisoneiros da bu ekolün dinamik, dramatik, trajik donelerinden faydalanmasını bilen bir film. Çoğu sahne, çoğu mekan, bir film setine dönüştürüldüğünü unutturacak derecede sahici. Polisinden politikacısına, yozlaşmış bir sistemin karşısında durmak ile onun bir parçası olmak arasında seçim yapmak durumunda kalan Mateus'un ikilemine bulunan çözüm ise belki de filmin en güçlü mesajı. Mateus'a sunulan seçenek ve onun seçimi, finale doğru çok iyi döşenmiş yolun aslında bir sonu olmadığını, başka yollara bağlandığını gösteren nitelikte. Socrates'ten sonra ikinci başrolüyle Mateus rolündeki Christian Malheiros ve Luca'yı canlandıran tecrübeli aktör Rodrigo Santoro'nun uyumlu birliktelikleriyle güçlenen 7 Prisoneiros, girişi, gelişmesi ve sonucuyla amacına ulaşmış bir film.

20 Haziran 2020 Cumartesi

A Vida Invisível (2019)


Yönetmen: Karim Aïnouz
Oyuncular: Julia Stockler, Carol Duarte, António Fonseca, Flávia Gusmão, Gregório Duvivier, Bárbara Santos, Maria Manoella
Senaryo: Murilo Hauser, Inés Bortagaray, Karim Aïnouz, Martha Batalha
Müzik: Benedikt Schiefer

Brezilyalı yazar ve gazeteci Martha Batalha'nın "A Vida Invisível de Eurídice Gusmão" adlı romanından Murilo Hauser, Inés Bortagaray ve Karim Aïnouz tarafından senaryolaştırılan, Aïnouz'un yönettiği A Vida Invisível, 2019 Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış ödülü kazanmış çok güçlü bir dönem dramı. 1950'li yıllarda Rio de Janeiro’da yaşayan iki kız kardeşten Eurídice iyi piyano çalan, Viyana'ya gidip piyano eğitimi alma hayalleri kuran bir genç kız. Yunan denizci Iorgos'a aşık olan ve onunla evlenip Atina'ya yerleşmek isteyen Guida'nın ise gözü başka hiçbir şey görmemektedir. Guida geceleri gizli gizli kaçıp sevgilisiyle buluşurken Eurídice onu idare eder. Bir elmanın iki yarısı gibi olan kardeşler için Guida'nın bu aşkı sonun başlangıcıdır. Bir gece eve dönmeyen Guida, ardında Iorgos ile Yunanistan'a giden bir gemiye bindiğini, onunla evlendikten sonra Brezilya'ya geri döneceğini yazdığı bir mektup bırakıp gider. Birkaç yıl sonra Eurídice'in düğününde buluruz kendimizi. Viyana hayallerini gerçekleştiremeyip Antenor adlı bir gençle evlenen Eurídice, Rio de Janeiro’da başka bir eve taşınır. Bir gün Iorgos tarafından terk edilmiş şekilde karnı burnunda eve dönen Guida, annesi tarafından hoş karşılansa da, babası Manoel onu evden kovar. Eurídice'in nerede olduğunu sorduğunda ise evlenip Viyana'ya taşındığını söyler. Filomena adlı iyi kalpli bir kadınla karşılaşan Guida ise çocuğunu doğurup Rio'nun arka sokaklarında fahişelik yapmaya başlar. Guida'yı Atina'da sanan Eurídice, Eurídice'i Viyana'da sanan Guida birbirlerinden habersiz aynı şehirde, aynı havayı soluyarak hayallerinden uzakta kendi yaşamlarına dalmışlardır.

Dramatik açıdan son derece geniş bir vizyona sahip romanı, o vizyonu bozmadan ve ağırlaştırmadan senaryo haline getiren Aïnouz ve ekibi, bir Eurídice'in, bir Guida'nın hayatına girerek adeta iki filmi birlikte götürüyor. Farklı karakterlere sahip iki kardeşten Eurídice, piyano yeteneğini sanatsal ve akademik bir düzeye taşıma hayalleri kurarken, Guida ise sadece kalbinin sesine kulak verip gerçek aşk sandığı duygunun peşinden gitmeye odaklanmış bir genç kız. Dönemin erkek egemen yapılanmasının altını baba Manoel ve Eurídice'in kocası Antenor ile çizen film, özellikle Manoel'in evden kaçıp hamile olarak geri dönen Guida'yı topluma karşı utanç içinde kalacağı düşüncesiyle evden kovmasını hikayenin dönüm noktası olarak tanıyor. Onun dışında bu egemenliğin belirgin bir baskısı hissedilmiyor. Hatta Eurídice'in güçlü bir karakter oluşu, her ne kadar Antenor ona karşı çıksa da piyanoya dair ideallerini tamamen unutmasına izin vermiyor. Ama A Vida Invisível bütün benliğiyle iki kardeşin babaları tarafından ayrı düşürülmesi ve bu ayrılıktan haberleri bile olmaması üzerine nefes alıp veriyor. Ataerkillik saplantıları veya döneme dair dolaylı politik fonlar oluşturmuyor. Birbirini Avrupa'da sanan kardeşlerin aynı şehirde iki farklı yaşam içinde yaşadıkları iniş çıkışlar ve birbirlerine karşı duydukları derin özlem filmin her yanını kaplıyor. Guida'nın bıkmadan kardeşi Eurídice'e yazdığı, ne var ki sebebini sonra öğreneceğimiz şekilde bir türlü ona ulaşmayan mektupların bu özlemin canlı tutulmasında payı büyük.


Bu sıra dışı ayrılık hikayesinin hüzünlü ve gizemli olduğu kadar gerilimli bir yanı da var. Gerçeğin ne zaman açığa çıkacağı, tepkilerin ne olacağı, birbirine çok yakın bu iki hayatın nasıl kesişeceği gibi istim üstünde bir dramın etkisi altındayız. Çift taraflı bilinmezliğin yarattığı olağanüstü bir zemin inşa eden film, özellikle restoran sahnesinde büyülü olduğu kadar, o ramak kalma duygusunun iliklere işlediği çok yoğun bir an yaşatıyor. Yıllar geçtikçe örselenen özlemin bir yandan da tutkulu halini koruduğu duygusu, iki kardeşin hayatlarındaki gelişmelerin hep bir adım önünde duruyor. Filme bakarak Martha Batalha, romanında toplumsal normların el üstünde tuttuğu Eurídice'i ve o normların dışladığı Guida'yı seçimlerinden dolayı yargılamıyor. Her seçimin kişinin hayatındaki önemine dışarıdan, biz okurların ya da seyircilerin gözünden bakmaya çalışıyor. Onların yargılanışları da okurlar/seyirciler tarafından gerçekleştiriliyor. Onlara yapılan büyük haksızlığı daha fazla kaşıyor. Bunu yaparken farklı ihtimalleri de gözden geçirmemizi sağladığı anlar oluyor. Mesela Guida evi terk etmeseydi, Eurídice evlenmeyip hayallerinin peşinden koşsaydı, babası Guida'yı kovmasaydı, bir yan dramın öznesi olan anneleri Ana, Guida'nın söylediği gibi "kocasının gölgesi" olmasaydı gibi farklı ihtimaller bu hikayeyi bu kadar güçlü kılmayabilirdi. Birbirleriyle çok iyi anlaşan iki kardeş için bu ayrılık sürecinin başı, ortası, sonu fark etmeksizin derin bir hasret ve kederle yoğrulmuş şekilde konumlandırılması, edebi ve beşeri yönlerden bu eseri yüceltiyor.

Her ikisi de bu filmle São Paulo ve Valladolid Film Festivallerinden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanmış Julia Stockler (Guida) ve Carol Duarte (Eurídice), kendi farklı hayatlarının odak noktası olmayı bilen performanslarla bu güzel romanı/senaryoyu/filmi gururlandırıyorlar. Bedenen ayrı, kalben bir olan iki insanın kardeşlik duyguları çerçevesinde, hatta o çerçeveyi de aşan bir bağlılıkla yükselttikleri A Vida Invisível, ortak maziye sahip ama bir şekilde kopmuş, birbirlerine göre görünmez hayatlar yaşayan milyonlarca insanın hislerine tercüman olacak bazı detaylarla örülü incelikli bir film. Bir bakıma beklenmedik ama kesinlikle dokunaklı bir final bloğu ile bu narin hikayeye nokta konularak kalplere güçlü bir dokunuş gerçekleştiriliyor. Le meraviglie, Beach Rats, Petra, Lazzaro felice, Never Rarely Sometimes Always gibi farklı ülkelerden onlarca filmin görüntü yönetmenliğini yapmış Hélène Louvart'ın, müzikleriyle Alman besteci Benedikt Schiefer'ın da bu dokunuşta önemli rolleri var. Romana hakkını verdiğini düşündüren, 2000'li yılların en iyi uyarlamalarından biri olan A Vida Invisível, her ne kadar "Eurídice Gusmão'nun Görünmez Yaşamı" olarak anılsa da, aslında Eurídice ve Guida kardeşlerin birbirlerine karşı eşit derecede görünmezliklerinden kuvvet bulan, bu iki hayatın talihsizliklerini çok iyi dengelemiş bir yapım.

14 Eylül 2015 Pazartesi

O Lobo atrás da Porta (2013)


Yönetmen: Fernando Coimbra
Oyuncular: Leandra Leal, Milhem Cortaz, Fabiula Nascimento, Juliano Cazarré, Thalita Carauta, Isabelle Ribas
Senaryo: Fernando Coimbra

Üç kısa filmin ardından yazıp yönettiği ilk uzun metrajıyla pekçok ödül kazanan Fernando Coimbra filmi O Lobo atrás da Porta (Wolf At The Door), 6 yaşındaki kız çocukları Clara'nın tanımadıkları bir kadın tarafından kaçırılması sonrası perişan olan Bernardo ve Sylvia çiftinin çıkmazdaki evliliğine bakış atan sert bir dram. Bu kaçırılma olayında Bernardo'nun genç metresi Rosa bir anda baş şüpheli haline geliyor. Rosa'nın polis sorgusuyla bu ilişkinin başlangıcına gittiğimizde ise bizi ağır ağır tutkulu olduğu kadar gerilim dolu bir girdap içine çeken Coimbra, evlilik - yalnızlık, sadakat - ihanet zıtlıklarını akıcı ve tarz kaygısı güden bir anlatımla ele alıyor. Bu tarz, normalden biraz uzun ve diyaloglu tek planlarla olduğu kadar, nadiren hareketli kamerayla kendini belli ediyor. Özellikle Rosa'nın polis tarafından evinden alınışını filmin farklı zamanlarında bir ön, bir de arka plandan yansıtan bölümler çok etkileyici. İlk filmini çeken Coimbra, filmin genelinde yılların tecrübesine sahipmişçesine bir yönetim sergiliyor. Son ayların flaş dizisi Narcos'un iki bölümünü (La Gran Mentira ve You Will Cry Tears Of Blood) izlemiş olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.

Filmin bana göre olumsuz manada tek göze batan kısmı, Bernardo'nun polis sorgusu sırasında izlediğimiz Bernardo - Rosa ilişkisinin flashbacklerinin, bu kez Rosa'nın sorgusu sırasında en başa sarmış olması ki, olayın Bernardo alanı daha verimli biçimde kullanılabilirdi izlenimi uyanıyor. Yine de top Rosa'ya geçtiğinde film adeta yeniden başlıyor ve adım adım kaçırılma gizeminin ve yasak ilişkinin doğuracağı sonuçların kaygılı bekleyişi her yanımızı sarmaya başlıyor. Filmin özünü açığa çıkarmamak için fazla detaya inmek sakıncalı olabilir ama o öz, insanın bencilliği uğruna yapabileceklerinin çok çarpıcı bir boyutunu kucağımıza bırakıp giden nitelikte bir öz. Didaktik bir algı gözlerden kaçmasa da, ilişkilerin doğasına bir virüs gibi sızmaya meyilli şiddet, yalan, ihanet olgularının bedelleri üzerine bazen sarsıcı bir adalet anlayışını ihtiyaç gibi gören zihniyetler her zaman mevcut. Leandra Leal ve Milhem Cortaz'ın olağanüstü oyunculukları filmin gerçekliğini arttıran, tutku ve gerilimi bir potada yoğuran, yoğunlaştıran ve eriten nitelikte. O Lobo atrás da Porta, bittikten sonra da etkisini bir müddet sürdüren, sonrasında yaşanacakları detaylı biçimde kafalarda şekillendirebilecek dinamiklere sahip başarılı bir Latin Amerika sineması örneği.

30 Mart 2015 Pazartesi

Ônibus 174 (2002)


Yönetmenler: José Padilha, Felipe Lacerda
Müzik: Sacha Amback, João Nabuco

José Padilha ve Felipe Lacerda tarafından yönetilen Ônibus 174, 12 Haziran 2000'de Rio de Janeiro'da yaşanan rehin alma krizini ele alan bir belgesel. Sandro adındaki silahlı bir gencin 174 numaralı otobüsü kaçırarak içindekileri rehin alması, haber değeri taşıyan, ancak 150 dakikalık bir belgeselde işlenişi sıkıntı yaratabilecek bir olay. Fakat yönetmenler üç yıl sonra bu olayı, en yakın tanıklarıyla ayrıntılı biçimde analiz ediyorlar. Psikolog, sosyal hizmetler görevlisi, olay sırasında otobüs çevresinde görevli birkaç polis, korkulu anları en yakından yaşamış rehinelerden birkaçı, Sandro'nun çok sevdiği teyzesi ve onun gibi sokaklarda yaşayan arkadaşları bu analizin haritasını çıkarmada etkin rol üstleniyorlar.

Sokak çocuklarının yürek burkan sözlerinin fonunda tepeden gördüğümüz Rio'nun gecekondu ve modern kent tezatlığı ile açılan film, zaten amacının özelden genele ulaşmak olduğunu belli ediyor. Filmde küçükken annesi gözleri önünde katledilen, babasını hiç tanımamış Sandro'nun sokaklara düşmesinden sonra yaşadıkları üzerinden genel bir profil çıkarılıyor. Zira onun yaşadıkları, yüzlerce, binlerce çocuğun yaşadıklarından farklı değil. Bu genel profilde ekonomik ve sosyal sıkıntılardan, yani kısaca yoksulluğun sebep olduğu çöküntünün altında kalmış bireylerden dört başı mamur bir toplum eleştirisine ulaşılıyor. Küçüklüklerinden beri dışlanmış, hor görülmüş, uyuşturucu, hırsızlık ve daha pek çok suçun kucağına düşmüş bu bireylerin bir numunesi olan Sandro'nun da asıl amacı insanları rehin alıp öldürmek değil, farkedilmek.

Tabii onun bu amacını gerçekleştirme yönteminin yanlışlığı kadar, Brezilya polisinin, adalet sisteminin, insanlık dışı muameleler sergilenen ıslahevleri ve hapishanelerin yanlışlıkları da filmin merkez noktasında duruyor. Bütün bunları harika bir kurguyla bütünleştirip hem bu polisiye olayın gerilimini, hem de sosyal altyapısını paralel götüren Ônibus 174, farklı kesimlerden Brezilya gerçeğinin röntgenini kurgusal senaryolarla çeken Elite Squad, Carandiru, City Of God gibi filmlerin gerçekçi anlatımlarına, gerçeğin kendisiyle cevap veriyor. Böylece bir belgesel olduğu kadar altyapısı sağlam kurulmuş gerilimli bir polisiye de oluyor. 2008'de Last Stop 174 adıyla filme de alınan bu olay, öncesi, şimdiki zamanı ve trajik sonuyla kendisinden uyarlanmışların değil, direk kendisinin görülmesi gereken şekliyle Ônibus 174'te vücut buluyor.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

2 Coelhos (2012)


Yönetmen: Afonso Poyart
Oyuncular: Fernando Alves Pinto, Alessandra Negrini, Caco Ciocler, Marat Descartes, Roberto Marchese, Neco Villa Lobos, Aldine Muller, Thaíde, Thogun
Senaryo: Izaías Almada, Afonso Poyart
Müzik: André Abujamra, Marcio Nigro

Edgar, teknoloji manyağı, gününü gün eden, aynı zamanda el altından dijital bombalar yapan bir adamdır. Bir trafik kazası sonucu Walter’ın eşini ve çocuğunu öldürdükten sonra yozlaşmış milletvekili Jader tarafından hapis yatmaktan kurtarılır. Bir akademisyen olan Walter ise Edgar’ın babasının restoranında çalışmaya başlar. Öte yandan savcı Julia ve avukat ortağı Henrique ise varoşların en tehlikeli gangsteri Maicom’u kollamaktadırlar. Ama Maicom’un hakkındaki onlarca suçlamadan kurtulabilmesi için vekil Jader’e iki milyon dolar ödemesi gerekmektedir. Bu takastan haberdar olan Edgar işi bozup parayı almak, hem Jader’den, hem de Maicom’dan kurtulmak için herkesi içine alan büyük bir plan yapmıştır.

Genç Afonso Poyart’ın yazıp yönettiği ilk uzun metraj olan 2 Coelhos, bu karmaşık ilişkiler yumağından oluşan hikayesini aynı karışıklıkta kurgulayıp bir de bu kurguya hız kazandırınca ortaya ilginç bir film çıkıyor. Gerçi ilginçliği olumlu veya olumsuz anlamda kullanmak seyirciden seyirciye değişiklik gösterebilir. Bir kere böyle bol karakterli mizahi suç hikayelerini Guy Ritchie filmlerine benzetmeyenleri dövüyorlar. 2 Coelhos’ta da gelenek bozulmuyor, hakkında okuduğunuz her iki eleştiriden birinde aynı referansla karşılaşıyorsunuz. Bunun doğruluk payı su götürmez. Ama Poyart’ın filminin Ritchie’nin tarzını fazlasıyla andırması onun kadar iyi olduğu ya da ona yaklaştığı anlamına gelmiyor. Her ne kadar tasarladığı suç ağlarını Ritchie gibi bağlayıp çözme yönünde kısmen başarılı sayılsa da, karakterleri ismen ve cismen tanıtan animasyonlu geçişler, ağır çekimler, klipsel çekimler, aptal tiplemeler, içinde bulunulan durumla alakasız espriler vs. sanki fazlasıyla bu referansla anılmak istermiş gibi kasten ve yoğun biçimde kullanılmış.


2 Coelhos her şeyden evvel “dağınık” bir film. Bu yeni tarzın zaten bir miktar o yolun yolcusu olduğuna dair örnekler izledik ve onları öyle sevdik. Ancak animasyonlarla, motor takmış kes-yapıştırlarla, video kliplerin (burada “estetiği” diyemiyorum!) sinir bozucu sabırsızlığıyla ilerleyen anlatım, bir süre sonra flashback rüzgarına da kapılınca bu defa “yorucu” bir hal alıyor. Ağır çekim hadisesinde gerçekten “ağır” kalması da ayrı bir tecrübesizlik örneği. Bunların hepsinin ekonomik veya belli bir amaca hizmet eden varoluşlarını umursamayan Poyart, seyirciyle oyun oynar gibi “bil bakalım ben bu çipi sana niye gösterdim, o adam telefonda kiminle konuştu, öteki ne zaman taraf değiştirdi, berikiler yalnız kaldığında ne konuştular” gibi bir sürü sahneyi soru-cevaba bağlayıp, cevapları da alakasız yerlere serpiştirerek sözde zihin jimnastiğini, zihin hamlığının yarattığı sıkıntıya dönüştürebiliyor. Buna birçok örnek arasından, Edgar’ın Julia’yı Maicom’un arabasında gördükten sonra yaşadığımız uzun flashback tecrübesi verilebilir.

Filmin bana yansıyan bu dağınık ve yorucu özellikleri, karakterleri benimseme yönünde de sıkıntı yarattı. Zengin çocuğu kontenjanından bir kahraman ideali yaratmaktan uzak Edgar ve fırıldak çevirmekten fırıldak olmuş Julia çiftinden (ve onları bu planı uygulamaya iten birbirleri dışındaki motivasyonların eksikliğinden) bir kıvılcım çıkmıyor. Oyuncular da iz bırakan bir iş çıkarmıyorlar. Belki yaşadığı trajediden ötürü kendine en fazla inandıran karakter Walter ki, Edgar ve Julia’nın finaldeki konumları bile onun sayesinde bir anlam ifade ediyor. Çatışma sahnelerinin zindeliği ve Brezilya’nın varoştan şehir merkezine uzanan doğal ortamlarının yarattığı sinematik nimetleri kimi zaman çok iyi kullanan idaresiyle 2 Coelhos, Afonso Poyart’ın çıkış filmi olarak fena sayılmaz. Ama karşılaştırıldığı isim ve filmlerin kalitesine erişebilmesi için önünde daha çok yol var.

17 Kasım 2011 Perşembe

Anjos do Sol (2006)


Yönetmen: Rudi Lagemann
Oyuncular: Fernanda Carvalho, Antonio Calloni, Otávio Augusto, Darlene Glória, Vera Holtz, Chico Díaz, Bianca Comparato
Senaryo: Rudi Lagemann
Müzik: Nervoso, Felipe Radicetti, Flávio Santos

Yine Brezilya, yine acı ve keder.. Küçük yaştaki kız çocukların nasıl fuhuş sektörüne köle edildiğini çok çarpıcı bir dille anlatan bir film. Ailesi tarafından acımasızca fuhuş simsarlarına satılan 12 yaşındaki Maria'nın yürek yakan öyküsünü izlemek zordu gerçekten. Natalie Portman'ın Leon'daki performansına benzer bir his uyandırması da mümkün küçük Fernanda Carvalho'nun filmden sonra psikolojik tedavi görmüş olması da muhtemel. Brezilya'da her yıl binlerce çocuğun cinsel istismara uğradığını dünyaya duyurma misyonu da başarılı biçimde yerine getirilmiş. Acı ama gerçek filmlere yüreği elverenler mutlaka görmeli.

Zaten bu acı gerçekleri tüm doğallığıyla sinemaya uyarlama başarısı Brezilya sinemasının karakteristik özelliği. Filmin çekilmesine ön ayak olan Brezilya insan hakları derneği ve çocuk esirgeme kurumu benzeri kurumlar, Brezilya’nın bu utanç tablosunun cesurca filmleştirmesi ile, dikkat çekmenin en etkili yollarından biri olan rahatsız etme yöntemine destek çıkmışlar. Bu çok önemli bir girişim. Hele de bizim o kurum kurum kurumuş benzer kurumlarımızın faaliyetlerini (!) düşündükçe bazı kurumların yol yakınken bataklık misali kurutulması gerekliliğine uyanıyor insan. Her türlü suç unsurunun günlük yaşamın bir parçası haline geldiği karnavallar, salsa ve futbol cenneti Brezilya’nın insanlıkla imtihanına bir tanıklık fırsatı daha Anjos do sol… Türkiye-Brezilya dünya kupası maçının küçük Maria için önemini de dikkat çekelim bu arada.

11 Kasım 2010 Perşembe

O Homem Que Copiava (2003)


Yönetmen: Jorge Furtado
Oyuncular: Lázaro Ramos, Leandra Leal, Luana Piovani, Pedro Cardoso
Senaryo: Jorge Furtado
Müzik: Leo Henkin

Gündüzleri fotokopi çeken, geceleri dürbünü ile etrafı, daha çok da bir mağazada tezgahtarlık yapan ve tuhaf babasıyla birlikte yaşayan Sílvia’nın dairesini izleyen André’nin merkezinde çok akıcı bir yapım. Annesi ile yaşıyor olmasına rağmen yalnız ve hüzünlü bir genç olan André’nin kendine yarattığı dünyayı izlerken onun monologları eşliğinde harika bir senaryoya çarpılıp kalıyor insan. Hatta André’nin bir o kadar da renkli iç dünyasından küçük demetler halinde katıksız başyapıt Amélie tadı almak bile zaman zaman mümkün. Ama film André’nin kalpazanlığa meyletmesiyle bir anda farklı bir düzleme giriyor. Orada da yavaş yavaş kendi halinde bir suç hikayesine dönüşüyor. Aslında başlangıç olarak sorun yok. Fakat banka soygunu, hele hele şu piyango hadisesinden sonra gitgide Amélie rotasından uzaklaşıp biraz hevesleri kırıyor. Romantik komedi tanımında da hiçbir sorun yok bence. Öyle olması (ya da gözükmesi) filmin güzelliğinden hiçbir şey götürmediği gibi, çok şey kattığı bile söylenebilir. Üstelik romantik komedilerde sıklıkla rastladığımız, genelde bir çiftten oluşan yan karakterler de tam isabet olmuş. Yazan yöneten Jorge Furtado’yu takibe almak gerekebilir. Her filmi olduğu gibi kabul ettiğimizden, şöyle böyle olsaydı yaklaşımlarını bir kenara koyduğumuzda dolu dolu bir iki saat geçirdiğinizi fark ediyorsunuz. Önemli olan da bu…

10 Nisan 2008 Perşembe

Cidade dos Homens (2007)

 

Yönetmen: Paulo Morelli

Oyuncular: Douglas Silva, Darlan Cunha, Jonathan Haagensen, Rodrigo dos Santos, Camila Monteiro, Naima Silva, Luciano Vidigal, Pedro Henrique

Senaryo: Elena Soarez, Paulo Morelli, Elena Soarez

Müzik: Antonio Pinto

 

"Rio De Jenerio'da 700'ü aşkın kenar mahalle mevcut. Birçoğu uyuşturucu satıcıları tarafından ele geçirilmiş ve tepeden tırnağa silahlanmıştır. Siyahiler'in AR15'i, Pisto, Uzi'si, HK'ları ve bunun gibi bir çok silahı var. Dünyanın başka her yerinde bu silahlar bir savaş sebebidir. Rio'da ise sadece suç sebebi..."

Tropa de Elite bu cümlelerle açılıyordu. Cidade dos Homens ise o mahallelerden birine zoom yaparak, müthiş dramlar yakalıyor. Evli ve bir erkek çocuk babası genç Ace ile kayıp babasının peşine düşen Laranjinha arasındaki sıkı dostluk etrafında vücut bulan bu nefis film, Brazilya varoşlarının içine düştüğü toplumsal bataklığı en iyi tasvir eden filmlerden bir tanesi olmuş. Genç ve karizmatik Madrugadão liderliğindeki bir çete ve onun ait olduğu mahalle, Madrugadão en yakın adamı tarafından ihanete uğrayınca cehenneme dönüyor. İki arkadaş ise özel hayatlarındaki sorunlar yanında yüklüce bir hayatta kalma, hayata olan inançlarını yitirmeme mücadelesi veriyorlar. Brezilya'da tam 4 sezon oynamış bir TV dizisinin uzun metrajı. Keşke izleseydik ama diziyi izlememiş olmak da birşey kaybettirmiyor olsa gerek. Yapımcılar arasında yer alan, yapımcı olarak dizinin de arkasında durmuş olan, efsane başyapıt Cidade de Deus'un yönetmeni Fernando Meirelles için bir saygı duruşu daha. Zaten bu adamın adını nerede görsem içimi bir heyecan kaplıyor. Mükemmel bir prodüksyon, yine o kirli doğal ortamın steril görüntüleri, yine enfes latin ezgileri... Cidade de Deus'un dizlerinin dibine ne de güzel yakışıyor!

8 Nisan 2008 Salı

Tropa de Elite (2007)


Yönetmen: José Padilha
Oyuncular: Wagner Moura, Caio Junqueira, André Ramiro, Milhem Cortaz, Fernanda de Freitas, Fernanda Machado, Fábio Lago, Alexandre Mofatti, Maria Ribeiro
Senaryo: André Batista, Luiz Eduardo Soares, Bráulio Mantovani, José Padilha, Rodrigo Pimentel,
Müzik: Pedro Bromfman

Tropa de Elite akıcı, sert ve çoğu zaman da baş dondüren bir tempoda seyretmesine rağmen çift taraflı eleştiri oklarını yürekli bir biçimde fırlatmış bir yapım. Ateş hattının tam ortasına durup son yılların en cesur filmlerinden birini çeken yönetmen José Padilha'nın 2002 yapımı Ônibus 174 belgeselini şiddetle öneriyorum. Bir otobüs kaçırma eylemini konu alan belgeselde Brezilya polisinin acil durumlarda nasıl hareket ettiğini gösteren çok çarpıcı bir belgeseldi.

O zamandan beri mimlenmiş olan Padilha, Tropa de Elite'in çekimlerinde bu yüzden çok sıkıntı yaşamış. Hem mafya, film ekibinin bir bölümünü kaçırmış, hem de polis, imajlarının zedelendiği gerekçesiyle filmin gösterimini yasaklamaya çalışmış. Kısaca iki tarafa da yaranamamış, zaten yaranmak gibi bir amacı da olmayan mangal yürekli bir film Tropa de Elite... Sırf belgesel havası yaratmamak için kişisel dramlardan da faydalanmış ve bu sayede daha dengeli bir dil elde etmiş. Bir yandan genel anlamda ikili eleştirisini yaparken, diğer yanda da hikayesine sadık biçimde ilerliyordu. Filmin gelip gelip kişisel bir intikam meselesine dayanmasını eleştirenlerin, bu dengeye tam anlamıyla hakim olamadıklarını düşünüyorum. O intikam sayesinde izleyenin tutacağı taraftan ziyade, tutacağı tarafı ne amaçla tuttuğunun şaşkınlığını yaratmayı başarıyor film.

Filmde vicdani açıdan iyi/kötü ile onların temsil ettiklerinin iç içe geçmişliğinin neden olduğu yozlaşma son derece çıplak bir bakış açısıyla ele alınmış. Özellikle Matias karakteri üzerinden ilerleyen bölümler, polis karşıtı/yanlısı tabloyu daha net biçimde göz önüne serer nitelikteydi. Zaten bana göre filmin en önemli oyunculuk başarısı da Matias'ı canlandıran André Ramiro'nundu. Tabi Nascimento'yu canlandıran başrol oyuncusu Wagner Moura'ya ayrıca değinmek gerek. Carandiru ve Cidade Baixa'daki performanslarını çok beğendiğim oyuncu yine sağı solu belli olmayan havası ile elit birliğin en has adamı rolüyle her sahnesinde göz doldurdu. Mutlaka görülmesi gereken bir film.