2 Temmuz 2008 Çarşamba

La Zona (2007)


Yönetmen: Rodrigo Plá
Oyuncular: Daniel Giménez Cacho, Maribel Verdú, Daniel Tovar, Alan Chávez, Carlos Bardem, Mario Zaragoza, Marina de Tavira
Senaryo: Rodrigo Plá, Laura Santullo
Müzik: Fernando Velázquez
 
Lise öğrencisi Alejandro, Meksika’nın başkentinde, en son güvenlik teknolojisiyle korunan, duvarlarla örülü ve fakirlikle çevrili refah ve zengin bir site olan La Zona’da yaşıyor. Bir gece gecekondu mahallesinden üç genç La Zona’ya girip ev soymaya kalkışırlar. İş üstünde basılınca, yaşlı bir kadını öldürürler. Kaçmayı başaran kadının hizmetçisi güvenliği ayağa kaldırır. Çıkan çatışmada iki genç vurulur. Üçüncüsü -Miguel- ise La Zona’nın derinliklerine doğru kaçmaya başlar.
 
La Zona, zengin ve yoksul kavramlarının aynı coğrafyada, aynı havayı teneffüs ediyor olmalarına rağmen, aralarındaki uçurumun derinliğine çok çarpıcı vurgular yapan bir Meksika yapımı. Etrafı gecekondularla çevrili burjuva yerleşim bölgesi La Zona’nın dikanli teller ve yüksek duvarlarla çevrili izole konumu ile bu konumun mahremiyetini tehdit eden yoksul mahallelerin çoğunluk çaresizliği, global anlamda kuvvetli sosyo-kültürel göndermelere sahip. Aslında bunlara gönderme demek de doğru sayılır mı bilmem. Çünkü burjuvazi ile yoksulluk temsilleri hiç de dolaylı bir anlatım izleğinde değil. Şöyle ki, kabaca zengin ve yoksul yaşam şekilleri arasındaki fark, hemen hepimizin farkındalığı dahilinde güç ve zayıflık arasındaki eşitsizlikle aynı anlamda. Zaten La Zona’nın temel varoluş sebebi bu. Ancak belki de beraberinde çift taraflı bir eleştiride de bulunmuş sayılabilir ki sanırım filmin o kısmı izleyenin zihninde daha dolaylı bir yol izlermiş gibi görünüyor. Yani azınlık olan zenginin gücü ile, çoğunluğa sahip fakirin güçsüzlüğü arasındaki bariz tezat. Fakat kendi ülkemizden biliyoruz ki bu tezatlık sorgulanamaz bir dokunulmazlığa sahip değil.

La Zona, cinayetle sonuçlanan bir ev soygunu sonrası yaşananlarla belli bir örnekten çok yönlü çıkarımlar elde etmeyi/ettirmeyi başaran bir tokat. Fakirliğin etrafını kuşattığı elit bir bölge olması itibariyle daha önce yaşadığı kötü tecrübelerin de etkisiyle kalın duvarlar, güvenlik kameraları, güvenlik görevlileri ile önlemini almış, refah içinde, fakat oldukça huzursuz mini bir uygarlık. Bunun yanında kendi içinde oluşturduğu demokratik bir yapılanmayla apartman veya site yönetimlerinin doğal işlevlerini yerine getirme düzenini de oturtmuş. Bunlar gayet doğal. Hatta demokratik yapılanması dışında dışarıdan gelebilecek tehlikelerin ciddiyetine olan farkındalığından ötürü tartışmaya açık bireysel silahlanma durumu bile makul bir savunma şekli sayılabilir. Fakat La Zona ileri gelenleri, demokrasi kılıfı içinde kendi katı kurallarını oturtma adına sınıfsal ırkçılığa varan tutumlarıyla rahatsız ediciler. Özel hayatlarına yapılan tecavüzleri kanuni yollardan halletmek yerine kendi insan avları için organize olmayı seçiyorlar. Çünkü kanun kuvvetlerinin bile etkisiz kaldığı bir hak arayışı, o hakkın bulunamaması ile çoğu kez aynı anlama geliyor.
 
 
İçinde bürokratların da ikamet ettiği özel bir sitede bu hak arayışının yasalar yoluyla aranmıyor olması da çok anlamlı. Zengin, fakir, hatta iktidarı temsil eden bireylerin kendisinin bile bürokrasinin hantallığından, suçluların doğru dürüst cezalandırılmamasından, yasaların yeterince caydırıcı olmamasından şikayetçi olduklarına tanık oluyoruz. Varoşlar nasıl kendi yazılı olmayan kanunlarını mahallelerine yayabiliyorsa, La Zona burjuvaları da göze göz, dişe diş ilkeleri ile kendi çöplüklerinde kendi adalet anlayışlarını yerleştirebiliyorlar. Her iki tarafın da kafasına göre hareket edebilmesinin kolaylığı, yasaları ve onun uygulayıcısı olan polisleri de devre dışı bırakıyor. Üstelik para ve iktidarın gücü sadece kurumsal bazda değil, filmdeki idealist dedektif Rigoberto’yu yıldırdığı gibi bireysel çabaları da devre dışı bırakıyor.
 
Öte yandan “adalet parası olanlar içindir” düşüncesine sarıp sarmalanmış yoksul kesimin insanca yaşama hakları ile La Zona ahalisinin de şikayetçi oldukları “adaletin istedikleri şekilde tecelli etmeyişi” düşüncesi ne de güzel çakışıyor. Hiçbir kesime yaranamayan kanun ve hükümlerin “adalet” olarak tanımlanması da çok ironik. İster sırça köşklerde, ister gecekondularda yaşasınlar, insanlar için adalet kavramı hiçbir zaman tam manasıyla yerini bulmamıştır zaten. La Zona benzeri yerleşim alanlarında yaşayanların adalet, hak, hukuk ile daha yakın temasta olduğunu düşünürüz hep. Gecekondu sorunu da başlıbaşına bir inceleme konusu. Fakat esas olan gecekondu ile La Zona gibi uydu kent, studio city tipleri arasındaki refah uçurumunun orta yolunun bulunamayışı üzerine gelişmekte olan toplumları yönetenlerin sadece lafta kalan veya ufak tefek göz boyamalarla idare edilen kurnazlıkları. Çünkü bu çatışmanın sebebi elbette ki yıllar boyu sürdürülen yanlış global ekonomik politikalar ve oy toplamadaki zekasını ülke yönetiminde kullan(a)mayan politikacılar. İnsanların istedikleri yerde insanca yaşama hakları olduğunu kabul etsek de, kontrolsüz göçün ve kırsalı öldüren ekonomik iktidarsızlıkların sebep olduğu gecekondu kavramını kabullenmek zorunda kalmak çok kötü. Varoşların oy potansiyeli düşünüldüğünde oralara istif edilmiş insanların birçok yönden sömürüldüğü gerçeği unutulmamalı.
 
İşte o varoşların oylarıyla La Zona standartlarına kavuşan politikacı tipinin, kendini onlara karşı korumaya alma, onlara yapılan adaletsizliklere bırakın göz yummayı, ön ayak olma ikiyüzlülüğünün adıdır politika. Sorun sadece bu sayede kendi silahıyla vurulmuş konumuna düşen yoksul gecekondu insanlarının sorunu da değil. Eğitim, sağlık, kültür, adalet yönünden yoksun veya eksik büyüyen bu toplulukların ülke geneline yayılan suça, cehalete, yozlaşmaya önemli katkıları olduğu da bir gerçek. Artık bir yerden sonra sorun zengin-fakir ayırt etmeden herkesin sorunu oluyor. Büyük şehirlerin artan suç oranları, işsizlik, kontrolsüz kentleşme, nüfus artışı, kültür ve insan erozyonu hepsi zincirleme trafik kazası gibi birbirine giriyor. Bildiğimiz anlamda gecekondular zamanla çok katlı gecekondulara dönüşüyor. Bu sömürüden beslenen siyasi iktidarlar ve kaymak tabaka da La Zona cumhuriyeti gibi kendilerini yasalar üstü görüp istedikleri gibi at oynatabiliyorlar. Ama tüm bunlardan zengin olsun fakir olsun her şekilde etkilenen hep insanoğlu oluyor.
 

 Film olarak La Zona’nın ekonomik, siyasi, sosyal yönden kıskaca aldığı insanların dramı da her iki yakadan izleyeni kıskaca alıyor. Olayın bireye yansıyan boyutu çok sarsıcı. Fiilen cinayeti işlemese de olaya karışmış olan ve diğer iki arkadaşı La Zona’lılar tarafından öldürülen genç Miguel ile, La Zona sakini zengin çocuğu Alejandro’nun yollarının kesişmesi, doğuştan elde edilen farklı statülere sahip bireylerin, şansın ve şanssızlığın hayatın her evresinde kolayca yan yana gelebildiğini, birbirlerinin hayatlarında önemli rol oynayabildiklerinin ispatı. Farklı sınıflara mensup iki ergen üzerinden tek mesaj iletiyor veya ergen masumiyetinden hareket ediyor gözükse de, hem Miguel’in cinayet işleyen arkadaşlarını, hem de Alejandro’nun La Zona’daki insan avını bir oyun gibi algılayan yaşıtlarını da hesaba katarak ergen-yetişkin farkı gözetmeden, özünde insan olanın birbirlerini algılayış biçimleri ile bir enerji yaratıyor film. La Zona’dan canlı çıkmanın zorluğu sadece orada saklanmak zorunda kalan, polise teslim olmayı isteyecek kadar çaresiz Miguel’in kimliğinde vurgulanmıyor aslında. Alejandro’nun ebeveynleri ile birlikte birkaç sağduyulu La Zona mukiminin de içinde yaşadıkları sistemden hoşnut olmamaları La Zona’yı bütünüyle burjuva çetesi tarafından idare edilen bir site yapmıyor. Ama çoğunluk kendi içinde vicdanı da asimile ediyor. Kapitalizmin insanlara dayattığı onlarca şeyden biri de bu değil midir?

Fakat esas acı olan, sistem memnuniyetsizliği ve tek tük vicdani rahatsızlığa rağmen, La Zona sisteminin iç bünyesinde hunharca çözdüğü problemler sonrası değişen bir şeylerin olmaması. Yani Miguel’in suçunu itiraf edip özür dilediği kamera kaydını izleyen Alejandro’nun babasının veya kazara güvenlik görevlisini vuran yaşlı adamın vicdani çırpınışları da kendi kendine eriyip gidiyor. Özel mülkiyet sahipleri bir süre sonra iyice çığrından çıkıp “özel adalet”e başvuruyorlar. Kanunların işe yaramadığı yerde belki başka çare de kalmıyor. Fakat o kadar karmaşık bir döngü ki, “ben adaleti sağlıklı biçimde sağlayabilirim” diye sağduyulu bir kanun koruyucu bile yıllar boyu emek verdiği adalet sistemi tarafından susturuluyor. Hayat herkes için kaldığı yerden devam ediyor. Yaşadığımız, tanık olduğumuz veya TV’de gördüğümüz cinayetler, linçler, kapkaçlar, banka hortumlamalar, politik suçlar, rüşvetlerle devam ediyor. Elimizde kalan tek vicdan temsilcisi olan Alejandro’nun insan olarak yapması gerekeni yapıp, vatandaş olarak yapmaması, köşe başında karnını doyurması gibi devam ediyor. Devam etmesi gereken şekilde etmese de…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder