2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2007 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2025 Pazar

El Orfanato (2007)


Yönetmen: Juan Antonio Bayona
Oyuncular: Belén Rueda, Fernando Cayo, Roger Príncep, Mabel Rivera, Andrés Gertrúdix, Montserrat Carulla
Senaryo: Sergio G. Sánchez
Müzik: Fernando Velázquez

Laura ve Carlos çifti, Laura’nın çocukluğunun geçtiği malikaneye taşınmıştır. Laura orasını yetimhane olarak kullanmak niyetindedir. Çift aynı zamanda küçük Simón’u evlat edinmişlerdir ve hasta olan Simón’un tedavisi için de faydalı olabileceğini düşünmektedirler. Simón görünmez oyun arkadaşları olduğunu, onların kendisiyle oyun oynamak istediklerini, üstelik onların da kendileriyle aynı evde yaşadıklarını iddia etmektedir. Fakat doğumgününde hem evlatlık, hem de hasta olduğunu öğrenen Simón birden ortadan kaybolur. Aradan aylar geçer. Herkes kaçırıldığını düşünürken Laura oğlunun kaybolmasının görünmeyen arkadaşlarıyla alakalı olabileceğinden şüphelenmektedir.

El Orfanato, birkaç video klip ve kısa film geçmişi olan genç İspanyol Juan Antonio Bayona’nın ilk uzun metraj filmi. “Guillermo del Toro Presents” şeklinde sunulan El Orfanato, birçok yönden bu sunumu hak etmekte. Tuhaf maskeler, ilginç çocuk oyunları, yetimhane olgusu, masalsı dokunuşlar gibi tümü birer Toro fetişi olan unsurlar, prodüktörlerden biri olmasının getirdiği kendi filmlerini andıran cilalı prodüksyon, ürkütücü atmosferler yaratan özenli sinematografi, hatta yönetim yönünden de Toro’ya öykünen çarpıcı anlar. Tıpkı Toro gibi kariyerine kısa film çekerek başlayan Bayona’nın ilk yönetimi El Orfanato’ya bakarak kendine has bir stili olduğunu söylemek çok zor. Başlangıç için öyle de olmak zorunda değil. Lakin El Orfanato, Guillermo del Toro’yu fazlasıyla andırıyor. Prodüksyon anlamında bu durum anlaşılabilir. Fakat bu hakimiyetin yönetime yoğun biçimde yansıması başka şeyler de düşündürmüyor değil. Evet, Toro gibi farklı esinlerden kendine has bir stil yaratma yolundaki usta bir yönetmenin kanatları altında çekeceğiniz filmin, kıyıdan köşeden onun izlerini taşıması normaldir. Guillermo del Toro’ya hayran olduğu için bu denli etkilendiğini varsayacağımız Bayona’nın işine karışılmış olma ihtimali de sıkça kendini belli ediyor.

Daha ilk filmini çeken bir yönetmenin bu şekilde yorumlanması (hatta bir nevi suçlanması) adil gözükmeyebilir. Ancak belli ölçülerde Guillermo del Toro kariyerine biraz hakim bir izleyici dahi, bu filmde sırf yönetim anlamında Toro’nun ne zaman kendini gösterip, ne zaman geri çektiğini tahmin edebilir. Örneğin Laura’nın, Simón’un kaybolduğunu fark ettikten sonra kendini dışarı atmasıyla başlayan bölüm, Toro ismi telaffuz edilemeyecek kadar acemice çekilmiş izlenimi uyandırmakta. Bunun yanında anlık korkutma klişeleri de Toro’nun en azından son zamanlarda sıkça rağbet ettiği bir yöntem sayılmaz. Yine de Laura’nın kendini eve kapatıp hayaletleri kendine çekmeye çalıştığı son bölümler gerilimi tırmandıran, bunun yanında belli bir sinema estetiğini de göz ardı etmeyen titizliğe sahip. İşte burada Bayona’nın gelecekteki tarzının bu yönde mi olacağı kafaya takılıyor. Şayet öyle olacak ise, bu tarzın Toro gibi çok yetkin bir uygulayıcısı zaten mevcut.
 
 
El Orfanato, tipik hayalet veya perili köşk hikayesini dayandırdığı doneler yönünden Uzakdoğu korku sinemasından da bir parça faydalanıyor. Gerçi bu doneler tek bir sinemaya ne derece mal edilebilir tartışılır. Kişisel bir gözlem olarak, bir eve veya bir bölgeye korku salan ve başlarda kötü/tehdit konumundaki doğaüstü varlıkların da aslında daha makul bir amaç uğruna geri dönmüş iyiler olduğu meselesinin Uzakdoğu örneklerinin daha fazla olduğunu düşünerek böyle bir çıkarımda bulundum. Geri dönme amacını kah yarım kalmış bir işe, kah intikama, kah salt kötülüğe dayandıran çeşitli filmlere nazaran El Orfanato, kendi amacının ne olduğuna tam karar verememiş görünüyor. Belki de bu noktada estetik bir mesaja ihtiyacı vardı. Mesaj varsa bile daha belirginleştirilmeliydi. Ana amacı uydurma da olsa bir masala, bir mite veya spesifik bir olaya dayalı olmadan, bu tip filmlerin Pan's Labyrinth gibi kök salıp dimdik ayakta durması güçleşiyor. Amacı yeni bir Pan’s Labyrinth olmak olmayan, ama en azından biçim olarak onun ekmek kırıntılarını izlemeyi seçtiği için beklentileri de Toro kalitesine endeksleyen fantastik bir yapım olarak El Orfanato, daha en baştan yükselttiği çıtayı aşmakta güçlük çekiyor bana göre.

Juan Antonio Bayona- Guillermo del Toro teorilerini bir kenara bırakıp El Orfanato’ya kendi kalıbından bakarsak vasatın üzerinde bir gerilim görürüz. Ama bir bütün olarak değil, o bütünü meydana getiren bazı parçaların gücü sayesinde vurucu bir gerilim. Bu parçaları birleştirme açısından da bir ilk filme göre başarılı. Mesela bu parçalardan biri, teknolojik donanıma sahip bir grup hayalet avcısının seansı sırasında kendini gösteriyor. Nefeslerin tutulduğu en heyecanlı anlardan biri. Ama bana göre en heyecan verici olanı, Laura’nın hayaletleri çağırmak için Elim Sende oynadığı bölüm. Şu benzetmede hata olur mu bilemiyorum ama yine bir İspanyol Alejandro Amenábar’ın gerilim harikası Tesis’teki karanlıkta kibrit yakma sahnesi ile az çok aynı frekansta bir tansiyon yükselmesi sağlamaya yakın. O nefis gerilim anından sonra filmin kalan 25-30 dakikalık bölümünü oluşturan stilize anlatım, beklenenin aksine çığrından çıkmadan finalini yapıyor. Fantastik bir finalden herkesin beklediği yükselmeyi karşılamasa da, özellikle optimist seyirciye önceden hissettirdiği bir finali sürprizsiz sunduğu için problemli sayılmaz.

El Orfanato, ne kadarı kendi ayakları üzerinde durduğu tartışılabilir bir film. Yönetmen Juan Antonio Bayona ve yine ilk uzun metraj senaryosuyla Sergio G. Sánchez ile ilgili kesin bir yorumda bulunmak için erken sayılır. Guillermo del Toro’nun himayesinde çalışmayı çok fazla yeni yönetmen ister. İster istemez bu himayede vücuda gelmiş, genel anlamda ilk film gibi durmayan bir ilk filmi prodüktörüyle ilişkilendirme durumu söz konusu. Yine de Toro’nun Pan’s Labyrinth öncesine ait birtakım işlerine yakın duran El Orfanato, aslen dizi oyuncusu olan ve bir başka Alejandro Amenábar filmi Mar Adentro’da da rol almış başrol oyuncusu Belén Rueda’nın güçlü oyunu yanında, özellikle yukarıda sözünü ettiğim başarılı sahneleri için görülmeyi hak ediyor.

23 Ağustos 2024 Cuma

The Poughkeepsie Tapes (2007)

 
Yönetmen: John Erick Dowdle
Oyuncular: Stacy Chbosky, Ivar Brogger, Lou George, Lisa Black, Samantha Robson, Ben Messmer, Amy Lyndon
Senaryo: Drew Dowdle, John Erick Dowdle
Müzik: Keefus Ciancia

New York'un Poughkeepsie kentindeki terk edilmiş bir evde cinayet soruşturmacıları, bir seri katilin onlarca yıllık adam kaçırma, cinayet, işkence ve parçalama kayıtlarını gösteren yüzlerce kaseti ortaya çıkarmış. Drew Dowdle ve John Erick Dowdle da bu kasetlerden derlenen görüntüleri, röportajlar, haber arşivleri ve birtakım canlandırmalarla harmanlayarak sanki gerçek bir belgeselmiş havası vererek kurgulamış. Gerçek bir belgeselmiş gibi diyoruz çünkü The Poughkeepsie Tapes bir "pseudo-documentary" yani sahte belgesel. Özellikle 1999'daki The Blair Witch Project'in muazzam başarısı sonrası cazip hale gelen, kendi alt türlerini oluşturan bu tarzın en bilinen ve başarılı örneklerinden biri kabul edilen film, gerçek bir suç belgeselini aratmayan titizliğe sahip. Öyle ki, hakkında ön bilgisi olmayan bir seyirci pekala sahici bir belgesel sanabilir. Gerçi "snuff film" olarak tasarlanan bazı kaset görüntülerinden kurmaca olduğuna dair sinyaller de alınabilir. Yine de öykü kurulumu, bu kurulumun haber, röportaj ve uzman yorumlarına yedirilerek belgesel formatına dönüştürülüşü, bir pseudo-documentary nasıl olmalıdır sorusuna çok iyi yanıtlar taşıyor. En önemlisi de, buluntu video kasetlerin çok büyük bir bölümünü oluşturan Cheryl Dempsey ile ilgili olanlarla açılan başka bir kanal sayesinde hem bu acımasız seri katile, hem de kurbanlarına yakın plan bakma fırsatları yaratılıyor.

Çok genç yaşta yaşam sevinciyle dolu Cheryl'i kaçırarak ona akıl almaz işkenceler yapan, onu kelimenin tam anlamıyla her yönden kölesi haline getiren katil hakkında filmde bazı teorilerle uğraşılsa da onu tanımlamak, belli bir profil çıkarmak mümkün olmuyor. Çünkü başka kaçırma, işkence, cinayet videolarında da gördüğümüz üzere farklı tarzlar, hatta farklı maskeler kullanıyor. Öyle ki kamuoyunun "Water Street Butcher" adını taktığı katil bir ara sadece seks işçilerine dadanarak hedef saptırıyor. Bu hedef saptırmanın sonuçları da katilin kendisi için olmasa da başka bir kurban için son derece trajik oluyor. Dowdlelar bu seri katili kurgularken bir zamanlar Poughkeepsie'de on seks işçisini katleden Kendall François'dan da etkilendiklerini söylemişler. Ancak genel olarak yaşanmış veya kurgusal seri katil profillerinden bir derleme yapmışlar. Böylece iddia ettikleri üzere Ted Bundy, Jeffrey Dahmer gibi gerçek katillerden daha dehşet verici, zeki ve acımasız bir katil ortaya çıkmış. Cheryl Dempsey'nin trajedisine de yakın girmek suretiyle filmin psikolojik ürkütücülüğünü arttırmışlar. Dedektifler, uzmanlar, ve kurban yakınlarıyla yapılan röportajlar için seçilen oyuncular da ciddiyetleriyle hiç renk vermeyerek filmin sahte de olsa gerçeklik çabasına pozitif katkılarda bulunuyorlar. The Poughkeepsie Tapes, psikolojik gerilimin yer yer korkuya eriştiği, ama özellikle kaset görüntülerinin yarattığı ürkütücülüğün öne çıktığı başarılı bir "sahte belgesel".

7 Mayıs 2024 Salı

Margot At The Wedding (2007)

 
Yönetmen: Noah Baumbach
Oyuncular: Nicole Kidman, Jennifer Jason Leigh, Jack Black, Zane Pais, Ciarán Hinds, Halley Feiffer, John Turturro
Senaryo: Noah Baumbach
Müzik: George Drakoulias

Ünlü bir yazar olan Margot (Nicole Kidman) uzun süre küs kaldığı kardeşi Pauline’in (Jennifer Jason Leigh) düğününe katılmak üzere oğlu Claude ile birlikte onun yaşadığı taşraya gelir. Pauline’in de Claude yaşlarında bir kızı vardır. Evleneceği adam olan hafif arızalı, işsiz Malcolm’a (Jack Black) hamile olduğunu söylemeyen Pauline’in kafasında müstakbel kocasıyla ilgili inkar ettiği şüpheleri vardır. Öteden beri takıntılı, şüpheci, güvensiz bir kadın olan ve kızkardeşinin evleneceği Malcolm’dan hoşlanmayan Margot’nun gelmesiyle Pauline’in kafası iyice karışır. Margot’nun eskiden ilişki yaşadığı Dick, onun fettan kızı Maisy, tuhaf komşular derken, epey şenlikli ve dramatik anlar beklediğim, hele de The Squid and The Whale gibi harika bir bağımsız drama imza atmış Noah Baumbach’ın yazıp yönettiği Margot At The Wedding, resmen hevesimi kursağımda bıraktı.

Çok iyi yerleştirilmiş karakterleri, bir bağımsıza göre çok uygun ortamı olan film ne yazık ki ister istemez karşılaştırmak durumunda kaldığımız The Squid and The Whale kadar incelikli, derinlikli, çarpıcı ve zeki değil. Baumbach’ın bu filmde kişiselliğin dozunu biraz arttırdığını ve bu yüzden sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Yönetmen bu kez parçalanmış ailelerin oradan oraya savrulan iç dünyalarına yakın plan girememiş, mastürbasyon, ihanet, takıntılar, değer sorguları gibi alışkanlıklarını yeterince ifade edememiş sanki. Kidman, Black, Leigh, (hatta geçerken bu filme uğramış John Turturro) ile dikkat çeken star nüfusu ise nasıl biliyorsanız öyleler. Zaman zaman kaş kaldırtan “seninleyken kendimden nefret ediyorum” gibi cümleler kurmasına, Nicole Kidman’ın da yardımıyla iyi işlenmemiş Margot gibi bir maden zenginliğine sahip kadın karakter tasarımına, abartısız yönetimine rağmen Baumbach’dan daha iyisini beklerdim.

20 Temmuz 2023 Perşembe

The Savages (2007)


Yönetmen: Tamara Jenkins
Oyuncular: Laura Linney, Philip Seymour Hoffman, Philip Bosco, Peter Friedman, David Zayas, Gbenga Akinnagbe, Cara Seymour
Senaryo: Tamara Jenkins
Müzik: Stephen Trask

The Savages bir yetişkin aile dramı. Aile dediğimiz şey dramsız olmuyor tabi. Eşler arasında biten tutkular, çocukların ergenlik sancıları, çevreyle ilişkiler, parçalanmalar, biri bitince öbürü başlayan sorunlar bu dramların vazgeçilmez malzemeleri. Belli kalıplara yerleştirilmiş aile dramları kendi içlerinde fark yaratmaya da pek fazla uğraşmazlar. Bazen film ile izleyen arasında maya tutmaz. Bunun en önemli sebeplerinden biri de dramı yaşayan aile ile seyircininki arasındaki kültür, anlayış, ve yapı farklılığı oluyor. Jon ve Wendy Savage kardeşleri bir araya getiren hasta, yaşlı ve aksi babaları Lenny’nin bir anda yersiz yurtsuz kalması da aradaki kültür farkı ne olursa olsun “sorumluluk” denen evrensel olguyu vurguluyor. Hayatlarında zaten uğraşmaları gereken yeterince sorun ve sorumluluk varken bir de babaları için endişelenmek zorunda kalmaları, yetişkin iki evladın kendi içlerine dönmelerini de sağlıyor.

Bölünmüş bir ailenin beklenmedik bir olay sonrası tekrar bir araya gelmesi, geçmişin muhasebesinin yapılması, sırların su yüzüne çıkması, geç kalmış da olsalar birbirlerini anlamaya başlamaları üzerine izlediğimiz film sayısı bir yana, bunlar gerçekten yaşadığımız olaylar bile olabilir. Yani izleyen olarak belki de bizzat tecrübe ettiğimiz olaylar hakkında izleyeceğimiz filmlerde hatalar bulmak veya yakınlık kurmak daha da kolaylaşır. The Savages genel olarak bu kalıp üzerinden ilerlese de bazı özellikleri ile klasik bir Hollywood aile dramından kendini sakınıyor.

Film her ne kadar sert ve uç öğeler barındırmasa da, umulanın aksine zararsız bir karanlığa, karamsarlığa sahip. Açılışta güneşli gökyüzü altında tertipli, düzenli, temiz müstakil evlerin ve civarında uyuşturulmuş bir huzurla, sıkıcı rutinlerle ölümü bekleyen yaşlı insanların bulunduğu donuk görüntülerle yaratılan “yaşlı cenneti”, yerini soğuk ve yağışlı yalnızlığa bırakıyor. Uzun zaman önce koptukları babalarına kalacak bir yer aramak zorunda kalan Savage kardeşler ve hakkında fazla bilgi verilmeyen baba Lenny Savage, oldukça sakin, karamsar ve kasvetli bir atmosfer içinde bu bağımsız karakterdeki filmin odağını oluşturuyorlar.


İki kardeşin 20 yıl sonra bir araya geldikleri babalarıyla olan ilişkileri dışında, tiyatro hocası Jon’ın ülkesine dönmek zorunda kalan Polonya’lı sevgilisi ile ilişkisinden ziyade, Wendy’nin evli bir adamla yaşadığı yasak ilişkisine biraz daha yakından bakmayı seçen film bu anlamda arzu edilen bir dengeyi sağlayamamış görünüyor. Doğal olarak bu ilişkilerden hareketle Wendy’nin iç çekişmeleri ile daha fazla ilgileniyor. Wendy’nin evli sevgilisi ve bakımevinde babası ile ilgilenen siyah hastabakıcı Howard ile yaptığı toplamda ihanet, ölüm, edebiyat temalı konuşmalar, izleyen nazarında Wendy’nin en fazla ilerleyen karakter olmasını sağlıyor. Karakter gelişimlerinin bu gibi yan unsurlara olan ihtiyacını hissettiriyor. Keşke aynı ilgi Jon’a da gösterilseymiş diye düşündürmeden edemiyor. Yine de geçmişi geçmişte bırakmış, kişilikleri ve sorumlulukları arasında kalmış kent insanı iki kardeş rolünde Philip Seymour Hoffman ve Laura Linney’in her yönden birbirine uyumu gayet olumlu.

Yıllar sonra bir kişi eksikle bir araya gelen Savage ailesi fertlerinin birbirleri ve geçmişle yüzleşme aşamaları esnasında flashback kullanılmaması da ayrı bir özellik. Onun yerine ödüllü senaryosunun sağladığı belki de daha dinamik bir yol izlenmiş. Geçmişe dair kareler görmememize, iki kardeşin ebeveynleriyle geçmişte neler yaşadığına fazla değinilmemesine rağmen, kopukluğun sebeplerinden çok, yaşadıkları şimdiki zamanın gelecek zamana uzanan karamsarlığı ile donanmış bireylerin hikayesi bu. Yaşlılığın, yaşlanmanın ve ölümün bu iki kardeşe yansıması ile aslında insan olarak tüm bu kavramlara olan hazırlıksızlığımızı sessiz ve derinden yüzümüze vuruluyor. Ayak parmağımızın durumunun bile ölümün habercisi olduğunu bilmek gibi mesela.

14 Haziran 2022 Salı

Son Of Rambow (2007)


Yönetmen: Garth Jennings
Oyuncular: Bill Milner, Will Poulter, Jessica Hynes, Jules Sitruk, Ed Westwick, Neil Dudgeon
Senaryo: Garth Jennings
Müzik: Joby Talbot

80’li yıllarda aynı okulda okumakta olan Will ve Lee’nin tanışmaları ve hayranı oldukları First Blood filminin devamı niteliğinde bir film çekmeye çalışmalarını konu alan Son Of Rambow, İngiliz Garth Jennings’in 2005 yılında çektiği The Hitchhiker's Guide To The Galaxy’den sonraki yeni filmi. Kendisi aynı zamanda olağanüstü R.E.M. klibi Imitation Of Life’ı da çeken kişiymiş. Temelde sıcak bir dostluk öyküsü olan Son Of Rambow, geleceğin yıldız adayları arasında görülebilecek iki süper çocuk olan Bill Milner ve Will Poulter’ın keyif veren performanslarıyla güzelleşen, eğlenceli sahneleri yanında özellikle sonlara doğru yoğunlaşan dokunaklı anlatımıyla kırılgan bir yapıya da sahip aynı zamanda.

Hiç görmediği babasını, çok sevdiği First Blood filmindeki Rambo ile özdeşleştiren, onun bir korkuluk içinde hapsolduğunu ve birgün onu kurtaracağını hayal eden Will’in bu hayalini gerçekleştirecek olan kişi ise, herkesin yaka silktiği okulun haylaz öğrencisi Lee oluyor. Bir balık kadar saf ve iyi niyetli Will’i kendi çıkarları doğrultusunda kandırıp kullanan Lee, ağabeyinden aşırdığı kamerasıyla çekmek ve amatör bir yarışmaya sokmak istediği filminde şantaj yaptığı Will’in kendi dublörü olmasını istiyor. Çekimler ilerledikçe filmin konusu da Will’in babası Rambow’u korkuluğun içindeki hapisaneden kurtarma macerası yönünde değişiyor. Bu süreç zıt karakterlerdeki Will ve Lee’yi yavaş yavaş yakınlaştırmaya ve kan kardeşi olmalarına kadar götürüyor.


Çocuklar bu hayal aleminde yaşarken dışarıda yüzleşmek zorunda oldukları gerçekler var. Annesi, hasta büyükannesi ve küçük kızkardeşiyle yaşayan Will, annesinin ve dolayısıyla kendilerinin de mensubu olduğu Brethren adında yobaz bir tarikata bağlanmışlar. Bunun getirdiği yasaklarla boğuşmak zorunda kalan Will için (ki mesela TV seyretmesi yasak olduğundan okulda bütün sınıf belgesel izlerken dışarı çıkmak zorunda kalıyor), başına buyruk, serseri ruhlu, yalancı, hırsız Lee ve onun film projesi tam bir kurtuluşu temsil ediyor.

Ama öte yandan Lee için de hayat göründüğü kadar kolay değil. Ebeveynleri İspanya’da olan, ilgisiz ağabeyi ile huzurevi + kaçak eşya deposu karışımı bir yerde yaşayan Lee için de çekeceği bu filmin taşıdığı anlam, Will için taşıdığından pek farklı değil. Tüm bunların yanında, bir otobüs dolusu Fransız öğrencinin ziyaret ettiği okulları Didier isimli kitsch bir çocuk tarafından şenlendirilince ve çektikleri film okulda gittikçe popülerleşmeye başlayınca beraberinde sorunlar da geliyor. (Son sınıfların serbest etüdü sahnesine dikkat!) İlginç biçimde filmin son yarım saatinde fark ettim ki, aslında oraya gelene dek film birçok şeyi derme çatma anlatmış veya bilerek küçük kırıntıların son düzlükte toplanmasını istemiş. Bunda başarılı da olmuş sayılır. Sahip olduğu tüm sorunları dokunaklı biçimde çözmesini becermiş, “80’lerde çocuk olmak” teması dahilinde sevimli olduğu kadar hüzünlü de bir film haline gelmiş.

8 Nisan 2022 Cuma

It's A Free World... (2007)

 
Yönetmen: Ken Loach
Oyuncular: Kierston Wareing, Juliet Ellis, Raymond Mearns, Colin Caughlin, Joe Siffleet, Leslaw Zurek
Senaryo: Paul Laverty
Müzik: George Fenton

İngiltere’de yabancı işçilere istihdam sağlayan bir kurumda çalışan Angie, erkek iş arkadaşlarıyla yaşadığı bir tartışmanın ardından işten çıkarılır. Ödemesi gereken bir sürü borcu varken birden bire ortada kalır. Dul olduğu ve çok yoğun çalıştığı için ilkokulda okumakta olan sorunlu oğlu Jamie’yi anne-babasına emanet etmiştir. Yine de hırslı ve girişken kişiliği sayesinde fazla beklemeden ev arkadaşı ve en iyi dostu Rose ile birlikte kendi istihdam ajansını kurmak için harekete geçer. Ama korsan olarak çalışacağı için vergi manevraları yapmak, bu iş ile uğraşan istihdam mafyasıyla ve iş sağladığı göçmen işçilerin sorunlarıyla uğraşmak sanıldığı kadar kolay olmayacaktır.

BBC’nin ilan ettiğine göre İngiltere’deki iş gücünün yüzde sekizini yabancı işçiler oluşturmakta. Fakat hükümet yetkililerinin açıkladığı rakamlar çelişkili. Mesela yakın zamanda İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre son 10 yılda ülkeye gelen göçmen sayısı 800 bin civarındaydı. Ancak bu sayı sonradan 1 milyon 100 bin olarak düzeltildi. Hatta verilen bu yanlış bilgiden dolayı bakanlık parlamentodan özür bile diledi. Zaten İngiltere ne zaman serbest dolaşım konusunda kısıtlama yapmayacağını açıkladıysa, alacağı göçmen sayısı konusunda hiç doğru tahminde bulunamadı. İngiliz Parlamentosu da göçmen meselesi yüzünden parçalara bölündü. Muhafazakarlar ve hatta İşçi Partisi’nin bazı bakan ve vekilleri serbest dolaşıma karşı olup, kotalar getirilmesini savunurlarken, hükümet bu politikasının arkasında durmakta. Çünkü göçmen işçilerin inşaat, gıda, servis sektörlerinde önemli bir boşluğu doldurduklarını belirtiyorlar.

 
Göçmen aileleri ile ilgili açıklanan rakamlar da çarpıcı. Son iki yılda İngiltere’ye gelen 450 bin civarındaki göçmen işçi, yanlarında eş ve çocuklardan oluşan yaklaşık 40 bin gibi bir rakamı da beraberinde getirdi. Hala da Avrupa’dan çok sayıda göçmen alımları devam etmekte. Tabi ki göçmen alımlarının ciddi bir “göçmen sorunu”na dönüşmesi de kaçınılmaz oldu. İsveç gibi bir ülke, aldığı göçmenlerin haklarına son derece saygılı davranarak onların entegrasyonlarını sağlamaya gayret ederken, aynı özeni göstermeyen İngiltere’nin bunu soruna dönüştürmesi doğal karşılanmalı. Öte yandan ciddi barınma, beslenme ve uyum sorunları yaşayan göçmenler için sosyal ve psikolojik yıkımlar da işin bir başka önemli boyutunu oluşturmakta.

Emektar sinemacı Ken Loach’un 1996 yapımı Carla’s Song’dan itibaren beraber çalışmaya başladığı senarist Paul Laverty’nin kaleminden çıkma It's A Free World..., işte bu yabancı işçi ve göçmen sorununa farklı bir mercekle bakmaya çalışıyor. Farkı ise Loach-Laverty ortaklığının ürünleri olan Carla’s Song, My Name Is Joe, Bread and Roses, Sweet Sixteen, Ae Fond Kiss, The Wind That Shakes The Barley’de hissedilen gerçekçi sinema anlayışı. Tüm bu filmlerle It's A Free World... arasında benzerlikler bulmak mümkün. Ama bu filmlerin tümünü ve Loach külliyatının diğer filmlerini ele aldığımızda karşımıza belli özellikler çıktığını görürüz. Ken Loach, muhalif tarafını her zaman keskin tutmuş, hatta zaman zaman muhalefete bile muhalefet olmuş ve siyaseten sert söylemlerden güç almış bir yönetmen. Avam kamarasına çomak niyetine kamerasını sokmuş, İngiltere’nin taşını toprağını ise set niyetine mesken tutmuş, ortasına da sadece isimleri-cisimleri hayal ürünü olan, gerçekleri hayatın içinde çokça bulunan karakterler yerleştirmiştir. Bunu yaparken elbette bazı yapılarında didaktik olmuş, sloganlaşmıştır. It's A Free World...’de de didaktik bir anlayışın hissedilmesi normaldir. Fakat birçok filmde negatif bir tanım olarak zikrettiğimiz didaktik tavır, bazı Ken Loach filmlerinde ve özellikle konumuz olan It's A Free World...’de gerçeklikten kopmayan dramatik yanı çok güçlü hikayelerle beraber işlendiğinde adeta bir gereksinim halini alıyor.


Ken Loach ismiyle birlikte aynı cümlede geçen politik tavırın yanında aslında hep güçlü ve evrensel bir sosyal duyarlılık da olmuştur. Yani işin siyasi tarafı fazlaca göz önündeyken, bunun sosyolojik ve psikololojik yansımaları gözardı edilebilmiştir. Kabul etmek gerek, 2006’da Cannes’da Altın Palmiye alan The Wind That Shakes The Barley, didaktik yönü fazla bir filmdi. Tarihsel dokusu gereği buna mecbur olduğu da söylenebilir. Ama It's A Free World... ustanın My Name Is Joe’suna biraz daha yakın olmasına karşın her ikisi de, hangisi daha güçlü karşılaştırması yapılmayacak kadar iyi filmler.. Ken Loach’un politik eleştirilerini sinema sanatıyla bütünleştirmiş bir kurmaca öykü/karakter aracılığıyla sunduğu kalburüstü yapımlar gerçekten saygı duyulası işler. Hele de son dönem usta yönetmenlerin son filmlerinde uğradıkları başarısızlıklar akla geldiğinde Ken Loach’un istikrarlı sineması nefes alınacak alanlar yaratmayı hala beceriyor.

It's A Free World...’de Loach’un ele aldığı göçmen meselesi, göçmen işçiler düzleminde ele alınıp, sonrasında daha geniş açılımlarla serpilen güncellikte sunuluyor. Ama bunca siyasi değiniden sonra sanılmasın ki filmin her karesi siyasi taşlamalarla seyirciyi bunaltır nitelikte. Tam tersi, filmin her karesinde görünen Angie karakterinin bünyesinde bu değiniler gerçekçi ve akıcı biçimde yerini alıp hedefini buluyor. Üstelik Angie bütünüyle eleştirel bir Ken Loach objesinden ziyade, şaşırtıcı biçimde artık Loach’dan, Laverty’den çıkmış bir birey olarak hayata tutunmanın sembolü halinde önümüze geliyor. 2000’ler İngiltere’sinde dul ve çocuklu çalışan bir kadın olan Angie, hırslı, gözükara, girişken, tezcanlı, bulunduğu sosyal konumda olması gerektiği kadar oportünist ve özgür bir senaryo karakteri olarak son derece inandırıcı. Bunda sürpriz biçimde bu film öncesine kadar sadece bir dizi bölümü tecrübesi bulunan Kierston Wareing’in kelimenin tam anlamıyla büyüleyen oyunu yanında, Laverty’nin ona biçtiği “kurtlar sofrasına düşmüş idealist” kimliğini üzerinde çok iyi taşıyan yaratıcılığı da etkili. Rahatlıkla Angie yerine bir erkek karaktere de uyarlanabilecek bu kimliğin güçlü bir kadın olarak tercih edilmesi, erkek egemen politika ciddiyetinin taşlamasını yapan Loach hissiyatı bünyesinde çok daha renkli ve özdeşleştirici olmuş.

Vasıfsız yabancı işçilere organize bir şekilde iş bulan, iyi bir amaç uğruna yasalardaki boşluklardan faydalanmaya çalışan, hatta aralarından Iraklı Mahmut ve ailesi gibi spesifik örneklere bile yardım elini uzatmaktan çekinmeyen bir iyilik meleği Angie. Ancak yaptığı iş dışında özel hayatına dahil sorunlu bir evladı ve özgür bir cinsel yaşamı da bu hikayeye katmak, sözünü ettiğimiz “politik bir meseleyi ele alma” sıkıcılığını tamamen ortadan kaldırıp, çok daha ilgi çekici bir yola sokuyor. Böylece göçmen işçi sorunu yanında Angie gibi gerçek bir karakteri son derece çekici bir kadın, sorumlu olduğu kadar sorunlu bir anne, gözünü budaktan sakınmayan bir arkadaş, ebeveynlerine mesafeli bir evlat kimliklerinde de tanıma şansı buluyoruz.

 
Öte yandan, başlangıçta yola çıkılan ideallerin gerçekleşmesinin ve beraberinde maddi-manevi tatmine ulaşmanın sebep olduğu kişilik değişiminin kıvrımlarını da çok iyi tasarlamış olan Laverty senaryosu, hem Angie, hem onu canlandıran Kierston Waering sayesinde bu değişimin bedellerini de hesaba katmış bir duyarlılıkta ilerliyor. Her ne kadar bu geçiş biraz hızlandırılmış biçimde sunuluyor gözükse de, Laverty-Loach-Wareing üçlüsünün almış olduğu tüm önlemler ve tuttukları köşe başları, bu geçişi yumuşak olduğu kadar sağlıklı halde gerçekleştiriyor. Arada pas geçilen detayların sadece meyvenin kabukları olacağı fikrine sahip ve bir an önce meyveye ulaşma hakkını savunmakta.

Angie’nin kariyer olarak yola çıkışı, yükselişi ve değişimi dönemlerinin, hatta özel hayatının, Avrupa’nın en önemli sorunlarından biri olan göçmen sorunu ile iç içe verilmesi, üstelik bunun belki de amiyane tabiriyle “çaktırmadan” yapılması buram buram ustalık kokuyor. Mesela Angie’nin babasıyla parkta konuştuğu sahne bir baba kızın kuşak çatışmasıyla göçmen işçi sorununu o kadar güzel buluşturuyor ki, kusursuz bir akıcılıkla adeta hızlı ve anlaşılır bir özet çıkarıyor. Küreselleşmenin gölgesinde modern ülkelerin sömürülerini hala sürdüğü sosyal bir acı gerçek yanında, iş bulmaya çalıştığı Mahmut ve ailesine yardım eli uzatan motosikletli melekten, en iyi arkadaşı Rose’u kaybetmeye kadar gidecek 4X4 bir patrona dönüşen Angie’nin bireysel dramına mercek tutan It's A Free World…, günümüzde özgür dünyanın ne anlama geldiğini en başta isminden vurguluyor.

21 Mart 2022 Pazartesi

El Rey de la Montaña (2007)


Yönetmen: Gonzalo López-Gallego
Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, María Valverde, Thomas Riordan, Andrés Juste
Senaryo: Gonzalo López-Gallego, Javier Gullón
Müzik: David Crespo

Arabasıyla yola çıkmış olan Quim, şehirden uzak bir yerleşim yerinde durur. Burada tanıştığı Bea ismindeki kadının cüzdanını çalmasını ardından ormanlık alana koşan Quim'e birileri ateş etmeye başlar. Ormanlık alanda tek başlarına kalan Bea ve Quim nerede oldukları belli olmayan silahlı kişilerin hedefi haline gelirler. Ormanda kaybolan ikili, kimden kaçtıklarını ve nereye kaçacaklarını bilmeden git gide çaresiz bir durumun içine sürükleneceklerdir.


Küçük taşra gerilimlerini seviyorum. Onların yaratmış oldukları gerilim ve dehşet, “cehalet mutluluktur” çıkışlı bir “kentten intikam alma” şeklinde gözükse de, taşra cehaletinin sebep olduğu şiddetten ziyade, taşra doğallığının, insanın kontrolden çıkmış yıkıcılığına alet edilmiş şekilde sunuluşuna, aslında o şiddetin bütünüyle taşraya maledilemeyecek oluşuna, ama kendini belki de en iyi orada ifade edişine yönelik bir saflıktadır bence. Bu da onu kent şiddetinden sadece dekor olarak değil, ruh ve biçim olarak da ayırır. Orada şiddetin her türlüsüne hazırlıklı olmak gerek. Nereden, kimden veya nasıl geldiği sizi şaşırtmamalı. Bunu söylemesi kolay. Fakat taşra şiddeti, kendini çok iyi kamufle edebilen, sapkınlıklarını rahatça dışa vurabilen ve bunun için sahip olduğu coğrafi imkanları özgürce istediği şekilde kullanabilen şiddet türlerinden biridir. Peckinpah’ın Straw Dogs’unun yarattığı etki günümüze dek ne kadar biçim değiştirirse değiştirsin, karanlık taşra ruhunun şehirli insan için hazırladığı sürprizler hiç bitmedi. El Rey de la Montaña, bu yolun yolcusu bir film olarak hem vatandaşları olan La Noche de los Girasoles ve Bosque de Sombras kadar sağlam çıkmazları konu ediniyor, hem de yine her ikisinin yaptığı gibi teknik bir “tarz” endişesini dile getirebileceği uygun zeminler arıyor.

Her şeyiyle sıradan bir film gibi ilerlerken, nereden geleceği belli olmayan sniper kurşunlarının yaratacağı gerilim ve gizemin bir izleyici olarak gerçekten o anda aradığımız şey olup olmadığını düşünüyoruz. Yani ne olabilir ki, yabanda tavşan gibi avlanan insanlar ve onları avlayanlar arasında kurulacak herhangi bir bağ bizi farklı biryerlere taşısın. Phone Booth’a İspanya’dan kardeş arıyor falan da değiliz. Tabi bu endişelerle filmi izlerken belki gözümüze sokulmaya çalışılan, belki de gerçekten benimsenmiş bir tarzın belirginliği -izleyen bakışının değişkenliği de hesaba katılarak- yer yer hem gözümüze sokuluyor, hem de benimsetiliyor. Ağır çekimde saldırıya uğramış olan arabanın yanından geçiş, Bea’nın düştüğü kuyudaki çaresizliği, Quim’in onu kurtarmak için geri dönüp dönmeme arasında yaşadığı kararsızlık anı ve finaldeki terkedilmiş köyde geçen sahneler, “ne yaparsanız yapın, bir tarzınız olsun” klasiğinin hâlâ gücünden bir şey yitirmediğini göstermekte.

Derli toplu ve zamanlaması yerinde görüntüler yanında kimi zaman başına buyruk hareket eden, çoğunlukla da hareketliliği, bunun yanında yüzlere yapılan yakın girişler sayesinde Quim ve Bea’nın içine düştüğü çaresizliğe izleyeni ortak etme gayretindeki kamerası ile Gonzalo López-Gallego, dram ile koyultmak istediği bir gerilim estetiği üzerinde kafa yorduğunu belli ediyor. Bunda başarılı olduğunu söylemek de büyük ölçüde sonlara doğru yaşadığımız kırılma noktasının bizi ne derece etkilediği ile alakalı. Aslında fiziki yapısı veya tarzı ile konusunun karıştırılarak bir potada değerlendirilmesi kimi filmler için adil olmuyor. Yine de sözünü ettiğim sahneler ve değerlendirmeye alınabilecek başka anlar, özellikle kırılma noktası ile ve bahsedilen tarz kaygısının getirileriyle daha farklı bakışlara zemin hazırlıyorlar.


Tekrar ederek, “her şeyiyle sıradan bir film gibi ilerlerken”, yine yukarıda adı geçen vatandaşları ile beraber, Calvaire, Frontière(s) ve hatta Wolf Creek gibi başka taşra kabuslarının en iyi konuştuğu dilin bu olduğu fikrine sahip çıkması açısından beğendiğim bir film oldu El Rey de la Montaña… Tüm artılarına rağmen Gonzalo López-Gallego’nun en mühim anlarda elini korkak alıştırması, hatta bir nevi sansüre veya otosansüre prim vererek ahlaki açıdan az da olsa kendini aklaması, teknik anlamda hata verdiği gibi, filmin kurmaya çalıştığı dramatik kabuğa da çizikler atıyor. Bir adamın vurulduğunda kafasından fışkıran kanı gösterebildiği kadar, belki de cesaretini test edecek en önemli sahnelerde kaçak dövüşmeyi tercih ediyor (veya ettiriliyor!). Haneke misali göstermediği ile etkili olma anlayışına dahil edilemeyecek kadar özensiz ve korkak tercihler bunlar. Her şeye rağmen kırılma noktasının sağladığı beklenmedik gerçeğe karşı verilecek tepkinin, Quim karakterine ustaca yüklendiğini hissettiren çok çok iyi Sbaraglia doğaçlaması elinden geldiğince bu zayıflıkları örtmeye çalışıyor. El Rey de la Montaña, bizi taşra terörünü yaratanların tarafına taşıdığında bile, güncel bir sorunu çaktırmadan elimize mesaj niyetine tutuşturmayı başaran benzerleri gibi beğenilmeyi hak ediyor bana göre.

8 Mayıs 2021 Cumartesi

La Zona (2007)


Yönetmen: Rodrigo Plá
Oyuncular: Daniel Giménez Cacho, Maribel Verdú, Daniel Tovar, Alan Chávez, Carlos Bardem, Mario Zaragoza, Marina de Tavira
Senaryo: Rodrigo Plá, Laura Santullo
Müzik: Fernando Velázquez
 
Lise öğrencisi Alejandro, Meksika’nın başkentinde, en son güvenlik teknolojisiyle korunan, duvarlarla örülü ve fakirlikle çevrili refah ve zengin bir site olan La Zona’da yaşıyor. Bir gece gecekondu mahallesinden üç genç La Zona’ya girip ev soymaya kalkışırlar. İş üstünde basılınca, yaşlı bir kadını öldürürler. Kaçmayı başaran kadının hizmetçisi güvenliği ayağa kaldırır. Çıkan çatışmada iki genç vurulur. Üçüncüsü -Miguel- ise La Zona’nın derinliklerine doğru kaçmaya başlar.
 
La Zona, zengin ve yoksul kavramlarının aynı coğrafyada, aynı havayı teneffüs ediyor olmalarına rağmen, aralarındaki uçurumun derinliğine çok çarpıcı vurgular yapan bir Meksika yapımı. Etrafı gecekondularla çevrili burjuva yerleşim bölgesi La Zona’nın dikanli teller ve yüksek duvarlarla çevrili izole konumu ile bu konumun mahremiyetini tehdit eden yoksul mahallelerin çoğunluk çaresizliği, global anlamda kuvvetli sosyo-kültürel göndermelere sahip. Aslında bunlara gönderme demek de doğru sayılır mı bilmem. Çünkü burjuvazi ile yoksulluk temsilleri hiç de dolaylı bir anlatım izleğinde değil. Şöyle ki, kabaca zengin ve yoksul yaşam şekilleri arasındaki fark, hemen hepimizin farkındalığı dahilinde güç ve zayıflık arasındaki eşitsizlikle aynı anlamda. Zaten La Zona’nın temel varoluş sebebi bu. Ancak belki de beraberinde çift taraflı bir eleştiride de bulunmuş sayılabilir ki sanırım filmin o kısmı izleyenin zihninde daha dolaylı bir yol izlermiş gibi görünüyor. Yani azınlık olan zenginin gücü ile, çoğunluğa sahip fakirin güçsüzlüğü arasındaki bariz tezat. Fakat kendi ülkemizden biliyoruz ki bu tezatlık sorgulanamaz bir dokunulmazlığa sahip değil.

La Zona, cinayetle sonuçlanan bir ev soygunu sonrası yaşananlarla belli bir örnekten çok yönlü çıkarımlar elde etmeyi/ettirmeyi başaran bir tokat. Fakirliğin etrafını kuşattığı elit bir bölge olması itibariyle daha önce yaşadığı kötü tecrübelerin de etkisiyle kalın duvarlar, güvenlik kameraları, güvenlik görevlileri ile önlemini almış, refah içinde, fakat oldukça huzursuz mini bir uygarlık. Bunun yanında kendi içinde oluşturduğu demokratik bir yapılanmayla apartman veya site yönetimlerinin doğal işlevlerini yerine getirme düzenini de oturtmuş. Bunlar gayet doğal. Hatta demokratik yapılanması dışında dışarıdan gelebilecek tehlikelerin ciddiyetine olan farkındalığından ötürü tartışmaya açık bireysel silahlanma durumu bile makul bir savunma şekli sayılabilir. Fakat La Zona ileri gelenleri, demokrasi kılıfı içinde kendi katı kurallarını oturtma adına sınıfsal ırkçılığa varan tutumlarıyla rahatsız ediciler. Özel hayatlarına yapılan tecavüzleri kanuni yollardan halletmek yerine kendi insan avları için organize olmayı seçiyorlar. Çünkü kanun kuvvetlerinin bile etkisiz kaldığı bir hak arayışı, o hakkın bulunamaması ile çoğu kez aynı anlama geliyor.
 

İçinde bürokratların da ikamet ettiği özel bir sitede bu hak arayışının yasalar yoluyla aranmıyor olmasıda çok anlamlı. Zengin, fakir, hatta iktidarı temsil eden bireylerin kendisinin bile bürokrasinin hantallığından, suçluların doğru dürüst cezalandırılmamasından, yasaların yeterince caydırıcı olmamasından şikayetçi olduklarına tanık oluyoruz. Varoşlar nasıl kendi yazılı olmayan kanunlarını mahallelerine yayabiliyorsa, La Zona burjuvaları da göze göz, dişe diş ilkeleri ile kendi çöplüklerinde kendi adalet anlayışlarını yerleştirebiliyorlar. Her iki tarafın da kafasına göre hareket edebilmesinin kolaylığı, yasaları ve onun uygulayıcısı olan polisleri de devre dışı bırakıyor. Üstelik para ve iktidarın gücü sadece kurumsal bazda değil, filmdeki idealist dedektif Rigoberto’yu yıldırdığı gibi bireysel çabaları da devre dışı bırakıyor.
 
Öte yandan “adalet parası olanlar içindir” düşüncesine sarıp sarmalanmış yoksul kesimin insanca yaşama hakları ile La Zona ahalisinin de şikayetçi oldukları “adaletin istedikleri şekilde tecelli etmeyişi” düşüncesi ne de güzel çakışıyor. Hiçbir kesime yaranamayan kanun ve hükümlerin “adalet” olarak tanımlanması da çok ironik. İster sırça köşklerde, ister gecekondularda yaşasınlar, insanlar için adalet kavramı hiçbir zaman tam manasıyla yerini bulmamıştır zaten. La Zona benzeri yerleşim alanlarında yaşayanların adalet, hak, hukuk ile daha yakın temasta olduğunu düşünürüz hep. Gecekondu sorunu da başlıbaşına bir inceleme konusu. Fakat esas olan gecekondu ile La Zona gibi uydu kent, studio city tipleri arasındaki refah uçurumunun orta yolunun bulunamayışı üzerine gelişmekte olan toplumları yönetenlerin sadece lafta kalan veya ufak tefek göz boyamalarla idare edilen kurnazlıkları. Çünkü bu çatışmanın sebebi elbette ki yıllar boyu sürdürülen yanlış global ekonomik politikalar ve oy toplamadaki zekasını ülke yönetiminde kullan(a)mayan politikacılar. İnsanların istedikleri yerde insanca yaşama hakları olduğunu kabul etsek de, kontrolsüz göçün ve kırsalı öldüren ekonomik iktidarsızlıkların sebep olduğu gecekondu kavramını kabullenmek zorunda kalmak çok kötü. Varoşların oy potansiyeli düşünüldüğünde oralara istif edilmiş insanların birçok yönden sömürüldüğü gerçeği unutulmamalı.
 
İşte o varoşların oylarıyla La Zona standartlarına kavuşan politikacı tipinin, kendini onlara karşı korumaya alma, onlara yapılan adaletsizliklere bırakın göz yummayı, ön ayak olma ikiyüzlülüğünün adıdır politika. Sorun sadece bu sayede kendi silahıyla vurulmuş konumuna düşen yoksul gecekondu insanlarının sorunu da değil. Eğitim, sağlık, kültür, adalet yönünden yoksun veya eksik büyüyen bu toplulukların ülke geneline yayılan suça, cehalete, yozlaşmaya önemli katkıları olduğu da bir gerçek. Artık bir yerden sonra sorun zengin-fakir ayırt etmeden herkesin sorunu oluyor. Büyük şehirlerin artan suç oranları, işsizlik, kontrolsüz kentleşme, nüfus artışı, kültür ve insan erozyonu hepsi zincirleme trafik kazası gibi birbirine giriyor. Bildiğimiz anlamda gecekondular zamanla çok katlı gecekondulara dönüşüyor. Bu sömürüden beslenen siyasi iktidarlar ve kaymak tabaka da La Zona cumhuriyeti gibi kendilerini yasalar üstü görüp istedikleri gibi at oynatabiliyorlar. Ama tüm bunlardan zengin olsun fakir olsun her şekilde etkilenen hep insanoğlu oluyor.
 

Film olarak La Zona’nın ekonomik, siyasi, sosyal yönden kıskaca aldığı insanların dramı da her iki yakadan izleyeni kıskaca alıyor. Olayın bireye yansıyan boyutu çok sarsıcı. Fiilen cinayeti işlemese de olaya karışmış olan ve diğer iki arkadaşı La Zona’lılar tarafından öldürülen genç Miguel ile, La Zona sakini zengin çocuğu Alejandro’nun yollarının kesişmesi, doğuştan elde edilen farklı statülere sahip bireylerin, şansın ve şanssızlığın hayatın her evresinde kolayca yan yana gelebildiğini, birbirlerinin hayatlarında önemli rol oynayabildiklerinin ispatı. Farklı sınıflara mensup iki ergen üzerinden tek mesaj iletiyor veya ergen masumiyetinden hareket ediyor gözükse de, hem Miguel’in cinayet işleyen arkadaşlarını, hem de Alejandro’nun La Zona’daki insan avını bir oyun gibi algılayan yaşıtlarını da hesaba katarak ergen-yetişkin farkı gözetmeden, özünde insan olanın birbirlerini algılayış biçimleri ile bir enerji yaratıyor film. La Zona’dan canlı çıkmanın zorluğu sadece orada saklanmak zorunda kalan, polise teslim olmayı isteyecek kadar çaresiz Miguel’in kimliğinde vurgulanmıyor aslında. Alejandro’nun ebeveynleri ile birlikte birkaç sağduyulu La Zona mukiminin de içinde yaşadıkları sistemden hoşnut olmamaları La Zona’yı bütünüyle burjuva çetesi tarafından idare edilen bir site yapmıyor. Ama çoğunluk kendi içinde vicdanı da asimile ediyor. Kapitalizmin insanlara dayattığı onlarca şeyden biri de bu değil midir?

Fakat esas acı olan, sistem memnuniyetsizliği ve tek tük vicdani rahatsızlığa rağmen, La Zona sisteminin iç bünyesinde hunharca çözdüğü problemler sonrası değişen bir şeylerin olmaması. Yani Miguel’in suçunu itiraf edip özür dilediği kamera kaydını izleyen Alejandro’nun babasının veya kazara güvenlik görevlisini vuran yaşlı adamın vicdani çırpınışları da kendi kendine eriyip gidiyor. Özel mülkiyet sahipleri bir süre sonra iyice çığrından çıkıp “özel adalet”e başvuruyorlar. Kanunların işe yaramadığı yerde belki başka çare de kalmıyor. Fakat o kadar karmaşık bir döngü ki, “ben adaleti sağlıklı biçimde sağlayabilirim” diye sağduyulu bir kanun koruyucu bile yıllar boyu emek verdiği adalet sistemi tarafından susturuluyor. Hayat herkes için kaldığı yerden devam ediyor. Yaşadığımız, tanık olduğumuz veya TV’de gördüğümüz cinayetler, linçler, kapkaçlar, banka hortumlamalar, politik suçlar, rüşvetlerle devam ediyor. Elimizde kalan tek vicdan temsilcisi olan Alejandro’nun insan olarak yapması gerekeni yapıp, vatandaş olarak yapmaması, köşe başında karnını doyurması gibi devam ediyor. Devam etmesi gereken şekilde etmese de…

5 Şubat 2021 Cuma

Seven Days (2007)


Yönetmen: Shin-yeon Won
Oyuncular: Yunjin Kim, Hie-sun Park, Mi-suk Kim, Myeong-su Choi, Hang-Seon Jang, Dong-hwan Jeong
Senaryo: Je-gu Yun
Müzik: Jun-seong Kim
 
Seul’ün en iyi savunma avukatlarından biri olan Yoo Ji-yeon (Junjin Kim) kızı Eunyoung ile mutlu bir hayat sürmektedir. Fakat birgün Eunyoung, katıldığı okul koşusunda kaçırılır. Kaçıran kişi cep telefonuyla iletişim kurduğu Ji-yeon’un polise haber vermesi durumunda kızını yavaş yavaş öldüreceğini söyler. İstediği ise fidye değil, kısa bir süre önce HJ isimli genç kıza tecavüz edip öldürmek suçundan gözaltına alınmış CJ’in savunmasını üstlenmesi, hatta onun beraat etmesini sağlamasıdır. Üstelik Ji-yeon’a sadece 7 gün süre tanımıştır. Zamana karşı yarışa başlayan, kızını kurtarabilmek için tüm delillerin suçunu işaret ettiği, önceden de benzer sabıkaları olan CJ’in davasını üstlenmek zorunda kalan Ji-yeon, davanın derinlerine indikçe bir sürü kişi, olay ve sürprizle karşılaşacaktır.
 
Bazı filmler vardır, kendi türü dahilinde aslında hiç de sahip olmadığı nitelikleri sanki sahipmişcesine sunmaya çalışır. Doktor olmadığı halde ameliyata girer örneğin. Uç bir örnek gibi görünse de bunu yapan birçok film sayabiliriz. Doğal olarak bocalar, tökezler ve düşerler. Yere düşmekle birlikte komik de düşerler. Bazı filmler vardır, yine kendi türünü temsilen gerçekten sahip oldukları nitelikleri sunmakta acizdirler. Yani doktor olduğu halde ameliyata girmeye korkarlar. Onların sonu da pek farklı değildir. Seven Days ise temsil ettiği tür olan polisiye/dram sınırları içinde bu iki başlı türün hatırı sayılır örneklerini yeterince özümsemiş, en başta sağlam bir gerilim sürükleyiciliğine, akıcı bir hikayeye, geniş açılımlara sahip olması gerekliliğini kavramış bir Güney Kore yapımı. Özenle sakladığı sırları sürprize, başlangıçta yarattığı ikilemleri ise gerilim soslu bir drama dönüştürmeyi başardığı söylenebilir. Polisiye gerilimlerin alamet-i farikası olan “katil kim” gelgitleri, kriminal gizemler ve üstüne üstlük baş karakterin şantaja uğramış bir kadın avukat olmasının getirdiği hukuki yol ayrımları yerli yerinde. Bunlara evlat sevgisi, intikam, politik ihtiras unsurları da eklenince Seven Days için kendi türünün son zamanlardaki en başarılı örneklerinden biri olduğunu ifade etmek mümkün.

Filmin Amerikanvari görüntüsü de inkar edilemez. Fakat filmin tarz olarak kalifiye Hollywood polisiye gerilimlerinin örgüsünü fazlaca çağrıştırıyor olması, Seven Days’in taklit olmakla suçlanamayacak derecede kendi ayakları üzerinde durduğu gerçeğini etkilememeli. Kaldı ki Seven Days, bir Uzakdoğu yapımı olması yönünden içinde yoğun şekilde kültürel motifler kullanmakla yükümlü bir film değil. Sözü edilen gelgitler, gizemler, bu türü ilginç kılan başlıca özelliklerden olduğu gibi, her ülke sinemasının bu başlıklardan dilediği gibi faydalanma hakkı var. Fakat kimi bunlardan yukarıdaki doktor örneklerindeki gibi faydalanırken (ya da faydalanamaz iken) Seven Days, Güney Kore kabuğuna tıkılıp kalmamış, tüm dünyanın kültür farkı gözetmeksizin keyif aldığı polisiye sinemanın genetik kodlarını kullanarak kaliteli bir örnek haline gelmiş. Kaliteli etiketi yapıştırma sebebim görece nedenlere dayanmakta.


Seven Days tüm bu övgü dolu sözler yanında, bana göre çok fazla üzerine gitmemeye gayret ettiği güçlü bir anlatım potansiyeline de sahip. Kurgusal bütünlük, kafa karıştırmayan flashbackler, ışık ve renk kullanımı (bazen de ufak ve gereksiz zoomlamalar) yanında, mesela Eunyoung’ın bulunduğu sahne gibi etkileyici sekansları da heybesinde taşıyor. Bu tip etkili yetenekleri olmasına rağmen bunları her önüne gelen sahnede kullanıp tüketmek yerine daha tasarruflu biçimde, senaryo ile birlikte yürüterek o potansiyelini har vurup harman savurmuyor. Bu bağlamda kendi ameliyatını yapabilen, yeteneği elvermesine, potansiyeli olmasına rağmen bilmediğine de bulaşmayan bir doktor.
 
Filmin Ji-yeon için yarattığı ikilemler, ruhi ve fiziki zorluklar, bir baş karakter olarak onu benimsememiz yönünde oldukça etkili. Zamana karşı yapılan, kızını kurtarmaya yönelik yarışın, süreç içinde Ji-yeon’un gerçeği arayış çabasına dönüşmesi de bu karakteri ve olaylar yelpazesini zenginleştiriyor. İşinin ehli ve bu sayede medyatik bir kişi olarak Ji-yeon’un sahip olduğu yetenekler onun araştırmacı, şüpheci ve mesleğinin gereklerine hakim bir avukat oluşu ile, çocuğunu kurtarmak zorunda kalan bir anne oluşu arasında sıkışmışlığına her zaman kafi gelmeyebiliyor. Ji-yeon’un anlamak ve uğraşmak zorunda kaldığı sorunlar büyüdükçe yükü de ağırlaşıyor. Bu noktada Ji-yeon’un yakın dostu, serseri ruhlu polis Seong-yeol ile bu yükü paylaştıran senaryo mantığı, Seven Days’de olduğu şekliyle iyi işlendiği vakit filmin çokyönlülüğünü kuvvetlendirdiği gibi, izleyiciyi pozitif manada aynı amaca hizmet eden iki farklı kulvarda seyreden polisiye gerilim cenderesine yerleştiriyor. Süreç işlerken şüpheli listesine eklenen karakterler ve sanık sandalyesinde oturan tekinsiz CJ ile polisiye bulmaca yönünden zengin malzemesini gerekli köşelere yerleştirmesini de bilmiş. Bir bütünü bulmaca haline getirmek için önce onu iyi parçalamak gerekiyor. Seven Days bana göre öncelikle bu parçalama işini iyi becerdiği için iyi bir polisiye olarak görülmeli. Ayrıca özellikle belli bir ciddiyete soyunmuş Güney Kore yapımlarında kimi zaman görülen araya parça misali seviyesiz mizaha da prim vermemiş (seviyeli olanların olumlu sonuçlar verdiği de olmuştur bu arada), bu sayede iç disiplinini ve polisiye ciddiyetini zedelememiş.
 
Tüm dünyayı kasıp kavuran Lost popülaritesi ve o meşhur Uzakdoğu orta yaş çekiciliği tamamen bir yana, Yunjin Kim sahiden iyi bir oyuncu. Oyunculuk anlamında işini yarı yarıya hafifleten manalı yüz ifadesine bel bağlamadan, bazen fazla donuk veya tepkisiz gelse de temelde hangi durumda ne tepki vereceğini bilen reflekslere sahip. Başrolü taşıması için artık uluslar arası bir yüz haline gelmiş bir oyuncudan da esasen bu beklenir. Ayrıca Ji-yeon’un en büyük yardımcısı acar polis Seong-yeol’u canlandıran Hee-soon Park da kendine düşen payı pejmürde görünümü ve tempolu oyunuyla yerine getiriyor. Tüm bu övgülere rağmen Seven Days’i türdaşlarından pek de farklı bulmayanlar olabilir. Veya fazla Hollywood bulanlar… Bu da gayet doğal. Lakin Hollywood’da bile son zamanlarda böylesi ayda yılda bir çıkarken bu yorumların benim açımdan pek bir belirleyiciliği yok aslında. Bazı filmleri oldukları gibi kabul etmesi zordur, hep negatif bir şeyler bulur, olmasa da uydururuz. Bazı filmleri de kabul etmek aksine daha kolay gelir. Bu durumun kişiden kişiye değişen özellikleri size Seven Days’i sevdirir veya sevdirmez. Eğer Seven Days’in önemli görevlerinden biri “karakteri olan bir film olmak” ise bence bunu başarmıştır.

29 Kasım 2020 Pazar

Los Cronocrímenes (2007)


Yönetmen: Nacho Vigalondo
Oyuncular: Karra Elejalde, Nacho Vigalondo, Candela Fernández, Bárbara Goenaga
Senaryo: Nacho Vigalondo
Müzik: Eugenio Mira

Héctor, karısıyla şehir dışında yeni bir eve taşınmakta olan mülayim bir adamdır. Bir gün bahçesinde dürbünüyle etrafı incelerken ormanda üstsüz bir genç kız görür. Merakına engel olamayıp oraya gittiğinde suratında pembe bandaj olan tuhaf giyimli bir adam ona arkadan saldırarak yaralar. Ardından bir kovalamaca başlar. Bu kovalamacanın sonunda yaralı haldeki Héctor, kimsenin bulunmadığı bir tesise saklanır. Orada eline geçen bir telsizden duyduğu ses, onu bir saat geçmişe götürecek bir zaman makinesinin bulunduğu küçük bir binaya yönlendirir. Zaman makinesinden sorumlu bu sesin sahibi adam Héctor'a (Héctor 2) asla kendisiyle (Héctor 1) karşılaşmaması gerektiğini onun da zaman makinesine girmesi gerektiğini söyler. Ama bu olayın bazı kuralları vardır ve her şeyin normale dönebilmesi için Héctor, makineden çıktığı andan önce yaşadıklarını tekrar etmek zorundadır. Filmde zaman makinesini kullanan isimsiz adamı da canlandıran Nacho Vigalondo'nun yazıp yönettiği İspanya yapımı Los cronocrímenes, zamanda yolculuk temalı filmler arasında kendi çapında farklılıklar yaratmaya çalışan bağımsız ruhlu bir yapım.

Zamanda yolculuk senaryolarında kural koyma yetkisine sahip senaristlerin en çok kafa yordukları meselelerden biri de, yolculuğu yapan kişinin kendisiyle karşılaşması halinde nasıl davranması gerektiği veya bu karşılaşmanın geçekleşmemesini sağlamak için koymak durumunda oldukları başka kurallar olsa gerek. Zira genelde senaryonun selameti açısından karşılaşmamaları daha uygundur. Aksi takdirde birbirlerini gelecek tehlikelere karşı uyarmaları ya da eski hataları tekrarlamamaları için daha temkinli olmaları filmin kıvrımlarını farklı etkileyeceğinden pek tercih edilmez. Nacho Vigalondo da bunun bilinciyle kendi kurallarını koyduğu ama işin içine bu yolculuğun ilk olmasının kaynaklı acemilikleri de katarak senaryosunu şekillendiriyor. Bu acemilikler sonucunda daha uzun süreli bir yolculuk hesaplanmışken sadece 1 küsür saatlik bir geri/ileri gitme durumu gerçekleşmesi, kuru kalabalık yaratmayan bir zaman/mekan tasarrufu sağladığından Vigalondo temelde iki aşamalı bir döngü koordine edip bunları birbirine ustalıkla bağlıyor. Üstelik o kadar iyi bağlıyor ki, canlı olarak görmediğimiz ama ne şekilde gelişip sonuçlanacağını bildiğimiz öteki boyutu da bir yerlerden akıtmaya devam ediyor.

Belki de Vigalondo'nun tek anlaşılmayan tercihi, bu paradoksun nasıl başladığını anlatmaması. Tabii bu ve bunun gibi kafalarda soru işareti yaratan başka tercihler de var. Ama sanki bu matematiğin özellikle kafa karıştırıcı, bu paradoks mantığında boşluklar yaratıcı olmasını istiyormuşçasına bir yol haritası belirliyor. Hatta zaman zaman yolda giderken çizdiği bir haritayı takip ediyormuş gibi bile davrandığı söylenebilir. Héctor'un başlangıçta neler olduğuna yönelik anlam veremeyişinin yerini, diğer boyutla beraber bu defa daha ustalaşmış ve planı olan bir anlatım tarzı alıyor. Vigalondo iki farklı açıdan aynı sahneleri tekrar izletmenin, bu aynı sahneler arasındaki bağları/farkları anlamlandırmaya çalışmanın önceliğini benimsiyor. O önceliğin tadını çıkarıyor. Kafa karışıklığının giderilmesi yönünde son düzlükte oyun planını biraz değiştiren Vigalondo, her şeye rağmen o karışıklıkla baş edilemeyeceğinin verdiği boşvermişliğe teslim olmamızı da istiyor bir yanıyla. Sonuç olarak ortaya düşük bütçelerle çekilen kaliteli bilim kurguların yaptığı üzere kendi çapında bir beyin fırtınası yaratan, farklı teorilere açık bir film çıkıyor. Héctor rolündeki Karra Elejalde'nin sürüklediği Los cronocrímenes, özellikle pembe bandajın harikulade bir gerilim aksesuarı olarak kullanıldığı, kelimenin tam anlamıyla ve filmle de bağlantılı olarak "zamansız" bir yapım.

18 Mayıs 2018 Cuma

1408 (2007)

 
Yönetmen: Mikael Håfström
Oyuncular: John Cusack, Samuel L. Jackson, Tony Shalhoub, Mary McCormack, Jasmine Jessica Anthony
Senaryo: Matt Greenberg, Scott Alexander, Larry Karaszewski
Müzik: Gabriel Yared
 
Ünlü korku romanı yazarı Mike Enslin (John Cusack) sadece kendi gözleriyle gördüğü şeylere inanır. Uyduruk perili evler ve mezarlıklarda geçen doğan üstü olayları kötüleyen bir dizi çok satan kitap yazdıktan sonra Enslin'in hayaletlerden uzak ve yalnız geceleri, yeni projesi için gittiği kötülüğüyle ün salmış Dolphin Otel'in 1408 numaralı odasında kalmaya başladığında değişmeye başlar. Otel müdürü Gerald Olin'in (Samuel L. Jackson) uyarılarına karşı koyan yazar, perili olduğu söylenen bu odada yıllardan beri kalan ilk kişidir. Yeni bir liste başı kitabın eli kulağındadır, ama öncelikle yaşayabilmek için şeytanlarıyla yüzleşmelidir. Stephen King'in hikayesinden Matt Greenberg, Scott Alexander ve Larry Karaszewski'nin senaryosunu yazdığı, İsveçli yönetmen Mikael Håfström'ün yönettiği 1408, "kitabın kıymetini bilememiş uyarlamalar" sınıfına dahil yapımlardan biri.

İtiraf edeyim, hiç bu filmin havasında değildim. Ama artık aradan çıkarma vakti geldi diyerek biraz ite kaka bir seyir oldu. Tabi hal böyle olunca hiç beğenmedim. Fakat acaba farklı bir yer, zaman ve ruh haliyle izlesem nasıl olurdu diye düşününce de değişen birşey olmayacağı kanaatine vardım. Bir kere bence filmin en birinci amacı zalimce klostrofobi yaratmak olmalıydı. Hatta böyle bir film, nefes alacak fırsat bile tanımadan bizi bulunduğumuz odaya kilitlemeliydi. Ama o ne yaptı, zavallı Cusack'ı duvardan duvara vurdu, dargın babasıyla avantadan bir yüzleştirme yaşattı, karşı pencere sahnesi haricinde yaratıcılıktan yoksun halüsinasyon bilmem nelerine sardırdı. Güya izleyiciyi ters köşeye yatıran alternatif bir finalle de perdeyi kapattı. Cusack ile hiç sorunum yok, tam tersi kendisini çok severim. Aldığı her başrolün altından rahatlıkla kalkan katıksız bir oyuncu. Burada da altından kalkıyor. Ama böylesi bir filmin altına girerken görmek istemezdim kendisini. Samuel L. Jackson'u da zaten burada olduğu gibi geçerken uğradığı filmlerden ziyade, şöyle adam gibi başrollerde daha çok seviyorum. İsveçli Mikael Håfström şahsiyetinin 2. Hollywood seferi yine milyonlarca özelliksiz filmin arasında yerini alacak. Aklıma o güzelim Ondskan geliyor, iyice deli oluyorum! Bazı bülbülleri altın kafese koyuyorsun da ne oluyor?

17 Ekim 2017 Salı

The Mist (2007)


Yönetmen: Frank Darabont
Oyuncular: Thomas Jane, Marcia Gay Harden, Laurie Holden, Jeffrey DeMunn, Andre Braugher, William Sadler, Nathan Gamble
Senaryo: Stephen King, Frank Darabont
Müzik: Mark Isham

Kasabaya tuhaf bir sis tabakasının çökmesi üzerine korku ve panik içinde süpermarkete sığınan kasaba halkı arasında David Drayton ve küçük oğlu Billy de vardır. Koyu ve kalın sis tabakasının içinde esrarengiz bazı yaratıkların pusuya yatmışçasına gizlendiğini ilk fark eden David olmuştur. Bu dünyaya ait olmayan öldürücü, korkutucu yaratıklardır.

The Mist, Stephen King’i en iyi uyarlama başarısına sahip bir yönetmen/senarist olarak kabul edilen Frank Darabont’un bir ürünü. Green Mile ve kısa hikayesinden uyarlama da olsa The Shawshank Redemption’ın bu ortaklığın nadide eserleri olduğu düşünülünce haliyle beklentiler ayyuka çıkıyor. Ben ustanın beyaz perdeye uyarlanan onca eserinden Misery’yi de sevmiştim. Stephen King’in hep önce okunması gereken bir yazar olduğuna inandım. Hiçbir eseri filme alınmasa da olurdu. Ama alınacaksa da Darabont gibi bir adam alsın bence de. Çünkü Darabont’un, bugüne dek King romanlarını perdeye uyarlamış bir araba dolusu yönetmenin ve senaristin gösteremediği, lüzumsuzca alttan aldığı, gişe dostu-mainstream yancısı zihniyete zıt giden sert bir tarafı var. King’in “insanı” yazan tarafına sızmayı çok iyi beceriyor. Oraya sızıldığında ise idealist yansımalar, insanı insan yapan dürüst hatalar, duygusal zaaflar yanında, akıl almaz kötülükler, içten pazarlıklar, toplum ve sistem eleştirileri Darabont’un elinde kaşla göz arasında şekilleniyor.

The Mist
özellikle yaratık odaklı korku filmlerine meraklı seyirci kitlesinin beklentilerine ters köşe yapan bir film. Bırakın sadece King uyarlamalarını, bünyesinde türlü türlü tehlikeli yaratıklar barındıran, ama buna rağmen gerçek kan emici, duygu sömürücü ve ölümcül ihtirasları olan yaratığın insan olduğuna bu kadar güzel vurgu yapan kaç film izlediniz? Veya “yaratık filmi” diye yüzeysel bir imaj bırakan, ancak yaratıkların sadece figüran olduğu, buna karşın fantastik dram öbeğini eleştirel yönde evriltebilen kaç yapım gördünüz? Romanlarda asla göremeyeceğimiz ani fiziksel tepkiler verdiren korku klişeleri kolaycılığı yerine, vicdani, toplumsal ve insanın insana duyduğu korku ile nefrete yerinde tespitleri-temasları olan bir film The Mist. Her kesimden, her huydan insanların toplandığı süpermarketler gibi sosyal alanlardan bir gerilim yaratma fikrini, çeşitli tasarımlardan mülhem yaratık aleminin saldığı korkunun bile önüne geçirebilecek dahiyanelikte işlemiş bir filmle karşı karşıyayız.
 
 
Fakat film genel olarak bütünüyle olmasa da finaliyle izleyenleri ikiye bölüyor. Ben maalesef King’in bizzat övdüğü bu Darabont finalini beğenmeyenler arasındayım. Banal bir mutlu son beklentisi yönünden değil elbette. War Of The Worlds frekansı yaydığı bazı anlar, belli bir çoğunluğa bu (yanlış) fikri vermiş olabilir. Darabont’un son derece haklı olarak yaratmak istediği çıkışsızlığı verebilmek için ve filmin tüm karamsarlık disiplinine çok başka (hatta bence alakasız) bir karamsarlıkla bulduğu abartılı çözüm yönünden… Tabi bu final de sapına kadar insana, onun yüzyıllar boyu süregelen ve sürecek trajedisine atılan son yılların en sert tokatlarından biri. Fakat o ana kadar genel bir insani boyut sağlamışken aniden kişisel bir trajediye bağladığı finali topyekün The Mist ile bağdaştıramadım. Bu bağdaştırmayı zihinlerinde sağlamış olanlar mutlaka vardır. Yine de bence bir filmin, senaryonun ya da finalin sabit bir bağdaştırma sağlamasından ziyade böyle ikilemlerle zekice kafa karıştırması daha tercih edilebilir bir durum.

Standartları sarsmayan oyunculuklar arasında bana göre filmin yıldızı Mrs. Carmody, yani Marcia Gay Harden idi. İzleyicinin sinirleriyle bu kadar iyi oynayabilen karakterlerin dini figürlerden çıkması, There Will Be Blood’dan sonra The Mist’te de mükemmel sonuç vermiş. Birçok tartışmalı sahne arasında biri ayrıca beni çok etkiledi: İnsanların markete hapsolduğu ilk başlarda, küçük çocukları evde yalnız olduğu için dışarı çıkmak isteyen ama aradığı yardımı hiç kimseden bulamayan kadının içine düştüğü durum, filmin insancıl boyutunun düştüğü ikilemi çok çarpıcı biçimde vurguluyordu. Hem dışarı çıkmak isteyen kadın, hem de içerde kalmak isteyen diğerleri arasında içine düşülen çelişkiler yumağı, bir bilim kurgu fanteziye derinlik, ciddiyet ve haysiyet katan uyarlamanın kritik dakikalarından sadece biriydi.

26 Eylül 2017 Salı

Going By The Book (2007)


Yönetmen: Ra Hee-chan
Oyuncular: Jeong Jae-yeong, Son Byung-ho, Lee Young-eun, Ko Chang-seok, Lee Chul-min, Joo Jin-mo-I, Kong Ho-seok, Jo Si-nae, Hwang Hyo-eun, Son Byeong-wook, Uhm Soo-jung
Senaryo: Jang Jin, Lee Gyoo-bok
Müzik: Jae-kwon Han

Şehirde gerçekleşen bir dizi banka soygunu, hem şehir sakinlerinin paniklemesine, hem de emniyet teşkilatının güvenilirliğinin sorgulanmasına neden olmuştur. Üst makamlar ve kamuoyu, yeni atanmış polis amiri Lee Seung-man'den suçluların yakalanmasını ve bu soygunların son bulmasını beklemektedirler. Seung-man'in ilk icraatı, gerçeğe yakın bir soygun tatbikatı yapmaktır. Yapılacak olan tatbikatla başarı elde edip polis teşkilatını halkın gözünde yüceltmek amacındadır. Teşkilattaki tüm güvenlik personeline bu tatbikatta kimin ne görev alacağına dair kura çektirir. Ama kimin soyguncu olacağı çok önemlidir. Kurada bu görev başkasına çıkmasına rağmen Seung-man soyguncu rolü için, şehire girerken kendisine trafik cezası kesen polis memuru Jung Do-man'i seçer. Teşkilatta dürüstlüğüyle, alay konusu olacak derecede herşeyi kitabına uygun yapmasıyla ünlü, hatta bu özelliği nedeniyle valinin karıştığı yolsuzlukların üstüne gitmesi yüzünden trafik polisliğine düşürülen Do-man, bu tatbikatta soyguncu olarak çok ciddi bir seçimdir. Seung-man ondan işini gerçekçi yapmasını ister. Üstlendiği işi kitabına uygun yapan Do-man ise soyguncu rolünü ciddiye aldığı anda işler karmaşık bir hal alır.

Japon Kunihiko Toi ve Hiroshi Saitô'ya ait olan orijinal hikaye ve senaryodan, Jang Jin ve Lee Gyoo-bok'un uyarladığı, Ra Hee-chan'ın yönettiği Going By The Book, her senarist ve yönetmenin ağzını sulandıracak bu enfes konunun hakkını verir nitelikte komedi ağırlıklı bir polisiye yapım. Tabii bir Güney Kore klasiği olarak bu komedi yapısının içine ustalıkla sızdırılmış dramatik öğelerin de unutulmadığı bir film aynı zamanda. Dürüstlük timsali Do-man'i kısa ama etkili anlarla kabul ettirip seyirciye sevdiren film, amirinin ona bir soyguncu rolü vererek soygun tatbikatının ciddiyetini arttırmasını da ikna edici hale getiriyor. Dürüst, namuslu ve işini ciddiye alan bir polisten rol icabı nasıl soyguncu olabilir sorusuna yaratıcı detaylarla bezeli birçok cevap veriyor. Basit ve sevimli olduğu kadar, zeki bir mizah anlayışına sahip olması sonucu, komik anlar birbirini izliyor. Do-man'in bankada rehinelerle girdiği türlü komik durumlar ve diyaloglar, bu mizah seviyesi sınırları içinde ayakları yere sağlam basar vaziyette seyrediyor.

Kanun adamı - soyguncu kontrastının Do-man üzerinde yarattığı baskıyı, aynı zamanda işini kitabına göre yapmayı şiar edinmiş bir görev adamının soğukkanlılığını aynı potada eritmeyi çok iyi beceren film, dürüstlük tanımına getirdiği bu yaratıcı zemin sayesinde dinamizmini hep diri tutuyor. Patladığı varsayılan silahlar, öldüğü varsayılan rehineler, bir türlü başarıya ulaşamayan kurtarma operasyonları ve tüm bunların bir oyun olmasının verdiği konfor üzerinde kendini dürüstçe tanımlayabilen bir film. Tabii soyguncu olduğu varsayılan, gerçekte anne babası ve kardeşiyle kıt kanaat yaşayan genç bir polis memurunun kamuoyuna vereceği önemli mesajı da bu görev bilincine katık etmesi, klişenin dibi bir tabirle, güldürürken düşündürüyor. Renkli yan karakterler bir yana, Güney Kore sinemasının en beğenilen aktörlerinden biri olan Jeong Jae-yeong'un zeki, soğukkanlı, kestirilemez, aynı zamanda güven veren saf bir dürüstlük ve hüzün içeren Do-man performansı filmin güçlü dokusuna tam oturuyor. Going By The Book, bu ülke sinemasını neden sevdiğimize dair gösterebileceğimiz kanıtlardan birisi.

21 Eylül 2017 Perşembe

Persepolis (2007)


Yönetmen: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Senaryo: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi
Müzik: Olivier Bernet

Kendi dinini kurmayı hayal eden, öğrenmeyi seven, Bruce Lee hayranı küçük Marjane, Şah idaresindeki İran şehri Tahran'da yaşamaktadır. 70'lerin sonlarında Marjane ve ailesi, baskıcı Şah iktidarının devrilmesini büyük bir sevinç ile karşılarlar. Yıllarca ekonomik ve toplumsal anlamda yaşanan zorlukların sona ereceği düşünülmektedir. Sancılı yılların ardından demokratik bir yönetimin geleceğini ümit eden İranlılar, Şah’ın baskısından sonra bu defa mollaların baskısının gelmesiyle bir kez daha hayal kırıklığına uğrarlar. Ülkedeki siyasi boşluğu fırsata çevirmek isteyen Saddam sayesinde İran-Irak savaşının da başlamasıyla hayatları iyice zorlaşan Marjene'in ailesi, kızlarını Avusturya'ya bir liseye gönderir. Orada da ekonomik, siyasi, sosyal ve duygusal sorunlarla karşılaşan Marjane, İran ve Avrupa arasında sıkışmış özgürlüğüne sahip çıkmaya çalışacaktır.

Marjane Satrapi’nin aynı adlı otobiyografik çizgi romanından Marjane Satrapi ve Vincent Paronnaud'nun beyaz perdeye siyah beyaz animasyon olarak aktardıkları Persepolis, Şah döneminin son günlerinde hayatını izlemeye başladığımız Marjane'ın çocukluk ve genç kızlık çağlarındaki kişisel büyüme sorunlarını, İslam Devrimi, İran - Irak savaşı gibi tarihsel süreçlerin bünyesinde ele alan bir film. Şah iktidarının sona erişi, Avrupa günleri ve rejim değişikliği sonrası tekrar İran dönemi olmak üzere üç bölüme ayırabileceğimiz film, Marjane özelinde hem bireysel, hem de genel çıkarımlarda bulunabilen yapısıyla dikkat çekiyor. Bunu yaparken bir animasyon olmasının avantajlarıyla dinamik bir kurgu, şiirsel bir anlatım, mizahi bir dil geliştirdiği çeşitli anlar yaratıyor. Politik ve duygusal yönler birbirinden rol çalıyor gibi görünse de, esasen filmi politik çalkantıların gölgesinde şekillenen bir büyüme hikayesi olarak özetlemek mümkün.

Persepolis'in, Marjane'ı bu farklı yaşam koşulları altında incelerken, onu sadece bir birey olarak değil, kadın bir birey olarak belirlemesi, eleştirel alanlarının daha da genişlemesine sebep oluyor. Makul, bilinçli ve zeki bir rotada ilerleyen feminist ton, "İran'da kadın olmak" yanında "Avrupa'da kadın olmak" başlıklarını genel anlamda kadın olmanın ince ruhlu, aynı zamanda çile yüklü boyutlarına taşımasını biliyor. Saf bir oyun çocuğu, isyankar bir üniversiteli ve duygusal özgürlük elde etme uğruna evlenme ironisine itilmiş genç bir kadın kimliklerinin hepsi Marjane'ın üzerine oturuyor. Bunlar aslında hem modern toplumlarda, hem de İran gibi rejim değişikliğinin neden olduğu kafa karışıklıklarından muzdarip kapalı yapılarda yaşayan kadınlara dair ortak sorunlar. Tabii her kadının Marjane gibi anlayışlı ebeveynleri, Büyükkanne ve Anoush Amca gibi bilge yakınları olmayabiliyor. Fakat koşullar nasıl olursa olsun, bu koşulları zorlayabilecek, onlara göğüs gerebilecek kadar güçlü, aynı zamanda seçimlerinde masum hatalar yapabilecek kadar da zayıf gerçeklikte bir kadın karakter olarak Marjane, baskı ve savaş ortamında olduğu kadar, huzur ve refah simgesi Avrupa'da da kendi iç savaşlarını vererek evrensel bir kimliğe bürünebiliyor. Persepolis, Catherine Deneuve, Sean Penn, Gena Rowlands, Iggy Pop gibi konuk seslendirmeleri bile gölgede bırakan hikayesi ve estetik yapısıyla Cannes 2007'de Jüri Ödülü dahil 30 ödül kazanmış, Oscar ve BAFTA dahil 50 küsür adaylık elde etmiş bir yapım.

10 Ekim 2016 Pazartesi

Klopka (2007)


Yönetmen: Srdan Golubovic
Oyuncular: Nebojsa Glogovac, Natasa Ninkovic, Miki Manojlovic, Anica Dobra, Dejan Cukic
Senaryo: Nenad Teofilovic, Srdjan Koljevic, Melina Pota Koljevic
Müzik: Mario Schneider
 
Oğlunun hastalığına derman bulmaya çalışan bir baba, diğer insanlara karşı dürüst bir insan. Ne var ki devlete verdiği onca yıllık emeklerine rağmen ameliyat için gerekli parayı denkleştiremez. Çıkmazın içindeyken uzanan yardım eli onu bambaşka yollara sürükleyecektir. Kaçışı olmayan bir kapana kısılan adam iç dünyasında kendisiyle büyük bir hesaplaşmaya girecektir.
 
İçinden çıkılması güç bir durumdan alınabilecek en büyük hasar, kişinin yaptığı yanlış seçimler sonrası uğradığı vicdani yıkım olsa gerek. Klopka, belki zoraki mesaj kaygısı algılanabilecek (ve belki de bu yüzden itici gelebilecek) bu ikilem üzerine beklenen pekçok drama standartlarını kullanmış, fakat bana göre hiç de itici olmamış bir film. Süreç dahilinde kimi zaman işleyiş olarak Alacakaranlık Kuşağı entrika lezzeti bile almanız mümkün. Bu vicdan konusu sinemada çoğu zaman can sıkıcı olabiliyor, filmlerin istediğimiz gibi ilerlememesine ve sonuçlanmamasına sebep olabiliyor. Kimi zaman ciddi ikna sorunları yaşıyoruz. Ama Klopka, bu vicdanın resmini yaparken kör değil, tam tersi, insan hayatına verilen değeri o vicdanın karşı yakasına da bakmaya gayret ederek sorguluyor. Yapılan hatayı mazur gösterme çabaları gibi algılanması da mümkün. Zira karışık bir durum. Sevdiğiniz birinin hayatını kurtarmak için tanımadığınız birini öldürebilir misiniz? Evet ise sonrası sizin için ne ifade eder? Bu iki soruyu ele alarak binlerce film çekilebilir. İşte Klopka bu filmlerden biri ve de iyi olanlarından. Başarılı oyunculuklar, sürükleyiciliği, ara sıra yapılan estetik kamera dokunuşları ve o soğuk Balkan havasıyla görülesi bir dram.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Fracture (2007)


Yönetmen: Gregory Hoblit
Oyuncular: Anthony Hopkins, Ryan Gosling, David Strathairn, Rosamund Pike, Embeth Davidtz, Billy Burke, Cliff Curtis
Senaryo: Daniel Pyne, Glenn Gers
Müzik: Jeff Danna, Mychael Danna
 
Primal Fear, Frequency gibi kendini izlettiren filmlerin yönetmeni Gregory Hoblit, yeni filmi Fracture'da, kendisini bir polis dedektifi ile aldatan karısının ihaneti üzerine onu öldüren ve bunu itiraf eden Ted Crawford'un (Hopkins) usta bir planla işin içinden sıyrılmaya çalışması, genç ve başarılı savcı Willy Beachum'ın da (Gosling) onun açıklarını yakalamaya çalışması üzerine bir kedi-fare oyununu anlatıyor. Bilmem kaçıncı kere "demir parmaklıklar ardındaki dahi olarak dışarıdaki genci zekasıyla etkileyen" bir Anthony Hopkins, bazı anlar haricinde ne yapacağını bilemez halde bir Ryan Gosling ve malesef figüran olarak kullanılan bir David Strathairn. Elinizde böylesi üç oyuncu, ele avuca gelir bir senaryo ve özellikle mahkeme sahnelerinde görülen hınzır bir işbilirlik varsa ortaya çıkaracağınız en iyi şey bu mudur? Hayır! Kötü bir film mi? Ona da hayır. Ama Hoblit ne bu iyi oyunculardan makul performanslar elde ediyor, ne de olgun gibi görünen senaryoyu belki de bir film-noir çekeyim kaygısıyla diyete sokuyor. Bu sayede Crawford'un intikam zekası ve Beachum'un, vicdanını kariyerinden üstün tutan pırıl pırıl idealizmi kartonlaşıyor. Yine de denk gelirseniz izleyin.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Ex Drummer (2007)


Yönetmen: Koen Mortier
Oyuncular: Dries Van Hegen, Norman Baert, Gunter Lamoot, Sam Louwyck, Bernadette Damman, Dolores Bouckaert, Jan Hammenecker, Barbara Callewaert, Wim Willaert, Tristan Versteven, François Beukelaers
Senaryo: Koen Mortier, Herman Brusselmans
Müzik: Arno, Flip Kowlier, Millionaire, Guy Van Nueten

Kadınları darp etmekten zevk alan psikopat bir solist (Koen), sağır ve uyuşturucu bağımlısı bir gitarist (Ivan), sağ elinde bir sakatlık olan, huysuz annesi ve üst katta bağlı tuttukları babasıyla yaşayan eşcinsel bas gitarist (Jan) üçlüsünden oluşan punk grubu The Feminists'in bir davulcuya ihtiyacı vardır. Ama bu davulcunun da kendileri gibi bir engelinin olması şarttır. Başarılı, hali vakti yerinde ve maceraperest bir yazar olan Dries, bu şaka gibi üçlüden etkilenir ve gruba davulcu olarak girmek ister. Onun engeli ise davul çalmayı bilmemesidir. Grup kurulur, çalışmalar başlar. Fakat arızalı müzisyenlerin tuhaf tavırları, vazgeçemedikleri alışkanlıkları ve başlarına gelen fantastik olaylar onları dönüşü olmayan, acımasız, kendileri gibi tuhaf bir yola sokar.

Herman Brusselmans'ın aynı adlı romanından Koen Mortier'in senaryosunu yazıp yönettiği Ex Drummer, sert, absürt, komik, rahatsız edici ve trajik anlarla dolu, deli işi bir film. Sıradışı bir müzik grubunun kuruluş hikayesi olarak görünse de sorumsuzluktan homofobiye, kadın düşmanlığından ırkçılığa pekçok sorunlu kavramı bu eksen üzerine bulamaç gibi döken film, absürtlüğüne ve sertliğine zeval getirmeden deneysele varan bir anlatım geliştiriyor. İzlerken sık sık romanı hayal edip Chuck Palahniuk veya Bukowski okuyormuş hissi vermesi, kurgu ve gerçeğin içiçe geçmişliğinden, tuhaf diyaloglardan, akla zarar sahnelerden anlaşılabilir. Senaryonun bu tekinsiz haline aynı şekilde eşlik eden, hatta sefaleti ve hiddeti görsel açıdan daha da keskinleştiren Mortier, özdeşleşilebilecek tek bir karakter bile bulunmadığından elini hiç korkak alıştırmayan bir yönetim sergiliyor. Hiç susmayan alternatif ve punk rock şarkıların çiğ dokularının yer yer video klip tadında yarattığı fon ise, filmin hırçın ve yılgın atmosferiyle uyum içinde.


Ex Drummer'ın en mantıklı özeti, karısının (ya da sevgilisinin) sorduğu neden bu gruba girmek istediği sorusuna Dries'in verdiği "Sanırım mutlu dünyamdan bir miktar uzaklaşmak istiyorum. Ahmaklığın, çirkinliğin, kıtlığın, vefasızlığın ve sefaletin dünyasına dalmak istiyorum. Tutunamayanların hayatlarına, o dünyaya ait olmak ve istediğim zaman kendi dünyama, sana dönebileceğimi bilerek onlara karışmak istiyorum." yanıtı olsa gerek. Bir sosyal deney misali, romanı için sıradışı bir yerleşke bulan, sadece tek bir performans için kurulan bu gudubet gruba sorunsuz dahil olduktan sonra diğer elemanlara üstünlük kuran Dries, bazen her ne kadar öyle görünse de onların sefil hayatlarına çeki düzen vermek, onları birarada tutmak amacında değil. Sadece bu grup projesinin iyi kötü gittiği yeri görmek. Bunu yaparken kendisi ile bu çürümüş toplum bireyleri arasındaki farkı özümsemek istercesine yer yer şiddete varan aşağılama, manipülasyon ve tahrik unsurları kullanıyor.

Dries, ayrıca partneriyle birlikte üçlü takıldıkları kızın "kollektif hüzün" temalı bitirme tezi için sorduğu "Kral Boudewijn’in öldüğünü duyduğunda neredeydin" sorusunu bu adamlara teker teker sorarak onlar için müzik, şiddet, seks, uyuşturucu ve türlü acayiplikleri dışında normal olaylara nasıl tepkiler verdiklerini anlamaya çalışıyor. Çünkü bu engelli adamların engelleri yanında cehaletlerini, aptallıklarını, duyarsızlıklarını, sorumsuzluklarını kendi egosu karşısında tescilleme ihtiyacı duyuyor. Dries'e göre kollektif hüzün değil, bireysel hüzün var belki ama cehaletin, duyarsızlığın, aptallığın başına "kollektif" kelimesini koymanın hiçbir sakıncası yok. Birbirinden tuhaf karakterler, birbirinden arızalı sahneler bunu doğruluyor. Başlarda zamanın geri gitmesini veya solist Koen'in kendi sefil evinde hep ters durmasını da birbirinden tuhaf biçimlerde yorumlamak mümkün. Ex Drummer, "Belçika'nın Trainspotting'e cevabı"ndan ziyade, Belçika'nın cevap veremediği, vermek için kafaya bile takmadığı sorulardan ibaret bir film.