Romanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Romanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2023 Cumartesi

Miracol (2021)

 
Yönetmen: Bogdan George Apetri
Oyuncular: Ioana Bugarin, Emanuel Parvu, Cezar Antal, Ovidiu Crisan, Valeriu Andriuta, Valentin Popescu, Ana Ularu
Senaryo: Bogdan George Apetri

Bogdan George Apetri'nin yazıp yönettiği Miracol, Rumen Yeni Dalgası'nın çarpıcı örneklerinden birisi. Bir arkadaşının yardımıyla gizlice manastırdan çıkan genç rahibe Cristina şehir merkezindeki hastaneye gitmek için kendisini bekleyen taksiye biner. Yolda rahibe kıyafetini değiştirmek için taksi şoföründen bir yerde durmasını ister. Hastaneye varınca da jinekoloji polikliniğine gider. Çünkü hamiledir. Orada ne olduğunu görmeyiz. Daha sonra ilk olarak karakola gidip bir polis şefini, ardından gittiği bir evde de kapıyı açan kadına Dr. Ivan diye yalana çevirdiği birini sorar. Ama iki yerde de aradığını bulamaz. Biraz dolaştıktan sonra kendisini bırakan taksi şoförünün onu almasını beklemeden başka bir taksiyle manastıra dönmeye karar verir. Ama bu kararın onun için hayati önemde olduğunun farkında değildir. Apetri, ülkesinin yeni dalgasının hemen hemen tüm özelliklerini taşıyan filminde sabit planlı uzun sahneleri doğal akışına bırakarak ve diyaloglarla sürükleyerek biçimsel açıdan bu uzunluğu hissettirmemeyi başaran bir üslup benimsiyor. Takside geçen Cristina, şoför ve Dr. Ivan üçlüsünün takside, Dedektif Marius ve yardımcısı Misu'nun arabada geçen, Cristina'nın bindiği ikinci taksideki sahneleri diyalogların yeşerttiği bu üslubun çok güçlü örnekleri. Tabii bunun gibi birkaç sahne daha var ama sürpriz bozmamak için onları filmi görmemiş olanlara saklayalım.

Apetri bu gibi karakterlerini konuşturduğu, üstelik çoğu da araba sahnelerinde sabitlediği kameraya konuşturduğu sahnelerin dışında sessiz kaldığı sahneleriyle de güçlü bir sindirim sağlıyor. Mesela bebeğin babasının kim olduğu, hastaneden sonra neden söz knusu yerlere gittiği, filmin Dedektif Marius'u merkez aldığı andan itibaren onun soğukkanlılığı ile mücadele veren kişiliğinin filmdeki fonksiyonu gibi bize açık açık söylenmeyen parçaları yorumlama fırsatı bulduğumuz bu sessiz anlar da yeni dalganın karakteristiklerinden. Kırılma anı diyebileceğimiz bölümden sonra yaşanan trajedinin de etkisiyle din, adalet, suç başlıklarının sinir uçlarını daha da belirginleştiren film, kelimenin tam anlamıyla "şaşırtıcı" bir final yaparak temsil ettiği ya da etmeye çalıştığı ne kadar başlık varsa hepsinin ağırlığını seyircinin omuzlarında hissetmesini sağlıyor. Kısa filmlerinin ardından 2010 yılında çektiği ilk uzun metrajı Periferic ile çok sayıda ödüle uzanan Bogdan George Apetri'nin üçüncü filmi Miracol, din kavramından ziyade ahlak kavramının insanca yaşayabilmek için belirleyici bir unsur olduğunu kah uzaktan, kah yakından okuyan bir yapım. Genç oyuncu Ioana Bugarin'in Cristina rolüyle dikkat çektiği film, yapısal olarak keyif veren, ancak gerçekçi polisiye yönüyle hazmı zor bir deneyim.

13 Temmuz 2020 Pazartesi

Periferic (2010)


Yönetmen: Bogdan George Apetri
Oyuncular: Ana Ularu, Andi Vasluianu, Ioana Flora, Mimi Branescu, Ingrid Bisu, Timotei Duma
Senaryo: Bogdan George Apetri, Tudor Voican, Cristian Mungiu, Ioana Uricaru

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile, Dupa dealuri, Bacalaureat gibi filmleriyle festivallerin tozunu atmış Romen yönetmen Cristian Mungiu'nun Ioana Uricaru ile birlikte hikayesini, Bogdan George Apetri'nin de bu hikayeden Tudor Voican ile birlikte senaryosunu yazdığı, Apetri'nin yönettiği Periferic, 24 saatlik geçici tahliye izni verilen hapisteki Matilda'nın o bir gününü izlediğimiz bir dram. Sırasıyla "Andrei", "Paul" ve "Toma" adlı üç bölümden oluşan film, Matilda'nın dışarıda geçireceği o bir günün planını yansıtıyor. 24 saatin sonunda hapishaneye tekrar dönmeye niyeti olmayan, içerideyken ülke dışına kaçma planlarını çoktan yapmış olan Matilda, ilk olarak kendisine yardımcı olup olmayacağını bilmediği ağabeyi Andrei'yi, hapisten önce yaptıkları bir işten kalan borcunu almak üzere eski sevgilisi ve çocuğunun babası Paul'ü, son olarak da Paul'ün bir yetimhaneye bıraktığı oğlu Toma'yı ziyaret edecektir. Amacı Toma'yı da yetimhaneden alarak ülke dışına kaçmaktır. Ama zamana karşı bir mücadele içine giren Matilda için işler umduğu gibi gitmez. Aralarında Amerika'dan ve dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok örneğin de yer aldığı filmlerde yapımcılar arasında yer alan Bogdan George Apetri'nin bu ilk uzun metrajı, Mungiu'nun da yazım tecrübesiyle sürükleyici, gergin ve umutsuz bir atmosferi hayata geçirmekte hiç zorlanmıyor.

Özellikle 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile ve Dupa dealuri filmlerinde kadın odaklı güçlü hikayeler işlemiş Cristian Mungiu, bu kez işlemesi için o hikayelerden birini Bogdan George Apetri'ye vermiş. Tabii onunla birlikte Ioana Uricaru da bu hikayede pay sahibi. Zaten bu ekip içindeki tek kadın da Uricaru. Apetri ise bir buçuk saat içerisinde o hikayenin kenarlarını, köşelerini, cümleler arasına sıkıştırılmış şekliyle göremediğimiz geçmişini çiğ ama yormayan bir sinema diliyle çekmiş. Matilda'nın önce ağabeyi Andrei'yi ziyaret ettiği bölümde (ki aynı zamanda annesinin defnedileceği gün) aralarında geçen diyaloglardan yavaş yavaş neden hapse düştüğü ve ailenin istenmeyen evladı olduğu anlaşılmaya başlıyor. Bu diyaloglara tam bir Matilda düşmanı olan yengesi Lavinia'nın da dahil olması, seyirciyi Matilda aleyhine çevirme olasılığını güçlendiriyor. Yine de tam olarak detaylara hakim olmamız istenmiyor. Bir yanıyla kardeşinin bu durumundan üzüntü duyan ve yardım etme niyetinde olan Andrei'nin tercihi, Matilda'nın ilk yıkımı oluyor. Arabadaki ve cenaze evindeki diyalog sahneleri, doğallığın sağladığı saf bir gerilimi de beraberinde getiren nitelikte. Aslında bu diyalog becerisinin Romanya Yeni Dalgası’nın en önemli özelliklerinden biri olduğu söylenebilir.

Matilda'nın hapse girmesine neden olan, çocuğunun babası Paul'ü ziyareti de hem yaptıkları işten kalan payını, hem de oğlu Toma'yı yanına almak amaçlı. Bu bölümde zeki senaristlerin başvurduğu bir yöntem olarak, filme dahil edilen bir yan karakter vasıtasıyla inandırıcılıktan uzak açıklayıcı cümlelerin bertaraf edilmesi söz konusu. O karakter, Paul'ün ilişkide olduğu mafyaya pazarlamak için kendine aşık ettiği genç Selena. Bir zamanlar kendi başına gelen ve hapishanede sonlanan olaylar dizisinin başında bu kez Selena'nın olduğunu gören ve onu uyarmaya çalışan Matilda, bu bölümde başrolün karakter olarak nasıl geliştirilebileceğine dair önemli de bir örnek sunuyor. Bu bölümü de dramatik olduğu kadar, bir yanıyla suç filmi oluşunun hakkını da vererek bitiren film, son bölüm olan "Toma"ya geçiyor. Bir annenin hiç görmediği oğluyla yüzleşeceği bu bölüm hakkında fazla detay vermeden, çok güçlü bir final olduğunu söylemekle yetinelim. Üç bölüme adını veren bu üç erkek, Matilda'nın zamanında yaptığı hataların bedelini ödeyeceği üç sembolik figür anlamına geliyor. Tabii o hatalardan ders almış fakat izin süresini kaçmak için kullanacağı için hayatında yeni bir hata sayfası açmak üzere olan Matilda için pişmanlığın, telafinin, umudun da pek bir anlamı kalmıyor. Periferic, önemli sac ayaklarından biri olan güçlü feminist tonları yanında, bu bir kadın veya erkek olmaktan ziyade, bir birey olarak hatalar zincirindeki yerini istikrarla koruyanlar için parlak bir gelecek olmadığının acı gerçekliğine yaslanan bir film. Matilda rolüyle Romanya Film Yapımcıları Birliği, Varşova, Locarno ve Thessaloniki festivallerinden En İyi Kadın Oyuncu Ödülü alan Ana Ularu'nun performansıyla gücüne güç katan Periferic, pek fazla ses getirmese de Romanya sinemasının mütevazi olduğu kadar önemli yapımlarından biri.

26 Ekim 2019 Cumartesi

Pororoca (2017)


Yönetmen: Constantin Popescu
Oyuncular: Bogdan Dumitrache, Iulia Lumânare, Constantin Dogioiu, Stefan Raus, Adela Marghidan
Senaryo: Constantin Popescu

Bükreşli yönetmen Constantin Popescu'nun yazıp yönettiği 4. uzun metrajı Pororoca, beş buçuk yaşındaki küçük kızları Maria'nın parkta oynarken ortadan kaybolmasıyla hayatları perişan olan bir aileyi gözlüyor. Baba Tudor, anne Cristina, çocuklar Maria ve Ilie'den oluşan dört kişilik aile mutlu bir hayat sürerken bir gün Tudor'un gözetiminde Maria'nın kaybolmasıyla kabus dolu bir döneme giriyorlar. Günler geçip küçük kız hala bulunamayınca bu dönemin tüm zorlukları boğucu bir hal alıyor. Özellikle Tudor'u yakından izleyen Popescu, seyirciyi adeta onun bunalımına, suçluluk duygusuna, çaresizliğine, acısına, öfkesine hapsederek müthiş bir dramatik atmosfer yaratıyor. Kayıp hikayelerinin gerçeklerini yadsımayan, ebeveynler üzerindeki tahribatlarını abartısız bir doğallıkla resmeden, ama Christina'nın sinir krizi geçirdiği sahnedeki gibi o doğallık çerçevesinde duygularını salıveren güçlü bir anlatım mevcut. Evlat kaybının üstesinden hiçbir evlilik gelemez düşüncesi burada da doğrulanıyor. Ancak gereksiz duygu sömürüsü yapmadan, kayıp gizeminin önüne geçmeden, en önemlisi de Tudor'un yalnızlaşması ve giderek mental çöküntüye doğru yürüyüşünün betimlenmesi için evlilik olgusu bu sürecin bir parçası olarak işleniyor.

Popescu, Tudor'un bu kaybın üstesinden gelme davranışlarıyla beraber, kabullenemeyişi üzerine de gidiyor. Romen Yeni Dalga Sinemasının özelliklerinden biri olarak bireyin bürokrasi ile imtihanı Pororoca'ya da sızıyor. Polisin kayıp vakaları için uyguladığı prosedürlere rağmen sonuç alamayışının Tudor'un çaresizliğine çanak tutması, bir yandan en ufak detayların bile ne kadar önemli olduğunu vurgularken, diğer yandan çözümsüzlüğün kaçınılmazlığına dikkat çekiyor. Polisten haber beklemek, Tudor gibi sevecen bir baba için bile bir yere kadar sabredilir hale geliyor. Sürekli kızının kaybolduğu parka takılan bir adamdan şüphelenmeye başladığında ise, bu sabrın artık sonlandığı, kuşkularının ve saplantılarının körüklenmeye başladığı bir girdaba kapılıyor. Popescu'nun minimal tavrı, sabit ve hareketli kamerası, yer yer uzun planların hizmet ettiği Tudor'un yalnız ve depresif rutinleri, farkında olarak veya olmayarak seyirciyi avucunun içine alıyor. Sonlara doğru dehşet verici finale doğru sessiz ve derinden hazırlandığımızı fark ediyoruz. Kısa bir süreliğine gözden kaçırdığı evladını parkta kaybetmiş, günler geçtikçe akıbetinin ne olduğunu öğrenememiş, ailesinin geri kalanını da bir arada tutamamış, her günü eziyete dönmüş, yine de ümidini yitirmemiş acılı bir babanın düştüğü bu çukurdan kendisi olmayan bir adam olarak çıkışının yavaş yavaş, oya gibi işlenerek nihayetlendirilmesi gerçek bir karakter inşası.


Pororoca ile 2005 tarihli Marco Martins filmi Alice arasında bazı organik bağlar mevcut. Her ikisinde de küçük kızlarının kaybolmasını atlatamamış ailelerin çöküşü, çaresizlik içinde kaybolmamaya çalışan iki babanın evladını bulmak için hayata tutunma çabalarını izliyoruz. Alice'in babası Mário, kayıp kızını kendi yöntemleriyle ararken, bir yandan mesleğini de ihmal etmiyor, hatta kızını aramayı sistematik bir hale getirerek meslek ediniyor. Tudor'un kırılgan çaresizliği ise yavaş yavaş yaralı bir yırtıcı hayvana evriliyor. Kaybolma gizemiyle yaşamak zorunda kalmalarının psikolojik dengesizlikleriyle baş etmek yeterince zor iken, kendi başına desteksiz kalmaları yüzünden suçluluk duygusunun yükü de buna ekleniyor. Andrey Zvyagintsev filmi Loveless'i de bu halkaya eklersek, kayıp çocuğun akıbetinin önüne geçen ebeveyn travmaları, bireysel, toplumsal ve bürokratik çaresizlik ve bunların sonucunda delirmenin eşiğine geliş halinden söz etmek mümkün. Bir trajedinin zincirleme biçimde başka trajedilere neden olmasının acı gerçekliği Alice veya Pororoca gibi çocukları kullanmayan, sömürmeyen ama onların yokluklarını kullanarak güçlü bir dil oluşturan filmlerle daha iyi anlaşılıyor.

Anne Christina rolündeki Iulia Lumânare'nin başarılı performansı bir yana, zihnine ve duygularına hapsedildiğimiz Tudor rolünde Bogdan Dumitrache'nin yürek parçalayan, çeşitli festivallerden 6 adet En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanan etkileyici oyunu filme çok şey katıyor. Constantin Popescu'nun gücünü sakinliğinden, aynı zamanda ne zaman patlak vereceği belli olmayan öfkesinden alan tedirgin anlatımı, Maria'nın parkta kaybolduğu yaklaşık 20 dakikalık kesintisiz bölüm, Tudor'un takip sahneleri ve sarsıcı final sekansı, Pororoca'nın bütünlükten kopmadan farklı duygularla yükselen anları. Adını Amazon nehrindeki dev gelgit dalgalarından alan Pororoca, her ne kadar bu doğa olayını tam karşılayacak bir içeriğe sahip olmasa da, biraz zorlarsak günler geçip kayıp Maria bulunmadıkça yavaş yavaş altındaki su sığlaşan ve sonra tekrar yükselen baba Tudor'un o su yüzeyinde kalma çabası olarak özdeşlik kurmaya çalışabiliriz. Ebeveynlerin en çok korktukları şey olan evladını kaybetme fikri üzerine giden, bunu nasıl yükselip alçalacağının kontrolünü elinden bırakmadan yapan Constantin Popescu, "kayıp" kelimesinin "ölüm" olmayanını, ama kimi zaman belirsizliği ile ölümden beter olan "bulunamama" halini hem çiğ, hem de işlenmiş sinema dilleriyle karışık biçimde yansıtan bir dil kullanarak birinci sınıf bir drama adını yazdırıyor.

31 Ocak 2019 Perşembe

Ana, mon amour (2017)


Yönetmen: Cãlin Peter Netzer
Oyuncular: Diana Cavallioti, Mircea Postelnicu, Adrian Titieni, Carmen Tanase, Vasile Muraru, Tania Popa, Claudiu Istodor
Senaryo: Cãlin Peter Netzer, Cezar Paul-Badescu, Iulia Lumânare

Cãlin Peter Netzer, Cezar Paul-Badescu (ki onun Luminita, mon amour adlı romanından esinlenerek) ve Iulia Lumânare'nin senaryosunu yazdığı, genç kuşak Romen sinemasının dikkat çeken isimlerinden sayılan Cãlin Peter Netzer'in yönettiği Ana, mon amour, birbirlerinden hoşlandıkları her hallerinden belli üniversite öğrencileri Ana ve Toma'nın sohbeti ile başlıyor. Yavaş yavaş panik atak geçirmeye başlayan Ana, ne yapacağını kestiremeyen Toma'nın da yardımıyla sakinleşiyor. Bu basit sahne aslında tüm filmin özeti sayılabilecek arızalı bir ilişkinin habercisi. Zamanda yapılan irili ufaklı sıçramalarla bu ilişkinin doğuşunu, gelişimini ve nereye kadar gideceğinin meçhuliyetini izlemeye başlıyoruz. Birbirlerini çok seven Ana ve Toma'nın evliliğe uzanan bu aşkı ve tutkusu, sık sık Ana'nın psikolojik rahatsızlıklarıyla sınanıyor. Onun bu duygusal istikrarsızlığı, karakterine yansıyan dengesizliği, acizleştiren savunmasızlığı karşısında Toma'nın sabrı sınanıyor daha çok. Toma başlarda sevdiği kadın için yaptığı fedakarlıkları, katlandığı zorlukları bir süre sonra kanıksamaya, Ana'yı farklı bir açıdan sahiplenmeye başlıyor ki, film bu noktada çok çarpıcı psikolojik derinliklere inip, hepimizin zihinde gizli ya da aleni olan bu duyguya ve onun suretlerine yolculuklar yapıyor.

Ana, zihinsel açıdan daha tıbbi tarif gerektiren sorunlar yaşıyor. Ama Toma'nın yaşadıkları onu çok daha katmanlı, tartışılması gereken ve normal kabul edilebilecek davranışları bile kolayca etkisi altına alıp fikri sabitleyecek sulara sokuyor. Netzer, seyirciyi adeta Toma'nın zihnine endeksleyip, Ana'yı o zihnin tetikleyicisi haline getiriyor. Ana veya Toma olarak bireysel vaziyette ne kadar ilerleyebileceği bilinmeyen, bir süre sonra o bireyselliğin çıkmaza gireceğini hissettiren bu tehlikeli örgü, flört, evlilik, çocuk, kariyer gibi kritik aşamalarla test edilince sürekli yenileniyor, bireysel olmaktan uzaklaştırılıyor ve ortaya zengin bir psikolojik alan çıkıyor. Ana'nın zihinsel istikrarsızlıklarıyla sürekli baş etmeye çalışırken kendindeki değişimleri fark edemeyen Toma, çoğu insanın yakalandığı o "sahiplenme" hastalığına yakalanıyor. Eşini, sevgilisini ya da evladını bu dürtülerle başkalarından sakınan, onların arızalı veya yetersiz yanlarını göremeyerek gelişmelerini, ilerlemelerini sağlıksız yöntemlerle sağlamaya çalışanların hastalığı olarak ifade edebileceğimiz bu davranış biçiminin, farkında olarak veya olmayarak hem bizi, hem de sahiplendiğimiz kişileri yıpratması kaçınılmaz.


Sevgililerde, eşlerde, ebeveynlerde görülebilen, kendinden başkasına bağımlı olunmasının hazmedilemediği bu tür bir psikolojik rahatsızlığı çoğumuz bir rahatsızlık olarak algılamaz, kıskançlık, aşırı ilgi veya dışlanma korkusu şeklinde geçiştiririz. Hatta bunlardan bazılarının birer sevgi gösterisi olduğunu düşünerek zevk bile duyarız. Oysa bu sayede partnerlerimizin veya çocuklarımızın kendi başlarına birer birey olarak üstlendikleri basit işleri bile beceremeyeceklerine dair kendimizi inandırmaya, daha da kötüsü onların da buna inanmasına neden olabiliriz. İşte Toma'nın, rahatsızlığından ötürü Ana'yı hem kendinden, hem de çevresinde olanlardan koruma güdüsünün yıllar geçtikçe bir bağımlılığa dönüşmesi de biraz bundan kaynaklanıyor. Senaryo Ana'yı tıbbi bir vaka olmaktan çıkarıp, Toma gibi özel veya genel, daha yorumlanabilir bir karakter haline getirmeye başlayınca, yıllar süren beraberlikleri boyunca Ana'ya adeta bir bebek gibi kol kanat geren, kendi başına dışarı bile çıkamayacağını düşünen Toma için tedirginlik, şüphe, çaresizlik belirmeye başlıyor. Toma ve Ana arasındaki bu arızalı beraberliği zamanda bir ileri, bir geri şekilde karışık bir kurguyla izlediğimiz filmin neresinde olduğumuzu, ikisinin fiziksel görünümlerinden anlamaya çalışıyoruz. Senaryo ekibi, belli ki bu hislerin öyle birden bire ortaya çıkmayacağının, değişmeyeceğinin, uzun yıllara yayılması gerektiğinin altını çiziyor.

2013'te yönettiği Pozitia copilului (Child's Pose) ile Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı ile dönen Cãlin Peter Netzer, bu filmde de trajik bir kazaya sebep olan oğlunu korumak için her türlü fedakarlığı olduğu kadar kurnazlığı da göze alan bir anneyi işliyordu. Child's Pose kadar ödül ve adaylık almamış olsa da, Ana, mon amour sayesinde bu manada çok daha kapsamlı psikolojik çözümlemeleri filmine taşıyor. Aynı Berlin'de Teströl és lélekröl'ün En İyi Film ödülü aldığı yarışmada aday olup, ancak En İyi Kurgu Gümüş Ayı'sını kazanıyor. Toma rolündeki Mircea Postelnicu ve Ana olarak izlediğimiz Diana Cavallioti'nin filmin her kadrajına sinen başarılı performansları Netzer'in işini daha da kolaylaştırıyor. Melankolik, dramatik, çıkışsız, dini ve entelektüel yanlarıyla tipik bir Avrupa art-house draması olarak görülebilecek Ana, mon amour, arızalı aşk hikayelerinden, insanın kendinden parçalar bulup anlık sorgulamalar yaşadığı yapımlardan biri. Son dönem Romen sinemasının birtakım örneklerinin anımsattığı üzere gerek biçim, gerekse tema olarak artık sinema tarihinin sayfalarında bir dönem olarak kalan Dogma Akımından etkiler bulmak da mümkün. Bu vesileyle bir "kendini iyi hisset" filmi olmadığı da sürpriz değil.

3 Şubat 2017 Cuma

Bacalaureat (2016)


Yönetmen: Cristian Mungiu
Oyuncular: Adrian Titieni, Maria-Victoria Dragus, Rares Andrici, Lia Bugnar, Malina Manovici, Vlad Ivanov, Petre Ciubotaru
Senaryo: Cristian Mungiu

Transylvania’da bir kasabada doktorluk yapan Romeo, liseden mezun olmak üzere olan kızı Eliza'yı yurtdışında okuması idealiyle büyütmüştür. Başarılı bir öğrenci olan Eliza, İngiltere’de okumak için burs kazanmıştır. Tek yapması gereken final sınavlarını geçmektir. Onun için formalite gibi görünen sınavlardan bir gün önce kimliği belirsiz biri tarafından saldırıya uğrar. Bu beklenmedik olayın kızının geleceğini etkilemesini istemeyen Romeo, durumu tekrar düzeltmek için bazı girişimlerde bulunur. Ama bu girişimler, kızına öğrettiği prensiplerin dışındadır. 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007) ve Dupa dealuri (2012) ile Yeni Romen Dalgasının en güçlü temsilcisi olan Cristian Mungiu'nun yazıp yönettiği Bacalaureat, onun akıcı diyaloglara dayalı, meselesini katmanlandıran tarzını sürdürdüğü bir dram. Katmanlar bu defa eğitim sistemi, aile kurumu, dürüstlük ve polisiye başlıklarının ustaca yoğrulmasıyla sağlanıyor.

Doktor olmasına rağmen çok yüksek standartlarda bir hayat sürmeyen, evli olmasına rağmen karısını kızının öğretmeni Sandra ile aldatan, prensiplerine bağlı bir adam olmasına rağmen söz konusu kızı olunca bunları çiğnemeyi göze alan Romeo, filmin odak noktası. Her sahneyi onunla birlikte, onun peşinden izliyoruz. Mungiu'nun bol ödüllü ve övgülü filmlerinin aksine bu kez merkeze bir erkeği koyması, onun anlatım şeklini veya gücünü pek fazla değiştirmişe benzemiyor. Kaldı ki, Eliza, Magda, Sandra olmak üzere filmin kadınlarının kendi ayakları üzerinde sahip oldukları dramatik duruşlar, Romeo'nun bireysel hatalarını sivriltmek kadar, kadın cephesinden Romeo gibi bir erkeğin çelişkilerine de çapraz okumalar sağlıyor. Kızı Eliza'nın Romanya'dan kurtulup İngiltere'de eğitim görmesini saplantı haline getiren Romeo, Eliza'nın başına gelen olaydan etkilenmesi sonrası eski başarı çıtasının altına düşmesini kabullenmek istemiyor. Üstelik bu uğurda Eliza'ya bile öğrettiği bazı prensipleri çiğnemeyi bile göze alıyor. Ama Mungiu'nun yol yordam bilen incelikli senaryosu, bunu sinir krizleri veya manasız yükselmelerle değil, etik olmasa da göz önünde duran, sakin ve gerçekçi çözümlerle ifade ediyor.


Romeo'nun kızıyla, karısıyla, sevgilisiyle, emniyet müdürü arkadaşıyla, onun yönlendirmesiyle tanıştığı akademisyenle girdiği diyalogların akıcılığı, hikayenin gidişatına kapıldıkça Mungiu'nun basit ama etkili anlatımından uzaklaşmadığını gösteriyor. Bu diyalogların her birinde fedakarlık, vicdan, pişmanlık, gelecek kaygısı, aldatma, dürüstlük, adalet gibi daha başka kavramlarla da çeşitlenecek başlıklar sürekli hareket halinde. Eliza'nın saldırıya uğramasıyla çorap söküğü gibi birbirini izleyen olaylar ve bu olayların getirdiği ikili konuşmalar, üstün bir senaryo dehası gerektirmeyen, fakat etkisini tam da bu pratiklikten devşiren nitelikte. Psikolojisi bozulan Eliza'nın babasının gözündeki çalışkan evlat kimliğinin dışında bir birey oluşunun babası tarafından fark edilmeye başlanması, İngiltere bursu öncesi acilen telafi edilmesi gereken ruhsal hasarlar, bu amaç uğruna dışına çıkılması gereken prensipler, dışına çıkıldığında sağlanan avantajların başka unsurlarla tehdit edilmesi, denize atılan taşın yarattığı halkalar misali filmin etki alanını genişletiyor. Eliza'nın erkek arkadaşı veya Sandra'nın sorunlu küçük oğlu bile kenar süsü gibi durmuyor.

İçinde bulunduğumuz günlerde meclis tarafından onaylanan af yasası nedeniyle ülke çapında binlerce kişinin protestosuyla çalkalanan Romanya'nın yolsuzluklarla ve dürüstlükle imtihanının bireysel yansımalarından sadece birini gördüğümüz Bacalaureat, her Mungiu filminde olduğu gibi sadece Romanya'ya değil, her toplumun kendinden parçalar bulabileceği yüzleşmelere ayna tutan bir film. Çocuklarının daha iyi bir eğitim alması, daha iyi şartlarda yaşaması için her şeyi göze alabilecek ebeveynlerin onlara aşıladıkları dürüstlüğe ters düşen girişimleri tam bir çelişkiler yumağı. Bazı işlerin halledilmesi, pürüzlerin ortadan kaldırılması için bir "tanıdık" bulunması gerekliliği, fırsat eşitliğinin karşısındaki en büyük engellerden biri. Toplumları bu hale getiren bürokrasi, adam kayırma, yolsuzluk, hırsızlık karşısında dürüstlük artık hayret edilen nadir değerlerden biri haline geldi. Bacalaureat'ta bunu çok büyük boyutlarda görmüyor olabiliriz. Ama onun boyutu, küçük bir not artışı sağlamaya çalışırken bile bu çürümüş sistem sarmalının ne kadar genişleyebildiğini göstermesiyle ölçülüyor. Cannes 2016'da En İyi Yönetmen ödülünü Oliver Assayas ile paylaşan Cristian Mungiu, başta Romeo rolündeki Adrian Titieni olmak üzere yine tüm oyuncuları doğal halleriyle idare eden bir yönetim sergiliyor. Ama hikayesinden rol çalmalarına çok fazla izin vermeden.

12 Ocak 2017 Perşembe

Toni Erdmann (2016)


Yönetmen: Maren Ade
Oyuncular: Sandra Hüller, Peter Simonischek, Thomas Loibl, Michael Wittenborn, Trystan Pütter, Hadewych Minis, Ingrid Bisu, Lucy Russell
Senaryo: Maren Ade

Uluslararası bir şirkette danışmanlık yapan işkolik Ines ve duygusal olarak kızına bir türlü ulaşamayan babası Winfried arasındaki ilişkiyi ele alan Maren Ade'nin yazıp yönettiği Toni Erdmann, 2016'nın en iyileri listelerinde başa oynayan yaklaşık 160 dakikalık bir sözde komedi dram. İlerlemiş yaşına rağmen mizah anlayışını kaybetmemiş Winfried'in, kızı Ines'in yoğun iş temposu nedeniyle mutsuz ve sıkıcı hayatını renklendirmek istemesi, fakat bunu babası Winfried olarak değil, kendi yarattığı Toni Erdmann karakteri olarak yapmaya çalışması konu bakımından gerçekten çok çekici. Ama Ade'nin anlatımı hem süre, hem de üslup yönünden filme karşı ayrı ayrı sevgi ya da nefret ilişkisi, hatta ikisi birarada duygular inşa edebilecek kadar tartışmalı. Kendi adıma uzun ve yorucu bulduğum filmi bitirdikten sonra, hakkında yazılıp çizilen başyapıt etiketli onlarca yazının üzerine acaba yanlış filmi mi izledim diye düşündüm. Elbette başı sonu belli bir Hollywood ana akım özentisi veya absürt bir bağımsız beklemiyordum. Hatta tam olarak ne beklediğimi de bilmiyordum ve bu durum benim açımdan filmi daha cazip kılıyordu. Ne var ki bu beklenti / beklentisizlik hali, hiç de büyüleyici olmayan biçimde sonlanıverdi.

Maren Ade, filmi yazarken komedyen olarak bilinen (ama komik olmayan) Amerikalı performans sanatçısı (sanat yaptığı da pek söylenemez) Andy Kaufman'dan ilham aldığını beyan etmiş. Kaufman'ın da tıpkı Winfried gibi kendine Tony Clifton adında ikinci bir kişilik yaratmış olmasından etkilenen Ade, şayet Winfried'ı komik bir karakter olarak tasarladıysa bunu başardığı pek söylenemez. Zaten kızını neşelendirmeye, onu farklı bir biçimde tekrar kazanmaya, iş dışında kendine ait bir hayatı olduğunu hatırlatmaya çalışan, özünde hüzünlü bir baba izliyoruz. Takma dişleri, saçma peruğu ve girdiği ortama uyum sağlamayı reddeden yalanlarıyla adını verdiği filme damga vurması gereken Toni, sıkıntılarla dolu senaryo yüzünden kendine ait komik ya da dramatik alanları bir türlü açamıyor, açtığını varsaydığımız anlarda da istenilen etkiyi yaratamıyor. Halbuki etki ve etkiler yaratabileceği o kadar çok fırsatı var ki, Ade bu anları Toni'nin bu kayda değer çabasını yüceltmek yerine, onu seyirci olarak bizim de zaman zaman utanabileceğimiz türden zor ve zekice olmayan şekillerde kullanmayı tercih ediyor. Bunu kasten bizi rahatsız etmek için yaptığı kesin. Çünkü Winfried'in Toni olarak kurduğu dinamikler ne komik, ne de dramatik derinlik taşıyor. Bu yüzden Ade, Andy Kaufman amacını gerçekleştirmiş denebilir.


"Uzun ve yorucu" meselesine gelelim. Bir filmin uzun olması, seyirci üzerinde çeşitli etkilere sahiptir. Bu uzunluğu dolu dolu kullanan yapımları ve yıllar sonra o uzunluk içinde onlarca demlenmiş sahne barındıran filmleri bir kenara bırakalım. Kendi adıma Toni Erdmann gibi filmlerin uzun olmasının seyirci üzerinde yarattığı ilüzyonu, gerekli gereksiz bir sürü sahne sayesinde karakterlerle geçirilen zamanın uzatılıp, öznel bazda bir alışkanlık oluşturarak suni özdeşleşme yaratmak olarak tanımlıyorum. Yani ne kadar uzun, o kadar epik, o kadar etkili, o kadar alışılası. Oysa 160 dakikalık bu filmin neredeyse 70-80 dakika fazlası var. Daha azıyla dünyaları anlatmış  filmler mevcutken, bu fazlalık üstü yoruculuk çok çalışmaktan değil, tembellikten kaynaklanıyor. Ines'in iş görüşmeleri, sunumları, saha keşifleri, personel ilişkileri vb., onun yaşadığı yoğun ve bunaltıcı hayatı betimlemek isterken filmi iyice şişiriyor. Tabii bu süre zarfında yukarıda belirttiğimiz ana konuya da bol miktarda değinme fırsatı bulması normal. Fakat Winfried'in kızı Ines'i mutlu bir birey yapma çabasını konu alan türlü Toni Erdmann skeci birden fazla bitirici vuruş imkanı varken bana göre bu çabanın özüne bir türlü inemeyip sürekli etrafından dolanıyor. Daha kötüsü, bazen etrafında bile görünmüyor.

Winfried ve Ines arasındaki ilişkinin kodları ve mesafesi de başlangıç olarak tam net sayılmaz. İlk kez Ines'in öne çekilmiş doğum günü toplantısında birarada gördüğümüz baba kızın birbirlerine olan hislerinin muğlaklığı (ya da ketumluğu) oyuncuların şahsi becerilerine bırakılmış gibi sanki. Bu noktada Ines rolündeki Sandra Hüller'in soğuk ve mesafeli iş kadını duruşu ile Peter Simonischek'in (kafasında peruk olmadığı anlardaki) sevimli doğallığı genel olarak iyi bir kimya içeriyor. Öte yandan bu soğukluk, sıcaklaşma yönünde kendini dönüştürmekte zorlandıkça, doğallık da sıklıkla gülünç duruma düşmek haliyle mücadele ettikçe baba kız, filmin dışında negatif yönde yıpranıyor. Oysa onların film içinde pozitif olarak yıpranmaları gerekirdi. Bu öznel durumu açıklamak zor. Ade filmi zora koşmak ile koşmamak arasında kalmış diye düşünmek en kolayı. Zaten Cannes'dan bu yana arkasına aldığı rüzgar sayesinde en dişli eleştirmenleri bile dize getirmiş bir film Toni Erdmann.


Maren Ade, iki yılda yazdığını söylediği senaryosunu, iş gereği tüm erkeksi silahlarını kuşanmış Ines'i çırılçıplak bırakacak kadar savunmasız ve özgür bir ruh haline sokmak, ona hiç tanımadığı insanlara çığlık çığlığa "Greatest Love Of All" söyletmek için verimli bir toprak gibi kullanıyor. Fakat Toni'nin peruğuna peynir rendelemesi veya kırsalda tuvalet araması gibi bu toprağa tüy diken nice sahnenin filmin omurgasına dahil edilmesi iki sene almamıştır diye düşünmek istiyorum. "Uzun film" tuzağına düşülmesinden ötürü filmi övme kuyruğuna girenleri anlayamamakla birlikte, sadece bu verimli toprağın hakkıyla işlenmemesi diye kısa kesmek istiyorum. Ade'nin bu filmi Hollywood için yeniden çekebileceği (Bill Murray ve Amy Ryan dedikodularıyla birlikte) konuşuluyor. Onun da Hollywood'a özgü baskılarla nasıl bir film olabileceği az çok tahmin edilebilir. Yani böylesine güzel bir konu ne İsa'ya, ne de Musa'ya yaranamayacak diye önyargılar taşıyorum. Bence bu filmin iki farklı uç olarak Lost In Translation ya da Fransız filmi Intouchables gibi bir kumaşa ihtiyacı vardı. Belki şu hali kadar övülmezdi ama en azından bu kadar zor bir film olmayıp tekrar izlenme keyfi yaratabilir, temsil ettiği duygulara sahip çıkabilirdi.

16 Ağustos 2016 Salı

Aferim! (2015)


Yönetmen: Radu Jude
Oyuncular: Teodor Corban, Mihai Comanoiu, Toma Cuzin, Alexandru Dabija, Mihaela Sirbu, Alberto Dinache, Alexandru Bindea
Senaryo: Radu Jude, Florin Lazarescu

1835 yılında Eflak'ta geçen Aferim!, dönemin güçlü toprak sahiplerinden Iordache Cîndescu'nun görevlendirdiği kanun koruyucu Costandin ve oğlu Ionita'nın at üstünde yolculuğunun hikayesi. Görevleri ise, Cîndescu'nun karısı Sultana ile ilişki yaşadıktan sonra izini kaybettiren köle Carfin'ı bulup geri götürmek. Bu yolculuk çeşitli maceralara, bölgenin ilginç yerel insanlarına, ekonomik ve sosyal zorluklarına bir bakışı da beraberinde getiriyor. Bu göreve kendini adamış olan tecrübeli Costandin, özlü sözleriyle, ağzı bozuk bilgeliğiyle oğlu Ionita'ya güçlü bir model oluşturuyor. Yolculuk esnasında karşılaştıkları altın arayıcıları, çingene köleler, geveze bir rahip, korkak bir balıkçı, varlıklı bir Osmanlı aristokrat, bölgede devriye atan başka taşra polisleri, sepet dokumacısı yaşlı bir aile, yol üstündeki bir handa bulunan tipler sayesinde dönemin dini, askeri, ekonomik, politik, sosyal ve bunların arasında sıkışıp kalmış insani değerlerini gerçekten 1800'lerde çekilmişçesine doğal bir üslupla izliyoruz.

Radu Jude'un yönettiği Aferim!, at üstünde yapılan bu çok katmanlı yolculuk ve siyah beyaz çekilmesinin gücüyle 1950'li yılların westernlerini andırıyor. Ama etliye sütlüye dokunmayan, bireysel kahramanlıkları ve günü kurtaran suni hikayeleri şiar edinmiş çoğu westernden farklı olarak, ana amacı olan "kaçak bir köleyi bulup sahibine teslim etme" ekseni etrafına birçok yerel ve doğal unsur yerleştirme başarısı gösteriyor. Ama yine o bazı westernlerle paylaştığı ortak nokta da ırkçı yaklaşımı. Üstelik çok daha doğrudan ve mizahi biçimde. Örneğin baba oğulun yolda arabası bozulduğu için yardım ettikleri geveze pederin farklı milletler hakkında yaptığı kısa genellemelerin günümüzde dahi yapıldığını varsayarak filmin bu yaklaşımını kasti veya spontane olarak niteleyebiliriz.


"Her ulusun kendi amacı vardır. Yahudiler hile yapar, Türkler kötülük yapar, İbraniler çok okur, Yunanlılar çok konuşur, Türklerin çok karısı, Arapların bir sürü dişi vardır, Almanlar çok içer, Macarlar çok yer, Ruslar çok içer, İngilizler çok düşünür, Fransızlar modayı sever, Ermeniler tembeldir, Çerkezler çok dantelli giyer, İtalyanlar çok yalan söyler, Sırplar çok aldatır, Çingeneler de çok sopa yer. Biz Romenler sevgi ve onur sahibiyiz. İyi Hıristiyanlar gibi acı çekeriz."

Bıkkınlığı her sözüne ve hareketine yansıyan, ama oğlunu motive edebilmek için ona güçlü ve ilkeli yönlerini göstermeye önem veren Costandin, Carfin'i bulduktan sonra olayları onun açısından da dinliyor. Vicdani ve insani yönden fikirlerini gözden geçirmeyi bilmesine rağmen, gerek para hırsı, gerek görev bilinci, gerekse aristokratların, başka bir deyişle toprak ağalarının saldığı korku neticesinde Carfin'i teslim etme konusunda gözünü karartmış bir vaziyette. Fakat saflığı ve iyi kalpli alaycılığı da bu vaziyetin bir parçası. Olaylara aristokratlar gibi değil, saf taşralılar gözüyle baktığı için, görevini tamamlamış olmanın sonuçları yönündeki iyi niyetli beklentileri, yerini trajediye bıraktığında "istediğimiz şekilde değil, olduğu kadar yaşıyoruz" diye basit ama manidar bir çıkarımda bulunuyor. Başta Radu Jude'un En İyi Yönetmen Gümüş Ayı ödülü kazandığı Berlin Film Festivali olmak üzere pekçok festivalden ödüller kazanan Aferim!, basit western hikayesi, akışkan senaryosu, siyah beyazın sıkıntı ve hüzün kuşandırdığı sinematografisi, eğlenceli müzikleri, pek yakın plan görmesek de oyunculuklarıyla güçlü bir Avrupa sineması örneği.

3 Şubat 2013 Pazar

Dupã Dealuri (2012)


Yönetmen: Cristian Mungiu
Oyuncular: Cosmina Stratan, Cristina Flutur, Valeriu Andriuta, Dana Tapalaga, Nora Covali, Vica Agache, Gina Tandura, Liliana Mocanu, Ionut Ghinea, Costache Babii
Senaryo: Cristian Mungi

Aynı yetimhanede büyüyen iki kızdan Voichita, Romanya'da küçük bir manastırda rahibelik yapmaktadır. Onu ziyarete gelen eski dostu Alina ise arkadaşını alıp Almanya'ya gitme planları yapmaktadır. Kalacak yeri olmadığından Voichita, manastırın rahibinden Alina'nın orada kalması için izin ister. Rahip izin verir ama Voichita’ya arkadaşlıktan öte bir sevgiyle bağlı olan ve arkadaşını kendisiyle gelmeye ikna edemeyen Alina, tuhaf davranışlar göstermeye başlar.

Tatiana Niculescu Bran’ın yaşanmış bir olaydan esinlenen romanından, 2007’de çektiği 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile filmiyle büyük başarı elde eden Cristian Mungiu’nun senaryosunu yazıp yönettiği Dupã Dealuri (Beyond The Hills), Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülü almış bir yapım. Aynı zamanda başrol oyuncuları Cristina Flutur ve Cosmina Stratan’ın ikisine birden En İyi Kadın Oyuncu ödülü de kazandırdı. Mungiu bir önceki filminde olduğu gibi yine iki genç kızı merkezine alarak doğal anlatım tarzından derinlik yaratan üslubunu sürdürüyor. Bana göre 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile kadar çarpıcı olamasa da, bireyin toplumsal ve ruhani terk edilmişliğinin izini sürmesi (ya da sürmeye çalışması diyelim) açısından önemli şeyler söylüyor. Ancak bu söylem birkaç sahne dışında doğrudan bir söylem olarak değil, Mungiu’nun gerekli ortamı hazırladıktan sonra seyircinin algısına bıraktığı muğlaklığa dayandırması şeklinde kendini gösteriyor. Özellikle ikinci yarıda arttırılan gerilim, bu muğlaklıkla birlikte filmi daha akışkan kılıyor.

Büyük bölümü küçük manastırda geçen film, seyirciyi oranın kasvetli ve tenha rutinine ortak etmekte sıkıntı yaşamıyor. Bu rutine Alina gibi bir yabancının dahil olmasıyla yavaş yavaş içeri sızan gizem bu defa huzursuzluğa ortak etmeyi başarıyor. Voichita ve Alina arasındaki geçmişe dayalı ilişkinin adını hemen koyan, fakat yavan klişeler tuzağına düşmeden bu ilişkinin cinsel boyutundan çok, yetimhanede büyümüş olmanın getirdiği yalnızlaşma duygusu, terk edilme korkusu üzerine hassasiyet gösteren Mungiu, Alina’nın saplantılı ve agresif kişiliğini Voichita’nın itaatkar mümin kontrastıyla yan yana getiriyor. Böylece amacına ulaşıp seyirciyi ikiye bölebiliyor. Ama bu iki genç kızı sadece bireysel olarak değil, manastır (din temelli de olsa aynı zamanda bir okul), hastane, aile gibi kurumların yetersizlik ve yoksunlukları bünyesinde de ele alıyor. Bir manastırın, bir hastanenin, bir ailenin maddiyatla işleyişinde ve ayakta duruşundaki ironilere dokunuyor. Bunun yanında henüz ilk filmlerinde oynayan iki oyuncusunu çok iyi idare ederek onların doğallıklarından ve yeteneklerinden abartısız biçimde faydalanmasını biliyor.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Nunta Muta (2008)


Yönetmen: Horatiu Malaele
Oyuncular: Meda Andreea Victor, Alexandru Potocean, Valentin Teodosiu, Alexandru Bindea, Luminita Gheorghiu, Serban Pavlu, George Mihaita
Senaryo: Horatiu Malaele, Adrian Lustig
Müzik: Alexandru Andries

1953 yılında mutlu bir Romen köyünde yaşayan Iancu ve Mara birbirlerini tutkuyla seven iki gençtir. Önce aileleri bu ilişkiye karşı çıksalar da sonra niyetlerinin evlenmek olduğunu anlaşılınca düğün yapmaya karar verirler. Ancak karar verilen düğün tarihinden bir gün önce Stalin ölür. Düğün günü köyü parti yöneticileri basar ve düğün dahil bütün etkinlikleri yasaklarlar. Düğüne devam etmek isteyen köy halkı ise yaratıcı ve eğlenceli bir çözüm yolu bulurlar.

Romanya’nın tecrübeli aktörlerinden olan Horatiu Malaele’nin senaryosunu Adrian Lustig ile birlikte yazıp kendisinin yönettiği Nunta Muta, savaşların, iktidar mücadelelerinin, büyük hesapların gölgesinde yaşam mücadelesi veren savunmasız halkın içinden çıkan binlerce hikayeden biri. Ana hatlarıyla gerçekten yaşanıp yaşanmadığını bilmediğimiz, ama kimi zaman sevimlilikleri, kimi zaman da ağır trajik yapıları nedeniyle iyi ellerde sahiden yaşanmış hissi uyandıran bu hikayelerin filme alındığı birçok örneğin en mühim kozu doğallıkları. Bir TV ekibinin yıllar önce küçük bir Romen kasabasında yaşananlar hakkında oranın yetkilisi olan Başkan Gogonea’dan dinlediği hikaye ile 1953 yılına dönen Nunta Muta, bu yüzden % 90’ı flasback bir film. Ama gerek filmin şimdiki zamanında TV ekibinin Gogonea ile minibüste, gerekse geçmiş zamanda kasaba halkının birbirleriyle market/kahvede yaptıkları samimi, komik, eleştirel atışmalarının ortak dalga boyu, Romanya tarihinin o yıllardan günümüze hemen hemen hep aynı meseleleri tartıştığı (ki bu durum biz de dahil birçok ülkenin başındadır) gerçeğini ortaya koyar nitelikte.


Hem komünizm, hem de kapitalizmin halkı ezen ironik benzerliği üzerine özellikle dünya savaşlarını ve savaş sonrasını fonuna alan pek çok film izledik. Komik ve eğlenceli Nunta Muta’nın komünizm ile derdi olduğu çok açık biçimde görülüyor. Bu tavır, sertliğe ve duygu sömürülerine fırsat tanımayan, bazen rejimi karikatürize eden, bazen ise kara mizahın düşündürücü etkisini öne çıkaran bir biçimde filme yediriliyor. Savaşın yıkıcı etkilerini saf ve temiz halkın ensesinde hissettirmesine rağmen, onların kendi özlerinden harika doğallıklar çıkaran, bir şekilde hayatına devam etmek durumunda olan insanların son derece samimi rutinlerini, geleneklerini de bu doğallığa ekleyen filmlerden biri olarak Nunta Muta, Radu Mihaileanu filmi Train de Vie’ye bu yönlerden çok yakın. O yüzden Train de Vie’yi seven Nunta Muta’yı da sever durumundan söz edilebilir. Her ikisinde de savaş karşıtı duruş son derece naif unsurlar üzerine kurulu bir hayatta kalma (tren yolculuğu) veya hayatın getirdiği bir gelenek (düğün) bünyesinde şekilleniyor. Yalanlar ve düzmeceler bile anlam kazanıyor. İşte Nunta Muta’da da bu anlam saklı. Sırf o uzun ve tebessümden hüzüne, kahkahadan drama gidip gelen düğün yemeği sekansının olağanüstülüğü için bile seyredilmesi gereken, ama tümüyle sessizliğin çığlığı olabilen bir film.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Eu cand vreau sa fluier, fluier (2010)


Yönetmen: Florin Serban
Oyuncular: Pistireanu George, Ada Condeescu, Mihai Constantin, Clara Voda
Senaryo: Catalin Mitulescu, Florin Serban

Islahevinden çıkmasına beş gün kalan Silviu, çocuğu gibi yetiştirdiği kardeşini almak için küçükken onları terk eden annesinin geri dönmesiyle kısa süreliğine içeriden çıkmak için izin ister. Çünkü annesi, kardeşini İtalya’ya götürmek istemektedir. İzin verilmeyince, bir çalışma için ıslahevinde bulunan bir grup öğrencinin arasında hoşlandığı Ana’yı rehin alır. Ana ile ilgili de istekleri vardır. Yakalanan gerçekçi anlatımı, tadına doyulmayan doğal sinema diliyle Romanya’dan çıkan ve çok ses getiren en son film 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile’ydi takip ettiğim kadarıyla. Son Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülü alan, Florin Serban’ın ilk filmi Eu cand vreau sa fluier, fluier, konu ve dramatik açılardan onun kadar olmasa da yine çiğ bir atmosfer içinde güçlü bir doğallık sunuyor. Serban, ıslahevindeki bu gençler neden oraya düşüyor, yaşam koşulları insan haklarına uygun mu değil mi gibisinden ahlâki bir yanıt arayışına hiç girmeden sadece Silviu’nun çaresizliğini ve güzel Ana üzerine kurduğu kısa süreli masum hayallerini konu almış.

Florin Serban, çoğu kez sanki hiç set kurmadan direk kamerayı çalıştırıp orada olanları filme almışçasına sade bir yöntem izlemiş. Bunun sonucu olarak ıslahevinin bazı rutin ve raconlarını, sıkıcı atmosferini özel bir çaba sarfetmeden yansıtabilmiş, seyirciye de zahmetsizce kabul ettirmiş denebilir. Yine de bir lise öğrencisi olan Pistireanu George’un canlandırdığı Silviu’nun hiç tekin olmayan yüz ifadesi, konuşma ve vücut dili filmin odak noktasını oluşturuyor. Her sahnesine sade ve soğuk bir gerilim katan oyunu göz alıcı. Özellikle annesi ve kardeşinin kendisini ziyarete geldikleri sahnede yaşananlar sanki burnumuzun dibindeymiş kadar gerçekçi, gerilimli ve dramatik. Silviu’nun hayatının ortasından girip, yine ortasından çıktığımız film, bu etkileyici kesit süresince onun içeriden çıkma, çıktıktan sonra da normal bir insan, normal bir sevgili gibi davranabilme özlemini aktarabiliyor. Silviu açısından sert ve acemi bir arayış olmasına rağmen, özgürlük hissinin nefes alıp vermek kadar ihtiyaç olduğunu kendi tevazusu içinde çok çarpıcı şekilde işleyebilen bir yapım.

7 Eylül 2008 Pazar

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007)


Yönetmen:
Cristian Mungiu
Oyuncular: Anamaria Marinca, Laura Vasiliu, Vlad Ivanov, Alexandru Potocean, Ion Sapdaru
Senaryo: Cristian Mungiu

Komünizmin son dönemlerinin hüküm sürdüğü Romanya'dayız. Öğrenci olan Otilia ve Gabita, aynı zamanda da oda arkadaşıdırlar. Gabita'nın hamile olduğunu öğrenmesi ile büyük bir sorunla karşı karşıya kalacaklarıdır. Çünkü Romanya'da kürtaj yasaktır. Fakat her yasağın kendisine bir de 'yasak delici' alternatif bir sistem yarattığı düşünülürse buna da bir çözüm vardır. Kürtaj yasal olmayan yollardan yapılacaktır.

Bir kere 4 luni, 3 saptamani si 2 zile bir kürtaj filmi mi, değil mi diye bir tartışmayı bile çok yüzeysel bulurum. Bu bir kürtaj filmi değil. Ama öyle algılanmaya da müsait bir yanı var. Kaçımız Romanya’nın 1980’ine ve Romen sinemasına tam anlamıyla hakimiz? Üstelik filmin büyük çoğunluğu kürtaj merkezli ilerlerken. Böyle bir durumda yaşanan illegal prosedür, tıbbi yordam yanında kuvvetli bir çaresizlik de var. İşin o kısmı zaten sinema sanatı çerçevesinde konuşulması gereken şey. “Kürtaj konulu başyapıt” ifadeleri vardı. Başyapıt olduğu tespiti yapılmış, yine de kürtaja endekslenmiş. Bence Mungiu’nun gerek kamera kullanımı, gerek hikaye/senaryo/kurguya yaptığı ince ayarla sağladığı gerçeklik hissi, benim Otilia’yı daha önce izlediğim herhangi bir karakterle benzer-benzemez ilişkilendirmemi engelledi.

Tabii Anamaria Marinca’nın rol kesmeyen, bana göre gizemsiz, hilesiz, hurdasız şekli de önemli. Biraz ilişkilendirmeye uğraşsam da genel anlamda bir Trier kadını olabilmek için fazla sıradan, bir Haneke kadını olabilmek için fazla hareketliydi. (Moodysson kadının ise kafamda oturmuş belli bir tarifi yok. Etkileyici bulsam da özgün diyemiyorum.) Yeri gelmişken, bu hareketlilik konusunda tuhaf biçimde bizim bazı Türk orta sınıf genç kız ve kadınlarımıza daha yakın gördüm Otilia’yı. O kadar doğal bir duruş ki, Mungiu’nun ona fazla “yavaş hareket et” veya “tezcanlı davran, konuş, yürü” dediğini sanmıyorum.


4 luni, 3 saptamani si 2 zile’nin dolaylı yoldan kürtajın ahlaki boyutlarını irdeleyen bir film olma durumu da var. Kulağa fazla didaktik gelebilir. Yalnız film bu irdelemesini sessizliği ile yapıyor. Yaptırıyor desek daha mı doğru olurdu acaba? Sözle yapsaydı bu kadar farklı olmazdı. Hemen hemen her şeyi seyirciye bırakma durumu hakim. Biz Otilia ve Gabita’yı ekran başında yargılamaya başladığımız an iş bitmiştir. Filmin o noktada konuşmasına gerek kalmıyor. Şayet yargılamıyor, suçlamıyor, sadece akışa kaptırıyorsak kendimizi, karamsarlık baş gösteriyor. Tabi karamsarlık yorumlarımız da değişkenlik gösterecektir. Bence oldukça depresif bir film. Ama Moodysson ile kıyaslanması da elbet açık ara bir karamsarlık muhasebesine yol açacaktır. Moodysson gibi gösterdikleriyle değil, göstermedikleriyle karamsar olmayı hedefleyen ve bence bunu gücü etkisinde başaran bir hamuru var. Otilia’nın lavabo sahnesi buna en güzel örnek. Oraya girmeden önce ne yaşadığını bildiğimiz Otilia’yı, banyoda iken her zamanki telaşı içinde görmemiz, onu hüngür hüngür ağlatmayıp sadece düşünceli ruh haline kilitlenen kameraya teslim olmamız gerekiyor.

O kamera, gittikçe daha fazla belirsizleşmek ve bu sayede daha vurucu olmak istercesine Otilia’yı yüzü duvara dönük banyo fayanslarına bakarken, bizi de onun yüzüne değil, arkasına bakarken görmek istiyor. Bu sıradan planla filmin baş kahramanı bile sırtını bize dönmüşken, zihnimizde dönüp duranları ifade edebilmek için önce onları toparlayabilmemiz gerekiyor. Sofra başındaki ömür törpüsü sahne de bir bakıma aynı amaca hizmet ediyor. Yani karamsarlığa… Fakat Mungiu bu kez uzunluğuyla izleyeni sıkacağını bildiği o tek plana kattığı dinamizm ile alkış alırken, sıkıcılığın getireceği karamsarlığın da üzerimize çökmesini istiyor. Teknik açıdan çok başarılı olan bu sahne, bana göre filmin dramatik yanını, özellikle de o esnada otel odasında beklemekte olan Gabita’nın ürkütücü bekleyişi ile sağladığı gerilimi biraz törpülüyor. O arada bulunması gereken ihtiyaç mahiyetindeki boşluk bu şekilde doldurulmak istenmiş. Fazlası rahatsız edince, gazı olan bir şişkinlik hissi de vermesi kasıtlı olarak istenmiş olabilir. Haneke’nin sabit kamerasına bir itibar söz konusu mudur, bunu Mungiu’ya sormak gerek. Yine de yer yer benzer etkileri bıraksa da, Haneke gibi aşırı koyu bir tanımlanamazlık elde edemiyor. Finale bakarak karamsar olmadığını söyleyeceksek haklı olabiliriz. Ama aslında orada bile “bunlar hep yaşanıyor, yaşanmaya da devam edecek” karamsarlığı sezmek olası. Yani karamsar olmak isteyene Mungiu’nun bahanesi çok.


Otilia'nın kafasında “bunu ben yaşasaydım ne olurdu” düşüncesi veya bir şekilde gelecek endişesi olduğuna da inanmıyorum. Oda arkadaşı Gabita için gösterdiği aşırı fedakarlığa sebep aramaya çalışmasak daha iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü tıpkı Çavuşesku döneminde kürtaj yaptıranların başına ne geldiğinin söz ve görüntülerle istismar edilmemesi, o konuda yüksek sesle hiç politik yergilerde bulunulmaması gibi bu filmin karakterine ters yaklaşımlara itibar etmeyen Mungiu, Otilia ve Gabita arasındaki hukuğun ne düzeyde olduğunu mu ifşa edecekti? Belki de filmden çıkardığı sahneler bununla ilgiliydi bilemiyorum. İzlemesi zor, kan revan sahneleri çoğumuzun aklından geçmiştir. Fakat Mungiu, göstermedikleriyle de ne derece etkili olabileceğinin kitabını yazmış olan yönetmenlerin etüdünü çok iyi yapmış.

Tabii önceki işlerinden haberdar olmadığım için bu filme bir debut gözüyle bakmamdan kaynaklı bir algı yanılması var mıdır bilemem. Peki cenini neden gösterdi diye sorulabilir. Gösterilmeyenlerle kıyaslandığında bunca zorluğa sebep olan”şey”in gösterilmesi gerekiyordu belki. Ne kadar tarz sahibi olursa olsun Mungiu’nun bu tavrı anlaşılır bence. Çıkış noktaları gösterilmeyen, ama varlığı hep hissedilen rahatsız edicilik, bu sahne ile farklı bir gerçekliğe bürünüyor. Sonrasında çöpe atılmak üzere bir poşete konduğunda o somut unsur, gerilimin dozunu yükseltiyor. Kısacası bir çok yönüyle etkileyici bir film. Her ne kadar kimi yerlerde “Cristian Mungiu’dan sinema dersi” şeklindeki ifadeleri abartılı bulsam da…