10 Ağustos 2019 Cumartesi

Pájaros de verano (Birds Of Passage) (2018)


Yönetmen: Cristina Gallego, Ciro Guerra
Oyuncular: José Acosta, Carmiña Martínez, Natalia Reyes, Jhon Narváez, Greider Meza, José Vicente, Juan Bautista Martínez
Senaryo: Maria Camila Arias, Jacques Toulemonde Vidal, Cristina Gallego, Ciro Guerra
Müzik: Leonardo Heiblum

2015 yılında gezgin Theodor Koch-Grünberg'in günlüklerini dayanarak senaryosunu yazdığı ve yönettiği El abrazo de la serpiente (Embrace Of The Serpent) ile haklı bir beğeni toplayan Kolombiyalı sinemacı Ciro Guerra'nın, yine o filmde yapımcılardan biri olarak görev yapmış Cristina Gallego ile birlikte yönettiği bir sonraki filmi Pájaros de verano (Bird Of Passage), 1960 ve 1980 yılları arasında Kolombiya'nın kuzeyindeki Guajira bölgesinde yaşanan gerçek olaylardan ilham alınmış bir film. Bu bölgede yaşamını sürdüren Wayuu yerlilerinin gelenek görenekleriyle süslü bir açılış yapan film, evlilik çağına gelmiş güzel Zaida'nın taliplerinin giriştiği maddi ve manevi mücadeleden enstantaneler sunuyor. Bu taliplerden Rapayet, azmi ve girişkenliğiyle Zaida'nın annesi Úrsula'nın başlık parası için istediklerini temin ederek muradına eriyor. Ama asıl mesele Rapayet'in bunu temin ederken adım adım girdiği yol. Ticaretle uğraşan genç adam, yakın arkadaşı Moisés sayesinde uyuşturucu trafiğine adım atıyor. Azim ve girişkenlik, ticari zekayla birleşince Rapayet ve Moisés yavaş yavaş büyümeye, bu piyasada söz sahibi olmaya başlıyorlar.

Tabii uyuşturucu ticaretinin olduğu yerde zamanla silahlar, egolar, ihanetler, rakipler ve cinayetler de türüyor. Dönemin uyuşturucu trafiğinde türeyen bu bileşenler alışık olduğumuz suç filmlerinin kaba rotasını izlese de, ağır tempo, yerli yüzlerden doğal performanslar, Kolombiya kırsalının otantik lokasyonları ve geleneklere bağlı hassas dengeleriyle farklı bir suç dramı inşa ediliyor. El abrazo de la serpiente'de ülkesinin eski tarihinde görkemli bir pastoral yolculuğa çıkan Ciro Guerra, bu defa 1960 - 1980 yılları arasındaki ülkesi Kolombiya'nın pastoral geçmişine 5 perdelik bir yolculuk tertipliyor. Tarihsel gerçekliklerin günümüz ile olan bağlarını, ne derece değiştiklerini ve aynı kaldıklarını görmemizi sağlıyor. İnsanın para ve güç karşısında saflığını yitiriş, özellikle anne Úrsula vasıtasıyla törelere bağlılığın güç karşısında riyakarlığa evriliş süreci su gibi kendi yolunu buluyor. Filmin ilk perdesindeki naif folklorik atmosfer, beşinci perdede yerini silahlara, kan ve gözyaşına bırakıyor. Suça dayalı kapitalizmin keşfiyle yıllardır oturtulmuş köy geleneklerin menfaatler uğruna hiçe sayılması, dost ailelerin bile birbirine düşmeleri, Kolombiya özelinde günümüz toplumlarının suç kökenleri hakkında fikirler veriyor.

Pájaros de verano, kendi halinde bir köylü genç olan Rapayet'in suç dünyasındaki yükselişi ve trajik çöküşü olarak özetlenebilir. Tüm çalışkanlığına, girişimciliğine, iyi niyetine, dürüstlüğüne rağmen içine girdiği işin tekinsizliği nedeniyle bedeller ödemek, olmadığı bir şeye dönüşmek zorunda kalması dersi de çıkarılabilir. Bu haliyle de izleyene çekici gelmeyebilir. Ama Ciro Guerra'yı El abrazo de la serpiente'den tanıyan seyirciler, yönetmenin bu hikayeleri ele alışındaki kültürel zenginliği tatmışlar ise Pájaros de verano'dan da zevk almaları kuvvetle muhtemel. Guerra'nın El abrazo de la serpiente'de de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni David Gallego yine becerisini konuşturmak suretiyle bu coğrafyanın dönemsel motiflerini perdeye başarıyla yansıtıyor. Rapayet rolündeki José Acosta gibi çoğu oyuncunun ilk veya ikinci filmi olması, zaten çoğu karakterin oyuncu dahi olmamaları filmin gerçekliğini arttırmaya yarıyor. Bu tarzından ödün vermemesini dilediğimiz Ciro Guerra ise Johnny Depp ve Robert Pattinson'ın başrollerini paylaştığı İtalya/ABD ortak yapımı yeni filmi Waiting For The Barbarians ile İngilizce filmler dünyasına adım atmış olsa da beklentileri arttırmaya devam ediyor.

2 Ağustos 2019 Cuma

Werk ohne Autor (Never Look Away) (2018)


Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
Oyuncular: Tom Schilling, Sebastian Koch, Paula Beer, Saskia Rosendahl, Oliver Masucci, Hanno Koffler, Ina Weisse, Jörg Schüttauf, Franz Pätzold, David Schütter, Rainer Bock, Evgeniy Sidikhin, Jeanette Hain, Cai Cohrs
Senaryo: Florian Henckel von Donnersmarck
Müzik: Max Richter

Nazi rejimi altında bir çocukluk, komünizm gölgesinde bir gençlik geçiren Kurt Barnert adında bir sanatçıyı merkezine alan Never Look Away, 2006 tarihli ilk uzun metrajı Das Leben der Anderen (The Lives Of Others) ile Almanya adına Oscar ve BAFTA dahil pekçok ödül kazanan, ama ardından Hollywood'a The Tourist adlı kötü bir sipariş filmi çeken Florian Henckel von Donnersmarck'ın yazıp yönettiği tarihi bir dram. The Tourist sonrası ülkesine yine benzer formüllerle dönen, yine iki dalda Oscar adaylığı alan Donnersmarck, bu defa uzun, yoğun ama kendini tamamlayamayan bir filme imza atıyor. The Lives Of Others'da 80'li yıllar Doğu Berlin'indeki baskıcı siyasi ortamı, çok güçlü bir dönüşüm hikayesi eşliğinde sanat çevresiyle karşı karşıya getiren yönetmen, Never Look Away ile tarihi çerçevesini 1930'lu yıllardan 1960'lı yıllar arasında genişleterek yine siyaset-sanat dengeleri üzerine farklı dramatik yapılar kurmaya çalışıyor. Temelde Kurt'ün çocukluğundan orta yaşlarına kadar olan zaman diliminde yaşadıklarını, yetenekli bir sanatçı olarak onun sanatsal gelişimi etrafında şekillendiren senaryo, kurmaya çalıştığı bu yapılar arasında güçlükler yaşıyor. En önemlisi de, sıkça potansiyelinin hakkını veremiyor.

Genç ve güzel teyzesi Elisabeth ile Dresden'de dönem zihniyetinin farklı sanat disiplinlerine bakışını özetleyen "Yozlaşmış Sanat Sergisi" adında bir modern sanat müzesini gezerken tanımaya başladığımız küçük Kurt'ün hikayesi, aslında ondan rol çalarak Elisabeth'in trajik hikayesi olarak ilk yarım saate damgasını vuruyor. Filme adını veren "asla gözlerini kaçırma" cümlesi de, Kurt'ün özgür bir bakış açısı geliştirmesi, cesur olması yönünde öğüt veren teyzesi Elisabeth'e ait. Kurt'ün ergenliğini pas geçip, sadece o dönemdeki nazi ordusunun savaşta yenilişini ve Rus kuvvetlerinin Almanya hakimiyetini betimleyen Donnersmarck, bu defa da hikaye ile bağlantılı Profesör Carl Seeband'e yoğunlaşıyor. Nazi ordusunun üstün ırk oluşturma politikasının bir uzantısı olarak zihnen ve bedenen hastalıklı Alman vatandaşlarını kısırlaştırma, toplumdan izole etme programının önemli isimlerinden jinekolog Seeband'i de Elisabeth ile bağlantılı olarak belli bir süre izledikten sonra Tom Schilling'in canlandırdığı Kurt Barnert'e, yani filmin sadedine gelmemiz yaklaşık 1 saati buluyor. Tabii Elisabeth, özellikle de Seeband bu sadedin önemli parçaları. Kurt'ün Ellie ile olan aşkı, sonra onun çalkantılı bir siyasi iklimde sanatsal arayışları, Düsseldorf'taki sanat okulu maceraları derken Donnersmarck için idare edilmesi gereken trafik yoğunlaşmaya başlıyor.


Donnersmarck, elindeki malzemeyi organize ederken bir yandan Oscar kılavuzu hazırlıyor, bir yandan da ödül normlarına dair ezberleri bozmaya yönelik hamlelerde bulunuyor (ya da derli toplu bir kurgu oluşturamıyor.) Örneğin modern sanata yönelik kurulan zengin evren hakkında sağlam argümanlar sunacak diye beklerken, dönüp dolaşıp "sen bu değilsin" nasihatine hapsoluyor. Sanatçı tıkanıklığı yaşayan Kurt'ün, kendi sanatı adına gerçekte ne yapmak istediğini bir gazete fotoğrafı sayesinde fark etmesine ikna olsak bile, neden üstün ırk oluşturma programının başındaki Dr. Kroll'un pozunun tetikleyici olduğu havada kalıyor. Tarzını bulduktan sonra teyzesi Elisabeth'ten de ilham alması kaçınılmaz. Ancak tıpkı Elisabeth gibi trajik bir yan hikayesi olan babası Johann yerine Seeband'i tuvale taşımasını, üstelik tesadüfün iğne deliği bir kolaj ile hiç bilmediği geçmişteki bir yaraya tuz basmasını koyabileceğimiz bir gerçeklik bulmakta zorlanabiliyoruz. Sıradan altı rakam ve ikramiye kazanan altı rakam karşılaştırması, Profesör Antonius van Verten'in hayatın anlamını keçe ve yağ ile keşfetme hikayesi, Kurt ve Ellie ilişkisinin Yeşilçam melodramlarını aratmayan tesadüfü ve dahası bu zorlanmaya katkı sağlıyor.

Never Look Away, içerdiği dönemleri çok iyi etüd etmiş tertemiz prodüksyonu, özen gösterilmiş sanat yönetimiyle görkemli bir yapım. Üç saatlik süresini de ömür törpüsüne dönüştürmüyor. Ancak senaryo ve kurgudaki bu aksaklıklar/eksiklikler, odak noktalarına yönelik operasyonların yetersizliği, önemli sorumluluğa sahip Tom Schilling'in sıklıkla tutuk görünen performansı gibi sebeplerden ötürü dört dörtlük olamıyor. Elisabeth'in "gözlerini kaçırma" tavsiyesinin film ile kurduğu özdeşliği, Kurt'ün sanatsal kendini buluşu ile tanımlayacaksak o noktada da vurucu sayılmaz. The Lives Of Others'ın idealist yazarı Georg Dreyman rolünde izlediğimiz usta oyuncu Sebastian Koch, güzeller güzeli Paula Beer, yüzü ve performansıyla kimi zaman Margot Robbie'yi anımsatan, kendisinden ayrı bir film çıkarılabilecek Elisabeth rolüyle Saskia Rosendahl filmin diğer kozları. Ne var ki tüm kozlarına rağmen, 2000'li yılların en etkileyici dönüşüm hikayelerinden biri olan The Lives Of Others kadar kendine sahip çıkan bir film değil.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Woman At War (2018)


Yönetmen: Benedikt Erlingsson
Oyuncular: Halldóra Geirharðsdóttir, Jóhann Sigurðarson, Jörundur Ragnarsson, Juan Camillo Roman Estrada
Senaryo: Ólafur Egilsson, Benedikt Erlingsson
Müzik: Davíð Þór Jónsson

Oyuncu, senarist, yönetmen Benedikt Erlingsson'un Ólafur Egilsson ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği (2015 yılına ait The Show Of Shows belgeseli haricinde) ikinci uzun metrajı Woman At War, İzlanda'da yalnız yaşayan 49 yaşındaki koro şefi ve müzisyen Halla'nın, idealleri doğrultusunda sürdürdüğü hayat mücadelesini tüm yönleriyle ele alan bir film. Halla, çevresi tarafından sevilen sıradan bir vatandaş olmanın ötesinde, İzlanda hükümetinin, aralarında Çin'in de bulunduğu çok uluslu şirketlerle alüminyum endüstrisine yönelik faaliyetlerde bulunmasını, bunun sonucunda ülkesinin göreceği doğal zararları hazmedemeyen bir aktivisttir. Belirli aralıklarla İzlanda kırsalındaki yüksek gerilim hatlarının çelik direklerine sabotajlar düzenleyen, bu yüzden hükümetin korkulu rüyası haline gelen Halla, konforlu hayatını riske atmaktan kaçınmayan bir kadındır. Tüm bunların üstüne 4 yıl önceki evlat edinme başvurusu kabul edilince beklemediği biçimde bir yol ayrımına geldiğini hisseder.

Küresel ısınma, çevre kirliliği, hükümetlerin ve gücü elinde tutan şirketlerin çıkarları uğruna doğal ortama verdiği türlü zararlar yeni nesile daha güzel bir dünya bırakmamızı yavaş yavaş imkansız hale getiriyor bu bir gerçek. Ama bu umutsuz tablo her çizildiğinde final şu şekilde yapılıyor: "Henüz çok geç değil." Ama bu umudun bilincinde olmak yetmiyor ne yazık ki. Eylem gerekiyor. Ne var ki Greenpeace başta olmak üzere tüm duyarlı sivil toplum örgütlerinin yasal girişimleri bir şekilde bu güçlü şirketlerin kıskaca aldığı ya da menfaat paylaşımında bulunduğu hükümetler tarafından engelleniyor. Söylemleri, uyarıları, bilimsel makaleleri zaten kimse umursamıyor. Kamuoyunun dikkatini çekmeye, durumun aciliyeti hakkında farkındalık yaratmaya çalışan eylemler de bir süre sonra yetersiz kalıyor, unutuluyor. İşte bu çaresizlik sınırına gelmiş, artık eylemin zarar verici boyutlarda olması gerektiğine karar vermiş aktivist Halla, onların anladığı dilden konuşmak için bir dizi yıkıcı eylemde bulunan cesur bir kadın. Onun kararlı, riskli, cüretli bu eylemi ve eylem sonrası kaçışı ile açılan film, adım adım bu karakteri boyutlandırmaya başlıyor.


Polisin, hatta FBI'ın bile kim olduğunu bilmeden aradığı Halla, bu eylemleri gerekçelendirmek ve yaymak için bir deklarasyon yazıp gerilla yöntemlerle dağıtıyor. Kendine de "Dağların Kadını" adını veriyor. Senaryo bu kedi fare oyunu üzerinden ilerleyecek diye beklerken, beklenmedik bir hamleyle Halla'nın evlat edinme başvurusunun kabul edilişi sayesinde kendine başka bir kulvar daha açıyor. Ebeveynleri Ukrayna'daki savaşta ölmüş 4 yaşındaki bir kız çocuğunu bu riskli hayata dahil etme konusunda kafası karışan Halla, yine de ideallerine, her fırsatta taşına toprağına sarılacak kadar çok sevdiği ülkesine sahip çıkmak için bir an olsun geri adım atmayı düşünmüyor. Halla'nın İzlanda doğasına zarar verme eğilimindekilere karşı tek başına verdiği bu savaş, insan-doğa ilişkisinin güzelliğine katılmış çok güzel detaylarla barışın, huzurun tadını, aynı zamanda uzun vadede kimin kazanacağı belli bu savaşta kimden yana olmamız gerektiğini de hatırlatıyor.

İyi kalpli "uzaktan" kuzen Sveinbjörn, Halla'yı destekleyen korodan öğrencisi, aynı zamanda hükümet görevlisi Baldvin ve tabii ikiz kardeş Ása gibi yan tasarımlar senaryoyu Halla etrafında daha dinç tutan, sürprizleyen unsurlar olarak beliriyor. İzlanda doğasının benzersiz güzelliklerinin fon olmaktan çıkıp Halla'nın uğruna savaştığı (savaşmaya da değecek) değerleri olarak kanlı canlı biçimde gözler önüne serilmesi filmin en büyük artılarından. Ayrıca Halla'yı film boyunca takip eden üç kişilik mini orkestra ve yerel kıyafetler içindeki üç kişilik Ukrayna mini kadın korosu, İskandinav kara mizah tonuna çok sevimli ve aynı zamanda dramatik katkılar sağlıyorlar. Ama Woman At War'ın gerçek yıldızı, Halla rolündeki İzlanda'nun 51 yaşındaki dizi ve film oyuncusu Halldóra Geirharðsdóttir. Müthiş bir ışığa sahip olan, Halla'nın fiziksel ve ruhsal güçlüklerini, inadını, cesaretini tutkulu bir performansla aktaran Geirharðsdóttir, ünlü oyuncu Jodie Foster'a da ilham vermiş olacak ki, onun başrol ve yönetmenliğinde bir Hollywood -çok gereksiz- yeniden çevrimi olabileceği konuşuluyor. Tabii bu halinin yanına bile yaklaşamayacağını söylemek falcılık olmaz.


Mesela Avrupa Parlamentosunda, Birleşmiş Milletler oturumunda, Davos'ta küresel ısınmayla ilgili inanılmaz konuşmalar yapan 16 yaşındaki İsveçli çevreci aktivist Greta Thunberg. Mesela kurtardığı göçmenleri savaş gemilerine karşın kıyıya ulaştıran, ama insan ticareti yapanlara yardım ettiği gerekçesiyle İtalya'da tutuklanan 31 yaşındaki Alman kaptan Carola Rackete. Mesela hiçbir haksızlığa, eşitsizliğe karşı sessiz kalmayan korkusuz ABD senatörleri Alexandria Ocasio-Cortez (30), Ilhan Omar (38) ve Rashida Tlaib (43), erkek egemen siyaset ve sivil toplum platformlarında doğru hümanist çıkışlarda bulunmakla kalmayıp, uzun yıllardır görülmemiş dürüstlük ve cesaret örnekleri sergileyerek ilham verdiler. Kurmaca bir karakter olan Halla ise, karşılık göremediği duyarlılığını, katledilmekteki doğal ortama olan aşkını, anarşist dürtülerle de olsa korumak uğruna benzer dürüstlük ve cesaret adanmışlıklarıyla hareket ediyor. Finaliyle de öfkeli doğanın gazabına rağmen yine de umutları kucaklayıp taşıyabileceğimizi resmedip, belki de bir yanıyla "henüz çok geç değil" demek istiyor.

18 Temmuz 2019 Perşembe

Mørke (2005)


Yönetmen: Jannik Johansen
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Nicolas Bro, Lærke Winther Andersen, Laura Drasbæk, Lotte Bergstrøm, Anne Sophie Byder, Morten Lützhøft
Senaryo: Anders Thomas Jensen, Jannik Johansen
Müzik: Antony Genn

Jacob, kendisi gibi gazeteci olan eşi Nina ile sakin bir hayat sürmektedir. Bir intihar girişiminin ardından sakat kalmış olan kızkardeşi Julie, annesi ile birlikte ağabeyi Jacob’u ziyarete gelir. Julie, Anker adında bir adamla evlenmeye karar vermiştir. Jacob, Anker ile tanıştıktan sonra biraz temkinli de olsa durumu kabullenir. Tek istediği Julie’nin mutluluğudur. Fakat tam da düğün gecesi Julie banyoda bileklerini keserek intihar eder. Kızkardeşini Anker’in kucağında kanlar içinde gören Jacob için bu tam bir yıkımdır. Aradan bir süre geçtikten sonra Jacob tesadüfen Julie’nin ölüm ilanına çok benzeyen başka bir ilana daha rastlar. Çok sevdiği Julie’nin, babasını sorumlu tuttuğu ilk intihar girişiminden beri suçluluk ve derin bir hüzün duyan Jacob, onun bu şekilde ölümünü hazmedemeyip, o gece ile ilgili konuşmak için Anker’ı bulmaya karar verir. Onu sakin bir kasabada bulduğunda ise başka tuhaf tesadüflerle de karşılaşacaktır.

Bir Danimarka filmi olan Mørke, çekim, atmosfer ve oyunculuk yönünden bu coğrafya yapımlarında rastladığımız olağan özelliklere sahip olduğu kadar, bir takım bilindik gerilim formüllerini de cebine koymuş, tutunduğu bu disiplin sayesinde ne havalanmış, ne de dibe batmış bir dram-gerilim-gizem filmi. Televizyon ağırlıklı bir kariyere sahip olan yönetmen Jannik Johansen, senaryosunu da Adams æbler’in yazar/yönetmeni olarak bildiğimiz usta senarist Anders Thomas Jensen ile birlikte yazdığı Mørke ile, durağan yapısına rağmen ana konusundan sapmayan ve o durağanlılığa ivme kazandırmak için cebindekileri yerli yerinde kullanmasını bilen bir gerilim çekmiş. Aslında gerilim özelliğinden daha önde fazlaca dram öğeleri hakim. Üstelik gerilim kelimesi Mørke için korkudan ziyade, gerilimli bir öykünün sır perdesi ile aç-kapa oynaması şeklinde düşünülebilir. Jacob ve Anker arasında gerek karakter yapıları, gerekse o karakterleri canlandıran oyuncuların uyumu açısından gerçekçi bir akış söz konusu. Bu ikilinin film içinde temsil ettikleri tarafların izleyiciye aktarımı da gayet sorunsuz. Geçmişte ebeveyn sorunları yaşamış yetişkinlerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları önemli bir kırılma noktası ile bu sorunların su yüzüne çıkması gibi bir temaya sahip olmasına rağmen, bu temanın üzerine fazla gitmeyip suyunu süzerek olgun bir altyapı veya dekor oluşturuyor.

Özürlü kızkardeşi Julie’nin düğün gecesinde intihar etmesini hazmedemeyen Jacob’un gerçeği arayış yolculuğunda uğradığı kasaba, sıradan yaşamlarına gömülmüş halkı, şüpheci polis şefi, tekinsiz kasaba atmosferi ile çerçevesini belirlemiş. Bu tip mekanlara yapılan yolculukların, büyük şehir bireyleri üzerinde yaptığı geçmişle yüzleşme terapisinden Jacob da nasibini alıyor. Kişisel çıkarlar doğrultusunda gerçeği aramanın, gazeteci merakının önüne geçmesi Jacob için kaçınılmaz. Doğru tarafı temsil ediyor olmanın ve etrafında çevrili sır perdesini aralamak için bir kasabanın yabancısı olma konumunun da getirdikleri ile bazı Hitchcock karakterlerini çağrıştırıyor. Bu anlamda Hitchcock’dan bu yana pek çok kere kullanılmış bir malzeme olsa da Jacob gibi bazılarına taklitten ziyade, yerini ve haddini bilen “yeniden çekim karakterler” diyebiliriz. Jacob’un konumundaki yalnız karakterler ile izleyici olarak özdeşleşmemizin önemi de filmin bütünü için çok gereklidir. Bu açıdan da Mørke için dersine çalışmış olduğu gözleminde bulunmamız mümkün. Hikayenin diğer yakasında bulunan Anker ise, filmin karanlık ve gizemli yönünü temsil edecek olmanın önemi hesaba katılarak yaratılmış bir karakter. Filmin sırlarını ustaca kamufle etme becerisi yanında, normalliği, hatta sıradanlığı ile de tuhaf bir gerilim yaratmayı başaran bir konumda. Sıradanlık tarifi, sadece Anker’ın yüzeyde görünen özelliklerinden ötürü yapılabilir. Oysa görünmeyenlerin sağladığı çekiciliği de tümüyle üzerine uydurduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Anker, acısını içine atmış bir dul olarak ikna edici olduğu kadar, o acının derinlerinde yatanlar hakkında yarattığı esrarengizliğe de sahip, çift taraflı bir zenginlik taşıyor.


Şayet karakterler yönünden tüm bu pozitif elektrik alınmış ise bilin ki bunun en büyük mimarı Danimarkalı aktörler Nikolaj Lie Kaas ve Nicolas Bro’dur. Daha önce Reconstruction, Alegro, Adams æbler gibi filmlerde de beraber rol almış olan ikilinin abartısız, ama her türlü yol yönteme hakim performansları ile Mørke, hiç sıkılmadan izlenen bir macera haline geliyor. Her ikisinin de adeta yüzlerine yansımış olan konsantrasyonları, konuşmadıkları anlarda dahi izleyici zihninde cümleler kurdurabilmekte.. Özellikle Nicolas Bro, yarattığı tuhaf Anker tiplemesi ile filmin en büyük gizem kaynağı. Öte yandan Mørke, Jacob rolündeki Nikolaj Lie Kaas ve yönetmen Jannik Johansen için ayrı bir önem taşımakta. Kaas’ın annesi intihar etmiş, babası ise boğulmuş. Yine Johansen’in kızkardeşi intihar sonucu hayatını kaybetmiş. Bu trajik gerçeklerin filme kattığı realist dokunuşlar, Mørke’yi onların kişisel yorumlarının ötesine taşıyıp tüme varmaya götürüyor. Yaşadıkları yüzleşmeyi izleyenle de yüzleştirme ustalığını göstermiş saymamızın tek nedeni de bu olsa gerek. Üstelik işi sadece intihar boyutu ile sınırlamıyorlar. Filmin çok anlamlı bir boğulma imgesi var. Jacob’un sık sık gördüğü bir rüya ile ilgili bu imge, filmin başında ve sonunda yarattığı değişik etkilerle hem estetik bir fark, hem de Kaas’ın boğularak ölen babasına da yönetmen Johansen aracılığıyla bir gönderme fırsatı yaratıyor.

İntihar olgusuna değinme biçimi ile iddiasız, fakat değindiği yerlerde de yerinde tespitler yapan Mørke, birkaç sahne haricinde bunu sözel yoğunlukta sunmuyor. Mesela Anker’in dile getirdiği “intihar edenler aslında geride bıraktıkları insanları cezalandırmak isterler” düşüncesine benzer, sade ama etkili söylemlerini çok fazla diline dolamadan didaktik virajlara girmekten kaçınıyor. Ortaya sunduğu bu fikirleri fazla kurcalamamakla bize sakin vur-kaçlar ile filmin malzemesini, karakterlerin yaptığı seçimleri ve hatta biraz da genel anlamda intihar kavramını sorgulattırıyor. İntiharın sebepleri ve sonuçları üzerine kocaman laflar etme misyonu üstlenmediğini de, kendi çapındaki trajedisine sadık bir rota izleyerek gösteriyor. Anlatım şiddetini bu tevazusundan alıyor adeta. Mørke’nin intihar ile bağlantılı olarak ölüm ile de söylemek istedikleri kendini belli ediyor. Ölüm ile ilgili, kaybettiğimiz insanlar hakkında konuşmak istemememiz üzerine Jacob üzerinden çok güçlü hisler barındırıyor. “Ölüm hakkında konuşmayız, işte bu yüzden zordur ölüm” gibi cümlelerle beyan ettiği tutuma alenen sahip çıkmayıp, bunu güçlü biçimde ima eden olay örgüsü ile de takdirleri hak ediyor.

Seyrek nüfus yapısı, yüksek refah seviyesi, etrafına rahatsızlık vermeyecek toplum ve siyasi yapısıyla İsveç, Danimarka, Norveç gibi ülkelerdeki yüksek intihar oranları ironisine ise nasıl bir açıdan yaklaştığını da yine o muğlak yapısıyla izleyene bırakan film, bunalımlı gelişmiş toplumlara tutulmuş eleştirel bir aynadan ziyade, gerçeklerin beslediği kurmaca hikayesine gösterdiği sadakat ile anılmayı tercih etmiş görünüyor. “Karanlık, kasvet, hüzün” gibi anlamları olan Mørke, filmin koyu tonlarını insanların koyu ruh halleriyle bütünlemiş, küçük oynayarak da büyük olunabileceğinin kanıtı filmlerden biri olmanın soğukkanlılığı ve elbette soğukluğu ile sürükleyici olmayı başarmış bir yapım.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Private Life (2018)


Yönetmen: Tamara Jenkins
Oyuncular: Kathryn Hahn, Paul Giamatti, Kayli Carter, Molly Shannon, John Carroll Lynch
Senaryo: Tamara Jenkins

2007 yılında yazıp yönettiği The Savages'tan bu yana hiç film yapmayan Tamara Jenkins, çocuk sahibi olmaya çalışan kırklı yaşlardaki Rachel - Richard çiftinin çabalarını konu alan 2018 yapımı Private Life ile harika bir dönüş yapıyor. The Savages, babalarının rahatsızlığı nedeniyle uzun bir aradan sonra biraraya gelen Wendy ve Jon Savage kardeşlerin hem geçmişleriyle yüzleşmelerini, hem de özel hayatlarındaki çalkantıları aynı senaryoda başarıyla buluşturan bir filmdi. Private Life ise bu kez Rachel ve Richard'ın özel hayatına dair önemli bir meseleyi her yönüyle masaya yatıran bir film. Öyle ki, masaya yatırmakla kalmayıp o meseleyi kendince bir güzel ameliyat ediyor. Bu esnada yeni sorunlar keşfederek onları da çözümlemek için tüm insani olasılıkları deniyor. Bu keşif, deneme, çözümleme evreleri ufak detaylar dışında herkesi sıkboğaz eden veya kucaklayan onlarca örnekle pekiştirilerek, aslında farklı yaşam alışkanlıklarını, tarzlarını, kültürlerini bile ortak paydada buluşturabilecek genişlikte bir "özel hayat" anatomisi yapılıyor.

Rachel ve Richard'ın çocuk sahibi olmak için hemen her yöntemi denemesinde, bu durumun tıbbi, psikolojik, cinsel, toplumsal, en fazla da bireysel boyutlarında neredeyse hiçbir boş yer bırakmayan Jenkins, Rachel ve Richard'ı benimsetmekte, empati inşa etmekte, sevdirmekte sorun yaşamıyor. Tıpkı iyi bir eğitime, akademik kariyere, hayat standartına, ama sıkıntılı özel hayatlara sahip Savage kardeşler gibi bir konumda yer alan çiftimiz, kendi ortak özel hayatlarında bir türlü sonuca ulaşamadıkları bu sorunla mücadele ederken birbirlerini yıpratmaktan da kaçamıyorlar. Richard Rachel'ı kariyerini ön planda tutup çocuk yapmayı ertelemesiyle, Rachel ise Richard'ı sperm yetersizliğiyle suçluyor. Ama birbirlerini sevdiklerine emin olduğumuz için bunlar her ilişkinin doğal engebeleri olarak yansıyor. IVF ya da halk arasındaki adıyla tüp bebek, evlat edinme, taşıyıcı anne bulma gibi yöntemleri denemelerine, Richard'ın dediği gibi bir tek çocuk kaçırmadıkları kalmasına rağmen başarı sağlayamayan çift, biraz tartışmalı da olsa son olarak yumurta bağışı yöntemini denemeye karar veriyorlar. Yumurta bağışı, sağlıklı yumurtaları bulunan donör bir kadından alınan yumurtaların, başka bir alıcı kadının hamile kalması için kullanılmasını sağlayan yönteme denmekte. Bu işi para karşılığı yapan olduğu gibi, gönüllü yapanlar da var.


Bu noktaya kadar yoğunluğunu zaten korumakta olan film, Richard'ın üniversite eğitimini yarım bırakıp yazar olmak isteyen 25 yaşındaki üvey yeğeni Sadie'nin New York'a gelmesiyle asıl kırılma bölümüne geçiyor. Tam bir donör aradıkları sırada bu ziyareti fırsata çevirmek isteyen Rachel ve Richard, Sadie'ye bu teklifi yapıyorlar. Tabii sonrasında yaşananlar, asla suyu çıkarılmayan düzeyli bir komedi ile sivri köşeleri bulunan kontrollü bir dram arasındaki dengeyi ustaca sağlamış yeni bir yol açıyor filme. Tamara Jenkins, biraz Amerikan tarzı da olsa insan doğasını test etmeye yönelik sorunlar / çözümler / çıkmazlar meydana getirerek Rachel, Richard, Sadie odaklı kurduğu çatının altına yeni odalar açmayı, onları dayayıp döşemeyi çok iyi beceriyor. Rachel - Richard çiftine yeni bir umut, kayda değer bir başarı elde edememiş genç Sadie'ye hayatında iyi bir amaca hizmet etme fırsatı veren Jenkins, bu verdikleriyle onları denerken, yarattığı karakterlerin seyirci gözündeki çok boyutluluğunu, gerçekliğini de test ediyor aynı zamanda.

Çocuk sahibi olmak isteyen, bu uğurda maddi manevi tüm imkanları zorlamaya hazır bir çift, onlara yardım etmek isteyen genç bir kız, onun ebeveynleri ve hissettikleri derken filmde boyut kazanmış her karakteri kanlı canlı önümüze koyan Jenkins, istediğinde gülümseten, istediğinde gözleri dolduran hakim anlayışını filmin başından sonuna koruyarak az ama öz film çeken kaliteli yönetmenlerden biri olduğunu The Savages ve Private Life ile kanıtlayan bir kadın. Doğru oyuncularla çalışarak işini daha da kolaylaştırmasını biliyor. The Savages'da Philip Seymour Hoffman - Laura Linney ikilisinden aldığı verimi (hatta belki de daha fazlasını) bu filmde Paul Giamatti ve Kathryn Hahn uyumundan alıyor. Her ikisi de olması gerektiği gibi, yani yıllardır evliymiş, bir türlü çocuk sahibi olamamaları onları çok yıpratmış, ama yine de ümitlerini yitirmemiş gerçek bir çift olarak görünüyorlar. İlaveten genç oyuncu Kayli Carter'ın Sadie performansı da sevimlilik, renk ve gidişatı ne yönde değiştireceği meçhul bir güvenilmezlik katıyor. Çocuk sahibi olmanın veya olmamanın artı ya da eksilerine fazla girmeden, sadece basitçe tasarlanmış bir çiftin bu durumu değiştirme yönünde girdikleri süreci mizahıyla, dramıyla, bilimselliği ve çıkmazlarıyla pürüzsüz ele alan Private Life, bu süreci yaşamış yaşamamış herkesi kendine bağlayabilecek kozlara sahip bir film.

2 Temmuz 2019 Salı

Ruben Brandt, Collector (2018)


Yönetmen: Milorad Krstic
Senaryo: Milorad Krstic, Radmila Roczkov
Müzik: Tibor Cári

Ünlü bir psikoterapist olan Ruben Brandt, babasının ölümünün lanetini üzerinde taşıyan, bu yüzden sık sık kabuslar gören bir adamdır. Bu korkunç kabuslarda canlanan dünyaca ünlü bazı tablolar çeşitli şekillerde Brandt'in hayatını cehenneme çevirmeye başlar. Bu arada Louvre müzesinden Mısır Kraliçesi Kleopatra'ya ait paha biçilemez bir yelpaze, bir akrobat, dublör ve kleptoman olan Mimi adındaki kadın tarafından çalınır. Mimi aslında Paris'e sanat eserlerine meraklı mafya babası Vincenzo'nun görevlendirdiği üzere Regent Elması'nı çalmak için gelmiştir. Yelpazeyi çaldığı gece gözüpek bir özel dedektif ve sanat hırsızlığı konusunda uzman olan Mike Kowalski tarafından takip edilir. Bu takip sonunda önce Kowalski'ye yakalanan, ardından kurnazca kurtulan, ayrıca kazık attığı için Vincenzo'nun nefretini kazanan Mimi, kleptomanlığı doğru şekilde yapabilmek amacıyla, "sanatsal ruhları iyileştirmek için en iyi psikiyatrist" olduğunu duyduğu Brandt ile temasa geçer. Terapi başladığında ise Mimi, Brandt'in bazı sorunları olduğunu anlamakta gecikmez.

Ruben Brandt, Mimi'nin de fikir ve desteği sayesinde bu kabuslar ve halüsinasyonlardan kurtulmak için The Louvre, The Tate, MoMa, The Uffizi, The Musée d’Orse, The Art Institute Of Chicago gibi dünyanın en iyi müzelerinde bulunan, dünyanın en iyi tablolarından 13 tanesini çalmaya karar verir. Bu deli işi planına, aynı zamanda hastaları olan ünlülerin koruması Bye-Bye Joe, bilgisayar dehası Fernando ve "iki boyutlu" banka soyguncusu Membrano Bruno da gönüllü olarak dahil olur. Bu ekip, çılgın ve zeki planlarla tüm orijinal tabloları çalmayı başarır. Bu seri eser soygunu dünyada büyük yankı uyandırır. Brandt artık "Koleksiyoncu" lakabıyla aranan ünlü bir hırsızdır. En çok aranan suçlular haline gelen ekip, dünyanın dört bir köşesinde kovalanırken, yakalanmaları için konan ve sürekli artan ödül ise 100 milyon doları bulur. Sigorta şirketlerinden oluşan birim, Kowalski'yi hırsızları yakalaması için tutar. Kowalski yanında, 100 milyon doları duyan ödül avcıları, aynı zamanda Vincenzo ve adamları da Brandt ile çetesinin peşine düşer.


1952 Slovenya doğumlu Milorad Krstic'in Radmila Roczkov ile birlikte senaryosunu yazdığı, yönettiği, mutfağında daha pek çok işe el attığı Ruben Brandt, Collector, benzersiz bir animasyon deneyimi. Sırbistan'daki Novi Sad'da hukuk eğitimi alan, 1989'dan beri de ressam ve multimedya sanatçısı olarak Budapeşte'de yaşayan Krstic, çizim, resim, fotoğraf, heykel, belgesel film, set ve sahne tasarımı gibi birçok alanla yakın temasta olan bir sanatçı. Bu güne kadar sadece 1995 tarihli My Baby Left Me adında bir kısa animasyon çekmiş ve onunla da Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı kazanmış. Zaten işi başından aşkın bir insan olması bir yana, önceden tanımış olsaydık onun bir şekilde sinema dünyasına adım atması büyük olay olurmuş diye düşünebilirdik. Nitekim ilk uzun metrajlı filmini çıkarması 2018 yılını bulmuş ve Macaristan yapımı Ruben Brandt, Collector gerçekten büyük bir olay olmuş. Eskiden beri sanat galerilerini ve sinema salonlarını çok sevdiğini söyleyen, bir tablonun veya iyi çekilmiş bir sahnenin bazen gerçeklikten çok daha güçlü olabileceğini savunan Krstic, ilk filminde bu iki sanat dalının kendisi için ifade ettiklerini olağanüstü bir karışımla sanat severlerin beğenisine sunuyor.

Dadaizm, Surrealistler, Alman ekspresyonist ressamlar ve Pop Art gibi akımları favorisi olarak gösteren Milorad Krstic, özellikle karakter dizaynlarında Picasso'nun asimetrik yüz tasarımlarından, Kübist ve Dadaist akımlardan ilham aldığını belirtiyor. Baş karakteri olan Ruben Brandt'i ise ismen Flaman ressam Peter Paul Rubens ve Hollandalı ressam Rembrandt van Rijn'in kombinasyonu olarak düşünmüş. Krstic'in sinema zevkine baktığımızda ise korku, aksiyon-macera, film noir, drama, art-house, fantezi şeklinde geniş bir yelpazeyle karşılaşıyoruz. Ingmar Bergman, Luis Buñuel, Charlie Chaplin, Sergei Eisenstein, Federico Fellini, Alfred Hitchcock, John Huston, Stanley Kubrick, Akira Kurosawa ve Georges Méliès gibi yönetmenler onun sinema bilincini şekillendirmiş. Ama bu ağır isimlerin yanında popüler kültüre dair kişi, olay, sahne örnekleri de görmek mümkün. Krstic'in geniş çaplı ilham kaynakları kimi zaman bir Hitchcock filmi gibi gizemli tavır takınırken, bazen aksiyon gerektiren bir soygun filmi olması itibariyle kimi zaman da Mission Impossible ya da Ocean's Eleven tarzı popüler bir tempodan besleniyor.

Ruben Brandt'in farklı sorunlara sahip hastaları için ilginç tedavi yöntemleri var. Ama kendi sorunlarının çözümünün "sorunlarını kontrol altına almak için onlara sahip ol" öğüdü olduğunu keşfetmesiyle birlikte, kabuslarına giren 13 tabloyu çalmaya karar vermesi, bir psikoterapist olarak Brandt'in kendine biçtiği terapi yöntemi oluyor. Üstelik sadece Brandt için değil, Mimi, Bye-Bye Joe, Fernando ve Membrano Bruno için de bu soygunlar özgürleştirici bir etki taşıyor. Tabii Brandt ve Mimi'nin bu "tedavi" süreci daha detaylı işleniyor. Brandt'in rüya ve halüsinasyon sahneleri yaratıcı, ürkütücü ve bu sayede gerçekten kurtulunması gereken arızalar olarak görevini yerine getiriyor. Krstic muhtemelen bu eserlerde hissettiği korku/gerilim fantezilerini, kendi sanatsal vizyonundan hareketle tanımladığı Brandt üzerinden somutlaştırarak self terapisini yapıyor. Üstelik Brandt'in bu ruh halini bir baba-oğul arızasıyla ilişkilendirerek gerekçe de sunuyor. Hepsi farklı şekillerde sorunlu ve terapi görmekte olan beş kahramanımız milyar dolarlar değerinde tabloları zeki ve soğukkanlı biçimde müzelerden çalarken hiçbirinin derdinin para olmaması, özgürleşme hissinin paha biçilemezliğine işaret ediyor.


Krstic, her sahnesine saniyelerle sınırlı sanat yerleştirmeleri yaparak bir ayrıntılar okyanusu, bir referans bombardımanı yaratıyor. Bunları filmin gerçeküstü hamuruna o kadar uygun yöntemlerle yapıyor ki, bir sergide önünde durduğumuz tabloları detaylarıyla incelemeye benzeyen şekilde sahneleri sürekli durdurma ihtiyacı yaratıyor. Psikolojik gerilimi mizahla, sanatsal derinliği popüler aksiyon numaralarıyla buluştururken bu yaratıcılığa hayran kalıyoruz. Filmin hemen başlarındaki Mimi ve Kowalski arasında Paris'te geçen uzun takip bölümü, Vincenzo'nun tırlarla ve bir helikopterle kahramanlarımızın peşine düştüğü anlar ve Tokyo'daki Popüler Sanat Sergisi'nde girişilen mücadele sahneleri, Krstic'in sadece sanat düşkünü bir "nerd" olmadığını, popüler aksiyon denklemlerinden de haberdar olduğunu gösteren çok eğlenceli sekanslar. Ruben Brandt, Collector, türlerin iç içe geçtiği bu biçimsel zenginliğini müziklerine de yansıtmış bir film. Güçlü tema müziklerini yapan Tibor Cári yanında, bazı Mozart, Puccini, Schubert, Stravinsky, Tchaikovsky eserlerini duymak mümkün. Popüler sızıntıları bu noktada da göstermek suretiyle Scott Bradlee’s Postmodern Jukebox adlı grubun Creep (Radiohead), All About That Bass (Meghan Trainor) ve Oops!... I Did It Again (Britney Spears) şarkılarını sevimli pop caz yorumlarıyla duymak da çok keyifli.

Ruben Brandt, Collector nadir bulunan bir animasyon. Her sahnesinden sanat fışkıran, derinlik sahibi, hınzır, sürprizlerle dolu, sürreal bir deneyim. Yenilikçi olduğu kadar geleneksel öğelere bağlı, çok emek harcandığı belli olağanüstü bir vizyonun eseri. Erken başyapıt tabir edilen, şarap misali yıllandıkça değeri daha çok artacak bir yapım. Waltz with Bashir, Loving Vincent, Isle Of Dogs, Persepolis, La tortue rouge, Alois Nebel, Rango, L'illusionniste, Renaissance, WALL•E gibi 2000'lere damgasını vurmuş yenilikçi animasyonların arasında yeri çok sağlam. Milorad Krstic bu işin mutfağını çok iyi bilen bir sanat sever ve sanatçı. Bu tecrübeye rağmen henüz ilk uzun metrajını çekmesine inanmak güç. Bundan sonrasında yine mutfağına mı dönecek, yoksa buna benzer başka projelere mi imza atacak orası şimdilik belirsiz. İkincisi olması halinde sinema dünyası muhteşem bir yönetmen daha kazanacak. 13 dahi ressamın seçilmiş 13 tablosunu hikayesine birbirinden ilginç yöntemlerle dahil edişi, belki de bu sayede yeni nesli bu eserlerin varlığından haberdar edişi, zaten haberdar olanlara da farklı bir deneyim sunması, birkaç sanat dalında birden ustalaşmış Krstic'in sinema sanatına da ne denli önem bahşettiğinin kanıtı. Filmden öncesinde ve sonrasında görülmesi farklı tatlar yaratacak o meşhur tablolar ve sahipleri, resim sanatının hayatımıza kattığı anlamı sinema sanatıyla kol kola bir kez daha hatırlatıyor.


Venus (Sandro Botticelli)
Double Elvis (Andy Warhol)
Nighthawks (Edward Hopper)
Olympia (Éduard Manet)
Whistling Boy (Frank Duveneck)
Portrait Of The Postman Joseph Roulin (Vincent van Gogh)
Infanta Margarita Teresa In A Blue Dress (Diego Velázquez)
Portrait Of Renoir (Frédéric Bazille)
Portrait Of Antoine, The Duke Of Lorraine (Hans Holbein)
Woman Holding A Fruit (Paul Gauguin)
The Treachery Of Images (René Magritte)
Woman With Book (Pablo Picasso)
Venus Of Urbino (Tiziano Vecellio)

26 Haziran 2019 Çarşamba

An Elephant Sitting Still (2018)


Yönetmen: Bo Hu
Oyuncular: Yuchang Peng, Yu Zhang, Uvin Wang, Congxi Li, Xiang Rong Dong, Xueyang Wang, Wang Ning, Manzi Zhuyan, Xiaolong Zhang
Senaryo: Bo Hu
Müzik: Hua Lun

Pekin Film Akademisi'nde yönetmenlik eğitimi alan, ülkesinde bir kısa film çeken, birkaç roman yazan Bo Hu'nun yazıp yönettiği An Elephant Sitting Still, yaklaşık dört saat uzunluğunda dev bir dram. Aynı şehirde yaşayan Wei Bu, Chang, Ling ve Bay Wang'dan oluşan dört karakterin bir gününü karışık bir kurguyla izlediğimiz film, adeta dört filmin birbiri içinde erimesinden vücut buluyor. O vücudun yorgunluğu, bezginliği, bunalımı, pişmanlığı ve nihilizmi kendini bu dört karakter vasıtasıyla ifade ediyor. Hakkında yapılan yorumlarda "bir yalnızlık senfonisi", "nihilizm şiiri", "destansı intihar mektubu" gibi tumturaklı ifadeler kullanılması film hakkındaki beklentileri yüksek bütçeli ana akım bir gişe yapımı olarak zirveye çıkarmasın. Da xiang xi di er zuo her zevke hitap edecek bir film değil. Uzun olduğu kadar ağır ve zor bir film. Bu ağırlık, hem tempoyu, hem de her hücresine yayılmış depresif yapıyı tanımlıyor. Ama dört saate yakın süresi boyunca yarattığı atmosferi öyle her filmde bulmak da kolay değil. Filme yakıştırılan "intihar mektubu" tamlaması ise 12 Ekim 2017'de 29 yaşında intihar eden Bo Hu'nun ardında bıraktığı ilk ve son film olmasından kaynaklı bir benzetme.

Dünyanın sanayii devlerinden biri olan Çin'in, sömürülen ucuz iş gücü, gelir adaletsizliği, hava ve çevre kirliliği gibi sorunlarla boğuşması, beraberinde ahlaki çöküntüleri ve depresyonu da getirmesi kaçınılmaz. Sima olarak birbirinden ayırmakta zorlandığımız Çinli bireyler, yaşadıkları depresif hayatlarıyla da birbirinin aynı sorunlarla debelenmekteler. Evrensel anlamda endüstri gelişimine öncelik veren toplumlarda daha iyi ekonomik ve sosyal şartlarda, daha mutlu bireyler olmak, duygu dünyalarını geliştirmek, hayallerinin peşinde koşmak, hepsi bir tarafa sadece birey olmak bile çok zahmetli hale gelmeye başladı. Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul, mutsuz daha mutsuz. Gençlerin ahlaki çöküntüden, zorbalıktan, duyarsızlıktan, idealsizlikten, eğitimsizlikten, vasatlıktan başını kaldıracak hali yok. Orta yaş demek, emek sömürücü fabrikalar, istenmeyen meslekler, acımasız bankalar tarafından rehin alınmak demek. Yaşlılık ise yük olmak, çağdışı olarak hakir görülmek anlamına geliyor. Bunları çocuk olmak, kadın olmak, farklı ırk, din ve mezhepten olmak diye genişletebiliriz. İnsanların omuzları bu yükler için yeterince güçlü olmadığından, filmdeki dört kişinin yaşadıklarını dünyanın çeşitli yerlerindeki herkes, hepimiz farklı ölçeklerde yaşıyoruz. O yüzden, filmde karakterlerin rutinlerindeki -birkaç olay dışında- depresif yönler artık kanıksanmış biçimde hiç de sıradışı değil.


Okulda zorbalık gören bir çocuk, en iyi dostuna ihanet eden bir genç, kendinden büyük evli bir adamla ilişki yaşayan bir kız ve evladı tarafından artık istenmediğini hisseden yaşlı bir adam, filmde yaşadıklarıyla size hayatın sırrını vermiyor belki. Ama etraflarında olup bitenlerin ağırlığı, hepsine ayrı birer fil büyüklüğüyle üzerlerine oturuyor adeta. Mutluluk ve huzur çok uzak kavramlara dönüşmüş, buhar olup uçmuş sanki. Hatta Wei Bu filmin bir yerinde konuştuğu müdür yardımcısına "neden gelecek hakkında bu kadar olumlu düşünüyorsun" diye hayretle soruyor. Bo Hu, filmini (ya da film içinde filmlerini) hiç bir kalıp, klişe, simetri üzerine oturtmaya çalışmadan, aceleci davranmadan, doğaçlamaya müsait özgür alanlar yaratarak çekmiş. Uzun planlar, depresif diyaloglar, bitkin bir tempo, toplumsaldan bireysele ulaşmış bir yorgunluk ve bunalım hali seyircinin üzerine bir fil gibi çökmeye o kadar müsait ki, bu manada adının hakkını veriyor. Fakat tüm bu negatif yoğunluktan kendine öyle bir söz ve müzik yaratıyor ki, dört karakter arasında yaşanılan gel gitler bir süre sonra hem kendi ritimlerini buluyor, hem de birbirlerinin ritimlerine eşlik ediyor. Hepsinin akıbetlerinin nerede ve nasıl sonuçlanacağından ziyade, sadece kendi anlarını yaşadıklarını anlıyor, onları öyle kabullendiğimizi fark ediyoruz.

Başta 2018 Berlin Film Festivali'nden alınan dört ödül olmak üzere çeşitli organizasyonlardan Bo Hu ağırlıklı ödüller kazanan An Elephant Sitting Still, seyirciyi oldukça zorlayacak, ama içine almayı başardığı vakit kendine ait ne varsa depresif samimiyetini ve gerçekliğini kabul ettirebilecek kapasitede bir yapım. Belki bir nebze finaliyle tatminsizlik yaratabilir. Ne de olsa 3 saat 50 dakika gibi zorlu bir süreye değecek bir final beklentisi oluşması gayet doğal. Ama filmi başıyla, ortasıyla, sonuyla bir bütün halinde gören, özellikle de Nuri Bilge Ceylan finallerini bu bütünlük dahilinde anlamlandırmada sıkıntı yaşamayan insanlar için bu uzun ve meşakkatli yolun sonu da her bünyede kendi anlamını bir şekilde yakalayacaktır. Başta Wei Bu rolündeki genç oyuncu Yuchang Peng'in yüz ifadesini, vücut dilini ele geçirmiş dünyanın sonuna delalet performansı olmak üzere, dört oyuncu da kendi kulvarlarında çok güçlü anlar yaratıyorlar. Şayet An Elephant Sitting Still'in sinema tarihinde önemli bir yeri olacaksa, intihar etmiş genç bir yönetmenin ilk ve son filmi olması yanında, yalnızlığın, hüznün, karamsarlığın, toplumsal çöküntülerin körüklediği bireysel bunalımların, sadece kendi coğrafyasına ait olmadığını, kendi coğrafyasının göbeğinden gösterebilme, üstelik bunu minimal bir koyulukla biçimlendirme yetisi sayesinde olacaktır.

21 Haziran 2019 Cuma

Stop-Loss (2008)


Yönetmen: Kimberly Peirce
Oyuncular: Ryan Phillippe, Channing Tatum, Abbie Cornish, Joseph Gordon-Levitt, Timothy Olyphant, Rob Brown, Mamie Gummer, Alex Frost
Senaryo: Kimberly Peirce, Mark Richard
Müzik: John Powell

1999 tarihli Boys Don’t Cry insanın içini acıtan bir filmdi. O filmi yazıp yöneten Kimberly Peirce uzun bir aradan sonra bu kez günümüz Amerika’sının savaş politikasına eleştirel gözle bakan yeni filmi Stop-Loss ile tekrar ortaya çıktı. Yine Amerika’nın güneyini mesken tutmuş olaylar dizisinden hareketle daha politik ve geniş bir perspektifle çektiği Stop-Loss, sözkonusu savaş politikasına hem bildik, hem de fazla bilinmedik veya üzerinde çok durulmamış açılardan yaklaşıp etkili olmayı bilen bir yapıda. Irak’taki trajik bir operasyon sonrası memleketleri olan Teksas’ın küçük bir kasabasına kısa bir süreliğine izinli gelen üç sıkı dost üzerine odaklanan hikaye, bu operasyonu izlediğimiz sıkı bir aksiyon sahnesiyle başlıyor. Ardından bayraklarla, bandoyla, John Wayne posterleriyle, alkışlarla karşılanan askerlerden çavuş Brandon King (Ryan Phillippe), askerliğinin bittiğini düşünürken ordunun onun görev süresini uzattığını öğrenip şok oluyor. Tekrar Irak’a dönmek istemeyen Brandon izin sırasında bir yolunu bulup kaçıyor. Amacı Washington’da bir senatörü görerek tekrar orduya alınmaması yönünde yardım almak. Böylece parlak bir kahramandan, asker kaçağına dönüşen Brandon’ın adalet mücadelesine ortak oluyoruz.
 
Brandon’ı bu mücadelesinde yalnız bırakmayan ise en yakın dostu ve silah arkadaşı Steve’in evlenmek üzere olduğu güzel sevgilisi Michelle (Abbie Cornish) oluyor. Beraber çıktıkları Washington yolculuğu sırasında Brandon’ın tipik savaştan dönen asker psikolojisine teslim olmuş ruh haline ilişkin birkaç olay yaşanması ve ülkesine, ordusuna yaptığı fedakarlıklara karşı ödemek zorunda bırakıldığı bedele isyanı Brandon’ı bir anda savaş karşıtı bir figür haline getiriyor. Tabi kasabada bölüklerinin hareket etmesini bekleyen Brandon’ın iki yakın dostu Tommy ve Steve’in yaşadıkları da Brandon’ın dönüş psikolojisinden farklı olmayan biçimde dramatik. Askerlerin eve döndükleri sırada kendilerine ve çevrelerine karşı tehlikeli olabileceklerine dair uyarıları yapan ordu ise, sadece uyarı yaptığıyla kalıyor. Kimberly Peirce, Boys Don’t Cry’da olduğu gibi, insanların şiddete olan yatkınlıklarını göz önüne seren tekinsiz ruh halini yansıtma konusunda bu filmde de becerisini gösteriyor. Tabi genç oyuncuların bu ruh halini betimlemelerindeki başarısı da ayrı bir yerde duruyor.

Filmin içe dönük eleştirel yönü sık sık kendini “kardeşim orada bir hiç uğruna öldü”, “başkan da savaşa girsin”, “ben bu vatana en iyi şekilde hizmet ettim, karşılığı bu mu” türünde pankart mesajlar ile tekrar etse de, genellikle pek bilinmeyen hizmet süresinin uzatılması konusuna ağırlık vermesiyle Amerika’nın çelişkilerle ve baskılarla yüklü savaş politikalarından birini ifşa ediyor. Üstelik özellikle Amerika dışında dünya kamuoyunda pek sözü edilmeyen bu uygulamanın firar sonrası işleyen süreci hakkında da yaşanmış olaylardan hareketle gerçekçi açıklamalarda bulunuyor. “Stop-Loss” ifadesi, askere alınacak yeterli insan gücü bulunmadığı zamanlarda, ordunun mevcut askerlerin askerlik sürelerini uzatması anlamına geliyor. Haklı olarak bu sürenin uzamasını istemeyen binlerce genç, firar edip başka bir ülkeye kaçıyor ya da kaçırılıyor.


Sosyal içerikli filmlerin sonunda olduğu gibi burada da film bittiğinde: “11 eylül 2001'den bu yana 650.000 Amerikan askeri Afganistan'da ve Irak'ta savaştı. Bu askerlerin 80.000'i asker kaçağı durumunda. 2007'de başkan tarafından Irak’taki isyancılarla savaşmak için 30.000 asker daha gönderildi. O askerlerin kaç tanesinin firari olduğu hala açıklanmadı.” bilgisi veriliyor. Filmin ana amacının bu uygulamadan hareketle genel bir savaş karşıtlığına ulaşma yönünde başarılı olup olmadığı tartışılır. Ama doğrudan bu uygulamanın karşısında sağlam durduğu söylenebilir. Çünkü Brandon’ın sözde kahramanlığından sonra huzur bulmak için evine dönüşü, hemen ardından zorla tekrar orduya çağrılmasının yarattığı çıkmaz sokak, savaş hali olmasa bile özellikle askerlik yapmış erkek izleyicilerle empati sağlayabilecek avantaja sahip.

Brandon’ın operasyon sırasında bölüğünden kaybettiği bir askerinin ailesini ve gazi olmuş Latin kökenli bir başka adamını ziyaret etmesinden sonra kendi kahramanlığına olan inanç bunalımı, sıradan bir vicdan muhasebesine dönüşse de, stop-loss uygulaması kadar, göçmen askerlerin savaşta ölmeleri karşılığı ailelerine yeşil kart kazandırmasına benzer başka faşizan politikaların da üzerinden geçen bir yapım. Stop-Loss, finali ile de yarattığı kişiler ve durumların özelinden, daha genel bir eleştirelliğe ulaşmasını da biliyor.

14 Haziran 2019 Cuma

Mon roi (2015)


Yönetmen: Maïwenn
Oyuncular: Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel, Louis Garrel, Isild Le Besco, Chrystèle Saint Louis Augustin, Félix Bossuet
Senaryo: Etienne Comar, Maïwenn
Müzik: Stephen Warbeck

Fransız oyuncu, aynı zamanda kendi yazıp yönettiği dört filmi bulunan Maïwenn'in dördüncü filmi olan Mon roi, avukat olan Marie-Antoinette (filmde kısaca Tony deniyor) ve bir restoran sahibi, karizmatik çapkın Georgio arasındaki uzun soluklu, bol gelgitli, tutkulu olduğu kadar yıpratıcı ilişkiyi tüm yönleriyle ameliyat masasına yatıran bir film. Aşk, nefret, öfke, mutluluk, kıskançlık, sorumsuzluk, sırlar, özgürlük, eski ilişkiler, pişmanlık, ebeveynlik gibi başlıkların hangisini alırsak alalım, Tony - Georgio ilişkisinde karşılığı olmayan yok. Yıllardır bu kavramların birini, birkaçını, hepsini konu alan yüzlerce film çekiliyor. Ama hepsinin altına girebilen, bunları tek bir çift üzerinden okuyabilen, yaptıklarıyla / yapmadıklarıyla herkesin kendinden çok fazla şey bulabileceği bir senaryoyu öyle her zaman bulamıyoruz. Etienne Comar ile birlikte senaryoyu yazan Maïwenn'in her yönüyle yansıtmak istediği bu arızalı ilişki, tüm temiz ve kirli çamaşırları ortaya döken türden. Sanki senaryoyu yazarken hissedilen özgürlük filmin biçiminde de hissedilsin dercesine çekilmiş ve ortaya bu ilişkinin yükselen, alçalan, kırılan, patlayan noktalarından meydana gelen tempolu bir kolaj çıkmış. Maïwenn, kolajın kronolojisini Tony'nin yaşadığı kayak kazası sonrası tedavi gördüğü ortopedi merkezinde yaşadıklarıyla esleyip, hem zamanda sıçramaları daha makul hale getirmiş, hem de bu karışık kurgu sayesinde bu denge problemli ilişkinin gidişatını daha gizemli hale getirmiş.

Bir eğlence yerinde tanışan Tony ve Georgio, her ilişkinin başlangıcında olduğu gibi heyecan ve tutkuyla yola çıkıyorlar. Bu heyacanın etkisiyle birbirlerini tanıdıklarını düşünüp beraber yaşamaya, evliliğe, çocuk sahibi olmaya yelken açıyorlar. Ama eski sevgilisi olan ve Tony ile birlikteliğini kabullenemeyen Agnès'in intihara teşebbüsü sonrası Georgio'nun vicdanen huzursuz olup Agnès ile ilgilenmeye başlaması, açığa çıkmayı bekleyen sorunların fitilini ateşliyor. Bağlılıklar sorumlulukları, sorumluluklar sorunları beraberinde getiriyor. Ayrılıklar, tekrar birleşmeler, başka sorunlar durmak bilmiyor. Özgür ruhlu bir adam olan Georgio'nun, Tony hamileyken onun psikolojisi evliliklerini ve doğacak bebeklerini etkilemesin diye ayrı eve çıkmak istemesi, uyuşturucu bağımlılığını gizlemesi, Tony'yi güvenli alanı olarak gördüğü için ayrılmaya yanaşmaması, öte yandan Tony'nin Georgio'yu evlilik bağı ile değiştirebileceğini sanması, haklı biçimde onu eski sevgilisine gösterdiği aşırı ilgi yüzünden kıskanması, her ayrılık sonrası geri dönmek için Georgio'nun yaptığı kurlar neticesinde yelkenleri suya indirmesi, ilişkiyi tuhaf ama bir o kadar da tanıdık bir döngüye sokuyor.

Maïwenn filme genelde Tony tarafından baksa da, karşısına koyduğu Georgio gibi zor bir adamın temsil ettiği erkek davranışlarına da çok hakim bir yol izliyor. Georgio'nun cazibesi, eğlenmeyi, mutlu etmeyi, gönül almayı çok iyi bilmesi, "benimle barda tanıştın, kütüphanede değil" demesi gibi ilişkinin/evliliğin sorumluluklarını kendine göre esnetip, yaptığı tutarsızlıkları dürüstlüğe vurarak savunabilmesi, filmin karakter tasarımında ne kadar derine nüfuz edebildiğini gösteriyor. Tony cephesinde ise, daha çok bu zor adamı taşıma çabalarının yarattığı psikolojik yüklerle mücadele söz konusu. Beyaz atlı prens algısının gerçek hayatta rastlanan eğreti duruşunu kabullenemeyen Tony'nin sürekli yeniden yazılan ve bozulan ezberler arasında kalışını izliyoruz. Geçmişe sünger çekip, sonra tekrar bir şekilde aynı tutku girdabına kapılması, karşısındaki istikrarsız adamın istikrarsızlıklarına bir türlü ayak uyduramadığı için doğru bildiklerinin yanlış çıkmasıyla sürekli yıpranması Tony'yi sürekli boyutlandırıyor. Georgio'nun özgürlüğü ve Tony'ye bağlılığı arasında yaşadığı bu istikrarsızlık da eklenince, her ikisi için "ne onunla, ne de onsuz" bir çıkmaz yaratıyor.


Mon roi'yı analiz etmek hem kolay, hem de zor. Bir kadın ve bir erkek öznesinden çıkarılabilecek en basit ve en zor unsurları çarpıştırıp, hem rüya gibi bir aşk hikayesi, hem de kabusa dönüşen açmazlar döngüsü içinden daha pekçok farklı okuma yapılabilir. Tony'nin kaza sonrası tedavi süreci, kaza öncesi de Georgio ile yaşadıkları, zamanlaması iyi ayarlanmış usta kurgu hamleleriyle birbirine bağlanıyor. Böylece huzurlu ve gergin anlar uç uca eklenip birbirine yaklaştırılarak, bir evlilik içinde her an her türlü duygunun yaşanabileceğine dair tekinsiz bir ortam yaratılıyor. Bir yandan bu ilişkiyi sürekli detaylandırıp boyut kazandıran skeçler, bir yandan da giderek nasıl sonuçlanacağı merak uyandıran uzun soluklu ve gergin bir bütünlük izliyoruz. Sonlara doğru geçmiş ve şimdiki zamanın birleşmesiyle tamamlandığı sanılan döngü, aslında ikisi arasındaki ilişkinin başka bir boyutuna temas eden bir finalle nihayetleniyor. Sürekli gelgitlerin yaşandığı bir evliliğe de böylesi nokta gibi görünen virgüller yakışırdı.

Mon roi, çok farklı bir konu veya benzerine rastlanmamış karakterler içermemesine rağmen, o konudan ve Tony - Georgio çiftinden zengin içerikler, romantik ve psikolojik gerilim anları üretmeyi başarıyor. Her daim karizmatik ve ikna edici Vincent Cassel ile, Tony rolüyle 2015 Cannes Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Emmanuelle Bercot uyumu şahane. Belki aralarında bir kimya yok ama bu ilişkinin anatomisi onu hemen bertaraf ediyor. Özellikle filmin duygu ve mantık ikilemi arasındaki tüm yükü sırtlanmış olan Bercot'un performansı harikulade. Onu gülerken, öfkeden deliye dönerken, acı çekerken, sarhoş olup ortalığı karıştırırken, sevdiği adama aşkla bakarken izlemek büyük keyif. Maïwenn'in bu hikayeyi, Tony'yi, onun mevsimleri andıran bu duygu değişimlerini çok iyi analiz edip filme aktarması, üstelik karşısına Georgio gibi çok zor bir erkeği dümdüz işlemeden koyması, bir kadın dokunuşundan çok daha fazlasını işaret ediyor. Peri masalından insani arızalara uzanan bir yelpazenin tüm renklerini, evliliğin mi aşkı öldürdüğünü, yoksa aşkın ömrünün zaten kısa olduğunu mu, ne isterseniz düşünmenizi sağlayacak geniş çaplı bir ilişki analizi sizi bekliyor.

31 Mayıs 2019 Cuma

Loin des hommes (2014)


Yönetmen: David Oelhoffen
Oyuncular: Viggo Mortensen, Reda Kateb, Djemel Barek, Vincent Martin, Nicolas Giraud
Senaryo: David Oelhoffen
Müzik: Nick Cave, Warren Ellis

Albert Camus'nun L'Hôte adlı kısa hikayesinden David Oelhoffen'in senaryosunu yazıp yönettiği Loin des hommes (Far From Men), 1954 senesinde Fransız ordusuna karşı bağımsızlık mücadelesi veren Cezayir'de geçen bir dram. Cezayir'de doğmuş ama aslen İspanyol olan ve küçük bir Cezayir köyünde öğretmenlik yapan Daru (Viggo Mortensen) aynı zamanda çalıştığı okulda tek başına yaşayan yalnız bir adam. Bir gün Daru'ya Fransız kolcular tarafından Cezayirli bir mahkum olan Mohamed'i garnizona götürme görevi verilir. Kuzenini öldürme suçundan mahkum edilen bu adam, çıkarılacağı mahkemede büyük ihtimalle idam cezası alacaktır. Bulundukları bölgede Fransız ordusu Cezayirli isyancılara karşı acımasızca savaş vermektedir. Öte yandan Mohamed'in köylüleri ise intikam için onun peşindedirler. Bir dönem Fransız ordusunda da görev almış olan Daru ve tutsağı Mohamed, Atlas Dağları'nda tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkarlar.

Konusu itibariyle western ruhu taşıyan bir yol filmi olarak Loin des hommes, farklı etnik kökene, kültüre, sosyal statüye ait iki adamın, savaş şartlarında bir hedefe doğru zoraki olarak birlikte yola çıkmalarından elde edilebilecek tüm köşe taşlarına sahip bir dram. Farklılıklarına rağmen Daru ve Mohamed'in en önemli ortak noktaları, kötü kalpli olmamaları ki, bunu yaşadıkları türlü olaylarda ince ince seyirciye işleyen senaryo çok sağlam bir karakter gelişimi kronolojisi izliyor. İzole bir köy okulunda kendi hainde öğretmenlik yaparken başlangıçta bu görevi kabul etmemekte dirense de, eski bir asker olan, içinde bulundukları sıcak ortamın farkında olan, en önemlisi de kendisine cinayet suçuyla teslim edilen bu çelimsiz köylünün dışarıda hiçbir şansı olmadığını anlayarak ona biraz da acıyan Daru, her yeni macerada kısa süreli tutsağı olan ve Fransızca konuşarak anlaştığı Mohamed'i biraz daha sahipleniyor, koruyor, anlıyor. Öte yandan kuzenini öldürmek zorunda kalan, bu yüzden hem Fransızların, hem de kendi insanlarının peşine düştüğü, bunun doğacak sonuçlarından ailesini korumak için Fransızlara teslim olmayı tek çözüm olarak gören Mohamed ise aslında idam edilmeye götürüldüğünün farkındalığına rağmen Daru'nun adil himayesine razı olmuş bir yılgınlıkla ona eşlik ediyor. Beraber geçirdikleri süreçte o da adım adım Daru'ya güven besleyip, onun pozitif tutumuna aynı yaklaşımla cevap veriyor.


Daru ve Mohamed, birlikte çıktıkları bu uzun yol boyunca hiç hesapta olmayan tehlikeler, ikisinin de ummadığı dostane anlar paylaşıyorlar. Cinayet işliyorlar, yağmurda ıslanıyorlar, uyumadan önce sohbet ediyorlar, bir sigarayı paylaşıyorlar, hem Cezayirli isyancılara, hem de Fransız askerlerine esir düşüyorlar, geçmişlerini deşiyorlar, hatta geneleve bile uğruyorlar. Bunlar bir anda veya uzun bekleyişler neticesinde olsaydı aynı etkiyi uyandırmama ihtimali yüksekti. Camus'nun kısa hikayesini geliştiren David Oelhoffen'in standart bir yol filmi bileşenlerine olan hakimiyeti, her şeyden azar azar ve kararında, kimi zaman tebessüm ettiren, çoğunlukla dramatik kıvamda kendini gösteriyor. Bu kıvama dahil edilmesi beklenen Cezayir - Fransa ikilemlerini en başta iki baş karakteri üzerinden okurken, onların önce insan oldukları gerçeğini hep önde tutuyor. Kendi ülkelerinde isyancı konumuna düşen Cezayirlilerin, teslim olan isyancıları bile öldürecek kadar zalim Fransız ordusu gerçeklerinin üzerini örtmüyor. Berzina'daki üzüm bağlarında çalışan, herkesin Los Caracoles (gittikleri yerlere sırtlarında evlerini taşıyarak gittikleri için "Salyangozlar") dedikleri İspanyol çiftçi ailelerin bir ferdi olan Daru'nun "o zamanlar Fransızlara göre Araptık, şimdi ise Araplara göre Fransızız" demesi, politik iklim değişimlerinin, savaşların neden olduğu önyargıların etnik ve coğrafi değerler üzerinde yarattığı adaletsiz değişkenleri çok güzel özetliyor.

Baba tarafından Danimarkalı olan New Yorklu oyuncu Viggo Mortensen, bildiği pek çok yabancı dil sayesinde bu tip Fransız, İspanyol, Arjantin, Meksika yapımlarında boy göstermeyi seven bir aktör. Özellikle Eastern Promises (2007), Captain Fantastic (2016), Green Book (2018) filmleriyle pek çok haklı ödül ve adaylıklar elde eden tecrübesi, Loin des hommes'da da ekrana yansıyor. Mohamed rolüyle karşısında yer alan Cezayir asıllı Fransız aktör Reda Kateb ise canlandırdığı karakterin üzgün, yılgın, çaresiz duruşu için biçilmiş kaftan adeta. Film artık sona yaklaştığında bu iki farklı adamın kurduğu dostluğun nasıl nihayetleneceğine dair iki olası seçenek duruyor. Bu yol ayrımı, filmi o hüzünlü gerçeklikten uzaklaştırmayarak üzerine düşeni yapıyor. Coğrafyası dışında bir westernin sahip olduğu her şeyi bünyesinde barındıran Loin des hommes, üstüne bir de bu tip westernlerin vazgeçilmez isimlerinden Nick Cave ve Warren Ellis ikilisinin müzikleriyle içeriği en iyi şekilde tamamlıyor. Venedik, Bükreş, Roma, Münih, Norveç gibi ülkelerin festivallerinden ödüllerle ayrılan film, sayısız yol filmi arasında üst sıralarda anılması gerekenlerden biri.

24 Mayıs 2019 Cuma

Respire (2014)


Yönetmen: Mélanie Laurent
Oyuncular: Joséphine Japy, Lou de Laâge, Isabelle Carré, Claire Keim, Radivoje Bukvic, Roxane Duran, Thomas Solivérès
Senaryo: Julien Lambroschini, Mélanie Laurent, Anne-Sophie Brasme
Müzik: Marc Chouarain

De battre mon coeur s'est arrêté (2005), Je vais bien, ne t'en fais pas (2006), La chambre des morts (2007), Paris (2008), Le concert (2009), Et soudain tout le monde me manque (2010) gibi Fransız filmlerinin, Inglourious Basterds (2009), Beginners (2010), Now You See Me (2013) gibi Hollywood yapımlarının başarılı oyuncusu Mélanie Laurent, 10 parmağında 10 marifet bir insan. Üç uzun metraj senaryosu, beş uzun metraj yönetmenliği, 2011 tarihli En t'attendant adında bir albümü var. 36 yaşındaki aktris, girdiği her işin altından başarıyla kalkan, üretken, çalışkan ve tutkulu kişiliğini ortaya koyan yapısıyla her geçen gün kendine biraz daha hayran bırakıyor. Anne-Sophie Brasme romanından, bir başka Fransız oyuncu olan Julien Lambroschini ile birlikte senaryosunu yazıp kendisinin yönettiği Respire (Breathe), Laurent'in kamera arkasındaki en iyi filmlerinden biri. 17 yaşındaki güzel, iyi huylu, nazik, çalışkan, biraz da içe dönük lise öğrencisi Charlie ile okula yeni gelen asi ruhlu Sarah arasındaki dostluğu irdeleyen Respire, bir büyüme hikayesi görüntüsünde çok boyutlu bir psikolojik gerilim/dram kimliği taşıyor.

Ebeveynleri ayrılığın eşiğinde olan, ama yine de sakin, hüzünlü, genel anlamda pozitif bir ruh haline sahip Charlie, birgün okula yeni kaydolan, buna rağmen girişkenliğiyle herkesle hemen kaynaşan Sarah ile tanışıyor. Annesinin uluslararası bir sivil toplum örgütünde çalıştığını, bu yüzden ülke ülke gezdiğini, bu okula Nijerya'dan geldiğini söyleyen Sarah, kısa sürede Charlie ile yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bir arkadaşlık kuruyor. Charlie ve annesi, aile dostlarıyla birlikte birkaç günlüğüne Azizler Yortusu tatiline giderken, annesinin ülke dışında olduğunu söyleyen Sarah da onlarla gidiyor. Ama yaşından fazla tavırlar sergilemeye, bir süre sonra Charlie yerine orada bulunan yetişkinlerle vakit geçirmeyi tercih edince, hele de içkili oldukları bir gece yaşadıklarının ardından, tekrar normal hayatlarına döndüklerinde ilişkileri eskisi gibi olmuyor. Charlie'ye karşı tavır alan, onu ezik görmeye başlayan, onun hayatına istediği gibi girip çıkma hakkını kendinde bulan Sarah, böylesi yakın bir dostluğa (hatta muğlak bir duygusal yakınlığa) kendini kaptıran Charlie'nin naif kişiliğini suistimal etmekten çekinmiyor. Paylaştıkları sırları başkalarına anlatarak, yalanlar söyleyip iftiralar atarak, türlü zorbalıklar yaparak Charlie'yi yıpratmak istiyor. Sarah'nın bu davranışları kadar, Charlie'nin tepkisizliği veya yerinde veremediği tepkileri de seyircide ayrıca öfke yaratıyor.


Mélanie Laurent, sakin ama akıcı bir tempoyla bu küçük gibi görünen ergen anlaşmazlığını seyirci için içinden çıkılması güç bir sinir harbine çevirmekte çok başarılı. Sarah'nın kötücüllüğü ile Charlie'nin fazla iyi kalpli oluşu arasında orta yolun bulunmasına müsaade etmeyerek gerilimi hep diri tutuyor. Güçlünün zayıfı ezmesi, kendi çıkarları için kullanması, zalimken mağduru oynaması, zayıfın ise körleşmeye gönüllü bir saflıkla buna izin vermesi, öteki yanağını çevirmesi, karşı tarafın anladığı dilden konuşamaması, var olan evrensel politik iklimin, toplumsal kaygan zeminlerin küçük bir özeti gibi adeta. Laurent ve Lambroschini, romana sadık kaldıkları ölçüleri yer yer belli etseler de, romanın bu karmaşık ergen tutumlarını çok daha derinlemesine etüt etmiş olması beklenir. Film ise, bağımsız bir festival yapımı mütevaziliğinde, ama güçlü etkiler bırakması kaçınılmaz psikolojik gerilim detaylarını iyi kullanan bir yapıda.

Charlie ve Sarah arasındaki dinamikler değiştikçe, filmde ergenlikte yaşanan duygu dengesizliklerine ne kadar doğru yaklaşıldığı görülebiliyor. Birgün birbirinin boğazına sarılan, ertesi gün sarmaş dolaş olan, birbirini başka arkadaşlarından kıskanan, özellikle kıskandırmaya çalışan, yaşça büyük insanlarla vakit geçirerek arkadaşını küçük gören, ailesiyle ilgili yalanlar söyleyerek çevresi tarafından kabul görmeyi bekleyen ergenlik bilmecesine dair pekçok şeyi bu ilişkide de bulmak mümkün. Sarah, kendine yarattığı bu suni çevre ile nefes alırken, Charlie'nin sık sık nefesinin kesilmesi astım hastalığından fazla anlamlar taşıyor. Genç oyuncular Joséphine Japy ve Lou de Laâge, hem yüz ifadeleriyle, hem de zıt karakterlerini en iyi şekilde temsil eden performanslarıyla filmi birlikte sırtlıyorlar. Mélanie Laurent, basit gibi görünen bu sancılı büyüme hikayesini biraz muğlaklık da katarak boyutlandırma becerisiyle yönetmenlik teki olgunluğunu gösteriyor. Finalde filmin ismine yapılan göndermenin gücü ise, aslında bitmemiş, bittiği noktada tekrar başlayacak başka bir filmin zihinlerde canlanmasını sağlıyor.

16 Mayıs 2019 Perşembe

Grüsse aus Fukushima (2016)


Yönetmen: Doris Dörrie
Oyuncular: Rosalie Thomass, Kaori Momoi, Nami Kamata, Moshe Cohen, Honsho Hasayaka, Aya Irizuki, Thomas Lettow
Senaryo: Doris Dörrie
Müzik: Ulrike Haage

Yaptığı bir hata yüzünden evliliğin eşiğinden dönen genç Marie, yaşadığı derin acıyı bastırmak için ilginç bir yol seçer. Başkalarının da kendisi gibi, hatta kendisinden daha güçlü acılar yaşadığına tanık olmak, böylece biraz olsun kendini iyi hissetmek istemektedir. Bu vesileyle 2011 yılında Japonya'nın Fukushima bölgesinde yaşanan nükleer felaketin kurbanlarına moral vermeyi amaçlayan Clowns4Help isimli küçük gruba katılır. Burada yaşayanlar genelde köklerinden ayrılamamış ya da ayrılmak istememiş yaşlı insanlardır. Bütün gün sıkıcı aktivitelerle bu insanları neşelendirmeye çalışan Marie, bu işin kendisine göre olmadığını anlayıp oradan ayrılmaya karar verir. Son gün, bir arkadaşının arabasının anahtarlarını alıp kendisini harabeye dönmüş evine bırakmasını isteyen bir yaşlı kadına yardım eden Marie, bu kadından çok etkilenip son anda dönmekten vazgeçer ve kadının evine gidip ona toparlanmasında yardımcı olmak ister. Bu inatçı ve huysuz kadın, Fukushima’nın son geyşası Satomi’dir.

Männer, Happy Birthday Türke!, Keiner liebt mich, Kirschblüten - Hanami gibi filmlerin tecrübeli Alman yönetmeni Doris Dörrie'nin yazıp yönettiği Grüsse aus Fukushima, farklı coğrafyalardan iki bezgin kadının hayata karşı yeni bir başlangıç yapma gayretleri üzerine küçük ama etkileyici bir dram. Sonradan itiraf edeceği bir hatası yüzünden sevdiği adamdan ayrılmak zorunda kalan genç Marie ile, büyük bir felaket geçirmiş, bu esnada trajik biçimde genç geyşa öğrencisinin ölümüne tanık olmuş 60'lı yaşlarındaki Satomi arasında kurulan beklenmedik dostluğu, bu iki kadının bir yoldaşa duydukları ihtiyaç duygusu üzerinden ağır ağır kuran film, kendine çizdiği yolu kendi mütevazi detaylarıyla örüyor. Satomi’nin evini derleyip toparlamak için iki kadının işbirliği içinde çalışmalarıyla sakin bir rutin belirleyen Doris Dörrie, küçük dokunuşlarla bu rutini elinden geldiğince çeşitlendirmeye, bunu yaparken de doğallıktan sapmamaya çalışıyor. Marie ve Satomi arasında başlangıçta yaşanması beklenen anlaşmazlığı çok büyütmeden ve uzatmadan, asıl meselelerine daha fazla vakit ayırmak istiyor.


Asıl meselelere gelirsek, farklı kültürlerden gelen, farklı nedenlerle aynı coğrafyada yolları kesişmiş iki kadın olarak Marie ve Satomi'nin yeni bir başlangıç sayılabilecek yerleşmeleri esnasında, hem kendilerini, hem de birbirlerini iyileştirme sürecini izliyoruz. Bu süreç, Dörrie'nin Marie aracılığıyla Japon görgü kurallarına, geyşa kültürüne küçük ve mütevazi seyahatlerini de beraberinde getiriyor. Ama bu iki farklı kadın hikayesinin kesiştiği yerde bu batıdan doğuya bakışın pek bir önemi kalmıyor. Zira gerek büyük bir felaketin, gerekse özel hayata dair sorunların Marie ve Satomi’de açtığı yaraların kıymeti ancak paylaşıldığı zaman değerleniyor. Dörrie, İngilizce olarak anlaştırdığı karakterlerini diyaloğa boğmayıp, az ama öz paylaşımlarla birbirlerine yakınlaştırıyor. Fukushima’da yaşanan felakette hayatlarını kaybedenlerin hayaletlerinin ziyaretleri de (filmin doğal tonuna pek uymasa da) Satomi’nin geçmişiyle yüzleşme noktasında duyulan eksikliği doldurma çabası olarak görünüyor.

Satomi, dramatik açıdan Marie'ye göre biraz daha itina gösterilmiş bir karakter sayılabilir. Ama Marie'nin itinasız görünme sebebi büyük oranda onu Fukushima'ya sürükleyen nedenlerin iyi işlenmemiş olması. TV filmlerinde pişmiş genç oyuncu Rosalie Thomass'ın çok iyi performansına bakarak iyi kalpli, hüzünlü, fakat bir o kadar da hayata tutunmak için çabalayan Marie'nin başına bir aldatma hikayesinden çok daha fazlasının gelmiş olması gerekli diye düşünebiliyoruz. Thomass'ın karşısında ise 70'li yılların başından beri oyunculuk yapan 1952 doğumlu aktris Kaori Momoi bulunuyor. Onun güven veren performansı Satomi’nin güçlü karakterini ete kemiğe büründürmekte hiç zorlanmıyor. Japon kültürüne ayrı bir ilgi duyan Doris Dörrie, 2008 tarihli Kirschblüten - Hanami'den yıllar sonra Grüsse aus Fukushima ile yine kültürel farklılıkların engel teşkil etmediği ortak insani duyguları sırtlanıyor. Filmi önce renkli çekmek isteyen, ama Fukushima’da yerin ve göğün aynı renkte olduğunu, siyah beyaz çekmenin daha iyi olacağını söyleyen Dörrie, bu hikayenin hüznünü, çiğ ve sakin atmosferini betimlemek için doğru bir karar verdiğini gösteriyor.

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Avengers: Endgame (2019)


Yönetmen: Anthony Russo, Joe Russo
Oyuncular: Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Chris Evans, Benedict Cumberbatch, Mark Ruffalo, Scarlett Johansson, Jeremy Renner, Josh Brolin, Brie Larson, Tom Holland, Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Chadwick Boseman, Paul Rudd, Elizabeth Olsen, Sebastian Stan, Pom Klementieff, Don Cheadle, Anthony Mackie, Evangeline Lilly, Tessa Thompson, Rene Russo, John Slattery, Tilda Swinton, Jon FavreauKaren Gillan, Tom Hiddleston, Letitia Wright, Danai Gurira, Benedict Wong, Gwyneth Paltrow, Hayley Atwell, Michael Douglas, Robert Redford
Senaryo: Christopher Markus, Stephen McFeely
Müzik: Alan Silvestri

Infinity War sonrası Thanos'un bütün güç taşlarını üstüne dizdiği Sonsuzluk Eldivenini takıp parmak şıklatarak evrenin yarısının küle dönüştürmesi ile dünya büyük bir yıkıma uğramıştır. Avengers ekibinden hayatta kalan Captain America, Black Widow, Bruce Banner ve Thor kayıpların yasına ve başarısızlıklarının derdine düşmüşlerdir. Tony Stark ve Nebula, kontrol edemedikleri, içinde bir günlük oksijen kalmış bir uzay gemisinin içinde, uzay boşluğunda sürüklenmektedirler. Eşi ve çocukları bu yıkımda küle dönen Clint Burton / Hawkeye ise kendini dünyada hayatta kalmış kötüleri cezalandırmaya adayarak acısını bastırmaya çalışmaktadır. Captain Marvel da ortaya çıkıp ekibe faydalı bir iş yapar ama artık ortada yeniden ekip oluşturacak bir birlik, uğruna savaşılacak bir amaç kalmamıştır. Herkes kendi yoluna gider. Aradan 5 yıl geçtikten sonra birgün Kuantum Bölgesi'nden çıkmanın bir yolunu bularak 5 yıl sonrasında bir depoda ortaya çıkan Scott Lang / Ant-Man, vakit kaybetmeden Captain America ve Black Widow'u bularak onları zamanda geri gidip yaşananları değiştirebileceklerine dair ikna eder. Bu yeni ümit sayesinde hem kendi dostlarını, hem de dünyada yaşanan kayıpları geri getirebileceğini düşünen bu üçlü her biri bir yana dağılmış Avengers kahramanlarını bu risklerle dolu plana katmak isterler. Ancak aradan geçen zaman, onların hayatlarında büyük değişikliklere sebep olmuştur. Önce bu ekibi toplamak, sonra tek seferlik olmak üzere geçmişe dönmek, bu sürede kesinlikle hayatta kalmak, 6 adet sonsuzluk taşını en başta bulundukları yerden alıp dönmek hiç de kolay değildir.

Avengers: Infinity War ekibinin neredeyse tamamı, uzun bir ara vermeyip hemen bir sene sonra Endgame ile 11 yıllık Marvel destanının sonuna gelmiş bulunuyor. Her film, her karakter, hatta bir önceki Infinity War bile Endgame'de son halini alacak, misyonlarını tamamlayacaklardı. Bunun senaryo ekibine ve yönetmenler Anthony ve Joe Russo kardeşlere yüklediği devasa sorumluluk, epik finalin ilk ayağı Infinity War ile hakkı verilerek yerine getirilmişti. Infinity War, MCU itibarına zarar vermemiş, tam tersi onu yücelterek kendi misyonunu fazlasıyla tamamlamış ama öte yandan göreceği en büyük tehlike ile tanıştırmış, hüzünlü sonuyla topu Endgame'e atmıştı. 7'den 70'e hayran kitlesinin çizgi romana veya sinematik evrene dayalı teoriler geliştirmesine zemin hazırlamıştı. Endgame bu teorilerden büyük bir kısmını çeşitleyip detaylandırarak doğrulasa da, özellikle karakterler üzerinde yaptığı oynamalarla "kendi ezberlerimi ancak ben bozarım" haklı gururunu yaşayan bir film olmuş.

Infinity War'un sonunda bir amblem ile duyurulduğu üzere Captain Marvel'ın oyuna dahil edilecek olması, bu evren hayranları arasında büyük infial yaratmıştı. Böylece Endgame öncesi onu biraz tanıtmak, hatta parlatmak gerekiyordu. Bu sebeple biraz da apar topar Captain Marvel solosu dolaşıma sokuldu. Düşük bütçeli bağımsızlar ve dizi bölümleri dışına çıkmamış Anna Boden - Ryan Fleck ikilisinin yazıp yönettiği filmin çok iyi eleştiriler almaması, Oscarlı Brie Larson'ın Carol Denvers rolüyle tam benimsenememiş olması, belki de en önemlisi bu filmin iki aşamalı Avengers finalinin arasında gösterime girmesi ve beklentilerin altında kalması, Endgame'de beklenen Captain Marvel atağını biraz sönük kılıyor. Belki de en güçlü Avenger olarak bilinen Captain Marvel'ın yolculuğu Iron Man, Thor, Captain America veya ilk Avengers filmi civarlarında bir şekilde başlatılmalı, orta karar bir solo film ile Endgame'e monte edilmemeliydi. Endgame'de o kadar kalabalık bir kadro, o kadar çok halledilmesi gereken mesele var ki, Captain Marvel bu yoğunlukta bir ayrıntı olarak kalıyor. Evrenin yarısı yok olmuşken, hayatta kalanlar bir şekilde tutunmaya çalışırken, iki solo film ile temelleri atılmış, büyük final için teorilerin vazgeçilmezi haline gelmiş Ant-Man'in ortaya çıkıp Kuantum kartını oynamasıyla zamanda yolculuk ihtimali belirmesi, bir anda tüm umutları yeşertiyor.


Zamanda yolculuğun bir ihtimal olmanın ötesinde, risklere sahip gerçekleştirilebilecek bir hamle olduğu, filmin kendi kurmaca bilimselliği dahilinde süratle mümkün kılınıyor. Yapılan komik deneyler, Tony Stark'ın bir gecede olayı çözmesi, özel kıyafetlerin ortaya çıkması vs. bizi Endgame'in ilk aşamasına ışınlamak için hemen geçilmesi gereken detaylar. Tabii onun öncesinde 5 yıl sonrasında bambaşka birer bireylere dönüşmüş olan Thor ve Hulk'ın komik, Hawkeye'ın dramatik yuvaya dönme serüvenlerini izliyoruz ki, "5 yıl sonra ekibi yeniden toplamak" denince akla bir soygun filminin motivasyonu gelmese olmaz. İkişerli takımlar halinde zamanda yolculuk edip 6 taşı çalarak geri dönmek fikri de zaten o soygun fikrini taşıyor. Taşların bulundukları lokasyonlara göre hangi zaman, nereye gidileceği belirlendikten sonra iç içe geçmiş "taş çalma" maceraları izliyoruz. Bunlar aynı zamanda Endgame'in adının hakkını verircesine, 11 yıl 22 filmlik geçmişle, henüz ölmemiş olanlarla, hatta birebir kendileriyle yüzleşecekleri yolculuklar olarak tasarlanmış ki, böylece flashback kasmaktan kurtulup, direkt flashback içine konuşlanmak suretiyle bu görkemli geçmiş yad edilmiş. Ancak bu yad ediş ile soygunun kendisi unutulmayıp, bir senaryo başarısı olarak geçmiş ve gelecek gayet iyi harmanlanmış.

Bu Back To The Future ve türevlerine (hatta Hot Tub Time Machine'e bile) yapılan atıflar bir yandan filmin komedi/macera yönünü parlatırken, bir yandan da hüzünlü buluşmalarla, dramatik yüzleşmelerle kendi dengesini yaratıyor. Tek amaç, Thanos'tan önce taşlara sahip olup Infinity War'un sonucunu değiştirmek, kayıpları geri getirmek (ya da bir şekilde hiç kaybolmamalarını sağlamak) olunca, bu evrenin en kudretli kötüsü Thanos'un eli de armut toplamayacak elbette. Onun bu zaman soygunu ve yeniden tüm taşlara sahip olma oyununa dahil olması için senaristlerin eli de armut toplamıyor. Filme saklanması gereken yüzlerce ayrıntı, beklenen o destansı savaş, o savaşın içinde her karakterin adeta geçit töreni yapıp kendi hünerlerini sergileyeceği sekanslar, bu evrende iyi kötü 11 yıl geçirmiş, bağ kurmuş seyirci için tüyleri diken diken eden süper kahramanlıklar birbirini izliyor. Evet bunlar uçan, şimşekler saçan, büyüyen, bir yumrukta onlarca düşmanı deviren karakterler. Ama tüm bu süper güçlerin, o görkemli ve çok fonksiyonlu kostümlerin altında yatan insanı da bu 11 yılda sık sık gördük. Endgame, o insanların süper güçleri ve kostümleri dışında, mutluluğu ve acıyı paylaşmalarını da kutsayarak misyonunu tamamlıyor. Belki de onları birer insan olarak hep birlikte görmenin anlamı çok daha anlamlı. Bazılarının misyonu tamamlandı, bazılarının maceraları devam edecek. Ama Infinity War ve Endgame ile bir devir kapandı. Böyle bir devir kapanacaksa tam da mutluluğun, hüznün, huzurun, kahramanlığın, kayıpların birbirine girdiği bir şekilde kapanmalıydı.