12 Ekim 2019 Cumartesi

303 (2018)


Yönetmen: Hans Weingartner
Oyuncular: Mala Emde, Anton Spieker
Senaryo: Hans Weingartner, Silke Eggert
Müzik: Michael Regner

Her ikisi de farklı sebeplerden Atlantik kıyılarına doğru seyahat etmeyi planlayan üniversite öğrencileri Jule ve Jan, Berlin'den ayrılmak üzereyken tesadüfen tanışırlar. Jule'un 303 şasili eski Mercedes karavanına binen iki genç sohbet ederlerken ufak bir anlaşmazlık sonucu ayrılırlar. Gece tesadüfen hoş olmayan bir olay sonrası tekrar karşılaşan Jule ve Jan, birlikte seyahat etmeye karar verirler. Jule, Portekiz'deki erkek arkadaşının yanına, Jan ise sonradan öğrendiği biyolojik babasıyla tanışmak için İspanya'ya gitmektedir. Bu uzun yol boyunca felsefeden tarihe, evrimden dine, sosyolojiden biyolojiye, idealizmden kapitalizme, evlilikten aşka pekçok konu hakkında sohbet eden, tartışan, dünya görüşlerini paylaşan Jule ve Jan, bazı sırların da eşlik ettiği bu yolculukta kader birliği yaparlar. Hans Weingartner ve Silke Eggert'in senaryosunu yazdığı, Weingartner'ın yönettiği 303, beş ülkeden geçen bu yolculuğu seyirciye sanki içindeymiş gibi yaşatan 2 buçuk saatlik sıcak, hüzünlü, dramatik, eğlenceli bir deneyim. Almanya, Belçika, Fransa, İspanya ve Portekiz'i kapsayan bu mini Avrupa turu ve bu yolculukta iki gencin paylaştıkça artan dostlukları filmin sürekli hareket halindeki turistik temposu içinde ivme kazanıyor.

Yolculuk esnasında ele aldıkları konular hakkında ilginç bilgiler veren, örneklerle tezlerini destekleyen, karşı tarafa yaranmak adına inanmadıkları şeyler söylemeyip fikirlerini cesurca dile getiren Jule ve Jan'ın uzun diyalogları sıkıcı olmanın tam aksine filmi akıcı hale getirdiği gibi, doğaçlamaya uygun özgür rol alanları yaratıyor. Hatta yaratıcı dekorlarla tiyatro uyarlaması dahi yapılabilir. Bazen tenis maçı izler gibi karşılıklı, bazen de nereye varacağı merak edilen bireysel konuşmalar filme tanıdık bir ritim kazandırıyor. Bu tanışıklık, Richard Linklater'ın üç filmlik Before serisinden ya da iyi ellerden çıkma yol filmlerinde yolculuğun büyütüp geliştirdiği duygusal ilişkilerin işlendiği hikayelerden doğan bir tanışıklık. Zeki, kültürlü, cesur ve aynı zamanda kırılgan iki gencin gittikçe ne kadar birbirine benzediğini, ne kadar çok ortak yanları olduğunu bize en güzel biçimde bu yol anlatıyor. Yol filmleri için söylenen "gidilen yer mi, yoksa yolculuğun kendisi mi" ikilemini her iyi yol filmi gibi yolculuğun kendisi olarak cevaplandıran Weingartner, her iki karakter için gidilen yeri ikinci plana atmayı başarıyor. Öte yandan yolculuğun nasıl neticeleneceğine dair kısa fikir ve teorilerimizi de ara ara beslemeyi ihmal etmiyor.


Dünya görüşleri, idealleri, özel hayatları ve aralara sıkıştırdıkları genel kültür bilgileriyle yol arkadaşlıklarını pekiştiren, daha da güçlendiren Jule ve Jan'ın bu sohbetleri didaktik bir üslupla değil, çok samimi gelen, hatta sık sık bazı reality yapımlarda veya gezi programlarında gördüğümüz doğal bir üslupla akıyor. Kapitalizm, tek eşlilik, aşkın doğası, dinin gerekliliği gibi nice konuda fikirlerini özgürce birbirine açan iki genç, bir süre sonra yaklaşmakta olanın farkına varmaya, ama kendi içlerinde onunla ne yapacaklarını bilememenin çaresizliğiyle uğraşmaya başlıyorlar. Birlikte bir karavanla ülke ülke dolaşıp, aynı karavanda uyuyup, beraber yiyip içip, beraber koşup yüzükten ve saatlerce bir sürü şey hakkında konuştuktan sonra yaklaşan şeyin duygusal bir yakınlaşma olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Lakin böyle bir ilişkiye gözü kapalı atlamanın önünde özellikle Jule'dan kaynaklanan birkaç engel bulunmakta. Weingartner bu engellerin varlığını seyircinin zihninde kolayca görebileceği ve üzüleceği bir yere koyarak filmini sürdürüyor. Bir yandan iki gencin keyifli yolculuğundan seyircinin de keyif almasını sağlarken, diğer yandan bu yolun bitiminde neyle karşılaşacaklarına, ne kararlar almak zorunda kalacakları dair realiteleri bu keyfin karşısına konumlandırarak ince bir tedirginlik hali yaratmaktan da geri durmuyor.

Aslında bu tarifin aynısını bugüne dek izlediğimiz çoğu romantik yol filmi için yapabiliriz. Bu bağlamda karşımızda tipik bir "Before serisini veya her kilometrede aşka doğru yürüyen yol filmlerini seven bunu da sever" filmi var. Onu diğerlerinden bir nebze ayıran özellikleri varsa, bunları yolculuğun kendisinden, içinden geçilen, konaklanılan veya doğal güzellikleri önümüze serilen lokasyonlardan çıkarmaya çalışırız. Tabii yolculuğu paylaşan karakterlerin ne derece renkli ya da derin oluşlarından. Mala Emde (Jule) ve Anton Spieker (Jan), canlandırdıkları karakterleri sanki bizzat kendileriymiş gibi oynadıklarından, dakikalar ilerledikçe kendilerini seyirciye alıştırıp, her konuşmaları esnasında ve sonrasında kendi hanelerine sürekli yeni artılar ekliyorlar. Seyirci her ikisiyle cinsel özdeşlik kurabildiği gibi, karşı cinse dair empatilerini de pekiştirme fırsatı elde ediyor. Kendini kimi zaman Jule'un, kimi zaman Jan'ın yerine koyunca filmle kurulan interaktif bağın giderek güçlendiğini, tartışılan mevzulara kendi bakış açılarımızın aklımıza düşürüldüğü bir deneyim yaşıyoruz. Bir karavanla öğrenci işi küçük bir Avrupa turu yapmanın baş döndürücü lezzeti, iki gencin zihin açıcı sohbetleri, aynı zamanda birbirlerine karşı söze dökülmeyen duygularını okumaya çalışırken yaşadığımız tatlı telaş, 303'ü son zamanların en güzel yol filmlerinden biri yapmaya yetiyor.

27 Eylül 2019 Cuma

Le grand bain (2018)


Yönetmen: Gilles Lellouche
Oyuncular: Mathieu Amalric, Guillaume Canet, Benoît Poelvoorde, Jean-Hugues Anglade, Philippe Katerine, Virginie Efira, Leïla Bekhti, Marina Foïs, Félix Moati, Alban Ivanov, Balasingham Thamilchelvan, Noée Abita
Senaryo: Ahmed Hamidi, Julien Lambroschini, Gilles Lellouche
Müzik: Jon Brion

Özel hayatlarında türlü sorunlar yaşayan, depresif, umutsuz ve kendilerine olan güvenleri azalmış orta yaş bunalımındaki bir grup erkek, dertlerinden uzaklaşmak, kendilerini yeniden keşfetmek amacıyla amatör olarak erkekler su balesi takımında bir araya gelirler. Rutinlere hapsolmuş hayatlarında yaşadıkları çalkantılar, bu yeni ortama da zaman zaman yansımaktadır. Üstelik bu sorunlar sadece onlarda değil, antrenörleri Delphine'de de vardır. Erkekler için su balesi dünya şampiyonası düzenleneceğini duyduklarında Fransa’nın ilk erkekler su balesi takımı olmak için başvururlar. İşleri hiç kolay olmasa da çalışmalara başlarlar. Ahmed Hamidi, Julien Lambroschini ve Gilles Lellouche'un senaryosunu yazdıkları, Ma vie en l'air (2005), Ne le dis à personne (2006), Ma vie n'est pas une comédie romantique (2007), Le premier jour du reste de ta vie (2008), Les petits mouchoirs (2010), À bout portant (2010) gibi daha pek çok filmde yer almış tecrübeli aktör Gilles Lellouche'un yönettiği Le grand bain (Sink or Swim), dram ve komediyi çok ölçülü biçimde kullanan, hüzünlü yapısına rağmen canlılığını hiç yitirmeyip spor ve müzikle iç içe yaşayan bir film.

İki yıldır işsiz olmasından dolayı depresyona giren, evli ve iki çocuk babası Bertrand (Mathieu Amalric), annesi, eşi ve oğluyla sorunları olan Laurent (Guillaume Canet), boşandığı eşinden olan lise öğrencisi kızıyla iletişim kurma problemi yaşayan, kızının okulundaki yemekhanede çalışan, hiç kimsenin dinlemediği albümler yapan sefalet içindeki rock müzisyeni Simon (Jean-Hugues Anglade), borç içinde yüzen havuz satıcısı Marcus (Benoît Poelvoorde), kadınlarla iletişim kuramayan saf havuz çalışanı Thierry (Philippe Katerine), takımın yan karakterleri Basile ve Avanish, ekibe sonradan katılan huzurevi bakıcısı genç John'dan oluşan erkek su balesi takımı, sahip oldukları sorunlar yumağından kaçmak, ruhsal yönden kendilerini iyileştirmek, aidiyet duygusu hissetmek ve işe yaramaz olmadıklarını, bambaşka bir alanda başarılı olabileceklerini kanıtlamak için bu spor dalına tutunuyorlar. Spor olarak su balesinin seçilmiş olması da gayet manidar. Takım olarak hareket etmeyi, sürekli batıp çıkmayı, nefes kontrolünü, senkronizasyonu, koreografiyi, disiplini ve estetiği gerektiren bu spor, aslında onların hayatlarında eksik olan davranış biçimleriyle birebir örtüşüyor.


Çoğu spor filminde karakterin sıkıntılı hayatından kaçışının ya da o hayata spor sayesinde meydan okuyuşunun öyküsü betimlenir. Spor veya bir sanat dalı bu betimleme için mükemmel zeminler hazırlar. Le grand bain, tam beş temel öyküyle bu ihtiyaca cevap veren bir film. İletişimsizlik ve yalnızlık ana başlığı altında toplansalar da farklı özel yaşam problemlerine sahip bu erkeklerin başarıya ve çevreleriyle olan ilişkilerinin düzelmesine ne kadar aç oldukları çok iyi vurgulanıyor. Üstelik eski ilişkisini henüz aşamamış, içki sorunu yaşayan antrenör Delphine ile bu erkek egemen filme kadın dokunuşu da başarıyla eklemlenmiş. Sorunların cinsiyeti olmadığı gibi, çözümlerin de belli bir rotası yok. Sadece bu tecrübeyi yaşayıp kendilerine, ailelerine, türlü nedenlerle aşağılayanlara "ben daha bitmedim" diyebilmek istiyorlar. Zorluklara rağmen hayata tutunma gayretinin asaleti, bu defa orta yaş bunalımındaki 8 erkeğin su balesi yapma amacıyla biraraya gelmesinde kendini gösteriyor. Su balesi sorunların çözümü için doğru tercih midir gibi bir muhasebeyi başkaları yapsa da onlar yapmıyor. Çözüm istemeleri ve bunun için çaba gösteriyor olmaları onlara yetiyor. En azından bir süre sonra bu çabanın bile tek başına çok değerli olduğunu anlamaya başlıyorlar.

Le grand bain, çeşitli yönleriyle bir Peter Cattaneo/ Simon Beaufoy ortak çalışması olan 1997 tarihli The Full Monty'yi anımsatıyor. İşsiz kalan bir grup çelik işçisinin para kazanıp hayatlarını idame ettirebilmek için striptiz yapmaya karar vermeleriyle yaşanan komik ve dramatik karışımın bir benzeri Le grand bain'de de görülüyor. 90'lar İngiliz işçi sınıfının işsizlik sorunuyla beraber ekmek peşindeki mücadelesindeki sınır tanımazlığı, 2010'lu yıllardaki Fransız bireylerin ekonomik ve sosyal sıkıntılarını bertaraf etme yönündeki gayretlerinden hiç de uzak sayılmaz. Ayrıca feminen çağrışımlı aktivitelerin aslında maskülen bünyeleri de ne kadar iyileştirici olduğuna, temelde hepsinin insani refleksleri beslediğine olan inancı ortak bir tonla destekleyen filmler bunlar. Bireyselden bütüne ulaşmakta hiç sorun yaşamıyorlar. Ağırlıklı olarak Bertrand, Laurent, Marcus, Simon ve Thierry'nin hayatlarındaki sıkıntılara göz atan, yaşadıkları farklı sorunları bir ona, bir öbürüne yakın giren karışık kurguyla derleyip dramatik yapısını güçlendiren film, bu karışıklıktan çok narin, güçlü, mizahi, hüzünlü bir bütünlük elde etmeyi başarıyor.


Mathieu Amalric, Guillaume Canet, Benoît Poelvoorde, Jean-Hugues Anglade, Philippe Katerine gibi Fransız sinemasının güçlü oyuncularının biraraya geldiği film, hepsinden aynı oranlarda verim almasını biliyor. Rol ağırlığı bir miktar Amalric'te, bir miktar Canet'de olsa da, takım olmanın ruhuna yakışan bir paylaşımdan söz edilebilir. Bu beş aktör, temsil ettikleri depresif, komik, saf, gergin, karikatürize, yalnız ve üzgün sıfatlarını üzerlerinde taşıma kabiliyetlerinden bolca sergiliyorlar. Kendilerine ait sahneler yanında, birlikte oynadıkları antrenman sahnelerinde de güzel anlar izleniyor. Hele de şahane gösteri sahnesi yine akıllara The Full Monty'nin finaldeki striptiz sahnesinin coşkusunu getiriyor. Diyalogları, müzikleri, akıcı temposu, Gilles Lellouche'un çok başarılı yönetimi, son zamanların en sevimli filmlerinden biri olan Le grand bain'in kalabalık artılar hanesine ekleniyor. Filmin girişinde tanımlanan yuvarlak ve kare kavramlarının biçimsel farklılığına rağmen aslında birbirlerinin tamamlayıcısı olabileceklerine, yeterince istenirse birbirlerinin içine bile sığabileceklerine dair inanç tasviri, filmin ana fikirlerinin dolaylı bir yansıması olarak çaba, umut, kendine güven, hoşgörü duygularındaki karşılığını bulmakta zorlanmıyor.

20 Eylül 2019 Cuma

Matangi/Maya/M.I.A. (2018)


Yönetmen: Steve Loveridge
Müzik: Dhani Harrison, Paul Hicks

18 Temmuz 1975 doğumlu Mathangi "Maya" Arulpragasam ya da şov dünyasının onu tanıdığı ismiyle M.I.A.'in büyük çoğunluğu küçüklüğünden beri kendi çektiği arşiv görüntülerinden oluşan belgeseli Matangi/Maya/M.I.A., ünlü pop yıldızının hayatına çarpıcı bir bakış niteliğinde. Londra'da doğan, henüz altı aylıkken ailesiyle memleketi Sri Lanka'ya dönen, dokuz yaşında Sri Lanka'dan yine ailesiyle birlikte önce Hindistan’a oradan tekrar Londra’ya sığınmacı olarak göç eden M.I.A. (ki bu isim yaşadığı Londra muhitine bir gönderme olan "Missing in Action'ın kısaltması), burada Central Saint Martins Sanat Okulunda güzel sanatlar, sinema ve video eğitimi alıyor. Asıl niyeti belgesel yönetmenliği yapmak iken Londra'daki sokak kültürü ve hip hop hareketliliğinden çok etkileniyor ve aynı okuldaki müzisyen bir arkadaşıyla demolar yapmaya başlıyor. Şarkı yazmadaki yeteneği de anlaşılınca ve Diplo takma adlı yetenekli bir DJ ile tanışınca ilk single'ı Sunshowers'ı 2004'te, babasının adını verdiği ilk albümü Arular'ı 2005'te çıkararak müzik dünyasına adımını atıyor. (İkinci albümü olan Kala ise annesinin adı.) Şöhret merdivenlerini tırmanmaya başlamasına rağmen M.I.A. hiçbir zaman geçmişini unutmuyor, inkar etmiyor, hatta iç karışıklıklarla boğuşan ülkesi Sri Lanka'daki akrabalarını sık sık ziyaret ediyor.

Sri Lanka'daki en önemli hükümet karşıtı Tamil örgütlenmelerinden biri olan Eelam Revolutionary Organisation Of Students (EROS) lideri ve Sri Lankalı ayrılıkçı Tamil Kaplanları’nın kurucusu olan babası Arul Pragasam'dan çok etkilenen M.I.A., ünlü bir müzisyen olmadan önce bile kendine politik bir duruş belirlemişti. Ünlü olduktan sonra ise birçokları gibi şımarıp aslını inkar etmektense bu siyasi köklere daha fazla sahip çıktı. Üstelik sahip olduğu bu ünü her fırsatta Sri Lanka'da yaşanan baskı ve zulümü tüm dünyaya duyurabilmek için kullandı. Her konserinde, katıldığı her televizyon programında bu coğrafyaya karşı bir farkındalık yaratmaya çalıştı. Belgeselde bu çabalarından örnekler de görüyoruz. Fakat ya yeterince dikkate alınmıyor, ya da hiç dikkate bile alınmıyor. Muhalif kimliğiyle bilinen Bill Maher bile Amerikan medyasının "izle unut" mantığına istinaden programına katılan M.I.A.'nin ülkesinde yaşananları çok fazla kafaya takar bir tavır sergilemiyor. Ateş düştüğü yeri yaktığı için Sri Lanka'yı hiç kimse (hele de Amerikalılar) umursamıyor. Öyle ki, artık onun bu politik duruşundan sıkılan bazı popüler medya organları M.I.A.'ye hiç bulaşmıyorlar. Tüm bunlara rağmen kendi şöhret çeperlerini bu uğurda sonuna kadar kullanmaktan hiç vazgeçmiyor.


M.I.A. bir pop yıldızı olmanın ötesinde, tutkulu bir aktivist olarak da ün yapmış bir kadın. Sadece ülkesindeki iç karışıklıklarla değil, tüm dünyayı ilgilendiren çevre sorunlarıyla da yakından ilgili. Küresel ısınmaya, geri dönüşüm sorunlarına, hükümetlerin yanlış çevre politikalarına sessiz kalmıyor. Kendisi de bir mülteci olduğu için son yıllarda artan bu soruna karşı da kayıtsız kalmayan şarkıcı, yazdığı şarkılarında, yönettiği kliplerinde popülaritesini bir araç olarak kullanarak mesajlarını iletiyor. Bu popülaritesi ona Oscar ve Grammy adaylıkları, Madonna ve Nicki Minaj ile 2012'de Super Bowl devre arasında sahneye çıkma fırsatı bile getiriyor. Ama şarkının kendine ait bölümünde kameralara orta parmağını gösterince Amerikan Ulusal Futbol Ligi NFL, milyonlarca seyircinin canlı izlediği bu etkinliğin saygınlığına gölge düşürdüğü gerekçesiyle kendisine $16.6 Milyon tutarında tazminat davası açıyor. Neyse ki sonradan bir uzlaşma zemini bulunuyor. Ama şöhretin ne kadar kaygan yollar üzerinde olduğu, M.I.A.'nin da şöhret kimliğinden ziyade toplumsal duyarlılığa sahip bir aktivist kimliğine çok daha yatkın bir mizaçta olduğu bu sayede yine ortaya çıkıyor.

2018 Sundance Film Festivali'nde En İyi Belgesel Jüri Özel Ödülü alan Matangi/Maya/M.I.A., bitmemiş bir hayat hikayesinden çarpıcı kesitler sunan kişisel bir yapım. Ona pek iş düşmemiş gibi dursa da Steve Loveridge'ın yönettiği ilk film. Medya arşivleri haricinde tamamı amatör kamerayla çekilmiş görüntülerin oluşturduğu doğal atmosfer M.I.A.'nin otobiyografik hassasiyetleri için biçilmiş kaftan. Aslında tıpkı yaptığı müzikte olduğu gibi elektronik seslerle yoğrulmuş deneysel pop ve hip-hop ritimleri üzerine kısa, zeki ve politik hicivler içeren liriklerden vücut bulan bağımsız ruh, bu belgesele de benzer bir karışım olarak yansımış. 2016 yılında çıkan AIM albümünün ardından müzik endüstrisindeki sansür yüzünden motive olup yeni şeyler üretemediği gerekçesiyle müziği bir süre bıraktığını açıklayan M.I.A., kendini ifade etmeyi sürdürmek için başka bir yol bulması gerektiğini inanıyor. Bunu belgeselde de görsek iyi olurdu. Belki de erken yapılmış bir belgesel bu. Zira M.I.A.'nin daha çok önemsenmeyi bekleyen beş albümü, onlarca single'ı, görülmeye değer video klipleri, muhalif bir kişiliği, toplumsal meselelerde aktif rol oynayan fikirleri ve eylemleri var. Belki ilerde bunların üstüne yenileri eklenecek. O zaman yıllar sonra bu belgeselin daha fazla politik olması muhtemel devamını da isteyebiliriz.

14 Eylül 2019 Cumartesi

The Best Of Enemies (2019)


Yönetmen: Robin Bissell
Oyuncular: Taraji P. Henson, Sam Rockwell, Babou Ceesay, Anne Heche, Wes Bentley, Bruce McGill, John Gallagher Jr., Gilbert Glenn Brown, Caitlin Mehner, Nick Searcy
Senaryo: Robin Bissell, Osha Gray Davidson
Müzik: Marcelo Zarvos

Osha Gray Davidson'ın "The Best Of Enemies: Race and Redemption In The New South" adlı gerçek olaylardan ibaret derlemesini Robin Bissell'in senaryolaştırıp yönettiği The Best Of Enemies, 1971 yılında Durham, Kuzey Karolina’da yaşanan olaylara dayanan bir dram. Haksızlıklara karşı sözünü sakınmayan, savaşçı ve inatçı bir Durham sakini olan Ann Atwater (Taraji P. Henson) ve yerel Ku Klux Klan lideri C.P. Ellis (Sam Rockwell) arasındaki zoraki ilişkiyi konu alan film, ırkçılığın en hararetli bir döneminde ve coğrafyasında yaşananları samimi bir dille ele alıyor. Durham'da siyahların öğrenim gördüğü tek okulda yangın çıkması ve okulun kullanılmayacak hale gelmesiyle birlikte siyah topluluğun çocuklarının beyazlara ait diğer okullara nakledilmesini talep etmelerini, o dönemde içinden çıkılması güç olan bu sorun için çözüm zemininin aranması sürecini izliyoruz. Bu süreç için beklenmedik bir karar alınıyor. Üst makamlar tarafından siyahlar ve beyazlar arasında birçok konuda entegrasyon sağlanması için sözlük anlamı "yoğun bir tasarım veya planlama oturumu" anlamına gelen "charette" etkinliği düzenlenmesine karar veriliyor. Bu etkinliğe hakemlik etmesi için ise daha önce çeşitli charette organizasyonlarında bulunmuş Bill Riddick seçiliyor.

Riddick'in siyah olması, beyaz üst makamlar tarafından bu uzlaşma zemininin desteklenmesinin önünde bir engel teşkil etmiyor. Asıl engeller, Durham çevresinde inatçı adalet arayışıyla nam salmış Ann Atwater ve klan lideri olarak kendi çevresinde sayılıp sevilen C.P. Ellis'in bu uzlaşma zemininde ne kadar uzlaşabilecekleri konusunda kendini gösteriyor. Döneme istinaden aşırı zıt kutupları temsil eden Ann ve C.P., bu charette zirvesine eş başkanlık etmek için seçiliyorlar. Her iki ırktan eşit sayıda oluşturulacak bir komisyona başkanlık edecek bu ikili, Durham'da entegrasyon gerektirecek çeşitli sorunları münazara etmek, çözüm üretmek ve ortak paydada buluşmak üzere biraraya geliyorlar. Bu faaliyetin son gününde de komisyon olarak ele alınan bu sorunları teker teker oylayıp karara bağlayacaklar. Bu demokratik faaliyetler başta her iki tarafın burun kıvırmasına sebep olsa da, üst makamların uzlaşma zemini oluşturulması yönündeki baskıları nedeniyle bu komisyonun önemi herkesçe kabul ediliyor. Komisyonun siyah yarısı için tüm entegrasyon maddelerinin kabul edileceği kesin. Fakat beyaz yarısında hem ırkçı, hem de anti ırkçı üyeler mevcut. Ortada aşılması gereken belli bir oy sayısı olunca, klan bu anti ırkçı kesimi bir şekilde kendi tarafına çekme paniğine düşüyor.


Film, merkezine oturttuğu iki ana karakterin bu organizasyon sürecinde hem özel hayatlarına, hem de birbirleriyle olan ve adım adım dönüşmeye başlayan ilişkilerine daha çok yer veriyor. Bu demokratik sürecin sekteye uğramaması için yeri geliyor Ann, bir klan standına zarar veren siyah gençleri sertçe uyarıyor. C.P.'nin down sendromlu oğlunun bakımevindeki bir sorununu çözüyor vs. Ama asıl dönüşüm C.P. cephesinde yaşanıyor. Nefret beslediği siyahlarla aynı ortamda bulunmaya bile tahammül edemeyen, el sıkışmayan, her şeyden öte saygın bir Ku Klux Klan lideri olarak gençleri eğiten C.P. Ellis'in yavaş yavaş önce bu demokratik aktiviteye inanmaya, sonrasında ise temsil ettiği tüm bu hastalıklı değerleri sorgulamaya başlaması filmin en önemli temas noktalarından birini oluşturuyor. Entegrasyonun kabul edilmemesi, beyaz çocukların siyah çocuklarla aynı okula gitmemesi için oy üstünlüğü sağlamak amacıyla siyahlarla barış ve huzur içinde yaşayan beyaz komisyon üyelerini zorbalıkla kendi taraflarına çekmek isteyecek kadar aşağılık bir güruhun başında bulunmak, yaşanan bazı gelişmelerle artık C.P.'ye ağır gelmeye başlıyor. Hırdavatçı Lee Trombley ve C.P.'nin eşi Mary gibi beyaz karakterlerin de yardımıyla insani değerlerin uyanışı hızlanıyor.

Oscar ödüllü Green Book'un tekrar ivme kazandırdığı yaşanmış olaylardan uyarlanan ırkçılığa meydan okuma dramlarına eklenen yeni ve iyi halkalardan biri olan The Best Of Enemies, charette sürecinde tartışılan meselelerin detaylarına biraz daha inilse, münazara sahneleriyle sözel olarak biraz daha zenginleştirilse gücüne güç katabilirdi. Böylece Three Billboards Outside Ebbing, Missouri'de dönüşüm geçiren polis memuru Dixon rolüyle Oscar alan Sam Rockwell, yine dönüşüm sarmalındaki C.P. karakterinin ikna edici performansını diyaloglar açısından daha da kuvvetlendirebilirdi. Yine de karşısında yer alan Ann Atwater rolündeki Taraji P. Henson'ın tutkulu oyunuyla birleşince, keşke daha çok karşılıklı sahneleri olsa diyebileceğimiz zıtlıkların uyumuna güzel bir örnek teşkil ediyor. Sahip olduğu yeteneğin çok altında filmlerle boy gösteren Henson ise yaşadığı adaletsizliklerden sıtkı sıyrılmış Ann rolünde yıldızlaşıyor. Filmin sonunda gerçek Ann ve C.P. hakkında verilen bilgiler, bu hikayenin biraz daha uzatılabileceğini hissettirse de, tadında bıraktığı da göreceli olarak söylenebilir. Hollywood dönem filmlerinde eğlence aramanın dışında demokrasi, eşitlik, özgürlük, ırkçılık gibi toplumsal meselelere kafa yormayı dert etmeyen seyircileri elinden geldiğince memnun edecek olan film, ödül sezonuna göz kırpan bazı tavırlarına karşın görülmeyi hak ediyor.

9 Eylül 2019 Pazartesi

Bodied (2017)


Yönetmen: Joseph Kahn
Oyuncular: Calum Worthy, Jackie Long, Rory Uphold, Jonathan Park, Shoniqua Shandai, Dizaster, Walter Perez, Anthony Michael Hall, Simon Rex
Senaryo: Alex Larsen
Müzik: Brain Mantia, Melissa Reese

Üniversite öğrencisi Adam, "Battle Rap" adı verilen, rap şarkıcılarının karşılıklı atışmaları üzerine bir tez hazırlamaya karar verir. Adam, sadece araştırma yapmak için katıldığı kapışmalardan birinde kendisini bir anda bu gösterinin içinde bulur. İçindeki doğal yeteneği keşfeden Adam, battle rap çevresinin de bunu keşfedip gaz vermesiyle bu işi ciddi ciddi yapmaya karar verir. Zamanla bir saplantı haline gelen bu atışmalar Adam’ın özel hayatını da etkilemeye başlar. Hikayesini Joseph Kahn ve Alex Larsen'in birlikte tasarladıkları, Larsen'in senaryosunu kaleme aldığı, son yılların popüler video kliplerinde imzası bulunan Kahn'ın yönettiği Bodied, gücünü bu iki adamın dinamikliğinden alan eğlenceli bir yapım. Özellikle zeki, hazırcevap, ele avuca sığmayan diyaloglar ve rap atışmalarıyla dolu senaryo bir an olsun hız kesmeden akıyor. Akademisyen bir aileye mensup "inek" bir beyaz öğrenci olan Adam'ın, sokaklarda büyüyüp serpilen, siyah topluma malolmuş bu söz sanatına dayalı aktiviteye adım adım duymaya başladığı hayranlığın, artık hayranlığın ötesine geçerek pratiğe dökülme sürecini izliyoruz.

Filmin herhangi bir spor veya müzik draması gibi tahmin edilebilir bir izleği mevcut. Çok oyalanmadan Adam'ın tez konusunu, bu konuyu sahada daha iyi gözlemleyebilmek için yeraltındaki bir rap kapışmasına girişini, orada tesadüfen konu hakkındaki akademik birikimini bir alaylı gibi hayata geçirebildiğini fark etmesini görüyoruz. Daha sonra yükseliş, bazı dramatik açmazlar ve görkemli final, kabaca bu tahmin edilebilirliği doğrular nitelikte. Ama bu kabalığın içindeki parlak detaylar, zeki tespitler, iki farklı kültürel bakış açısını birbirine bağlayan linkler, güçlü bir mizah filmin asıl başarısını inşa eden unsurlar. Bir boks maçına, hatta içeriğe göre bir kafes dövüşüne benzeyen, rakibi mahlasına, fiziğine, etnik kökenine göre aşağılamaya dayalı bu atışmaların bir "battle" olarak adlandırılması boşuna değil. Zira aşağılamada, küfürde, hoşgörüsüzlükte, ırkçılıkta, cinsiyetçilikte sınır olmaması çoğu kez atışanları yumruk yumruğa bile getirebiliyor. Yalnız filmin temel amacı, bu aktiviteye merak sarmış bir gencin şöhret yolculuğundan ziyade, battle rap olgusunun dinamiklerini bireysel, toplumsal, kavramsal açılardan kendine göre yorumlamak.

Dilsel görecelik, kültürel çeşitlilik, ekonomik, cinsel ve ırksal farklılıklar bu kapışmalarda en pür halleriyle rakibe yansıtılırken, bunun teknik anlamda vücuda getirilişindeki zeka, aktüalite, çabukluk ve akıcılık üzerine enfes atışmalara tanık oluyoruz. Şiir normlarını günümüz sokak kültüründen devşirme argo betimlemelerle kafiyelemek, bunu rakibi rencide edici biçimde yapmak bu kapışmalarda çok önemli. Üstelik kapışanların seyircilerle aynı frekansı yakalaması gerekiyor. Aynı anda hem acımasız, hem de mizahi durmak, göndermelere hakim olmak şart. Adam'ın yaptığı gibi kabaca ön hazırlık yapılsa da karşı tarafın taşlamalarına, hakaretlerine saniyeler içinde doğaçlama cevap vermek kolay iş değil. Adam'ın yeraltı battle rap dünyasının zirve isimlerinden Behn Grymm ile kurduğu dostluğu dramatik kırılmalar için kullanan film, eğlenceli yönüyle ciddiyeti arasında çok başarılı yumuşak geçişler yapabiliyor. Renkli, karikatürize yan karakterler ile daha ciddi karakter çatışmaları arasındaki denge de bu sayede sağlanıyor.


Rap en başta bir siyah hareketi olarak gün yüzüne çıktığı için, siyah raconları benimseyen beyaz kesimin üzerindeki baskı ve temkini de atlamayan film, Adam gibi akademik aileden gelme bir beyazı bu dünyaya sokarak dile getirmek istedikleri için kendine uygun alanlar açabiliyor. Mesela siyahlar için bir beyazın ağzından çıktığında küfür gibi algılanan "nigger" kelimesindeki hassasiyetin rap evrenindeki algılanış biçimine değinen, Maya, Jas, Devine Write gibi kadın karakterler sayesinde rap kapışmalarındaki seksist bakış açısına farklı köşelerden bakan, sadece siyahlara değil, asyalı veya latin kökenli bireylere de ırkçılık penceresinden yüklenen, tüm bunların birleşimi olarak toplumdaki farklı alınganlık seviyelerinin özetini çıkaran senaryo, kelime seçimini sadece kendi sanatsal sınırları içinde önemseyen battle rap'in varoluşunu çok iyi betimliyor. Adam ve Ben'in atıştıkları bölümde olduğu gibi, genel veya özel hiçbir şeyin sır olarak kalmadığı, sadece kazanmaya odaklı bu acımasızlık, "hip-hop kültürü" ve "sokak sanatı" gibi tanımların içini doldurabilen sözel beceriler sayesinde bir boks ringinin ve bir münazara ortamının atmosferini harmanlayabiliyor. Rap müziğin doğru ellerde ne kadar cesur ve uyarıcı olduğu su götürmez. Meydan okuma ya da bu evrendeki tanımıyla "diss atma" bu işin ruhunda var. Kimi zaman karşındaki rakibe, kimi zaman da doğrudan sistemin kendisine.

Kendisi de rap kapışmalarıyla ünlenmiş, hatta hayat hikayesi 2002 yapımı Curtis Hanson filmi 8 Mile'a konu olmuş Eminem'in yapımcıları arasında olduğu Bodied, gözünü budaktan sakınmayan bir yapım. Rap meraklıları kadar, bu müziğe mesafeli olanların da ilgisini çekebilecek potansiyelde bir film. Disney dizisi Austin & Ally'de Austin'in komik kankası Dez olarak tanıdığım Calum Worthy'nin başarıyla sürüklediği film, tanınmamış oyuncuların parlamayan oyunculuklarıyla ilerlemesine rağmen, asıl performansları sahnedeki kapışmalarla değerlendirdiğimiz vakit kendini yükselten bir yapıda. 8 Mile, bir gencin (Jimmy) bu yeraltı sahnelerinde yükselişini pek de matah olmayan dramıyla birleştiren bir film iken, Bodied bir gencin (Adam) bu yeraltı sahnelerinde yükselişini bu sıradışı aktivitenin tüm boyutlarını sorgulayan bir yaklaşımla ele alıyor. Akademik bakış açısından oluşan çıkış noktasını, adım adım bu yeraltı kuşağının rap atışmalarıyla olan ilişkisine, dolayısıyla toplumsal, cinsel, insani bakış açılarına doğru ilerletiyor. Hatta yer yer bazı aksiyon ve gerilim filmlerinin bile yaratamadığı ambiyanslar yaratabiliyor. Yerinde duramayan temposuyla eğlendiriyor. En mühimi de, çamura bulanmış bir şiirselliğin izini sürüyor. İnsanın kelimelerle, cümlelerle olan ilişkisinde gelebileceği hassas noktalara temas ediyor.

3 Eylül 2019 Salı

Parasite (2019)


Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Song Kang-ho, Choi Wooshik, Lee Sun-kyun, Jo Yeo-jung, Park So-dam, Lee Jung-eun, Jang Hye-jin, Park Myung-hoon-I, Jung Ji-so, Jung Hyun-joon
Senaryo: Joon-ho Bong, Han Jin-won
Müzik: Jung Jae-il

Memories Of Murder (2003), The Host (2006), Mother (2009) gibi harikulade üç filmin sahibi, Güney Kore sinemasının en iyi üç yönetmeninden birisi olan Joon-ho Bong, bu filmlerin ardından çizgi roman uyarlaması Snowpiercer (2013) ve Okja (2017) ile sinemasına Amerikan eli değdirerek özgün yapısından uzaklaşmış, Hollywood normlarına yönelmişti. Her ne kadar Snowpiercer saf bir Joon-ho Bong filmi gibi durmasa da başarılı tasarımı ve sınıfsal yapılanmaya farklı açılardan bakabilen fantastik vizyonuyla iyi bir yapımdı. Ancak vasat Disney yapımlarından hallice Okja ile çoğu hayranını hayal kırıklığına uğrattığı da bir gerçek. Genelde uzun metrajlarını üç yıl arayla çeken Bong, bu kez Okja'dan iki yıl sonra Parasite ile Güney Kore orijinine dönüş yapıyor. Senaryosunu Han Won Jin ile birlikte kaleme aldığı Parasite'ta Bong, ekonomik ve sınıfsal dengesizliklere karşı eleştirel bakışla şekillendirdiği, kaliteli kara mizahla süslediği, tahmin edilemez dramatik kırılmalarla yücelttiği tarzına dönüşünü kutluyor adeta.

Salaş bir mahalledeki binanın zemin katında yaşayan dört kişilik işsiz Kim ailesinin bazı rastlantılar sonucu varlıklı Park ailesinin ihtiyaçları doğrultusunda birer birer o varlıklı hayata sızmalarını konu alan Parasite, bu konu vesileyle önüne çıkan sınıfsal farklılıkları, hayat standartları arasındaki uçurumları, yaşam kalitesi eşitsizlikleri birbirine çarpıştırarak eleştirme fırsatlarını kullanmaya başlıyor. Kim ailesinin delikanlısı Ki-woo'nun bir arkadaşı sayesinde Park ailesinin liseli kızları Da-hye'ye İngilizce dersi verme fırsatı yakalamasıyla başlayan süreç, aşama aşama öğretmen, sanat terapisti, şoför, hizmetçi kadrolarının zekice komplolar neticesinde Kim ailesince ele geçirilmesine kadar uzanıyor. Amaçları uğruna her yolu mübah sayan Kimler, kendi kendilerini istihdam etmek suretiyle hayalini kurdukları konforlu yaşam tarzına bir yerlerden dahil olmayı başarıyorlar. Her şey onlar için yolunda giderken hiç hesaba katmadıkları, haliyle bizim de asla katamayacağımız müthiş bir kırılma noktasıyla kendilerine açtıkları güvenli alanlar bir anda tehlikeye giriyor.

Filmin sürprizlerini filme saklayıp biçim ve anafikirler üzerine yoğunlaşırsak önceki Bong filmlerinden izleri yine yoğun biçimde görebiliriz. Nasıl ki Memories Of Murder sadece bir seri katil filmi, The Host sadece bir canavar aksiyonu, Mother ise sadece bir suç yapımı değilse, Parasite da sadece yoksul bir ailenin başka bir zengin aile yaşantısına sızma hikayesinden ibaret değil. Filme adını veren "parazit" olma hali, başkalarının sahip olduğu bedene girip oradan beslenmeyi, onların kurduğu düzene tutunup sömürmeyi sembolize etse de, Bong'un bu parazitlik olgusunu yalın halde bırakmaya niyeti olmadığını biliyoruz. O parazitlere musallat olan başka unsurları da oyuna dahil ederek bu fikrin sağlamasını yapmaya çalışması, özeleştiriye, empatiye, zaten sahip olunmayanların kaybedilme tehlikesiyle karşı karşıya kalınmasına zemin hazırlayan Bong, böylece Kim ailesinin yalan ve hilelerden kurduğu sistemin bir anda çökmesini, kendi özüne dönmesini sağlıyor. Başka metaforlar için yer açmayı da ihmal etmiyor.


Pizza kutusu katlamak gibi günü kurtaran işlerle karınlarını doyurmaya çalışacak kadar sefil durumdaki Kim ailesinin, buna rağmen wifi şifresini değiştiren komşularını dert edinmesi, artık içinde bulundukları şartları kanıksadıklarını, bu şartlara hayıflanmak yerine sinekten yağ çıkaracak derecede fırsatçı çözümler için pusuda beklediklerini gösteriyor. Bekledikleri fırsatı bir ucundan yakalayınca da birer parazit gibi dört koldan yapışıyorlar. Yakalanma tehlikesi yaşadıkları şahane bölümde hamam böcekleri gibi geniş bir sehpanın altına saklanıyorlar. Baba Ki-taek bir salyangoz gibi yerde sürünmek zorunda kalıyor. En önemlisi de koku mefhumu üzerinden bu sefaletin vurgusunun yapılması. Park ailesinin küçük oğlu Da-song, evlerindeki tüm Kim fertlerinin aynı koktuğunu fark ediyor. Bay Park, şoförü Ki-taek'in turp gibi koktuğunu söylüyor vs. Tüm bu aşağılayıcı metaforları sevimli ama bir o kadar da düzenbaz Kim ailesine yükleyen Bong, iki aile arasındaki, başka bir deyişle zengin ile yoksul arasındaki ayrımı genel bakış çerçevesinde keskinleştirerek hikayesini koyultuyor.

Zengin ve yoksula ait alanların ayrıştırılması yanında, çekirdek ailelerin kendilerine ait alanlarının dışına çıktıklarında, birbirleriyle iletişime geçtiklerinde ya da o alanları bir şekilde ihlal ettiklerinde karşılaşmaları muhtemel sorunları az çok tahmin edebiliyoruz. Ama Bong'un çok önemli bir kırılma noktası yaratan buluşuyla tüm bu sorunlara seviye atlatması, kolay kolay bir yönetmen/senaristin alabileceği bir risk değil. Fakat bu riskler alınmazsa, telefondaki "gönder" tuşunun dolu bir silahın tetiğine benzemesi (gerçi filmde Kuzey Kore füzelerine benzetiliyor), güç dengelerinin saniyeler içinde el değiştirmesiyle yaşanacak kişilik dönüşümleri, kendi başına bir film potansiyeli taşıyan bir sırrın dakikalar içinde dallanıp budaklanması nasıl mümkün olabilir? Fakir ama mutlu Kim ailesinin, zengin ama mutlu olmayışının betimlenişi, önce tuhafça güldüren, birkaç dakika sonra koyu bir dramla hüzünlendiren Joon-ho Bong anlatımının vuruculuğu nasıl gediğine oturabilir?

Yağmur sonrası zemin kattaki evlerini su basan Kim ailesinin bu enfes bölümde yaşadıkları sonrasında baba Ki-taek'in plan yapmak üzerine oğluna söyledikleri, hep duyduğumuz beylik öğütleri, hatta bazı kişisel gelişim söylemlerini tersten okuyan bir hayat tecrübesinin yükselişi adeta. Park ailesine sızmak için her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayan Kimler, o kadar plan arasına başka planların sızmış olabileceğini hesaba katamazlar haliyle. Hayat planlanmamalı belki de. Planlandığı zaman aksi durumlar çoğu kez yıkımla sonuçlanıyor. Hayatın o kadar çok evresi var ki, hangisini planlayıp hangisini planlamamamız gerektiğine dair bir kullanma kılavuzumuz yok. Bu yüzden başkalarının hayatından ziyade, kendi hayatımıza parazit gibi yapışmamız gerekiyor. Bir an Yeşilçam melodramları gibi bitecek diye korkutan final, bu plan teorisi dahilinde kendi ters köşesiyle kendi arkasını topluyor. Joon-ho Bong'un vazgeçilmezi olan şahane Song Kang-ho başta olmak üzere kadronun iyili kötülü performansları bu güzel ve anlamlı hikayeyle uyum içinde seyrediyor. Bong, unutulmaz filmlerden oluşan kariyerine Parasite ile yine yenilikçi bir halka ekliyor.

31 Ağustos 2019 Cumartesi

John Wick: Chapter 3 - Parabellum (2019)


Yönetmen: Chad Stahelski
Oyuncular: Keanu Reeves, Ian McShane, Laurence Fishburne, Halle Berry, Lance Reddick, Asia Kate Dillon, Mark Dacascos, Anjelica Huston, Saïd Taghmaoui, Jerome Flynn, Yayan Ruhian, Cecep Arif Rahman, Sergio Delavicci
Senaryo: Derek Kolstad, Shay Hatten, Chris Collins, Marc Abrams
Müzik: Tyler Bates, Joel J. Richard

2017'deki Chapter 2, John Wick'in Continental Hotel'de İtalyan mafya ailelerinden birinin veliahtı, aynı zamanda Yüksek Şura üyesi olan Santino D'Antonio'yu öldürmesiyle sonuçlanmış, bu büyük kural ihlali neticesinde John Wick'in kalemi kırılmıştı. Buna göre üyeliği iptal edilecek, tüm hizmetlerden men edilecek ve diğer üyelerle iletişimi kesilecekti. Başına ise 14 milyon dolar ödül konmuştu. John Wick ile eskiden gelen bir dostluğu olan otel yöneticisi Winston ona 1 saatlik kaçış süresi verince kendisi için güvenli New York'tan kaçıp sistemden çıkmak için bir "geçit" aramaya başlayan kahramanımız, saat dolunca peşine düşen ödül avcılarından kurtulup gizemli bir sanat okulunun yöneticisinin yardımıyla Kazablanka'ya kaçmayı planlıyor. Bütün bunlar, hala gizemi çözülmemiş John Wick evreninin tuhaf prosedürleri olarak karşımıza çıkıyor. John'un bu çıkmazdan kurtulmak için ödemesi gereken bedellere uzanan yolculuğu yeni karakterlere ve tabii ki bol aksiyona zemin hazırlıyor. Fütüristik mekanlar, karakterler ve organizasyonlarla dolu bu evren çözüldükçe daha da dallanıp budaklanıyor.

Yönetmenliğe bu seri ile adım atan profesyonel dublör Chad Stahelski yine John Wick 3: Parabellum'um koltuğunda. Tasarlanması üstün zeka gerektirmeyen bu karakteri ve yaşadığı geniş suç dünyasını yaratan, ilk iki filmi de tek başına yazan Derek Kolstad ise bu defa üç senaristten yardım almış. Evren genişledikçe idare edilecek kalemlerin çoğalmasıyla filme mizah veya dram takviyelerinin yapılması kolektif bir çalışma gerektirebiliyor. John ile çalkantılı bir geçmişi olduğunu anladığımız Sofia, John'un yardım ve yataklık edenleri cezalandırması için üst makamlardan gönderilen Yargıç, onun tuttuğu acımasız shinobi (Uzakdoğulu paralı suikastçiler) ordusu, Fas çöllerinde konuşlanmış Yüksek Şura yetkilisi "Elder" gibi farklı karakterleri evrene monte eden, farklı kulvarlar açıp hepsini aksiyonla donatan Stahelski - Kolstad ikilisi, uzun aksiyon sekaslarıyla tür meraklılarını yarı yolda bırakmayacak tüm önlemleri alıyorlar. Tabii bu aksiyon anları uzadıkça çoğu öldürme şekillerinin birbirine benzediğini, haliyle kamera hareketlerinin ve dublörlük ihtiyaçlarının bir süre sonra belli kalıplar dışına çıkamadığının farkına varabiliyoruz. Yine de atlar, motosikletler, kesici ve vurucu silahlarla (hatta bir kitapla bile) türlü aksiyon fikirleri havada uçuşuyor.

Her koşulda takım elbisesinden ödün vermeyen John Wick'in çizgi roman ve western geleneklerinden beslenen yalnız kahraman tiplemesinin bu minvalde bir seyirliğin öznesi olması seriyi üç filme ulaştırdı. Gerçi artık tümüyle yalnız da sayılmaz. 2021 için Chapter 4 anons edildi bile. Bunun yanında The Continental adıyla bir dizi projesi de duyuruldu ki, bu devasa organizasyonun geçmişi ve detaylarının oturtulması açısından gayet iyi bir fikir. Bu dizide rol almasa da (belki sonradan konuk olur) Keanu Reeves'in daha uzun süre John Wick'in ekmeğini yiyeceği kesin görünüyor. Zira şu sıralar onun dışında elle tutulur bir filmi yok. Ian McShane ve Laurence Fishburne gibi usta isimlere Halle Berry, Anjelica Huston, Saïd Taghmaoui gibilerinin konuk olarak eklendiği filmde B sınıfı aksiyonlarıyla ünlü Mark Dacascos'u, özellikle de son yılların aksiyon bombası The Raid filmlerinde zevkle izlediğimiz Endonezyalı dövüş sanatları ustaları ve dublörleri olan Yayan Ruhian ve Cecep Arif Rahman'ı görüyoruz. Ancak yargıç rolünde izlediğimiz, Orange Is The New Black ve Billions dizilerinde oynamış Asia Kate Dillon'ın ise yeterince tehditkar bir duruş sergileyip sergilemediği tartışılır. Finaliyle 4. filmde yine ortalığın karışacağı sinyallerini veren Parabellum, seriye zeval vermeyen bir devam halkası.

23 Ağustos 2019 Cuma

Coherence (2013)


Yönetmen: James Ward Byrkit
Oyuncular: Emily Baldoni, Maury Sterling, Nicholas Brendon, Lorene Scafaria, Elizabeth Gracen, Hugo Armstrong, Lauren Maher, Alex Manugian
Senaryo: James Ward Byrkit
Müzik: Kristin Øhrn Dyrud

James Ward Byrkit'in senaryosunu yazıp yönettiği Coherence, "Miller" adlı bir kuyrukluyıldızın dünyanın yakınından geçtiği bir gece dört çiftten oluşan 8 arkadaşın akşam yemeği buluşmasının yavaş yavaş gizemli olaylarla çığırından çıkmaya başlamasını anlatan bir film. Coherence, bir storyboard sanatçısı olan Byrkit'in ilk uzun metrajı ve 2013'ten beri başka filmi de yok. Zeki olduğu kadar giderek karmaşıklaşan senaryosuyla tam bir kısır döngü yaratan, düşük bütçesiyle uzun metraj Alacakaranlık Kuşağı etkisi taşıyan film, karakterlerin evde buluşup yemeğe oturdukları ilk 15 dakikadan sonra adım adım eteğindeki gizemleri dökmeye başlıyor. Elektriklerin kesilmesi, kapının bilinmeyen biri tarafından çalınması, dışarı çıktıklarında biraz ilerdeki bir ev dışında tüm muhitin elektriksiz kaldığını görmeleri, içlerinden iki kişinin o eve gitmeleri, içinde alakasız objelerin bulunduğu beyaz bir kutuyla dönmeleri gibi bir an olsun soru üretmekten vaz geçmeyen senaryo, kendi kendini sürekli yenileyen bir yapıya sahip. Büyük çoğunluğu tek mekanda geçen filmlerin olmazsa olmazı bu yenilenme hali, Coherence'in en güçlü yanını oluşturuyor.

Yemek başladığında dünyaya yakın kuyrukluyıldızların insanlar üzerindeki etkilerinden, doğaüstü olaylardan bahsederlerken kendi başlarına da bunların gelebileceğini akıllarına getirmeyen, ama kısa sürede o konuşmaların ısıttığı havaya giren karakterler, haklarında bilgi sahibi olmadan bile kısa sürede benimsetiliyor. Zira tek mekanın seyirciye sağladığı özdeşlik kurma hali, çok bilinmeyenli olaylar zinciriyle birlikte gitgide güçleniyor. Hikayenin merkezindeki Emily, onun erkek arkadaşı Kevin, Kevin'in eski sevgilisi Laurie, Laurie'nin erkek arkadaşı Amir şeklinde karışık bir ilişki durumunu, bunun yanında diğer karakterler arasındaki başka ilişki sırlarını da bu esrarengiz olaylar zincirine halka yapan senaryo, yarattığı bu çift taraflı gerilim ile içinden çıkılması güç bir zihin trafiği meydana getiriyor. Bir sonraki hamleler asla kestirilemiyor. Böylece bu gizeme teslim olmaktan, boyutları farklılık gösteren ipuçlarından ümitsizce teoriler üretmeye çalışmaktan başka bir şey kalmıyor. Hatta teori üretmeye dahi mecal bırakmayan film, merak içinde sonunu getirmemizi talep ediyor.

Byrkit, sırlarla dolu senaryosuna bilimsel anlamda koltuk çıkmak için de hazırlığını yapmış. Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger tarafından 1935'te ortaya atılan, genellikle kuantum mekaniği ve Kopenhag Yorumu'yla ilgili bir paradoks olarak bilinen düşünce deneyi "Schrödinger'in Kedisi" ile de bağlantı kurmamız yönünde teşvik ediliyoruz. Ancak bu talep, paradoksal bir efor gerektirdiğinden, o yoğunluğu paralel evren dinamikleriyle yorumlamaya çalışmak, olaylar zincirini biraz daha hafifletip dengelememizi sağlıyor. Ne şekilde açıldığı bilinmeyen bir geçit sayesinde boyut/evren değiştirme fantezisi çok sayıda kitaba, filme konu olmuş, güçlü bir ilham malzemesi sağlamıştır. Coherence de bu malzemeden zeki varyasyonlar türetmiş filmlerden biri. Hatta iyi bir roman uyarlaması havası bile mevcut. Düşük bütçe, tanınmamış oyuncular herhangi bir dezavantaj yaratmıyorsa bunda kanlı canlı senaryonun payı büyük. James Ward Byrkit'in bu filmden başka bir uzun metraj yazıp yönetmemiş olması da ayrıca şaşırtıcı. Oysa Another Earth ve I Origins gibi düşük bütçeli bilim kurgu/dram vizyonuna sahip filmler çekmiş Mike Cahill'e benzer bir kariyer yapabilirdi.

10 Ağustos 2019 Cumartesi

Pájaros de verano (Birds Of Passage) (2018)


Yönetmen: Cristina Gallego, Ciro Guerra
Oyuncular: José Acosta, Carmiña Martínez, Natalia Reyes, Jhon Narváez, Greider Meza, José Vicente, Juan Bautista Martínez
Senaryo: Maria Camila Arias, Jacques Toulemonde Vidal, Cristina Gallego, Ciro Guerra
Müzik: Leonardo Heiblum

2015 yılında gezgin Theodor Koch-Grünberg'in günlüklerini dayanarak senaryosunu yazdığı ve yönettiği El abrazo de la serpiente (Embrace Of The Serpent) ile haklı bir beğeni toplayan Kolombiyalı sinemacı Ciro Guerra'nın, yine o filmde yapımcılardan biri olarak görev yapmış Cristina Gallego ile birlikte yönettiği bir sonraki filmi Pájaros de verano (Bird Of Passage), 1960 ve 1980 yılları arasında Kolombiya'nın kuzeyindeki Guajira bölgesinde yaşanan gerçek olaylardan ilham alınmış bir film. Bu bölgede yaşamını sürdüren Wayuu yerlilerinin gelenek görenekleriyle süslü bir açılış yapan film, evlilik çağına gelmiş güzel Zaida'nın taliplerinin giriştiği maddi ve manevi mücadeleden enstantaneler sunuyor. Bu taliplerden Rapayet, azmi ve girişkenliğiyle Zaida'nın annesi Úrsula'nın başlık parası için istediklerini temin ederek muradına eriyor. Ama asıl mesele Rapayet'in bunu temin ederken adım adım girdiği yol. Ticaretle uğraşan genç adam, yakın arkadaşı Moisés sayesinde uyuşturucu trafiğine adım atıyor. Azim ve girişkenlik, ticari zekayla birleşince Rapayet ve Moisés yavaş yavaş büyümeye, bu piyasada söz sahibi olmaya başlıyorlar.

Tabii uyuşturucu ticaretinin olduğu yerde zamanla silahlar, egolar, ihanetler, rakipler ve cinayetler de türüyor. Dönemin uyuşturucu trafiğinde türeyen bu bileşenler alışık olduğumuz suç filmlerinin kaba rotasını izlese de, ağır tempo, yerli yüzlerden doğal performanslar, Kolombiya kırsalının otantik lokasyonları ve geleneklere bağlı hassas dengeleriyle farklı bir suç dramı inşa ediliyor. El abrazo de la serpiente'de ülkesinin eski tarihinde görkemli bir pastoral yolculuğa çıkan Ciro Guerra, bu defa 1960 - 1980 yılları arasındaki ülkesi Kolombiya'nın pastoral geçmişine 5 perdelik bir yolculuk tertipliyor. Tarihsel gerçekliklerin günümüz ile olan bağlarını, ne derece değiştiklerini ve aynı kaldıklarını görmemizi sağlıyor. İnsanın para ve güç karşısında saflığını yitiriş, özellikle anne Úrsula vasıtasıyla törelere bağlılığın güç karşısında riyakarlığa evriliş süreci su gibi kendi yolunu buluyor. Filmin ilk perdesindeki naif folklorik atmosfer, beşinci perdede yerini silahlara, kan ve gözyaşına bırakıyor. Suça dayalı kapitalizmin keşfiyle yıllardır oturtulmuş köy geleneklerin menfaatler uğruna hiçe sayılması, dost ailelerin bile birbirine düşmeleri, Kolombiya özelinde günümüz toplumlarının suç kökenleri hakkında fikirler veriyor.

Pájaros de verano, kendi halinde bir köylü genç olan Rapayet'in suç dünyasındaki yükselişi ve trajik çöküşü olarak özetlenebilir. Tüm çalışkanlığına, girişimciliğine, iyi niyetine, dürüstlüğüne rağmen içine girdiği işin tekinsizliği nedeniyle bedeller ödemek, olmadığı bir şeye dönüşmek zorunda kalması dersi de çıkarılabilir. Bu haliyle de izleyene çekici gelmeyebilir. Ama Ciro Guerra'yı El abrazo de la serpiente'den tanıyan seyirciler, yönetmenin bu hikayeleri ele alışındaki kültürel zenginliği tatmışlar ise Pájaros de verano'dan da zevk almaları kuvvetle muhtemel. Guerra'nın El abrazo de la serpiente'de de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni David Gallego yine becerisini konuşturmak suretiyle bu coğrafyanın dönemsel motiflerini perdeye başarıyla yansıtıyor. Rapayet rolündeki José Acosta gibi çoğu oyuncunun ilk veya ikinci filmi olması, zaten çoğu karakterin oyuncu dahi olmamaları filmin gerçekliğini arttırmaya yarıyor. Bu tarzından ödün vermemesini dilediğimiz Ciro Guerra ise Johnny Depp ve Robert Pattinson'ın başrollerini paylaştığı İtalya/ABD ortak yapımı yeni filmi Waiting For The Barbarians ile İngilizce filmler dünyasına adım atmış olsa da beklentileri arttırmaya devam ediyor.

2 Ağustos 2019 Cuma

Werk ohne Autor (Never Look Away) (2018)


Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
Oyuncular: Tom Schilling, Sebastian Koch, Paula Beer, Saskia Rosendahl, Oliver Masucci, Hanno Koffler, Ina Weisse, Jörg Schüttauf, Franz Pätzold, David Schütter, Rainer Bock, Evgeniy Sidikhin, Jeanette Hain, Cai Cohrs
Senaryo: Florian Henckel von Donnersmarck
Müzik: Max Richter

Nazi rejimi altında bir çocukluk, komünizm gölgesinde bir gençlik geçiren Kurt Barnert adında bir sanatçıyı merkezine alan Never Look Away, 2006 tarihli ilk uzun metrajı Das Leben der Anderen (The Lives Of Others) ile Almanya adına Oscar ve BAFTA dahil pekçok ödül kazanan, ama ardından Hollywood'a The Tourist adlı kötü bir sipariş filmi çeken Florian Henckel von Donnersmarck'ın yazıp yönettiği tarihi bir dram. The Tourist sonrası ülkesine yine benzer formüllerle dönen, yine iki dalda Oscar adaylığı alan Donnersmarck, bu defa uzun, yoğun ama kendini tamamlayamayan bir filme imza atıyor. The Lives Of Others'da 80'li yıllar Doğu Berlin'indeki baskıcı siyasi ortamı, çok güçlü bir dönüşüm hikayesi eşliğinde sanat çevresiyle karşı karşıya getiren yönetmen, Never Look Away ile tarihi çerçevesini 1930'lu yıllardan 1960'lı yıllar arasında genişleterek yine siyaset-sanat dengeleri üzerine farklı dramatik yapılar kurmaya çalışıyor. Temelde Kurt'ün çocukluğundan orta yaşlarına kadar olan zaman diliminde yaşadıklarını, yetenekli bir sanatçı olarak onun sanatsal gelişimi etrafında şekillendiren senaryo, kurmaya çalıştığı bu yapılar arasında güçlükler yaşıyor. En önemlisi de, sıkça potansiyelinin hakkını veremiyor.

Genç ve güzel teyzesi Elisabeth ile Dresden'de dönem zihniyetinin farklı sanat disiplinlerine bakışını özetleyen "Yozlaşmış Sanat Sergisi" adında bir modern sanat müzesini gezerken tanımaya başladığımız küçük Kurt'ün hikayesi, aslında ondan rol çalarak Elisabeth'in trajik hikayesi olarak ilk yarım saate damgasını vuruyor. Filme adını veren "asla gözlerini kaçırma" cümlesi de, Kurt'ün özgür bir bakış açısı geliştirmesi, cesur olması yönünde öğüt veren teyzesi Elisabeth'e ait. Kurt'ün ergenliğini pas geçip, sadece o dönemdeki nazi ordusunun savaşta yenilişini ve Rus kuvvetlerinin Almanya hakimiyetini betimleyen Donnersmarck, bu defa da hikaye ile bağlantılı Profesör Carl Seeband'e yoğunlaşıyor. Nazi ordusunun üstün ırk oluşturma politikasının bir uzantısı olarak zihnen ve bedenen hastalıklı Alman vatandaşlarını kısırlaştırma, toplumdan izole etme programının önemli isimlerinden jinekolog Seeband'i de Elisabeth ile bağlantılı olarak belli bir süre izledikten sonra Tom Schilling'in canlandırdığı Kurt Barnert'e, yani filmin sadedine gelmemiz yaklaşık 1 saati buluyor. Tabii Elisabeth, özellikle de Seeband bu sadedin önemli parçaları. Kurt'ün Ellie ile olan aşkı, sonra onun çalkantılı bir siyasi iklimde sanatsal arayışları, Düsseldorf'taki sanat okulu maceraları derken Donnersmarck için idare edilmesi gereken trafik yoğunlaşmaya başlıyor.


Donnersmarck, elindeki malzemeyi organize ederken bir yandan Oscar kılavuzu hazırlıyor, bir yandan da ödül normlarına dair ezberleri bozmaya yönelik hamlelerde bulunuyor (ya da derli toplu bir kurgu oluşturamıyor.) Örneğin modern sanata yönelik kurulan zengin evren hakkında sağlam argümanlar sunacak diye beklerken, dönüp dolaşıp "sen bu değilsin" nasihatine hapsoluyor. Sanatçı tıkanıklığı yaşayan Kurt'ün, kendi sanatı adına gerçekte ne yapmak istediğini bir gazete fotoğrafı sayesinde fark etmesine ikna olsak bile, neden üstün ırk oluşturma programının başındaki Dr. Kroll'un pozunun tetikleyici olduğu havada kalıyor. Tarzını bulduktan sonra teyzesi Elisabeth'ten de ilham alması kaçınılmaz. Ancak tıpkı Elisabeth gibi trajik bir yan hikayesi olan babası Johann yerine Seeband'i tuvale taşımasını, üstelik tesadüfün iğne deliği bir kolaj ile hiç bilmediği geçmişteki bir yaraya tuz basmasını koyabileceğimiz bir gerçeklik bulmakta zorlanabiliyoruz. Sıradan altı rakam ve ikramiye kazanan altı rakam karşılaştırması, Profesör Antonius van Verten'in hayatın anlamını keçe ve yağ ile keşfetme hikayesi, Kurt ve Ellie ilişkisinin Yeşilçam melodramlarını aratmayan tesadüfü ve dahası bu zorlanmaya katkı sağlıyor.

Never Look Away, içerdiği dönemleri çok iyi etüd etmiş tertemiz prodüksyonu, özen gösterilmiş sanat yönetimiyle görkemli bir yapım. Üç saatlik süresini de ömür törpüsüne dönüştürmüyor. Ancak senaryo ve kurgudaki bu aksaklıklar/eksiklikler, odak noktalarına yönelik operasyonların yetersizliği, önemli sorumluluğa sahip Tom Schilling'in sıklıkla tutuk görünen performansı gibi sebeplerden ötürü dört dörtlük olamıyor. Elisabeth'in "gözlerini kaçırma" tavsiyesinin film ile kurduğu özdeşliği, Kurt'ün sanatsal kendini buluşu ile tanımlayacaksak o noktada da vurucu sayılmaz. The Lives Of Others'ın idealist yazarı Georg Dreyman rolünde izlediğimiz usta oyuncu Sebastian Koch, güzeller güzeli Paula Beer, yüzü ve performansıyla kimi zaman Margot Robbie'yi anımsatan, kendisinden ayrı bir film çıkarılabilecek Elisabeth rolüyle Saskia Rosendahl filmin diğer kozları. Ne var ki tüm kozlarına rağmen, 2000'li yılların en etkileyici dönüşüm hikayelerinden biri olan The Lives Of Others kadar kendine sahip çıkan bir film değil.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Woman At War (2018)


Yönetmen: Benedikt Erlingsson
Oyuncular: Halldóra Geirharðsdóttir, Jóhann Sigurðarson, Jörundur Ragnarsson, Juan Camillo Roman Estrada
Senaryo: Ólafur Egilsson, Benedikt Erlingsson
Müzik: Davíð Þór Jónsson

Oyuncu, senarist, yönetmen Benedikt Erlingsson'un Ólafur Egilsson ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği (2015 yılına ait The Show Of Shows belgeseli haricinde) ikinci uzun metrajı Woman At War, İzlanda'da yalnız yaşayan 49 yaşındaki koro şefi ve müzisyen Halla'nın, idealleri doğrultusunda sürdürdüğü hayat mücadelesini tüm yönleriyle ele alan bir film. Halla, çevresi tarafından sevilen sıradan bir vatandaş olmanın ötesinde, İzlanda hükümetinin, aralarında Çin'in de bulunduğu çok uluslu şirketlerle alüminyum endüstrisine yönelik faaliyetlerde bulunmasını, bunun sonucunda ülkesinin göreceği doğal zararları hazmedemeyen bir aktivisttir. Belirli aralıklarla İzlanda kırsalındaki yüksek gerilim hatlarının çelik direklerine sabotajlar düzenleyen, bu yüzden hükümetin korkulu rüyası haline gelen Halla, konforlu hayatını riske atmaktan kaçınmayan bir kadındır. Tüm bunların üstüne 4 yıl önceki evlat edinme başvurusu kabul edilince beklemediği biçimde bir yol ayrımına geldiğini hisseder.

Küresel ısınma, çevre kirliliği, hükümetlerin ve gücü elinde tutan şirketlerin çıkarları uğruna doğal ortama verdiği türlü zararlar yeni nesile daha güzel bir dünya bırakmamızı yavaş yavaş imkansız hale getiriyor bu bir gerçek. Ama bu umutsuz tablo her çizildiğinde final şu şekilde yapılıyor: "Henüz çok geç değil." Ama bu umudun bilincinde olmak yetmiyor ne yazık ki. Eylem gerekiyor. Ne var ki Greenpeace başta olmak üzere tüm duyarlı sivil toplum örgütlerinin yasal girişimleri bir şekilde bu güçlü şirketlerin kıskaca aldığı ya da menfaat paylaşımında bulunduğu hükümetler tarafından engelleniyor. Söylemleri, uyarıları, bilimsel makaleleri zaten kimse umursamıyor. Kamuoyunun dikkatini çekmeye, durumun aciliyeti hakkında farkındalık yaratmaya çalışan eylemler de bir süre sonra yetersiz kalıyor, unutuluyor. İşte bu çaresizlik sınırına gelmiş, artık eylemin zarar verici boyutlarda olması gerektiğine karar vermiş aktivist Halla, onların anladığı dilden konuşmak için bir dizi yıkıcı eylemde bulunan cesur bir kadın. Onun kararlı, riskli, cüretli bu eylemi ve eylem sonrası kaçışı ile açılan film, adım adım bu karakteri boyutlandırmaya başlıyor.


Polisin, hatta FBI'ın bile kim olduğunu bilmeden aradığı Halla, bu eylemleri gerekçelendirmek ve yaymak için bir deklarasyon yazıp gerilla yöntemlerle dağıtıyor. Kendine de "Dağların Kadını" adını veriyor. Senaryo bu kedi fare oyunu üzerinden ilerleyecek diye beklerken, beklenmedik bir hamleyle Halla'nın evlat edinme başvurusunun kabul edilişi sayesinde kendine başka bir kulvar daha açıyor. Ebeveynleri Ukrayna'daki savaşta ölmüş 4 yaşındaki bir kız çocuğunu bu riskli hayata dahil etme konusunda kafası karışan Halla, yine de ideallerine, her fırsatta taşına toprağına sarılacak kadar çok sevdiği ülkesine sahip çıkmak için bir an olsun geri adım atmayı düşünmüyor. Halla'nın İzlanda doğasına zarar verme eğilimindekilere karşı tek başına verdiği bu savaş, insan-doğa ilişkisinin güzelliğine katılmış çok güzel detaylarla barışın, huzurun tadını, aynı zamanda uzun vadede kimin kazanacağı belli bu savaşta kimden yana olmamız gerektiğini de hatırlatıyor.

İyi kalpli "uzaktan" kuzen Sveinbjörn, Halla'yı destekleyen korodan öğrencisi, aynı zamanda hükümet görevlisi Baldvin ve tabii ikiz kardeş Ása gibi yan tasarımlar senaryoyu Halla etrafında daha dinç tutan, sürprizleyen unsurlar olarak beliriyor. İzlanda doğasının benzersiz güzelliklerinin fon olmaktan çıkıp Halla'nın uğruna savaştığı (savaşmaya da değecek) değerleri olarak kanlı canlı biçimde gözler önüne serilmesi filmin en büyük artılarından. Ayrıca Halla'yı film boyunca takip eden üç kişilik mini orkestra ve yerel kıyafetler içindeki üç kişilik Ukrayna mini kadın korosu, İskandinav kara mizah tonuna çok sevimli ve aynı zamanda dramatik katkılar sağlıyorlar. Ama Woman At War'ın gerçek yıldızı, Halla rolündeki İzlanda'nun 51 yaşındaki dizi ve film oyuncusu Halldóra Geirharðsdóttir. Müthiş bir ışığa sahip olan, Halla'nın fiziksel ve ruhsal güçlüklerini, inadını, cesaretini tutkulu bir performansla aktaran Geirharðsdóttir, ünlü oyuncu Jodie Foster'a da ilham vermiş olacak ki, onun başrol ve yönetmenliğinde bir Hollywood -çok gereksiz- yeniden çevrimi olabileceği konuşuluyor. Tabii bu halinin yanına bile yaklaşamayacağını söylemek falcılık olmaz.


Mesela Avrupa Parlamentosunda, Birleşmiş Milletler oturumunda, Davos'ta küresel ısınmayla ilgili inanılmaz konuşmalar yapan 16 yaşındaki İsveçli çevreci aktivist Greta Thunberg. Mesela kurtardığı göçmenleri savaş gemilerine karşın kıyıya ulaştıran, ama insan ticareti yapanlara yardım ettiği gerekçesiyle İtalya'da tutuklanan 31 yaşındaki Alman kaptan Carola Rackete. Mesela hiçbir haksızlığa, eşitsizliğe karşı sessiz kalmayan korkusuz ABD senatörleri Alexandria Ocasio-Cortez (30), Ilhan Omar (38) ve Rashida Tlaib (43), erkek egemen siyaset ve sivil toplum platformlarında doğru hümanist çıkışlarda bulunmakla kalmayıp, uzun yıllardır görülmemiş dürüstlük ve cesaret örnekleri sergileyerek ilham verdiler. Kurmaca bir karakter olan Halla ise, karşılık göremediği duyarlılığını, katledilmekteki doğal ortama olan aşkını, anarşist dürtülerle de olsa korumak uğruna benzer dürüstlük ve cesaret adanmışlıklarıyla hareket ediyor. Finaliyle de öfkeli doğanın gazabına rağmen yine de umutları kucaklayıp taşıyabileceğimizi resmedip, belki de bir yanıyla "henüz çok geç değil" demek istiyor.

18 Temmuz 2019 Perşembe

Mørke (2005)


Yönetmen: Jannik Johansen
Oyuncular: Nikolaj Lie Kaas, Nicolas Bro, Lærke Winther Andersen, Laura Drasbæk, Lotte Bergstrøm, Anne Sophie Byder, Morten Lützhøft
Senaryo: Anders Thomas Jensen, Jannik Johansen
Müzik: Antony Genn

Jacob, kendisi gibi gazeteci olan eşi Nina ile sakin bir hayat sürmektedir. Bir intihar girişiminin ardından sakat kalmış olan kızkardeşi Julie, annesi ile birlikte ağabeyi Jacob’u ziyarete gelir. Julie, Anker adında bir adamla evlenmeye karar vermiştir. Jacob, Anker ile tanıştıktan sonra biraz temkinli de olsa durumu kabullenir. Tek istediği Julie’nin mutluluğudur. Fakat tam da düğün gecesi Julie banyoda bileklerini keserek intihar eder. Kızkardeşini Anker’in kucağında kanlar içinde gören Jacob için bu tam bir yıkımdır. Aradan bir süre geçtikten sonra Jacob tesadüfen Julie’nin ölüm ilanına çok benzeyen başka bir ilana daha rastlar. Çok sevdiği Julie’nin, babasını sorumlu tuttuğu ilk intihar girişiminden beri suçluluk ve derin bir hüzün duyan Jacob, onun bu şekilde ölümünü hazmedemeyip, o gece ile ilgili konuşmak için Anker’ı bulmaya karar verir. Onu sakin bir kasabada bulduğunda ise başka tuhaf tesadüflerle de karşılaşacaktır.

Bir Danimarka filmi olan Mørke, çekim, atmosfer ve oyunculuk yönünden bu coğrafya yapımlarında rastladığımız olağan özelliklere sahip olduğu kadar, bir takım bilindik gerilim formüllerini de cebine koymuş, tutunduğu bu disiplin sayesinde ne havalanmış, ne de dibe batmış bir dram-gerilim-gizem filmi. Televizyon ağırlıklı bir kariyere sahip olan yönetmen Jannik Johansen, senaryosunu da Adams æbler’in yazar/yönetmeni olarak bildiğimiz usta senarist Anders Thomas Jensen ile birlikte yazdığı Mørke ile, durağan yapısına rağmen ana konusundan sapmayan ve o durağanlılığa ivme kazandırmak için cebindekileri yerli yerinde kullanmasını bilen bir gerilim çekmiş. Aslında gerilim özelliğinden daha önde fazlaca dram öğeleri hakim. Üstelik gerilim kelimesi Mørke için korkudan ziyade, gerilimli bir öykünün sır perdesi ile aç-kapa oynaması şeklinde düşünülebilir. Jacob ve Anker arasında gerek karakter yapıları, gerekse o karakterleri canlandıran oyuncuların uyumu açısından gerçekçi bir akış söz konusu. Bu ikilinin film içinde temsil ettikleri tarafların izleyiciye aktarımı da gayet sorunsuz. Geçmişte ebeveyn sorunları yaşamış yetişkinlerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları önemli bir kırılma noktası ile bu sorunların su yüzüne çıkması gibi bir temaya sahip olmasına rağmen, bu temanın üzerine fazla gitmeyip suyunu süzerek olgun bir altyapı veya dekor oluşturuyor.

Özürlü kızkardeşi Julie’nin düğün gecesinde intihar etmesini hazmedemeyen Jacob’un gerçeği arayış yolculuğunda uğradığı kasaba, sıradan yaşamlarına gömülmüş halkı, şüpheci polis şefi, tekinsiz kasaba atmosferi ile çerçevesini belirlemiş. Bu tip mekanlara yapılan yolculukların, büyük şehir bireyleri üzerinde yaptığı geçmişle yüzleşme terapisinden Jacob da nasibini alıyor. Kişisel çıkarlar doğrultusunda gerçeği aramanın, gazeteci merakının önüne geçmesi Jacob için kaçınılmaz. Doğru tarafı temsil ediyor olmanın ve etrafında çevrili sır perdesini aralamak için bir kasabanın yabancısı olma konumunun da getirdikleri ile bazı Hitchcock karakterlerini çağrıştırıyor. Bu anlamda Hitchcock’dan bu yana pek çok kere kullanılmış bir malzeme olsa da Jacob gibi bazılarına taklitten ziyade, yerini ve haddini bilen “yeniden çekim karakterler” diyebiliriz. Jacob’un konumundaki yalnız karakterler ile izleyici olarak özdeşleşmemizin önemi de filmin bütünü için çok gereklidir. Bu açıdan da Mørke için dersine çalışmış olduğu gözleminde bulunmamız mümkün. Hikayenin diğer yakasında bulunan Anker ise, filmin karanlık ve gizemli yönünü temsil edecek olmanın önemi hesaba katılarak yaratılmış bir karakter. Filmin sırlarını ustaca kamufle etme becerisi yanında, normalliği, hatta sıradanlığı ile de tuhaf bir gerilim yaratmayı başaran bir konumda. Sıradanlık tarifi, sadece Anker’ın yüzeyde görünen özelliklerinden ötürü yapılabilir. Oysa görünmeyenlerin sağladığı çekiciliği de tümüyle üzerine uydurduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Anker, acısını içine atmış bir dul olarak ikna edici olduğu kadar, o acının derinlerinde yatanlar hakkında yarattığı esrarengizliğe de sahip, çift taraflı bir zenginlik taşıyor.


Şayet karakterler yönünden tüm bu pozitif elektrik alınmış ise bilin ki bunun en büyük mimarı Danimarkalı aktörler Nikolaj Lie Kaas ve Nicolas Bro’dur. Daha önce Reconstruction, Alegro, Adams æbler gibi filmlerde de beraber rol almış olan ikilinin abartısız, ama her türlü yol yönteme hakim performansları ile Mørke, hiç sıkılmadan izlenen bir macera haline geliyor. Her ikisinin de adeta yüzlerine yansımış olan konsantrasyonları, konuşmadıkları anlarda dahi izleyici zihninde cümleler kurdurabilmekte.. Özellikle Nicolas Bro, yarattığı tuhaf Anker tiplemesi ile filmin en büyük gizem kaynağı. Öte yandan Mørke, Jacob rolündeki Nikolaj Lie Kaas ve yönetmen Jannik Johansen için ayrı bir önem taşımakta. Kaas’ın annesi intihar etmiş, babası ise boğulmuş. Yine Johansen’in kızkardeşi intihar sonucu hayatını kaybetmiş. Bu trajik gerçeklerin filme kattığı realist dokunuşlar, Mørke’yi onların kişisel yorumlarının ötesine taşıyıp tüme varmaya götürüyor. Yaşadıkları yüzleşmeyi izleyenle de yüzleştirme ustalığını göstermiş saymamızın tek nedeni de bu olsa gerek. Üstelik işi sadece intihar boyutu ile sınırlamıyorlar. Filmin çok anlamlı bir boğulma imgesi var. Jacob’un sık sık gördüğü bir rüya ile ilgili bu imge, filmin başında ve sonunda yarattığı değişik etkilerle hem estetik bir fark, hem de Kaas’ın boğularak ölen babasına da yönetmen Johansen aracılığıyla bir gönderme fırsatı yaratıyor.

İntihar olgusuna değinme biçimi ile iddiasız, fakat değindiği yerlerde de yerinde tespitler yapan Mørke, birkaç sahne haricinde bunu sözel yoğunlukta sunmuyor. Mesela Anker’in dile getirdiği “intihar edenler aslında geride bıraktıkları insanları cezalandırmak isterler” düşüncesine benzer, sade ama etkili söylemlerini çok fazla diline dolamadan didaktik virajlara girmekten kaçınıyor. Ortaya sunduğu bu fikirleri fazla kurcalamamakla bize sakin vur-kaçlar ile filmin malzemesini, karakterlerin yaptığı seçimleri ve hatta biraz da genel anlamda intihar kavramını sorgulattırıyor. İntiharın sebepleri ve sonuçları üzerine kocaman laflar etme misyonu üstlenmediğini de, kendi çapındaki trajedisine sadık bir rota izleyerek gösteriyor. Anlatım şiddetini bu tevazusundan alıyor adeta. Mørke’nin intihar ile bağlantılı olarak ölüm ile de söylemek istedikleri kendini belli ediyor. Ölüm ile ilgili, kaybettiğimiz insanlar hakkında konuşmak istemememiz üzerine Jacob üzerinden çok güçlü hisler barındırıyor. “Ölüm hakkında konuşmayız, işte bu yüzden zordur ölüm” gibi cümlelerle beyan ettiği tutuma alenen sahip çıkmayıp, bunu güçlü biçimde ima eden olay örgüsü ile de takdirleri hak ediyor.

Seyrek nüfus yapısı, yüksek refah seviyesi, etrafına rahatsızlık vermeyecek toplum ve siyasi yapısıyla İsveç, Danimarka, Norveç gibi ülkelerdeki yüksek intihar oranları ironisine ise nasıl bir açıdan yaklaştığını da yine o muğlak yapısıyla izleyene bırakan film, bunalımlı gelişmiş toplumlara tutulmuş eleştirel bir aynadan ziyade, gerçeklerin beslediği kurmaca hikayesine gösterdiği sadakat ile anılmayı tercih etmiş görünüyor. “Karanlık, kasvet, hüzün” gibi anlamları olan Mørke, filmin koyu tonlarını insanların koyu ruh halleriyle bütünlemiş, küçük oynayarak da büyük olunabileceğinin kanıtı filmlerden biri olmanın soğukkanlılığı ve elbette soğukluğu ile sürükleyici olmayı başarmış bir yapım.

11 Temmuz 2019 Perşembe

Private Life (2018)


Yönetmen: Tamara Jenkins
Oyuncular: Kathryn Hahn, Paul Giamatti, Kayli Carter, Molly Shannon, John Carroll Lynch
Senaryo: Tamara Jenkins

2007 yılında yazıp yönettiği The Savages'tan bu yana hiç film yapmayan Tamara Jenkins, çocuk sahibi olmaya çalışan kırklı yaşlardaki Rachel - Richard çiftinin çabalarını konu alan 2018 yapımı Private Life ile harika bir dönüş yapıyor. The Savages, babalarının rahatsızlığı nedeniyle uzun bir aradan sonra biraraya gelen Wendy ve Jon Savage kardeşlerin hem geçmişleriyle yüzleşmelerini, hem de özel hayatlarındaki çalkantıları aynı senaryoda başarıyla buluşturan bir filmdi. Private Life ise bu kez Rachel ve Richard'ın özel hayatına dair önemli bir meseleyi her yönüyle masaya yatıran bir film. Öyle ki, masaya yatırmakla kalmayıp o meseleyi kendince bir güzel ameliyat ediyor. Bu esnada yeni sorunlar keşfederek onları da çözümlemek için tüm insani olasılıkları deniyor. Bu keşif, deneme, çözümleme evreleri ufak detaylar dışında herkesi sıkboğaz eden veya kucaklayan onlarca örnekle pekiştirilerek, aslında farklı yaşam alışkanlıklarını, tarzlarını, kültürlerini bile ortak paydada buluşturabilecek genişlikte bir "özel hayat" anatomisi yapılıyor.

Rachel ve Richard'ın çocuk sahibi olmak için hemen her yöntemi denemesinde, bu durumun tıbbi, psikolojik, cinsel, toplumsal, en fazla da bireysel boyutlarında neredeyse hiçbir boş yer bırakmayan Jenkins, Rachel ve Richard'ı benimsetmekte, empati inşa etmekte, sevdirmekte sorun yaşamıyor. Tıpkı iyi bir eğitime, akademik kariyere, hayat standartına, ama sıkıntılı özel hayatlara sahip Savage kardeşler gibi bir konumda yer alan çiftimiz, kendi ortak özel hayatlarında bir türlü sonuca ulaşamadıkları bu sorunla mücadele ederken birbirlerini yıpratmaktan da kaçamıyorlar. Richard Rachel'ı kariyerini ön planda tutup çocuk yapmayı ertelemesiyle, Rachel ise Richard'ı sperm yetersizliğiyle suçluyor. Ama birbirlerini sevdiklerine emin olduğumuz için bunlar her ilişkinin doğal engebeleri olarak yansıyor. IVF ya da halk arasındaki adıyla tüp bebek, evlat edinme, taşıyıcı anne bulma gibi yöntemleri denemelerine, Richard'ın dediği gibi bir tek çocuk kaçırmadıkları kalmasına rağmen başarı sağlayamayan çift, biraz tartışmalı da olsa son olarak yumurta bağışı yöntemini denemeye karar veriyorlar. Yumurta bağışı, sağlıklı yumurtaları bulunan donör bir kadından alınan yumurtaların, başka bir alıcı kadının hamile kalması için kullanılmasını sağlayan yönteme denmekte. Bu işi para karşılığı yapan olduğu gibi, gönüllü yapanlar da var.


Bu noktaya kadar yoğunluğunu zaten korumakta olan film, Richard'ın üniversite eğitimini yarım bırakıp yazar olmak isteyen 25 yaşındaki üvey yeğeni Sadie'nin New York'a gelmesiyle asıl kırılma bölümüne geçiyor. Tam bir donör aradıkları sırada bu ziyareti fırsata çevirmek isteyen Rachel ve Richard, Sadie'ye bu teklifi yapıyorlar. Tabii sonrasında yaşananlar, asla suyu çıkarılmayan düzeyli bir komedi ile sivri köşeleri bulunan kontrollü bir dram arasındaki dengeyi ustaca sağlamış yeni bir yol açıyor filme. Tamara Jenkins, biraz Amerikan tarzı da olsa insan doğasını test etmeye yönelik sorunlar / çözümler / çıkmazlar meydana getirerek Rachel, Richard, Sadie odaklı kurduğu çatının altına yeni odalar açmayı, onları dayayıp döşemeyi çok iyi beceriyor. Rachel - Richard çiftine yeni bir umut, kayda değer bir başarı elde edememiş genç Sadie'ye hayatında iyi bir amaca hizmet etme fırsatı veren Jenkins, bu verdikleriyle onları denerken, yarattığı karakterlerin seyirci gözündeki çok boyutluluğunu, gerçekliğini de test ediyor aynı zamanda.

Çocuk sahibi olmak isteyen, bu uğurda maddi manevi tüm imkanları zorlamaya hazır bir çift, onlara yardım etmek isteyen genç bir kız, onun ebeveynleri ve hissettikleri derken filmde boyut kazanmış her karakteri kanlı canlı önümüze koyan Jenkins, istediğinde gülümseten, istediğinde gözleri dolduran hakim anlayışını filmin başından sonuna koruyarak az ama öz film çeken kaliteli yönetmenlerden biri olduğunu The Savages ve Private Life ile kanıtlayan bir kadın. Doğru oyuncularla çalışarak işini daha da kolaylaştırmasını biliyor. The Savages'da Philip Seymour Hoffman - Laura Linney ikilisinden aldığı verimi (hatta belki de daha fazlasını) bu filmde Paul Giamatti ve Kathryn Hahn uyumundan alıyor. Her ikisi de olması gerektiği gibi, yani yıllardır evliymiş, bir türlü çocuk sahibi olamamaları onları çok yıpratmış, ama yine de ümitlerini yitirmemiş gerçek bir çift olarak görünüyorlar. İlaveten genç oyuncu Kayli Carter'ın Sadie performansı da sevimlilik, renk ve gidişatı ne yönde değiştireceği meçhul bir güvenilmezlik katıyor. Çocuk sahibi olmanın veya olmamanın artı ya da eksilerine fazla girmeden, sadece basitçe tasarlanmış bir çiftin bu durumu değiştirme yönünde girdikleri süreci mizahıyla, dramıyla, bilimselliği ve çıkmazlarıyla pürüzsüz ele alan Private Life, bu süreci yaşamış yaşamamış herkesi kendine bağlayabilecek kozlara sahip bir film.

2 Temmuz 2019 Salı

Ruben Brandt, Collector (2018)


Yönetmen: Milorad Krstic
Senaryo: Milorad Krstic, Radmila Roczkov
Müzik: Tibor Cári

Ünlü bir psikoterapist olan Ruben Brandt, babasının ölümünün lanetini üzerinde taşıyan, bu yüzden sık sık kabuslar gören bir adamdır. Bu korkunç kabuslarda canlanan dünyaca ünlü bazı tablolar çeşitli şekillerde Brandt'in hayatını cehenneme çevirmeye başlar. Bu arada Louvre müzesinden Mısır Kraliçesi Kleopatra'ya ait paha biçilemez bir yelpaze, bir akrobat, dublör ve kleptoman olan Mimi adındaki kadın tarafından çalınır. Mimi aslında Paris'e sanat eserlerine meraklı mafya babası Vincenzo'nun görevlendirdiği üzere Regent Elması'nı çalmak için gelmiştir. Yelpazeyi çaldığı gece gözüpek bir özel dedektif ve sanat hırsızlığı konusunda uzman olan Mike Kowalski tarafından takip edilir. Bu takip sonunda önce Kowalski'ye yakalanan, ardından kurnazca kurtulan, ayrıca kazık attığı için Vincenzo'nun nefretini kazanan Mimi, kleptomanlığı doğru şekilde yapabilmek amacıyla, "sanatsal ruhları iyileştirmek için en iyi psikiyatrist" olduğunu duyduğu Brandt ile temasa geçer. Terapi başladığında ise Mimi, Brandt'in bazı sorunları olduğunu anlamakta gecikmez.

Ruben Brandt, Mimi'nin de fikir ve desteği sayesinde bu kabuslar ve halüsinasyonlardan kurtulmak için The Louvre, The Tate, MoMa, The Uffizi, The Musée d’Orse, The Art Institute Of Chicago gibi dünyanın en iyi müzelerinde bulunan, dünyanın en iyi tablolarından 13 tanesini çalmaya karar verir. Bu deli işi planına, aynı zamanda hastaları olan ünlülerin koruması Bye-Bye Joe, bilgisayar dehası Fernando ve "iki boyutlu" banka soyguncusu Membrano Bruno da gönüllü olarak dahil olur. Bu ekip, çılgın ve zeki planlarla tüm orijinal tabloları çalmayı başarır. Bu seri eser soygunu dünyada büyük yankı uyandırır. Brandt artık "Koleksiyoncu" lakabıyla aranan ünlü bir hırsızdır. En çok aranan suçlular haline gelen ekip, dünyanın dört bir köşesinde kovalanırken, yakalanmaları için konan ve sürekli artan ödül ise 100 milyon doları bulur. Sigorta şirketlerinden oluşan birim, Kowalski'yi hırsızları yakalaması için tutar. Kowalski yanında, 100 milyon doları duyan ödül avcıları, aynı zamanda Vincenzo ve adamları da Brandt ile çetesinin peşine düşer.


1952 Slovenya doğumlu Milorad Krstic'in Radmila Roczkov ile birlikte senaryosunu yazdığı, yönettiği, mutfağında daha pek çok işe el attığı Ruben Brandt, Collector, benzersiz bir animasyon deneyimi. Sırbistan'daki Novi Sad'da hukuk eğitimi alan, 1989'dan beri de ressam ve multimedya sanatçısı olarak Budapeşte'de yaşayan Krstic, çizim, resim, fotoğraf, heykel, belgesel film, set ve sahne tasarımı gibi birçok alanla yakın temasta olan bir sanatçı. Bu güne kadar sadece 1995 tarihli My Baby Left Me adında bir kısa animasyon çekmiş ve onunla da Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı kazanmış. Zaten işi başından aşkın bir insan olması bir yana, önceden tanımış olsaydık onun bir şekilde sinema dünyasına adım atması büyük olay olurmuş diye düşünebilirdik. Nitekim ilk uzun metrajlı filmini çıkarması 2018 yılını bulmuş ve Macaristan yapımı Ruben Brandt, Collector gerçekten büyük bir olay olmuş. Eskiden beri sanat galerilerini ve sinema salonlarını çok sevdiğini söyleyen, bir tablonun veya iyi çekilmiş bir sahnenin bazen gerçeklikten çok daha güçlü olabileceğini savunan Krstic, ilk filminde bu iki sanat dalının kendisi için ifade ettiklerini olağanüstü bir karışımla sanat severlerin beğenisine sunuyor.

Dadaizm, Surrealistler, Alman ekspresyonist ressamlar ve Pop Art gibi akımları favorisi olarak gösteren Milorad Krstic, özellikle karakter dizaynlarında Picasso'nun asimetrik yüz tasarımlarından, Kübist ve Dadaist akımlardan ilham aldığını belirtiyor. Baş karakteri olan Ruben Brandt'i ise ismen Flaman ressam Peter Paul Rubens ve Hollandalı ressam Rembrandt van Rijn'in kombinasyonu olarak düşünmüş. Krstic'in sinema zevkine baktığımızda ise korku, aksiyon-macera, film noir, drama, art-house, fantezi şeklinde geniş bir yelpazeyle karşılaşıyoruz. Ingmar Bergman, Luis Buñuel, Charlie Chaplin, Sergei Eisenstein, Federico Fellini, Alfred Hitchcock, John Huston, Stanley Kubrick, Akira Kurosawa ve Georges Méliès gibi yönetmenler onun sinema bilincini şekillendirmiş. Ama bu ağır isimlerin yanında popüler kültüre dair kişi, olay, sahne örnekleri de görmek mümkün. Krstic'in geniş çaplı ilham kaynakları kimi zaman bir Hitchcock filmi gibi gizemli tavır takınırken, bazen aksiyon gerektiren bir soygun filmi olması itibariyle kimi zaman da Mission Impossible ya da Ocean's Eleven tarzı popüler bir tempodan besleniyor.

Ruben Brandt'in farklı sorunlara sahip hastaları için ilginç tedavi yöntemleri var. Ama kendi sorunlarının çözümünün "sorunlarını kontrol altına almak için onlara sahip ol" öğüdü olduğunu keşfetmesiyle birlikte, kabuslarına giren 13 tabloyu çalmaya karar vermesi, bir psikoterapist olarak Brandt'in kendine biçtiği terapi yöntemi oluyor. Üstelik sadece Brandt için değil, Mimi, Bye-Bye Joe, Fernando ve Membrano Bruno için de bu soygunlar özgürleştirici bir etki taşıyor. Tabii Brandt ve Mimi'nin bu "tedavi" süreci daha detaylı işleniyor. Brandt'in rüya ve halüsinasyon sahneleri yaratıcı, ürkütücü ve bu sayede gerçekten kurtulunması gereken arızalar olarak görevini yerine getiriyor. Krstic muhtemelen bu eserlerde hissettiği korku/gerilim fantezilerini, kendi sanatsal vizyonundan hareketle tanımladığı Brandt üzerinden somutlaştırarak self terapisini yapıyor. Üstelik Brandt'in bu ruh halini bir baba-oğul arızasıyla ilişkilendirerek gerekçe de sunuyor. Hepsi farklı şekillerde sorunlu ve terapi görmekte olan beş kahramanımız milyar dolarlar değerinde tabloları zeki ve soğukkanlı biçimde müzelerden çalarken hiçbirinin derdinin para olmaması, özgürleşme hissinin paha biçilemezliğine işaret ediyor.


Krstic, her sahnesine saniyelerle sınırlı sanat yerleştirmeleri yaparak bir ayrıntılar okyanusu, bir referans bombardımanı yaratıyor. Bunları filmin gerçeküstü hamuruna o kadar uygun yöntemlerle yapıyor ki, bir sergide önünde durduğumuz tabloları detaylarıyla incelemeye benzeyen şekilde sahneleri sürekli durdurma ihtiyacı yaratıyor. Psikolojik gerilimi mizahla, sanatsal derinliği popüler aksiyon numaralarıyla buluştururken bu yaratıcılığa hayran kalıyoruz. Filmin hemen başlarındaki Mimi ve Kowalski arasında Paris'te geçen uzun takip bölümü, Vincenzo'nun tırlarla ve bir helikopterle kahramanlarımızın peşine düştüğü anlar ve Tokyo'daki Popüler Sanat Sergisi'nde girişilen mücadele sahneleri, Krstic'in sadece sanat düşkünü bir "nerd" olmadığını, popüler aksiyon denklemlerinden de haberdar olduğunu gösteren çok eğlenceli sekanslar. Ruben Brandt, Collector, türlerin iç içe geçtiği bu biçimsel zenginliğini müziklerine de yansıtmış bir film. Güçlü tema müziklerini yapan Tibor Cári yanında, bazı Mozart, Puccini, Schubert, Stravinsky, Tchaikovsky eserlerini duymak mümkün. Popüler sızıntıları bu noktada da göstermek suretiyle Scott Bradlee’s Postmodern Jukebox adlı grubun Creep (Radiohead), All About That Bass (Meghan Trainor) ve Oops!... I Did It Again (Britney Spears) şarkılarını sevimli pop caz yorumlarıyla duymak da çok keyifli.

Ruben Brandt, Collector nadir bulunan bir animasyon. Her sahnesinden sanat fışkıran, derinlik sahibi, hınzır, sürprizlerle dolu, sürreal bir deneyim. Yenilikçi olduğu kadar geleneksel öğelere bağlı, çok emek harcandığı belli olağanüstü bir vizyonun eseri. Erken başyapıt tabir edilen, şarap misali yıllandıkça değeri daha çok artacak bir yapım. Waltz with Bashir, Loving Vincent, Isle Of Dogs, Persepolis, La tortue rouge, Alois Nebel, Rango, L'illusionniste, Renaissance, WALL•E gibi 2000'lere damgasını vurmuş yenilikçi animasyonların arasında yeri çok sağlam. Milorad Krstic bu işin mutfağını çok iyi bilen bir sanat sever ve sanatçı. Bu tecrübeye rağmen henüz ilk uzun metrajını çekmesine inanmak güç. Bundan sonrasında yine mutfağına mı dönecek, yoksa buna benzer başka projelere mi imza atacak orası şimdilik belirsiz. İkincisi olması halinde sinema dünyası muhteşem bir yönetmen daha kazanacak. 13 dahi ressamın seçilmiş 13 tablosunu hikayesine birbirinden ilginç yöntemlerle dahil edişi, belki de bu sayede yeni nesli bu eserlerin varlığından haberdar edişi, zaten haberdar olanlara da farklı bir deneyim sunması, birkaç sanat dalında birden ustalaşmış Krstic'in sinema sanatına da ne denli önem bahşettiğinin kanıtı. Filmden öncesinde ve sonrasında görülmesi farklı tatlar yaratacak o meşhur tablolar ve sahipleri, resim sanatının hayatımıza kattığı anlamı sinema sanatıyla kol kola bir kez daha hatırlatıyor.


Venus (Sandro Botticelli)
Double Elvis (Andy Warhol)
Nighthawks (Edward Hopper)
Olympia (Éduard Manet)
Whistling Boy (Frank Duveneck)
Portrait Of The Postman Joseph Roulin (Vincent van Gogh)
Infanta Margarita Teresa In A Blue Dress (Diego Velázquez)
Portrait Of Renoir (Frédéric Bazille)
Portrait Of Antoine, The Duke Of Lorraine (Hans Holbein)
Woman Holding A Fruit (Paul Gauguin)
The Treachery Of Images (René Magritte)
Woman With Book (Pablo Picasso)
Venus Of Urbino (Tiziano Vecellio)