Meksika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meksika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2023 Çarşamba

50 (o Dos ballenas se encuentran en la playa) (2020)

 
Yönetmen: Jorge Cuchi
Oyuncular: Karla Coronado, José Antonio Toledano, Gerardo Trejoluna, Monica Jimenez
Senaryo: Jorge Cuchi
Müzik: Giorgio Giampà

Jorge Cuchi'nin yazıp yönettiği 50 (o Dos ballenas se encuentran en la playa), arada sırada haberlerini gördüğümüz "Blue Whale Challange" oyununun gençler üzerinde yarattığı yıkımı, onları intihara kadar sürükleyen süreci işleyen sert bir dram. Fakat bu sertliği bir şekilde sakin, depresif, estetik, hüzünlü bir karışımla ele aldığı için biçimsel olarak özel bir yana sahip. En önemli özelliklerinden biri de, ergenlik çağındaki gençleri etkisi altına alan bu tehlikeli oyun hakkında didaktik davranmayıp veya o ergen psikolojisiyle empati kurmuş gibi yapmayıp etkili olabilen bir film. Yani Jorge Cuchi ne yetişkin gibi, ne de ergen gibi olmaya çalışmıyor. Üstelik bunu her iki rolün bileşenlerinin bilincinde, klişelerini kullanacak kadar farkında olarak yapıyor. 17 yaşındaki Elisa ve Félix'in telefonla aldıkları kolaylı zorlu talimatları uygularken içinde bulundukları sorgusuz itaat halini, panik, şaşkınlık, korku gibi olası hallerin önüne koymayı biliyor. Böylece ölüm, boşanma, üvey baba tacizi gibi ailevi meselelerle harap olmuş bu çocukların aidiyet ihtiyaçlarına karşılık buldukları bu "challenge"lar, bu talimatlar yüzünden tepkisiz, robotik bir psikoloji içinde olduklarını biliyor görünüyor. Hatta buna bizi ikna etmeyi de çoğunlukla başarıyor. Toplam 50 adet talimat alan, bunlar dan birini bile yerine getirmezlerse Rus tetikçiler tarafından ailelerinin katledileceği söylenen bu gençlerin hedefe kilitlenmiş ürkütücü uyuşmuşlukları, filmin zaten karanlık ve tekinsiz atmosferiyle çok iyi örtüşüyor. Cuchi, dram şovlarıyla, duygu sömürüleriyle, sündürulmüş nasihatlerle uğraşmayıp bunlardan çoğunlukla sıyrılabiliyor.

Félix'in gece bir araba yakıp videoya çektiği 44. göreviyle başlayan film, ekranı ikiye bölerek, ara sıra da bu bölünmüş ekran stiline dönerek Elisa ile Félix'i okullarında, aile ortamlarında ve odalarına çekildiklerinde takip ediyor. 45. görev gereği "bir başka balinayla çıkma" mesajı geldiğinde bu iki gencin tanışmaları gerçekleşiyor. Görev icabı çıkılan bu randevuyla yakınlaşan iki genç, bir yandan intihar edecekleri 50. göreve kadar aradaki zorlu talimatları gerçekleştirmeye, diğer yandan da tam birbirlerini bulmuşken intihar etmeleri gerektiği fikriyle baş etmeye çalışıyorlar. 2013 yılında bir Rus sosyal ağında yer alan oyun grubu üzerinden yayılan Blue Whale Challenge oyununu, üniversiteden uzaklaştırılan eski bir psikoloji bölümü öğrencisi olan Philipp Budeikin'in yazdığı sanılıyor. Bir Rus gazetesine göre de intihar edenlerin sayısının 103'e ulaştığı iddia ediliyor. Jorge Cuchi bu sosyal trajedi üzerine kurduğu hikayesini eli kolu bağlı bir kamu spotuna çevirmeden, Elisa ve Félix vasıtasıyla o trajediyi özelleştirip daha yakından bakmak suretiyle işliyor. Benimsediği karanlık ton ve mesafe, tam da ergenlik dönemi sıkıntılarıyla ve kayıp nesil çaresizlikleriyle örtüşüyor. Cuchi, tamamen iki genç karakterine odaklandığının altını çizercesine ebeveynleri ve yetişkinleri ya kadraja hiç sokmuyor, ya da sadece seslerini vererek arkadan, yandan, belli belirsiz açılardan, flu biçimde gösteriyor. Sonlara doğru Elisa'nın annesinin erkek arkadaşı Oswaldo'yu bir sahnede uzunca net görüyor olmamızın da önemli bir sebebi var zaten.

Büyüme hikayelerinin çoğu arızalıdır, öyle olması daha gerçekçidir. Ama Jorge Cuchi bu arızaları trajik, travmatik, cinsellik ve iletişimsizlik açılarından ele alırken elini korkak alıştırmadığı gibi kendi sınırlarını da doğru çizen bir tavır içinde. Anlatısını güçlü tutmak adına zor sahnelere başvururken, bunları gerçeklerin farkındalığı uğruna kullandığını belli ediyor. Bu çetin ceviz atmosfer içinde masumiyetlerini ve aklı melekelerini yitirmenin eşiğindeki Elisa ve Félix'in birbirlerinden sağladıkları bu masumiyetlerini, acemi duygusal bağlılıklarını ve güven duygusuna sığınma ihtiyaçlarını da görünür kılmayı ihmal etmiyor. Ayrıca Félix'i odasında beslediği etobur sinekkapan bitkisiyle özdeşleştirmek veya Elisa'nın Mavi Balina oyununu kullanış şeklini anlamlandırmak için uygun zeminler bulunuyor. Filmin sona bırakılmayan sürprizinin de tıpkı filmin kendisi gibi çıkışsızlığın ilanı bir kanaldan belirmesi, hatta bir sürpriz üzerinden bu kanalın başka bir yan koldan akması da etkili bir senaryo/kurgu becerisi olarak göze çarpıyor. Yine çok iyi çekilmiş Oswaldo sahnesindeki psikoloji kesişmelerini direkt seyirciye teslim edişteki beceri, nadir görülen ilk film ustalıklarından. Meksika'nın genç sinema ve dizi oyuncuları Karla Coronado ve José Antonio Toledano'nun bezgin, tedirgin, kırgın ve üzgün performansları da, bu ilk filmiyle ümit saçan Jorge Cuchi'yi müjdeleyen unsurlardan biri. Kendileri için olduğu kadar yetişkinler için de kabus gibi geçebilen ergenlik dönemini, aynı zamanda intihar mefhumunu ufak tefek kusurlarına rağmen bu denli kendine has biçimde yorumlamak bu müjdeyi gerektiriyor.

2 Nisan 2022 Cumartesi

Sundown (2021)

 
Yönetmen: Michel Franco
Oyuncular: Tim Roth, Charlotte Gainsbourg, Iazua Larios, Henry Goodman, Albertine Kotting McMillan, Samuel Bottomley
Senaryo: Michel Franco

Londralı Neil Bennett ve kız kardeşi Alice Bennett, Alice'in iki çocuğuyla birlikte Acapulco' da rüya gibi bir tatil yaparlarken aldıkları acı bir haberle apar topar dönmek zorunda kalırlar. Havaalanına geldiklerinde Neil pasaportunu kaybettiğini söyleyerek uçağı kalkmak üzere olan ailesini önden gönderir. Taksiye binip şehirdeki köhne bir otele yerleşen, günlerini denize karşı içki içerek ve yeni tanıştığı güzel Berenice ile birlikte geçiren Neil aslında Londra'ya dönmemek için pasaportunu kaybetmiş gibi yapmış, ailesini zor gününde yalnız bırakmıştır. İlk uzun metrajı Daniel & Ana ile kışkırtıcı bir başlangıç yapan, Después de Lucía, Las hijas de Abril ve en son Venedik Film Festivali'nden ödüllerle dönen Nuevo orden ile tarzını sürdüren Michel Franco, bu filmden sonra fazla bekletmeden sürpriz bir biçimde Sundown ile geri döndü. Ülkesi Meksika'nın toplumsal ve politik yozlaşmışlığını farklı sınıflar üzerinden irdelemeyi seven Franco, zaman zaman bu yozlaşmayı kişileştirip daha bireysel arızalara odaklanmayı da ihmal etmiyor. Daniel & Ana, Nuevo orden gibi Sundown da varlıklı aile yapısının temellerini sarsmaktan ve olacakları görmek için sarsıntıyı yıkıma kadar götürmekten çekinmeyen bir tavır takınıyor. Haneke'nin burjuvazi salvolarının boyutlarında olmasa da Franco, Meksika gibi kartellere, yozlaşmaya, adaletsizliğe teslim olmuş, sınıfların gelir dağılımı arasında uçurumlar olan bir ülkenin hem alt, hem de elit tabakasında kör noktalar bulup onların üzerine giden bir yönetmen. Sundown da öncelikler kadar sert olmayan, dünyanın herhangi bir yerinde de geçebilecek bir garip kayboluş hikayesi.

Filmin ilk dakikaları 4 kişilik Bennett ailesinin Acapulco'da kaldıkları lüks otelde, restoranda, etkinliklerde geçirdikleri hoş vakitlerden derlenen turistik tatlar taşıyor. Aldıkları haberle ülkelerine döneceklerini sanırken birden Neil'in pasaport bahanesiyle ailesini gönderip kendisinin tekrar şehre dönüşüyle film ilginçleşiyor. Hiçbir şey olmamış gibi tatiline bu kez daha alt bir seviyeden devam eden Neil, üstüne çok geçmeden bir de kız arkadaş yapınca kafalarda biriken sorularla ilerleyen ve bu yüzden ince bir gerilimi de yanına alan bir film izlemeye başlıyoruz. Filmin "kayboluş" kısmı yanlış anlaşılmasın. Ana karakter Neil, hem sinir bozucu, hem de özendirici soğukkanlılığı ile kendini adeta gönüllü olarak kaybetmiş bezgin bir karakter. Sanki tek derdi ne şekilde olursa olsun tatilini sürdürmek olan bu adam, denize karşı plastik sandalyesinde içen, güneşlenen, akşamları sevişen, ayağında terlikleriyle yürüyen bir gizem adeta. Franco'nun, altından ne çıkacağı merakla beklenen bu soğukkanlılığın, umursamazlığın, tembelliğin sırrını yavaş yavaş veya birdenbire açıklamak gibi bir amacı olmadığını, onu bir sır gibi görmememizi gerektiren hamlelerinden anlıyoruz. Alice'in ona neden böyle davrandığı sorusuna tatminkar bir cevap, hatta bir cevap dahi verdiği söylenemez. Tabii konuşulanlardan anladığımız kadarıyla Neil'in stresli iş hayatından, ailevi sorumluluklardan bıkıp kendini saldığı, kaybolmak istediği belli. Ama bunu yapış şekli o kadar sade, umursamaz ve ruhsuz ki, bu durum onu ve davranışlarını daha ilginç, haliyle daha gizemli yapıyor.

Michel Franco, Neil'i anlamaya çalışan seyirciyi resmen peşinde koşturan sakin, basit ama etkili bir anlatım seçiyor. Görsel zenginlikleri ekonomik kullanarak onlara yaslanmıyor. Hatta senaryosunu zenginleştirmek için bile uğraşmıyor denebilir. Vurucu bir replik, çatışmaları betimleyecek diyaloglar, içinde bulunulan sis perdesini dağıtmaya yönelik açıklamalar yok. Franco bunları film izleme yolculuğunda seyircinin zihnine bırakıyor. Aslında içeride çok çarpıcı zincirleme dramlar yaşanırken sanki bunlar olmuyormuşçasına yılgın davranıyor. Yani tam da Neil gibi bir film yapıyor. Sonlara doğru yaşanan bir kırılma neticesinde bu tuhaf rutinin değişeceğini düşünüyoruz. Bazı filmlerin finalinde yer alan insansız bir son kare çok şey ifade eder. Sundown da o filmlerden biri. Belki de bu gizemi çözmemize ya da oluruna bırakmamıza vesile olacak son bir görüntü. Michel Franco, bir önceki filmi Nuevo orden'in kaos atmosferinden kendini sıyırıp tamamen bir adamın tuhaf tercihlerinin domine ettiği bir yaz sıkıntısına imza atarak yazar/yönetmen özgürlüğünü ve çeşitliliğini yansıtıyor. 2015 yapımı Chronic'te de birlikte çalıştığı usta aktör Tim Roth ve Charlotte Gainsbourg'a rağmen, nasıl ki yapısı gereği süslü diyaloglara, aforizmalara, durum ve kişileri betimleyici konuşmalara yüz vermiyorsa, oyunculuk performanslarına da bel bağlamıyor. O yüzden sivrilen bir performans da görmüyoruz. Özellikle Tim Roth'un bu ruhsuz hali, Neil'ı anlatmak için biçilmiş kaftan. Franco'nun son dönemlerde beraber çalıştığı Belçikalı görüntü yönetmeni Yves Cape'in filmin tüm renklerine hakim işçiliğini de satırlarımıza ekleyelim.  

27 Kasım 2021 Cumartesi

Nuevo orden (2020)

 
Yönetmen: Michel Franco
Oyuncular: Naian González Norvind, Fernando Cuautle, Diego Boneta, Patricia Bernal, Dario Yazbek Bernal, Roberto Medina, Enrique Singer, Sebastian Silveti
Senaryo: Michel Franco

Varlıklı bir ailenin kızı olan Marianne'in düğünü, alt sınıftan insanların baskını sonucu büyük bir katliama dönüşür. Bu aslında ülke çapında sınıfsal bir ayaklanmadır ve yoksulluktan yılmış halk, yağma, talan ve cinayetlerle öfkesini kusmaktadır. Öte yandan bu kaos ortamını fırsata çeviren kesimlerle isyanın farklı yansımalarını görürüz. Daniel & Ana, Después de Lucía, Las hijas de Abril gibi çok çarpıcı dramlara imza atmış Michel Franco'nun yönettiği Nuevo orden (New Order), toplumsal adaletsizliğe, sınıf farklılıklarına karşı gelişen ayaklanmaların yarattığı kaos ortamına ve onun getirdiklerine bakan bir yapım. Üst sınıfa ait bir düğün ortamıyla başlayan film, dışarıda patlak veren bir isyanın gerilimi gölgesinde çok geçmeden düğünün de bir kabusa dönmesiyle deyim yerindeyse ipini koparıyor. Bu olayların zamanı, isyanın temel nedenleri bilerek boş bırakılmış. Buradan Meksika'daki bu isyanın zamanının ya da gayet iyi bildiğimiz isyan gerekçelerinin açıklanma ihtiyacı olmadığı, dünyanın herhangi bir yerinde benzer gerekçelerle bu isyanların çıkabileceği fikrine basit bir şekilde ulaşılabilir. Franco'nun asıl derdi, bu isyan sonucunda oluşan kaosun derinlerine inmek. Bir numune sayesinde büyük resme bakan, o resimde olması gereken detayları da tuvaline başarıyla ekleyen Franco, sert ve çıkışsız renkler kullanarak gerçekçi bir bakış açısı kullanıyor. O numunenin adı da Marianne...

En mutlu gününün büyük bir felakete dönüşeceğinden habersiz Marianne, varlıklı ailesinin ve aile dostlarının katıldığı ev partisinde çok mutlu. Eski bir çalışanları, karısının ameliyatı için paraya ihtiyacı olduğunda ona elinden geldiğince yardım etmek isteyecek kadar da vefalı. Zamanında kendileri için çalışmış alt sınıftaki bu insanlar için düğün partisini bile bırakıp, dışarıda isyan olduğu halde kadını hasta yatağında görmek isteyecek kadar hem de. Ne var ki dışarıda onu bekleyen tek tehlike isyancılar değil. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın, özünde o dolunun üstünde duran bir film Nuevo orden... Marianne aracılığıyla önce bir kaosun, sonra da bastırılan kaosun arka planında kendi "yeni düzenini" kurmuş başka bir kaosun izini sürüyor. Hükumetlerin basiretsiz politikaları yüzünden oluşan gelir adaletsizliğinin altında ezilen halk sokaklara çıkıp kendi adaletlerini sağlamaya çalışırken, kolluk kuvvetlerinin fırsattan istifade edip düzeni sağlama görevlerini suistimal etmeleri, keyfi uygulamalara başlamaları, süresi belirsiz bu yeni düzen sayesinde tüm sınıfları sömürmeleri çeşitli ülke tarihlerinde yaşanmış, hala da yaşanmakta olan kanunsuzluklar. Özellikle Arjantin'in cunta dönemini anlatan Garage Olimpo (1999), Crónica de una fuga (2006), El secreto de sus ojos (2009) gibi yapımlarda gördüğümüz bu faşist düzenin yansımaları Nuevo orden'da da yer alıyor. Şili, Kore, Afrika, Türkiye sinemalarındaki bazı örneklerde de bu durum değişmiyor.


Askeri darbelerin getirdiği bu yeni düzen anlayışı fırsatçı zihniyetlere o kadar geniş bir hareket alanı sağlıyor ki, üniforma ve silah gücüne sahip bu düzenin içinde küçük küçük başka düzenler de oluşmaya başlıyor. İşkence, adam kaçırma, soygun bu düzenin olmazsa olmazları. Daniel & Ana ve Después de Lucía filmlerinde lokal zorbalıklara karşı etkileyici senaryolar yazan Michel Franco bu filmlerde yokladığı dar alanları Nuevo orden'da ülke çapında bir zorbalığa, faşist uygulamalara genişleterek gerçekçi açılardan bakıyor. Gerçekçi çünkü bu baskı ve zulüm düzeni uzun yıllar boyunca farklı ülkelerde de olsa hüküm sürdü, tanıkları inanılmaz olaylar anlattılar, açılan bazı davalar halen sürmekte. Hatta örtülü ya da aleni şekillerde halen sürüyor. Nuevo orden'da yaşananlar ve daha fazlası zaten yaşandı. Toplum huzurunu sağlamakla görevli kolluk kuvvetleri, kendi çıkarları uğruna yozlaşmaya başladıklarında o küçük suç yapılanmaları da bir üst yapılanma tarafından imha edilerek ganimetlerine el konuyor. Tabii bunlar en tepedeki organizasyonun bilgisi dahilinde gerçekleşiyor. Filmde Christian ve annesinin, hatta eski çalışan Rolando'nun başına gelenlerde olduğu gibi, tıkır tıkır işleyen bu suç hiyerarşisinin altında ezilen halk, isyan etse de etmese de bu düzenin zulmünden nasibini alıyor. Öyle ki Marianne ve ailesinin başına gelenlerden de anlaşılacağı üzere bu zulüm zengin fakir ayrımı yapmıyor.

Michel Franco, olması gereken sertliğini güçlü, dinamik, uzlaşmaz, karanlık, mesafeli, çıkışsız bir anlatımla kuruyor. Böylece o faşist dönemlerin yozlaşmışlığını, anti demokratik ve insanlık dışı uygulamalarını yansıtmak için gerekli atmosferi inşa edebiliyor. Victor gibi adamların yaptıklarını, amaçlarını, sahip oldukları gücü biliyoruz. Zira her kaostan nemalanan, hatta bizzat kendi yarattıkları kaostan güç, iktidar ve zenginlik elde eden bu devlet adamları hemen her yerde mevcut. Bu açıdan Franco, filmi için yeni bir düzen oluştururken hiç zorlanmıyor. Ama hikayesine rehberlik edecek kilit karakterleri iyi seçmiş. Özellikle zengin kesime mensup Marianne karakteri üzerinden, onun iyi kalpli ve vefalı kişiliğinden yarattığı kontrast sayesinde asıl hedefine dair elini geniş tutabiliyor. Marianne'i canlandıran Naian González Norvind'in performansının da bu genişlik ve gerçekçilikte payı büyük. Yazıp yönettiği hemen her filminde sistemsel çürümelerin izini sürmesi, insanın karanlık yönünü kaşıması, sık sık Haneke misali burjuvaziyi ve konforu hedef alması onu Latin sinemasında özel öneme sahip sinemacıların ligine dahil ediyor. Bu lige dahil bir başka isim de, yine kendi siyasi ve sosyal adaletsizliklerinin, sınıf uçurumlarının analizini en iyi yapan ülkelerden biri olan Meksika sineması yönetmenlerinden, La zona (2007) ve Un monstruo de mil cabezas (2015) gibi yapımlara imza atmış Rodrigo Plá'dır. Venedik Film Festivali'nden biri Gümüş Ayı olmak üzere iki ödülle dönen Nuevo orden, yılın en dikkat çeken yapımlarından biri.

11 Eylül 2021 Cumartesi

Julia (2008)


Yönetmen: Erick Zonca
Oyuncular: Tilda Swinton, Saul Rubinek, Kate del Castillo, Aidan Gould, Jude Ciccolella
Senaryo: Michael Collins, Camille Natta, Aude Py, Erick Zonca
Müzik: Pollard Berrier, Darius Keeler

Erick Zonca ismini daha önce duymuşsanız bunu büyük ihtimalle 90’lı yılların sonuna ait Fransız yapımı La Vie rêvée des anges filmine borçlusunuzdur. Samimi, doğal, hüzünlü ve kırılgan yapısıyla çok etkileyici olan bu film, Zonca isminde büyük beklentiler uyandırdı. Bir yıl sonra çektiği Le Petit voleur’u henüz izlememiş olmak bir eksiklik hissettirse de, bu yıl İngilizce çektiği ve başrolünde son yılların en kaliteli ve üretken oyuncularından Tilda Swinton’ı yönettiği Julia’ya öncelik tanımak kaçınılmaz oldu. Genel olarak çeşitli ayrıntılar haricinde La Vie rêvée des anges’den oldukça farklı bir film Julia. Sefil ve vurdumduymaz bir hayat yaşayan Julia isminde bir kadının işini kaybettikten sonra istemeye istemeye devam ettiği alkolikler toplantısında tanıştığı Elena ile anlaşma yapması, buna göre Elena’nın zengin kayınpederi tarafından yasal yollarla elinden alınan oğlunu Julia’dan kaçırmasını istemesi ile yola çıkan macera, Zonca’nın ilk uzun metrajının naif anlatımına ters düşüyor sanki.

Üstelik çocuğu kaçırdıktan sonra planı kafasına göre değiştiren Julia’nın onu bu kez başka fidyecilere kaptırmasıyla iyice karmaşıklaşan bir suç filmi izliyor olmamız, iki film arasındaki biçim ve hikaye farkını daha da keskinleştiriyor. Doğaçlamaya yatkın diyaloglarıyla ve kurgu hakimiyetiyle yine tempolu bir anlatım yakalayan Zonca, Fransa/ABD/Meksika/Belçika ortak yapımı ve dili İngilizce olan filmiyle çoğunlukla Amerikan tarzına daha yakın durmakta. Bunun yanında güçlü bir görüntü işçiliğine sahip film, özellikle Meksika’da geçen bölümlerde kimi anlar Iñárritu estetiği yakalamış bile denebilir.


Etik dertleri olan Zonca’nın, bu değerleri hikayesi çeperinde anlatırken Julia’yı seyirciye tanıtmakla fazla zaman harcadığı düşünülebilir. Oysa bir süre sonra bu tanıtma ve benimsetme sürecinin filmin ayrılmaz bir parçası olduğunu, olay örgüsünün bile Julia karakterinin yön değiştiren, kendini kaybeden, aramaya başlayan, bulduğuna kendisini inandırmak durumunda kalan özelliklerine hizmet etmekte olduğunu düşünmek mümkün. Çeşitli filmlerde bu durum iç içe geçmiş vaziyettedir. Film ya her şeyiyle baş karakterine hizmet eder, ya da geri kalan her şey bir süre sonra o karakteri öğütecek biçimde hikayesini öne çıkarır. Julia için her iki durumdan da söz edilebilir. Film süresince çeşitli anlarda karmaşık bir fidye trafiğinin Julia karakterinin önüne geçtiğini veya tam tersi, Julia’nın filmdeki her şeyi kendi varlığında öğüttüğünü düşünebilirsiniz. Zonca’nın Julia’ya sindire sindire yaşatmaya çalıştığı değişimin önündeki tek engel, yine değişim kavramının kendisi. Çünkü Zonca’nın ahlaki kaygılarının bir yansıması olarak bu değişimin doğurduğu final bölümü yüzeysel bulunabilecek bir vicdan hesaplaşmasına ermiş, değişim daha insani bir boyuta çekilmiş oluyor. Bunun yanında didaktik bir oldu bittiye getirilmiş izlenimi de uyandırıyor.

Erick Zonca, Tilda Swinton gibi bir madenden en fazla faydalanmasını bilmiş filmlerden birine imza atmakta. Oscar’ı ölçüt aldığımızda, yardımcı rolle de olsa Michael Clayton ile ödül aldığı performansından çok daha üstün bir yapıya sahip. Onsuz bu film neye benzerdi, bilmek fazla zor değil. Anglo sakson duruşunu Julia’nın salaş, umursamaz, telaşlı ve vicdanlı görüntüsüne uydurmakta hiç sıkıntı çekmiyor. Swinton, saatini saniyesi saniyesine Julia’ya ayarlamış diyebiliriz. Filmin geneli göz önüne alındığında herhangi bir ikna problemi yaşanması durumunda bunun sorumlusu Swinton değil, olsa olsa Julia’nın bencil kişiliğini vicdanıyla yüzleştirme sürecini yeterince kabul edilebilir kılamayan, Stockholm Sendromu’nu da bu doğrultuda silikleştiren Zonca senaryosudur. Yine de görüntü estetiği, sürükleyici yapısı ve en önemlisi Tilda Swinton’ın en iyi performanslarından biri için izlenmesi gereken bir film Julia.

8 Mayıs 2021 Cumartesi

La Zona (2007)


Yönetmen: Rodrigo Plá
Oyuncular: Daniel Giménez Cacho, Maribel Verdú, Daniel Tovar, Alan Chávez, Carlos Bardem, Mario Zaragoza, Marina de Tavira
Senaryo: Rodrigo Plá, Laura Santullo
Müzik: Fernando Velázquez
 
Lise öğrencisi Alejandro, Meksika’nın başkentinde, en son güvenlik teknolojisiyle korunan, duvarlarla örülü ve fakirlikle çevrili refah ve zengin bir site olan La Zona’da yaşıyor. Bir gece gecekondu mahallesinden üç genç La Zona’ya girip ev soymaya kalkışırlar. İş üstünde basılınca, yaşlı bir kadını öldürürler. Kaçmayı başaran kadının hizmetçisi güvenliği ayağa kaldırır. Çıkan çatışmada iki genç vurulur. Üçüncüsü -Miguel- ise La Zona’nın derinliklerine doğru kaçmaya başlar.
 
La Zona, zengin ve yoksul kavramlarının aynı coğrafyada, aynı havayı teneffüs ediyor olmalarına rağmen, aralarındaki uçurumun derinliğine çok çarpıcı vurgular yapan bir Meksika yapımı. Etrafı gecekondularla çevrili burjuva yerleşim bölgesi La Zona’nın dikanli teller ve yüksek duvarlarla çevrili izole konumu ile bu konumun mahremiyetini tehdit eden yoksul mahallelerin çoğunluk çaresizliği, global anlamda kuvvetli sosyo-kültürel göndermelere sahip. Aslında bunlara gönderme demek de doğru sayılır mı bilmem. Çünkü burjuvazi ile yoksulluk temsilleri hiç de dolaylı bir anlatım izleğinde değil. Şöyle ki, kabaca zengin ve yoksul yaşam şekilleri arasındaki fark, hemen hepimizin farkındalığı dahilinde güç ve zayıflık arasındaki eşitsizlikle aynı anlamda. Zaten La Zona’nın temel varoluş sebebi bu. Ancak belki de beraberinde çift taraflı bir eleştiride de bulunmuş sayılabilir ki sanırım filmin o kısmı izleyenin zihninde daha dolaylı bir yol izlermiş gibi görünüyor. Yani azınlık olan zenginin gücü ile, çoğunluğa sahip fakirin güçsüzlüğü arasındaki bariz tezat. Fakat kendi ülkemizden biliyoruz ki bu tezatlık sorgulanamaz bir dokunulmazlığa sahip değil.

La Zona, cinayetle sonuçlanan bir ev soygunu sonrası yaşananlarla belli bir örnekten çok yönlü çıkarımlar elde etmeyi/ettirmeyi başaran bir tokat. Fakirliğin etrafını kuşattığı elit bir bölge olması itibariyle daha önce yaşadığı kötü tecrübelerin de etkisiyle kalın duvarlar, güvenlik kameraları, güvenlik görevlileri ile önlemini almış, refah içinde, fakat oldukça huzursuz mini bir uygarlık. Bunun yanında kendi içinde oluşturduğu demokratik bir yapılanmayla apartman veya site yönetimlerinin doğal işlevlerini yerine getirme düzenini de oturtmuş. Bunlar gayet doğal. Hatta demokratik yapılanması dışında dışarıdan gelebilecek tehlikelerin ciddiyetine olan farkındalığından ötürü tartışmaya açık bireysel silahlanma durumu bile makul bir savunma şekli sayılabilir. Fakat La Zona ileri gelenleri, demokrasi kılıfı içinde kendi katı kurallarını oturtma adına sınıfsal ırkçılığa varan tutumlarıyla rahatsız ediciler. Özel hayatlarına yapılan tecavüzleri kanuni yollardan halletmek yerine kendi insan avları için organize olmayı seçiyorlar. Çünkü kanun kuvvetlerinin bile etkisiz kaldığı bir hak arayışı, o hakkın bulunamaması ile çoğu kez aynı anlama geliyor.
 

İçinde bürokratların da ikamet ettiği özel bir sitede bu hak arayışının yasalar yoluyla aranmıyor olmasıda çok anlamlı. Zengin, fakir, hatta iktidarı temsil eden bireylerin kendisinin bile bürokrasinin hantallığından, suçluların doğru dürüst cezalandırılmamasından, yasaların yeterince caydırıcı olmamasından şikayetçi olduklarına tanık oluyoruz. Varoşlar nasıl kendi yazılı olmayan kanunlarını mahallelerine yayabiliyorsa, La Zona burjuvaları da göze göz, dişe diş ilkeleri ile kendi çöplüklerinde kendi adalet anlayışlarını yerleştirebiliyorlar. Her iki tarafın da kafasına göre hareket edebilmesinin kolaylığı, yasaları ve onun uygulayıcısı olan polisleri de devre dışı bırakıyor. Üstelik para ve iktidarın gücü sadece kurumsal bazda değil, filmdeki idealist dedektif Rigoberto’yu yıldırdığı gibi bireysel çabaları da devre dışı bırakıyor.
 
Öte yandan “adalet parası olanlar içindir” düşüncesine sarıp sarmalanmış yoksul kesimin insanca yaşama hakları ile La Zona ahalisinin de şikayetçi oldukları “adaletin istedikleri şekilde tecelli etmeyişi” düşüncesi ne de güzel çakışıyor. Hiçbir kesime yaranamayan kanun ve hükümlerin “adalet” olarak tanımlanması da çok ironik. İster sırça köşklerde, ister gecekondularda yaşasınlar, insanlar için adalet kavramı hiçbir zaman tam manasıyla yerini bulmamıştır zaten. La Zona benzeri yerleşim alanlarında yaşayanların adalet, hak, hukuk ile daha yakın temasta olduğunu düşünürüz hep. Gecekondu sorunu da başlıbaşına bir inceleme konusu. Fakat esas olan gecekondu ile La Zona gibi uydu kent, studio city tipleri arasındaki refah uçurumunun orta yolunun bulunamayışı üzerine gelişmekte olan toplumları yönetenlerin sadece lafta kalan veya ufak tefek göz boyamalarla idare edilen kurnazlıkları. Çünkü bu çatışmanın sebebi elbette ki yıllar boyu sürdürülen yanlış global ekonomik politikalar ve oy toplamadaki zekasını ülke yönetiminde kullan(a)mayan politikacılar. İnsanların istedikleri yerde insanca yaşama hakları olduğunu kabul etsek de, kontrolsüz göçün ve kırsalı öldüren ekonomik iktidarsızlıkların sebep olduğu gecekondu kavramını kabullenmek zorunda kalmak çok kötü. Varoşların oy potansiyeli düşünüldüğünde oralara istif edilmiş insanların birçok yönden sömürüldüğü gerçeği unutulmamalı.
 
İşte o varoşların oylarıyla La Zona standartlarına kavuşan politikacı tipinin, kendini onlara karşı korumaya alma, onlara yapılan adaletsizliklere bırakın göz yummayı, ön ayak olma ikiyüzlülüğünün adıdır politika. Sorun sadece bu sayede kendi silahıyla vurulmuş konumuna düşen yoksul gecekondu insanlarının sorunu da değil. Eğitim, sağlık, kültür, adalet yönünden yoksun veya eksik büyüyen bu toplulukların ülke geneline yayılan suça, cehalete, yozlaşmaya önemli katkıları olduğu da bir gerçek. Artık bir yerden sonra sorun zengin-fakir ayırt etmeden herkesin sorunu oluyor. Büyük şehirlerin artan suç oranları, işsizlik, kontrolsüz kentleşme, nüfus artışı, kültür ve insan erozyonu hepsi zincirleme trafik kazası gibi birbirine giriyor. Bildiğimiz anlamda gecekondular zamanla çok katlı gecekondulara dönüşüyor. Bu sömürüden beslenen siyasi iktidarlar ve kaymak tabaka da La Zona cumhuriyeti gibi kendilerini yasalar üstü görüp istedikleri gibi at oynatabiliyorlar. Ama tüm bunlardan zengin olsun fakir olsun her şekilde etkilenen hep insanoğlu oluyor.
 

Film olarak La Zona’nın ekonomik, siyasi, sosyal yönden kıskaca aldığı insanların dramı da her iki yakadan izleyeni kıskaca alıyor. Olayın bireye yansıyan boyutu çok sarsıcı. Fiilen cinayeti işlemese de olaya karışmış olan ve diğer iki arkadaşı La Zona’lılar tarafından öldürülen genç Miguel ile, La Zona sakini zengin çocuğu Alejandro’nun yollarının kesişmesi, doğuştan elde edilen farklı statülere sahip bireylerin, şansın ve şanssızlığın hayatın her evresinde kolayca yan yana gelebildiğini, birbirlerinin hayatlarında önemli rol oynayabildiklerinin ispatı. Farklı sınıflara mensup iki ergen üzerinden tek mesaj iletiyor veya ergen masumiyetinden hareket ediyor gözükse de, hem Miguel’in cinayet işleyen arkadaşlarını, hem de Alejandro’nun La Zona’daki insan avını bir oyun gibi algılayan yaşıtlarını da hesaba katarak ergen-yetişkin farkı gözetmeden, özünde insan olanın birbirlerini algılayış biçimleri ile bir enerji yaratıyor film. La Zona’dan canlı çıkmanın zorluğu sadece orada saklanmak zorunda kalan, polise teslim olmayı isteyecek kadar çaresiz Miguel’in kimliğinde vurgulanmıyor aslında. Alejandro’nun ebeveynleri ile birlikte birkaç sağduyulu La Zona mukiminin de içinde yaşadıkları sistemden hoşnut olmamaları La Zona’yı bütünüyle burjuva çetesi tarafından idare edilen bir site yapmıyor. Ama çoğunluk kendi içinde vicdanı da asimile ediyor. Kapitalizmin insanlara dayattığı onlarca şeyden biri de bu değil midir?

Fakat esas acı olan, sistem memnuniyetsizliği ve tek tük vicdani rahatsızlığa rağmen, La Zona sisteminin iç bünyesinde hunharca çözdüğü problemler sonrası değişen bir şeylerin olmaması. Yani Miguel’in suçunu itiraf edip özür dilediği kamera kaydını izleyen Alejandro’nun babasının veya kazara güvenlik görevlisini vuran yaşlı adamın vicdani çırpınışları da kendi kendine eriyip gidiyor. Özel mülkiyet sahipleri bir süre sonra iyice çığrından çıkıp “özel adalet”e başvuruyorlar. Kanunların işe yaramadığı yerde belki başka çare de kalmıyor. Fakat o kadar karmaşık bir döngü ki, “ben adaleti sağlıklı biçimde sağlayabilirim” diye sağduyulu bir kanun koruyucu bile yıllar boyu emek verdiği adalet sistemi tarafından susturuluyor. Hayat herkes için kaldığı yerden devam ediyor. Yaşadığımız, tanık olduğumuz veya TV’de gördüğümüz cinayetler, linçler, kapkaçlar, banka hortumlamalar, politik suçlar, rüşvetlerle devam ediyor. Elimizde kalan tek vicdan temsilcisi olan Alejandro’nun insan olarak yapması gerekeni yapıp, vatandaş olarak yapmaması, köşe başında karnını doyurması gibi devam ediyor. Devam etmesi gereken şekilde etmese de…

13 Haziran 2020 Cumartesi

La jaula de oro (2013)


Yönetmen: Diego Quemada-Díez
Oyuncular: Brandon López, Rodolfo Domínguez, Karen Martínez, Carlos Chajon
Senaryo: Diego Quemada-Díez, Gibrán Portela, Lucía Carreras
Müzik: Leonardo Heiblum, Jacobo Lieberman

İberya Yarımadası doğumlu Diego Quemada-Díez, usta yönetmen Ken Loach'un Land and Freedom (1995), Carla's Song (1996), Bread and Roses (2000) filmleriyle başladığı kamera asistanlığı ve operatörlüğü kariyerinde Isabel Coixet, Oliver Stone, Tony Scott, Alejandro G. Iñárritu, Fernando Meirelles gibi yönetmenlerle çalışmış bir sinema emekçisi. 2013 yılında hikayesini kendisinin, senaryosunu ise Gibrán Portela ve Lucía Carreras ile birlikte yazdığı Meksika/İspanya/Guatemala ortak yapımı La jaula de oro (The Golden Dream) adlı ilk yönetmenlik denemesini çekti. Juan, Sara ve Samuel adlı 15 yaşlarında üç arkadaşın sefalet içindeki memleketleri Guatemala'dan kuzeye, oradan da Amerika'ya göç etmek için yola çıkmaları ve yolda yaşadıkları üzerine çok güçlü bir film olan La jaula de oro, Orta Amerika'nın içinde bulunduğu yoksulluğu, çaresizliği, suçla kuşatılmış yoz yapısını çiğ bir dille ele alıyor. Bir yandan belgesel anlatıma yakın bu çiğlik, diğer yandan oyuncu bile olmayan gençlerin dramatik yapıya kattıkları güç filmi sağlam bir dengede tutuyor. Üç arkadaşın her şeyi göze alıp çıktıkları bu yolculuk onlara hayallerini gerçekleştirecekleri bir seyahat gibi gelirken, onları bekleyen tehlikeleri pusuda bekleten Quemada-Díez, aralarına aynı yaşlardaki Guatemala yerlisi Chauk'u da katarak ergenliğin verdiği uçarılıklarını da bu sefalet yolculuğuna katık ediyor. Yolda daha fazla gitmeyi göze alamayan Samuel'in ayrılması, diğer üçünün polise yakalanması, serbest kaldıktan sonra tekrar bir araya gelerek kaldıkları yerden devam etmeleri, sade, sakin ama içinde bulundukları sefaleti de yadsımayan bir bakışla işleniyor.

Hedefine kilitlenmiş aksi Juan, saçlarını kesip erkek gibi görünerek yolculuk eden sevimli Sara ve dillerini bile bilmediği bu iki arkadaşın peşinden ayrılmayıp bir aidiyet hissetmek isteyen Chauk arasında ufak tefek paylaşımlar, gelgitler yaratarak onları seyirciye daha da benimseten Quemada-Díez, ergenliğin getirdiği dünyaya bakışın küçük çaplı yansımalarıyla hikayesinin otantik yumuşaklığını bu yoklukların arasından var ediyor. Ama bu bir göç hikayesi ve biliyoruz ki göç yolu tehlikelerle doludur. Her coğrafyanın kendi güzergahındaki tehlikeler de farklı farklı. Bu güzergahlar üzerinde yetişkinlerin kurduğu suç şebekelerinin bitmek bilmeyen göç dalgalarından acımasızca nemalanmaları sonucu üç gencin temsil ettiği saflığın bu dünyanın acı gerçekleriyle karşılaşması kaçınılmaz hale geliyor. Göç olgusunun dünyanın pek çok yerinde sonu gelmeyecek bir yaşam biçimi olarak kanıksandığını, suç kalemleri oluşturarak sektörleştiğini, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğünü anlatan çok film izledik, izlemeye de devam edeceğiz. Yol hikayeleri de keyiflidir, eğlencelidir, karakterlerin hayata ve kendilerine dair keşiflerini, değişimlerini izleriz. Ama La jaula de oro bu hikayelerden farklı olarak göç yolculuğunun önce kendi sefaletinde mutlu, lakin giderek genç insanların yaşlarından büyük trajedilerin de o yolculuğun bir parçası olduğunu hatırlatan bir film. 2013 Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış Ödülü dahil pek çok ödül ve adaylığı hakkıyla hayalleri süsleyen daha iyi bir yaşam özleminin aracı olan göç üzerine yapılmış en çarpıcı yapımlardan birisi.

10 Ağustos 2019 Cumartesi

Pájaros de verano (Birds Of Passage) (2018)


Yönetmen: Cristina Gallego, Ciro Guerra
Oyuncular: José Acosta, Carmiña Martínez, Natalia Reyes, Jhon Narváez, Greider Meza, José Vicente, Juan Bautista Martínez
Senaryo: Maria Camila Arias, Jacques Toulemonde Vidal, Cristina Gallego, Ciro Guerra
Müzik: Leonardo Heiblum

2015 yılında gezgin Theodor Koch-Grünberg'in günlüklerini dayanarak senaryosunu yazdığı ve yönettiği El abrazo de la serpiente (Embrace Of The Serpent) ile haklı bir beğeni toplayan Kolombiyalı sinemacı Ciro Guerra'nın, yine o filmde yapımcılardan biri olarak görev yapmış Cristina Gallego ile birlikte yönettiği bir sonraki filmi Pájaros de verano (Bird Of Passage), 1960 ve 1980 yılları arasında Kolombiya'nın kuzeyindeki Guajira bölgesinde yaşanan gerçek olaylardan ilham alınmış bir film. Bu bölgede yaşamını sürdüren Wayuu yerlilerinin gelenek görenekleriyle süslü bir açılış yapan film, evlilik çağına gelmiş güzel Zaida'nın taliplerinin giriştiği maddi ve manevi mücadeleden enstantaneler sunuyor. Bu taliplerden Rapayet, azmi ve girişkenliğiyle Zaida'nın annesi Úrsula'nın başlık parası için istediklerini temin ederek muradına eriyor. Ama asıl mesele Rapayet'in bunu temin ederken adım adım girdiği yol. Ticaretle uğraşan genç adam, yakın arkadaşı Moisés sayesinde uyuşturucu trafiğine adım atıyor. Azim ve girişkenlik, ticari zekayla birleşince Rapayet ve Moisés yavaş yavaş büyümeye, bu piyasada söz sahibi olmaya başlıyorlar.

Tabii uyuşturucu ticaretinin olduğu yerde zamanla silahlar, egolar, ihanetler, rakipler ve cinayetler de türüyor. Dönemin uyuşturucu trafiğinde türeyen bu bileşenler alışık olduğumuz suç filmlerinin kaba rotasını izlese de, ağır tempo, yerli yüzlerden doğal performanslar, Kolombiya kırsalının otantik lokasyonları ve geleneklere bağlı hassas dengeleriyle farklı bir suç dramı inşa ediliyor. El abrazo de la serpiente'de ülkesinin eski tarihinde görkemli bir pastoral yolculuğa çıkan Ciro Guerra, bu defa 1960 - 1980 yılları arasındaki ülkesi Kolombiya'nın pastoral geçmişine 5 perdelik bir yolculuk tertipliyor. Tarihsel gerçekliklerin günümüz ile olan bağlarını, ne derece değiştiklerini ve aynı kaldıklarını görmemizi sağlıyor. İnsanın para ve güç karşısında saflığını yitiriş, özellikle anne Úrsula vasıtasıyla törelere bağlılığın güç karşısında riyakarlığa evriliş süreci su gibi kendi yolunu buluyor. Filmin ilk perdesindeki naif folklorik atmosfer, beşinci perdede yerini silahlara, kan ve gözyaşına bırakıyor. Suça dayalı kapitalizmin keşfiyle yıllardır oturtulmuş köy geleneklerin menfaatler uğruna hiçe sayılması, dost ailelerin bile birbirine düşmeleri, Kolombiya özelinde günümüz toplumlarının suç kökenleri hakkında fikirler veriyor.

Pájaros de verano, kendi halinde bir köylü genç olan Rapayet'in suç dünyasındaki yükselişi ve trajik çöküşü olarak özetlenebilir. Tüm çalışkanlığına, girişimciliğine, iyi niyetine, dürüstlüğüne rağmen içine girdiği işin tekinsizliği nedeniyle bedeller ödemek, olmadığı bir şeye dönüşmek zorunda kalması dersi de çıkarılabilir. Bu haliyle de izleyene çekici gelmeyebilir. Ama Ciro Guerra'yı El abrazo de la serpiente'den tanıyan seyirciler, yönetmenin bu hikayeleri ele alışındaki kültürel zenginliği tatmışlar ise Pájaros de verano'dan da zevk almaları kuvvetle muhtemel. Guerra'nın El abrazo de la serpiente'de de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni David Gallego yine becerisini konuşturmak suretiyle bu coğrafyanın dönemsel motiflerini perdeye başarıyla yansıtıyor. Rapayet rolündeki José Acosta gibi çoğu oyuncunun ilk veya ikinci filmi olması, zaten çoğu karakterin oyuncu dahi olmamaları filmin gerçekliğini arttırmaya yarıyor. Bu tarzından ödün vermemesini dilediğimiz Ciro Guerra ise Johnny Depp ve Robert Pattinson'ın başrollerini paylaştığı İtalya/ABD ortak yapımı yeni filmi Waiting For The Barbarians ile İngilizce filmler dünyasına adım atmış olsa da beklentileri arttırmaya devam ediyor.

24 Şubat 2019 Pazar

Roma (2018)


Yönetmen: Alfonso Cuarón
Oyuncular: Yalitza Aparicio, Marina de Tavira, Diego Cortina Autrey, Carlos Peralta, Marco Graf, Daniela Demesa, Nancy García García, Verónica García, Fernando Grediaga, Jorge Antonio Guerrero, José Manuel Guerrero Mendoza
Senaryo: Alfonso Cuarón

İlk kez 1998 yılındaki Charles Dickens uyarlaması Great Expectations ile izlediğim, ama ilk kez 2001 tarihli Y tu mamá también ile tanıdığım Meksikalı Alfonso Cuarón, tam da sinema dünyası iyi bir Güney Amerikalı sinemacı daha kazanıyor diye düşünürken, hiç izlemediğim Harry Potter and The Prisoner Of Azkaban ile kariyerine devam edince, onun da bazıları gibi ülkesinden çıkabilmek uğruna çok da seçici davranmayabilecek karakterde bir yönetmen olduğu fikri belirdi. Ta ki, P.D. James'in post apokaliptik romanından uyarlanan ve 2006 yılının en iyi filmlerinden biri olan Children Of Men ile çok güçlü bir dönüş yapana dek. Romanın gücünü koruyup bunu çok çarpıcı teknik becerilerle yönetmenlik gücüne ekleyince, Alfonso Cuarón adı artık çok daha rahat anımsanır hale geldi. 2013'e geldiğimizde ise başta En İyi Yönetmen dahil 7 dalda Oscar olmak üzere tam olarak 232 ödül kazanan harika bilim kurgu Gravity ile vizyonunun genişliğine hayran bırakan Cuarón, bugüne kadarki en kişisel filmi olan Roma ile o vizyona unutulmaz bir halka daha ekliyor.

Mexico City'nin orta üst sınıfın yoğunlukta olduğu Colonia Roma mahallesinde, dört çocuklu Antonio ve Sofía çiftinin rutininde film, bir "mixtec" olan (Güney Meksika topraklarında yaşamış, kökenleri Azteklerden önceye dayanan yerli halkına verilen isim) genç hizmetçi Cleo'yu merkezine alıyor. Filmin neredeyse tamamı, Cleo'nun perspektifinden perdeye yansıyor. En kişisel filmi olması, kendi hayatından esinlenmesi, insanları, mekanları, olayları, eşyaları, detayları kendi geçmişinden çağırması itibariyle Cuarón'un bu evin dört çocuğundan biri olduğunu söylemek zor değil. Ama Cuarón o çocukların, ya da ebeveynlerden birinin gözünden okumayı seçmiyor. Cuarón'un filmi adadığı, kendi yardımcıları olan ve "beni o büyüttü" dediği Liboria “Libo” Rodríguez'den esinlenilen Cleo’nun hayatından filmi inşa etmek ona çok daha derinlikli ve geniş bir hareket alanı sağlıyor. 70'li yılların başındaki Meksika'nın ekonomik, sosyal, siyasi virajlarının irili ufaklı yansımalarını Cleo'nun etrafında ustalıkla detaylandırmak, ilham verici olaylar / görüntüler silsilesine zeminler hazırlıyor.

Bir ailesi olmayan Cleo, o kadar saf, masum, iyi kalpli, kendini adamış, mutlu, aynı zamanda içten içe hüzünlü bir kız ki, ev içinde nadiren uyarılması, azarlanması bile yüreğimizi yaralıyor. Tabii bizim Yeşilçam filmlerimizdeki hizmetçi kızlara yapılan zalimce muameleler görmüyor. Çocuklar özellikle onu çok seviyor, aileden biri gibi görüyorlar. Ama yine de alışkanlıklar onun kendi dünyasını, hizmet ettiği ailenin çizgileri dışına taşırmasına izin vermiyor. Aynı evde çalıştığı bir hizmetçi kız ve Fermín adında dövüş sporuyla uğraşan bir erkek arkadaşı var. Güvenli alanı olan evin dışında, duygularını özgür bırakabileceği yerler Fermín ile birlikte olduğu anlarla belirleniyor. Yine o kadar güzel bir insan ki, uğrayacağı en ufak bir kötülüğün bile bize geçmesi kaçınılmaz. (Hatta bir sahnede dans eden bir kadın ona sertçe çarpıp elindeki bardağı kırınca bile ona sarılmak isteyebiliyorsunuz.) Ancak Cuarón saflığın, temizliğin, masumiyetin, o kadar da güvenli olmayan dış dünyada istismara uğramasının kaçınılmazlığını, kendi Roma evreninde de yadsıyamıyor. Çünkü bizzat o evrenin içinden geliyor. Çünkü kendi Libo'sunu çok iyi tanıyor, onun yaşadıklarını biliyor.


Alfonso Cuarón'un senaryosunu yazdığı, yönettiği, yapımcılığını, editörlüğünü, sinematografisini üstlendiği Roma, kusursuz bir film değil ama kusurlarıyla da güzel bir film. Cuarón, hemşehrisi Guillermo del Toro'nun gülünç derecede hesapçı The Shape Of Water'ı kadar bariz olmasa da, kendi hesaplarını yapmış bir film. Fakat bu hesaplar, ödül sezonunda ava çıkmış bir yönetmenden ziyade, kendi hayatından önemli bir parçayı kendi mütevazi, samimi, mutlu, hüzünlü, trajik detaylarıyla içinden çıkarıp onu perdede görmek isteyen bir adamın (belki de çocuğun) geçmişindeki o anları temize çekmesi olarak görmek mümkün. Her ne kadar o anılar, boyutlarını bilmediğimiz farklılıklarla evin hizmetçisi Cleo'ya (gerçekte Libo'ya) ait olsalar da, Cuarón'un Cleo ile bütünleştiği / bütünleştirdiği, derleyip topladığı gerçekler ya da kurgulardan oluşan bu hatıralar zinciri filmin onlarca özetinden biri. Bu özet, kimi zaman köyümüzü hatırlatan bir kırsalın tertemiz havasını içine çekmek kadar basit, kimi zaman da dönemin otoriter devlet başkanı Luis Echeverría Álvarez yönetiminde 10 Temmuz 1971’de 120’ye yakın insanın yaşamını yitirdiği, askerlerin yanı sıra Amerikalılarca eğitilen (Cleo’nun tabansız erkek arkadaşı Fermín gibi) Los Falcones adlı paramiliter silahlı güçlerin sokaklarda muhalif göstericileri acımasızca öldürdükleri “Corpus Christi Katliamı"nın kan kokusunu içine çekmek kadar karışık olabiliyor.

Roma'ya getirilen eleştirilerden biri, hanım - hizmetçi, hatta efendi - köle uzantısı bir ilişkiye pasif kalıyor, olumluyor gözükmesiydi ki, bu sığ bakış açısını çürütmeye çalışmak bile boşa bir çaba. Cuarón, kendi hayatında iz bırakmış hizmetçi bir kadını merkezine alıyor, onun en mahrem anlarını gerçek veya kurgu fark etmez, bir şekilde bu denli sarsıcı anekdotlarla ve görkemli üslubuyla aktarıyor, bunun sonucunda "burjuva" bir yaklaşımla suçlanıyor. Aslında bu suçlamada bulunanlar, kendilerini Cleo kanadında konuşlandıramayanlar olsa gerek. Bunun da gerçekte kimi burjuva yaptığı açık. Cleo'nun hizmet ettiği aile ile birlikte televizyon izlemeye başladığı anda ona hemen bir görev verilmesi, ailenin zor zamanlarında çocuklara göz kulak olsun diye sürekli oradan oraya taşınması, çocuklardan biri kapı dinliyor diye onun azarlanması gibi detaylar bu ayırımı açıkça belirliyor olabilir. Ama bu saptamalar Cleo veya Libo'nun her şeye rağmen ailenin bir parçası olarak görülmediğine işaret ediyor ki, bu durum Cuarón'un bu gerçekliği yadsımayıp seviyesizce romantize etmemesi anlamına geliyor. Neticede ne yaparsa yapsın günün sonunda çocuklara muzlu süt yapma, terasa çıkıp çamaşır asma işinin ona bakıyor olması, yaşadığı hayatın adaletsizliğini ve sahiciliğini aynı noktadada buluşturuyor.

 
Azarlanan, küfür edilen, aşağılanan, terk edilen, üzerine silah doğrultulan ama buna rağmen kendi doğru gördüğü, hayatın önüne çıkardığı plana tüm saflığıyla sadık kalmaya çalışan Cleo, öyle büyük misyonlara, devasa karakter derinliğine, olağanüstü bir filme baş karakter olacak karizmaya sahip bir kız değil. Uzayda tek başına kalmış, tek amacı dünyaya dönebilmek olan astronot Ryan'ın insanüstü çabasının yanında o sadece ortalığı toplayan, yemek hazırlayan, çamaşır seren, sevdiği adamla mutlu bir gelecek düşleyen hizmetçi bir kız. Profesör Zovek'in tek ayak üstünde yaptığı hareketi bir stat dolusu insan içinde yapabilen tek kişi ama o dengeyi hayatında bir türlü elde edemiyor. Ne kadar normal ve saf, o kadar yakın ve sahici. Belki de Cuarón'un tam istediği şekliyle. Ne var ki yaşadığımız hayat o kadar fazla acıyla, haksızlıkla, yalanla, şiddetle dolu ki, hiç ummadığımız bir zaman ve mekanda yüz üstü bırakılabiliyor, bir can pazarının ortasında kalabiliyor, yüzme bilmeden suya girmek zorunda kalabiliyoruz. Çekim açısı, atmosferi, karmakarışık duygu döngüsüyle inanılmaz bir an olan doğum sahnesi gibi travmatik bir hengamenin ardından gelen dinginlik, fırtınadan sonraki sessizlik misali bu zoraki yaşananlar her gün bu hayatın içinde dönüp duruyor. Cuarón'un filmde tüm bu yaşananları aynı tonda aynı dengede, aynı siyah beyaz ambiyansta anlatmaya çalışması, kendi yarattığı bu sadeliği, doğallığı, gerçekliği kutsaması gerekiyor ki bunda çok haklı. Nihayetinde eserini ölümsüzleştirmek için plajdaki travmatik sahne sonrasında birbirine kenetlenmiş insanlardan oluşan bir heykel inşa ediyor. Aynı zamanda Cleo'nun yürek yaralayan o malum itirafıyla sanki yeniden doğuşun sembolü sayılacak, yıllar yıllar sonra da Roma'yı sembolize edecek o ikonik resim ortaya çıkıyor.

Roma, evin köpeğinin pisliğini silmek için avluyu yıkayan Cleo'nun, yerde açtığı deterjanlı sudan oluşan pencere (ve o pencereden geçen uçak) görüntüsünün yer aldığı şahane açılış sekansı ile, kameranın rastgele bir açıdan hayatın tüm trajedilerine rağmen aynı durağanlıkta kaldığı yerden devam ettiğini anlatırcasına havaya kilitlendiği (ve yine oradan bir uçağın geçtiği) kapanış bölümü arasındaki 135 dakikaya dünya kadar ayrıntıyı sığdıran bir eser. Bazen sabit, bazen sanal gerçeklik gözlüğü takıp etrafı sakince sağdan sola, soldan sağa izliyormuşuz duygusu veren panaromik çekimler, o kadrajlara zengin içerikler sığdırıyor. Yine o sahnelerin gerisinde, sağında, solunda hep başka olaylar dönüyor. Yani bu dünya sadece Cleo'dan ibaret olmayan, başka hayatların da yaşandığı bir dünya. Siz çamurda yürümeye çalışırken gökyüzünde içinde insanların oturduğu uçaklar uçuyor. Bazen panayırda bir topun içinden fırlayan bir akrobata ya da sokakta birden sevgilisiyle kalabalıktan fırlayan evin günlerdir kayıp olan babası Antonio'ya rastlayabiliyorsunuz. Siz seyirci olarak bir sinemanın arka koltuğunda öylece otururken sabit planla perdede akan komediyi izleyen insanların aynı anda ne kadar farklı duygular içinde olduklarına tanık oluyorsunuz. Bir evliliğin bitiş haberini alıp enkaza dönmüş ailenin arka planında bir düğün gerçekleşiyor. Birileri yeni doğacak bebeğine beşik bakarken aynı anda dışarıda insanlar kurşunlanıyor. "Merhaba" ve "elveda"yı, doğumu ve ölümü, trajediyi ve huzuru aynı dakika içinde, bazen aynı bedende yaşıyorsunuz.


Roma bir yanıyla da evin hizmetçisi Cleo ile evin hanımı Sofía'nın yalnızlığının hikayesi. Oyuncu olmayan, bu filmden önce Cuarón'un kim olduğunu bile bilmeyen Yalitza Aparicio ile Meksikalı sinema ve televizyon oyuncusu Marina de Tavira bu yalnızlığa çok duygulu biçimde aracılık ediyorlar. Birinin amatör sahiciliğini diğerinin profesyonel kurgusallığı çok iyi dengeliyor. Ama Roma'nın başrolü tabii ki de yıllarca unutulmayacak, unutulsa dahi görüldüğü an anımsanacak, zamanla daha iyi oturacak, demlenecek, özlenecek onlarca sahneye geçmişini, anılarını, eşyalarını, sanatını veren Alfonso Cuarón. Belki de karakterlerini çevrelerinde olup bitenlerden, hayatın kendisinden ayrı görmediği için hiçbir karaktere yakın plan girmiyor. Hayatın önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan akıp gidişini sabit ve hareketli uzun planlarla keskinleştiriyor. Bizi Cleo'ya odaklarken, bunu ona abartılı tepkiler yükleyip sömürmeden yapmak istiyor. Hatta hastane sahnesindeki gibi Cuarón için Cleo'nun yüzünün aldığı şekil, verdiği tepkiler, akıttığı gözyaşları değil, o an yaşadıkları önemli. Aslında bu da Cuarón'un Roma ile biçimsel anlamda yapmak istediği şeylerden biriydi. Zira bu biçimi, vermek istediği ruhtan bağımsız düşünmüyor. Zaten hiçbirimiz önümüzden bir dere gibi akıp giden hayattan bağımsız sayılmayız. İşte Roma, o dere!

29 Eylül 2018 Cumartesi

Sicario: Day Of The Soldado (2018)


Yönetmen: Stefano Sollima
Oyuncular: Benicio Del Toro, Josh Brolin, Isabela Moner, Jeffrey Donovan, Catherine Keener, Matthew Modine, Elijah Rodriguez, David Castañeda, Bruno Bichir
Senaryo: Taylor Sheridan
Müzik: Hildur Guðnadóttir

2015 yılındaki Sicario'nun devamı niteliğindeki Sicario: Day Of The Soldado, ilk filmde olduğu gibi yine Taylor Sheridan'ın senaryosunu hayata geçiriyor. Sheridan'ın haricinde Sicario 2'nin mutfağında değişiklikler var. İlk filmi yöneten Denis Villeneuve'ün yerini Suburra adlı güçlü mafya filmini ve yine bir mafya filmi olan Gomorrah'ın dizi uyarlamasını yöneten İtalyan Stefano Sollima alıyor. Yine ilk filmin görüntü yönetmenliğiyle Oscar adaylığı alan Roger Deakins'in koltuğunda Polonyalı Dariusz Wolski, müziklerini inşa eden rahmetli Jóhann Jóhannsson'un koltuğunda ise yine İzlandalı Hildur Guðnadóttir oturuyor. Bütün bu değişimler filmi ilk Sicario'nun çıtasının altında gösterse de, asıl zayıflık Sheridan'ın devam senaryosunda kendini gösteriyor. Bir kere en başta Sicario'nun bir devam filmine ihtiyacı olup olmadığının tartışılması gerekiyor. Matt Graver (Josh Brolin) ve tetikçi Alejandro (Benicio Del Toro), esrarı tam aydınlanmamış, malzemesi, potansiyeli olan karakterler olduğu için Sheridan onları bir devam filminde değerlendirmek istemiş olabilir. Kate Macer'ın, yani Emily Blunt'ın bu senaryoda yer bulmaması filmi 1-0 geriden başlatıyor. Zira filmin türlü klişelerinin kaynağı olan ergen Isabela Moner'ı saymazsak, testosteron yoğunluğunu seyreltmek için kadın karakter kontenjanındaki Catherine Keener ve ona biçilen rol pek doğru bir seçim sayılmaz. Bu defa Graver ve Alejandro'ya odaklanmış, ilk filmle karakter olarak bağlantılı, ama konu olarak biraz daha farklı bir film izlemek durumundayız.

Kate Macer'ın olmamasının filmden götüreceği en belirgin özellik, Amerikan hükümetinin el altından destek verdiği "kirli" imha operasyonlarının vicdan muhasebesinin yapılmayacak olması olabilir. Ne var ki Sheridan bu açığı kapatmak için bu defa Alejandro üzerinden kendi mantığıyla çelişmekten kaçamamış. Bu çelişkiye birazdan değinmek üzere Day Of The Soldado'nun konusuna bakarsak, ortalığın fena kızışacağını düşünebiliriz. Uyuşturucu kartellerinin yan sanayii olarak insan ticaretine, hele de müslüman teröristleri Meksika sınırından Amerika'ya sokmaya başlamaları, bu teröristlerden bazılarının sivil halka bombalı eylemler düzenlemeleri üzerine yetkililerin işi gizli ve kirli yollardan çözmesi için Matt Graver'a havale etmeleri, teorik açıdan filmin temelini iyi atıyor. Graver, Ortadoğu'daki tecrübelerine dayanarak çılgın bir plan yapıyor. Buna göre Meksika'nın en güçlü kartellerinden Matamoros Karteli ile Carlos Reyes'in başında olduğu bir diğer karteli birbirine düşürmek için çift taraflı hamleler tasarlıyor. Tabii çok gizli bu operasyona dostu Alejandro'yu da dahil ediyor. Bunun Alejandro için anlamı büyük. Zira onun ilk filmde ortaya çıkan misyonunun yarım kaldığını, intikamını tamamlamak için Reyes'i devirmesi gerektiğini anlıyoruz.


Matamoros Karteli avukatının sokak ortasında öldürülmesi ve ardından Reyes'in kızı Isabel'in kaçırılmasını organize eden Graver ve ekibi, çevirdiği dümenlerle kredi toplar, kahraman olur, çok önemli bir kozu da eline alır. Sheridan bu benzetmesiyle Amerikan Hükümeti'nin savaş politikaları gereği işleri nasıl yürüttüğüne dair yeni olmayan, ama cesareti ve detaylı organize suç ağı ifşalarından ötürü eskimeyen bir tavır ortaya koyuyor. Ne var ki hükümetin gizli desteğiyle her türlü gücü elinde bulunduran Graver'ın ayak oyunlarıyla iki karteli birbirine düşüren Sheridan, bu karışıklığı bize hiç hissettiremiyor. Çünkü beklenmedik bir pusu sonrası Alejandro ve sözde kurtarılan rehine Isabel'in Graver'dan ayrı düşmesi sonucu senaryo farklı bir rotaya sapıyor. İşte bu noktada Sheridan'ın çelişkisi başlıyor. İlk filmde Alejandro'nun, kızını acımasızca öldürdüğünü öğrendiğimiz kartelden intikam almak uğruna neleri göze aldığını, nasıl soğukkanlı ve acımasız bir tetikçi olduğunu bize kabul ettirdikten sonra bu filmde onu baş düşmanının kızıyla kader birliği içine sokması nereden baksak tutarsızlık olmuş. Burada Alejandro'nun vicdani sınavının, Isabel ile kaybettiği kızı arasında kurduğu empatinin bayatlığı, filme olan hevesi söndürme tehlikesi taşıyor. Karteller arası kaosu hissettiren, zeki politik göndermeler, aktüel ve eleştirel bakış açısıyla şekillenmiş bir içerik beklerken, sınırda sıkışmış Alejandro ve Isabel'in kurtuluş yolculuğuna fit oluyoruz.

İlk Sicario'da olduğu gibi burada da finale doğru ana gövdeye bağlanacak bir yan hikaye var. Kartele dahil olmak, orada yükselmek isteyen genç Miguel'in, insan kaçakçılığı yapan Hector'un kanatları altında bu suça ortak olma sürecini izliyoruz. Bu yan hikayeyi doğru kablolarla filme bağlayan Sheridan, final sürecinde bu hikayenin ekmeğini yemeyi planlıyor. Nasıl yediği seyircinin farklı beklentileri ölçüsünde değer bulacaktır. Ama gerek yarım bırakılmış hesaplaşmalar, gerekse sanki bir dizi bölümünün finalini andıran son sahne, üçüncü Sicario'nun yolda olduğunun habercisi. Bu durum da ilk Sicario'nun ikincinin habercisi olmamasıyla çelişiyor. Başka bir deyişle ilk film, kendi ayakları üzerinde sağlam duran, tüm meselelerini stilize bir aksiyon/dram ekseninde çözmüşken devamının gelmeyeceğine ikna etmişti. Oysa Day Of The Soldado tüm çözümleri başka bahara bırakarak belki de bir üçleme olmaya soyunuyor. Sheridan bu senaryoyu Sicario'nun devamı olarak değil de bambaşka bir film olarak tasarlasaydı, ufak rötuşlarla kendi serisini yaratacak bir yapım olabilirdi. Bunları hiç öğrenemeyeceğiz. Özellikle durdukları yerde bile rollerini doldurabilen karizmatik Josh Brolin - Benicio Del Toro ikilisini tekrar aynı rolde görmek keyifli olsa da, Day Of The Soldado'nun da ilk film gibi kendi bağımsızlığını ilan etmiş bir şekilde üçüncü filme yelken açması daha iyi olurdu.

13 Nisan 2017 Perşembe

No (2012)


Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Gael García Bernal, Alfredo Castro, Luis Gnecco, Néstor Cantillana, Antonia Zegers, Marcial Tagle, Jaime Vadell, Pascal Montero, Elsa Poblete
Senaryo: Antonio Skármeta, Pedro Peirano
Müzik: Carlos Cabezas

Yıllar süren faşist rejim sonucu Şili'nin askeri diktatörü Augusto Pinochet uluslararası baskılara boyun eğer ve 1988'de 8 yıl daha iktidarda kalmak için kendi başkanlığını referanduma götürme kararı alır. "Evet" ve kararsız çoğunluğu görülen ülkede muhalefet "Hayır" kampanyalarını yönetmek üzere Rene Saavedra adında, ülkesinde popüler bir reklamcıyla anlaşır. Son derece kısıtlı olanaklarına ve diktanın yoğun baskılarına rağmen cesur Saavedra ve ekibi oylamayı kazanıp ülkelerini dikta rejiminden kurtarmanın yolunu bulmak üzere çalışmalara başlarlar. Tony Manero, Post Mortem, El Club, Neruda, Jackie filmlerinin Şilili yönetmeni Pablo Larraín'in kariyerinin dördüncü filmi olan No, bu kampanyanın başlangıcından itibaren geçirdiği evreleri inceleyen bir film. Larraín, dönemin siyasi atmosferini çoğunlukla fon olarak kullanarak Hayır kampanyasının kendisine, dolayısıyla reklamın ve kampanyaların güç dengelerine olan etkilerine odaklanıyor. Tabii bunu o siyasi iklimden uzak tutmamak adına Saavedra'nın özel hayatında gördüğü baskılara da değiniyor. Ama söz konusu kampanya olunca filmden beklentileri de bu yönde hafifletmek gerekiyor.

Pinochet yönetiminin kazanacağına kesin gözüyle bakılan referandumun Evet kanadını yönetenler, darbe sonrası baskıcı uygulamaların sağladığı korku ve sindirme politikaları ile elde edilen sözde meyvelerden, yani "huzur ve güven ortamından" bahsederken, muhalefet kanadında Hayır propagandası için ne yapılacağı da aslında az çok belli: Darbe sonrası faşist uygulamalar, infazlar, işkenceler, gözaltında kaybolanlar, faili meçhulller, kan, gözyaşı ve öfkeyle dolu arşiv ağırlıklı reklam filmleri. Ama kapitalist bir sektöre hizmet eden, kendisi de özgürlük yanlısı olmasına rağmen muhalif bir politik donanımı olmadığını düşündüren Saavedra'nın izlediği bu Hayır reklamlarını beğenmemesi de gayet normal. Çünkü şarkılı danslı kola reklamı çeken bir adamın referanduma bakışının da hemen hemen bu minvalde olması beklenir. Saavedra da olmadığı biri gibi reklam çekmek istemediği için Hayır propagandasını bu bakış açısıyla dolaşıma sokmak istiyor. Esprili, müzikli, insanların gülümsediği, geçmişin öfkesini bir kenara bırakıp geleceğe umutla baktıkları rengarenk bir reklam kampanyası tasarlıyor. Fakat muhalefetin ve binlerce Pinochet mağdurunun bu kampanyayı bir anda benimsemesi de beklenmiyor.

Larraín bu evreyi fazla deşip uzatmadan o döneme göre ilginç bazı fikirlere ve Hayır reklamlarının çekim sürecinde yaşananlara odaklanıyor. Zaten muhalefet başta karşı çıksa da, bu kampanyayı Evet kampanyasından farklı kılacak fikirlere açık bir görüntü içinde. Devlet televizyonunda 15 dakika Evet, 15 dakika Hayır propagandası yapma zorunluluğu bulunması ve geri kalan zamanın tümü zaten devlet propagandası içermesi sebebiyle o 15 dakikayı bilinen muhalif sloganlarla ve eski yaraları deşmekten başka bir işe yaramayan sert çıkışlarla doldurmak yerine, böyle bir fark yaratma düşüncesi baskın geliyor. Küçük skeçler, müzikal sahneler, hatta Şili'yi yansıtmayan reklam karakterleriyle çekilen mutlu portreler, özellikle korkudan pasivize olmuş veya kafası karışmış kesimi daha iyi bir gelecek için umutlandırma amacı taşıyor. Günümüz teknolojisi ve yaratıcılığıyla karşılaştırmamızın haksızlık olacağı bu reklamlardaki amatör, kitsch ve komik yapı, tek TV kanallı, bilgisayarsız, internetsiz 80'ler şartlarında insanlara farklı gelebilecek pekçok unsurdan besleniyor. Bu açıyı kısmen yerelleştirirsek, 12 Eylül darbesi sonrası bazı reklam kampanyalarının insanlara acılarını hatırlatmayı tercih etmeyen farklı duruşlarını örnek verebiliriz.


İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle ister istemez empati kurduğumuz, içselleştirdiğimiz, daha önce de farklı siyasi iklimlerde yaşadığımız referandum olgusunun demokratik işlerliği filmde çok fazla sorgulanmıyor. Bir siyasi propaganda aracı olarak reklamcılık ve onun Hayır oyu getirmesi için kullanılış biçimiyle ilgilenen Pablo Larraín, bu sayede toplum psikolojisine, baskıcı rejimlere karşı takınılacak hassas medya stratejilerine dair döneme göre cesur kararlar alan bir ekibi izliyor. Bu cesaret, hem hükümetin kuşkucu gözetimi altında Evet'e karşı bir propaganda yürütülüyor olmasından, hem de radikal sayılabilecek bir reklam konsepti ile başarı elde etme riskine girilmesinden kaynaklanıyor. Bizdeki çalkantılı siyasi iklimin, referandum için gerekli olan demokratik ortamın, ifade özgürlüğü kriterlerinin, en önemlisi de eğitim, kültür ve siyasi duyarlılık yönünden zayıf seçmen çoğunluğunun Şili'deki yansımaları, coğrafi ve fiziki farklılıklar içeriyor. Mesela Evet propagandası için Şilili sanatçı ve ünlü bulunamıyor. Çünkü hepsi Hayır için kenetlenmiş durumda. Muhalefet kendini bu davaya adamış bir profil çiziyor. Gökkuşağı sembolü altında ümit dolu bir Hayır kampanyasına girişmek için halkına güven duyan reklamcılar yaşıyor Şili'de.

Bu tip kampanyalarda insanları korkutmak, kötü deneyimleri tarihin neresinde olursa olsun bulup çıkarmak, böylece halkı kendisine razı etmek önemlidir. Propaganda veya miting süresinin %90'ında muhalefete yüklenmek, böylece halkı kamplaştırarak içerikten uzaklaştırmak daha kolaylaşır. Halkı geçmişiyle, fakirlikle, uzun ekmek kuyruklarıyla, terörle korkutmak gerekir. Sorgulamayan, yorumlamayan, din ve gelenekler olmadan siyasi bakış açısı oluşturamayan halk da bu korku ve dayatmalar sonucu bir süre sonra Stockholm Sendromuna yenik düşüp neyi savunduğunu bilmez hale gelebilir. Tabii bu bizim siyasi kültürümüzün ve seçmen profilimizin bir özeti. Buradaki yerellik ve evrensellik kıstasları tartışmalı. Daha demokratik ve hoşgörülü toplumlarda işler farklı yürür. Dağdaki çoban veya plazadaki beyaz yakalı neye oy verdiğini biliyor ve savunabiliyorsa onu değiştirmek zaten zordur. Bizde reklam kampanyalarının belirleyici rolü, başkalarına göre daha ikinci veya üçüncü planda kalır. Çünkü siyasetçiler meydanlarda ve buldukları her mikrofonda birbirlerini halka şikayet etme üzerinden kendi reklamlarını kendileri yaparlar.

Sandıktan Pinochet'ye Evet çıkacak olma ihtimalinin yüksekliğine rağmen, muhalefetin ve Saavedra'nın kolay pes etmemesi çok mühim. Ellerindeki en önemli fırsatı değerlendirmek için Şili halkının geleceğe duyduğu ümidi popüler reklam unsurlarıyla, hatta Şili halkına uzak görünen bazı reklam unsurlarıyla besleme riskini almaları da öyle. Ama onların en büyük avantajı, 1980'de %67 ile Evet çıkaran, 8 yıl sonra %56 ile Hayır diyerek Pinochet'yi istemeyen Şilililerin korkularından kurtulmaya hazır oluşları olsa gerek. Bu anlamda No, dünya tarihinde ibret alınması gereken bu halk oylamasının resmini çeken bir film. Tabii bu resim, Pablo Larraín'in dönemin ruhunu yansıtmak için tercih ettiği nostaljik tekniklerle çekildiği için daha gerçekçi bir iletkenlik taşıyor. Bu gerçekçilik sayesinde No'yu sadece film olarak başarılı bulmuyoruz. Şili halkının ne kadar gururlansa az geleceği bu tarihi kararı yüzünden onlara imrenmemize de sebep oluyor.

17 Mart 2016 Perşembe

Cartel Land (2015)


Yönetmen: Matthew Heineman
Müzik: Jackson Greenberg, H. Scott Salinas

Dr. José Mireles, Meksika'nın Michoacán kasabasında El Doctor olarak tanınan, halk tarafından da sevilen bir hekimdir. Ama onun çok farklı bir yönü daha vardır. Yıllardır bölgede terör estiren uyuşturucu karteli Tapınak Şövalyeleri'ne karşı  ayaklanan vatandaşlar, zamanla Mireles'in liderlik ettiği Öz Savunma Birliği'ne (Autodefensas) sempati duymaya, hatta silahlanıp bu birliğin saflarında mücadele etmeye başlarlar. Öte yandan Arizona Altar Vadisi'ndeki bir paralimiter grubun eski başkanı Tim "Nailer" Foley ise, Meksika sınırından  sızan uyuşturucu savaşlarını durdurmak, kaçak göçleri önlemek amacındadır. Devlet desteği olmayan bu iki farklı hareket, halkın desteğini alarak kendi çabalarıyla uyuşturucu kartellerini bölgedeki hakimiyetini zayıflatmak, hatta ortadan kaldırmak isterler.

Film yapımcısı ve yönetmeni Matthew Heineman, Cartel Land belgeseli sayesinde Mireles ve Foley gibi iki figürle uyuşturucu kartellerinin yöre halkına yönelik baskılarının karşısında duran yerel isyan dalgasını inceliyor. Bu kitle hareketinin başarılı olup olamayacağı ile ilgili yorum yapmak yerine, sürecin doğal akışını cesur müdahaleler ve macera filmi kıvamında bir kurguyla aktarıyor. Bu süreç, zaten düzgün biçimde hizaya sokulursa kendi yorumunu kendi yapabilecek kapasitede güçlü bir sosyal yaranın izini sürebilir. Heineman ölçülü, gösterişsiz ve belki de bu yüzden fazla ses getirmemiş bir belgesel ile bu izi sürebiliyor. Ama izi sürülen meselelerin dönüşmeye başladığı şey de bir süre sonra kendi yorumunu ortaya koyarak kirlenmenin boyutlarını gösteriyor.


Kolaylıkla kahraman ilan edilebilecek, hatta vigilante olarak görülen Mireles ve Foley'nin bu amaçlarını gerçekleştirme yönünde yaptıkları başlarda idealist algılar yaratsa da, derinleştikçe ve hareket genişledikçe olayın içyüzü değişiyor. Eski meth müptelası Foley, etrafında topladığı birkaç asker eskisiyle vatansever askercilik oynamaya çalıştığı için belgeselde çok fazla hacim kaplamıyor. Kendi içinde potansiyel bir tehlike de arz ediyor. Gönüllü olarak kendisine katılanların ırkçı ve silah magandası olduklarını anlamak zor değil. Ağırlıklı olarak José Mireles ve onun sağ kolu "Şirin Baba" lakaplı Estanislao Beltran'ın başı çektiği Autodefensas hareketinin gelişimi ve sona doğru gidişi işleniyor. En önemli ders de oradan çıkıyor. Bu hareket, devletin kolluk güçlerinin yap(a)madıklarını yapmaya kalkıp otorite boşluğunu doldurma rolü üstlenince havaya giriyor. Arkasına aldığı desteğin yüksek potansiyeli devletin dikkatini çekince de, muhalif yapılanmaya yumuşak bir geçişle kendi içinde eritme politikası devreye giriyor.

Tapınak Şövalyeleri'ne gösterilen sert tepki, işkence, yağmalama ve halk nazarında kazanılmış cesaret statüsünün kötüye kullanılması "savaştığımız suçlulara dönüşmemeliyiz" sağduyusuna yol açsa da, gerek Mireles'in sorunlu özel hayatı, gerekse ikinci adam Şirin Baba'nın üniforma ile kolayca satın alınabilen karaktersizliği, bu vigilante hareketinin çıkış noktasındaki farkındalık yaratma amacından tamamen uzaklaşmasına yol açıyor. En önemlisi de kartel ile işbirliği sır olmayan güvenlik güçlerinin bu hareketi asimile etmesinin bu sayede hiç zor olmamasına çarpıcı biçimde değiniliyor. Kalabalık yapımcı kadrosunun arasında Kathryn Bigelow'un da yer almasını belgeselin biçimsel ve dramatik gerçekliğine bağlamak ne derece doğrudur bilemeyiz. Ancak Cartel Land, bu çürümüşlüğü ve onun yerine konan sistemle mücadele etmenin güçlüğünü gerçekçi ve macera filmi akıcılığında anlatıyor. Çözüm üretmediğine dair eleştirilere maruz kalması bir nebze anlaşılabilir. Fakat sorun öyle köklü, dallı budaklı ki, onu sadece bu şekilde işaret etmek bile en azından elinden geleni yapmış olma duygusu verebiliyor. İzleyenlere de (artık ne işlerine yarayacaksa) biraz daha farkındalık.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Daniel & Ana (2009)


Yönetmen: Michel Franco
Oyuncular: Marimar Vega, Dario Yazbek Bernal, José María Torre, Jéssica Castelán
Senaryo: Michel Franco

Varlıklı Torres ailesinin üniversite öğrencisi kızları Ana ve 17 yaşındaki oğulları Daniel, alışveriş dönüşü arabalarına zorla binen silahlı iki adam tarafından kaçırılır ve bir eve getirilir. Amaç ne fidye, ne de intikamdır. Amaç iki kardeşi zorla birbirleriyle ilişkiye sokup bunu kameraya çekmek, sonra da yeraltı pornosunun müşterilerine pazarlamaktır. Filmin sonunda da belirtildiği üzere Güney Amerika’da birbirleriyle akraba olan insanların kaçırılıp bu tip çekimlere zorlanmasından binlerce insan mağdur olmuş ve hala da olmakta. Michel Franco’nun yazıp yönettiği Daniel & Ana da bu mağdur hikayelerinden biri ve isimler dışında filmde yaşananların tamamen gerçek olduğu vurgulanmakta. Bu zor konu nasıl ele alınırsa alınsın mutlaka seyirciyi de zorlayacaktır. Bu yüzden Daniel & Ana’yı izlemek de çaba istiyor.

Michel Franco ise bu zor konuyu biraz daha zorlaştırarak perdeye aktarıyor. Fakat sanıldığının aksine bu zorlaştırma, piyasa iş istismar hilelerinden uzak, başta belirtilen “gerçekten yaşanmış” yapısına uygun bir doğallıkla işliyor. İşte zorluk tam da bu tavırda saklı. Belki piyasa işi olsa (ki böyle konuların festivaller dışında piyasaya uyarlanması pek beklenemez) gerçekliği konusunda zayıf kalacak, bırakmak istediği etkiyi bırakamayacaktı. Oysa Haneke, Gus Van Sant, Ulrich Seidl ustalıklarının gölgesindeki minimal geleneklere sığınıp şiddetini sakinlikte arayan bir tarzla, ürperten sahici bir atmosfer yaratma başarısı gösteriyor Michel Franco. Daniel ve Ana’nın yakalanışları, birlikte olmaya zorlanışları ve sonrası abartısız bir üslupla ele alınırken birçoğumuz için “yeni” olan bu suç kulvarı, binlercesi için artık olağan bir hal aldığından bu sakinliğiyle fırtınalar koparıyor belki.


Yeraltı suç sektörlerinin akılalmaz kategorilerinden biri olan bu durum, kapitalizm canavarının yeraltına inmiş halini beslediği gibi, bunların satıcı ve alıcılarının da insan oluşları, meselenin insani boyutlarının ufuk çizgisinde kayboluşuna da işaret ediyor. Büyük resmin sadece küçük bir parçasını yansıtan film ise umut dolu hayatların ne hallere getirildiğinin çok çarpıcı bir örneği. Bu sapıkça işleyen sistem, alacağını aldıktan sonra posasını çıkardığı insanların hayatlarının geri kalanında neler yaşayacağını bilmiyor, umursamıyor. Zaten asıl sorunlar Daniel ve Ana’nın filmlerinin çekilmesinden sonra başlıyor. Başına gelenleri haklı olarak anlamlandıramayan iki kardeşin ilişkilerinin artık eskisi gibi olamayışı yürek burkucu. Fakat her şeye rağmen evlenme arifesindeki Ana, kardeşine göre daha olgun bir davranış sergileyerek psikoloğa gitme kararı alıyor, hatta Daniel’i de ikna ediyor. Ama bekaretini hiç ummadığı biçimde kaybeden Daniel için bu süreci hasarsız atlatmak pek mümkün olmuyor. Bu hasarların trajik boyutlara ulaşması da kaçınılmaz.

Michel Franco, gerçekten yaşanmış bir olayın avantajlarını heba etmeyerek onun aslına uygun bir fotokopisini çekiyor sanki. Kendi mafyasını oluşturmuş bir suç oluşumunun yarattığı arz ve taleplerin sosyolojik boyutlarına olduğu kadar, bu oluşumun kullanıp atılacak birer eşyasına dönüşmüş insanların psikolojik boyutlarına da sade bir vuruculukla dikkat çekiyor. Ana’nın hislerini son derece ölçülü biçimde aktaran Marimar Vega ve henüz ilk oyunculuk deneyiminde haliyle oyuncu gibi değil, sanki ergen tutukluğundaki Daniel’in kendisiymiş gibi görünen Dario Yazbek Bernal (bu arada kendisi Gael García Bernal’in üvey kardeşiymiş), bu güçlü trajedinin ağırlığını seyirciye iletebiliyorlar. Daniel & Ana zor bir film. Ama yanlış ellerde acımasızca sömürülebilecek gerçeklerin dokusuna zarar vermemek adına olumlu yaklaşımları olan bir sinema filmi aynı zamanda.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Bella (2006)


Yönetmen: Alejandro Gomez Monteverde
Oyuncular: Eduardo Verástegui, Tammy Blanchard, Manny Perez, Angélica Aragón, Jaime Tirelli, Ramon Rodriguez
Senaryo: Alejandro Gomez Monteverde, Patrick Million, Leo Severino
Müzik: Stephan Altman

Ünlü bir futbol yıldızı olan Jose, menajeri ile birlikte 2 milyon dolarlık anlaşmasına giderken yolda trajik bir kaza yapmıştır. 4 yıl hapis yattıktan sonra ağabeyi Manny’nin New York’taki restoranının mutfağında şef olarak çalışmaya başlamış ve kendi çapında ün yapmıştır. Biz de filme bu noktada dahil oluruz. Aynı lokantada çalışan Nina, birkaç kez işe geç geldiğinden dolayı Manny tarafından kovulur. Bunu hazmedemeyen Jose, yoğun iş gününü bırakıp Nina’nın peşinden gider. Yıllar boyu kazanın etkisinden kurtulamamış Jose ile sevgilisi tarafından terk edilen ve o gün hamile olduğunu öğrenen Nina arasında dostça bir yakınlaşma başlar. İşte bu yakınlaşma filmde o kadar sağlam işlenmiş ki, kozmopolit New York dekorunda filizlenen hüzün dolu bir dostluğun aşka doğru dönüşmek ile dönüşmemek arasında kalan dramatik yapısı insanı duygulandırmadan edemiyor. ABD – Meksika ortak yapımı bu bağımsız film, özellikle Toronto gibi saygın bir festivalin 2006 gözdelerinden biri.

Meksikalı genç yönetmen Alejandro Gomez Monteverde’nin çektiği film, etnik kumaşını sadece hikayesinin olağan bir parçası olarak kullanmayı seçmiş, bunun yanında New York gibi iç içe geçmiş farklı kültürlerin buluştuğu bir devasa şehrin bireyi çiğneyip yutan sertliğine de atıfta bulunarak yürekleri ısıtan bir dram kulvarından sapmamış. Biraz klişe olacak ama böyle filmleri anlatmak için en doğru kelime “sıcacık” oluyor sanırım. Aşk, evlilik, çocuk, aile kavramlarını bu sıcacık ama dipten kendini hissettiren güçlü hüzün dalgalarıyla hikayesine başarıyla yedirmesi belki de en önemli özelliği. Fazla tanınmamış iki başrol oyuncusunun filmi taşıma görevleri de bir bağımsız yapıma göre kusursuz. Finalin biraz aceleye gelmiş görüntüsüne karşın, film sonrasında olayları kafamızda toparlayıp, çekilmemiş ama düşünüldüğü vakit çekildiğinde muhtemelen filmi gereksiz yere hantallaştıracak sahneleri de kafamızda canlandırmamızı sağlayabiliyor. Kısaca filmin finali, çok duygusal bir özet çıkarmış da denebilir. Üstelik bu final, filmin adıyla da çok manalı bir birliktelik kurmayı başarmış. Filmde dinginliğiyle ılık bir huzur veren şarkıların da atmosfere çok uyduğunu söyleyelim. Benzer bağımsız yapımlara ilgisi olanların kaçırmamalarını tavsiye ederim.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Crónicas (2004)


Yönetmen: Sebastián Cordero
Oyuncular: John Leguizamo, Damián Alcázar, Leonor Watling, Henry Layana, Tamara Navas, Raymundo Zambrano, Washington Garzón
Senaryo: Sebastián Cordero
Müzik: Antonio Pinto

Erkek çocuklarını kaçırıp tecavüz ettikten sonra işkenceyle öldüren bir sapık, Meksika/Babahoyo’ya dehşet saçmaktadır. Medya ise bu olaylardan rating sağlama peşindedir. Kamuoyunu meşgul eden “Babahoyo Canavarı”nın peşindeki ünlü muhabir Manolo Bonilla (John Leguizamo), iki kişilik ekibiyle birlikte son kurbanın cenazesine katılır. Amacı çocuğun ailesini ekrana çıkarıp, zaten yükseklerde olan ratingini daha da arttırmaktır. Çocuğun diğer kardeşi ile bir söyleşi koparmak isterken çocuğu ürkütür. Cenazeden kaçan çocuğa yolda bir kamyonet çarpar ve çocuk orada ölür. Bir çocuğunu sapık katile, diğerini de trafik kazasına kurban veren baba, arkasına aldığı orada bulunan halkla birlikte arabanın şoförü Vinicio’yu (Damián Alcázar) linç etmek ister. Tabi Manolo Bonilla’nın kamerası hemen çekime başlar. Linç girişimini engelleyen polis hem Vinicio’yu, hem de acılı babayı hapse atar. Haber kokusunu çoktan almış olan Manolo, cezaevine giderek taraflarla konuşmak ister. Ama umduğunu bulamaz. Tam bu olaydan haber çıkmayacağını düşünüp geri dönmek üzereyken Vinicio, meşhur Babahoyo Canavarı’nı gördüğünü, kendisini hapisten kurtarıp hamile karısı ve çocuğuna kavuşturması için bir haber yapması karşılığında bildiği her şeyi anlatacağını söyleyerek Manolo’yu ikna eder.

Cronicás, biryerlerde unutulmaya yüz tutmuş, ama buna rağmen son zamanlarda yapılmış en iyi medya eleştirilerinden birisi. Bir kere yönetmen Sebastián Cordero, kurduğu hikaye örgüsünde sert ve acımasız. Benzer bir medya taşlaması yolsuzluk, hırsızlık, fuhuş yerine, çocuk istismarı gibi bıçak sırtı bir suç üzerinden ilerlemekte. Bu polisiye olay, sağlam bir medya yergisi ile o kadar iyi kaynaşıyor ki, filmden sonra gerçek yaşama dair medyatik şüpheler, komplo teorileri veya göz önünde duran, ama emin olunamayan Ali Cengiz oyunları insanın zihninde fink atıyor. Cronicás bununla da kalmıyor, hem adalet sistemine, hem ilahi adalete, cezaevi şartlarına ve halkın baş tacı yaptığı, ekranın vitrininde duran kahraman(!) habercilerin yaşadıkları çelişkilere de yerli yerinde dokundurmalarda bulunuyor. Bazı medya kişilerine Medya Maymunu deniyor ara sıra. Lakin öyle adamlar var ki medya gezegeninde, artık maymuna ayıp oluyor. Üstelik yaptıklarını “haber yaptık, alın yeyin” diye yutturmaya çalışanlar ve bunu yutanlar, hatta alkışlayanlar varken biz hala benzetmelerimizi günahsız hayvanlar aleminden seçiyoruz. TV’de çıktıysa doğrudura şartlanmışız. Bize gösterdikleriyle, bize anlattıklarıyla yetindiğimiz muhabir, haber yapımcısı, reality kumkuması insanlar, haber uğruna başkalarının değerlerini hiçe sayanlar, yargısız infazcılar, infazcı yargıçlar ve televizyonları babalarının çiftliği sananlarla kuşatılmışız. Bu televizyon öyle bir şey ki, canlı yayın dilencileri yaratıp, sonra da onları ümitlerle besleyerek kahraman olanların yuvası adeta.

TV fenomeninin sadece haber yönünü konuşacak olursak, burnu iyi koku aldığı halde yanlış ava oynayanları çok fazla görmekteyiz. John Leguizamo’nun canlandırdığı Manolo Bonilla, artık TV haberciliğinin yıldızlarından olmuş, zehir muhabirliği sayesinde Meksika halkı arasında ünlenmiş bir haberci. Kazara bir çocuğa çarpıp öldürerek hapse düşen Vinicio ile yaptıkları anlaşma gereği parlak kariyerine Babahoyo Canavarı’nı yakalayarak devam etmeyi saplantı haline getiriyor. Sözünde durması için içerideki Vinicio’yu kamuoyuna sevimli ve masum bir şekilde tanıtacak ki, bu işlerin nasıl yapıldığını az çok biliyoruz. Alttan verilen dramatik müzik eşliğinde kurbanın yakınları onun hakkında birkaç kelam ederler, çoluk çocuğun duygularını sömürebildikleri kadar sömürürler. Müziğin sesi artar. Sosyal baskılar, ekonomik yokluklar, anılar dökülür. Müziğin sesi biraz daha artar. Sonunda habercimiz sazı eline alıp birkaç afili cümleyle finalini yapar. Sonra sıradaki, Karabaş’ın emzirdiği üç kedi yavrusu veya defilede iki saniyeliğine topless kalan manken haberlerine geçilir.


Manolo Bonilla işinin ehli, şüpheci, sağlamcı ve dürüst bir muhabir. Ama mesleğin kendisi birçok yönden öyle değil. Haberden önce artık başka kaygılar var. Dolayısıyla Manolo dedektif gibi araştırdığı haberini yaparken ister istemez bu medya çarkında öğütülecektir. Çünkü gerçek hayat, hiçbir zaman haberlerde ve haber programlarındaki gibi olmadı. İşin içine Manolo gibi vicdanınızı da sokarsanız, o iş sizi suya götürür, susuz getirir. En tepede, Manolo’nun binbir zorlukla hazırladığı haberi biz izleyenlere hımını hımını okuyacak olan anchorman kişisine altın tepside sunulan haberin/sunumun ahlaki yönü fazla sorgulanmaz, bir süre sonra da önemini yitirir. Acaba ekranlardaki kaç haberci, haber yaptığı meselenin vicdani, ahlaki ve insani boyutunu kendi rating kaygılarının önünde tutuyordur? Cevabı biliyoruz sanki.
 
Sebastián Cordero çok çarpıcı bir film yapmış. Temposunu iyi ayarlayan, Meksika’nın sefaletini tekinsizliğiyle kol kola resmeden, taşlamasına sıkı sıkı tutunan ve vicdanımızı silkelemeyi bilen yapımlardan biri. Mesela linç sahnesi ve hapishane görüntüleri ustaca organize edilmiş. Star muhabir Manolo Bonilla’yı oynayan Kolombiya asıllı John Leguizamo, Hollywood’a transfer olup çektiği onca garnitür film yerine bir-iki Cronicás ile daha ciddi bir kariyer edinebilirdi belki. Latin egzotizmini, tadında bir oyunculukla birleştirdiği filmde, inandığı haber uğruna her riski göze alabilecek bir muhabirden, belli bir an sonra inandığını sorgulayıp ondan şüphelenmeye başlayan bir tarafsızlığa dönüşümü sıkıntı çekmeden veriyor. Fakat filmin ikinci planda kalan yıldızı ise bir diğer Meksikalı oyuncu Damián Alcázar. Sırlarla dolu gezgin satıcı Vinicio’yu ve onun sağlıksız, hüzünlü ve rahatsız halini ödüllü yorumuyla aktaran oyuncu, Leguizamo ile güçlü bir ikili oluşturup, yan karakterlerle de onları sıkı şekilde destekleyince ortaya soğukkanlı, dirayetli bir film çıkıyor. Kemikler bu derece sağlam olunca tek bir plan bile çok şey anlatıyor. Film bitip de yazılar akmaya başlamadan önceki en son kare buna en güzel örnek. İnsansız, hareketsiz bu kare o kadar fazla şeyi, o kadar tüyler ürpertici biçimde anlatıyor ki, sinemanın tek bir resimle bile neler başarabileceğine yine, yeniden şahit oluyoruz. Bir yandan da aklımıza, medyanın yerin dibine soktuğu veya temize çıkarıp melek ilan ettikleri geliyor. Onların nereden nereye geldiğini düşünüyor, sonra düşünmek bile istemiyoruz.