Yönetmen: Alfonso Cuarón
Oyuncular: Yalitza Aparicio, Marina de Tavira, Diego Cortina Autrey, Carlos Peralta, Marco Graf, Daniela Demesa, Nancy García García, Verónica García, Fernando Grediaga, Jorge Antonio Guerrero, José Manuel Guerrero Mendoza
Senaryo: Alfonso Cuarón
İlk kez 1998 yılındaki
Charles Dickens uyarlaması
Great Expectations ile izlediğim, ama ilk kez 2001 tarihli
Y tu mamá también ile tanıdığım Meksikalı
Alfonso Cuarón, tam da sinema dünyası iyi bir Güney Amerikalı sinemacı daha kazanıyor diye düşünürken, hiç izlemediğim
Harry Potter and The Prisoner Of Azkaban ile kariyerine devam edince, onun da bazıları gibi ülkesinden çıkabilmek uğruna çok da seçici davranmayabilecek karakterde bir yönetmen olduğu fikri belirdi. Ta ki,
P.D. James'in post apokaliptik romanından uyarlanan ve 2006 yılının en iyi filmlerinden biri olan
Children Of Men ile çok güçlü bir dönüş yapana dek. Romanın gücünü koruyup bunu çok çarpıcı teknik becerilerle yönetmenlik gücüne ekleyince,
Alfonso Cuarón adı artık çok daha rahat anımsanır hale geldi. 2013'e geldiğimizde ise başta En İyi Yönetmen dahil 7 dalda Oscar olmak üzere tam olarak 232 ödül kazanan harika bilim kurgu
Gravity ile vizyonunun genişliğine hayran bırakan
Cuarón, bugüne kadarki en kişisel filmi olan
Roma ile o vizyona unutulmaz bir halka daha ekliyor.
Mexico City'nin orta üst sınıfın yoğunlukta olduğu Colonia Roma mahallesinde, dört çocuklu
Antonio ve
Sofía çiftinin rutininde film, bir "mixtec" olan (Güney Meksika topraklarında yaşamış, kökenleri Azteklerden önceye dayanan yerli halkına verilen isim) genç hizmetçi
Cleo'yu merkezine alıyor. Filmin neredeyse tamamı,
Cleo'nun perspektifinden perdeye yansıyor. En kişisel filmi olması, kendi hayatından esinlenmesi, insanları, mekanları, olayları, eşyaları, detayları kendi geçmişinden çağırması itibariyle
Cuarón'un bu evin dört çocuğundan biri olduğunu söylemek zor değil. Ama
Cuarón o çocukların, ya da ebeveynlerden birinin gözünden okumayı seçmiyor.
Cuarón'un filmi adadığı, kendi yardımcıları olan ve "beni o büyüttü" dediği
Liboria “Libo” Rodríguez'den esinlenilen
Cleo’nun hayatından filmi inşa etmek ona çok daha derinlikli ve geniş bir hareket alanı sağlıyor. 70'li yılların başındaki Meksika'nın ekonomik, sosyal, siyasi virajlarının irili ufaklı yansımalarını
Cleo'nun etrafında ustalıkla detaylandırmak, ilham verici olaylar / görüntüler silsilesine zeminler hazırlıyor.
Bir ailesi olmayan
Cleo, o kadar saf, masum, iyi kalpli, kendini adamış, mutlu, aynı zamanda içten içe hüzünlü bir kız ki, ev içinde nadiren uyarılması, azarlanması bile yüreğimizi yaralıyor. Tabii bizim Yeşilçam filmlerimizdeki hizmetçi kızlara yapılan zalimce muameleler görmüyor. Çocuklar özellikle onu çok seviyor, aileden biri gibi görüyorlar. Ama yine de alışkanlıklar onun kendi dünyasını, hizmet ettiği ailenin çizgileri dışına taşırmasına izin vermiyor. Aynı evde çalıştığı bir hizmetçi kız ve
Fermín adında dövüş sporuyla uğraşan bir erkek arkadaşı var. Güvenli alanı olan evin dışında, duygularını özgür bırakabileceği yerler
Fermín ile birlikte olduğu anlarla belirleniyor. Yine o kadar güzel bir insan ki, uğrayacağı en ufak bir kötülüğün bile bize geçmesi kaçınılmaz. (Hatta bir sahnede dans eden bir kadın ona sertçe çarpıp elindeki bardağı kırınca bile ona sarılmak isteyebiliyorsunuz.) Ancak
Cuarón saflığın, temizliğin, masumiyetin, o kadar da güvenli olmayan dış dünyada istismara uğramasının kaçınılmazlığını, kendi
Roma evreninde de yadsıyamıyor. Çünkü bizzat o evrenin içinden geliyor. Çünkü kendi
Libo'sunu çok iyi tanıyor, onun yaşadıklarını biliyor.
Alfonso Cuarón'un senaryosunu yazdığı, yönettiği, yapımcılığını, editörlüğünü, sinematografisini üstlendiği
Roma, kusursuz bir film değil ama kusurlarıyla da güzel bir film.
Cuarón, hemşehrisi
Guillermo del Toro'nun gülünç derecede hesapçı
The Shape Of Water'ı kadar bariz olmasa da, kendi hesaplarını yapmış bir film. Fakat bu hesaplar, ödül sezonunda ava çıkmış bir yönetmenden ziyade, kendi hayatından önemli bir parçayı kendi mütevazi, samimi, mutlu, hüzünlü, trajik detaylarıyla içinden çıkarıp onu perdede görmek isteyen bir adamın (belki de çocuğun) geçmişindeki o anları temize çekmesi olarak görmek mümkün. Her ne kadar o anılar, boyutlarını bilmediğimiz farklılıklarla evin hizmetçisi
Cleo'ya (gerçekte
Libo'ya) ait olsalar da,
Cuarón'un
Cleo ile bütünleştiği / bütünleştirdiği, derleyip topladığı gerçekler ya da kurgulardan oluşan bu hatıralar zinciri filmin onlarca özetinden biri. Bu özet, kimi zaman köyümüzü hatırlatan bir kırsalın tertemiz havasını içine çekmek kadar basit, kimi zaman da dönemin otoriter devlet başkanı
Luis Echeverría Álvarez yönetiminde 10 Temmuz 1971’de 120’ye yakın insanın yaşamını yitirdiği, askerlerin yanı sıra Amerikalılarca eğitilen (
Cleo’nun tabansız erkek arkadaşı
Fermín gibi)
Los Falcones adlı paramiliter silahlı güçlerin sokaklarda muhalif göstericileri acımasızca öldürdükleri “Corpus Christi Katliamı"nın kan kokusunu içine çekmek kadar karışık olabiliyor.
Roma'ya getirilen eleştirilerden biri, hanım - hizmetçi, hatta efendi - köle uzantısı bir ilişkiye pasif kalıyor, olumluyor gözükmesiydi ki, bu sığ bakış açısını çürütmeye çalışmak bile boşa bir çaba.
Cuarón, kendi hayatında iz bırakmış hizmetçi bir kadını merkezine alıyor, onun en mahrem anlarını gerçek veya kurgu fark etmez, bir şekilde bu denli sarsıcı anekdotlarla ve görkemli üslubuyla aktarıyor, bunun sonucunda "burjuva" bir yaklaşımla suçlanıyor. Aslında bu suçlamada bulunanlar, kendilerini
Cleo kanadında konuşlandıramayanlar olsa gerek. Bunun da gerçekte kimi burjuva yaptığı açık.
Cleo'nun hizmet ettiği aile ile birlikte televizyon izlemeye başladığı anda ona hemen bir görev verilmesi, ailenin zor zamanlarında çocuklara göz kulak olsun diye sürekli oradan oraya taşınması, çocuklardan biri kapı dinliyor diye onun azarlanması gibi detaylar bu ayırımı açıkça belirliyor olabilir. Ama bu saptamalar
Cleo veya
Libo'nun her şeye rağmen ailenin bir parçası olarak görülmediğine işaret ediyor ki, bu durum
Cuarón'un bu gerçekliği yadsımayıp seviyesizce romantize etmemesi anlamına geliyor. Neticede ne yaparsa yapsın günün sonunda çocuklara muzlu süt yapma, terasa çıkıp çamaşır asma işinin ona bakıyor olması, yaşadığı hayatın adaletsizliğini ve sahiciliğini aynı noktadada buluşturuyor.

Azarlanan, küfür edilen, aşağılanan, terk edilen, üzerine silah doğrultulan ama buna rağmen kendi doğru gördüğü, hayatın önüne çıkardığı plana tüm saflığıyla sadık kalmaya çalışan Cleo, öyle büyük misyonlara, devasa karakter derinliğine, olağanüstü bir filme baş karakter olacak karizmaya sahip bir kız değil. Uzayda tek başına kalmış, tek amacı dünyaya dönebilmek olan astronot Ryan'ın insanüstü çabasının yanında o sadece ortalığı toplayan, yemek hazırlayan, çamaşır seren, sevdiği adamla mutlu bir gelecek düşleyen hizmetçi bir kız. Profesör Zovek'in tek ayak üstünde yaptığı hareketi bir stat dolusu insan içinde yapabilen tek kişi ama o dengeyi hayatında bir türlü elde edemiyor. Ne kadar normal ve saf, o kadar yakın ve sahici. Belki de Cuarón'un tam istediği şekliyle. Ne var ki yaşadığımız hayat o kadar fazla acıyla, haksızlıkla, yalanla, şiddetle dolu ki, hiç ummadığımız bir zaman ve mekanda yüz üstü bırakılabiliyor, bir can pazarının ortasında kalabiliyor, yüzme bilmeden suya girmek zorunda kalabiliyoruz. Çekim açısı, atmosferi, karmakarışık duygu döngüsüyle inanılmaz bir an olan doğum sahnesi gibi travmatik bir hengamenin ardından gelen dinginlik, fırtınadan sonraki sessizlik misali bu zoraki yaşananlar her gün bu hayatın içinde dönüp duruyor. Cuarón'un filmde tüm bu yaşananları aynı tonda aynı dengede, aynı siyah beyaz ambiyansta anlatmaya çalışması, kendi yarattığı bu sadeliği, doğallığı, gerçekliği kutsaması gerekiyor ki bunda çok haklı. Nihayetinde eserini ölümsüzleştirmek için plajdaki travmatik sahne sonrasında birbirine kenetlenmiş insanlardan oluşan bir heykel inşa ediyor. Aynı zamanda Cleo'nun yürek yaralayan o malum itirafıyla sanki yeniden doğuşun sembolü sayılacak, yıllar yıllar sonra da Roma'yı sembolize edecek o ikonik resim ortaya çıkıyor.
Roma, evin köpeğinin pisliğini silmek için avluyu yıkayan
Cleo'nun, yerde açtığı deterjanlı sudan oluşan pencere (ve o pencereden geçen uçak) görüntüsünün yer aldığı şahane açılış sekansı ile, kameranın rastgele bir açıdan hayatın tüm trajedilerine rağmen aynı durağanlıkta kaldığı yerden devam ettiğini anlatırcasına havaya kilitlendiği (ve yine oradan bir uçağın geçtiği) kapanış bölümü arasındaki 135 dakikaya dünya kadar ayrıntıyı sığdıran bir eser. Bazen sabit, bazen sanal gerçeklik gözlüğü takıp etrafı sakince sağdan sola, soldan sağa izliyormuşuz duygusu veren panaromik çekimler, o kadrajlara zengin içerikler sığdırıyor. Yine o sahnelerin gerisinde, sağında, solunda hep başka olaylar dönüyor. Yani bu dünya sadece
Cleo'dan ibaret olmayan, başka hayatların da yaşandığı bir dünya. Siz çamurda yürümeye çalışırken gökyüzünde içinde insanların oturduğu uçaklar uçuyor. Bazen panayırda bir topun içinden fırlayan bir akrobata ya da sokakta birden sevgilisiyle kalabalıktan fırlayan evin günlerdir kayıp olan babası
Antonio'ya rastlayabiliyorsunuz. Siz seyirci olarak bir sinemanın arka koltuğunda öylece otururken sabit planla perdede akan komediyi izleyen insanların aynı anda ne kadar farklı duygular içinde olduklarına tanık oluyorsunuz. Bir evliliğin bitiş haberini alıp enkaza dönmüş ailenin arka planında bir düğün gerçekleşiyor. Birileri yeni doğacak bebeğine beşik bakarken aynı anda dışarıda insanlar kurşunlanıyor. "Merhaba" ve "elveda"yı, doğumu ve ölümü, trajediyi ve huzuru aynı dakika içinde, bazen aynı bedende yaşıyorsunuz.
Roma bir yanıyla da evin hizmetçisi
Cleo ile evin hanımı
Sofía'nın yalnızlığının hikayesi. Oyuncu olmayan, bu filmden önce
Cuarón'un kim olduğunu bile bilmeyen
Yalitza Aparicio ile Meksikalı sinema ve televizyon oyuncusu
Marina de Tavira bu yalnızlığa çok duygulu biçimde aracılık ediyorlar. Birinin amatör sahiciliğini diğerinin profesyonel kurgusallığı çok iyi dengeliyor. Ama
Roma'nın başrolü tabii ki de yıllarca unutulmayacak, unutulsa dahi görüldüğü an anımsanacak, zamanla daha iyi oturacak, demlenecek, özlenecek onlarca sahneye geçmişini, anılarını, eşyalarını, sanatını veren
Alfonso Cuarón. Belki de karakterlerini çevrelerinde olup bitenlerden, hayatın kendisinden ayrı görmediği için hiçbir karaktere yakın plan girmiyor. Hayatın önümüzden, arkamızdan, sağımızdan, solumuzdan akıp gidişini sabit ve hareketli uzun planlarla keskinleştiriyor. Bizi
Cleo'ya odaklarken, bunu ona abartılı tepkiler yükleyip sömürmeden yapmak istiyor. Hatta hastane sahnesindeki gibi
Cuarón için
Cleo'nun yüzünün aldığı şekil, verdiği tepkiler, akıttığı gözyaşları değil, o an yaşadıkları önemli. Aslında bu da
Cuarón'un
Roma ile biçimsel anlamda yapmak istediği şeylerden biriydi. Zira bu biçimi, vermek istediği ruhtan bağımsız düşünmüyor. Zaten hiçbirimiz önümüzden bir dere gibi akıp giden hayattan bağımsız sayılmayız. İşte
Roma, o dere!