Güney Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güney Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2014 Pazar

Tsotsi (2005)


Yönetmen: Gavin Hood
Oyuncular: Presley Chweneyagae, Mothusi Magano, Percy Matsemela, Jerry Mofokeng, Nambitha Mpumlwana
Senaryo: Athol Fugard, Gavin Hood
Müzik: Paul Hepker, Mark Kilian

Johannesburg varoşlarında yaşayan Tsotsi lakaplı David, genç ve oldukça asabi bir çete lideridir. Bir gece tek başına zengin semtlerin birinden araba çalmak isterken, arabayı süren kadını vurur ve kaçar. Ancak epey uzaklaştıktan sonra arabanın arkasında bir bebek olduğunu fark eder. Bebeği kendi evine götüren Tsotsi için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Güney Afrika Johannesburg’da kelime anlamı argoda “gangster” demek olan Tsotsi, 2006’da akademiden En İyi Yabancı Film Oscar’ı almıştı. Akademinin bu kategoride yarıştırdığı filmlerin tartışılmaz kalitesi Tsotsi’de de kendini gösteriyor. Arkadaşlarından oluşan küçük çetesine liderlik eden Tsotsi’nin hayatı, tesadüfen bulduğu bebekle değişmeye başlıyor. Bu değişim, hayat tarzına yansıdığı gibi, esas olarak onu zihinsel, ruhsal ve duygusal açıdan çok etkiliyor. Bu beklenmedik minik misafir sayesinde geçmişiyle yüzleşme ve sorumluluk alma fırsatı buluyor. Bebekte kendini görüyor. Yaşadığı bu içsel değişim o kadar güçlü bir hal almaya başlıyor ki, kendi çocukluğunda yaşadığı korkularına, sevgisizliğine, anne babasının zayıflıklarına, hatalarına bir karşı duruş geliştirmeye başlıyor.

Tsotsi, aslında pek çok açıdan belirleyici bir karakter gelişimini, dinamik bir şekilde sunuyor. Konu olarak olmasa da, birey özgürlüğüne yaptığı farklı vurgulardan dolayı 1998 yılında yine En İyi Yabancı Film Oscar’ı almış olan Character filmi ile ruhani bir benzerlik taşıyor. David ve Jacob’un “iç”e ve “öz”e inmeye çalışan gerçek arayışları, bir bebek veya bir baba figürü sayesinde birey olma özgürlüklerinin limitlerini keşfetmeye çalışmaları onları birbirine yakınlaştırıyor. Bu bireysellikten hareketle insan olmanın anlamını kendilerine has biçimde açıklıyorlar.


Sert ve uyumsuz bir kabadayının hayatına birgün bir bebeğin girmesi ve onu yumuşatması klişesinden çok daha fazlasını barındıran film, içerdiği yan karakterlerle aslında ne kadar katmanlı bir yapıda olduğunu da gösteriyor. Farklı kişiliklerdeki çete üyeleri, David’in bebeği emzirmesi için baskı yaptığı anne, metrodaki özürlü dilenci, David ile trajik bir olay yaşayan bebeğin babası, merkezi çok iyi tamamlayan ve David’in kişiliğini farklı başlıklarla incelemeyi gerektiren unsurlar. Merkezdeki Tsotsi, yani David ise, sadece bazı tiyatro oyunlarında oynamış amatör Presley Chweneyegae tarafından canlandırılıyor. Yüzünde birçok farklı anlamı barındıran Chweneyegae, sırf yüzünün avantajını kullanmayıp oyunculuk olarak da harikalar yaratmayı başarıyor. Onu ilerleyen günlerde başka yapımlarda da izlemek oldukça keyifli olacaktır.

Athol Fugard’ın romanından Gavin Hood tarafından senaryolaştırılıp yönetilen Tsotsi, özellikle finalde ulaştığı gerilim ve duygusal yoğunluğa ulaşana dek gayet sürükleyici ve özünde sevgi dolu bir film. Öyküsü, oyuncuları, kamerası, senaryosu, mekanları ile dört dörtlük Tsotsi'de, David’in insani özelliklerini bulma yolculuğu mutlaka görülmeli.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Safe House (2012)


Yönetmen: Daniel Espinosa
Oyuncular: Denzel Washington, Ryan Reynolds, Vera Farmiga, Brendan Gleeson, Sam Shepard, Rubén Blades, Nora Arnezeder, Robert Patrick, Liam Cunningham, Fares Fares
Senaryo: David Guggenheim
Müzik: Ramin Djawadi

Uzun süredir Cape Town’da “Safe House” adı verilen ve olağanüstü durumlarda kullanılan tam teşekküllü sığınakta “housekeeper” olarak görev yapan ajan Matt Weston (Ryan Reynolds), yaşanılan durgunluktan çok sıkılmıştır. Sadık bir çalışan olan bu “kahya” kendini kanıtlamak, mesleğinde yükselmek ve Güney Afrika’daki bu görevinden kurtulmak için bir fırsat beklemektedir. Karşısına çıkan ilk vaka ise çok tehlikeli adamla ilgilidir. CIA’in gelmiş geçmiş en iyi operasyoncularından olan eski istihbaratçı Tobin Frost (Denzel Washington) iş ahlakını kaybetmiş ve orduya ait gizli bilgileri para karşılığında satmaya başlamıştır.

En son İngiliz istihbaratından Alec Wade’den aldığı bir mikroçipte CIA’in tüm kirli çamaşırları saklıdır. Peşine düşen tehlikeli katillerden kaçış olmadığını anlayan Frost, Amerikan Büyükelçiliği’ne sığınır ve oradan Weston’ın görev yaptığı eve götürülür. Ama işkenceyle sorguya çekilirken paralı askerler gelip Safe House’ı darma duman ederler. Weston’ın sayesinde son anda kurtulabilen bu ikili, kendilerine saldıranların teröristlerce mi, yoksa içeriden biri tarafından mı gönderildiğini anlamak zorundadırlar. Bu yüzden öldürülmeden önce işbirliği yapmaları gerektiğini anlarlar. Her yerde gözü kulağı olan bu gizli güçlerden kurtulmak için Frost’un zekasına ve tecrübesine, Weston’ın dürüstlüğüne ve tutkusuna ihtiyaçları vardır.

Denzel Washington’ın (Training Day hariç) iyi tarafı temsil ettiği siyah-beyaz kombinasyonunun aksiyon/macera örneklerinden biri daha olan Safe House, oyuncunun bu türde verdiği örneklerle kıyaslandığında Man On Fire ve American Gangster’ın başı çektiği bir DW liginde Unstoppable, Deja Vu veya Inside Man sınıfında kendine yer bulabilecek türden bir yapım bana göre. 2010 yılı İsveç filmi Snabba Cash ile dikkat çeken İsveçli yönetmen Daniel Espinosa’nın Safe House’u çekmeden önce bol bol Denzel Washington/Tony Scott işbirliğinin ürünlerini izlediği anlaşılıyor. Bu filmle ilk uzun metraj senaryosunu yazan David Guggenheim’ın, artık örneklerini çok fazla gördüğümüzden dolayı “cesur” şeklinde tanımlamaktan sıkılabileceğimiz yozlaşmış ve adeta kendi içinde derinleşmiş CIA ayak oyunlarını derleyip toparlayacağı başka bir hazır formül olmadığından, Espinosa’nın Tony Scott formülleriyle hareket etmesi de pek sürpriz sayılmaz aslında.


Bu açıdan pek bir orijinal tarafı bulunmayan, ama baştan sona heyecan dolu bir macera izlemek isteyen, bunun yanında artık bilmem kaçıncı defa kendini bayrağına adamış ama bir komplo sonucu görev ve sorumluluklarını sorgulayarak karanlık tarafa geçen, bu sayede geçmişin kefaretini ödemek isteyen bir kahraman (ve başta mecbur kalsa da sonra ona yarenlik ederek kendi saf değerleriyle kahraman olan bir çaylak) öyküsüne burun kıvırmayan seyirciler için biçilmiş kaftan. Yeni olmasa bile, Frost’un sistemden çıkıp ona karşı gelmesinin bahanesi olarak anlattığı kısa öykünün inandırıcı kurgusu, buna bağlı olarak kendine haklı gerekçe yaratmak için “herhangi bir işte uzun zaman çalışırsan, o işte ustalaşırsın ve yalan söylemek, ihanet etmek hayatının bir parçası oluverir” gerçekliği filme pozitif mesaj katkısı sağlıyor.

Washington – Reynolds ikilisinin uyumu, zaten Washington’ın karşısına kimi koysanız gerçekleşecek bir usta – çırak düzleminde. Western havası sezdiren finaldeki karşılıklı oyunları da gayet başarılı. Brendan Gleeson, Sam Shepard, Liam Cunningham, Vera Farmiga gibi iyi oyuncuların takım elbiseli mekanik rollerde böylesine ikinci, üçüncü planda kalışları yine çoğu Denzel Washington filminden alışık olduğumuz bir durum. Bourne üçlemesinin de görüntü yönetmenliğini yapan yılların tecrübesi Oliver Wood’un Güney Afrika mecrasını az da olsa Hollywood sentetikliğinden arındıran tarzı belli oluyor. Arandığı vakit çok fazla bulunacak olsa da, özellikle stadyum bölümünün türlü mantıksızlıkları ve Weston’ın filme hiçbir katkısı bulunmayan gönül ilişkisi gibi zayıflıkları fazla takmadan izlemek, politik tabanlı bu aksiyon/maceranın tadını almak isteyenler için daha doğru olacaktır. Ama “zıt taraflar Stockholm sendromunda buluşur” temalı aksiyon/macera filmlerinin iki güzide örneği olan Midnight Run ya da The Negotiator gibilerinin yanında vasat bile sayılabilir.

7 Ağustos 2011 Pazar

Yesterday (2004)


Yönetmen: Darrell Roodt
Oyuncular: Leleti Khumalo, Kenneth Khambula, Harriet Lenabe, Lihle Mvelase, Camilla Walker
Senaryo: Darrell Roodt
Müzik: Madala Kunene

Kocası, sınır ötesinde, Johannesburg'da çalışan bir maden işçisi olan, kendisi ise Afrika’nın bir Zulu köyünde beş yaşındaki kızı Beauty ile yaşayan, haftanın bir günü evinden kilometrelerce uzaktaki sağlık ocağına kızıyla birlikte yürüyen Yesterday, uzun kuyruğun sonuna yetişmesine rağmen bir türlü muayene olma şansı yakalayamaz. Öksürük nöbetleri ve halsizlikle boğuşan annenin sağlık sorunlarına bir de bayılma eklenir. Köyün diğer kadınlarıyla arası iyidir. Köye yeni gelen sevimli ve insancıl öğretmenle de hemen kaynaşır. Ama bir türlü doktora görünüp hastalığını öğrenemez. Neyse ki birgün öğretmenin tuttuğu taksi ile sağlık ocağına erkenden gidip muayene olan Yesterday testler sonucunda HIV virüsü taşıdığını öğrenir.

Kocasıyla aşk evliliği yapmış, Beauty gibi güzel bir kız çocuk sahibi olmuş, köyünde kızıyla kendi halinde geçinip giden saf, temiz ve fedakâr bir anne Yesterday. Hastalığını öğrendikten sonra bunu Johannesburg'daki kocasına söylemek zorunda kalıyor. Hastalığın bütün belirtilerini gösteren kocası bunu şiddetle inkâr ediyor. Yılmayıp kocası ve kızı için mücadele etmeye karar veriyor. Hastalığı duyulduktan sonra köylülerin tepkilerine rağmen ölmeye yakın kocasını eve alan genç kadın, artık hem hastalığıyla hem de köylülerle yalnız başına mücadele etmek zorunda kalıyor. Güney Afrika’lı sinemacı Darrell Roodt’un yazıp yönettiği, 2005 yılında En İyi Yabancı Film Oscar adayı olmuş Yesterday, öleceğini öğrenen bir annenin kendinden önce kocası ve çocuğu için endişelenmesi sonucu gösterdiği fedakârlıkları konu alan sade ama çok güçlü bir film. Yıllarca hastalıklar ve açlıkla mücadele etmiş, hâlen de etmekte olan büyük Afrika’nın küçücük bir parçasından duygu yüklü bir dram.


Hastalığını bir kenara bırakarak herşeyden önce Beauty’nin okula gitmesi için savaş veren, hasta kocasını kabul etmeyen hastanelere karşı çıplak elleriyle kendi hastanesini inşa eden Yesterday’in hikâyesinin anlatımı, pek çok fedakârlık öyküsünün aşırıya kaçtığı duygu sömürüsü yanlışına düşmemiş. Öyle görülme ihtimalinin bile bir yanılsama olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yesterday her ne kadar bir azim ve fedakârlık kesiti de olsa, hissedilir derinliğinde yatan yalnız, çaresiz, naif, güçsüz bir kadının kendini bulma, ümitlerini ve hedeflerini insanca ayakta tutma gayretini anlatıyor. Darrell Roodt, sahip olduğu benzersiz coğrafyanın da avantajını kullanarak, bu yalnızlığı belgesele ve dramaya eşit uzaklıkta bir gerçeklikle yorumluyor. Bu filmden sonra Terry George (Hotel Rwanda) ve Clint Eastwood (Invictus) gibi yönetmenlerle çalışma fırsatı bulmuş Leleti Khumalo’nun etkileyici oyunu, Yesterday’in sahip olduğu her özelliği yansıtma becerisine sahip.

Bir insan isimi olarak Dün’ün temsil ettiklerinden biri de, ölmek üzere olan bir kadının bundan böyle dünde kalacak olmasını bir çırpıda kabullenmeyerek, hayatındaki tek Güzellik olan kızı Beauty’nin Yarın’ı için verdiği müthiş emeğin zıtlığında kendini buluyor. Bir film olarak Yesterday ise, hüzün dolu gerçekliğine bağlı kalan öyküsüyle, görüntü yönetimiyle, müzikleriyle harika bir sinema dili konuşuyor.

27 Ocak 2011 Perşembe

Stander (2003)


Yönetmen: Bronwen Hughes
Oyuncular: Thomas Jane, Dexter Fletcher, David O'Hara, Deborah Kara Unger, Ashley Taylor, Marius Weyers
Senaryo: Bima Stagg
Müzik: David Holmes

Güney Afrika Johannesburg’da görev yapmakta olan saygın polis şefi Andre Stander, 80’lerin başlarında işinde çok başarılıdır. Güzel karısı Bekkie ile tutkulu bir evlilik sürdürürken, bastırmak zorunda kaldıkları siyahların isyanında aksilik yaşayınca mevkisini, makamını, yaşadığı hayatı sorgulamaya başlar. Geçici bir bunalım hali olduğu düşünülürken birdenbire tek başına banka soymaya başlayan biri oluverir. Üstelik soygunlarını öğle tatillerinde kılık değiştirerek gerçekleştirmekte, sonra da mesaisine kaldığı yerden devam etmektedir. Ardından ekibiyle birlikte soygunun yapıldığı yere, bu kez polis kimliğiyle giderek insanlara sorular sormaya, kendi yaptığı soygunun suçlusunu bulma numarası yapmaya başlar. Bu sorguların birinde mağdur kişiye sorduğu “soyguncu neye benziyordu” sorusuna “size!” cevabı alınca, bir hobi, bir hastalık, bir tutku haline gelen banka soygunları polis teşkilatını, özellikle de Stander’in beraber çalıştığı kankası Cor’u kuşkulandırır. Sonunda bir soygunda Cor tarafından enselenen Stander, 32 yıl hapse mahkum edilir. Bunun iki yılını yattıktan sonra hapiste tanıştığı Lee McCall ile birlikte kaçmayı başarır. Daha sonra yine hapiste tanıştıkları Allan Heyl’ı da aralarına alarak Stander’ın deyimiyle “sistemin ve sermayedarların canına ot tıkamak” üzere hep beraber yeni soygunlara doğru yelken açarlar. Çetesi ile hızı kesilemeyen “wanted” bir şahsiyet haline gelen Stander, suç dünyasının çok tartışılan aykırı figürlerinden biri haline gelir.

Filmin başına dönersek, hızlı ekipler amiri Andre Stander’ın düğününe, balayına ve güzel karısı Bekkie ile yaşadığı aşkına tanık olduğumuz bölümler bizi nasıl bir filmin beklediği hakkında pek de fikir sahibi yapmıyor. Ama yine de işleniş açısından kendine bağlayan bir çekicilik mevcut. Çok başarılı isyan sahnesi, bizi hala nasıl bir film beklediği hakkında fikir sahibi yapmadığı gibi bu çekiciliği devam ettiriyor. Hızlı/yavaş planların, Afrika sıcağı ile gerilim sıcağını beraber servise sunan sağlam bir sinematografinin, kaos ortamının yarattığı gerilimin konuştuğu bu sahnede yaşanan trajik olayların ardından, Stander’in babasıyla ırkçılık ve sermaye tabanlı bir şeyler gevelemesi tansiyonu düşürse de, bunun belirtilmesi boşuna değil. Stander’in gündüzden geceye dönüşüm sürecine tutulan ışıklardan biri.. Ne zaman ki Stander, isyan sonrası tuhaf ve yoğun bir belirsizlikle kaplanmış psikolojisi sebebiyle bir öğle tatilinde tek başına banka soygunu kariyerini başlatıyor, işte o zaman film başlıyor. Hızlı ama baş döndürmeyip mide bulandırmayan kurgu, heyecan, macera, elbette biraz allanıp pullanıp perdeye uyarlanmış bu yaşanmış olaylar zincirini bir seyir zevki haline getiriyor.


Stander’in bir suçlu portresi olarak doğuşu, gerilimin gölgesinde sürdürdüğü gösterişli hayatı, çetesi, karısı ve babası ile olan uzak ilişkisi ve tabi sonu, çok lezzetli bir macera filmi ile sade bir dramı bütünleştiriyor. Hele de Stander’a beyaz perde karizması sağlayan Thomas Jane’in ekranı dolduran güçlü ve seviyeli oyunu (ki kendisinden hiç beklemezdim) ile film zıpır bir aksiyon ile kısmen de olsa suç/suçlu anatomisi arasında mekik dokuyan olgun bir görüntü çiziyor. Thomas Jane’in katkılarıyla sempatik ve karizmatik bir anti-kahraman kimliğine bürünen Andre Stander’in bir soyguncu, yani kötü adam oluşu yanında, bu eylemleri anarşik çıkış noktalarıyla mazur gösterme gayretleri, sistemi çökertme arzusu, gerçek hayatta neden onun alternatif hayran kitlesine sahip olduğunu yeterince açıklıyor olsa da, görünenin altında yatan sebepler üzerine de boş konuşmayan bir film.

Andre Stander, vakti zamanında temsil ettiği baskıcı ve ırkçı sistemin bir parçası olmayı içine sindiremeyip çeşitli derecelerde dönüşlerle o sistemin kurtulmak istediği ele avuca sığmaz bir suçluya evriliyor. Zenginden alıp kendi yiyen bir Robin Hood, kendini yıllarca kullanmış, adam öldürtüp bunu kendi kitabına uydurmuş sistemden, onun parasını çalarak intikam alma yolunu seçen bir yol şovalyesi gibi payeler biçilebilecek bir isyancı. Kötü adamın bu denli sempatik gösterilmesi/gelmesi pekçok filmden alışık olduğumuz bir hadise. Ama Stander, bir Charles Manson da değil nihayetinde. Sevebilen, sayabilen, kişilik sahibi bir suçlu. Hatta onurunu kurtarmak, özür dilemek, günahlarından arınmak için bir araba sopa yemeyi göze alabilecek kadar hem de. Suçunun temelinde yatan sebepler ise daha açıklanabilir ve kabul görebilir nitelikte. Kötünün sempatik sunumu meselesi de ayrı bir yazı konusu.


Hollywood’un oyuncak ettiği, cevherini görmemizi engellediği Thomas Jane’den başka filmde Stander’in eşi Bekkie rolünde Kanada asıllı Deborah Kara Unger gibi bir buz kraliçesi de var. Bu sıfat, bir buz patencisi olmasından değil, izleyene sağı solu belli olmayan bir tekinsizlik zerkeden simasını, aynı özellikteki oyunuyla paketleyen, yolda görülse kaldırım değiştirmek ile değiştirmemek arasında ikilemler yol açabilecek vahşi havasından gelmekte. Neyse ki bu filmde o taraklarda bezi yok. Fakat Crash, The Game, Payback gibi filmlerde yarattığı famme fatale, fitne fücur kadınlar ile hermafrodit bir koku sezdirmeyi becermiş bir aktris. Stander çetesinin iki üyesini canlandıran Dexter Fletcher ve David O’Hara da filmin genel havasına çok uyumlu seçimler. Çok derin bir senaryosu ve devasa aksiyon numaraları olmayan Stander’ı beğenmemin önemli sebeplerinden biri, 70’li yılların cool modasının, 80’lerin yapmacıklıklarına henüz bulaşmadığı geçiş dönemini çok iyi etüd etmiş bir görüntü estetiği yanında, müziklerin de aynı geçişe sağladığı uyum oldu. Ocean’s 11-12-13, Out Of Sight filmlerinin süper müzisyeni, güzel insan David Holmes, dramatik yoğunluk içeren sahneler ile araba takip sahneleri arasında kopmadan gidip gelen temalara imza atıyor.


Kanada, Güney Afrika, İngiltere ortak yapımı Stander, A sınıfı Hollywood maceralarının çoğunun canına okuyabilecek güce sahip. Pek ilgi görmediği açık. Zaten DVD’sini de ucuz reyonda buldum. Başka bir husus da filmin yönetmeni Brownen Hughes’ü erkek sanmış olmam. Açıkçası böylesi erkeksi ama estetik (erkekten estetik olmaz mı demek oluyor şimdi bu!) bir filmin yönetmeninin kadın olacağı aklıma gelmezdi. Hani bir önceki Ben Affleck-Sandra Bullock romantizmi Forces Of Nature’un yönetmenliğini bir kadına yakıştırabiliyoruz da Stander’ı yakıştırmıyoruz. Bazı kadınların önyargıları yıkmaları gibi biz de kendi önyargılarımızı sıkça gözden geçirsek iyi olacak. Stander’ın, keşfedilmeyi, zevk almayı bekleyen soğukkanlı bir havası var. Büyük maçları ve sahada oynayan büyük oyuncuları seyretmek zorunda bırakılan, aslında kendisi de çok yetenekli olan yedek sporculara benziyor.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Doomsday (2008)



Yönetmen: Neil Marshall
Oyuncular: Rhona Mitra, Bob Hoskins, Malcolm McDowell, Alexander Siddig, David O'Hara, Jeremy Crutchley, Craig Conway, Lee-Anne Liebenberg
Senaryo: Neil Marshall
Müzik: Tyler Bates

30 yıl önce İskoçya’da ortaya çıkan bir virüs tüm insanların yaşamını alt üst etmiştir. Bu ölümcül virüsün yayılmaması için karantina altına alınan ülkede hala hayatta olan insanlar ölüme terk edilir. Bu duvarın ardında yıllarca izole edilen virüs, İngiltere’de yeniden ortaya çıkar. Hükümet bu virüsü yok etmesi ve tedavi yöntemi bulması için bir ekibi duvarın ardına yollar. Bu duvarın arkasında ne olduğu bilinmiyor, tek bilinen harabeler içinde bir cehenneme doğru yol alıyor olmaları...

İngilizlerin virüs fobisi tam gaz sürüyor. Özellikle 14 ve 15. yüzyıllarda salgın hastalıklara en çok kurban vermiş Avrupa ülkelerinden biri olan İngiltere’nin bu korkusu günümüzün global vizyonu ile birleştiğinde 28 Days/Weeks Later gibi post-apokaliptik yapımlardan Shaun Of The Dead benzeri zombi parodilerine kadar uzanan farklı türlerde kendini gösterdi. Günümüzde farklı bir virüs türünden sayabileceğimiz, nereden nasıl vuracağı belli olmayan 11 Eylül sonrası terör korkusunu halen üzerinden atamamış olan İngiltere’nin olası bir felaket ardından kafasında kurduğu kıyamet senaryolarının en tepesinde virüsler bulunmakta. Ama bunlar durduk yere öldüren virüslerden çok, insanı insana öldürten türlerden ki bunun terör fobisi ile bağlantısı daha belirgin. Neil Marshall gibi Dog Soldiers’ta kurt adama, The Descent’de yer altı zombilerine dönüşmüş insanların bu evrimleşmelerine kafayı takmış bir İngiliz’in virüs modasına uymasında şaşılacak bir yan yok. Özellikle The Descent ile 2000’lerin korku/gerilim anlayışına yenilik olmasa da dinamizm getirmiş bir yönetmenin elinden çıkan kıyamet sonrası muammasının bu denli dereden tepeden, kapıdan bacadan ve sıradan olmasını sanırım kimse beklemiyordu.


Ölümcül bir virüs sonrası karantinaya alınmış İngiltere’nin yarısı ile, sözde daha güvenli olan ve politik yönden diktatörlüğe doğru ilerleyen diğer yarısı fikri gayet şık bir post-apokaliptik tablo hayal ettiriyor. Karantinaya alınmış virüslü bölgede uzun yıllar sonra hala canlıların yaşadığı keşfedilince, tekrar aynı virüsün pençesine düşmüş olan “sağlıklı” bölgeden antidotu bulup getirmekle görevli bir ekip bu bilinmezliğe gönderiliyor. Marshall’dan esasen yoğun distopik betimlemeler kokusu yayan böyle bir hikayeye boyut, derinlik, sürükleyicilik katacağını bekleme lüksümüz var. Fakat virüslü bölgenin çığrından çıkmışlığı resmedilirken ipin ucu öyle bir kaçırılmış ki, yakalayabilmek için Marshall’ın Robert Rodriguez misali beslenme modeline ayak uydurma gayretinde olduğunu düşündürtüyor adeta. Bir sürü benzer temalı filmden yapılan alıntılarla ortalama klişe bir aksiyon senaryosu buluşturularak bu lüks beklentimiz de çöpe atılmış oluyor. Son model silahlarla donatılmış elit bir timin, panzehir bulmak için yıllarca unutulmuş karantina bölgesine girip post-apokaliptik yamyam punklara esir düşmesi, onlardan kurtulup bu kez kült insan Malcolm McDowell’ın canlandırdığı, şatosunda uygarlığını kurup kendini tanrı ilan etmiş bilim adamı Kane’in ortaçağ gladyatörlerini alt ederek gıcır gıcır bir Bentley üzerinde otoyolda tekrar punk ahalisiyle Mad Max’ten neredeyse birebir alıntılanmış otoyol kapışması ile misyonlarını tamamlamaları üzerine bir macera bu.

Bir önceki cümleyi okuyup heyecanlananlar olduysa Doomsday’i kaçırmasınlar. Ben de olsam heyecanlanırdım. Ama alıntı mı, çalıntı mı, gönderme mi, saygı mı her ne ise bu zincirinden kurtulmuş aksiyonun içinde bir gram yenilik veya özgünlük yok! Doomsday’i Neil Marshall çekmemiş de adı sanı duyulmamış bir yeni yetme aksiyon fırlaması çekmiş gibi izlemek gerek ki o zaman filmin abukluğu belli belirsiz bir yere otursun. Bir anlık heyecandır, adam fark edilmek istiyordur densin geçilsin. Öbür türlü, bir Prodigy klibinden, gladyatör arenasında tak tuk dövüşen Kate Backinsale-Milla Jovovich karması aksiyon hatununa, oradan da 1981 tarihli Mad Max’in finaline zaplamış gibi hissettirmek Marshall’ın olsa olsa sıkıcı fantezilerini izleyicisiyle gereksiz paylaşımıdır.


Şahsen merakla beklediğim Neil Marshall’ın Doomsday’i ilk, hatta ikinci bakışta bile kötü bir film. Ama sanki Marshall’ın bilinçli olarak kötü olmak gibi bir çabası veya yaptığı bariz alıntılarla Doomsday’i özellikle koymak istediği bir yer var. Virüsün adının “reaper” olmasının ki, ilk aklıma gelen Blade 2’de yeni vampir türüne verilen isimdi, saç şekline kadar Underworld’deki Selene’i, aktivite yönünden de Resident Evil’in Alice’ini andıran, Eden Sinclair karakterinin, sözünü defalarca ettiğimiz çakma Mad Max finalinin ve araştırma yapılsa daha birçok kasti hareketi ile kör kör parmağım gözüne referansların gönderilmek istendiği yer kanımca “kült”, “kitsch”, “pop-art” gibi alternatif mecralar. Kaldı ki güncel aksiyon pratiği ve kadın maçosu karakterlerin ortak paydaları yüzünden oralara bile çok uzak. Hani branşında biraz kendine has ve yenilikçi olsa “evet, gerçek bir distopya çılgınlığı bu” dedirtebilirdi. Baştan sona bildik bulduk bir aksiyon deyip geçmemin tek sebebi, küçücük Six-String Samurai kadar bile özgün olamayışı…