Cin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2022 Perşembe

Limbo (2021)

 
Yönetmen: Soi Cheang
Oyuncular: Ka-Tung Lam, Yase Liu, Mason Lee, Hiroyuki Ikeuchi
Senaryo: Kin-Yee Au
Müzik: Kenji Kawai

Çinli roman yazarı Lei Mi'nin Wisdom Tooth adlı romanından uyarlanan Limbo'nun senaryosu Kin-Yee Au'ya, yönetmenliği ise Soi Cheang'a ait. Kurbanlarına türlü eziyetler ettikten sonra ellerini kesen vahşi bir seri katilin peşindeki polis akademisinden birincilikle mezun olmuş genç Will Ren ile kıdemli Cham Lau'nun macerasını izlediğimiz film, konu olarak türe hiçbir yenilik ve farklılık getirmiyor. Uyuşturucunun etkisindeyken Cham Lau'nun karısına çarpan, hapisten çıkınca da Cham Lau'nun intikam için peşine düştüğü Wong To ile dramatik yoğunluğunu arttıran Limbo, her şeye rağmen kasvetli, yağmurlu atmosferi, siyah beyaz görüntü kalitesi ve özenli setleriyle kendi çapında fark yaratmaya çalışan bir yapım. Benzerlerine nazaran pek de zekice olmayan ama gizemli cinayetler serisi içine Cham Lau ve Wong To'nun aralarındaki arızalı geçmişi de katması, hatta giderek onu en önemli parçalarından biri yapması da filmi çok fazla yükseltmiyor. Aynı zamanda bir roman uyarlaması olduğunu gösteren konu derinliğine, karakter ve olay analizine dair dişe dokunur bir genişliğe sahip olduğu da pek söylenemez. En azından filmin kendisinden metinsel olarak böyle bir edebi yetkinlik alamıyoruz. Ancak her şeyden evvel belli bir atmosfer becerisi gösterdiğinden seyir zevkini arttırıyor. Şehrin modern görüntüsüyle salaş arka sokaklarının yarattığı tezatlığın fonunda heyecan verici takip ve kavga sahneleriyle aksiyon/gerilim yönünden çarpıcı anlar mevcut.

Filmin üç ana karakteri de kendi klişeleri dahilinde hikayede paylarına düşen rollerin dışına pek çıkarılmıyor. Çaylak ve kıdemli polis uyuşmazlığı biraz da hızlandırılmış biçimde halledilirken, kıdemli polis Cham Lau ile suça bulanmış Wong To arasındaki affetme/affedilme çatışması filmin sivri uçlarından biri haline getirilmeye çalışılmış. Özellikle genç bir kız olarak Wong To'nun bitmek bilmeyen çilesi onu sık sık iki polisin de önüne çıkarıyor. Senaryonun bir türlü rahat yüzü göstermediği Wong To'nun akıbetinin ne olacağını bilmemiz bile bu sürecin mayınlı bölge halini engellemiyor. Yine de bilmesek çok daha iyi olurdu. Bunu bilmemizin sebebi ise filmin final bloğunda yaşanan bazı olayları en başta göstermesi ki, son derece gereksiz bu kurgu oyunu filme önemli miktarda kan kaybı yaşatıyor. Oyunculuk yönünden de en başarılı kişi, Wong To'yu canlandıran Yase Liu ki bu performansıyla haklı olarak Hong Kong Yönetmenler Birliği ve Hong Kong Eleştirmenler Birliği en iyi kadın oyuncu ödülleri almış. Dünya prömiyerini 71. Berlin Uluslararası Film Festivali'nde yapan, 2021 Asya Film Festivali'nden prodüksiyon tasarımı ve ses dallarında iki ödül alan, ama ülkesi Hong Kong Film Ödüllerinde de aday olduğu 14 daldan eli boş dönen Limbo, seri katil türüne yeni bir soluk olmasa da, siyah beyaz uyumunu iyi kullanmış, salaşlığından belli bir estetik yaratmış, kan, çamur ve yağmur içinde bir aksiyon, gerilim, dram karması. 

26 Haziran 2019 Çarşamba

An Elephant Sitting Still (2018)


Yönetmen: Bo Hu
Oyuncular: Yuchang Peng, Yu Zhang, Uvin Wang, Congxi Li, Xiang Rong Dong, Xueyang Wang, Wang Ning, Manzi Zhuyan, Xiaolong Zhang
Senaryo: Bo Hu
Müzik: Hua Lun

Pekin Film Akademisi'nde yönetmenlik eğitimi alan, ülkesinde bir kısa film çeken, birkaç roman yazan Bo Hu'nun yazıp yönettiği An Elephant Sitting Still, yaklaşık dört saat uzunluğunda dev bir dram. Aynı şehirde yaşayan Wei Bu, Chang, Ling ve Bay Wang'dan oluşan dört karakterin bir gününü karışık bir kurguyla izlediğimiz film, adeta dört filmin birbiri içinde erimesinden vücut buluyor. O vücudun yorgunluğu, bezginliği, bunalımı, pişmanlığı ve nihilizmi kendini bu dört karakter vasıtasıyla ifade ediyor. Hakkında yapılan yorumlarda "bir yalnızlık senfonisi", "nihilizm şiiri", "destansı intihar mektubu" gibi tumturaklı ifadeler kullanılması film hakkındaki beklentileri yüksek bütçeli ana akım bir gişe yapımı olarak zirveye çıkarmasın. Da xiang xi di er zuo her zevke hitap edecek bir film değil. Uzun olduğu kadar ağır ve zor bir film. Bu ağırlık, hem tempoyu, hem de her hücresine yayılmış depresif yapıyı tanımlıyor. Ama dört saate yakın süresi boyunca yarattığı atmosferi öyle her filmde bulmak da kolay değil. Filme yakıştırılan "intihar mektubu" tamlaması ise 12 Ekim 2017'de 29 yaşında intihar eden Bo Hu'nun ardında bıraktığı ilk ve son film olmasından kaynaklı bir benzetme.

Dünyanın sanayii devlerinden biri olan Çin'in, sömürülen ucuz iş gücü, gelir adaletsizliği, hava ve çevre kirliliği gibi sorunlarla boğuşması, beraberinde ahlaki çöküntüleri ve depresyonu da getirmesi kaçınılmaz. Sima olarak birbirinden ayırmakta zorlandığımız Çinli bireyler, yaşadıkları depresif hayatlarıyla da birbirinin aynı sorunlarla debelenmekteler. Evrensel anlamda endüstri gelişimine öncelik veren toplumlarda daha iyi ekonomik ve sosyal şartlarda, daha mutlu bireyler olmak, duygu dünyalarını geliştirmek, hayallerinin peşinde koşmak, hepsi bir tarafa sadece birey olmak bile çok zahmetli hale gelmeye başladı. Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul, mutsuz daha mutsuz. Gençlerin ahlaki çöküntüden, zorbalıktan, duyarsızlıktan, idealsizlikten, eğitimsizlikten, vasatlıktan başını kaldıracak hali yok. Orta yaş demek, emek sömürücü fabrikalar, istenmeyen meslekler, acımasız bankalar tarafından rehin alınmak demek. Yaşlılık ise yük olmak, çağdışı olarak hakir görülmek anlamına geliyor. Bunları çocuk olmak, kadın olmak, farklı ırk, din ve mezhepten olmak diye genişletebiliriz. İnsanların omuzları bu yükler için yeterince güçlü olmadığından, filmdeki dört kişinin yaşadıklarını dünyanın çeşitli yerlerindeki herkes, hepimiz farklı ölçeklerde yaşıyoruz. O yüzden, filmde karakterlerin rutinlerindeki -birkaç olay dışında- depresif yönler artık kanıksanmış biçimde hiç de sıradışı değil.


Okulda zorbalık gören bir çocuk, en iyi dostuna ihanet eden bir genç, kendinden büyük evli bir adamla ilişki yaşayan bir kız ve evladı tarafından artık istenmediğini hisseden yaşlı bir adam, filmde yaşadıklarıyla size hayatın sırrını vermiyor belki. Ama etraflarında olup bitenlerin ağırlığı, hepsine ayrı birer fil büyüklüğüyle üzerlerine oturuyor adeta. Mutluluk ve huzur çok uzak kavramlara dönüşmüş, buhar olup uçmuş sanki. Hatta Wei Bu filmin bir yerinde konuştuğu müdür yardımcısına "neden gelecek hakkında bu kadar olumlu düşünüyorsun" diye hayretle soruyor. Bo Hu, filmini (ya da film içinde filmlerini) hiç bir kalıp, klişe, simetri üzerine oturtmaya çalışmadan, aceleci davranmadan, doğaçlamaya müsait özgür alanlar yaratarak çekmiş. Uzun planlar, depresif diyaloglar, bitkin bir tempo, toplumsaldan bireysele ulaşmış bir yorgunluk ve bunalım hali seyircinin üzerine bir fil gibi çökmeye o kadar müsait ki, bu manada adının hakkını veriyor. Fakat tüm bu negatif yoğunluktan kendine öyle bir söz ve müzik yaratıyor ki, dört karakter arasında yaşanılan gel gitler bir süre sonra hem kendi ritimlerini buluyor, hem de birbirlerinin ritimlerine eşlik ediyor. Hepsinin akıbetlerinin nerede ve nasıl sonuçlanacağından ziyade, sadece kendi anlarını yaşadıklarını anlıyor, onları öyle kabullendiğimizi fark ediyoruz.

Başta 2018 Berlin Film Festivali'nden alınan dört ödül olmak üzere çeşitli organizasyonlardan Bo Hu ağırlıklı ödüller kazanan An Elephant Sitting Still, seyirciyi oldukça zorlayacak, ama içine almayı başardığı vakit kendine ait ne varsa depresif samimiyetini ve gerçekliğini kabul ettirebilecek kapasitede bir yapım. Belki bir nebze finaliyle tatminsizlik yaratabilir. Ne de olsa 3 saat 50 dakika gibi zorlu bir süreye değecek bir final beklentisi oluşması gayet doğal. Ama filmi başıyla, ortasıyla, sonuyla bir bütün halinde gören, özellikle de Nuri Bilge Ceylan finallerini bu bütünlük dahilinde anlamlandırmada sıkıntı yaşamayan insanlar için bu uzun ve meşakkatli yolun sonu da her bünyede kendi anlamını bir şekilde yakalayacaktır. Başta Wei Bu rolündeki genç oyuncu Yuchang Peng'in yüz ifadesini, vücut dilini ele geçirmiş dünyanın sonuna delalet performansı olmak üzere, dört oyuncu da kendi kulvarlarında çok güçlü anlar yaratıyorlar. Şayet An Elephant Sitting Still'in sinema tarihinde önemli bir yeri olacaksa, intihar etmiş genç bir yönetmenin ilk ve son filmi olması yanında, yalnızlığın, hüznün, karamsarlığın, toplumsal çöküntülerin körüklediği bireysel bunalımların, sadece kendi coğrafyasına ait olmadığını, kendi coğrafyasının göbeğinden gösterebilme, üstelik bunu minimal bir koyulukla biçimlendirme yetisi sayesinde olacaktır.

29 Aralık 2017 Cuma

The Foreigner (2017)


Yönetmen: Martin Campbell
Oyuncular: Jackie Chan, Pierce Brosnan, Orla Brady, Ray Fearon, Dermot Crowley, Charlie Murphy, Lia Williams, Michael McElhatton, Niall McNamee, Rufus Jones, Katie Leung, Aaron Monaghan
Senaryo: David Marconi, Stephen Leather
Müzik: Cliff Martinez

Ailesinden kalan tek kişi olan kızını Londra'daki bir bombalı saldırıda kaybeden lokanta sahibi Quan, sorumluların bulunması için hiçbir şey yapılmadığını fark edince son olarak İrlanda başbakan yardımcısı ve eski bir IRA aktivisti olan Liam Hennessy'den yardım ister. Hennessy ise bunu yapan kişileri bilmediği için Quan'a yardım edemez. Fakat eski bir özel kuvvetler askeri olan Quan, onun bir şeyler bildiğini düşündüğü için ona karşı taciz saldırıları düzenler. Artık tek istediği, kızının ölümüne sebep olan bombacıların isimlerini öğrenip intikam almaktır. Oysa farkında olmadan kendini İrlanda ve İngiltere arasındaki barışı bozmak isteyen entrikalar zinciri içinde bulur. Stephen Leather'ın The Chinaman adlı romanından David Marconi'nin senaryosunu yazdığı, Vertical Limit, Casino Royale gibi bazı iyi çekilmiş filmlerin yönetmeni Martin Campbell'in yönettiği The Foreigner, 63 yaşındaki Jackie Chan'ın kimbilir kaçıncı filmi olarak hanesine yazılan sürükleyici bir macera.

İşin içinde Chan olunca beklentiler genelde bol aksiyon/komedi yönünde oluyor. Yine Campbell'in 2010'da çektiği, dedektif Mel Gibson'ın aktivist kızının cinayeti üzerine sazı eline aldığı Edge Of Darkness'a benzer bir intikam hikayesini bin defa izlemiş olmanın sıkıcılığı bir yana, bu hikayelerin dallanıp budaklan entrikaların orta yerine konuşlandırılması, işin seyrini biraz olsun ilginç kılıyor. İntikam motivasyonu, çok daha büyük komploların açığa çıkmasına vesile oluyor. Kahramanımız intikamını alırken, devletler veya şirketler arası çıkar ilişkilerinden kaynaklanan daha büyük tekerleklere de çomak sokuyor ki, zaten kuru kuruya bir intikam macerası çabuk tıkanabilir. The Foreigner'daki ayak oyunları ise, İngiliz hükümeti ve IRA arasında sağlanan barışa rağmen, bu huzur ortamının hala kaygan zeminde bulunması, geçmişteki hesapları kapatmamış bazı derin oluşumların bu ortamı baltalamaya yönelik terör saldırıları üzerinden şekillenmekte. Ailesinden kalan tek fert olan kızı Fan'ı terör saldırısına kurban veren Quan'ın, iki ülke arasındaki bu hassas dengeler nedeniyle saldırganların bir türlü yakalanmaması sonucu insiyatifi eline alması, Jackie Chan filmlerinde görmeye alışık olmadığımız bir ciddiyet ve politik gerilim tonuyla işleniyor.

Bir roman uyarlaması olmanın getirdiği, entrikaların havada uçuştuğu film, gereksiz aksiyona yüklenmeden, gerekli gördüğü yerlerde de mantık hatalarına, klişelerine rağmen dinamik ve estetik olabilen yapısıyla eli yüzü düzgün kalabiliyor. MacGyver, Bourne karışımı Quan'ın inatçı adalet kovalayıcısına, sonuçsuz kalınca da inatçı bir intikamcıya dönüşü, bu tarz filmlerin sınırlarında ikna edici ve kendi liginde üst sıralarda yer alması gereken türden. Ülkesi dışında çektiği bir sürü çöp filmde ya Amerikalı vasat oyuncuların yancısı ya da sıkıcı aile filmlerinin "yabancı" sosu olarak kullanılan usta oyuncu Jackie Chan, canlandırdığı Quan'ın mülayim, acılı ve öfkeli yönlerine çok hakim bir oyun sergiliyor. Bu Hollywood filmlerinin yanına koyduğumuzda pırıl pırıl parlayan ABD, İngiltere, Çin ortak yapımı The Foreigner, İngiliz ve İrlanda ağırlıklı kadrosu, yine aynı coğrafyanın atmosferiyle politik gerilimi aksiyonla dengeli biçimde paketleyen filmleri sevenlerin şans verebileceği bir yapım. Ama bana göre Martin Campbell'in en iyi filmi hala Vertical Limit.

24 Aralık 2016 Cumartesi

Racing Extinction (2015)


Yönetmen: Louie Psihoyos
Müzik: J. Ralph

Japonya'nın Taiji bölgesinde süregelen yunus katliamlarını konu alan The Cove belgeseli ile 2010 yılında Oscar kazanan yönetmen Louie Psihoyos, bu kez tek bir hedefe odaklanmayıp, nesli tükenmekte olan bazı canlı türlerini korumaya çalışan bir grup gönüllü ve aktivisti ziyaret ediyor. Kimi zaman onlardan bu canlılarla ilgili çok ilginç bilgiler topluyor, kimi zaman The Cove'da olduğu gibi aktif biçimde onlarla sahaya iniyor, gerilla yöntemlerle yine tüyler ürperten gerçeklere tanık oluyor. Bu insanlar arasında parlak şirket kariyerini bırakıp kendini sualtı canlılarını araştırmaya, korumaya adayan fotoğrafçı, sinematograf, profesyonel dalgıç Shawn Heinrichs, elektrikli araçları yaygınlaştırma çalışmalarında bulunan Tesla Motors CEO'su Elon Musk, bu araçlarla yarışlara katılan yarışçı ve çevreci Leilani Munter, primatolog Jane Goodall, yeryüzündeki sesleri kaydeden Biyoakustik Araştırma Programı uzmanlarından biyolog Christopher W. Clark, dijital sanatlar uzmanı Travis Threlkel, National Geographic fotoğrafçıları, çevre araştırmacıları ve yazarlar bulunuyor. Psihoyos, bu insanlarla beraber kitlesel yok oluşa bakarken, sadece nesli tükenen hayvanları mercek altına almıyor. Halen olmakta ve olacak bazı çevre felaketleriyle sıranın insanlara gelmeye başladığını bilimsel verilerle vurguluyor.

"Dünya tarihinde beş kitlesel yok oluş gerçekleşmiştir: Ordovizyen, Devonyen, Permiyen, Triyas-jura ve dinozorları yok eden K-T. Bu kadar uzak tarihi algılayabilmek çok zor. 4.6 milyarlık dünya tarihinden bahsediyoruz. Dünya tarihini 24 saat gibi düşünelim. İnsanlık bu sürenin ne kadarlık kısmına denk gelir? Gece yarısından birkaç saniye öncesi, hepsi bu. Biz mahalleye yeni taşınmış çocuklarız." Belgeselin ilk 10 dakikasından sonra duyduğumuz bu cümleler, nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu biraz belli ediyor. Yeryüzündeki altıncı kitlesel yok oluşun tek nedeninin insan olacağı iddiası çok güçlü biçimde filmde yer alıyor. Üstelik bunun sadece bir iddia olmadığı, birşeyler değişmezse adım adım yok oluşa gittiğimiz gerçeği çok kritik örneklerle destekleniyor. Birbirine zincirleme bağlı olan etkenler, insanoğlunu felakete biraz daha yakınlaştırıyor. Örneğin doğal yaşam alanlarını yok ederek veya bu alanları ekilebilir arazilere çevirerek et, süt ve yumurtaya daha bağımlı hale geliyoruz. Bu da karbondioksit ve metan salınımını daha da arttırıyor. Artan karbondioksitin havaya etkisi sonucu oksijenin %80'ini üreten okyanuslar asit havuzuna dönüşüyor, okyanus canlı türleri birer birer yok oluyor, buzullar eriyor, buzulların altında bir canavar gibi yatan metan gazı canımıza okumayı bekliyor. O metan ki, iklim değiştirmeye etkisi karbondioksite göre 22 kat daha güçlü.


Louie Psihoyos, çevre duyarlılığına sahip bu bir grup insanla konuşurken veya onlarla birlikte belgesele materyal toplarken dünyanın farklı coğrafyalarından nesli tükenmekte olan canlılara ait dehşet verici, öfkelendirici, kahredici gerçeklere ulaşıyor. The Cove'da anlattıklarının kat be kat fazlasını izliyoruz. Hong Kong'daki bir terasta, okyanus dibinde bir kayalıkta, gece çökünce kepenkleri indirilen, içi kafeslenmiş canlı hayvanlarla dolu depolarda, tuhaf deniz ürünleri servis eden popüler bir restoranda, adında bir Endonezya köyünde hergün korkunç şeyler yaşanıyor. Ama bunların bir kısmını durdurmayı başaran bu insanları gördükçe hala umut olduğunu görüyor, onlardan biri olabilmek istediğimizi, olabileceğimizi farkediyoruz. Biraraya toplanıp dünyayı kötü güçlerden kurtaran süper kahramanların gerçek hayattaki süretleri olduklarını düşünebiliyoruz. Sosyal medyada kuru kuruya sıkça paylaşılan "karanlığa lanet etmektense bir mum yakmak yeğdir" sözü, farkındalık yaratmak için bütün kozlarını ortaya koyan böylesine mükemmel bir film ile paylaşıldığında gerçek anlamını buluyor.

Çevre duyarlılığı söz konusu olduğunda insanları bilinçlendirmek, bireysel ve kolektif bir farkındalık yaratabilmek için Racing Extinction gibi yapımları izlemek, izletmek önemli. Ama kesinlikle yeterli değil. Öyle ki, bu tip belgeselleri bile izleyip unutmaya meyilliyiz. Ederinin on katı fazla para ile satılan betonlar içinde, ironik biçimde bizi hızlandırmasını isterken aslında bizi hareketsiz bırakan araçlarla yaşıyoruz. Günde 207 litrelik çöp poşeti kadar metan üreten 1.5 milyar inekle aynı gezegeni paylaşıyoruz. Geçimini köpekbalığı veya vatoz öldürmekle sağlayan, üreme konusunda gösterdiği çabayı başka kaynaklar bulma konusunda göstermeyen cahil ve cani insanlar her yerde. Tüm çevresel yıkımlara, ihmallere, hukuksuzluklara seyirci kalıyoruz. Finaldeki görkemli görsel şov gibi sadece izliyor, heyecanlanıyor, üzülüyor, fotoğrafını çekiyor, sonra da yolumuza devam ediyoruz. Mum yakmıyor, şarkı söyleyen dünyayı dinlemiyoruz. Çünkü önceliklerimiz başka. Psihoyos, Heinrichs veya çevre protestolarında şimdiye kadar hayatını kaybetmiş yüzlerce insan zaten bizim yerimize birşeyler yapıyor. Yapanların sayısı yeterli gelmeyince ise, hiç gelmeyecek dişisine şarkı söyleyen O'o kuşu, yüzgeçleri kesildikten sonra suya bırakılan köpekbalığı (ki o köpekbalıkları dört kitlesel yok oluştan kurtulmuşlardı), yeryüzünde bir tane kalmış Toghie adlı ağaç kurbağası, artık bir tane bile kalmayan Çin nehir yunusu, korunması için 1.3 milyon dolar ödenek tahsis edilen Florida çekirge serçesi, geçim kaynağı niyetine acımasızca katledilen manta vatozları birer birer yok oluyor. Antropojen (insan çağı), içinde bulunduğumuz 6. yok oluşa adını vermek için bekliyor. Şayet birer mum yakmazsak...

12 Eylül 2015 Cumartesi

Curse Of The Golden Flower (2006)


Yönetmen: Yimou Zhang
Oyuncular: Chow Yun-Fat, Gong Li, Jay Chou, Ye Liu, Junjie Qin, Jin Chen, Dahong Ni
Senaryo: Yu Cao, Yimou Zhang
Müzik: Shigeru Umebayashi

Yıl M.S. 928. Yer Çin Yasak Şehir. Tang Hanedanlığı. İmparator Ping yedi düvele nâm salan kudretiyle tahtında otururken, İmparatoriçe Phoenix (Zümrüt-ü Anka) bir müddettir sıkıntıda olduğu bir hastalıkla pençeleşmektedir. Çin halkının isimlerini duyduklarında dizlerini titreten ikilinin geçmişe dayanan husumetlerinden kaynaklı entrikalar zinciri sarayın dört bir yanını kuşatmıştır. Küçük oğulları ve İmparator'un birinci karısından olan büyük oğullarının yanı sıra, uzun süredir Yasak Şehrin dışında olan ortanca oğullarının dönmesi ile aile içi bilinmezlikler katlanması güç bir yöne doğru seyretmeye başlar.

İzlediğim Yimou Zhang filmlerine karşı hiçbir zaman tarafsız davranamadım. Sırtını sırf o benzersiz görselliğine dayamayan, hikayesini, hicivini, insani doğrularını şiirsel anlatımı ve masalsı görüntüleri ile birleştirmeyi refleks haline getirmiş yaşayan büyük bir usta olduğunu söylemek artık bana fazlalık gibi geliyor. Curse of the Golden Flower, diğer Yimou Zhang filmlerinden biraz daha farklı olarak aşka değil, entrikaya odaklanıyor. Aşkı hedef aldığı, genelde tarihsel dekorlu filmlerindeki uçarı romantizminde bile her zaman kontrolü elden bırakmayan ustanın işi burada biraz daha zordu. Çünkü sonuna kadar hakkını verdiği aşk kavramını askıya alıp, saray göreneklerine uzak olan bizlerin anlamakta zorlanacağı akıl almaz ilişkiler ve entrikalar yumağı üzerine ihtişamlı bir dram çekmesi, kalpsiz, ruhsuz bir film ortaya çıkarabilirdi. Nitekim bazı eleştirmenlere göre öyle de oldu. Hatta aşk unsurunu ensest bir bakış açısıyla yansıtması dışında, epik bir aşk hikayesi içermemesine rağmen ironik biçimde görkemli bir pembe diziye benzetenler bile oldu.


Fakat kendi adıma, hikayesine her zaman sadık kalan Yimou Zhang için bu filmde de beni rahatsız eden hiçbir şey olmadı diyebilirim. Tamam, o destansı aşk öykülerinden şimdilik bizi mahrum etmiş olabilir. Ama daha uzun süre bu durumdan uzak kalabilecek bir yönetmen değil kesinlikle. Üstelik bu filmde hicivinden yana bir şey kaybettiğine de katılmıyorum. Dışarıdaki tebanın durumunun esasında bu hikayenin meselesi olmadığına inanıyorum. Curse of the Golden Flower, sarayın kirli çamaşırlarını tüm açıklığıyla gözler önüne sermesiyle hiciv yönünden çok güçlü bile sayılabilir. Ama bahsedilen görsel zenginlik o kadar kuvvetli ve bazı tarihçilerin o dönem için “az bile” bulduğu ölçüde müsrif ki, bu sayede biz ekran başındakilere dışarısını bile düşündürme yetisine sahip. Bu renk ve ışık cümbüşünden de hiç rahatsızlık duymadım.

Curse of the Golden Flower, yönetmenin son dönemlerde bizi fena alıştırdığı koreografik açıdan üstün dövüş sahneleri açısından ele alındığında da tatminsizlik yaratabilir. Bu eksikliğin sebebi bana göre ikili, üçlü sahneler yerine daha çok kitlesel dövüş sekansları içermesinden kaynaklı. Bu ikisi arasında ciddi bir estetik farkı var. Ama buna rağmen bu kitlesel savaş sahneleri arasında son zamanlarda izlediğim en çarpıcı sahneler de yine bu filmdeydi. Dışarıda onbinlerle yapılan savaş ile içeride aile bireylerinin birbirleriyle girdiği Shakespeare oyunlarını anımsatan savaş arasında çok anlamlı bir paralellik de hissettim. Chow Yun-Fat teoride ve pratikte imparator kaftanını mükemmel taşıyor. Ama Yimou Zhang fetişi, 4o'ını geçmiş olan öyle bir Gong Li var ki, şahane oyunculuğu bir yana, rüya gibi güzelliğiyle filmin tüm görselliğini geri plana itiyor adeta. Hero, House of Flying Daggers ve güzel insan Ang Lee filmi Crouching Tiger Hidden Dragon gibi filmlerin gerisinde kalsa da, Curse of the Golden Flower, eşsiz Yimou Zhang koleksiyonunda hiç de sırıtmayan bir film bana göre.

21 Kasım 2013 Perşembe

Kekexili: Mountain Patrol (2004)


Yönetmen: Chuan Lu
Oyuncular: Duobuji, Zhang Lei, Qi Liang, Xueying Zhao, Ma Zhanlin
Senaryo: Chuan Lu
Müzik: Lao Zai

Kekexili’deyiz. Burası Çin’in el değmemiş son bölgesi. Rakımı 4700 metreyi bulan Kekexili aynı zamanda Tibet antilobunun geriye kalan son doğal ortamı. Avcılar, dış piyasada kaliteli yünleri iyi gelir getiren bu antilopları zalimce avlıyorlar. Sayıları 1 milyondan 10.000’e inen bu hayvanlar, avcılara karşı 1993’te kurulan gönüllü korucular tarafından korunmaya başlıyor. Ekibin başında ise filmde Duobuji’nin canlandırdığı emekli Tibet subayı Ri Tai bulunuyor. 1996’da avcılar bu kez bir korucuyu öldürünce Pekin’de bir gazete Kekexili’nin hikayesini öğrenmesi için muhabir Ga Yu’yu gönderiyor. Muhabiri de aralarına alan Ri Tai ve ekibi amansız takibine başlıyor.

Tibetçe anlamının “güzel dağlar ve güzel kızlar” olduğunu söyleyen korucuların Kekexili’ye Pekin’den gelen bir jeologun Kekexili’de bir adım attığında, o güne kadar o noktaya ayak basmış tek kişi sen olabilirsin dediğini ve daha sonra o jeologun kaybolduğunu söylemeleri de çok ilginç. Uçsuz bucaksız Tibet alanlarında gördüklerimiz, bu konuda bırakın haber yapmayı, romanlara, filmlere konu olacak evrensel bir trajediyi önümüze seriyor. Korucularla birlikte iz sürüyor, öfkeli hava şartlarına, kum bataklığı gibi ilginç ötesi doğa olaylarına korucularla birlikte karşı koymaya çalışıyor, yöresel iz sürme tekniklerini öğreniyor, çamura saplanan arabamızı itiyor, korucu karakolunda mola veriyor, böylece antilopların dramatik kaderlerinin yanında, onları koruma idealizmi ile bütünleşmiş bu insanların dramlarına da şahit oluyoruz.

Çevre duyarlılığına sahip olmak, yok olmakta olan türleri korumak için savaş vermek çok erdemli davranışlardır. Bu yola baş koymuş insanlara hayranızdır. Ama bunu popülist yaklaşımlarla şova dönüştürenleri kolayca ayıklayabilir miyiz? Kimi uzmanlar Greenpeace’in bile kendi içinde hala ortak bir çevre bilinci geliştiremediği yönünde birleşebiliyorlar. Tabiat dengesine insan müdahalesi her zaman tartışılır. İyi veya kötü yönde dahi olsa bu müdahalelerin altında hep bir takım komplo teorileri de üretildiğini okuyor, duyuyoruz. Kirletilen hava ve deniz, yakılan orman, yok edilen canlı türleri üzerine akıl almaz oyunlar oynanıyor. Sıra insan nesline ne zaman gelecek diye bir beklenti içindeyiz.



Ama filme bakarak bu noktada bazı etik tartışmalar ortaya çıkabilir. Bir insan, hangi koşullarda kendisinin ve başkalarının hayatlarını antiloplar uğruna feda edebilir? Ri Tai, yakaladığı avcı veya onlara yataklık edenlere para cezası kesiyor. Sırf mecburiyetten onları soğukta bırakmak zorunda kalıyor. Belki ölüme terk ediyor, belki de onlara bir şans daha tanıyor. Ama öldürmüyor. Peki avcılar, ister insan, ister antilop olsun kime şans tanıyor? Bazı hayvanları, bazı insanlara değişmeyebileceğimiz anlar vardır. TV kanallarını gezerken onca ucuzluğun arasında rastladığımız doğa ve hayvan görüntüleri bile içimizi ne kadar ferahlatır. Peki ya o haberlerde gördüğümüz bazı insan müsveddeleri? İnsan olmak, bedenen insana benzemek midir? İnsan hakları denen haklardan faydalanmak için önce insan olmak gerekmez mi?

Birçok filmde insan denen yaratığın aşağılık yönüne tanık olup, üstü kapalı insan yerine hayvan tercihi yapmamızı sağlayan trajedilere rastlıyoruz. Çevre şehitleri denen bazı insanlar, unutulmakta olan “insanın kendi dışındaki canlılara olan yaklaşımı”nı göstererek, tarifi güç bir insanlık örneği göstermişler ve hatta canlarını vermişlerdir. National Geographic katkılarıyla yapılmış Kekexili: Mountain Patrol, trajik bir belgesel dram. Belgesellerin diğer türlerle ne kadar esnek ve güçlü bağlar kurabileceğinin kanıtı. Ri Tai ve diğer korucuların hayatları, izlediğimiz bu mükemmel filmdeki gibi gerçekti. İster kişisel menfaat için, ister savaş ortamından uzaklaşıp görünmez olmak için, ister azalmakta olan milli değerlere idealistçe sahip çıkmak için, ne için olursa olsun, doğayı, onun güzelliklerini can pahasına korumak çok ulvi bir duygu. Şimdiye dek başka yaşanabilecek bir gezegen bulunamadı. Alternatifimiz yok. O kutsal dengeyi bozma hakkımız da yok. Yasalardaki boşlukları gözden geçirmek ve yeniden yorumlamak, Kekexili gibi daha önce hiç duymadığımız hikayeleri tüm dünyaya duyurmak gerek. Dünyamız iyi ve kötüyü, yaşamı ve ölümü bir arada barındıran, (henüz) benzerine rastlamadığımız bir gezegen.

28 Ekim 2010 Perşembe

Riding Alone For Thousands Of Miles (2005)


Yönetmen: Yimou Zhang
Oyuncular: Ken Takakura, Shinobu Terajima, Kiichi Nakai, Ken Nakamoto, Jiamin Li, Jiang Wen, Lin Qiu, Zhenbo Yang
Senaryo: Bin Wang, Yimou Zhang, Jingzhi Zou
Müzik: Wenjing Guo

Bir babanın ilgisine veya ilgisizliğine uğramış oğulların tüm hayatlarına kalıcı etkileri olduğunu görüyoruz. Baba-oğul ilişkisi, belli bir yaşa kadar normal seyrindedir. Ama oğul büyüdükçe, model aldığı babasının kuşağını sorgulamaya başlar. Çünkü baba, büyümekte olan oğluna artık eskisi gibi açık bir sevgiyle değil de, daha kontrollü, daha içe dönük, daha öğretici, ve bunun getirdiği didaktik sıkıcılıkla yaklaşmaya başlar. Belki de yetişkin birer erkek olarak bir çoğumuz bu yüzden babamızla en son ne zaman sarıldığımızı veya güle eğlene bir şeyler yaptığımızı hatırlamayız. Yine bazılarımız bunu babamızın bizi artık eskisi gibi önemsemediği “yanlış” düşüncesine bağlar. Oysa baba bir sığınak, bir yetkili merci, bir destektir. Baba, bırakın 18 yaşı, 25-30’da bile bir sosyal garanti abidesidir. Birçok kesimde baba, oğluna iş bulan, onu evlendiren, ona sosyal güvence sağlayan bir sigortadır. Oğul ise bunun rahatlığıyla boşvermişliğinin tüm olası negatif faturalarını sadece babasına keser. O yaşlı adam, artık oğlunu kucağına alıp sevemese bile, onu herkesin içinde övüp yüceltmeyi zaman zaman kendi olgunluğuna uygun göremese bile, onu çok sevdiği gerçeğini içinde taşır. Hem onu anlayabilmenin en etkili yolu, birgün o evladın baba olmasıdır. Baba olunca, çocuk veya ergen iken, o kimi zaman katı bulduğumuz, bizi asla anlamadığını düşünerek kızdığımız babamıza dönüştüğümüzü görmek hayatın tuhaf oyunlarından biridir. Ve belki o zaman yaşadığımız aydınlanma, bizi derin bir anlayışa, sorgulamaya, hoşgörüye iter.

70’li yaşlarındaki hali vakti yerinde Takata, Japonya’da balıkçılık yapmaktadır. Bir gün, uzun zamandır küs olduğu oğlunun eşi Rie, Takata’ya ulaşarak ona oğlunun kanser hastası olduğunu söyler. Dargınlığın kalkması durumunda onun sağlığına faydası olabileceği düşüncesiyle onu hastaneye davet eder. Takata üzüntü ve karışık duygularla hastaneye gider. Ama oğul Ken-ichi babasını görmeyi reddeder. Bir süre sonra gelini Rie, uzakdoğu halk dansları uzmanı olan eşinin Çin’in Yunnan bölgesinde çekmekte olduğu halk operası belgeseli ve belgeseldeki halk şarkıcısı ile ilgili yarım kalan çalışmasının kasetini Takata’ya gönderir. Ken-ichi, Çin’in geleneksel maskeli operalarından en iyisi sayılan “Binlerce Kilometrelik Yalnız Seyahat” i ve bu operayı en iyi seslendiren şarkıcı Li Jiamin’i filme almıştır. Şarkıcının bu operayı söylemek için bir sene sonrasına randevu vermesini izleyen baba Takata, ilk başta pek ilgisini çekmese de, kanser olan oğluyla ikinci bir şans elde edeceğini umarak oğlunun yarım kalan işini bitirmek üzere Çin’e doğru yola çıkar. Amacı Li Jiamin’in performansıyla “Binlerce Kilometrelik Yalnız Seyahat” i filme çekip hasta yatağındaki oğluna izlettirmektir.


Takata Çin’e vardığında bazı sorunlarla karşılaşır. İlk olarak Japonca bilmeyen saf tercüman Lingo’ya, Jasmine isimli bir tercüman bularak dil sorununu çözmek ister. Bunun yanında şarkıcı Li Jiamin hapse düşmüştür. Sıkıntılı bürokrasiyi zar zor aşarak Li Jiamin’i bulur, her şeyi hazırlar. Ama şarkıcı, hapse düştükten sonra göremediği küçük oğlu Yang Yang’ı aklından çıkaramamakta, şarkı söyleyememektedir. Takata’nın oğluna gösterebileceği bir performans elde etmesinin tek yolu, Yunnan’a gidip küçük Yang Yang’ı bulmaktır.

Takata’nın belki de oğlu için son kez bir şeyler yapma fırsatı elde etmesi, bu uğurda kilometreleri, bürokrasiyi, terslikleri aşmaya çalışması ve hesapta olmayan bir başka baba-oğul dramına tanık olması gerçekten çok dokunaklı unsurlarla işleniyor. Çin’in tarihsel dokusuna ayrı bir itina gösteren, o hissiyatı adeta görünmeyen bir oyuncu gibi kanlı canlı hale getirebilen Zhang Yimou, ağır ama sürükleyici temposuyla film süresince dolduruşa getirdiği, yükledikçe yüklediği izleyeni sona yaklaştıkça öyle bir boşaltıyor ki, buruşuk bir surat, ıslak gözler, buruk bir kalp, bitkin düşmüş bir huzur zaten söze gerek bırakmıyor. Taş kalpli olmaktan korkanların kendilerini test etmeleri için iyi bir fırsat olabilir. Zaten baba (veya adayı) olan herkese özel reçete olarak yazılmalı veya izlenmesi yönünde kanun hükmünde kararname çıkarılmalı. Filmdeki iki baba-oğul hikayesi, özellikle babalar açısından hüzün dağı eteklerinden hiç inmiyor. Farklı kesimden ve kültürden iki babanın, yine farklı insani açılardan tanık olduğumuz ortak olan tek özellikleri ise sevgi. Her ikisi de, Zhang Yimou’nun, aşka dair destansı ağıtlarını, babalar-oğullar yönünden ele aldığında da aynı görkemi elde edebileceğinin ispatı. Köyü ve kenti temsil eden bu iki baba, evlat sözkonusu olduğunda “dünya”yı ve “insan”ı yansıtıyor.


Zhang Yimou çektiği filmlere hayallerini, rüyalarını, gerçeklerini, emeğini, yüreğini koymaktan çekinmeyen fantastik bir yönetmen. İster epik tarihi filmler, ister bunun gibi modern zaman dramları yazıp-yönetsin, aynı yoğunluğu, içtenliği, sürekliliği yakalıyor. Görselliğe çok fazla arka çıktığı bir gerçek. Ama bazı işgüzar çağdaşlarının sırf görsellikle boşluk doldurmaya çalışmalarından farklı olarak, hikâyesine de en az onun kadar değer veriyor. Kendi filmini çekerken onun içinde yaşıyor adeta. Efsanevi atmosferler, masalsı sekanslar, rengârenk kostümler, inanılan oyuncular ve kalabalık figürasyonlar kullanmak, bunları tutkulu müzikleri ve kendine özgü romansı ile birleştirmek için gerekli erdemlere haiz. Mükemmeliyetçi yönetim ve organize kabiliyeti sayesinde, tüm dünyayı ilgilendiren önemli aktiviteler için akla gelen birkaç isimden biri oluyor.

Riding Alone For Thousands Of Miles, Çin’in maskeli opera geleneği veya Yang Yang’ın yaşadığı köy ve köylüler gibi folklorik motifleri, günümüz teknolojisi ile aynı filmde buluşturmayı kusursuz şekilde başaran bir film. Geleneksel öğeleri işleme yönünden eline, sadece yüzünü yıkaması için su dökülebilecek Zhang Yimou’nun, teknoloji ve insan ilişkileri arasındaki tartışmalı çizgiyi kendi dokunaklı yöntemleri ile aşması çok profesyonelce. Filmin duygu yüklü pek çok durağı mevcut. Hele bunlardan ikisi var ki samimiliğini, kırılganlığını ve yoğunluğunu teknolojiye borçlu. Bu sahneler, o son teknoloji ürünü makinelerin arasından insan yüreğine sızmayı başaran insancıl ruhun, bir babanın ciğerini nasıl dağlayacağını bilen sahnelerden.


Hong Kong, Japonya, Çin ortak yapımı Riding Alone For Thousands Of Miles, Zhang Yimou'nun en iyi filmlerinden biri. Aslında bu da saçma bir cümle oldu. Onun iyi olmayan filmi var mı ki? En kötü diyebileceğinizin derinlerinde bile mutlaka biryerlere dokunan anlar vardır. Bir film bir insanı nasıl ağlatabilir diye düşündüğüm, anlam veremediğim anlar olmuştu. Yaşlanma belirtileri mi, doğru zamanlama mı bilinmez, ama kesin olan Zhang Yimou'nun insan ruhunu iyi tanıyan, hangi bam tellerine basacağını bilen bir sinema adamı olduğu.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Love Battlefield (2004)


Yönetmen: Pou-Soi Cheang
Oyuncular: Eason Chan, Niki Chow, Kenny Kwan, Carl Ng, Hailu Qin, Zhiwen Wang, Ho-Yin Wong
Senaryo: Kam-Yuen Szeto

Yui ve Ching, tanışırlar, birbirlerinden hoşlanır, sevgili olur ve beraber yaşamaya başlarlar. Alışkanlığın getirdiği tutku azalmasını yenmek için Avrupa gezisi ayarlarlar. Ama yola çıkacakları günün sabahı arabaları çalınır. Bunun üzerine hırsızlar yerine birbirlerini suçlamaya başlarlar. Hem de ne suçlama! Geçmişte ne varsa ortaya dökerler. Yok yemek pişir dedin pişirdim, yok pilavı lapa gibi yaptın, yok dalma kursuna sen istedin diye gittim gibi bahanelerle kavgaya tutuşan çift ayrılır. Yui arabayı bulur, ama bunun yanında babayı da bulur. Çünkü arabayı aralarında hamile bir kadının da bulunduğu polisten kaçan bir çete çalmıştır. Sıcağı sıcağına olay yerine gelen polislerle girilen çatışma sonrası geriye ölü polisler, yaralı gangsterler ve az önce sevgilisinden ayrılan acil servis doktoru Yui kalmıştır. Yui’yi kaçırıp doktor, şoför, aşçı niyetine kullanan çete üyelerinden habersiz salya sümük ağlamakta olan Ching ise sevgilisinin aramasını beklemektedir. Yui ve Ching’in sevgisi, bir çiftin görebileceği en zalim sınavlardan birine tabi tutulacaktır.

Nick Cave bir röportajında “aşkın tarifi mümkün, ama ben hala arıyorum” demişti. Herkesin kendine göre bilimsel, duygusal, matematiksel, kimyasal, tensel tanımı vardır. Aşk, tanımı değil, yorumu yapılabilecek bir olgu. Bunun farkında olan Mozart, Picasso, Fellini gibi insanlar çareyi yorumda bulmuşlar. Üstelik aşkı aşk yapan ayrıntılardır. Milyarlarca ayrıntının hangisinden bahsederek tanım yapacaksınız? Şu anki eşiniz veya sevgilinizle, aşık olmadan önce birbirinize ait ne kadar ayrıntı tespit ettiniz? Birbirinizi bulmadan önce, ne aradığınızı biliyor muydunuz? Hayatınızın anlamının yüzde kaçı aşka aitti? Şu an yüzde kaçı ait?


Eternal Sunshine Of The Spotless Mind ... Adına methiyeler düzmek isterdim. Ama yapamam. Kendini bu kadar özgür bırakmış çok az film izledim. Adıyla bile bir aşk yorumu yapan ve o yorumların ucu bucağı olmadığını haykıran bir başyapıt. Love Battlefield da gerek adıyla, gerek tadıyla o farklı yorumlardan birini yapıyor. Mukayese yapmak değil amacım. Söz konusu aşk olunca artık sinemada da farklılık peşinde koşar olduk ve bu çok sağlıklı bir duygu. Love Battlefield farklı mı? Yüzde yüz! Film onca kan-revan, top-tüfek arasında yolunu arayan gerçek bir aşk filmi. Hani ne olur, adam ve kadın tutkuyla bağlıdır, sonra araya ufak tefek yanlış anlamalar, kişiler, olaylar veya egolar girer, ayrılırlar. Sonra bazı ayrıntılar her ikisine de doğru insanın “o” olduğunu anlatır. Gerçekle yüzleşen çift bu dünyada birbirleri olmadan yaşayamayacaklarını anlar ve mutlu son. Love Battlefield bu düzenekte ilerleyen bir film değil. Ancak bu farklılığa rağmen aşkın gücünü o kadar sarsıcı yaşıyor ki, Yui ve Ching’in yaşadığı sınavdan geçtiğimizi düşünürsek ne yapardık diye düşündüğümüzde verdiğimiz cevap, aşkımızın gücünü ortaya koyuyor. Bekara boşaması kolaydır ama bu filmin sunduğu her türlü gerilimin çıktığı kapı aşka dair.

Filmin hem aksiyon, hem de sevgi yönünden göndermede bulunduğu savaş alanı tamlaması o kadar yerinde ki, bunu Mr. & Mrs. Smith ucuzluğunda anlamamak gerek. Yüzeyden, bir anlık öfkelerle kırdığımız sevdiğimizin değerini anlamamız için yapılmış bir uyarı gibi gözükse de altında, iki kişinin yarattığı bir savaş alanında, ilişkinin gideceği güzergahı belirlemek için yapılan basitten zora tüm fedakarlıkları düşünmeye zorlayan ve o alanı sevişme alanına çevirmenin gerekliliğine işaret eden bir Hong Kong filmi. Üstüne üstlük, aşka iyi adam-kötü adam tarafından da bakacak kadar adalet sahibi. Öfke uğruna kimseyi kırmaya değmez gibi yapış yapış bir mesajı yok. Bireysel mutluluğum için, başkasının mutluluğunu feda ederim diyor ve bunda sonuna kadar haklı bence. Bencillikse bu uğurda bencilim ve bunun gibi filmler, yalnız olmadığımı hissettiriyor. Yine de bu başımıza gelmedikçe anlayamayacağımız bir his.


Başta Eason Chan ve Niki Chow olmak üzere tüm oyuncular çok iyi oynamışlar. Ama bu iki oyuncu, sevginin gücüne vurguda bulunma misyonunun altından çok başarılı şekilde kalkıyorlar. Yui’nin arabasını bulmasıyla başlayan aksiyon ve girilen gerilimli süreç, sevgilisi Ching’in, aralarındaki ilişkiye gönderme yapan elektronik saat sayesinde sevgilisinin izini bulmasıyla daha da hız kazanıyor. Ama bu süreç, iki sevgilinin buluşması ve aşkın kazanmasını beklemekten başka çare bırakmıyor önümüzde. Hep aklın bir kenarında olan sona yaklaştıkça çaresiz oturup bekliyoruz. Film bitince de… Aslında aşk da öfke gibi bir hediye. Ona bir kere sahip olduysak ne pahasına olursa olsun kaybetmememiz lazım. Korna çalarak öfke gösterdiğimiz ölçüde sevgimizi gösteriyorsak işimiz oldukça zor olur. Yine buralarda biryerde “pişmanlık insanlıktır” demişti şair. Pişman olacak bir şey yapmayalım demek de çare olamıyor bazen. Ama en azından öfke kadar sevgiden de vazgeçmeyelim. Aşırı da olsa sevgi sevgidir. Bu hediyeleri kaybetmemek gerek. Elde edeceğimiz ganimeti düşünürsek, aşk gerçekten bir savaş alanıdır.

7 Mart 2010 Pazar

Overheard (Qie ting feng yun) (2009)


Yönetmen: Felix Chong, Alan Mak
Oyuncular: Ching Wan Lau, Louis Koo, Daniel Wu, Jingchu Zhang, Michael Wong, Waise Lee
Senaryo: Felix Chong, Alan Mak
Müzik: Kwong Wing Chan

Ticari Suçlar Şubesi’ne bağlı özel bir dinleme ekibi, Hong Kong’un en büyük şirketlerinden birindeki güçlü hissedarların borsadan bilgi sızdırdıklarını ve işlemlere fesat karıştırdıklarını ortaya çıkarmak için şirketin kritik noktalarına dinleme cihazları ve gizli kameralar yerleştirirler. Bir gece aldıkları önemli bir tüyoyu değerlendirmek isteyen ekipteki polislerden Max ve Gene, üstlerinden bu bilgiyi gizleyerek birikimlerini yatırırlar. Onların yaptıkları bu yolsuzluğu fark eden Johnny’nin de işe dahil olmasıyla, zaten özel hayatlarında çeşitli sorunları olan bu üç polis için hem üstlerinin, hem de karanlık işler çeviren şirketin daralttığı çemberden çıkmak kolay olmayacaktır.

Infernal Affairs’in yazar ekibi Felix Chong ve Alan Mak’ın yazıp çektikleri Overheard, yine orijinal bir suç öyküsünü dram ve gerilimle iç içe geçiren bir yapıda. Köstebek konseptini sevmeleri, entrika ağını daha rahat örmelerine yaradığı gibi, başkalarını dinleyen ve gözleyen, hareketlerini ve söylediklerini rapor eden karakterlerin kendi iç ve özel dünyalarını da bizim gözetlememize olanak sağlıyor. Ölümcül bir hastalık, yasak bir aşk ve bir mantık evliliğinin kuşatması altında, masum niyetlerle de olsa bir de yolsuzluğa karışan kahramanlarımızın sonunu az çok tahmin edebiliyoruz. Tahmin ettiklerimiz ile etmediklerimizi her zaman olduğu gibi birbirine karıştırmaktan da keyif alıyor ikili. Fakat birtakım sürprizlerden sonra avın avcıya dönüşme süreci, Infernal Affairs’e nazaran daha hızlı sayılabilecek bir kurguyla ve biraz da klişe arabesk unsurlarla işlenmiş. Belki de Chong ve Mak’tan bir Infernal Affairs ya da Confession Of Pain epikliği beklediğimden bu şekilde hissetmiş olabilirim. Yine de Hollywood’un ağzını sulandıracak derecede akıcı, sürükleyici, estetik, teknik yeterliliği ve oyunculukları güçlü bir polisiye Overheard

20 Ocak 2009 Salı

Three Kingdoms: Resurrection Of The Dragon (2008)


Yönetmen: Daniel Lee
Oyuncular: Andy Lau, Sammo Hung Kam-Bo, Maggie Q, Vanness Wu, Andy On, Rongguang Yu
Senaryo: Daniel Lee, Ho Leung Lau
Müzik: Henry Lai

Han İmparatorluğu’nun çöküşünü takiben, yöresel diktatörler güçlerini artırıp üstünlük için birbirleriyle rekabete girdiler. Ülkenin kontrolünü ele geçirmek için yıllarca süregelen ihtilâf savaşlarından sonra, bu anarşi devrinden üç diktatör devlet muzaffer olarak çıktı ve fethettikleri topraklarda kendi sınırlarını belirleyip krallıklarını ilân ettiler.

Çin tarihinin efsaneleri, faztezileri, savaşları, entrikaları bitmek bilmiyor. Artık bir süre sonra farklılık yarattığını hissettiren bir filmin bile kendinden önceki örneklerden etkilendiğini, hatta kopyası gibi durduğuna tanık oluyoruz. Three Kingdoms: Resurrection of the Dragon tüm prodüksyon yeterliliklerine rağmen sadece potansiyeli olan bir film olmaktan öteye gidemiyor. O potansiyel neredeyse son dönem çekilmiş tüm Çin tarihi merkezli epik aksiyonlarda mevcut. Fakat bu potansiyeli işlemek ve diğerlerinden ayırmak adına bir şeyler yapan çok az. Hepsinden birer Zhang Yimou çıksın beklentimiz yok. Ama basit bir er iken, imparatorun generalliğine kadar yükselen kahraman Zilong’un yükseliş öyküsünü hızlandırılmış biçimde perdeye aktarınca ve bir süre sonra koskoca savaşı kişileştirince ister istemez diğer niteliksiz örneklerinden bir farkı olmadığını anlıyorsunuz. Biraz daha sakin, uzun ve dramatik olsa da olurmuş.

Destansı bir kahramanlık hikayesini gayet güzel yansıtabilecek iken, fragmanlarda sıkça rastladığımız hızlı kurgu oyunları ve anlaşılmayan aksiyon sahneleriyle kendini küçük düşürüyor. Bir yere yetişmek veya komşu sette kullanılmak üzere bir an önce ekipmanların işini bitirip teslim etmek ister gibi alıp başını giden bir yapımdan epik olmasını bekleyemezsiniz. Ama yönetmen bunu beklediğini o kadar belli ediyor ki, en formda olduğu gençlik yıllarından, bir anda ak saçlı dedeye dönüştürdüğü kahramanının kahramanlığını da sunileştirdiğinin farkında bile değil. Hani birisi size filmin ilk bir saatini kabaca özetlese, son yarım saati de siz izleseniz hiçbir şey kaybetmezsiniz, öyle bir film. En güzel anları, filmdeki “askerler masumdur, savaştır zalim olan” cümlesinin de sahibi, ününü ülkesi dışına çıkarmayı başarmış hoş bayan Maggie Q’nun rol yapamadığı ama göründüğü sahneler ve onun Zilong ile olan estetik düello sahnesi oldu.

5 Aralık 2008 Cuma

Assembly (2007)


Yönetmen: Xiaogang Feng
Oyuncular: Hanyu Zhang, Chao Deng, Heng Fu, Fan Liao, Naiwen Li, Wenkang Yuan
Senaryo: Heng Liu

1948 kışında Çin’de, Özgürlük Ordusu ile Milliyetçi Ordu arasında çok kanlı savaşlar gerçekleşmektedir. Özgürlük Ordusu’nun 9. bölük komutanı Yüzbaşı Gu Zidi’nin başarıyla idare ettiği saldırıların ardından ön saflara doğru sürülmesi de kaçınılmaz hale gelir. Yaklaşmakta olan düşman birliklerini karşılaması için eski madenlerin bulunduğu bir bölgeye mevzilenen Gu Zidi ve ordusu, çok kalabalık asker gücü karşısında direnmekte zorlanır. Üstlerinden, zor durumda kaldığında borazan sesini duyduğu an geri çekilme emri alan Gu Zidi, birkaç askerin duymasına rağmen kendisi geri çekil borusunu duymayınca kanlı bir mücadele sonrası kendisine yakın 46 adamını yitirir. Birkaç gün sonra bir hastanede gözlerini açtığında ise aklı hala bu trajik geçmiştedir. Adamlarını kaybettiği madenlerde hiçbir cesedin bulunamaması ve ısrarla duymadığını iddia ettiği geri çekil borusunun yarattığı kızgınlık ve suçluluk duygusuyla tüm bunları aydınlatmak için mücadele etmeye karar verir.

Çin-Hong Kong ortak yapımı Assembly, etkileyici bir savaş sekansıyla açılıyor. Hem prodüksyon, hem de kurgu açısından çok güçlü bu bölüm, her ne kadar dinmek bilmeyen bir aksiyon izleyeceğimiz yönünde çıkarımlara yol açsa da, Assembly aslında çok çarpıcı bir savaş dramı. Aksiyon yönünden kendini ispat eden film, sürekli bu ata oynayıp, bunu koz olarak kullanmaya çalışmıyor. Cebinde iyi bir hikayesi var ve esasen ona sadık kalmaya çalışıyor. Nitelikli bir savaş dramı görmek isteyenlere istediklerini verecek kapasiteye sahip. Özellikle Gu Zidi’nin kalkan olarak kullanılan birliğindeki adamlarını yitirmesinin ardından, onların kayıp bedenlerini bulma ve hak ettikleri onurlarını teslim ettirme yönünde girdiği tek kişilik diplomasi savaşı filmin temelini oluşturuyor.

“Savaşın galibi, onuru, gururu, kahramanı olmaz” gibi söylemlerden, tarafların temsil ettiği komünist-milliyetçi safların politik çağrışımlarından uzak bir ruh haliyle izlenmesi gerekeceği gibi, bir komutanın kendine bağlı askerlerine karşı duyduğu sorumluluk duygusunu sadece savaş haline bağlı bir düzlemde algılamaktansa, daha geniş bakış açılarıyla değerlendirmenin de anlamlı kılacağı bir yapım. Bu onur mücadelesini perdeye kusursuz biçimde yansıtan ise, ikinci filmiyle Çinli oyuncu Zhang Hanyu oluyor. Kurnaz, cesur, babacan ve biraz da gariban bölük komutanı Gu Zidi karakterini, bir savaş bilgesi ile sivil hayat acemisi arasında gidip gelen göz kamaştırıcı bir gerçekliğe büründürüyor. Yaşanmış olaylardan uyarlanmış olmasının yüklediği sorumluluğun altından başarıya kalkmış olan Assembly, türünün usta örneklerinden.

8 Mart 2008 Cumartesi

Lust, Caution (Se, jie) (2007)


Yönetmen: Ang Lee
Oyuncular: Tony Leung, Wei Tang, Joan Chen, Lee-Hom Wang, Chih-ying Chu, Ying-hsien Kao, Yue-Lin Ko, Johnson Yuen
Senaryo: Eileen Chang, James Schamus, Hui-Ling Wang
Müzik: Alexandre Desplat

1942 yılında, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya işgali altındaki Şangay’da geçen hikaye, aslında 4 yıl önce başlamıştır. Savaşın başlayacağı sıralar babası İngiltere’ye kaçan Wong Chia Chi (Wei Tang), üniversitedeki ilk yılında Kuang Yu Min (Wang Leehom) ile tanışır. Kuang, vatansever öğrencileri bir araya toplamak için bir tiyatro grubu kurmuştur. Wong’u da gruba dahil ederler. Wong, güzelliği ve yeteneğiyle kısa sürede herkesi kendine hayran bırakır. Kuang, aynı zamanda topluluktaki öğrencilerle birlikte, dönemin önemli politik figürlerinden biri olan ve işgalci Japonlarla işbirliği halindeki Yee’ye (Tony Leung) karşı bir suikast yapmayı planlamaktadır. Bu suikastte hepsinin ayrı bir rolü vardır.

Wong’un rolü ise ithalat/ihracat işi yapan Mak’ın güzel eşi bayan Mak olmaktır. Bu sayede Yee’nin karısıyla yakın bir arkadaşlık kurarak onun güvenini kazanmak ve onu yasak bir ilişki içine çekmektir. Her şey planlandığı gibi ilerler. Yee, Wong’dan etkilenmiştir. Ama grubun planlarında beklenmedik bir gelişme olur ve durumun farkına varan biri yüzünden cinayet işlemek zorunda kalırlar. Bu olaydan sonra grup dağılmak zorunda kalır, Wong da Hong Kong’u terk eder. Fakat Kuang yine Wong’u bulur ve yine organize bir şekilde planlarına kaldıkları yerden devam edeceklerini söyler. Wong tekrar Mak olur ve bu kez Yee’ye daha fazla yaklaşır. Kısa bir süre sonra Yee’nin metresi olur ve onunla şehvet dolu günler yaşamaya başlar. Birbirinden çok etkilenen av ve avcı için acı sürprizler çok yakında beklemektedir.


Lust, Caution, Tayvan’lı yönetmen Ang Lee’nin yine becerilerini konuşturduğu 2 saati aşkın bir dönem filmi. Ama benzer dönem filmlerine nazaran daha çok iki farklı kesimden insanın yaşadığı tutkulu bir ilişkiye odaklanmış olması, arka plana ise savaş atmosferinin özellikle Şangay burjuvazisi üzerindeki olumsuz etkilerini yerleştirmesi ile niyetini açıkça ortaya koyuyor. Ang Lee, farklı türlere yaptığı sıçramalarla dikkat çekmiş bir yönetmen. Mesela Hulk ve Sense & Sensibility’yi aynı yönetmenin çektiğini anlamak güç. Elini attığı türün karakter analizini çok iyi yapan, belli bir türe sadık kalmış yönetmenlere bile kendini kanıtlayan bir bukalemun.

Peşpeşe bir Amerikan banliyö dramını (The Ice Storm), yine Amerikan Sivil Savaşı’nı (Ride With The Devil), komediyle flört halindeki leziz bir dramı (Eat Drink Man Woman), bir çizgi roman uyarlamasını (Hulk), sıra dışı bir westerni (Brokeback Mountain), Çin tarihinden beslenen epik bir aksiyon romansını (Crouching Tiger, Hidden Dragon), İngiliz edebiyatının duayenlerinden Jane Austen uyarlamasını (Sense & Sensibility) dokularına zarar getirmeden perdeye aktarmayı başarmış titizliğe sahip. Lust, Caution ise yine Lee’nin çok sevdiği türden bir dönem dramı. Ang Lee’nin elindeki imkanlar kusursuz sayılabilecek düzeyde. Kostümler, müzikler, çevre düzeni, yetenekli oyuncular yanında iki gerçek Uzakdoğı yıldızı olan Tony Leung Chiu Wai ve Joan Chen’in kendinden emin duruşları filmin kalitesi hakkında fikir veriyordur. Ayrı bir cümle içinde filmin görüntü yönetmenliğini üstlenmiş olan ve Alejandro González Iñárritu’nun vazgeçilmezi haline gelmiş bir Rodrigo Prieto… Kısacası Lust, Caution’ın tüm parçaları birbirinden değerli ve elit. Gelelim en önemli hususların başında gelen öyküye. Çünkü film hakkındaki esas tartışma orada yaşanıyor.

Aslında orada da problem olduğu söylenemez. Ang Lee tıpkı Oscar kazandığı Brokeback Mountain’da olduğu gibi yine bir kısa hikayenin senaryolaştırılmış halini yönetiyor. Yine daha önceki başarılarını paylaştığı senaristleriyle. Dönem filmlerinin her izleyici kitlesine hitap etmeyen ağırlığı ve bilgilendirici yaklaşımı yine mevcut. Özellikle Okey benzeri bir masa oyunu olan Mahjong sahnelerinde bu karışım kendini gösteriyor. Muhtelif yerlerde yapılan dönemin içinde bulunduğu sıcak ortamı betimlemeye yönelik açıklamalar sanki kasıtlı biçimde geri planda bırakılmış. İşgal sürecinden, karaborsa ve isyan sorunlarından dem vurulması ile sadece sözel olarak izleyeni havaya sokmayı hedeflemiş. Başarılı sinematografi ve kostümlerle birlikte zaten o havaya girmek pek de sorun olmuyor. Senaristlerin veya Ang Lee’nin politik ve sosyal olarak böylesi önemli meselelere karşı filminde aldığı mesafe de anlaşılabilir. Çünkü elinde gerçek bir tutku hikayesi var. Aşk demiyorum, çünkü Lee’nin yine çok sevdiği üzere, işin aşk boyutuna gelinmeden pusuda beklettiği sorunlar ortaya çıkarılıp, güçlü bir drama yaratmak hedefleniyor. Filmin bütün dönemsel unsurları sadece bu amaca hizmet ediyor. Suikast düzenlenecek politik figür Yee ile, sahte bir kimlikle onun evine kadar sızmayı başaran militan Wong arasındaki güçlü çekim.


Lust, Caution, özellikle büyük ve ödül adayı filmlerin geçer akçesi olan bir kurgu stili ile başlıyor. Filmin sonlarında yer alan bir sahne ile başlayıp, bir manevrayla hikayeyi tekrar baştan anlatıyor. Şüphesiz bu teknik, baştan itibaren geri dönülen ana ve sonrasında olacak olan olaylara karşı ilgisini canlı tutmaya yönelik güzel bir üslup. Kafede tedirgin bir biçimde kahvesini içen güzel Wong’un bir anda üniversite yıllarına yapılan dönüş, orada eylemi gerçekleştirecek olan tiyatro grubundan arkadaşlarıyla tanışma süreci ile filmin baştan başlaması daha filmin başında izleyiciyi cevapsız bazı sorularla meşgul ediyor. Cevaplar için filmin baştan alınması şart. Fakat bu kurgu yöntemi kimi filmlerde gereksiz bulunabilir. Bence Lust, Caution için de durum böyle. Film en baştan alınmış olsaydı ve Wong’un kafede oturuşu ve ardından yaşananlarla olay sırası bozulmamış olsaydı, bu durum filme ne getirir veya ne götürürdü tartışılır. Gereksizliğine rağmen belirttiğim, ilgiyi canlı tutma amacına ulaşmış da sayabiliriz. Benzer bir kurgu hadisesi Michael Clayton’da da yaşanıyor. Ama Lust, Caution’da izlediğimiz aynı iki sahnenin bıraktığı etki ile Michael Clayton’da tekrar izlediğimiz sahneler oldukça farklı. Hatta Michael Clayton’daki sahneler çok gerekli ve çarpıcı. Yani Lust, Caution’da, taşları yerine koymamızı sağlayacak derecede önemli bir ileri sarış sahnesi sayılmaz.

Bir başka meşgul edici konu da filmdeki cesur sevişme sahneleriyle ilgili. Gerçekten filmin adının hakkını veren bu sahnelere karşı neden bu derece tepki verildiğini anlamak güç. Şayet o sahneler basitçe geçiştirilmiş olsa veya hiç olmasa gerçek anlamının önemli bir yüzdesini kaybedecek bir film Lust, Caution… Buradan sadece o sahnelere bel bağlamış bir zayıflık ve güvensizlik çıkarılmasın. Bazı filmlerdeki bazı sahneler, o filmin omuzları üzerindeki beynini ayakta tutmasına yarayan koltuk değnekleri gibidir. Lust, Caution’un sevişme sahneleri ise o beyni omuzların üzerinde tutmaya yarayan kanlı canlı gerçek ayaklar. Böyle sahnelerin çıkarılması veya sansürlenmesi söz konusu olmamalı. Yee ve Wong’un bakışlarından bile taşmaya başlayan tutkunun dışa vurumu da ancak bu şekilde güçlü bir estetik tutkuyla verilebilirdi. Bir sevişme sahnesinin gerçek gücü, sizi o sahnede görülenlerden daha da ileri boyutlara taşıdığında anlaşılır. Yee ve Wong’un oldukça sert geçen ilk beraberliklerinin ardından tek vücut haline geldiği diğer anlar, vahşi bir şehvetin yola geliş serüveni olarak kusursuz bir incelik barındırıyor. Ang Lee’nin tutkunun resmini yaptığı anlar adeta.

Fakat aynı Ang Lee, filmin potansiyel şiddeti ele alındığında aynı cömertliği sergilemekten kaçınıyor. O potansiyelin farkına, eylemi gerçekleştirecek olan gruba şantaj yapmak isteyen adamın acemice yok edildiği nefis bölümle varıyoruz zaten. Yine de yeterli gelmiyor. Çünkü böyle bir filmden şiddet anlamında hudutsuzluk yerine, cebinde olduğunu iddia ettiklerini görmek istiyoruz. Buna örnek verelim: Filmin en zalim kişisi olan Yee’nin en azından bir tane çarpıcı sorgu sahnesi olmalıydı. Bunun yerine, onu kendi ağzından yaptığı işkenceleri anlatmak durumunda bırakırsanız, o var olduğunu iddia ettiğiniz şey havada asılı kalabilir, herkesin nefret ettiği Yee ise karizmatik bir beyaz atlı prens olarak yoluna devam eder. Tabi Ang Lee için bu bir tercihtir. Yee’yi olduğu gibi gösterdiği tutkulu haliyle, olduğu gibi göstermediği kötü adamlığı arasında bir denge sağlamak istemiş olabilir.


Tony Leung Chiu Wai ve Joan Chen gibi mühim oyuncular yanında belki de filmin en kilit ismi Wong rolüyle ilk sinema deneyimini yaşayan genç Wei Tang, o ilk oluşunun tecrübesizliği ile filmde canlandırdığı ilk casusluk ve suikast girişimini, ilk cinsel ilişkisini, ilk tutkusunu yaşayan bir genç kızın paralelliğini yakalamış. Böyle bir durumda insanın rol yapmasına bile gerek kalmayabilir. Ama Wei Tang oldukça başarılı. Zıt kutuplardan ve imkansızlıklardan aşklar, tutkular çıkarmayı seven filmlere gönüllü olmuş Ang Lee için, sevdiği sularda yüzmenin keyfini çıkardığını söyleyebiliriz. Aynı keyfi, Ang Lee gibi türler arası gezintiden zevk alan izleyici kitlesinin de alması kuvvetle muhtemel. Tabi yukarıda sözünü ettiğim eksiklikleri bir eksiklik olarak görürlerse bu keyif biraz kafaları bulandırabilir. Yine de Ang Lee gibi kurnaz ve zeki bir romantiğin elinden çıkan her film izlenmeyi hak eder.

11 Ocak 2007 Perşembe

The Promise (2005)


Yönetmen: Kaige Chen
Oyuncular: Dong-Kun Jang, Hiroyuki Sanada, Cecilia Cheung, Nicholas Tse, Ye Liu, Hong Chen
Senaryo: Kaige Chen
Müzik: Klaus Badelt
Küçük Quingcheng, bir savaş sonrası ölüleri yağmalamaktadır. Karşısına çıkan Tanrıça Hanshen, dünyanın tüm zenginliklerine sahip olabileceğini, ama karşılığında bir fedakarlık yapmasını teklif eder. Bunun bedeli olarak aşık olduğu herkesi kaybedecektir. Quingcheng bu teklifi kabul eder. Aradan 20 yıl geçer.
 
Çin, Japonya ve Güney Kore ortak yapımı The Promise (Wu ji), Uzakdoğu sinemasının güçbirliğini yansıtan ve yine bu camianın tanınmış oyuncularını epik bir peri masalında bir araya getiren çok başarılı bir yapım. Çinli yönetmen Kaige Chen, Together ve Farewell My Concubine gibi iki başarılı filme imza atmıştı. Oyuncular da Uzakdoğu sinemasının aşina olduğu yüzlerden oluşuyor. Mesela Koreli aktör Dong-Kun Jang’ı, Taegukgi, 2009: Lost Memories filmlerinden hatırlıyoruz. Japon aktör Hiroyuki Sanada’yı ise Ringu serisi ile birlikte, uluslar arası başarı kazanmış iki film olan The Twilight Samurai ve 2003 Edward Zwick yapımı The Last Samurai'de Tom Cruise ile birlikte izlemiştik. Çinli oyuncular Cecilia Cheung, Nicholas Tse ve Ye Liu da ülkelerinde oldukça popüler konumdalar. Bu karma kadro, hüzün yüklü oyunculukları ile bu masalı taçlandırıyorlar.

Filmin bazı çevrelerce 2002 tarihli efsanevi Yimou Zhang yapımı Hero ile kıyaslanması pek şık durmuyor açıkçası. Her iki filmin basit bir öyküyü destansı anlatımla sunmasına, anime-manga kültüründen beslenen kuşakların ilgileri büyük ölçüde etki ediyor. Sonuç olarak bu bir kültür anlayışı ve bu iki film arasında yapılan kıyas batı kaynaklı.. Bu stili benimsemiş nice film varken referans olarak Hero'nun gösterilmesi, Hero'nun muhteşem bir eser olmasının ötesinde, batıya pazarlanış şekli ile de ilgili bir konu. The Promise’i eleştirirken ilk yapılacak iş, filmi Hero'nun gölgesinden uzaklaştırmak olacaktır.
 

Tarihi epik savaş filmlerinin gerektirdiği görkemli alanlar, kalabalık ve organize figürasyon, özel efektlerle birleşince The Promise, üzerine düşen görevin ilk ayağını başarıyla geçmekte. Öte yandan tüm bunlara aşk ve melodram katılacaksa onun için de özel, manalı yüzlerin duygu yüklü oyunculukları gerekecektir. Ama bu oyunculuklar, anlatılanın bir masal olmasının getirdiği hafif abartılı bir şekile de bürünmektedirler. Bu tip oyunculuklar The Promise'de de bulunmakta ama Hero kadar olmasa da ekstradan kimi sahnelerde gerçekliği de barındırmakta. Tüm bunlar, olağanüstü mekanlar, tasarım harikası kostümler ve etkileyici görüntülerle birleşince keyifli iki saat geçirme ihtimali artıyor.

Özellikle finaldeki dörtlü aşk ve sadakat hesaplaşmasına ulaşıncaya kadar, basit gibi duran konunun nasıl çiçek gibi açılıp serpildiğini görmek bu sinemanın karakteristik özelliklerinden biri.. Ana tema gerçek aşk ve bağlılık sorgulaması olunca, genelde tek bir doğru olduğu savunulur. Ancak The Promise, bu doğrunun bir ucunu da izleyene bırakıyor. Ayrıca Hero, Kung-Fu Hustle, Crouching Tiger, Hidden Dragon ve benzeri filmlerdeki yerçekimine meydan okumayı tuhaflık değil, estetiklik olarak algılayanların izlemesi gereken filmlerden biri olarak da heybetli bir şekilde karşımızda duruyor.