Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2023 Pazar

Inside (2023)

 
Yönetmen: Vasilis Katsoupis
Oyuncular: Willem Dafoe, Gene Bervoets, Eliza Stuyck
Senayo: Ben Hopkins, Vasilis Katsoupis
Müzik: Frederik Van de Moortel

Bir sanat hırsızı olan Nemo, son işinde bir şeyler ters gidince soygun için girdiği bir "penthouse"dan çıkamaz. Paha biçilmez sanat eserleriyle bu çatı katında mahsur kalan Nemo, bu durumdan kurtulmak için zeki, soğukkanlı ve sabırlı olmak zorundadır. Genellikle lüks apartmanlarda ya da rezidansların en üst katında bulunan, "çatı katı" veya "teras katı" olarak da bilinen bir daire tipi olan penthouse, akıllı sistemlerle donatılmış süper lüks yaşam alanlarına verilen bir ad. Senaryosunu Hasret: Sehnsucht ve Pazar - Bir Ticaret Masalı gibi Almanya/Türkiye ortak yapımı filmleri yazarak yöneten Ben Hopkins'in Yunan yönetmen Vasilis Katsoupis ile birlikte yazdığı Inside, Katsoupis'in 2016 tarihli O filos mou o Larry Gus adlı belgeselinde sonra çektiği ilk kurmaca uzun metrajı olma özelliği taşıyor. Orijinal fikri de Katsoupis'e ait olan film, bu fikrin çok güçlü biçimde pratiğe dökülmüş hali. Tamamı bu dairede geçen, tek karakteri olan Nemo'nun bir türlü içinden çıkamadığı bu dairede yaşadıklarını işleyen Inside, hem bir tek mekan, hem de hayatta kalma filmi. Film boyunca kimse kendisine seslenmediği için adının Nemo olduğunu sinopsisten öğrendiğimiz kahramanımızı, bir rüya sahnesi hariç tamamen bu dairenin içinde görüyoruz. Nemo'nun helikopterle indiğini anladığımız dairenin sahibinin nerede olduğu belli değil. Yaşanan aksilik sonucu alarm sistemi devreye giriyor ama nedense ne polis, ne de daire sahibi bundan haberdar oluyor. Çünkü günler geçtikçe kimse gelmiyor. Bunların cevaplarını görmezden gelir veya makul çerçevelere yerleştirirsek -ki Katsoupis biraz da bunu talep ediyor- geriye ortada duran güçlü sinemanın tadını çıkarmak kalıyor.

Güvenlik kameralarının da görülebildiği büyük bir televizyona, belli bir süre yetecek kadar yiyecekle dolu bir buzdolabı ve kilere, ses geçirmeyen dev bir kapıya, şehri ayaklar altına seren bir manzaraya, küçük bir havuza, sulama sistemli minik bir bahçeye, kilitli kaldıkları için paha biçilmezliği de paha etmeyen tablolara ve ihtişamlı bir iç mimariye sahip bu penthouse, Nemo ile başrolü paylaşıyor. Hırsız Nemo'nun böyle lüks bir dairede milyonlarca dolarlık sanat eserleriyle kapalı kalmasının ironisini kullanabileceği çok geniş bir alan elde eden Katsoupis, türlü çağrışımlara kapı açan bu zengin dekordan pek çok çıkarım yapmamızı sağlıyor. Yeldeğirmenlerine kafa tutan bir Don Kişot, hapsolduğu ıssız adada hayatta kalmaya çalışan bir Robinson Crusoe gibi kurmaca karakterlere olan aşinalığımıza karşılıklar bulabiliyoruz. Nemo'nun evde ne kadar kaldığını tam olarak öğrenemesek de günlerin geçişini, mevsimin değişmesini gördükçe bunun uzun bir süre olduğunu anlıyoruz. Zaten günler geçtikçe psikolojik olarak ilk zamanlardaki tedirginlik, yabancılaşma, yakalanma korkusu, yerini bu kapalı kalma halinin zoraki kıldığı birtakım rutinlere bırakıyor. İnsanoğlunun her durum ve ortama alışma becerisinin sıra dışı bir durum ve ortam karşısındaki farklı yansımaları, içinde yer yer eğlenceli bir konfor da barındırıyor. Pandemi zamanının eve hapsolmuş bireyleri üzerinden yalnızlık, iletişimsizlik, normale dönememe endişesi, ölüm korkusu gibi meseleleri irdeleyen filmlerin izole ruh halini Inside'da sadece yalnızlık ve kurtulma içgüdüsü şeklinde duyumsuyoruz.


Günler geçip kimseler gelmeyince süresi belirsiz bir alışma evresinin tedirginliği, aynı zamanda huzuru, hatta pandemi dönemini andıran iç sıkıntıları birbirine karışıyor. Nemo, kendisinin olmayan bir hayatı, kendisinin olmayan bir evde yaşamak zorunda kalarak, artık her türlü korkuyu aşıp tek amacı bu durumdan kurtulmak haline gelen bir çaresizlikle lanetleniyor. Kendisinin de söylediği gibi, sahibi için bir yuva olan bu ev, ona bir kafes gibi geliyor. Evin de bir karakter misali kimi zaman Nemo'yu mutlu etmesi, kimi zaman çıkardığı sorunlarla onu zorlaması, giderek içinde hapsettiği adamı delirtmeye başlaması, Nemo'nun konumuna Don Kişot ve Robinson Crusoe ile birlikte Moby Dick'teki Kaptan Ahab'ı da ekletiyor. Günler ilerledikçe ve hepsi aynı mekanda yaşam enerjisini emen sıradanlıkta geçtikçe, bahçe sulama sisteminden içme suyu temin etmek gibi zeki hamleler, yerini tuhaf sunaklar hazırlayıp önünde saçma kelimeler mırıldanmaya sebep olan şamanik oyunlara bırakıyor. Can sıkıntısından icat edilmiş dinlere yapılan gönderme, duvara yazılan mektup, akvaryum balıkları, zafer ganimetlerine benzeyen büyük cam vidaları, Macarena, gizli oda, hizmetçi Jasmine ve daha bir sürü ayrıntı, bu evi ve Nemo'yu birbirlerine yakınlaştırdıkça uzaklaştırıyor, uzaklaştırdıkça yakınlaştırıyor adeta. "Enerji sonsuz zevktir", "sanat asla ölmez", "her yıkım yeniden yaratım gerektirir" türü kitabi cümleler ve monologlar bir şekilde bir yerlere oturuyor. Filmin en önemli etkilerinden biri de, "böyle bir duruma düşsek biz ne yapardık" empatisini kurdurabilmesi ki, böyle lüks bir dairede tek başına birkaç gün geçirme hayalinin gittikçe kabusa dönüşmeye başlamasına kritik dokunuşlar yapabilmesi. Sonsuz bir zevke benzetilen enerji kavramının tükenmesi halinde neye benzetilebileceği gibi örneğin.

Inside'ın ev ve insan arasındaki organik bağa olan eğilimi, teknolojik verilere göre tasarlanmış. Rezidans, plaza, gökdelen, penthouse ne dersek diyelim, süper lüks hatta akıllı ev kavramının bir yuva olmanın ötesinde, aile kavramından kopuk bir yalnızlık mabedi, bir burjuvazi sığınağı, umarsız bir refah gösterişi olarak konumlanışının yarattığı kişileştirme, karşısına bir hırsız olan Nemo'yu alıyor. Böylece ev ve insanın birbirine olan sınıfsal yabancılığı da kafasını bir yerlerden uzatıyor. Bize ait olmayanı kırıp dökmek daha kolaylaşıyor. Film formatında ise ev canavarı savunmasız insana karşı üstünlüğünü ilan ederken, bir barınağın artık insanın kurtulmaya çalıştığı bir hapishaneye/yaratığa dönüşmesine tanık oluyoruz. Günümüz canavarlarının çoğunun da insan tasarımı olduğunu bilerek... Yine de Inside seyirciyi alt metne boğan bir film sayılmaz. Güçlü görüntü işçiliği ona detayları, tasvirleri seven gizemli bir roman havası veriyor. Görüntü yönetmeni Steve Annis'in etkileyici karelerinin, ışık, gölge, dekor oyunlarının bunda payı büyük. Frederik Van de Moortel'in müzikleri de filme derinlik katarak özellikle ikinci yarı bu görüntü zenginliğiyle çok uyumlu duyuluyor. Ve usta aktör Willem Dafoe... Yönetmen Vasilis Katsoupis'in Nemo'nun tüm fiziksel ve ruhsal değişimlerini gösterebilmesi için adeta bir talih kuşu. Ensesinden akan teriyle, aksayan ayağıyla bile oynuyor sanki. Katsoupis ise bu ilk kurmacasıyla kolaya kaçmayıp tam tersi meydan okurcasına kendini zora koşan ve bunu yaparken sanatı da gözeten bir anlatım benimsiyor. Inside, afişinde yazdığı üzere "bir yalnızlık sergisi" misali etkileyici bir sinema vaat ediyor.

24 Mayıs 2021 Pazartesi

Tetarti 04:45 (2015)

 
Yönetmen: Alexis Alexiou
Oyuncular: Stelios Mainas, Dimitris Tzoumakis, Adam Bousdoukos, Giorgos Symeonidis, Mimi Branescu, Maria Nafpliotou, Christian Sanfira
Senaryo: Alexis Alexiou
Müzik: Yannis Veslemes

Atina'da bir caz kulübü işleten Stelios, ülkedeki mali kriz yüzünden iflasın eşiğine gelince birkaç yıl önce Romen tefeciden aldığı borcu ödeyemez hale gelir. Tefeci parasını geri istediğinde ise tüm borcu ödemek için sadece bir günü vardır. Stelios bir yandan para bulmaya çalışırken, bir yandan da tehlikeli tefecinin kendisine verdiği birtakım ayak işlerini yapmak zorunda kalır. Alexis Alexiou'nun yazıp yönettiği 2. uzun metraj olan Tetarti 04:45 (Wednesday 04:45), Yunan sinemasının Yunan Yeni Dalgası'na ait arthouse örnekleri dışına da çıkabileceğini gösteren başarılı bir kara film örneği. Alışılmış suç kalıplarının dışında olmayan ama ana karakterinin etrafına iyi bir çember çizip o çemberi ufak ufak daraltarak basit yapısını diri tutan Alexiou, aile babası ve caz kulübü işletmecisi Stelios merkezli hikayesini gün, saat vererek ve içindeki diyaloglarda geçen bazı cümlelerle isimlendirilmiş bölümlere ayırarak kendine has bir geriye sayımla anlatıyor. Tefeciden borç alıp ödemeyen, kokain çeken, karısını aldatan, çocuklarını ihmal eden geçmişi karanlık bir adam olarak resmettiği Stelios'u seyirciye karşı belli ölçülerde mesafeli hale getirdiği gibi, onu borcunu ödemesi gereken sınırlı zamana hapsedip türlü olaylarla empati yaratarak o mesafeyi fazla uzun tutmuyor.

Para bekleyen bir tefeci, ilgi bekleyen bir aile, kriz ortasında finansal destek bekleyen bir caz kulübü arasında kalan Stelios'u öznesi olarak cepte tutan Alexiou, bu özneye es vererek kısa süreliğine striptiz kulübü işletmecisi Arnavut göçmeni Omer'i öne çıkarıyor. Stelios'un borçlu olduğu tefeciye de borcu olan Omer'in bir göçmen olarak yıllar önce Atina'ya gelip kendi işini kurmasından, Yunanca'yı bir Yunan kadar iyi konuşabilmesinden, oğluyla olan baskıcı ilişkisinden dem vuran Alexiou, her iki işletmeci üzerinden girişimcileri tefecilere muhtaç eden ekonomik düzene isyanını dile getiriyor. Aynı zamanda Stelios ve Omer'in oğlu arasında bağlanmamış bağcıklar aracılığıyla dramatik bir bağ da kuruyor. Gerek bu bağcıklar sayesinde çocukluğuna, gerekse Romen tefeci hesabına çalışan ve tercümanlık yapan eski dostu Vassos sayesinde geçmişine dair muğlak ipuçları taşıyan Stelios, kendini tümüyle açıklamayan bir karakter olarak tasarlanmış. Gün ve gece boyunca yaşadıklarına istinaden kendi sıkışmışlığının muhasebesini yapan, bu fiziksel ve ruhsal çıkışsızlığından kurtulmak için kendi çıkış planını yapan Stelios, tümüyle olmasa da bazı yönleriyle Coen karakterlerini andırıyor.

Yunanistan'ın içinde bulunduğu ekonomik krizi, emniyet güçlerindeki yozlaşmayı, toplumsal çürümeyi, milliyetçiliği azar azar filmine sızdıran Alexis Alexiou'nun bu farkındalık duruşu, hikayesinin elverdiği üzere abartılı veya didaktik ölçeklerde seyretmiyor. Karakterler, onların geçmişleri, şimdiki zamana biriken sıkıntıları bazen satır aralarında, bazen de sadece topu seyirciye atıp hissettirerek kendini konumlandırıyor. Kara komediye ya da aksiyona bile uyarlanabilecek bir suç hikayesini doğru bir tercih olarak kara film sularında gezdiren Alexiou'nun sinema dili, yer yer şiddeti estetize etmekten de kaçınmıyor. Yunan sinemasının iki tecrübeli aktörü Stelios Mainas (Stelios) ve Dimitris Tzoumakis (Vassos) ile birlikte Omer'i canlandıran Giorgos Symeonidis'in performansları da filmin ruhuyla ahenk içinde. Ayrıca Romen tefeci rolünde Moartea domnului Lãzãrescu, Pozitia copilului, Portretul luptãtorului la tinerete, Sieranevada, Periferic gibi Romanya sinemasının önemli filmlerinde bulunmuş Mimi Branescu'yu görmek mümkün. Tetarti 04:45, Avrupa menşeli kara film izlemek isteyenler için saklı kalmış yapımlardan biri.

28 Ocak 2021 Perşembe

Apples (2020)

 
Yönetmen: Christos Nikou
Oyuncular: Aris Servetalis, Sofia Georgovassili, Anna Kalaitzidou, Argyris Bakirtzis, Kostas Laskos
Senaryo: Christos Nikou, Stavros Raptis
Müzik: Alexander Voulgaris

Ani hafıza kaybının tuhaf bir salgın şeklinde insanları yakaladığı Atina'da orta yaşlı Aris'i izliyoruz. Bir gün evinden çıkıp dolaştıktan sonra uyuyakaldığı otobüsün son durağında şoför tarafından uyandırılır. Üzerinde kimlik ve cüzdan olmadığı için, artık insanların alıştığı unutma hastalığına yakalandığı anlaşılarak görevlilere haber verilir. Böylece bir süre sonra kimsesiz olduğu belirlenen hastalara yardım edip onlara yeni kimlikler veren bir iyileşme programına dahil edilir. Christos Nikou ve Stavros Raptis'in senaryosunu yazdığı, aralarında Yorgos Lanthimos'un Kynodontas (Dogtooth) ve Richard Linklater'ın Before Midnight filmlerinin de olduğu çeşitli yapımlarda yönetmen yardımcılığı yapmış Christos Nikou'nun yönettiği Mila (Apples), Yunan Yeni / Tuhaf Dalgası filmlerinden biri. Bu dalganın yaratıcı senaryo arayışları, kimi zaman Yunanistan'ın sosyo-ekonomik meselelerinden beslenen sert bir dram veya bir kara mizah ile, kimi zamansa fantastik bir fikir etrafında kendini gösteriyor. Tekinsiz bir atmosfer, donuk karakterler, minimal bir anlatım, metafor kullanmayı seven, seyirciyle yüz göz olmaktan imtina eden bu art house akım, son derece orijinal örnekler yanında, biçim ve ruh anlamında tembel yapımlar da doğurdu. Mila da bu eşgale uyan bir film. Ama belki de bu kalıplar içinde olup da şimdiye kadar içinde taşıdığı duygulara en saf, en hüzünlü biçimde sahip çıkan film olabilir.

İnsanları semptomsuz, habersiz, bir anda yakalayan bu hafıza kaybı salgınının artık kanıksandığı bir evrede dahil olduğumuz film, kahramanımız Aris de bir gün bu hastalığa yakalanınca bu hastalara nasıl yaklaşıldığına, tedavi süreçlerine dair yolculuğuna başlıyor. Üzerinde kimliği olmayan, bir süre sonra arayıp soran olmayınca hiç bir yakınının olmadığı anlaşılan Aris gibi hastalar, hastanede işleri bitince yeni kimliklerle garip bir iyileşme programına alınıyorlar. Onlara kalacak bir yer, ihtiyaçlarını karşılamaları için para, en önemlisi de kasetler aracılığıyla çeşitli görevler veriliyor. Hafızanın ne ölçüde yitirildiğinin anlaşılması açısından unutulmayacak bir eylem olarak bisiklete binmek, sinemaya, bara, partilere gitmek, sosyalleşmek, yeni karşı cinslerle tanışmak, onlarla tek gecelik ilişkiler yaşamak, yüksekten havuza atlamak, ölmek üzere olan biriyle vakit geçirmek, ölünce de cenazesine katılmak gibi pek çok görev veren, her bir görev sonunda da bu yaptıklarının fotoğraflarını çekmelerini isteyen program görevlileri, sık sık bu yapılanları da denetliyor. Böylece yeni hayatına yeni anılar biriktirerek başlayan Aris'in bu görevler esnasında yaşadıklarından bu tuhaf akıma özgü sakin bir kara mizah tonu inşa ediliyor.


Baştan beri bu garip hastalığı sakin ve tepkisiz geçiren, verilen görevleri eksiksiz yerine getiren Aris, bir gece sinema çıkışında karşılaştığı, kendisi gibi unutanlardan biri olan Anna ile nereye gittiği belli olmayan bu yolda kader birliği yapıyor. Birbirlerine hem yardımcı, hem de dost olan Aris ve Anna ile film, bu tuhaflık içinde yeşermeye çalışan muğlak bir romantizme de temas ediyor. Ama Aris'i gördüğümüz ilk andan itibaren filmin atmosferine tam oturan o muğlaklık kendini tane tane salıvermeye başlıyor. Aris'in hiç bilmediğimiz hafıza kaybından önceki yaşamına dair filme serpiştirilen ufak kırıntılar, sessiz sakin bir bunalma ve kırılma anı ile yaşadığımız sürpriz sayılabilecek final, o ana dek izlediğimiz her türlü tuhaflığı anlamlandırıyor. Film boyunca tam yerine oturtamadığımız ya da unutma/unutulma psikolojisine havale ettiğimiz melankolinin altında yatan gerçek ortaya çıkınca Yunan Yeni Dalgası dahilinde görmeye pek de alışık olmadığımız bir tamamlanmışlık, güçlü bir farkındalık, ağırbaşlı bir aydınlanma, ama hepsinin üstünde derin bir kedere şahit oluyoruz. Christos Nikou bu duyguların hepsini filmin dokusunu bozmadan aktardığı ve film içinde sızdırdığı tahminleri çok fazla gizlemeye çalışmadığı için finalini sakince kucağımıza bırakıp gözden kayboluyor. Seyirciyi oturduğu yerde yakalayan (ve bir süre daha oturmasını sağlayan) bu hamle ve gözden kayboluş o kadar sade ki, onu epik kılan da filmin kendisi değil, seyircinin algılayış biçimi oluyor.

Aris'i filmde sık sık elma yerken görüyoruz. Filme adını veren, kutsal metinlerde, mitolojik eserlerde, masallarda, bilimsel keşiflerde sembolik olarak kullanılan elma, tercih edilmenin, kandırılmanın, değişime uğramanın, ödül olmanın ve bazı başka değerlerin ölçüsü olarak kullanılmıştır. Her elma sunumu ya da tercihinden sonra güçlü bir değişim başlar. Cadının verdiği elmayı ısıran Pamuk Prenses'in hayatı değişir, Adem ile Havva yasak elma yüzünden cennetten kovulur ve dünya hayatı başlar. Newton’un kafasına elma düşer ve yerçekimi kanununun keşfi için gerekli şartlar oluşur. Yunan mitolojisinde kendisine verilen 12 görevden biri olan "Akşam Kızlarının Bahçesi"nden Herakles'in 3 altın elmayı sorgusuz sualsiz çalması, Aris'in yeni anılar oluşturmak için verilen görevleri sorgusuz sualsiz yapması ile ne derece ilişkilendirilebilir ya da ilişkilendirilmeli midir? Elma simgesi, insan düşünce yapısında kolay şekillenebilecek, kolay anlaşılabilecek kadar basittir. Bir ödül olduğu durumlarda onu kabul/tercih etmek insanın hür iradesine bırakılmıştır. Bir değişim yaşanır ve insan o değişimin sonuçlarıyla yaşamaya ya alışır ya da kendini zorlar. Bu durumda Aris'in içinde bulunduğu durumu da elmadan daha iyi bir meyve sembolize edemez sanki. Elma alırken manavın Aris'e elmanın faydaları arasında hafızaya da iyi geldiğini söylemesi ve bunun üzerine Aris'in yaptığı da tam olarak kendini bulduğu o değişime adapte etme arzusuyla alakalı. Değişim arzusu, değişmeden önceki durumu unutma arzusundan da kaynaklanır bazen. Aris Servetalis'in belki de tam olması gerektiği gibi canlandırdığı Aris'in unutma, hatırlama, kabullenme ve reddetme üzerine yaşadıklarını anlatan Mila, müsait olmasına rağmen güçlü bir dram yerine ince bir sızı bırakan filmlerden.

15 Kasım 2007 Perşembe

Eduart (2007)


Yönetmen: Angeliki Antoniou
Oyuncular: Eshref Durmishi, André Hennicke, Adrian Aziri, Gazmend Gjokaj
Senaryo: Angeliki Antoniou
Müzik: Konstantinos Christides, Minos Matsas
 
Rock yıldızı olabilme hayalleriyle Yunanistan’a gelen Eduart, küçük hırsızlıklarla geçimini sağlamaya çalışan bir genç. Yolsuz kalınca, evinde kaldığı çocukluk arkadaşının tavsiyesiyle bir gay barda yaşlı bir adamı para karşılığı memnun etmeye karar veriyor. Ancak adam ertesi sabah feci bir cinayete kurban gitmiş olarak bulunuyor. Cinayetten Eduart’ı sorumlu tutan arkadaşı onu evden kovunca memleketi Arnavutluk’a dönüyor. Ancak orada da, evden ayrılırken annesinin parasını yürüttüğünden haberdar olan babası tarafından polise ihbar edilince hapishane klişeleri başlıyor. Kimi yerlerde ortaokul müsamerelerini andıran amatör bir oyunculuk, anlatacak fazla bir şeyi olmadığı gibi, olanı da durmadan dağıtan bir acemilik (dağıtacak fazla bir şeyi olmadığı halde dağıtabilen filmler çok azdır!) ve kendine başrol olarak seçtiği Eshref Durmishi isimli gencin oyunculuktan bihaber halleriyle Eduart’ı, çok sıkıcı, kötü, ruhsuz buldum.
 
Fedakar bir anne, fedakar bir kızkardeş, zalim bir baba, bırakın flaş olmayı, varlığı bile anlaşılmayan çocukluk anılarına yapılan geri dönüşler gibi basit numaraları bile koz haline getiremeyen bir acizlik. Dikkat çekmek için konduğunu bas bas bağıran bir tecavüz bölümü, şaşırttığını sanan bir flashback final, etrafa şaşkın bakışlar atmanıza sebep olacak tuhaf bir vurulma sahnesi de o acizliğin uzantılarından. Hapishane doktoru rolünde usta Alman aktör André Hennicke’yi bu filmde görmek, amatör bir takımın sahaya sürdüğü profesyonel gibi tuhaf geldi bana. Selanik Film Festivali’nde ne kadar adaylık varsa hepsinden ödül almış bu film, Yunanistan’ı temsilen Oscar aday adayı bile olmuş. Hani Yunanistan Oscar ödüllerini protesto amaçlı bu filmi yolluyor deseler tamam, fakat kesin olan bir şey var: Bu filmi beğenmeyenler Selanik jürisi kadar sinemadan anlamıyor demektir.