30 Temmuz 2026 Perşembe

Once (2006)


Yönetmen: John Carney
Oyuncular: Glen Hansard, Markéta Irglová, Bill Hodnett, Danuse Ktrestova, Geoff Minogue
Senaryo: John Carney
Müzik: Glen Hansard, Markéta Irglová

Busker
deniyor sokak müzisyenlerine. Pek çok ünlü isim zamanında bu tezgahtan geçmiş. Erkin Koray bir Avrupa ülkesinde yolsuz kaldığında yapmış mesela. Bir de Bob Dylan ile ilgili şehir efsanesi var. Kariyerinin ilk zamanlarında bir İskandinav ülkesine giden Dylan sokağın nabzını tutmak, hem de prova yapmak için işlek caddenin birinde başlıyor çalmaya. İyi de para kazanıyor. Ama hiç kimse tanımıyor onu. Ama bu tecrübeyi yaşayan gerçek müzisyenlerin ilk amacının para olmadığını düşünüyorum. Açık havada yanından geçip giden veya durup dinleyen insanlara bir şeyler iletebilmek olsa gerek. Çünkü sokakta o insanların hassasiyetlerine daha bir yakın oluyor, elektriksiz, mikrofonsuz en çiğ halinizle içinizdekileri iletebiliyorsunuz.

İşte Once’ın kahramanı isimsiz busker da bu hemen seziliyor. Zaten idare eder bir işi var. Babası ile beraber elektrikli süpürge tamiratı yapıyor. Yine sokakta tanıştığı isimsiz Çekoslovak kız ile bir süre sonra ortak tutkuları olan müzikte buluşuyorlar. Once için bir film demek pek doğru değil aslında. Hayatın tam ortasından geçerken bu iki insanı gözüne kestirmiş bir kameranın yaptığı takip sanki. Bazı belgesel kanallarında yarım saat-bir saatlik reality hikayeler gösteriliyor. Teknik olarak onları andırıyor. Tabi onlar gibi bilgilendirme ya da gerçek bir kesit sunarak oradan bazı alıntılarla bilimsel, sosyal, kültürel çıkarımlarda bulunma misyonu yok. Peki Once’ın misyonu ne? Daha doğrusu var mı? Bir filmin misyonu olmalı mı? Yoksa sadece göründüğü gibi mi olmalı?


Once göründüğü gibi bir film. (Yine film deyiverdim, alışkanlık işte!) Yani ne görüyorsanız o! Hiç birşey göremediniz mi? O zaman hiç birşey. Bolca müzik, bir de yanında ne idüğü belirsiz bir duygu kırıntısı mı? O zaman işte o ne idüğü belirsiz şeyin ta kendisi. Peki Once hayatınızda izlediğiniz en saf, en temiz, en çiğ, en dolambaçsız filmlerden biri mi? Buyurun işte o! Kısaca Once, insan ruhuna tutulan ayna misali filmlerden biri. Öyle aklınıza estiğinde izleyeceğiniz türden değil. Yoğun bir anınızda izlemelisiniz belki de. Öbür türlü nereden nasıl sizi yakalar kestirmek güç. Böyle filmlerde oyunculuk, ses, ışık, kurgu, kıl, tüy aramak çok gereksiz. Sadece kendinizi teslim edeceksiniz. Yakalarsa alır götürür. Yok eğer sarmadıysa sizi romantik komedi odasına alalım. Çünkü sizin kendinizi iyi hissetmeye ihtiyacınız var.

Once
ise bunu vaat etmiyor. Once size hiç birşey vaat etmiyor. Ola ki öyle yanlış bir fikre kapıldınız, hemen bırakın filmi, dönün gidin. Onu ve onu sevenleri karamsarlıkları, umutsuzlukları veya Dublin bulutları arasından nadiren sızan güneş ışıkları misali umut kırıntıları ile baş başa bırakın. Çünkü Once, vaatsiz, pahasız, sessiz, sedasız bir tutkuyu içinde taşıyan sokaklar kadar, sokaklarda yapılan müzik kadar sade bir yapım. İsimsiz iki insanın arasındaki elektriği o kadar basit ve o kadar zor anlatıyor ki, düşünceler kelimelere bürünmekte mızmızlanıyor adeta. İşte o an devreye şarkılar giriyor. Çünkü bu gibi sağlam kilitlerin tek anahtarı şarkılar oluyor bazen. Ama o da ne! Şarkılar da aynı ritme ayak uydurmaz mı! Hem basit, hem zor, hem şu, hem bu. Once aslında zor bir film. Çünkü kitleleri peşinden sürükleyemeyip, aralarından sadece kendi ritmine ve bohem havasına ayak uydurabilecek, yalnızlıklarını ve bir zamanlar masumca kaçırdıkları küçük fırsatların sebep olduğu yeri dolmamışlığı hatırlayanları seçecek bir film. Once aslında basit bir film. Çünkü tüm bunları yaparken kendi frekansını yakalamış olanlara en kısa, en kestirme yolu gösteren bir hayat parçası. Kırılacak eşya kutusunun içindeki pamuk…

 
Adam ve kadın. Önce adam, sonra kadın. Falling Slowly’yi beraberce bir müzik dükkanında çaldıkları şahane sahneden sonra ister istemez ikisi arasında gelişecek, yön değiştirecek bir ilişki başlıyor. Önce adam, sonlara doğru da kadın, bu adı konmamış, konamayacak ilişkiyi rencide edebilecek hamleler yapıyorlar. Farklı zamanlarda aynı şeyleri düşündüklerinden erişilmez bir tutkuyu maddeleştirecek, kirletecek, basitleştirecek sevişme şanslarını acemice yokluyorlar. İsteyenler ve reddedenler yer değiştirse de o tutkuda azalan pek bir şey olmuyor. Hem zaten onlar her beraber şarkı söyledikleri sahnede veya birbirlerini şarkı söylerken dinledikleri her sahnede zaten tutkuyla seviştiler. Zamanında o erişilmez tutkuya erişmeyen varsa aramızda, daha hiç bir şey yaşamamıştır. Sevişmeden, öpüşmeden, hatta dokunmadan bir kerecik bile o tutkuyu duymamış olmak çok büyük eksiklik. Buna imkan yok. Çünkü o her yerde. İşte Once o tutkuya aşık bir film. Şimdi o şarkıların hangisinin sözlerini, melodilerini anlatmalı, yorumlamalı, hepsi kendini zaten anlatırken.

Oscar alan benzersiz Falling Slowly, Markéta Irglová’nın Beth Gibbons (Portished) dokunuşlarını andıran meleksi sesiyle yorumladığı If You Want Me, bir partide seslendirilen, parti şarkısından öte bir şey olan Gold, stüdyoda grup halinde çaldıkları muhteşem When Your Mind's Made Up, eski sevgiliye gönderilmiş tüm zamanların en güzel şarkılardan biri olası Lies ve diğerleri… Once’ın müziklerini dinlemek yetmez. O şarkıları yaşamak gerek.

24 Temmuz 2026 Cuma

Obsession (2025)

 
Yönetmen: Curry Barker
Oyuncular: Michael Johnston, Inde Navarrette, Cooper Tomlinson, Megan Lawless
Senaryo: Curry Barker
Müzik: Rock Burwell

Müzik dükkanında çalışan içine kapanık Bear, aynı dükkanda çalışan Nikki'ye uzun zamandır çok aşıktır ama duygularını bir türlü açamaz. Bir gün bir mağazada gördüğü, satın alanın dileğinin kabul olduğu söylenen "One Wish Willow" adlı gizemli bir nesneyi açarak "keşke Nikki Freeman beni dünyadaki herkesten daha çok sevseydi" diye dilekte bulunur. Dilek anında gerçekleşir. Ancak Nikki'nin sevgisi kısa sürede romantik olmaktan çıkıp korkutucu, takıntılı ve ölümcül bir saplantıya dönüşür. Böylece film, "hayaller gerçek olursa her zaman mutlu olur muyuz?" sorusunu yavaş yavaş kanlı ve rahatsız edici bir masala çevirir. Kısa filmler çeken, pek duyulmamış bazı filmlerde önemsiz roller oynayan, 2024'te çektiği 1 saatlik Milk & Serial ile orta metraja geçen, bir yıl sonra da yazıp yönettiği ilk uzun metrajı Obsession'ı çeken 1999 doğumlu Curry Barker, 2026'nın en büyük korku hitlerinden birine imza attı. Yaklaşık 750.000 dolar bütçesiyle 420 milyon dolardan fazla gişe hasılatı yaptı ve yapmaya devam ediyor. Filmin bu başarısının altında çeşitli nedenler var. Belki de en önemlisi, basit görünen fikrini giderek büyüyen bir kabusa dönüştürmede izlediği yol. Romantik komedi kumaşına sahip olsa da, Bear'ın dileğinden sonra adım adım kara mizah, psikolojik gerilim ve body horror sularına giren, bunları iç içe geçirip birbirlerinden besleterek yoğun bir korku deneyimine yelken açan güçlü bir yapısı mevcut.

Gösterime girip geniş kitlelere ulaşmasından itibaren iki baş karakteri üzerinden yoğun tartışmaları da beraberinde getiren Obsession, özellikle "rıza" kavramına yaklaşımıyla bu tartışmaları körükledi. Normal yaşamda çok hoşlandığımız veya platonik olarak sevdiğimiz biri için "keşke bana aşık olsa" diye düşünürüz ve hayat normal akışına, herkes de yoluna devam eder. Peki gizemli bir gücü olan dilek nesnesiyle bu dileğimiz gerçekleşmiş olsaydı fikri o kadar basit, o kadar klişe ki, bu fikrin veya benzerlerinin uygulanışını defalarca özellikle komedi türünde gördük. İşte Obsession, "sen bu dileği tutarken karşı tarafın ne istediğini, ne düşündüğünü sordun mu" sorusundan çok besleniyor. Curry Barker, bu masum dileği şeytani bir gücün güdümüne bırakarak hem kadına, hem de erkeğe cehennemi yaşatmayı hedefliyor. Aslında başlangıçta bunu yaparken Bear tarafında duruyor gibi görünse de, saplantılı bir aşığa dönüşen Nikki sayesinde daha fazla şey söyleme imkanı buluyor. Uzun zamandır açılamadığı Nikki'ye aşkını itiraf etme fırsatı bulmasına, üstelik bu fırsatı Nikki'nin kendisinin ona vermesine rağmen korkup bir türlü açılamayan Bear, One Wish Willow sayesinde eline geçen "Nikki'ye sahip olma" fırsatını geri çevirmiyor. Yani oyunu kuralına göre oynamıyor, hile yapıyor, o hileyle sağladığı avantajla bu ilişkiyi istismar ediyor.


Bear, uzun süredir sevdiği Nikki'nin bir gecede kendisine deli divane olmasının tadını çıkarsa da, zamanla kendisine takıntılı, tuhaf, tehlikeli bir kişilik haline gelmesiyle neye uğradığını şaşırıyor. Nikki ile aslında rızası dışında birlikte olmanın bedelini garip yollardan ödemeye başlıyor. Filmle ilgili en önemli eleştirilerden biri, Bear'ın özelinde bir "erkek sorunu merkezli" senaryoya sahip olması, kadının ise sadece korku unsuru olarak kullanılması yönünde. Hatta son dönemde çekilen The Drama, Together ve Hollywood yapımı olmadıkları için pek bilinmeyen İskandinav filmleri Hypnosen ve Elskling'de de sözde sorunlu kadınları idare etmeye çalışan erkek partnerlerin çektiği çilelere odaklanılmış görünen senaryolar eleştiriliyor. Oysa bu adı geçen tüm filmlerdeki hikayelerin en enteresan yanı tam da bu kadınlar ve onların çileleri. Bir an için bu filmlerdeki kadınların ve erkeklerin yer değiştirdiğini düşünelim. Kesinlikle daha ilginç ve altı doldurulabilir olmazlardı. Çünkü bu kadın karakterler esasen erkek zayıflıklarını ifşa eden birer turnusol işlevi görüyorlar. Bu durum erkeği odağına almıyor, alsa bile kadının gücünü yahut mağduriyetini, genelleştirilişini yahut ötekileştirilişini keskinleştiriyor. Evet, Obsession'da Nikki olağanüstü bir korku unsuru olarak kullanılmış ve Bear ile özdeşlik kurmak bu durumda daha kolay görünüyor. Ancak bu onu Bear karşısında bir yancı değil, rızasızlığa karşı ödenmesi gereken bir bedel yapıyor.

Teknik açıdan Barker, düşük bütçesini yaratıcı kamera kullanımı, etkili ses tasarımı ve pratik makyaj efektleriyle avantaja çeviriyor. Korku anları yalnızca ani sıçratmalara değil, giderek artan bir huzursuzluk hissine dayanıyor. Düşük bütçesine rağmen sinema dilini bilinçli kullanan ve bunu avantaja çevirmeyi başaran dokunuşlara sahip. Filmin en büyük başarısı da burada yatıyor: Gösterişli prodüksiyon yerine atmosfer, ritim ve görsel anlatı üzerine kurulmuş bir korku deneyimi sunuyor. Yine adı pek duyulmamış görüntü yönetmeni Taylor Clemons ile Barker, görselliği çok etkileyici, her seferinde farklı detayların keşfedilebileceği anlar yaratmışlar.Özellikle dilek lanetinden sonra Nikki'yi simsiyah bir gölge şeklinde betimleyen bazı anlar, korkunç makyajlara ihtiyaç duymuyor. Kaldı ki, etkileyici bir makyaj işçiliği de söz konusu. Büyük stüdyo korku filmleriyle bütçe anlamında yarışmasa da sinematografi, ses tasarımı ve pratik efektleri sayesinde çok daha pahalı görünen bir iş hissi veriyor. Teknik tercihlerin yalnızca "şık görünmek" için değil, karakterlerin psikolojisini ve hikayenin temasını desteklemek için kullanılması önemli bir tavır. Bu da onu, son yıllarda öne çıkan bağımsız korku yapımları arasında teknik olarak da dikkat çekici bir konuma taşıyor. Korku anları yalnızca ani sıçratmalara değil, bütün bu saydığımız bileşenlerin inşa ettiği giderek artan bir huzursuzluk hissine dayanıyor.


Michael Johnston'ın Bear performansı her ne kadar filmin omurgası gibi görünse de, Nikki karakterini canlandıran Inde Navarrette filmin asıl yıldızı. Karakterinin geçirdiği dönüşümü hem ürkütücü hem de trajik biçimde yansıtıyor. Dilekten önceki Nikki ile sonraki Nikki arasındaki fark onun yeteneği sayesinde birinci sınıf bir dönüşümü yansıtmakta. Mimiklerini kullanışı, bu sayede yüz ifadesini istediği biçimde değiştirebilmesi ürkütücülüğünü beslediği gibi, Barker'ın onu bu anlarda serbest bıraktığı izlenimi de uyandırıyor. Johnston ise pasif ve "iyi çocuk" imajının altında yatan bencilliği başarıyla hissettiriyor. Cooper Tomlison (Ian) ve Megan Lawless (Sarah) da önemli yan rollerde oldukça başarılılar. Bazı korku filmleri canavarlarla, zombilerle, hayaletlerle korkutur, bazıları ise insan doğasının en karanlık arzularıyla. Obsession ikinci gruba giriyor. Yönetmen ve senarist Curry Barker, tek cümlelik bir fikri –"sevdiğiniz kişi size delicesine aşık olsaydı ne olurdu?"– hem psikolojik hem de fiziksel dehşete dönüşen etkileyici bir hikayeye dönüştürüyor. Film, yüzeyde doğaüstü bir korku gibi görünse de özünde saplantı, sahiplenme ve "ideal aşk" fantezisinin eleştirisini yapıyor. Günümüz ilişkilerindeki sahiplenme kültürü, karşılıksız aşkın romantikleştirilmesi üzerine sert bir eleştiri. Senaryo yönünden asla kusursuz değil. Aynı anda psikolojik gerilim, body horror ve kara mizah karışımı olup, izleyiciyi sadece korkutmayı değil, rahatsız edip düşündürmeyi de isteyen bağımsız bir film için bu gayet normal.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Elegy (2008)

 
Yönetmen: Isabel Coixet
Oyuncular: Ben Kingsley, Penélope Cruz, Dennis Hopper, Patricia Clarkson, Peter Sarsgaard, Deborah Harry
Senaryo: Philip Roth, Nicholas Meyer
Müzik: Marc Artís Garcia, Christy Carew

Kültür eleştirmen, üniversite hocası ve yazar David Kepesh (Ben Kingsley), öğrencilerinden biri olan genç ve güzel Consuela Castillo (Penélope Cruz) ile ilişkiye girer. Zamanla yaşadıklarının tek gecelik bir ilişkiden olmadığını anlayıp birbirine bağlanan David ve Consuela tutku dolu günler geçirirler. Ama aralarındaki 30 yaş farkı bir türlü göz ardı edemeyen David için, tüm sevgisine rağmen bu ilişkiye alışmak sandığı kadar kolay değildir. My Life Without Me ve The Secret Life Of Words gibi iki başarılı dramın yönetmeni İspanyol Isabel Coixet’nin, Philip Roth’un The Dying Animal romanından uyarladığı Elegy, aslında kendisiyle ilgili en iyi özeti filmin başlarında David’in iç sesinden duyduğumuz bir cümle ile yapıyor: “Yaşlılık arkanızdan iş çevirir!” Film, yüzeyde tek gecelik bir ilişkiden aşka doğru evrilen basit bir kaçamağı ele alır gibi görünse de, aralarında büyük bir yaş farkı olan iki insanın girdikleri ciddi bir ilişkinin anatomisini gerçekçi, aynı zamanda şiirsel bir dille ifade etmeye çalışıyor. Üstelik bunu kavgasız, gürültüsüz ve hüzünlü bir atmosferde gerçekleştiriyor. Filmin odak noktasında yer alan David Kepesh’in, sevgilisi Consuela, en yakın dostu George, yetişkin oğlu Kenny ve çok uzatmalı bir diğer sevgilisi Carolyn arasında irili ufaklı porsiyonlara ayrılmış duygu dünyasına yapılan yolculuklar bütünü olarak da tanımlayabileceğimiz Elegy, genellenmiş doğru-yanlış anlayışı yerine özgür bireyin kendi kişiliğinde bulduğu doğru-yanlış dürüstlüğünün izini sürüyor.

“Yaşlılık” ana başlığı doğrultusunda ilerlese, bu başlığı temel alsa da açtığı diğer yan başlıklarla genç-yaşlı, insan olan herkesin ilişkilerde takındığı farklı tutumların ne kadarının yaşlılığa, ne kadarının gençliğe, ne kadarının “sevgiliye” ait olduğunu araştırıyor. Mesela genç bir insan özeleştiri yaparken, aldatılmasının sebebini kendi fiziğinde, ilgi veya performans eksikliğinde ararken, yaşlı bir insan bu sebebi sadece yaşlı oluşuna bağlar. Aynı şekilde bir genç, kıskançlığının sebebi olarak, sevdiği insan için kendisinden daha iyi birinin varlığından endişeleniyorsa, bir yaşlı ise sevdiği için kendisinden daha genç başka birinin varlığından endişeleniyordur. Yani aralarında yaş farkı olan iki insanın ilişkilerinde yer bulan tüm kavramlar, bu yaş farkının gölgesinde filizleniyordur ve o farkı görmezden gelmek güç bir hal alabilir.


Elegy, bir ilişkiye bakışın yaş ile olan alakasını fazla dolambaçlı yollara girmeden, biraz elitist, bunun yanında dürüst ve samimi biçimde aktarmayı seçtiğine inandıran bir yapıda. Böylelikle genç-yaşlı kim olursa olsun, arasında yaş farkı bulunan ilişkilere bakışın ne ölçüde bağnaz veya hoşgörülü olduğunun sınavını veriyor. David ve Consuela’nın ilişkisi, beklendiği ölçüde tecrübe-tecrübesizlik sorunları yaşamaya başlıyor. Filmin en iyi yönlerinden biri, yaş farkını sorunun kaynağı olarak belirlerken ve onun üzerine dramatik yapısını kurarken, başka filmlerin merkeze aldığı iki karakter arasındaki ırk veya din farklılıklarındakine benzer aşırı gerilimli virajlardan uzak, sadece kişilik çatışmaları ve kadın-erkek farklılığı/benzerliği üzerine yormayan egzersizler yapıyor olması. Tabi Elegy’nin karakterleri gelişmiş bir toplumun kültürlü bireyleri arasından seçilmiş örnekler olduğundan aşk, cinsellik, ihanet, sadakat başlıklarını ele alış biçimlerindeki rahatlık, bu ilişkilerdeki modern ve geleneksel yaklaşım farklılıklarını da yadsımıyor. Bir başka deyişle, söz konusu bu kez aşk olduğunda birey ne kadar dereceli, kültürlü, varlıklı da olsa acemiliklere, tutuculuklara, bencilliklere açık hale geliyor.

David Kepesh’in hayatının izlediğimiz bu kritik kesitinde yaşadıkları, eğitimli ve tecrübeli bir erkeğin bile bir döneminde hazırlıksız yakalanabileceği gerçeğine dayanıyor. David haricindeki tüm karakterler, onun kişiliğinin farklı köşe taşlarını işaret etmeye yönelik olarak tasarlanmış unsurlar. En önemlisi olan Consuela’yı sona bırakarak diğer karakterlerin David’in hangi yönlerini aydınlatmaya çalıştığına değinelim. Bir romantik dram klişesi olarak David’in en yakın dostu George ile dertleştiği sahneler, aynı zamanda iç ses kullanan bir film için fazlalık gibi görünse de, David’in çaresizliğini ve zayıflığını, erkek erkeğe sohbet rahatlığıyla da dürüstleşmesini vurgulamak açısından faydalı. Üstelik hem yaş, hem de cinsiyet açısından kendine en yakın karakter olan George’un “yaşlandığın için endişelenmemelisin, büyüdüğün için endişelenmelisin” benzeri tavsiyeleri ve sırdaşlığıyla David’in içini görmek daha da kolaylaşıyor. David’e yine yaş olarak yakın olan, fakat kısıtlı bir iletişim içinde olduğu bir kadın olarak Carolyn ile paylaştıkları, David’in farklı bir yönünü aydınlatmaya ya da biraz daha solgunlaştırmaya soyunuyor. 20 yıl boyunca aralıklarla görüşen, cinsel ihtiyaçları haricinde bir şeyleri nadiran paylaşan David ve Carolyn’in “sevgililik” hali, bu süre zarfında evrimleşerek disiplinli bir bağlılığa bürünmüş. David’in Consuela ile ilişkisini Carolyn’den gizleme zorunluluğu hissetmesi buna bir örnek. Bu ilişkiyi en iyi özetleyecek kelimeler, David’in kitaplar üzerine öğrencilerine yaptığı “10 sene boyunca tekrar okuyorsunuz kitap değişiyor, çünkü siz değişiyorsunuz ve kitaptan öğreneceğiniz bir şey kalmıyor” yorumunda saklı.

Yıllar önce terk ettiği oğlu Kenny’nin kendinden büyük bir kadına aşık olup, karısı ve çocuğunu terk etme eşiğine gelerek David’den tavsiye istemesi ise, bu kez David’e hatırlamak istemediği geçmişi ile burun buruna gelme, hatalarıyla yüzleşme, kendi içine düştüğü duygusal yoğunluğa benzeyen bir duruma karşı objektifleşme sağlıyor. Kenny’nin babası David’e olan kinine rağmen kapısını çalması, yaşı olmayan aşkın, bireyleri ne kadar derinden etkileyebildiğinin sağlamasını baba-oğul üzerinden pekiştiriyor. Bu noktada özellikle oyuncu Peter Sarsgaard’ın hüzünlü yüzü ile tedirgin tavırlarının buluşması, evli ve çocuklu orta yaşlı bir adam, başka bir kadına tutulmuş aşık, babası tarafından küçükken terkedilmiş oğul kimliklerinin altını, göründüğü kısıtlı süre dahilinde çok güzel çizmekte. Zaten George, Carolyn ve Kenny’nin filmin içinde fragmanlaşmış küçük dramları David’in aşk hikayesine farklı noktalardan anlamlar kattığı kadar, kendi iç dinamiklerinde gizemlerini ya da sıradan gerçekliklerini koruyan vaziyetteler.


"İnsanın hayatındaki en büyük sürprizler yaşlıyken olur" diyen Tolstoy'dan alıntı yapan David, latin güzeli Consuela ile planlamadığı bir aşkın içine düşünce, yukarıda sözünü ettiğimiz çevresinin farklı motivasyonlarına rağmen kendini bu sürprize teslim etmeyi başarıyor. Fakat film boyunca gördüğümüz bir vakur duruş, yaşlılığın getirdiği bir ihtiyat da sıklıkla hissediliyor David’de… Kendini Consuela’ya bıraktıktan sonra adeta duygusal özgürlüğünü yeniden kazanan David, yine de içinde tuttuğu “genç sevgiliyle bir geleceğinin olamayacağı” sabit fikrine yenik düşme eğiliminde. Genç yaşına rağmen benzer bir olgunluk Consuela’da da seziliyor. Ancak kendinden 30 yaş büyük sevgilisini ailesine, arkadaşlarına bir partiyle tanıştırmak isteyecek kadar bir salıverme, David’in yetişkin özgürlüğünün sınırlarını çizmekte gecikmiyor. O noktadan sonra da duygusal çözülme sürecine giriliyor. Gerçek yaşamdaki ilişkiler de hep bunun gibi sebeplerden dolayı kendini inkar etmeye başlıyor: İnsan hem değişiyor, ama bir o kadar da aynı kalmayı başarabiliyor. Dönem dönem değişen ve aynı kalan bir insan, aynı özelliklere sahip bir başka insana aşık olduğunda bu eşleşmezlik daha fazla yüzeye çıkıyor.

Aslında Elegy’nin hikayesi çok basit, hatta sıradan. Ama kendinden ortaya çıkan fazlalıkları, sıradanlıkları, tanınmışlıkları yoğunluğa dönüştürmesi veya izleyenine öyleymiş gibi aktarması için gerekli donanımı da bu basitlikten sağlıyor. Isabel Coixet’nin bu basitliği asla dışlamayan, yer yer süsleyen anlatımı, Elegy’yi aşktan başı dönüp ayakları yerden kesilmiş bir romanstan ziyade, ufuk çizgisine bakan vakur bir ağıta dönüştürüyor. Ben Kingsley ve Penélope Cruz’un iki aşık olarak tutturdukları kimya tartışmaya müsait de olsa, biraz da hikaye gereği bilinçli bir tercih olduğu izlenimi bırakıyor. Fakat bu durum ikilinin birinci sınıf performanslarını kesinlikle etkilemiyor.

10 Temmuz 2026 Cuma

Itt érzem magam otthon (2025)

 
Yönetmen: Gábor Holtai
Oyuncular: Rozi Lovas, Áron Molnár, Tibor Szervét, Bettina Józsa, Kornél Simon, István Znamenák, Dorka Gryllus, Soma Simon
Senaryo: Attila Veres
Müzik: Gábor Holtai

İşini kaybetmiş genç bir kadın olan Rita, bir gün kaçırılır ve kendisini yabancı bir ailenin evinde bulur. Aile, onun yıllar önce kaybolan kızları Szilvi olduğuna kesinlikle inanmaktadır. Rita başlarda çok zorlansa da hayatta kalabilmek için bu oyunu oynamaya başlar; ancak zaman geçtikçe yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da bu "ailenin" içine çekilmeye başlar. Kaçmaya çalışırken karşısındaki en büyük düşman sadece onu tutsak eden insanlar değil, insan zihninin uyum sağlama eğilimidir. Itt érzem magam otthon (Feels Like Home), Attila Veres'in senaryosunu yazdığı, Macar yönetmen Gábor Holtai'nın ilk uzun metrajlı filmi. Yüzeyde psikolojik bir gerilim gibi başlayan yapım, ilerledikçe kimlik, aidiyet, otorite ve bireyin baskıcı sistemler karşısında nasıl dönüşebileceği üzerine düşündüren bir alegoriye dönüşüyor. Tabii o psikolojik gerilimi de koruyarak. Filmin en etkileyici yönü atmosferi. Hikayenin büyük kısmı tek bir evde geçiyor ve aile fertlerinin tuhaflıkları bu evin odalarındaki oksijeni sürekli tüketme eğiliminde. Dar kadrajlar, uzun planlar ve sessizlikler sayesinde seyirci de Rita kadar sıkışmış hissediyor. Senaryo bir süre sonra klasik "kaçırılma" hikayesini çok daha derin bir yere taşıyor. İnsanın güvenlik ve konfor alanı yaratma / o alanda tutunma uğruna kendi kimliğinden ne kadar vazgeçebileceğini sorguluyor. Bu nedenle gerilim, fiziksel şiddetten çok psikolojik manipülasyondan ve karakterlerin tekinsizliğinden besleniyor.

Filmdeki otoriter baba figürünün aile fertleri üzerinde yarattığı korkuyu anlamaya çalışan Rita, onu bu ailenin bir süredir kayıp ama geri dönmüş kızı Szilvi olduğuna ikna etmek için çabalayan erkek kardeş Marci gibi güçlü görünen bir karakterin bile bu baba karşısında ne kadar aciz kaldığını görünce direnmenin anlamsızlığını fark etmeye başlıyor. Evdeki bu korku ikliminin üzerine "babasının gözdesi" Szilvi olarak getirildiğini idrak etmeye başladıkça, hele de diğer aile fertlerinin bu iklime ayak uydurmakta tecrübe kazandıklarını gördükçe bu "ailenin asi kızı" rolünü oynamaya karar veriyor. Senarist Attila Veres, otoriter yapıların psikolojik manipülasyon ve fiziksel şiddetle bireyi dönüştürmesinden hareketle filmi siyasi, hatta geniş düşünüldüğünde dini bir alegori olarak da yorumlanmaya müsait bir yapıya sokuyor. Ailedeki diktatör temsili babanın uyguladığı baskıcı aile düzenini otoriter yönetimlerin bir metaforu olarak değerlendirmek çok kolaylaşıyor. Hatta o kadar kolaylaşıyor ki, biraz fazla gözümüze sokulmuş gibi de hissedebiliyoruz. Mesela Rita'nın Szilvi olarak dışarı çıkmasına izin verildiği bölüm, bu otoritenin sadece evle sınırlı kalmadığı bilgisini de vererek baskıcı rejimlerin ulus bazında halklar üzerinde kurduğu korku temelli yönetim biçimlerine de gönderme yaparak, zaten meselesini anladığımız filme fazladan alegori yüklüyor.


Öte yandan Veres, madalyonun ezilen halk tarafındaki farklı yansımalarına bakmayı da ihmal etmemiş. Evin babasının eve geldikten sonra yemek masasında dışarıda sözde şahit olduğu şiddet ve zorbalıkları aile fertlerine anlatarak aslında onlar için en güvenli yerin bu ev olduğunu sürekli işlemesi, onların da buna inanmış gözükerek kendilerini bir şekilde güvende hissetmeleri, hükümetlerin halklarına uyguladıkları bilindik bir yöntem olarak hiç yabancı değil. Bu sayede sessiz sedasız özgürlüklerine ipotek konulan, giderek bu yalanlara inanarak aile/millet içerisindeki güven duygusunu önceleyen halkın modern kölelere dönüşmesi de gayet tanıdık. Ait olma ihtiyacının tehlikeli boyutlara ulaşması bir yana, sokaklardaki evsizler, işlerini, gelirlerini, güvencelerini ya da ailelerini bir şekilde kaybetmiş insanlar için bir bütünün parçası olabilmek çok önemlidir. Rita için Szilvi olmak başta hiç de istediği bir şey olmasa da, dışarıda onu bekleyen hiç kimse ve hiçbir şey olmadığı düşünülürse bir yalana ayak uydurmak kolaylaşıyor. Bir noktada özgülük de işe yaramıyor. Filmin mikro ölçek olarak aile biriminden yola çıkıp makro ölçekte sosyal, ekonomik, siyasi çıkarımlar elde etmesi kaçınılmaz. Hükümetler bizi doğrudan kaçırıp eziyet etmiyorlar belki ama bunu binlerce farklı şekilde zaten uygulamaktan çekinmeyip rehin alabiliyorlar. Bu süreç, beyin yıkamak için bolca zaman barındırıyor. İşte Feels Like Home, bu açık veya örtülü eziyet türleri sayesinde "ev gibi hissetmemiz" için başka çıkar yol bırakılmaması üzerine bir alegori.

Rita'yı canlandıran Rozi Lovas, karakterin korkudan kabullenişe, ardından yeniden direnişe uzanan psikolojik yolculuğunu filmin tonuna uygun, hatta bazen onun da üstüne çıkan biçimde aktarıyor. Marci rolündeki Áron Molnár'ın performansı da filmin gerilim dozunu sürekli yüksek tutuyor. Doğru - yanlış arasında kalmış kilit bir karakter. Kısa filmler ve birkaç dizi bölümü sonrası ilk uzun metrajını çeken yönetmen Gábor Holtai'nın ekstra bir reji becerisini göremesek de ev ve odalardan oluşan setlerin klostrofobisinden sızan gerilimi yansıtmada gayet başarılı. Itt érzem magam otthon, son yılların en dikkat çekici Orta Avrupa bağımsız gerilim filmlerinden biri. Büyük sürprizler veya hızlı tempolu kovalamacalar yerine karakter psikolojisine ve atmosfere yaslanan bir yapım. Özellikle The Invitation, Dogville, Speak No Evil veya Dogtooth gibi rahatsız edici psikolojik gerilimlerin izinden gittiği görüntüsü veriyor. Film, 2025'te Sitges Film Festival'de dünya prömiyerini yaptı ve kısa sürede çok konuşulan bağımsız Macar filmlerinden biri haline geldi. Otorite, aidiyet ve itaat üzerine çok şeyler söylediği gibi, finaliyle de alegorisini perçinleyen bir yapım.