Yönetmen: Gábor Holtai
Oyuncular: Rozi Lovas, Áron Molnár, Tibor Szervét, Bettina Józsa, Kornél Simon, István Znamenák, Dorka Gryllus, Soma Simon
Senaryo: Attila Veres
Müzik: Gábor Holtai
İşini kaybetmiş genç bir kadın olan Rita, bir gün kaçırılır ve kendisini yabancı bir ailenin evinde bulur. Aile, onun yıllar önce kaybolan kızları Szilvi olduğuna kesinlikle inanmaktadır. Rita başlarda çok zorlansa da hayatta kalabilmek için bu oyunu oynamaya başlar; ancak zaman geçtikçe yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da bu "ailenin" içine çekilmeye başlar. Kaçmaya çalışırken karşısındaki en büyük düşman sadece onu tutsak eden insanlar değil, insan zihninin uyum sağlama eğilimidir. Itt érzem magam otthon (Feels Like Home), Attila Veres'in senaryosunu yazdığı, Macar yönetmen Gábor Holtai'nın ilk uzun metrajlı filmi. Yüzeyde psikolojik bir gerilim gibi başlayan yapım, ilerledikçe kimlik, aidiyet, otorite ve bireyin baskıcı sistemler karşısında nasıl dönüşebileceği üzerine düşündüren bir alegoriye dönüşüyor. Tabii o psikolojik gerilimi de koruyarak. Filmin en etkileyici yönü atmosferi. Hikayenin büyük kısmı tek bir evde geçiyor ve aile fertlerinin tuhaflıkları bu evin odalarındaki oksijeni sürekli tüketme eğiliminde. Dar kadrajlar, uzun planlar ve sessizlikler sayesinde seyirci de Rita kadar sıkışmış hissediyor. Senaryo bir süre sonra klasik "kaçırılma" hikayesini çok daha derin bir yere taşıyor. İnsanın güvenlik ve konfor alanı yaratma / o alanda tutunma uğruna kendi kimliğinden ne kadar vazgeçebileceğini sorguluyor. Bu nedenle gerilim, fiziksel şiddetten çok psikolojik manipülasyondan ve karakterlerin tekinsizliğinden besleniyor.
Filmdeki otoriter baba figürünün aile fertleri üzerinde yarattığı korkuyu anlamaya çalışan Rita, onu bu ailenin bir süredir kayıp ama geri dönmüş kızı Szilvi olduğuna ikna etmek için çabalayan erkek kardeş Marci gibi güçlü görünen bir karakterin bile bu baba karşısında ne kadar aciz kaldığını görünce direnmenin anlamsızlığını fark etmeye başlıyor. Evdeki bu korku ikliminin üzerine "babasının gözdesi" Szilvi olarak getirildiğini idrak etmeye başladıkça, hele de diğer aile fertlerinin bu iklime ayak uydurmakta tecrübe kazandıklarını gördükçe bu "ailenin asi kızı" rolünü oynamaya karar veriyor. Senarist Attila Veres, otoriter yapıların psikolojik manipülasyon ve fiziksel şiddetle bireyi dönüştürmesinden hareketle filmi siyasi, hatta geniş düşünüldüğünde dini bir alegori olarak da yorumlanmaya müsait bir yapıya sokuyor. Ailedeki diktatör temsili babanın uyguladığı baskıcı aile düzenini otoriter yönetimlerin bir metaforu olarak değerlendirmek çok kolaylaşıyor. Hatta o kadar kolaylaşıyor ki, biraz fazla gözümüze sokulmuş gibi de hissedebiliyoruz. Mesela Rita'nın Szilvi olarak dışarı çıkmasına izin verildiği bölüm, bu otoritenin sadece evle sınırlı kalmadığı bilgisini de vererek baskıcı rejimlerin ulus bazında halklar üzerinde kurduğu korku temelli yönetim biçimlerine de gönderme yaparak, zaten meselesini anladığımız filme fazladan alegori yüklüyor.
Öte yandan Veres, madalyonun ezilen halk tarafındaki farklı yansımalarına bakmayı da ihmal etmemiş. Evin babasının eve geldikten sonra yemek masasında dışarıda sözde şahit olduğu şiddet ve zorbalıkları aile fertlerine anlatarak aslında onlar için en güvenli yerin bu ev olduğunu sürekli işlemesi, onların da buna inanmış gözükerek kendilerini bir şekilde güvende hissetmeleri, hükümetlerin halklarına uyguladıkları bilindik bir yöntem olarak hiç yabancı değil. Bu sayede sessiz sedasız özgürlüklerine ipotek konulan, giderek bu yalanlara inanarak aile/millet içerisindeki güven duygusunu önceleyen halkın modern kölelere dönüşmesi de gayet tanıdık. Ait olma ihtiyacının tehlikeli boyutlara ulaşması bir yana, sokaklardaki evsizler, işlerini, gelirlerini, güvencelerini ya da ailelerini bir şekilde kaybetmiş insanlar için bir bütünün parçası olabilmek çok önemlidir. Rita için Szilvi olmak başta hiç de istediği bir şey olmasa da, dışarıda onu bekleyen hiç kimse ve hiçbir şey olmadığı düşünülürse bir yalana ayak uydurmak kolaylaşıyor. Bir noktada özgülük de işe yaramıyor. Filmin mikro ölçek olarak aile biriminden yola çıkıp makro ölçekte sosyal, ekonomik, siyasi çıkarımlar elde etmesi kaçınılmaz. Hükümetler bizi doğrudan kaçırıp eziyet etmiyorlar belki ama bunu binlerce farklı şekilde zaten uygulamaktan çekinmeyip rehin alabiliyorlar. Bu süreç, beyin yıkamak için bolca zaman barındırıyor. İşte Feels Like Home, bu açık veya örtülü eziyet türleri sayesinde "ev gibi hissetmemiz" için başka çıkar yol bırakılmaması üzerine bir alegori.
Rita'yı canlandıran Rozi Lovas, karakterin korkudan kabullenişe, ardından yeniden direnişe uzanan psikolojik yolculuğunu filmin tonuna uygun, hatta bazen onun da üstüne çıkan biçimde aktarıyor. Marci rolündeki Áron Molnár'ın performansı da filmin gerilim dozunu sürekli yüksek tutuyor. Doğru - yanlış arasında kalmış kilit bir karakter. Kısa filmler ve birkaç dizi bölümü sonrası ilk uzun metrajını çeken yönetmen Gábor Holtai'nın ekstra bir reji becerisini göremesek de ev ve odalardan oluşan setlerin klostrofobisinden sızan gerilimi yansıtmada gayet başarılı. Itt érzem magam otthon, son yılların en dikkat çekici Orta Avrupa bağımsız gerilim filmlerinden biri. Büyük sürprizler veya hızlı tempolu kovalamacalar yerine karakter psikolojisine ve atmosfere yaslanan bir yapım. Özellikle The Invitation, Dogville, Speak No Evil veya Dogtooth gibi rahatsız edici psikolojik gerilimlerin izinden gittiği görüntüsü veriyor. Film, 2025'te Sitges Film Festival'de dünya prömiyerini yaptı ve kısa sürede çok konuşulan bağımsız Macar filmlerinden biri haline geldi. Otorite, aidiyet ve itaat üzerine çok şeyler söylediği gibi, finaliyle de alegorisini perçinleyen bir yapım.

