Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2026 Salı

Dossier 137 (2025)

 
Yönetmen: Dominik Moll
Oyuncular: Léa Drucker, Jonathan Turnbull, Mathilde Roehrich, Pascal Sangla, Claire Bodson, Sandra Colombo, Côme Péronnet, Mathilde Riu, Guslagie Malanda, Yannick Morzelle, Valentin Campagne
Senaryo: Gilles Marchand, Dominik Moll
Müzik: Olivier Marguerit

Polislerin karıştığı suç teşkil eden olayları araştıran IGPN biriminde çalışan bir grup polis müfettişi, Paris'te 2018 yılı sonlarında başlayan ve "Sarı Yelekliler" olarak bilinen protesto eylemleri sırasında plastik mermi ile ağır yaralanan genç Guillaume Girard'ın davasını konu alan Dossier 137, gerçek olaylardan esinlenen güçlü bir polisiye dram. Dominik Moll'un yönettiği filmin senaryosu, kendisi de bir yönetmen senarist olarak bilinen Gilles Marchand ile Moll'a ait. Moll - Marchand ikilisi en son 2022'de çok beğenilen suç dramı La nuit du 12'de birlikte çalışmışlardı. O filmde vahşice katledilen 21 yaşındaki bir genç kızın cinayet davası sürecine dahil oluyor, soruşturmanın sistematik işleyişi ve duygusal boyutlarıyla iç içe çok güçlü bir polisiyeye tanık oluyorduk. Dossier 137 de ise bu kez ölümcül bir yaralamayla sonuçlanan polis kaynaklı bir şiddet eyleminin tüm boyutlarıyla araştırılma sürecini izliyoruz. Filmin La nuit du 12 ile çok fazla ortak yanı var. Orada dedektif Yohan'ı odağına yerleştiren Moll, onun sayesinde sağduyunun, vicdanın, adalet arayışının, aynı zamanda uzun süre belli bir davaya emek sarf etmenin yarattığı özdeşlik duygusunun, saplantının fotoğrafını farklı açılardan çekmişti. Bu filmde de IGPN ekibinde bulunan, Léa Drucker'in canlandırdığı Stéphanie'nin bu özelliklere sahip olması onu merkeze koyuyor.

Dosya numarası 137 olan Guillaume Girard davasına bakarken başlangıçta profesyonel yaklaşan Stéphanie, seyir ilerledikçe ortada ters giden bir şeyler olduğunu seziyor. Eylemlerin kaosa dönüşmesiyle deyim yerindeyse kim vurduya giden Guillaume'un ailesinden ifadelerini alırken, kendisi de bir erkek evlat sahibi olduğu için empati kurması kaçınılmaz oluyor. Olaya dahil olduğundan şüphelenilen polis memurlarını sorgularken de onların yasalar dahilinde müdahalede bulunup bulunmadıklarından emin olamıyor. Nitekim yeni bulgularla haklı olduğunu anlamaya başlıyor. Moll ve Marchand'ın polisiye bürokrasinin işleyişindeki aksaklıkları, hantallıkları gösterme/eleştirme biçimleri La nuit du 12'deki kadar cesur, gerçekçi ve sürükleyici. Olayı hem haklarını aramak için meydanlara inen mağdur protestocular, hem de onları bastırmak için emir alan polisler açısından ele alan film, bu sayede katmanlı bir paralel yapı oluşturuyor. Hatta olaya Afrika kökenli otel temizlik görevlisi Alicia'yı da dahil ederek, göçmen iş gücünün Paris gibi büyük şehirlerde tutunabilmek için yozlaşmış sistemle arayı bozma korkularına değiniyor. Yine de vicdan sahibi insanların bu korkuları yenip, bir noktada adaletin sağlanması için ellerini taşın altına koymaları gerektiğini bu değiniye ekliyor. Zira güvenlik ve adalet güçlerine güvenin kalmadığı yerde kime güveneceğiz sorusu kocaman bir yer kaplıyor.

Stéphanie, yaralama olayının sorumlusu olan meslektaşlarını sorguladığı için onların nefretini çekmek pahasına çok çabalıyor. O polisler ki, Kasım 2015 yılında Paris'teki ünlü konser salonu Bataclan'da gerçekleşen terör saldırılarında gösterdikleri fedakarlıklar sebebiyle saygı görmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Göstericilere kuralların dışında müdahale etmeyi kendilerinde hak görüp, bu sebeple sorgulanmayı hazmedemiyorlar. Kahraman olmak, o kahramanların yasaların dışına çıkıp kafalarına göre hareket etmesini mazur gösterir mi sorusu da filmin bir başka ikilemi. Bir tarafta polis teşkilatının itibarı, diğer tarafta haklarını savunurken kural dışı keyfi müdahalelerle mağdur olmuş emekçilerin adalet arayışları. Terazide hangisinin ağır bastığını hepimiz biliyoruz. Moll ve Marchand, bunun gibi ikilemlerin her yerde yaşandığına ve kimlerin kazandığına dair düşüncelerimizi bu hikaye üzerinden pekiştiriyorlar. Artık cep telefonları ve güvenlik kameraları sayesinde hiçbir şeyin gizli kalmadığını, buna rağmen adaletin çoğu zaman adalet temsilcilerinin lehine tecelli ettiğini, adalet arayışı içindeki halkın mağduriyetlerinin hiçe sayıldığını zaten gerçek yaşamda tecrübe ediyorken, bunu bir filmde de izlemenin gereği tartışılır. Ama en azından Stéphanie'nin temsil ettiği üzere doğru tarafta durmanın ve o uğurda mücadele etmenin erdemini bir filmde izlemenin vereceği hisse tutunmak, hele de böyle sürükleyici, bilgilendirici bir hikayede izlemek çok önemli.

29 Kasım 2025 Cumartesi

Le procès Goldman (2023)

 
Yönetmen: Cédric Kahn
Oyuncular: Arieh Worthalter, Arthur Harari, Stéphan Guérin-Tillié, Nicolas Briançon, Aurélien Chaussade, Christian Mazzuchini, Jeremy Lewin, Jerzy Radziwilowicz, Chloé Lecerf
Senaryo: Nathalie Hertzberg, Cédric Kahn

Le Procès Goldman, 70'lerde kamuoyunu uzun süre meşgul eden, birkaç soygundan hüküm giymiş Fransız bir devrimci olan Pierre Goldman'ın davasını konu alıyor. Nisan 1970'de radikal solcu aktivist Pierre Goldman, birinde iki eczacının öldürüldüğü dört silahlı soygun ile ilgili yapılan ilk duruşmada, ömür boyu hapis cezasına çarptırılır. Ancak eczane davasında masumiyeti ilan edilir. Ekim 1975'te hapishanede yazdığı savunma dilekçesi şeklindeki "Fransa'da Doğmuş Polonyalı Bir Yahudinin Karanlık Anıları" adlı kitabı çıkar. Kasım 1975'te temyiz mahkemesi ilk kararı iptal eder ve davayı Amiens Ceza Mahkemesi'ne gönderir. İkinci dava başladığında Pierre Goldman birkaç hafta içinde entelektüel solun simgesi haline gelir. Tamamı duruşma salonu ve binasında geçen film, Natalie Hertzberg ve Cédric Kahn tarafından senaryolaştırılmış, 90'lardan beri senarist, yönetmen, oyuncu olarak sektörde iş yapan Cédric Kahn tarafından da yönetilmiş. Fransız mahkeme düzeni gereği hakim, avukat, savcı tanık, sanık, jüri, hatta seyircilerin bile izinsiz söze karışabildiği bir salonda geçtiği için diyalog temelli anlatım son derece akıcı, sürükleyici ve enerjik ilerliyor. Yaşanan olayları bu insanların ağızlarından duyduğumuz, karşı görüşleri, gerekçeleri, sebepleri, inkarları detaylarıyla dinlediğimiz için gözümüzde canlandırmamız daha kolay oluyor. Aynı zamanda ikilemler yaşamamızın, bir o yana bir bu yana savrulmamızın da önü açılıyor.

Mahkeme filmleri bu suçları kafalarda canlandırma, suçun giriş, gelişme ve sonuç aşamalarında jüriye (ve seyirciye) farklı açılardan bakma, beyin fırtınası yaptırma fırsatları sunduğu için rağbet görüyor. Le Procès Goldman da bu fırsatları bol bol sunan bir yapım. Özünde trajik ama çok da çetrefilli olmayan bu çifte cinayet davasının bu mahkeme bileşenleriyle dallanıp budaklanmasını, zaman zaman yön değiştirmesini, gizemini bir şekilde muhafaza etmesini izlemek özellikle mahkeme filmleri sevenler için çok keyifli. Davanın kendi seyri yeterince heyecan verici iken, Goldman ile onu savunan genç avukat Georges Kiejman arasındaki ilişkinin bu süreçte gerginleşmeye başlaması da bu seyire eklemleniyor. Pierre Goldman, yapı itibarıyla karmaşık bir adam. Devrimci aktiviteleri, düzen ve onun kolluk kuvvetlerine karşı cesur ve eleştirel duruşu yanında, zaman zaman kişisel zevklerini öncelemesi ve para kazanma yöntemleriyle çelişkiler yaşamış. Bunlara rağmen cinayet suçunu kabul etmiyor. Savcıların sıkıştırmaları, avukatların savunmaları, farklı tanıkların ifadeleri, bunun yanında istediği zaman söz hakkı alan Goldman'ın müdahaleleri hem davanın, hem de filmin tansiyonlu gidişatını sürekli diri tutan bir atmosfer içinde kendine yer buluyor. Başta Goldman'ı canlandıran Arieh Worthalter olmak üzere üst düzey performanslara şahit olduğumuz Le Procès Goldman, birçok yönden dava seyri takip edilmesi enteresan meseleler içeren, bunun yanında Goldman açısından psikolojik bir vaka olarak da bakılabilecek bu mahkeme sürecini, kendini mahkeme salonuyla sınırlamak suretiyle masaya yatırmış bir film.

27 Eylül 2025 Cumartesi

Sirât (2025)

 
Yönetmen: Oliver Laxe
Oyuncular: Sergi López, Bruno Núñez Arjona, Stefania Gadda, Joshua Liam Herderson, Richard 'Bigui' Bellamy, Tonin Janvier, Jade Oukid
Senaryo: Santiago Fillol, Oliver Laxe
Müzik: Kangding Ray

3. Dünya Savaşı'nın patlak verdiği kurmaca bir zamanda Luis, oğlu Esteban ile birlikte Kuzey Afrika'daki gerilla müzik festivallerinden birinde kayıp kızını aramaktadır. Askerler festivali dağıtıp Avrupalıları tahliye ederken bir grup başka bir festivale gitmek için kaçar. Onları takip eden Luis de o festivale gidip kızını aramak ister. Böylece üç araçlık bir konvoy, kendilerini bekleyen sürprizlerden habersiz, bilinmeyene doğru bir yolculuğa çıkarlar. Paris doğumlu Oliver Laxe'nin Santiago Fillol ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği Sirât, konumlandırdığı kıyamet başlangıcı atmosferin kıyısında kalan bir grup insanın macerasını çok iyi resmeden, kurak coğrafyanın tekinsiz enginliğine ait nimetlerden çok iyi faydalanan bir yapım. Çekimleri Fas ve İspanya'da gerçekleştirilen İspanya/Fransa ortak yapımı Sirât, filmlerinde coğrafi izolasyona önem veren Olivier Laxe'nin, aynı izolasyona depresif hayatta kalma mücadeleleri eklemeyi seven anlatıcılığına eklenen güçlü bir halka niteliğinde. 2019 yılına ait O que arde'den bu yana film çekmeyen Laxe, geri dönüşünü yine tekinsiz bir doğal açık alan fonunda kurguluyor. Aslında önceki filmleri Mimosas ve O que arde'de de bu doğal ortam, açık alan tercihi bir fon olmaktan öte, adeta başrol gibi karakterleri zorlayıcı konumdaydı. Sirât'da bu tercih tepe yapmış diyebiliriz. Boğucu bir estetikle yarattığı kontrast, Laxe'nin toz toprak, yakıcı güneş, tekerlek değmemiş yollar ve sonsuz gibi görünen ufuk çizgileriyle bütünleşen bu yol hikayesinin kesinlikle başrolü.

Sirât bir kayıp ve o kaybı aramaya yönelik bir yol filmi olarak başlasa da, usul usul kendini akışa bırakan, kaçak düzenlenen rave festivallerinin -cinsellik ve madde kullanımından bağımsız- 70'ler hippi kültürüyle olan kardeşliklerinden taşıdığı izleri beş kişilik festival müdavimi ve bu kültüre yabancı bir baba oğul üzerinden dengeleyen bir film. Kurgusal bir zaman, post-apokaliptik görünümlü çöller, tozu dumana katan salaş araçlar, spontane rave kıyafetleri sıklıkla Mad Max referanslarına zemin yaratıyor. 3. Dünya Savaşı'nın çıkmaya başladığına dair şiddet haberleri veren radyo anonsları, konvoy oluşturan askeri araçlar, kestirilemez yollara giren kahramanlarımız, seyirciyi kayıp kızı bulmanın ötesine, kendi güvenliklerini sağlama yönünde bir bilinmeze sürüklüyor. Şok bir kırılma noktasından sonra da iyice belirsiz, trajik, savruk, plansız bir yapıya bürünmesi de anlaşılabilir. Artık hedef ve hedefsizlik arasındaki muğlak çizgi iyice belirginleşince Laxe'nin kervanı yolda düzmeyi tercih ettiği de düşünülebilir. Gidecek bir vatanları, şehirleri, evleri olmayan, geride sevdikleri veya onlara ulaşma ümitleri kalmayan bir avuç insanın savruluşundaki estetiği hissedebilmek Sirât'ı anlamayı bir miktar kolaylaştırabilir. Dünya yanarken ıssız topraklarda trajediyle yoğrulmuş ürkütücü bir özgürlük duygusunu fark edebilmek de öyle. Kelimenin tam anlamıyla ölümle dans etmekteki estetiği çok iyi çizen bir sahnesi bile mevcut.


Filmin apolitik konumlanışı, yani karakterlerin sadece sevdikleri müzikle dans etme amacıyla yollara düşmeleri, motivasyon eksikliği gibi görünebilir. Hatta bir sahnede Luis'e bu müziğin dinlemek için değil, dans etmek için olduğunu söylüyorlar. Belki bu film de izlemek için değil, dünyanın savrulduğu çaresizliği bir nebze hissetmek için yapılmıştır. Özünde, dünyanın sonunun başlangıcında ne yapacağını, nereye gideceğini, bundan sonra nasıl yaşayacağını bilemeyen, birden mülteciye dönüşen insanları nerede olurlarsa olsunlar takip eden felaketler de politiktir. Savaşın kendisi politiktir. Filmin durduğu yerde Laxe politik olmak için özel bir çaba sarf etmiyor, slogan atmıyor, kahraman yaratmıyor, hatta baş karakteri Luis sayesinde hayatta kalmanın şansa bağlı olduğunu bile gösteriyor. Post- apokaliptik filmlerde karakterlerin geçen zaman içinde ortama uyum sağladıklarını, hayatta kalma becerilerini geliştirdiklerini görürüz. İşte Sirât, "post" olmadan önce bu sürecin en başını birkaç kişi özelinde ele alırken henüz bu kıyamete hazır olmamanın şaşkınlığını, acemiliğini ve ağır bedellerini yokluyor. Üstelik bunu kalabalık bir şehirde değil, ıssızlığın ortasında, binlerce insan üzerinden değil, hepi topu yedi kişi üzerinden deneyimletmeye çalışıyor. Tek istediği özgürce festivalleri gezerek dans etmek olan bu insanların, "post" olduktan sonra bu apokaliptiklik içinde yaşam mücadelesi verirken belki de vahşileşmeleri, öldürmeleri gerekebileceği korkunçluğuna kadar zihnimizi açıyor.

Adını İslam inancında cehennem üzerine kurulmuş dar ve geçilmesi güç köprüden alan Sirât her şeyden önce tam bir yönetmen filmi. Oliver Laxe, coğrafyayı, müziği, karakterleri, yerden kalkan tozu bile doğru anlarda işlevsel hale getiren salaş ve stilize bir reji sunuyor. Bunun emareleri Mimosas ve O que arde'de de mevcuttu. Özellikle Cannes 2019'da Un Certain Regard Jüri Ödülü de alan O que arde (Fire Will Come) çok iyi yaşlanan, doğanın pek çok elementini sakin ve güçlü bir bilgelikle kullanan, bunu sadece kameranın doğru yer ve zamanda konumlandırılmasıyla yapan bir dramdı. Bu filmlerde beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Mauro Herce yine Laxe'nin yanında. Asıl adı David Letellier olan Fransız tekno/trance müzisyeni Kangding Ray'in hipnotik müziklerinin de atmosfer inşasında katkısı büyük. Kendisi yine bu filmle Cannes'da En İyi Besteci ödülünü de aldı. Ayrıca filmin kalabalık yapımcı ekibi arasında Laxe'nin yanında usta yönetmen Pedro Almodóvar ve kardeşi Agustín Almodóvar da bulunuyor. Filmin tek profesyonel oyuncusu olan, sinema severlerin çoğunun Pan's Labyrinth filminin kötü adamı Vidal olarak anımsayacağı usta İspanyol aktör Sergi López'in performansı yanında kendi isimleriyle filme dahil edilmiş diğer karakterler de çok iyi iş çıkarıyorlar. Tüm bu unsurların birleşiminden ortaya çıkan Sirât, seveni kadar sevmeyeni de çıkabilecek, ama kim ne derse desin Oliver Laxe'nin imza filmlerinden biri olarak onun özel filmografisinde yer almayı hak eden, zamanla kıymeti artacak bir yapım.

14 Temmuz 2025 Pazartesi

Le Hérisson (2009)

 
Yönetmen: Mona Achache
Oyuncular: Josiane Balasko, Garance Le Guillermic, Togo Igawa, Anne Brochet, Ariane Ascaride, Wladimir Yordanoff,  Sarah Le Picard
Senaryo: Mona Achache, Muriel Barbery
Müzik: Gabriel Yared

Varlıklı insanların bulunduğu bir apartmanda ailesiyle birlikte yaşayan zeki ve hayattan şimdiden bıkmış 11 yaşındaki Paloma, 12 yaşına gireceği 16 Haziran'da intihar etmeyi planlamıştır. Önünde 165 gün vardır ve geride el kamerasıyla çekeceği bir film bırakmaya karar vermiştir. Hayatın neden anlamsız olduğunu gösteren bir film... Mona Achache’ın yazıp yönettiği 2009 yapımı filmi Le hérisson, Muriel Barbery’nin çok satan romanı The Elegance Of The Hedgehog'dan (Kirpinin Zarafeti) uyarlanmış sade, sıcak, hüzünlü, derinlikli bir yapım. Hikâyenin merkezinde Paloma var gibi görünse de aslında üç yalnız ruh yer alıyor: Dış dünyaya karşı duvarlar örmüş 54 yaşındaki apartman görevlisi Renée, ölüm ve hayatın anlamsızlığı üzerine kafa yoran Paloma ve apartmana yeni taşınmış zarif bir Japon beyefendisi olan Kakuro Ozu... Film bu üçlü sayesinde hayatın görünmeyen köşelerine ışık tutan, zeki, elit ve içsel bir keşif barındıran, birbirleriyle kesişmesi kaçınılmaz, iç içe geçmiş üç küçük hikaye sunuyor. Temel harcında burjuva hayatının yüzeysel görkemine karşı duran bir anlatı mevcut. Apartman görevlisi bir kadın, varlıklı bir adam ve yaşına rağmen son derece olgun fikirlere sahip bir çocuk arasındaki etkileşimler belli konular etrafında çok güzel şekilleniyor. Üç karakter farklı açılardan birbirlerine çok ince dokunuşlarda bulunuyor, birbirlerine çok iyi geliyorlar.

Paloma'nın depresif ama bir o kadar da renkli iç dünyası seyirciyi çocuk bakışıyla sorgulamaya yönlendirirken, Renée'nin katı yalnızlığı ve bu katılığı yumuşatmaya çalışan Kakuro'nun ikinci bahar arzusu filme çeşitlilik, derinlik ve denge sağlıyor. En derinlikli karakter sayabileceğimiz Renée dışarıdan donuk, sıradan ve asabi bir kadın gibi görünürken, içinde büyük bir edebiyat ve sanat evreni taşıyor. Bu çelişki, filmin temel metaforu olan "kirpi" benzetmesinde ifadesini buluyor: Dışı dikenli, içi yumuşak. Zengin insanların yaşadığı bir apartmanın görevlisi olmasından dolayı sınıfsal mesafesini korumaya çalışmanın, uzun süre dul ve yalnız kalmış olmanın dikenleri bunlar. Onun bu dikenler gerisinde kalmış anaçlığına Paloma, duygusal ve sanatsal derinliğine ise Kakuro sızmayı başarıyor. Gardını düşürdükçe hayattan aldığı tat da artıyor. Paloma kamerasıyla onu filme alırken söyledikleriyle kendine olan olumsuz bakışını bu iki karakter sayesinde değiştirebileceğine olan inancı büyüyor. Paloma gibi şımarık olması beklenen ama olgun ve zeki bir zengin çocuğunun, Kakuro gibi kültürlü bir centilmenin kendisinden pekala hoşlanabileceğini sindirmeye başlıyor. Her ne kadar Paloma kendi ölümüne hazırlık yapıyor olsa ve onun sayesinde filmin üzerine ölüm ve yalnızlık temalı bir kasvet çöküyor gibi görünse de film aslında hayatın değerini kutsuyor. O yalnızlığın paylaştıkça nasıl azalacağını, hatta iyileştirici bir duyguya evrilebileceğini çok güzel betimliyor.

Paloma, Renée, Kakuro farklı sahnelerde birbirlerine ilişkilerini pekiştirici çok hoş dokunuşlarda bulunuyorlar. Çikolata, ramen, bir kedi, bir fanus balığı, Anna Karenina, 1950 yılına ait Yasujirô Ozu filmi Munekata kyôdai (The Munekata Sisters - bu arada Renée'nin, soyadı Ozu olan Kakuro'ya "yönetmenin akrabası mısınız" diye sorması da çok tatlıydı) ve daha bir çok ayrıntı filmin içinden serin yaz meltemi gibi geçiyor. Rus yazar Leo Tolstoy'un Anna Karenina romanının girişindeki " bütün mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz ailenin mutsuzluğu da kendine özgüdür" cümlesi, uzunlu kısalı hayatlarında farklı mutsuzluklar yaşamış bu üç insanın aynı evde yaşamayan ama küçük ve çok özel anlar paylaşan bir aileye benzeyip kendine özgü bir hal almalarına atıf sayılabilir. Mona Achache’ın yönetmenliği sade ama etkili. Le hérisson görsel estetik anlamında kitaplar, çay fincanları ve kitaplarla dolu odaları ile Japon estetiğini çağrıştırır biçimde minimal ama anlam yüklü. Achache’ın arada sırada sessiz anlara yer vermesi, karakterlerin iç dünyalarını daha derin hissetmemize olanak tanıyor. Oyunculuk yönünden ise Renée karakterini canlandıran Josiane Balasko öne çıkmakta. Balasko, kelimelerden çok bakışlarla ve beden diliyle karakterinin iç dünyasını nasıl yansıtacağını o minimallik anlayışına uygun bir biçimde gösteriyor. Le hérisson ölüm, sınıf ayrımı, yalnızlık ve edebiyat gibi temaları zarif bir şekilde ele alırken yaşamın küçük, sessiz, dokunaklı anlarının da ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan bir film. Kitabın edebi dilinin sinemaya çok iyi uyarlandığı anlaşılmakla birlikte ortaya melankolik bir yapım çıkmış. Fransız sinemasının naif, içsel ve entelektüel tarafını sevenler için Le hérisson, izlenmesi gereken özel filmlerden biri.

5 Haziran 2025 Perşembe

Un ours dans le Jura (2024)

 
Yönetmen: Franck Dubosc
Oyuncular: Franck Dubosc, Laure Calamy, Benoît Poelvoorde, Timéo Mahaut, Joséphine de Meaux, Mehdi Meskar, Emmanuelle Devos
Senaryo: Franck Dubosc, Sarah Kaminsky
Müzik: Sylvain Goldberg

967 nüfuslu küçük bir kasabada Noel için çam ağaçları satan bir işletmeleri olan Michel ve Cathy çifti, 11 yaşındaki oğulları Doudou ile birlikte sakin ama bir yandan telaşlı bir hayat yaşamaktadırlar. Zira Noel arefesine az kalmış, işleri yoğunlaşmıştır. Michel aracıyla seyrederken önüne çıkan bir ayı yüzünden park halindeki bir arabaya çarpıp bir kadının ölümüne sebep olur. Tam o esnada tuvaletini yapmak üzere dışarıda olan arabadaki diğer adam da kazara kendini öldürür. Panikle olay yerinden kaçan Michel, olayı karısı Cathy'ye anlatır. Cinayet suçlamasından korktukları için tekrar kaza yerine giden çift, cesetleri alıp gidecekken araçta bir çanta içinde 2 milyon Euro bulurlar. Cesetlerle parayı yanlarına almaları, bir dizi tuhaf olayı da beraberinde getirecektir. Filmde Michel'i canlandıran Franck Dubosc'un Sarah Kaminsky ile beraber senaryosunu yazdığı, yine Dubosc'un yönettiği Fransa/Belçika ortak yapımı Un ours dans le Jura (How To Make A Killing), klasik "para dolu çanta" konusu etrafında dönen, gittikçe çetrefilleşen iyi bir kara komedi örneği. Çekimleri karla kaplı Les Rousses, Jura, Fransa'da gerçekleştirilen film, konusu, karakter çeşitliliği, yer yer absürtleşen kara mizah tonu, zincirleme suç örgüsü nedeniyle akıllara gelen 1996 tarihli suç başyapıtı Fargo'nun torunlarından biri. Bazı rötüşlar, eklemeler, uzatmalar ve ince bir mizah süzgeciyle en iyi antoloji dizilerinden biri olan Fargo'nun bir sezonu olabilecek kapasitede bile denebilir.

Senaryo, para dolu bir çantanın kendi halinde yaşayıp giden dürüst bir çifti sınaması üzerinden benzerlerini çok gördüğümüz bir izleğe sahip. Tabii işin içinde kazaya kurban gitmiş iki ceset de olunca sınav daha da karmaşıklaşıyor. Film bu izleğe farklı ve yeni bir bakış katmıyor belki ama en eğlenceli ve ahlaki çatışması yere basan örneklerden biri olduğunu gösteriyor. Michel ve Cathy bir anda böyle bir parayı kucaklarında bulunca almamazlık edemiyorlar. Herkes gibi birtakım ihtiyaçları, istekleri var. Ama parayı kullanma ve cesetleri ortadan kaldırma cüreti konusunda yaşadıkları komik acemilikler yavaş yavaş etraflarındaki çemberi daraltmaya başlıyor. Jandarma Binbaşı Bodin ve iki kişilik ekibinin, tabii paranın peşindeki mafyanın da dahil olmasıyla iyice karışan olay örgüsü, başka yan karakterlerin girip çıktığı, gerilim ve komedinin iç içe geçtiği, bir yandan da ana karakterler arası dramatik çatışmaların kurulduğu bir bütüne ulaşıyor. Michel ve Cathy'nin sıkıcı bir rutine binen evlilikleri, özel durumu olan çocukları Doudou, Bodin'in başına buyruk kızı, karakolda ikamet etmek zorunda kalan kaçak göçmenler, kasabanın swinger kulübü, acımasız bir tetikçi derken zincirleme kara komik olaylar birbirini izliyor. Bu tarz filmlerin sahip olması gereken zincirleme kurgu da filmin genelinde iyi çalışıyor. Bir de üstüne bu olayların Noel zamanı atmosferinde geçmesinin tezatlığından da hasarsız çıkılmış denebilir. Özellikle Laure Calamy (Cathy) ve Belçikalı usta komedi oyuncusu Benoît Poelvoorde'nin (Bodin) performansları filmin keyif ve seyir zevkini arttırıyor.

6 Ocak 2025 Pazartesi

Le ravissement (2023)

 
Yönetmen: Iris Kaltenbäck
Oyuncular: Hafsia Herzi, Alexis Manenti, Nina Meurisse, Younès Boucif, Radmila Karabatic
Senaryo: Iris Kaltenbäck, Alexandre de La Baume, Naïla Guiguet
Müzik: Alexandre de La Baume

Bir hastanede ebelik yapan Lydia, kendisini aldattığını itiraf eden erkek arkadaşından ayrılır. Bu sırada en yakın arkadaşı Salomé ona hamile olduğunu söyler. Birkaç ay sonra bir gece son durağa kadar uyuduğu otobüsün şoförü Milos ile aynı gece ilişkiye girer. Uzun süreli bir beraberlik yaşayacağını düşünürken Milos'un bunu tek gecelik bir ilişki olarak gördüğünü söylemesi üzerine Lydia bir kez daha terk edilmenin acısını yaşar. Salomé'nin doğum yaptığı gün onun bebeğini kucağında taşırken hastanede Milos'a rastlar. O anda geri dönüşü hiç de kolay olmayacak bir yalan aklına gelir. Iris Kaltenbäck, Alexandre de La Baume ve Naïla Guiguet'ten oluşan senaryo ekibinden Iris Kaltenbäck'in yönettiği La ravissement, Lydia'nın bu yalanının katalizör olduğu sade ve hüzünlü bir dram. Tercih olarak Lydia'yı sakin ve abartısız olarak tanımlayan film, bu ruh hali üzerinden rotasını çiziyor. Hikaye olarak çok müsait olduğu üzere kavga, gürültü, kaos yüklü bir dram tuzağından kendini soyutlayıp, bu hikayenin çatışmalarını daha olgun, duygusal ve hüzünlü bir zemine taşıması, etkisinden bir şey götürmüyor. Zira ortada çok güçlü bir dram var. Öyle ki, Yeşilçam entrikalarını da anımsatan bu kurulum komediye bile uygun hale getirilebilirdi. Ama senaryo bu haliyle çok daha iyi bir denge tutturup Lydia'nın ve ortalardan itibaren Milos'un dramlarını oya gibi işleyerek o nahif atmosferinin kanatları altında tansiyonunu yükseltmeyi biliyor.

İlişkiler yönünden şansı yaver gitmeyen, üstelik en yakın arkadaşı mutlu beraberliğini bir bebekle taçlandırmışken kendini duygusal boşluğa düşmüş bulan Lydia, hiç de kötü niyetli bir kadın değil. Ama bu boşluğun insana neler yaptırabildiğini farklı filmlerde, farklı şekillerde, farklı sonuçlarla defalarca gördük. Ama La ravissement, girişi, gelişmesi ve sonucuyla farklılık iddiasında olmayan, kendi doğallığı ve hikayeyi kurgulayış şekliyle zaten çok çekici olabilen bir dram. Lydia'nın ilişki talihsizliğine ve bunun sonucu olarak yalnızlığına bulduğu çözümün ironiler taşıdığı ve kontrolden çıkmaya çok müsait olduğu bariz. Zaten o da hem bu barizliği göremeden ya da görmezden gelerek, hem de sonunu düşünmeden bu işe giriyor. Masum gibi görünen ama tehlikeli, içgüdü olarak tanımlanan ama bencilce, kutsal gibi görünen ama suç teşkil eden bu seçim ve onun getirdiği süreç filmin her anını ilginç kılıyor. Lydia'nın yalanının dallanıp budaklanmasını, başka insanların da habersiz ve masum bir şekilde bu yalanın peşinden gidişini izlemek gerçekten yürek burkucu. Bu yüzden Lydia'ya karşı öfke, empati, sempati, acıma duyguları birbirine karışıyor. Bir senaryonun becerisini ve gücünü hissettiğimiz çeşitli anlar görüyoruz. Üstelik ağırlıklı olarak Lydia'nın dramına ortak olsak da onun bu yalana alet ettiği Milos tarafında da başka bir dram yaşanıyor. Film, her ikisinin de hayatını etkileyecek bu sahte düzenin keşkelerini bize gösterirken bile huzursuzluğun nefesini ensemize yerleştiriyor.

Lydia'nın mumunun ne zamana kadar yanacağını, nasıl söneceğini, sönüp sönmeyeceğini bilmemenin yarattığı tansiyon, böylesi nahif bir anlatıma fazla gibi bir dramatik yapı olarak görünse de, film bu belirsizliği kendi karakteri içinde çok iyi öğütüyor. İfade yerindeyse, özellikle sonlara doğru kontrollü bir kaos ile ilerliyor. Ne kadar kontrollü de olsa, çözülüm noktasında yaşanması gereken sancılar da yadsınmıyor. Lydia, mesleği gereği bir hak olarak gördüğü bir konumu elde edememenin hayal kırıklığından ötürü, kendine göre masum bir çıkış noktasından yara bere içinde döneceği kaçınılmaz aldatmacasına kapıldıkça, o alışık olduğu doğum sancılarının benzerini kendi ruhunda yaşamaya başlıyor. Milos için ise, hayatının dönüm noktası sayılabilecek bir olayın aslında önemli bir kazaya gebe olduğu gerçeğinden habersizlik pusuda bekliyor. Hassas konularda söylenen yalanların (hatta filmden bağımsız olarak atılan iftiraların) kartopu etkisiyle masum hayatları da içine katarak çığ şeklinde yutmasından meydana gelen çatışmaları harcına çok iyi katmış bir film La ravissement... Cannes Film Festivali’nde aday olduğu üç farklı bölümden SACD ödülü (Dramatik Yazarlar ve Besteciler Derneği) kazanan film, çok ses getirmeyen iyi yapımlardan biri. Yukarıda senaryonun Lydia'yı sakin ve abartısız olarak tanımladığından söz etmiştik. Tunus asıllı Hafsia Herzi de bu tanım için çok uygun bir seçim olarak durmakta. Keza, Milos rolündeki Alexis Manenti de öyle. Böylece aktörlük yönünden de iyi bir uyum mevcut.

29 Nisan 2024 Pazartesi

Vincent doit mourir (2023)

 
Yönetmen: Stéphan Castang
Oyuncular: Karim Leklou, Vimala Pons, François Chattot, Jean-Rémi Chaize, Ulysse Genevrey
Senaryo: Mathieu Naert, Dominique Baumard, Stéphan Castang
Müzik: John Kaced

Mathieu Naert, Dominique Baumard, Stéphan Castang şeklindeki yazar ekibinin senaryolaştırdığı, ilk yönetmenliği olarak Stéphan Castang'in çektiği Vincent doit mourir (Vincent Must Die), çıkış fikri, giriş ve gelişmesi güçlü bir film. Lyon'da yaşayan grafik tasarımcısı Vincent çalıştığı ajansa gittiği bir sabah orada bulunan stajyerlerden birine kötü bir şaka yaptıktan bir süre sonra stajyerin beklenmedik saldırısına uğruyor. Başta bu saldırının genç stajyerin şakaya öfkesinin sonucu olduğunu düşünsek de başka bir gün, başka bir çalışan tarafından yine ofiste sebepsiz yere ikinci kez saldırıya uğruyor. Ama bir şekilde iş stresine, yorgunluğa bağlanan ve aman kimse işinden olmasın düşüncesiyle üstü örtülen bu saldırılar sonrası Vincent aldığı yaralarla kalıyor. Ne zaman ki kaldığı binadaki iki komşu çocuğunun saldırısına uğruyor, kendini savunmak için gözü dönmüş çocuklara vurduğu için suçlu durumuna düşüp bir anda kaçak hayatı yaşamak zorunda kalıyor. Tüm bu tuhaflıkların ardından Vincent göz teması kurduğu bazı insanların kendisine aniden nedensizce saldırdığını keşfediyor. Lyon’dan apar topar kaçan ve babası Jean-Pierre’in kırsaldaki müstakil evine sığınan Vincent, şiddetten uzak durmak, hatta hayatta kalmak için insanlardan uzak durması gerektiğini fark ediyor. Tabii bu pek de mümkün olmuyor. Orijinal konusu itibariyle komediye, aksiyona, korku/gerilime uygun bileşenlere sahip film, hepsinden biraz mantığıyla eşine ender rastlanan bir felaket senaryosunun fitilini ateşliyor.

Konu itibariyle toplumdaki nedensiz şiddeti eleştirmek için kendine mükemmel bir alan yaratan film, bu nedensizliğe göz teması kurmak şeklinde bir neden üretmiş olsa da, herkesin bu tuhaf duruma yakalanmadığını da söylemekte. Bu tuhaflıkları mağdurlardan biri olan Vincent'ın üzerinde görünce aklımıza Kristoffer Borgli filmi Dream Scenario'da aynı anda pek çok insanın rüyasına giren Paul Matthews gelebilir. Her iki durumda da kendi halinde iki sıradan adamın bir anda hedef tahtası haline gelişindeki toplumsal hezeyanların ve linç kültürünün eleştirisi mümkün hale geliyor. Filmin sürü psikolojisine, pandemiye, zombileşmiş modern toplum bireylerinin şiddet eğilimlerine dair okumalara müsait anlatımı, yüksek bütçeli yapımlardan beklenen klasik anlatıma fazla yüz vermeyen bir yapıda. Bu yüzden ele aldığı parlak fikri yeterince iyi işleyemediği yönünde eleştirilere de maruz kaldığı oldu. Halbuki her senarist veya yönetmen kendi filmini kendi çapında ele alıp onu istediği tür ve biçimde anlatmakta özgürdür. Her filmden bir Hollywood blockbusterı beklenmeyeceği, seyircinin beklenti ve eleştiri çıtasını o çapa göre ayarlaması gerektiği hala pek çok seyirci tarafından anlaşılamamakta. Kaldı ki film, kendinden beklenen çoğu hamleyi iyi kötü yapıyor. İnsanlarla göz teması kurmaması gerektiğini anlayan Vincent'ın hayatı için cinayet işlemesi, polis çevirmesine takılması, siparişini arabasına getiren garson Margaux'dan hoşlanıp onunla tuhaf bir ilişkiye yelken açması gibi pek çok cesur senaryo denemeleri mevcut.

Filmin belki tek tatmin etmeyen yönü, bu tuhaf şiddet salgınının nedenini açıklamaya çalışmaması, buna bağlı olarak Vincent gibi bu durumdan mağdur olmuş ve yeraltına inip online iletişime geçmiş topluluğa dair detaylara pek girmemesi olsa gerek. O yan fikirden de kendisine bir çok malzeme çıkarabilirdi oysa. Ama dediğimiz gibi bu senaristlerin tercihi. Filmi fazla büyütmek istememekte veya bir sonuca ulaştırmadan sürecin kendisinden pasajlar ve mesajlar üretmeyi tercih etmekte özgürler. Yine de bu haliyle Dream Scenario'nun çığırından çıkış şekline nazaran ayakları biraz daha yere sağlam basmış denebilir. Başka bir açıdan bakarsak, insanları vahşileştiren veya onları direkt yok eden salgınların çıkış sebeplerini bilmektense, onların bireyler, toplumlar üzerinde yarattığı etkilerin çekiciliği ve bir film senaryosuna yatkınlığı da yadsınamaz. Neticede bir aşı, ilaç veya panzehir bulur ve tehditi yok edersiniz. Fakat oradaki rahatsızlığın, hastalığın, tecrit oluşun, yok oluşun toplumsal ya da bireysel etkileri çok daha çekicidir ve bu tip felaket senaryoları için farklı ilhamlar verebilir. Örneğin yine Vincent doit mourir gibi hem 2023, hem de Fransa/Belçika ortak yapımı olan Le règne animal'da işlenen senaryo da benzer bir yerden tuhaf bir salgının yol açtığı etkiler üzerine dikkate değer şeyler söylüyordu. Mathieu Naert'in başı çektiği fikir, Stéphan Castang'in hiç de ilk film gibi durmayan başarısı, Vincent rolünü çok iyi üstlenen Karim Leklou'nun ışıltılı performansı bir araya gelince ortaya çıkan kimya, belki de bize bu fikirlerin hep bir yerlerde keşfedilmeyi beklediğini söylemeye çalışıyor.

14 Nisan 2024 Pazar

Duelles (2018)

 
Yönetmen: Olivier Masset-Depasse
Oyuncular: Veerle Baetens, Anne Coesens, Mehdi Nebbou, Arieh Worthalter, Jules Lefebvre, Luan Adam
Senaryo: Barbara Abel, Giordano Gederlini, Olivier Masset-Depasse
Müzik: Renaud Mayeur, Frédéric Vercheval

Barbara Abel, Giordano Gederlini ve Olivier Masset-Depasse'in senaryosunu yazdıkları, Masset-Depasse'in yönettiği Fransa/Belçika ortak yapımı Duelles ya da İngilizce alternatif ismiyle Mother's Instinct, 60'ların başında Brüksel'de geçen etkileyici bir dram. Hali vakti yerinde, her ikisi de birer erkek çocuk sahibi birbirine komşu iki ailenin başından geçenlerin anlatıldığı Duelles, hızlı ama sindirilebilir biçimde bu iki ailenin günlük rutini eşliğinde Alice - Simon Brunelle ve oğulları Theo ile, Céline - Damoen Geniot ve oğulları Maxime'i seyirciye kabaca tanıtıyor. Fakat komşu olmanın yanında iyi birer arkadaş olan Alice ve Céline hikayenin merkezinde yer alıyor. Oğullarına çok düşkün bu iki annenin ilişkisi, Maxime'in geçirdiği trajik bir kaza sonrasında alt üst oluyor. Kazanın yaşanış biçimine istinaden Alice'e karşı tepki duyan Céline zamanla ilişkisini düzeltse de, bu defa Alice onun kendisini hala içten içe suçladığı düşüncesini aklından çıkaramayıp yavaş yavaş paranoyak bir ruh haline bürünüyor. Hikayenin bu şekilde konuşlanışıyla kendi çapında psikolojik gerilim şartlarını sağlayan senaryo, paranoyası itibariyle Alice'i seyirciye daha yakın tutan bir yol izliyor. Öte yandan yaşadığı acı gereği seyirciyi başka bir açıdan tutan Céline'in konumunu ise, Alice'in içgüdülerinin yönlendirmesiyle tekinsiz bir yere koyuyor. Yaşattığı bu gelgitlerle kendisine istediği gibi özgür hareket alanları yaratan film, iki kadının güçlü annelik duyguları üzerinden saplantılı bir sahiplik çatışması kuruyor.

Alice'in paranoyalarının haklılığı veya yanlışlığı arasında kalan seyirciyi ele geçirdikten sonra, acele etmeden, temposunu da düşürmeden ağlarını örmeye devam eden film, birdenbire değil kademeli biçimde sürprizini ortaya koyunca, geride bıraktığımız bazı sahnelerin belirsizliğini de ortadan kaldırıp haklılığımızı veya düştüğümüz ters köşeleri de yüzümüze vuruyor. Zaten sürpriz olmasının yarattığı etki de budur genelde. Ancak Duelles, annelik içgudüsünün muhasebesini yaparken her iki baş karakterine de belli ölçülerden mesafesini koruyarak, her ikisine de haklı ve haksız denebilecek davranış biçimleri atayarak etki alanını genişletiyor. Bu bağlamda ikinci planda kalan kocalarının etkilerinden ziyade özellikle küçük Theo'nun varlığı çoğu zaman Alice ve Céline arasındaki tansiyonun belirleyicisi oluyor. Dönem şartlarında olduğu kadar günümüzde de kadının annelik kavramı ile edindiği öncelikli statünün fonunda, bu statüsünü yitiren bir kadının ve kendi statüsünü korumak isteyen başka bir kadının gerilen ilişkisi zamansız bir anlam taşıyor. Tabii burada daha kişisel bir yerden hikayeyi okumak durumundayız. Evlat sahibi olmanın evliliği, arkadaşlığı, toplumsal konumu, ruh sağlığını hangi ölçeklerde etkilediğini de değerlendirme fırsatı buluyoruz. Veerle Baetens ve Anne Coesens'in, karakterlerinin her türlü duygularına hakim performansları, yönetmen Olivier Masset-Depasse'in dramı yer yer gerilimle servis eden dengeli anlatımı Duelles'i türünün başarılı örnekleri arasına yerleştiriyor. Filmin Mothers' Instinct adıyla Anne Hathaway ve Jessica Chastain başrollerinde Hollywood tarafından gereksiz biçimde yeniden çekildiğini de ekleyelim.

31 Mart 2024 Pazar

Largo Winch (2008)



Yönetmen: Jérôme Salle
Oyuncular: Tomer Sisley, Kristin Scott Thomas, Miki Manojlovic, Mélanie Thierry, Gilbert Melki, Karel Roden, Steven Waddington, Anne Consigny
Senaryo: Jérôme Salle, Julien Rappeneau
Müzik: Alexandre Desplat

İş adamı Nerio Winch ölünce, şirketinde iktidar savaşı başlar. Yönetim kurulu üyeleri eski patronlarının herkesten gizlediği Largo adında bir oğlu olduğunu öğrenince şaşırırlar. Maceraperest, isyankâr ve savaşçı bir ruha sahip Largo, tehlikeli bir yaşam sürmektedir. Babasının öldüğünü öğrenince, şirketin kontrolünü ele geçirmek için amansız bir mücadeleye girişir.

Uzun bir aradan sonra film izleme fırsatı bulduğum zaman diliminde gördüğüm (görmek zorunda kaldığım!) Largo Winch adlı Fransız aksiyonu, o zaman dilimini "vakit geçirmek" yönünden tatmin etti diyebilirim. Sinema elbette genel anlamda bir vakit geçirme sanatı değil. Zaten bu film de sanatsal yönleriyle değerlendirilecek türden değil. Çizgi romandan TV dizisine kadar uzanan bir geçmişi varmış. Filmi çekildiğinden de yakın zamana kadar haberim bile yoktu. Sürüklemesi, aksiyonu, entrikası, şunu bunu derken suya sabuna dokunmadan kendini izleten bir yapıda. Sinema tarihine damgasını vursun diye çekilmemiş, daha çok bir grup insanın "Cumartesi akşamı sessiz sinema geyiğine girmeyelim, oturup kuruyemiş eşliğinde 100 dakikalık bir film izleyelim, sonra da normal hayatlarımıza geri dönelim" zihniyetine hitap eden bir film.

Saydığım özelliklerden özellikle "entrika" kısmını cımbızlamak isterim ki, filmin olabildiği kadar en yağsız, kemiksiz kısmı da orasıydı sanırım. Film entrika yönünden öyle tekinsiz bir ortam yaratıyor ki, Largo Winch rolündeki Berlin asıllı başrol Tomer Sisley dışında kimseye güvenemeyecek hale gelebiliyorsunuz. Bir süre sonra sürprizleri adeta otomatiğe bağlayan filmin aksiyon ıvır zıvırlarını, dramatik klişelerini dahi fazla takmamaya başlıyorsunuz. Çizgi roman oluştururken belki borsa simsarlarından veya işletme mastırı yapmış takım elbiselilerden de yardım alınmış olabileceğini düşünüyorsunuz. Miki Manojlovic, Kristin Scott Thomas, Karel Roden gibi çok beğendiğim oyuncuların, oyunculuklarını değil de karakter dolduruşlarındaki yeterliliği görüp filmi daha izlenilir kılmalarına yakınlaşabiliyorsunuz. Gerisi zaten malum.

29 Şubat 2024 Perşembe

Le règne animal (2023)

 
Yönetmen: Thomas Cailley
Oyuncular: Romain Duris, Paul Kircher, Adèle Exarchopoulos, Tom Mercier, Billie Blain, Xavier Aubert
Senaryo: Thomas Cailley, Pauline Munier
Müzik: Andrea Laszlo De Simone

Thomas Cailley ve Pauline Munier'in yazdığı, 2023'teki ilk uzun metrajı Les combattants ile başta Cannes Film Festivali'ndeki farklı seçkilerde 4 ödül olmak üzere pek çok festival tarafından kucaklanan Cailley'in yönetmenliğini yaptığı Belçika/Fransa ortak yapımı Le règne animal (The Animal Kingdom), fantastik unsurlar içeren hem bir baba-oğul, hem de büyüme hikayesi olarak dikkat çekiyor. Bilinmeyen bir mutasyon yüzünden bazı insanların yavaş yavaş farklı hayvanlara dönüştükleri kurmaca bir yakın gelecekteyiz. Bu tuhaf salgının artık herkesçe bilindiği ama sebeebinin ve çaresinin henüz bilinmediği bir evrede filme dahil oluyoruz. Kulağa birkaç yıl önce yaşadığımız Covid-19 kabusu gibi geliyor olsa da, onunla birlikte başka metaforlarla katmanlaşan bir dram/gerilim örneği. Aşçı olan François'nın eşi Lana da bu salgına yakalanmış ve bir hayvana dönüşmeye başlamıştır. 16 yaşındaki oğlu Émile ile artık konuşma yetisini kaybeden, iyice hayvan-insan karışımı bir hale gelen eşini sık sık ziyaret etmektedir. Lana'nın başka dönüşenlerle birlikte güneye nakledileceğini öğrenen François, Émile'i de alarak güneye taşınır. Ancak nakil arabasının yaptığı kaza sonucu dönüşenlerden bazıları ölür, bazıları yaralanır. Lana ise kayıptır. Eşini bulmayı saplantı haline getiren François, oğlunun da hayatını güçleştirmeye başlar. Bir de üstüne Émile'de de mutasyon belirtileri ortaya çıkınca içinden çıkılması zor bir sürece girerler. Tabii tüm bunlar olurken mutasyon kapanlar ve kapmayanlar olmak üzere kamuoyunda bir kamplaşma çoktan başlamıştır.

Fikir olarak ilham veren bir konuya sahip olmakla o fikri bir senaryoyla pratiğe dökmek her zaman mümkün olmayabiliyor. Thomas Cailley ve Pauline Munier hem baba François, hem oğul Émile, hem de ikisinin ortak kanallarından sürdürdüğü anlatımını bu fikir üzerine inşa ettikleri için Hollywoodvari bir post-apokaliptik hayatta kalma klişesinden kurtulmuşlar. Gerçi tasarladıkları hikayede de belli klişeler yok değil. Fakat en azından büyük resmi daraltınca hikayelerine daha fazla yer ayırabilmiş, klişeleriyle orijinal fikirlerini bir arada işleme imkanı bulabilmişler. Öbür türlü bu fikirden gişe canavarı bir aksiyon veya Shaun Of The Dead tipi bir komedi bile çıkarılabilirdi. Hatta Walking Dead veya The Last Of Us misali uzun soluklu bir dizi bile olabilirdi. İşte buna benzer yüksek potansiyele sahip fikirleri küçültmek, La régne animal gibi hikayelerin başarısını arttırabiliyor. Bir baba-oğulu odağına alan film, karısını bulmak uğruna her şeyi göze alan François ile, bir yandan çevre ve okul değiştirmek zorunda kalan, bir yandan da bir kurda dönüşmeye başlayan liseli oğlu Émile arasındaki bu yeni anormalliğin çeşitli açılardan fotoğraflarını çekiyor. Ama bununla yetinmeyip, hayvana dönüşme pandemisinin ortaya çıkaracağı sonuçları da bu fotoğraflardan oluşan albüme ekliyor. Söz konusu pandemi, bir zombi virüsü veya bakteriyel bir bulaşıcı hastalık değil de, belirli hızda bir hayvana dönüşme olunca, filmin duruşu katmanlaşıyor, vereceği mesajlar çeşitleniyor.

"Hayvana dönüşme" ifadesi, teknik olarak aslında kimin kime dönüştüğünü, evrimsel süreç düşünüldüğünde insan denen canlının da başka tür canlı formlarından buralara geldiğini hatırlarsak ne derece doğru tartışılır. Dönüşüm geçirenlerin, hala insan kalanlar tarafından sanki kendi başlarına gelmeyecekmiş gibi ötekileştirilmesi, nefret söylemlerine maruz kalması, hatta avlanmaya çalışılması, bizi doğa ve insan arasındaki mücadelenin çetrefilli yollarına sokuyor. Tabii ötekileştirme, nefret söylemi deyince göçmen meselesi de başka bir kanaldan okunabiliyor. Rastgele hayvanlara evrilmeye başlayan insanların bir zamanlar yaşadıkları şehir hayatına uyamamaları, normal insanlar tarafından dışlanmaları, onların da ormanın gizli saklı köşelerine çekilmeleri kesinlikle bu okumalara zemin hazırlamak için düşünülmüş. İnsanın her şeyi hak gören bencilliği, kendini evrenin en üstün varlığı sanan ukalalığı, tüketen, yok eden vurdumduymazlığı karşısında tasarlanmış en yaratıcı cezalardan biri de doğanın onlara bu şekilde kendisinin bir parçası olduklarını hatırlatması olsa gerek. En son Fransa'nın Oscar'ı sayılan César Ödüllerinde 12 dalda aday olup bunlardan en iyi sinematografi, orijinal müzik, ses, görsel efekt, kostüm olmak üzere beşini alan Le règne animal, tecrübeli aktör Romain Duris'in, hele de Émile rolündeki genç oyuncu Paul Kilcher'in yavaş yavaş bir hayvana dönüşmeye başlamasıyla zirve yapan performansları mutlaka görülmeli. Le règne animal, bazı fikirlerin bir gün fikir olmaktan çıkıp farklı şekillerde de olsa gerçekleşebileceğine, hepimizin bir gün "ötekiye" dönüşebileceğimize dair çarpıcı bir kurmaca.

5 Aralık 2023 Salı

Anatomie d'une chute (2023)

 
Yönetmen: Justine Triet
Oyuncular: Sandra Hüller, Swann Arlaud, Milo Machado Graner, Antoine Reinartz, Samuel Theis, Camille Rutherford, Jehnny Beth
Senaryo: Justine Triet, Arthur Harari

Fransız Alpleri'nde bir kış evinde kocası Samuel ve görme engelli oğlu Daniel ile izole bir yaşam süren Alman yazar Sandra'nın merkezde olduğu Anatomie d'une chute (Anatomy Of A Fall), dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan güçlü bir dram. Justin Triet'nin yönettiği, oyuncu, yönetmen ve senarist eşi Arthur Harari ile birlikte senaryosunu yazdığı film, özellikle katmanlı senaryo yapısı ve sürükleyici diyaloglarıyla bu gücü elde ediyor. Evin çatı katının tamir işlerini yaptığı sırada yüksekten düşüp hayatını kaybeden Samuel'in ölüm nedeni soruşturma sonucunda intihar mı kaza mı olduğu anlaşılamayınca Sandra cinayet suçlamasıyla tutuklanıyor. Ama olayın mahkemeye taşınması, basının yoğun ilgisi ve savcının Sandra - Samuel çiftinin özel hayatını eşelemesiyle olay 'intihar mı cinayet mi" sorusundan uzaklaşmaya başlayıp, her evresi incelenmeyi gerektiren boyutlara ayrılıyor. Filmin başlarında Sandra bir ziyaretçisi ile görüşme yaptığı sırada üst katta yüksek sesle bir şarkı açılması görüşmenin yarıda kesilmesine yol açıyor. Samuel'in çalışırken hep yaptığı söylenen bu anı Triet bize göstermiyor. Bir süre sonra köpeği Snoop ile yürüyüşten dönen Daniel babasını kanlar içinde evin önünde buluyor. Tabii düşme anını da Triet bize yine göstermiyor. Kısacası olay anında evde Samuel ile birlikte olan tek kişi Sandra olduğundan ve düşmenin intihar mı yoksa itilme mi olduğu anlaşılamadığından direkt şüpheli durumundaki Sandra'nın tutuklanma, en çok da yargılanma sürecini izliyoruz.

Triet, akıcı diyaloglar üzerine kurduğu senaryoyu özellikle mahkeme sahnelerinde ve önemli bir flashback sahnesinde yükseltiyor. Bunların dışında kalan anlar bazen tansiyonu düşürüyor ve filmi ağırlaştırıyor. Olayla kurduğumuz polisiye bağ neticesinde, tıpkı gizemini son dakikalara kadar koruyan polisiye romanlar gibi sonuca ulaşmadan önceki sürecin tadını çıkarmayı, dağılmış parçaları birleştirmeyi seviyorsak bu diyalog ağırlıklı anlardan keyif almamamız çok zor. Kurduğumuz bağ, bizim o mahkeme salonunda bir seyirci veya jüri olmamızı sağlıyor. Pasif biçimde interaktif bir ruh haline bürünüyoruz. Zaten bunu çok iyi yazılmış çok güçlü mahkeme filmlerinde hissederiz genelde. Triet ve Harari, suçlamalarıyla, savunmalarıyla, itirazlarıyla, yerinde müdahaleleriyle, zekice cümle/ifade saptırmalarıyla etkili diyaloglar tasarlamışlar. Bu matematiğe görme engelli Daniel'in tutarsız tanıklığı ve sonradan ortaya çıkacak birtakım motivasyonlar da eklenince olayın "intihar mı, cinayet mi" ikilemi dengeli gelgitler yaratmayı beceriyor. Sandra ve Samuel arasında geçen ve Samuel'in gizlice ses kaydı aldığı tartışma sahnesini mahkemede bulunanlar sadece dinlerken, Triet bize kıyak geçip mahkeme salonundan çıkararak bir flashback olarak izletiyor. Bu sahne yavaş yavaş yükselen tansiyonuyla, Sandra - Samuel arasındaki ilişkinin seyirci kafasında konumlanışıyla, sözlerin bittiği andan sonra tekrar mahkeme salonuna dönülüp sadece seslerin duyulmasıyla, kısacası kendi iç dinamikleriyle ayrıca incelenmeye değer nitelikte.


İntihar - cinayet arasındaki muğlaklığı aydınlatmak filmin tek amacı değil. Justin Triet, büyük ölçüde senaryoya dayalı anlatımını bu gerçeği ortaya çıkarma amaçlı mahkeme diyaloglarıyla kurguladığı kadar, Sandra ve Samuel üzerinden bir evliliğin anatomisine de bakıyor. Her ikisi de yazar olan bu çiftten Sandra'nın Samuel'den daha başarılı, haliyle maddi olarak Samuel'den daha üstün olduğu bu evlilikteki çatlakların en önemli sebebi bu konumlanış. Hangi sebebin ana sebep olduğu ve başka neleri tetiklediği göreceli olabilecek iken, önemli olanın çiftlerin birbirlerine karşı biriktirdikleri ve evlilik çatlakları arasından bunları sızdırmaya hazır oldukları gerçeği herkes tarafından kabul edilecektir. İlişki/evlilik güzel giderken kimse birbirinin kusurunu veya eksikliğini görmeyebilir. Ancak işler sarpa sardığında ve kavga kaçınılmaz olduğunda tarafların içlerinde ne kadar şey biriktirmiş oldukları şaşırtıcıdır. Sandra - Samuel çiftinde olduğu gibi, oğulları Daniel'in geçirdiği kazanın sorumluluğu, kitap fikrinin çalınma suçlaması, göz yumulan ihanet gibi çeşitli gerekçelerin sandıktan çıkarılıp kamuoyunun önüne serilmesi aslında polisiye manada yüksekten bir "düşüş" anatomisi olduğu kadar, evliliğin de düşüşüne bir atıf sayılır. Erkeğin kadından daha az kazanması, daha sorumsuz ve tembel olmakla suçlanması (belki Samuel'in işe yaradığını kanıtlamak için tadilata girişmesi gibi bir niyet okunabilir), işinde ve kariyerinde daha başarısız olması patriyarkal bir tahammülsüzlüğü de beraberinde getirir. Hatta Samuel'de olduğu gibi intihar eğilimi yaratabilir. Kısacası hem cinayet, hem de intihar gerekçelerinin bulunduğu bir davanın duruşma salonunda kendimizi seyirci, jüri, tanık, sanık konumlarında bulabiliyoruz.

Ancak bir ölüm vakası bu kadar didiklenirken ortaya çıkan evlilik, ebeveynlik, yazarlık, geçim gibi kalemlerdeki bazı ufak boşlukların belki de bilerek doldurulmaması filmin talepkarlığına işaret ediyor. Seyircinin doldurmak için çok fazla uğraşmayacağı ya da çok fazla alternatifi olmayan bu boşluklar, intihar mı, cinayet mi tartışmasının önüne başka psikolojik öğelerin geçmesini sağlamak amacıyla konmuş görünebilir. Bunda başarılı olduğu da öyle. Bu bağlamda filmin adının "Anatomie d'une mariage" olmasına çok kişi itiraz etmeyebilir. Bu ikilemin ötesinde bir film olduğu iddiası Triet ve Harari'nin senaryo katmanları altında ezilmiyor. Fakat yine de finale yapılacak ince bir dokunuşla çok başka şeyler konuşabilirdik. Linç etmeye hazır toplum, basın, hatta adalet organlarını temsilen savcılık makamı gibi unsurların Sandra üzerindeki baskısı yanında, hem bu unsurların, hem de seyircinin gözünde sürekli şüpheli durumundaki Sandra'nın muğlaklığı ile sağlanan dengeler filmin en önemli güçlerinden biri. Bir diğer güç ise Sandra rolüyle şaşırtıcı biçimde şimdilik hiçbir festivalden ödül alamamış Alman oyuncu Sandra Hüller'in performansı. İngilizce ve biraz da Fransızca konuştuğu rolünün ağırlığını etkileyici bir biçimde sırtlayan, Sandra'nın griliğini usta bir rahatlıkla resmeden Hüller, Cannes'da favori olduğu En İyi Kadın Oyuncu ödülünü Merve Dizdar'a kaptırdı. Filmin Altın Palmiye'yi hak edip etmediği tartışılabilir. Ama ödül kavramından bağımsız, dinamik, zeki ve sürükleyici bir yapım olarak "anatomi" ifadesine uygun detaycılıkta bir dram olduğu su götürmez.

23 Ağustos 2023 Çarşamba

Trois jours et une vie (2019)

 
Yönetmen: Nicolas Boukhrief
Oyuncular: Sandrine Bonnaire, Pablo Pauly, Charles Berling, Philippe Torreton, Margot Bancilhon, Arben Bajraktaraj, Jeremy Senez, Dimitri Storoge, Léo Lévy
Senaryo: Pierre Lemaitre, Perrine Margaine
Müzik: Robin Coudert

Pierre Lemaitre'nin aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosu Lemaitre ile birlikte Perrine Margaine'e ait, yönetmenliğini ise Nicolas Boukhrief'in yaptığı Trois jours et une vie (Three Days and A Life), kazara işlenen bir cinayet ve bu cinayetin yıllara uzanan etkilerinin izini süren bir dram. Film, büyük bir kısmı Belçika ile Lüksemburg sınırları içinde kalan, bir kısmı da Fransa sınırları içine giren Ardenler'de bir kasabada 25 Aralık 1999'da, polis şefi Lambert'in kasaba halkını üç gün önce kaybolan 6 yaşındaki Rémi'yi arama çalışmalarına katılmaya davet etmesiyle başlıyor. Fazla zaman kaybetmeden de üç gün öncesine dönüyor. Annesiyle yaşayan 12 yaşındaki Antoine, aşık olduğu kız olan Emilie'nin başka bir çocukla öpüşmesine şahit olur. Ardından Emilie'nin ailesinin köpeği Ulysses'e araba çarpar. Baba Michel de acı çekmesin diye Antoine'ın gözü önünde köpeği tüfekle vurur. Psikolojisi yıpranan Antoine ertesi gün ise sinirli bir anında Emilie'nin kardeşi Rémi'yi ormanda kazara öldürür. Panikle cesedi bir çukura atıp kimseye bir şey söylemez. Tüm kasaba Rémi'yi bulmak için seferber olmuşken, Antoine bu trajediyi saklamaya kararlıdır.

Trois jours et une vie, bir polisiye veya suç dramı olarak roman uyarlaması olduğunun hakkını veren bir yorum. Küçük kasaba, birbirini tanıyan insanlar, işlenen bir suç ve onun getirdikleri çok fazla gördüğümüz bileşenler. Küçük Rémi'nin talihsiz akibetini görüyouz, dolayısıyla ortada gizemli bir cinayet yok. Asıl odağımız, istemeden de olsa 12 yaşında katil olan Antoine'ın nasıl bir yol izleyeceği. O yaşta bir çocuğun makul ve mantıklı hareket edebileceğini, olayları detaylı biçimde ölçüp biçeceğini beklemek pek doğru olmaz. Ama o yaşta bir çocuğun bu olayı büyüklerine itiraf ettiğinde ne derece anlaşılabileceğini, başına nelerin gelebileceğini kestirmesi de zor. Çoğumuzda o yaşlarda yaptığımız yaramazlıkların sonuçlarıyla yüzleşmemek için yalan söyleme veya susma alışkanlıklarımız vardır. O yüzden Antoine cesedi görünmeyeceğini düşündüğü bir yere atmayı ve hayatına kaldığı yerden devam etmeyi seçiyor. Tabii onun devam edebilmesi için doğa da devreye giriyor. Kapsamlı arama yapılacağı günün öncesinde gece patlak veren büyük fırtına, fiziki şartları yerle bir ettiği gibi, kasaba büyük kayıplara uğradığı için Rémi'nin kayboluşu da gölgede kalıyor. Giriş bölümünün ardından önceki üç güne dönüldüğü, o üç günde yaşanan kilit olayların gösterildiği geri dönüş kurgusu, bu fırtınayla son buluyor ve bu kez zamanda daha büyük bir sıçrama yapıyoruz. 

Büyüdüğü, bir meslek sahibi olduğu zaman da Antoine'ın farklı sorunlarla yüzleşmesi söz konusu. Ama bu trajik olayı, hele de kendisinin sorumlusu olduğu bu olayı geride bıraktığını gördüğümüz vakit filmin ya da kökeninde romanın gerçeği söylemek ile hiçbir şey söylememek arasındaki ikilemin neresinde durduğunu merak etmeye başlıyoruz. 12 yaşında da, 30'una yaklaştığında da Antoine'ın eline gerçeği açıklamak için bazı fırsatlar geçiyor. Ne var ki geçmiş travmalarına rağmen hayatını rayına koymak isteyenlerin bu travmaları ve benzer etkiye sahip sırları içinde tuttukları sır değil. Antoine'ın sırrının nasıl ortaya çıkacağı, hatta çıkıp çıkmayacağı filmin en büyük gizemini oluşturuyor. Filmde bunun cevabını aldığımız gibi, bir film eleştirisine değil filmin kendisine bırakılması gereken başka sürprizlerin ortaya çıkışı da bu dramın katmanlarını ortaya seriyor. O sürprizleri bozmadan söylenebilecek şeylerden biri, herkesin birbirini bildiği küçük kasabaların insanı yutan, dönüşmesine, gelişmesine izin vermeyen, bağlı olduğu köklere bir süre sonra kendisinden de kökler eklemeye başladığı tuhaf manyetik alanlar olduğu gerçeği. Geçmişinde Le convoyeur gibi başarılı bir soygun filmi de bulunan Nicolas Boukhrief, filmin yıllara yayılan hikayesini seyirciye yabancılaştırmayan kurgulama tecrübesine de sahip bir yönetmen. Roman uyarlaması suç dramı Trois jours et une vie, kurulu düzenlerin, normal yaşamların geçmişinde çocukluğa, gençliğe dair ne sırlar yatabildiğinin, bu düzenlerin bozulmaması adına vicdan duygusunun nasıl ötelenebildiğinin etkileyici bir örneği.

28 Temmuz 2023 Cuma

As bestas (2022)

 
Yönetmen: Rodrigo Sorogoyen
Oyuncular: Marina Foïs, Denis Ménochet, Luis Zahera, Diego Anido, Marie Colomb
Senaryo: Isabel Peña, Rodrigo Sorogoyen
Müzik: Olivier Arson

Rodrigo Sorogoyen'in Isabel Peña ile birlikte senaryosunu yazdığı ve kendisinin yönettiği İspanya/Fransa ortak yapımı As Bestas, Galiçya’nın iç kesimlerinde bir köye yerleşen Fransız Antoine ve Olga çiftini izliyor. Metruk yapıları tamir edip yaşanır hale getirerek, sebze yetiştirerek ve ürünlerini köy pazarında satarak, doğayla uyumlu, sakin, huzurlu bir hayat sürdürmektedirler. Ne var ki ekolojik gerekçelerle köye bir rüzgar enerjisi santrali kurulmasına itiraz ettikleri için komşularıyla araları iyi değildir. Que Dios nos perdone (2016), El reino (2018), Madre (2019) gibi üç güzel uzun metrajdan sonra dördüncüsü olan As Bestas ile İspanyol sinemasındaki yerini her yeni filmiyle sağlamlaştırdığını gösteren Rodrigo Sorogoyen, aynı zamanda ülkesindeki dizi sektöründe de yönetmen ve senarist olarak aktif bir rol sahibi. Sıklıkla Sam Peckinpah referanslarıyla karşılanan film, bu referansın altında ezilmeyen güçlü bir psikolojik gerilim. Özellikle çifte komşu olan, anneleriyle yaşayan Xan ve Lorenzo kardeşlerle Antoine arasındaki gerilim kimyasını çok iyi kullanan Sorogoyen, bu husumet ve psikolojik zorbalığın vitesini aşama aşama yükselterek neo-western türünün kaliteli örneklerinden birine imza atıyor.

Sorogoyen ve Peña, senaryoyu yazarken 2010 yılında yaşanan gerçek bir olaydan esinlenmişler. 2016 yılında Andrew Becker ve Daniel Mehrer tarafından yönetilen Santoalla adlı belgeselde etraflıca anlatılan bu olayda, Hollandalı Martin Verfondern ve Margo Pool çiftinin şehrin boğuculuğundan uzakta doğa ile iç içe yaşama ve organik tarımla uğraşma hayallerini gerçekleşmek için İspanya'nın Santoalla do Monte köyüne taşınıyorlar. Ancak orada yaşamakta olan Rodríguez ailesi ile yıldızları pek barışmaz. Kereste şirketinin o bölgedeki tek hane olan Rodríguezlere yaptığı ödemeler ikiye bölüneceği için buna yanaşmayan Rodríguez ailesi Hollandalı çifti yıldırmaya çalışıyorlar. As Bestas'ta ise Hollandalı çift Fransız, kereste şirketi de rüzgar enerjisi santrali unsurlarıyla değiştiriliyor. Tabii senaristler bu olayın verdiği ilhamla kendi gidişatlarını tayin ediyorlar. Xan ve Lorenzo kardeşlerin "Fransız" diye hitap ettikleri Antoine ile yüzyüze olduğu kadar gizliden uğraştıkları bölümler amaçlandığı üzere gerçekten sinir bozucu. Filmin bu noktada sunduğu ikilem, bölgenin yerlisi olan, fakirlikten ve fakirliğin getirdiği dışlanmışlıktan bunalmış köylülerin (ki filmde onları temsilen sadece Xan ve Lorenzo kardeşlerle anneleri var) rüzgar tribünleri sayesinde nihayet refaha kavuşacak olmaları, ne var ki geleli sadece birkaç yıl olmuş Fransız çiftin bu refahın önünde engel teşkil etmelerinden ibaret. Öte yandan Antoine ve Olga ne olursa olsun böyle davranılmayı hak etmiyorlar. Tek istedikleri doğal bir ortamda tarımla uğraşıp emeklilik sonası hayatlarının geri kalanını huzurlu geçirmek.


Film, Fransız çiftin bu Galiçya köyüne yerleşmesinden belli bir süre sonrasında başlayarak zaman kazanıyor. Antoine'ın iki kardeşle husumetinin de çoktan başladığını görüyoruz. Böylece iki taraf arasındaki gerginliği yansıtan sahnelere de bol bol yer kalıyor. Sorogoyen, bu küçük coğrafyanın kendine özgü rutinini, sade güzelliğini, Antoine ve Olga'nın burada buldukları huzuru resmederken bu gerginliği hep yanında tutuyor. Hatta doz arttıkça deyim yerindeyse her şey onların olduğu kadar biz seyircilerin de burnundan gelmeye başlıyor. Öğrencilerin okulda maruz kaldıkları akran zorbalığına benzer ilişki türlerinin her yaştan insan arasında yaşanmasının, bunun perdede defalarca izlenmesinden doğan sinir harbinin sahiciliği tüm filmi kaplıyor. Bir seyirci olarak ekran karşısında Antoine'dan beklentiler arttıkça ve bu beklentiler o sahicilik duvarına çarptıkça adeta psikolojik gerilim ile korku arasında gidip geliyoruz. Christian Tafdrup filmi Speak No Evil'da benzer şekilde karakterler arasındaki güç dengelerini masaya yatıran gergin anlatım, As Bestas'ın genlerinde de yer alıyor. O filmde Bjørn'un, burada ise Antoine'ın temsil ettiği aile reisi tanımının edilgenleştirilmesi aslında anlatımda oluşan gerginliğin en önemli sebeplerinden biri. Pasivize olmuş erkekliğin muhasebesi, o erkeğin görkemli geri dönüşüyle intikam güzellemeleri şeklinde karşımıza çıktı. İşte bu algıyı kırmaya oynayan Speak No Evil ve As Bestas gibi filmlerdeki o ürkütücü gerçekliğin ekranı dar etme gücü yadsınamaz.

La Rapa das bestas de Sabucedo, İspanya'nın Sabucedo şehrinde her yıl Temmuz ayının ilk Cuma, Cumartesi, Pazar ve Pazartesi günleri olmak üzere dört gün boyunca düzenlenen gösterinin adı. Atları dağdan toplayıp, tıraşlamak, mikroçiplerle işaretlemek, bunları yaparken herhangi bir ip, sopa ya da alet kullanmamak suretiyle gerçekleşen bu etkinlikte, aygırı tutmakla görevli olan "aloitadorlar", işlerini yapmak için yalnızca el becerilerini ve vücutlarını kullanırlar. Açılışta ağır çekim olarak izlediğimiz bir atın zapt ediliş görüntülerinin daha sonra filmin en kritik anına gönderme niteliğinde olduğunu fark ettiğimiz şık kurgu becerisi, önceki Sorogoyen filmlerinde de farklı şekillerde rastladığımız etkili dokunuşlardan biri. 2023 Goya Ödüllerini domine ederek En İyi Film, Yönetmen, Erkek Oyuncu (Denis Ménochet), Yardımcı Erkek Oyuncu (Luis Zahera), Orijinal Senaryo, Sinematografi (Sorogoyen'in tüm filmleinde çalıştığı Alejandro de Pablo), Kurgu, Ses, Müzik dallarının galibi olan As Bestas, İspanya Sinema Yazarları Ödüllerini de ana dallarda fethetmiş, bunun yanında birçok festivalden de ödüller, adaylıklar kazanmış bir yapım. Fransız oyuncular Denis Ménochet ve Marina Foïs ile birlikte Galiçya kökenli usta aktör Luis Zahera'nın sürüklediği film, bu oyuncuların ustalıklarını rahatça sergileyebilecekleri birçok dramatik ve gerilimli an barındırıyor. Ménochet'nin sürekli mülayimliği test edilen Antoine yorumu, Zahera'nın adeta devleştiği meyhanedeki sahneler, Marina Foïs ve Marie Colomb'un anne kız olarak tartıştıkları sekans bu anlardan bazıları.

31 Mayıs 2023 Çarşamba

La nuit du 12 (2022)

 
Yönetmen: Dominik Moll
Oyuncular: Bastien Bouillon, Bouli Lanners, Théo Cholbi, Paul Jeanson, Johann Dionnet, Lula Cotton-Frapier, Camille Rutherford, Anouk Grinberg, David Murgia, Pierre Lottin
Senaryo: Pauline Guéna, Gilles Marchand, Dominik Moll
Müzik: Olivier Marguerit

"Her yıl Fransız polisi 800'den fazla cinayet soruşturması başlatır. Bunların yaklaşık %20'si aydınlatılamamaktadır. Bu film onlarla ilgilidir.

Bu cümlelerle açılan La nuit du 12, Pauline Guéna, Gilles Marchand ve Dominik Moll'un senaryosunu yazıp, Almanya doğumlu Dominik Moll'un yönettiği Fransa/Belçika ortak yapımı bir polisiye dram. 12 Ekim 2016'da gece sokakta evine giderken yakılarak vahşice öldürülen 21 yaşındaki Clara'nın cinayetinin araştırılma sürecini izliyoruz. Her şey usulüne uygun ilerliyor, titiz ve kapsamlı bir soruşturma yürütülüyor. Bir sürü de şüpheli var. Zaten "katil kim" filmlerinin sahip olduğu potansiyel şüpheli bolluğu, hedef şaşırtıcı hamleler, cinayet motivasyonları, hepsine ve daha fazlasına sahip bir film. İşte tür gerekleri yanında bu sahip olduğu daha fazlasıyla da ilgilenen fakat bunu filmin polisiye ekseninden çıkmadan yaptığı için farkını ortaya koyan bir yapısı var. Clara'nın öldürülmesiyle birlikte davayı ele alan birimdeki polislerden ikisine daha yakın giriliyor. İlki, ailevi sorunları olan, öfke kontrolü sorunu da yaşayan Marceau, diğeri ise filmin merkezi karakteri Yohan. Film, bu cinayet davasına kitabına uygun bir şekilde ve uyum içinde bakan bu geniş ekibi önümüze koyarak, aslında yapılması gerekenlerin yapıldığını vurguluyor. Ne var ki Clara dosyası, açılıştaki yazıda da belirtildiği gibi çıkmaza giren, ne yapılsa sonuç vermeyen davalardan biri olma yoluna doğru gitmeye başlayınca, bu durumun nedenlerini tespit etmeye yönelik çabaların da en az filmin "katil kim" yanı kadar önemli olduğunu anlıyoruz.

Derinlere inildikçe güzel Clara'nın bir "maneater" yani herhangi bir aşk veya sevgi olmaksızın erkekleri cinsel ihtiyaçları doğrultusunda kullanan kadınlardan olduğuna dair bir ortak kanı oluşmaya başlıyor. Film, bu sayede ölmüş Clara'nın ataerkil düzen tarafından yargılanışını, toplum dilinde "su testisinin su yolunda kırıldığı" anlayışını sorgulayacak alanlar buluyor. Böylece bir kadının, tıpkı bir erkek gibi serbest bir cinsel hayat sürmesinin topluma neden dert olduğunu dillendirmeden bile bu alanlar içinde canlı tutabiliyor. Veya sırf kimseye ümit vermediği halde birkaç erkeğin kalbi kırıldı diye vahşice katledilmeyi hak edip etmediğini. Şüpheli erkeklerin sorgularında gördüğümüz ortak tavırlardan biri de, cinayeti onların işlemediğine ikna olsak dahi, Clara'ya bakışlarındaki türlü arızalar, yer yer pejoratif yaklaşımlar. Çoğunlukla oyalanmak için tercih edilen polisiye janrına ait bir yapımın, kadın cinayetlerinin sebep, tür ve coğrafya tanımaksızın evrensel bir sorun olduğu gerçeğine etkili biçimde temas ediyor olması çok değerli. Filmin başlarında kısa bir süre gördüğümüz Clara'nın film boyunca ruhunun korunması, soruşturma esnasında sürekli odak noktası olmasından dolayı adeta görünmeyen bir karakter olarak varlığını sürdürmesi, buna bağlı olarak katili bulunmadıkça bu ruhun huzur bulamıyor oluşu fikri, senaryonun kapsama alanının dışında bile sinyal alabildiğini gösteren nitelikte. Üstelik tavır yönünden kolayca düşebileceği kamu spotu tuzağına düşmeden, gergin ve kırılgan yapısını koruyarak.


Suçluyu açığa çıkaran unsurlar bulunamadıkça ve tüm gerekenler, hatta fazlası yapıldığı halde ilerleme kaydedilmedikçe gerilen sinirler, görevli polisleri de etkiliyor. Uzun süre çözülemeyen vakalar, o vakaya bakan polis veya polislerin kabusu olurlar. Saplantı haline getirildiği için artık kurbanla kurulan bağ daha kişisel bir hal almaya başlar. Ona olan bir vicdan borcunun yükü veya mesleğini hakkıyla yerine getirememiş olmanın ezikliği birbirine karışır. Yohan için Clara davası da böyle. Süreç uzadıkça ve gereken deliller, tanıklar vs. bulunamayınca polislerin konuştukları her erkeğin katil olabilme ihtimali, uğraşması güç bir kısır döngü yaratıyor. Hatta sık sık hız bisikletiyle pistte çalışırken gördüğümüz Yohan'ın sürekli aynı pistte dönüp durmasıyla, Clara davasında bir türlü ilerleme kaydedemeyip başladığı yere dönmesi arasında kurulan paralelliğin gerekliliği tartışılsa da, bu davanın takıntı yaratan, tüketen, acı veren yanının Yohan'a olan etkileri yeterince ikna edici. Çözülemeyen bu cinayet davasından etkilenen, üzerinden üç yıl geçmesine rağmen ısrarla üzerine gitmeye değer bularak dosyayı tekrar açtıran kadın hakimle, artık davayı bırakmış Yohan arasındaki konuşmanın etkileyiciliği gibi hamlelerle seyirci umutsuzluğa sürüklenmek istenmiyor. Yohan'ın yılgınlığı bu umutlarla tekrar yeşeriyor. Çünkü her ne kadar ümitsizlik ve bıkkınlık hakim gelse de, Yohan'ın bu çözülmemiş davayla kurduğu bağ neticesinde katili bulma ihtimallerini değerlendirme ihtiyacı baskın geliyor.

Beklenmedik olup olmadığı da tartışılabilecek ama ne olursa olsun etkileyici sayabileceğimiz finaliyle yarattığı duygu karmaşası filmin amacına ulaştığını, ana fikrini hakkıyla dile getirdiğini deklare edip seyirciye de etraflıca düşünme payı bırakıyor. Cinayete kurban gitmiş kadının bile ahlakının tartışmaya açıldığı her tür toplumsal yapının karşısında iyiliğin, dürüstlüğün, adaletin kazanacağı beklentisinin her zaman karşılık bulamayabileceği gerçeğine değiniyor. Yönetmen Dominik Moll, mütevazi, hatta sinemasal yönden gösterişsiz ama gerçek olaylardan feyz alan hikayesinin akışına değer veren sade anlatımıyla altı ödül kazandığı César başta olmak üzere başka festivallerden de çeşitli ödüller aldı. Özellikle Colin Niel romanından uyarlanan 2019 tarihli bir önceki filmi Seules les bêtes ile çok başarılı bir yapıma imza atan Moll, bu filmin özellikle bölümlere ayrılmış kurgusal estetiğinden farklı olarak La nuit du 12'de nadiren yükselen, ama tüm trajedisini güçlü ve derinden hissettiren tevazusuyla dikkat çekiyor. Bu tevazuyu çok iyi temsil eden Bastien Bouillon, Yohan rolü için belki daha tutkulu ve hırslı bir seçim olmadığını düşündürebilir. Ama filmin gerilimli, gizemli dramatik polisiye akışında armudun sapı, üzümün çöpü aranmıyor. Vahşice işlenen cinayetlerin çözüme kavuşmasını, suçluların cezalandırılmasını temenni etmenin filmlerinden birini izliyoruz. Adalet ihtiyacımız gerçek yaşamda olduğu gibi filmlerle de test ediliyor. Bu ihtiyacın evrenselliği böyle filmler sayesinde geniş çapta bir aidiyet duygusu yaratıyor.

25 Nisan 2023 Salı

Les enfants des autres (2022)

 
Yönetmen: Rebecca Zlotowski
Oyuncular: Virginie Efira, Roschdy Zem, Chiara Mastroianni, Victor Lefebvre, Yamée Couture, Henri-Noël Tabary, Callie Ferreira-Goncalves
Senaryo: Rebecca Zlotowski
Müzik: Robin Coudert, Gael Rakotondrabe

Rebecca Zlotowski'nin senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı Les enfants des autres (Other People's Children), 40 yaşındaki bekar lise öğretmeni Rachel'ı izliyor. Beraber gitar dersi aldığı boşanmış Ali'ye aşık olunca onun küçük kızı Leila ile de tanışıyor. Çocuğu olmadığı için Leila'yı kendi çocuğu gibi sevip ilgilenmeye başlıyor. Ayrıca okuldaki öğrencilerinden Dylan'ın da sorunlu tahsil hayatını yoluna koymak yönünde sorumluluk hissetmeye başlıyor. Tabii bir yandan da Ali'den çocuk sahibi olmak istiyor. Ne var ki yaşı nedeniyle risk arz eden bu durumla da psikolojik olarak baş etmesi gerekiyor. Zlotowski'nin çok iyi tasarladığı, etüt ettiği ve gerçek kıldığı Rachel, anne olamamış, olmak istemiş ve treni bir şekilde yakalamaya çalışan etkileyici bir karakter. Geçmişte annesiyle geçirdiği ve annesinin hayatını kaybettiği bir trafik kazasının yarattığı travma sebebiyle bilinçaltında çocuk sahibi olma fikrinin üstünü örten, açtığında da biyolojik olarak geç kalmış olabileceğinin telaşını yaşayan Rachel'ın aslında anneliği ne kadar isteyip istemediğini, anneliğe ne kadar hazır olup olmadığını göstermeye çalışıyor Zlotowski. Elbette anne olmak istiyor ve buna hazır görünüyor. Ancak başkalarının çocuklarıyla yaşamak zorunda olduğu tecrübelerin, kendi tecrübesizliğiyle çatıştığı ufak anlardan çok, artık biyolojik anne olamayacak olmasının hüznü filme daha fazla sirayet ediyor. Zlotowski bu hüznü öne çıkararak, başkalarının çocuklarının anne modeli olmakla yetinmek durumunda olan bir kadının ruh haline daha rahat odaklanabiliyor.

Zlotowski, birçok farklı sebepten anne olamamış, olmak isteyen veya istemeyen, ama anneden önce bir kadın olduğunun ayırdında olması gereken kadınlara dair kör göze parmak sokmadan bir hikaye yazmış. Anneliğin kutsallığı, dokunulmazlığı, sabır ve fedakarlıkla özdeşleştirilmesi, bunun tersine çocuksuz bir kadının meyvesiz bir ağaca benzetilmesi, kendi bedeniyle ilgili çocuk doğurmama kararının bencillikle suçlanması, daha kırsal bölgelerde kısırlıkla dışlanması gibi eril bir anlayış çıkışlı geleneksel bakış açılarını aklımıza getiren çocuksuzluk haline daha kısıtlı, spesifik ve şehirli bir örnek olan Rachel ile cevap vermeye çalışıyor. Rachel'ın çocuk özlemi, sevgilisi Ali'nin kızı Leila ile karşılık görse de, Leila'nın biyolojik annesi Alice'in gölgesinde doyuma ulaşamıyor. Yani Leila için öz anne varken bir üvey anne figürünün pek fonksiyonu olmuyor. Ancak Rachel, "üvey anne" tamlamasının yarattığı olumsuz çağrışımlardan çok uzak, sevecen, özverili ve ilgili bir figür. Bu olumlu sıfatlara rağmen onları tümüyle verebileceği bir evladı olmadığı için Leila'ya, öğrencisi Dylan'a ve genç yaşta anne olan kızkardeşinin bebeğine, yani hep başkalarının çocuklarına vermek durumunda kalıyor. Bu da kendi çocuğuna verdiğinle aynı şey olmuyor. Yine de belki Dylan sayesinde bu annelik hislerinin ve o hisler doğrultusunda yaptığı bazı şeylerin karşılığını alır gibi görünüyor. Rachel, "şayet bir anne/baba olsa hakkını verirdi" dediğimiz karakterlerden biri. Bu kanıya, başkalarının çocuklarına yaklaşımlarından dolayı varmamızın da nedenleri olduğunu görebiliyoruz.

Rebecca Zlotowski, gönüllü çocuksuzluk ve onun getirdiği toplumsal önyargılarla alakalı bir film yapmıyor. (Aslında bunlarla alakalı başka bir film yapılsa malzemesi de çok olur.) Tam tersi, Rachel'ın travmatik sebeplerle geciktirdiği annelik hasretini nasıl dışavurduğu, bağımsız bir kadın ve bağımlı bir anne olmak arasında kalışından ne denli etkilendiği üzerine içindekileri döküyor. Bunu yaparken Rachel'ın istemediği halde hamile kalan kardeşinden, kanser hastası olan bir başka anneye varan yan karakterleri de Rachel'ın hikayesine ufak ufak çok iyi ekliyor. Üstelik çocukları sevme ve onlarla doğru iletişim kurma becerisinin sadece anne olanlara ait olmadığının, herkesin ebeveyn olmak zorunda olmadığının, bir ebeveyn olamamanın dünyanın sonu olmadığının da altını çiziyor. Bu anlamda küçük bir hikaye ile geniş bir çerçeve çizmeyi başarıyor. Akıcı, dengeli, yormayan bir tempoda ana akım sinemanın anlamlı bir şeyler söyleyen, duygusal zekası yüksek filmlerinden birine adını yazdırıyor. Belçika doğumlu tecrübeli oyuncu Virginie Efira'nın her bir bakışı ve mimiğiyle meramını çok iyi anlattığı performansı onun Rachel rolüne ne kadar uygun olduğunu gösterir kalitede. Yine tecrübeli oyunculardan Roschdy Zem de ona bu kaliteye uygun bir eşlik sağlıyor. Aslında filmin bir değil, iki güzel finali var. Öyle ki, birinin olmadığı tek bir final filmi bir nebze eksik hissettirebilirdi. Öncesinde Belle Épine, Grand Central, Planetarium gibi bazı vasat ve orta karar filmler yazıp yöneten Rebecca Zlotowski, bu iddiasız kariyerin belki de en iyi durağı olan Les enfants des autres ile hassas bir dramı filmografisine eklemiş oluyor.

5 Şubat 2023 Pazar

Madre (2019)

 
Yönetmen: Rodrigo Sorogoyen
Oyuncular: Marta Nieto, Jules Porier, Alex Brendemühl, Anne Consigny, Frédéric Pierrot, Raúl Prieto
Senaryo: Isabel Peña, Rodrigo Sorogoyen
Müzik: Olivier Arson

Babasıyla birlikte Fransa'da tatildeki 6 yaşındaki Iván bir gün İspanya'da bulunan annesi Elena'yı telefonla arayarak sahilde tek başına olduğunu söyler. Babası ortada yoktur ve hava karamak üzeredir. Üstelik bir adam ona doğru yaklaşmaktadır. Tüm bunları küçük çocuğun telefondaki sesinden duyarız. Şarjı da bitince çaresiz Elena ne yapacağını bilemez. Bu olayın üstünden 10 yıl geçmiştir. Elena oğlunun kaybolduğu sahildeki bir kafede çalışmaktadır. Bir gün oğlunun 16 yaşındaki haline çok benzettiği Jean ile tanışır. Birlikte vakit geçirmeye başlayan Elena ve Jean arasında güçlü bir bağ oluşmaya başlar. Ama bu bağ hem Elena'nın erkek arkadaşı Joseba ile, hem de Jean'ın ailesiyle olan ilişkilerini çok kötü etkileyecektir. Rodrigo Sorogoyen'in 2017 yılında çektiği 17 dakikalık aynı adı taşıyan kısa filminden Isabel Peña ile senaryosunu yazıp yönettiği Madre, yaklaşık 15 dakikalık kesintisiz plandan oluşan bu kısa filmle açılıyor. Iván ve Elena'nın telefon konuşmasındaki heyecan ve gerilimin sağladığı anlatı, hiç görmediğimiz hattın öbür ucundaki Iván'ın içinde bulunduğu durumun vahametini mükemmele yakın bir şekilde çiziyor. Bu kısa filmi 10 yıl sonrasına taşıyarak uzun metrajına başlayan Sorogoyen, Elena'nın kayıp, yas, suçluluk ve ümit ile yoğrulmuş yeni hayatına bakıyor.

10 yıl önce Iván'ın kaybolduğu Fransız sahilinde bulunan bir kafede çalışan, evini bu sayfiye yerine taşıyarak erkek arkadaşı Joseba ile yeni bir başlangıç yapan Elena, zaten buraya yerleşmiş olmasıyla oğlunu bulma ümidini hiç kaybetmemiş. Boş zamanlarında sahilde yürüyüşler yapıyor, hala büyük bir iç sıkıntısı yaşıyor. Bir gün tesadüfen plajda gördüğü 16 yaşlarındaki Jean'ı, Iván'ın o yaşlarda olması muhtemel haline benzetince, üstelik Jean da annesi yaşındaki Elena'dan hoşlanmaya başlayınca sağlam sac ayaklarına sahip bir dram zinciri oluşmaya başlıyor. 2019 yılında en iyi kısa film kategorisinde Oscar adaylığı alan, bunun dışında çeşitli festivallerden 40 kadar ödül kazanan Madre kısa filminin üzerindeki gizemi kaldıracağı yönünde endişelerle muhatap olan Rodrigo Sorogoyen, kısa filmini uzun metraja dönüştürürken. üzerinden 10 yıl geçmiş "Iván'a ne oldu" sorusunu kurcalamaktan ziyade, Elena'nın Iván sonrası bu kayıpla nasıl başa çıkmaya çalıştığına odaklanıyor. Fakat belli ki Elena bu kaybı aşamadığı, kendine bir düzen kurmasına rağmen hep yüreğinde o acıyla yaşadığı gibi, içindeki umudu da yitirmemiş bir biçimde karşımıza çıkıyor. Sorogoyen, yaz tatili için ailesiyle beraber yazlık evlerine gelen Jean'ı oyuna sokarak hem Elena'nın, hem de seyircinin kafasına şüphe tohumları ekiyor. Kısa sürede Elena'nın Jean'a, Jean'ın da Elena'ya bakışından, birbirlerinden kopamaz hale gelişlerinden de çok güçlü bir gerilim yaratarak filmini salt dram kalıbına hapsetmiyor.

Sorogoyen, Elena'nın dalgalı ruh halini vazgeçilmez bir aygıt haline getirerek onu istediği yöne çekmeyi, onun mantıklı mantıksız her davranışını sağlam bir zemine oturtmayı başarıyor. Bunu yaparken yer yer sinir uçlarıyla oynasa da "ama o zamanında talihsiz bir biçimde oğlunu kaybetti" bahanesi hep hazırda bekliyor. Bu bahaneyi olası senaryo dalgalanmalarına havale etmeden, o kaybın hassasiyetini yadsımadan, ama bir yandan da evladına veda bile edememiş bir annenin acısını sorgulayıp sorgulamayacağımızı merak eden testler de önümüze sürüyor. Açılıştaki kısa filmin gücüne yaslanmadığını göstermek istercesine birtakım uzun planlarla biçim olarak da filmini önemsiyor. Bunlardan en etkileyicisi de Elena'nın Iván'ı sahilde yalnız bırakan eski kocasıyla yıllar sonra bir kafede buluştuğu yaklaşık 10 dakikalık tek plan sahne. O sahne ki, diyalog olarak girişi, gelişmesi ve sonucu, kamera hareketi, sabitliği, konumu, ışığı, her şeyiyle kendi başına güçlü bir kısa film adeta. 2019 Venedik Film Festivali'nin Horizons bölümünden en iyi film ödülü yanında başrol oyuncusu Marta Nieto ile en iyi kadın oyuncu ödülü kazanan Madre, bestseller bir roman uyarlaması bile sayılabilecek seviye ve olgunluğa sahip bir film. Que Dios nos perdone ve El reino gibi suç dramlarındaki becerisine ek olarak çok iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu da gösteren Rodrigo Sorogoyen, başıyla, gövdesiyle, finaliyle 2019 yılının en etkileyici dramlarından birine adını gururla yazdırıyor.