1992 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1992 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2010 Pazar

The Crying Game (1992)

Yönetmen: Neil Jordan
Oyuncular: Stephen Rea, Jaye Davidson, Forest Whitaker, Miranda Richardson, Adrian Dunbar, Joe Savino, Breffni McKenna, Birdy Sweeney
Senaryo: Neil Jordan
Müzik: Anne Dudley

Percy Sledge’in gelmiş geçmiş en iyi aşk şarkılarından biri olan When A Man Loves A Woman’ı ile açılıyor Neil Jordan filmi The Crying Game. Aşkın bir savaş alanına benzediğini en iyi tescilleyenlerden biri olmasından başka, siyasetin göbeğinden seslenmesine rağmen, tamamen sevginin siyasetinden bahseden sarsıcı bir tecrübe. Jordan’ın The Soldier’s Wife filminden esinlendiği filme önce bu ismi verme fikrinden arkadaşı Stanley Kubrick caydırmış Çünkü Kubrick’e göre, dini ve askeri çağrışımlarda bulunan isimler izleyici üzerinde olumsuz etkide bulunabilirmiş. Full Metal Jacket’ın saf bir savaş filmi olmasının bu görüşle ilgisi yoktur sanırım. Bunun üzerine Jordan, 1960’ların İngiliz pop şarkılarından, filmde de duyduğumuz The Crying Game’de karar kılmış.

IRA militanları, İngiliz askerlerin örgüt üyesi bir arkadaşlarını esir alması üzerine onu kurtarmak için bir aşk komplosuyla İngiliz asker Jody’yi (Forest Whitaker) kaçırılar. Örgüt üyesi güzel Jude’un (Miranda Richardson) Jody’yi kendine aşık ederek kurduğu komplo sonunda IRA’nın eline düşen askere göz kulak olan Fergus (Stephen Rea), giderek Jody’ye acımaya başlar ve aralarında bir dostluk doğar. Yediği kazığın, kendisine Kurbağa ve Akrep'in hikayesini hatırlattığı Jody’nin hayatı ve de en önemlisi aşkı Dil (Jaye Davidson) ile ilgili bilgileri öğrenen Fergus, İngiliz askerlerin baskınınyla darmadağın olan operasyonun ardından kurtulmayı başarır ve Dil’i bulup, ona asker sevgilisinin mesajını iletmek ister. Ama işler hiç de onun düşündüğü gibi gitmeyecek, hesapta olmayan bir sürü sürpriz Fergus’u dört bir yandan kuşatacaktır.

Özellikle 90 başlarına göre oldukça cesur kabul edilebilecek cinsel yaklaşımıyla önce birçok stüdyo tarafından çok sıra dışı bulunarak geri çevrilen film, aslında bu sayede daha fazla izleyici çekmiş. The Crying Game bu sayede iyi hasılat yaptığı gibi, En İyi Senaryo Oscarı başta olmak üzere dünya çapında bir sürü ödül de kazandı. Senaryoya baktığımızda aslında terör, aşk, cinsellik, ihanet, ölüm üzerine öyle büyük büyük laflar edilmediğini görürüz. Tam tersi, bu filmde Jordan senaryosu gücünü basitlikten alıyor. O basitliğin arasına sıkışıp kalmış gizemli hayatlar, yine o basitlikle izleyeni sıkmıyor, hatta topu onlara atıyor. Akademinin bu yaklaşımı pek alışıldık değil aslında. Oscar Moscar diyoruz ama, kimi zaman doğru tespitlerine de diyecek bir şey kalmıyor. Stephen Rea, Forest Whitaker, Jaye Davidson ve Miranda Richardson’un oyunları çok üstün. Zaten Jordan ile birlikte hepsi çeşitli organizasyonlarda ödüller kazanmış. Rea gibi usta bir oyuncunun performansı tıpkı senaryoya benziyor. Basit, muğlak ve tekinsiz. Texaslı Whitaker’ın İngiliz asker yorumu hiç sırıtmıyor. Ama travesti Dil rolündeki Jaye Davidson’un da onlardan aşağı kalır yanı yok. Yüz ifadesi ve kemik yapısı onu izleyene pek de yabancılaştırmıyor. Onunla ilgili sette yaşanan ilginç bir olay da var: Davidson sette nezle olur. Onun mini karavanına bir doktor çağrılır. Doktor onu muayene eder ve Neil Jordan ile konuşmaya gider ve der ki: Bu kızın hamile olabileceği ihtimalini düşünmediniz mi? Bunu duyan Jordan ve set ekibi kahkahayı basar. Doktor şaşırmıştır. Duruma uyanınca hafiften sazan konumunda hisseder.

Biraz da spoiler vermiş gibi olduk ama zaten Jordan bunun anlaşılmaz olması için özel bir çaba sarfetmemiş ve Dil’in erkek olduğunu bilmenin, Bruce Willis’in ölü olduğunu bilmek kadar hayati bir şaşırtıcılığı yok. Esas üzerinde durulan Dil’in kendisi. Aşkı uğruna her şeyi yapabilecek kadar sevgiye aç oluşu, Fergus’un da kendini keşfedişine ve fedakarlıkta bulunuşuna yön veriyor. Fergus ve Dil’in fedakarlıkları bize, gerçek aşkın feragat ve fedakarlık olmadan mümkün olamayacağını anlatıyor. İster onun için stadyumda dev ekrana sevgi sözcükleri yazdırın, ister onun için kendinizi kurşunların önüne atın, ister onun için aylarca özenle uzattığınız saçlarınızı kesin, yeter ki sevdiğinizi gösterin ve fedakarlıkta bulunun. Aşk elde etmesi o kadar meşakkatli bir duygu ki, bulunduğunda yeni bir gezegen keşfetmekle tamamen aynı.

Soundtrack

1. Boy George - The Crying Game
2. Percy Sledge - When a Man Loves a Woman
3. Cicero - Live for Today (Orchestral)
4. Carroll Thompson - Let the Music Play
5. The Blue Jays - The White Cliffs of Dover
6. Cicero - Live for Today (Gospel)
7. Dave Berry - The Crying Game
8. Lyle Lovett - Stand By Your Man
9. Anne Dudley - The Soldier's Wife
10. Anne Dudley - It's In My Nature
11. Anne Dudley - March To The Execution
12. Anne Dudley - I'm Thinking Of Your Man
13. Anne Dudley - Dies Irae
14. Anne Dudley - The Transformation
15. Anne Dudley - The Assassination
16. Anne Dudley - The Soldier's Tale

23 Nisan 2007 Pazartesi

Bad Lieutenant (1992)


Yönetmen: Abel Ferrara
Oyuncular: Harvey Keitel, Victor Argo, Paul Calderon, Leonard L. Thomas, Frankie Thorn, Robin Burrows
Senaryo: Abel Ferrara, Victor Argo, Paul Calderon
Müzik: Joe Delia

New York
Polis Teşkilatında bir dedektif olan kahramanımız, her yönüyle yozlaşmış bir polistir. Yasadışı bahis, içki, uyuşturucu, hırsızlık, cinayet ve cinsel taciz gibi ne kadar suç varsa bünyesinde barındıran bu kanun koruyucu, 7 serilik Mets-Dodgers beyzbol karşılaşması için yüklü bir bahis oynar. Aynı dönemde genç bir rahibeye kilisede vahşice tecavüz edilmiştir. Olayın aydınlanıp, suçluların yakalanması karşılığında 50.000 dolar ödül konmuştur. Birbiriyle alakasız bu iki olay, polis dedektifinin kirli hayatının önemli bir dönemecini oluşturacaktır.

Abel Ferrera, genele hitap etmeyen, her biri kendi içinde bağımsız ve aynı zamanda birbirleriyle ilişkili sayılabilecek pek çok filme imza atmış, bu sayede alternatif bir kitlenin saygın yönetmeni mertebesine yükselmiş bir yönetmendir. The Funeral, The Blackout, The Addiction, Driller Killer gibi Amerikan sinemasının ölçülerine pek uymayan yapımlara imza atması ile, kendi hayran kitlesini edinmesi kaçınılmaz oldu. Bad Lieutenant'ın bu filmler arasında durduğu yer, çeşitli radikal çevrelerin hedefi olacak derecede cesur, karmaşık ve sıra dışı. Uzun süren tartışmalar, yasaklamalar ve sansür, filmi alternatif bir klasik yaptığı gibi, Ferrera ve Harvey Keitel’ın da kült mertebesine erişmesinde önemli katkılarda bulundu.

Keitel’ın oynadığı kötü polis, Ferrera’nın gerçek ve gerçeküstü yaklaşımının en ve en önemli parçası. Bu polisin sahip olmaması gereken tüm kötülükleri bünyesinde bulundurması, zaten Ferrera’nın işini en başta kolaylaştırıyor. Yerleşik düzene, acımasız sisteme eleştirisinin startını burada veriyor. Filmde birkaç kişi dışında kimsenin adı yok. Ama filmin merkezi Keitel’ın isminin olmaması ayrı bir anlam taşıyor. Bu isimsizlik, metropol koruyucularının isimsizliği ile eşdeğer olsa da Ferrera, belki de bu tip bir sistem eleştirisi beklememiz gereken en son yönetmenlerden biri olmalı. Onun derdi daha çok, boğazına kadar pisliğe batmış olan polisin bireysel kimliğiyle ilgili. Bu bireysellikten bahsederken, başlangıçta onun sahip olduğu evi ve ikisi kız, ikisi erkek, dört ufaklığı bizlere göstererek normalliğin, sıradanlığın, isimsizliğin altında yatan çirkinliklerin farkına varmamızı istiyor belki.


Başrolün bir adı olmaması, Bad Lieutenant ayarında bir film için gerekli bile sayılabilir. Çünkü Ferrera kartlarını açık oynuyor. O karakter ile özdeşleşmeyeceksiniz. Ondan nefret ederek ve tiksinerek onu anlayacaksınız diyor. Torbacılarla uyuşturucu ilişkisi olan, fuhuş yapan, hırsızların marketten çaldıkları parayı onlardan silah zoruyla alıp cebine koyan, yoldan çevirdiği iki genç kızı akıl almaz biçimde taciz eden, bir final maçı için o geniş ailesinin birikimini gözü kapalı bahise yatıran bir polise kahramanlık ve anti-kahramanlık arasında başka bir tanım bulmak, her yönetmene malzeme olmuş bir durum değildir. Ferrera, bu polisi bize olabildiğince yabancılaştırmıştır. Öyle ki, bir izleyen olarak pek az filmde yapabildiğimiz üzere, kahramanın o kaçınılmaz son ile bitecek serüveninde merak ve tedirginlik içinde kalırız. Üstüne bir de dinsel yaklaşım tedirginliği (-ki olayın bu yönü konumumuz itibarıyla bize çok fazla etki etmez) eklenince, insanoğlunun zayıflıkları üzerine eşine az rastlanır bir atmosfere dahil oluruz. Aynı durum bizim dini yaklaşımlarımızı ele almış olsa diye düşünür, ürpeririz. İstenmeyen empatik bir durum ortaya çıkabilir.

Genç bir rahibenin iki serseri tarafından yaşadığı korkunç tecrübenin LT (Lieutenant) tarafından ele alınışı bile başta menfaat (50.000 dolar) zemininde ele alınırken, meselenin özüne inildiğinde, filmin “yapılan kötülüğü bağışlama” gibi Hristiyan öğretisinde ve pek çok dinde yer alan “kötülüğe iyilikle yanıt verme” düsturuna kafa yorulduğuna şüphe yok. Rahibenin, kendisine tecavüz edenleri bilmesine rağmen onları ele vermeyip affetmesi, benzer öğretilere sahip olduğumuz halde yabancılık çeken bizler gibi, LT için de kavraması güç bir hal alıyor. LT’nin rahibeyi ikna etme amaçlı konuşmasını bu yüzden mantıklı bulabiliyoruz. (O zaman, bu yoz insanla olan fikir birliğimizi fark edip ürperebiliyoruz da! Aklımıza ülkemizdeki aflar ve affedenler geliyor). Bir diğer şok, LT’ye her türlü “iyi mal” sağlayan keş kadının bir trip sonrası söyledikleriyle, tecavüze uğrayan rahibenin söyledikleri arasındaki benzerlikleri fark etmemizle yaşanıyor. Bu yüce af duygusundan etkilenen kötü polisin tövbe tribi ve devamındaki sevap işleme acemiliğiyle birlikte, belki de sinema tarihinde benzerine rastlamadığımız isimsiz bir adamla tanışıyoruz. Ama bir yandan da onun tek olmadığını biliyoruz. Çünkü başından vurulmuş iki genç kızın bulunduğu suç mahalline gelen birkaç dedektifin de, olayı mercek altına almalarını beklerken, Mets-Dodgers maçı üzerine oynayacakları bahis geyiklerine tanık oluyoruz.

Bad Lieutenant, Harvey Keitel’ı Harvey Keitel yapan filmlerin en mühimlerinden. Film boyunca türlü iğrençliklerine tanık olduğumuz bu adamın uyuşturucu krizlerini, gülme krizlerini, sinir krizlerini, ağlama krizlerini izledikçe, bu polise, yani filmin başrolüne olan acıma duygumuza vurduğumuz gem nasıl tarif edilmeli? Arabada maç dinlediği sahneleri, her uyuşturucu alışında yaşadığı sakin dönüşümleri, hele de o benzersiz oyunculuk dehası kilise sekansı, Keitel’i kutsal bir düzleme taşıyor adeta. Ve film kendine en çok yakışan bir son ile bitiyor. Bu son, filmin bütününü bir film şeridi gibi gözümüzün önüne getirebilecek bir son.. Ferrera çok zor bir adam diye düşünebiliriz belki. Ama ya Harvey Keitel? Onun anıtsal duruşunu nasıl tarif etmeli?