2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2011 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Haziran 2024 Cuma
Albert Nobbs (2011)
Yönetmen: Rodrigo García
Oyuncular: Glenn Close, Janet McTeer, Mia Wasikowska, Brendan Gleeson, Aaron Johnson, Pauline Collins, Bronagh Gallagher, Maria Doyle Kennedy, Jonathan Rhys Meyers, Brenda Fricker
Senaryo: István Szabó, Gabriella Prekop, John Banville, Glenn Close
Müzik: Brian Byrne
George Moore’un kısa hikâyesini ünlü Macar sinemacı István Szabó’nun genişlettiği, Macar Gabriella Prekop, İrlandalı John Banville ve filmin başrol oyuncusu Glenn Close’un birlikte senaryo haline getirdiği Albert Nobbs, televizyon dünyasının en özgün işlerinden olan In Treatment’a yapımcı, senarist ve yönetmen olarak emek vermiş, aynı zamanda birkaç vasat Hollywood filmi de çekmiş Kolombiyalı Rodrigo García’nın çektiği başarılı bir dönem dramı. 19. Yüzyıl İrlanda’sında bir otelde uzun zamandır kadın olduğunu gizleyerek şef garsonluk yapan Albert Nobbs’un, bir gün otelin bir bölümünü boyamak için gelen ve kendisi gibi kadın olduğunu saklayan Hubert Page ile tanışmasını konu alan film, bu iki kadının birbirleriyle adım adım kurdukları dostluktan dokunaklı bir kimya yaratıyor. Bu kimyayı ekonomik biçimde çok olumlu yönde kullandığı gibi, zemini çok müsait olduğu halde klişe duygu sömürülerine prim vermeyen bir olgunlukla naif kalmayı beceriyor.
Dönem şartlarının işçi sınıfına getirdiği zorluklar bünyesinde kadın olmanın ekstra yükünü taşımaktansa, erkek kılığına girerek toplumda iş ve sosyal statü kazanma avantajı elde eden benzer karakterlerin hikâyelerinden farklı olarak, Albert Nobbs’un çok daha sıradan ve bu sayede gerçekçi gerekçeler öne sürdüğü görülüyor. Bir kere hem Albert’ın, hem de Hubert’ın erkek kılığında, erkeklere ait olduğu düşünülen işlerde çalışıp hayatlarını sürdürüyor olmalarının altında tipik “ezilen kadın” feminizmi çok fazla öne çıkmıyor ki, bu hikâyenin belki de en orijinal noktası bu. Albert ve Hubert’ın farklı hikâyeleri sonucunda öğrendiğimiz, onların değişik sebeplerle kendilerini bir anda karşı cins konumunda bulmaları, bu konumu kendi çıkarlarını zedelememek, mutlu bir evlilik, başarılı bir iş hayatı ve huzurlu bir yaşam hayallerini gerçekleştirebilmek uğruna sürdürerek, ait olduklarını hissettikleri gerçek cinsel kimlik bünyesinde varoluşlarını keşfetmeleri.
Özellikle Albert’ın geçmişte yaşadığı acı tecrübe sonrası bir cinsel konum belirlemesi her ne kadar ona haklı olarak olmazsa olmaz “ezilen kadın” karakteri yüklüyor olsa da, aslında filmin geri plânda vurgusunu yaptığı şey “ezilen birey” fikri. Zira Albert’ın geçmişine yapılacak flashbacklerle ya da dozu abartılmış dramatik sahnelerle karakterin suistimal edilmesi çok kolayken, film bunu daha ılımlı fakat yine de gücü yerinde bir üslupla ifade ediyor. O dönemlerde kadınlar da çalışma hayatında aktif, erkekler de basit bir sakarlık yüzünden işten kovulabiliyor. Sınıfsal farklılık, cinsel farklılıktan daha önde resmediliyor. Şımarık üst sınıfın, hizmetçiyi bacak kadar bir çocuğun önünde bile hareketsiz kılan sözde görgü kurallarıyla bunalttığı alt sınıf bireyinin cinsiyeti o kadar da önem arz etmiyor. Kısacası film, takındığı temkinli tavırla hem alt sınıfa, hem de alt sınıf kadınına eşit mesafede durarak bir taşla iki kuş vuruyor.
İki otel işçisi olan Helen ve Joe’nun sözde aşkları, çıkarcı erkek – teslimiyetçi kadın düzleminde esasen filme kadın yanlısı – erkek düşmanı bir tondan daha önce, Albert’ın saflığına, fedakârlığına ve duyarlılığına dokunarak hizmet ediyor. Bunun yanında Albert ve Hubert’ın kadın kıyafetleri giyerek sokağa çıkmaları, Albert’ın kendi cinsel kimliğine ait o kıyafetler içindeki tedirginliği, hatta sahilde özgürce koşarken takılıp düşmesi, kendi özüne yabancılaşmış bir kadının konumunu çok iyi yansıtan örneklerden biri. Güzel bir gelecek hayalleriyle işini en iyi şekilde yapmaya çalışan Albert’ın Hubert ve onun sıra dışı evlilik pozisyonundan etkilenerek Helen’e yakınlaşması güzel bir fikir olsa da, Albert ve Helen arasında -tek taraflı da olsa- bir çekim yaratması, bu çekimi de filmin ilk bir saatine ufak ufak yayması gerekirdi. Yine de Albert’ın evlilik düşüncesine ısınmaya başladığında yakınında buna en uygun kişinin Helen olması filmi dağıtmıyor.
Senaryoya katkıda bulunan, filmin yapımcılarından biri olan ve başrolü üstlenen Glenn Close’un Oscar adaylığı da kazanan Albert Nobbs performansı, oyuncunun kariyerine parlak bir halka daha ekleyen türden. Yine Oscar adaylığı alan Janet McTeer’in Hubert Page yorumu da oldukça etkileyici. Aynı filmde biri hassas ve savunmasız, diğeri güçlü ve soğukkanlı iki erkek kimliğine bürünmüş kurgu kadın karakterler izlemenin ilginçliği yanında, bu iki oyuncunun filmin ruhunu oluşturan oyunculuklarını izlemek ayrı bir keyif. Albert Nobbs, Oscar adaylıklarından biri olan makyaj işçiliğiyle, dönemin ruhunu sade biçimde yansıtan kostümleriyle, iç ve dış alan çekimleriyle de hüzünlü ve umutlu bir dram.
17 Eylül 2023 Pazar
Enter Nowhere (2011)
Yönetmen: Jack Heller
Oyuncular: Scott Eastwood, Katherine Waterston, Sara Paxton, Shaun Sipos, Christopher Denham, Jesse Perez
Senaryo: Shawn Christensen, Jason Dolan
Müzik: Darren Morze
Birbirini tanımayan Samantha, Tom ve Jody adlı üç gencin ormanda kaybolduktan sonra tesadüfen bir dağ kulübesinde bir araya geldikleri Enter Nowhere, ormandan bir türlü kurtulamayan bu üç kişinin aslında farklı zaman ve mekanlardan geldiklerinin anlaşılmasıyla gittikçe ilginçleşen bir bağımsız gerilim. Tanınmamış yönetmeni, senaristleri ve oyuncularıyla ilk görüşte pek kimsenin şans vermeyebileceği film, kendisine bu şans verildiği taktirde seyircisini yarı yolda bırakmayacak kadar diri bir yapım. Tabii indie doğasının getirdiği birtakım amatörlükler gerek teknik, gerekse oyunculuk alanında sezilse de, hikayesinin ve onun işlenişinin başarısı, sahip olduğu bilinmezlere tümüyle sahip çıkıp daha sonra onları parça parça aydınlatmaya gayret ediyor. Üç farklı karakter ve onların kökenleri, zaman zaman zekice kurgulanmış diyalogları da beraberinde getiriyor.
Clint Eastwood’un oğlu Scott Eastwood, Bill Paxton’un akrabası Sara Paxton ve en son The Newsroom dizisinde görünen aktör Sam Waterson’ın kızı Katherine Waterston’ın başrolleri paylaştığı Enter Nowhere, bu genç oyuncuların utandırmayan performanslarının da katkılarıyla sürükleyici bir psikolojik gerilim haline geliyor. Biraz kafası karışık bir kelebek etkisi üzerinden, anlık veya daha uzun vadeli seçimlerimizin hayatımızı nasıl yönlendirdiğine, bir döngü içinde farklı rollerde yer aldığımıza dair fantastik savunulara sahip bir senaryoya sahip. Cevapsız ya da tatminkar cevapları olmayan sorularına rağmen, seyirciye pas edilen bazı cevapların düşündürücü etkisini hissettirebilmiş bu senaryo, içerdiği sürprizlerin dozunu ayarlamada da hoyrat ve aceleci davranmayıp olgun bir duruş sergiliyor. Daha büyük prodüksyonların beceremediği bilinmeyene dayalı psikolojik dram çatısını iyi kurmasından ötürü, geniş kitlelere sunulmadığı için harcanmış bir fikir olarak da görülebilir.
19 Ağustos 2020 Çarşamba
Perfect Sense (2011)
Oyuncular: Ewan McGregor, Eva Green, Stephen Dillane, Ewen Bremner, Connie Nielsen, Denis Lawson
Senaryo: Kim Fupz Aakeson
Müzik: Max Richter
Glasgow'da bir restoranda şeflik yapan hovarda Michael ve özel hayatında yaşadığı hayal kırıklıkları yüzünden kendini gönül işlerinden uzak tutan epidemiyolog (toplumdaki hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumların dağılımını, görülme sıklıklarını ve bunları etkileyen unsurları inceleyen bilim insanı) Susan'ın karşılaşması, tuhaf belirtilerin ardından duyuların birer birer kaybolmasına yol açan bir pandeminin hemen öncesine denk gelir. Aralarındaki çekim o kadar güçlüdür ki her ikisi de duygusal açıdan hiç müsait olmadıkları halde bu ilişkiye karşı koyamazlar. Senaryosunu dram, komedi, suç gibi pek çok türde örnekler vermiş Danimarkalı Kim Fupz Aakeson'un yazdığı, yönetmenliğini bol ödüllü İngiliz yönetmen David Mackenzie'nin yaptığı Perfect Sense, tamamen hayal ürünü ve çok boyutlu bir pandeminin gölgesinde, iki zor insan arasında filizlenen bir aşkı konu alıyor. Önce bazı duygusal ve fiziksel dalgalardan geçtikten sonra aşama aşama duyularını kaybetmeye başlayan insanoğlu, kaynağı bilinmeyen ve tüm dünyada hızla yayılan bu pandemi neticesinde bilinmeyene doğru ilerliyor. Mesela önce depresyona girip uluorta ağlama krizlerine giren insanlar, bu durum geçer geçmez koku alma duyularını tekrar geri kazanmamak üzere kaybediyorlar. Koku ve hafıza arasındaki bağ yüzünden, kokunun kaybolması anıların da silinmeye başlamasını sağlıyor.
Film bir yandan dünyanın içine sürüklendiği bu hastalığı ufak enstantanelerle betimlerken, asıl meselesi olan Michael ve Susan aşkının da bu hastalıkla olan imtihanına bir rota çizmiş vaziyette. Ağlama ve gülme krizleri, öfke nöbetleri, anormal açlık hissi ve her birinden sonra gelen bir duyu kaybı, tüm insanları olduğu gibi kahramanlarımızın aşkını da etkiliyor. Senaryonun sahibi Kim Fupz Aakeson, tüm bu duygu değişimlerinin, uçlarda seyreden ruhsal ve fiziksel tepkilerin insanlarda yarattığı etkileri arşiv ve mizansen görüntülerden kolajlayıp global bir ton oluşturmak yanında, Michael ve Susan'ı pilot bölge olarak belirleyerek bu etkilerin bir aşka yansımasındaki arızaları çok daha netleştirebiliyor. Duyu kayıplarının insanlar üzerinde yarattığı eksiklikleri bu pilot bölgelerde çok daha detaylı inceleyebiliyor. Ama bir taraftan da şayet böyle bir hastalık olmasaydı bile insanlar, aşıklar yine bir şekilde benzer arızalar çıkarmıyor muydu gibisinden acabalar da bırakmıyor değil. Örneğin hastalığın sebep olduğu öfke nöbetleri esnasında Michael'ın Susan'a hassas olduğu bir konuda söylememesi gereken şeyler söylemesinin normal şartlarda da insanların geçirebilecekleri öfkelenmeler sırasında ağızdan kaçırabileceklerinden pek farklı olmadığını hissettirebiliyor.
Günümüzden neredeyse 10 sene önce yapılmış bir film olarak Perfect Sense, içinde bulunduğumuz ölümcül pandemiden farklı olarak temel duyuların yitirilmesi sürecinden çatışmalar kuran bir film. Yüksek ateş, solunum güçlüğü, öksürük, eklem ağrılarının yerinde keder, öfke, kahkaha, açlık gibi belirtiler yer alıyor. İyileşen vakalar olsa da Corona Virus'ün sonucunda ölüm ihtimalinin gücü karşısında koku, tat, işitme ve görme duyularının belli aralıklarla yitirilmesi var ki, karşılaştırıldığında çabuk bir ölümün daha tercih edilebilir olduğuna ikna olmak mümkün. Böyle anlarda yine 2011'de çekilmiş Contagion gibi büyük bir salgının girişi, gelişmesi ve sonucundan farklı analizler yapan filmlerden farklı olarak fantastik, hatta bazı yanlarıyla komik bir pandemi profili yaratmak, hele de bunu merkeze bir aşk hikayesi koyarak yapmak enteresan. Duygularımızı, duyularımızı yok eden bir bulaşıcı hastalık fikri, milyonları eve hapsedip hayatı felce uğratan bir hastalık fikrinden senaryo materyali olarak çok daha zengin. Bu zenginlikten elinden geldiğince faydalanıp iki aşığı gözleyen bir pandemi evreni benimseyerek çok yükseklerde gözü olamadığını da kabul ettiren Aakeson, her bir duyu kaybının bu iki insan üzerindeki yıkıcı, yaralayıcı, buna rağmen tekrar ayağa kalkıp direnici yönlerini tanımlamaya çalışıyor.
Aakeson bu duyu kayıplarının sıralaması ve işlenişiyle çok yerinde bir senaryo kurgusu inşa ediyor. İlk başa koyduğuyla gizem oluşturacak bir giriş, en sona koyduğuyla da olağanüstü bir final yapıyor. Bu duyuların her birinin hayatımız için ne kadar önemli olduğunu söylememize bile gerek yok. Ama adeta zamana karşı bir yarış içine girilmiş, normal hayatla vedalaşma çaresizliği içine düşülmüş, sadece ve sadece nefes alıp vermenin mümkün olabileceği bir dünya tasvirinde kıymetini bilmemiz gerekenleri bu şekilde hatırlatan çok az salgın temalı fikir var. Koklamanın, tatmanın, duymanın, görmenin, dokunmanın, hissetmenin, karakteri ve belirtileri ne olursa olsun salgın hastalıklarla yok olmaya başlaması, bir süre önce bize sadece filmlerde görebileceğimiz bir durum gibi gelebilecek iken, Corona dönemi boyunca yaşadıklarımız bizi başka bir senaryonun kahramanları yaptı ve bu sayede belki de Perfect Sense gibi tasarımlar kulağa daha az absürt geliyor. Hastalığa yakalanmamak için karantinaya giren, dostlarından, sevdiklerinden, işlerinden, alışkanlıklarından ayrı düşen insanlar olarak duyularımızdan ayrı düşmenin neye benzeyeceğini genele yayılmış karamsar, puslu ve hüzünlü bir tonla anlatan Perfect Sense, bu kaos içinde mükemmel bir his olarak konumlandırdığı aşkın savruluşunu çeşitli yönleriyle yorumluyor. Ewan McGregor ve Eva Green gibi iki göz kamaştırıcı oyuncunun Michael ve Susan'ın bu savruluştaki tutunma, aynı zamanda aşkları için savaşma gayretlerini aktarışları da ayrıca kayda değer. Yaratıcı senaryosu ve dengeli yönetimiyle Perfect Sense, günümüz şartlarında izlendiğinde daha değerli bulunabilecek, kendini daha güçlü konumlandırabilecek bir film.
27 Kasım 2019 Çarşamba
Medianeras (2011)
Yönetmen: Gustavo Taretto
Oyuncular: Javier Drolas, Pilar López de Ayala, Inés Efron, Adrián Navarro, Rafael Ferro, Carla Peterson, Alan Pauls, Romina Paula
Senaryo: Gustavo Taretto
Müzik: Gabriel Chwojnik
Gustavo Taretto'nun yazıp yönettiği Medianeras (Yan Duvarlar), mimar olmasına rağmen bununla ilgili hiçbir şey yapmamış, vitrin düzenleme işinde çalışan Mariana ile, web tasarımcılığı yapan Martín'in Buenos Aires'teki hayatlarından kesitler sunan bir romantik komedi. Ama romantizmi ve komedisi duygusal zekaya hitap eden, her iki türü de sulandırmayan, dengeli, hüzünlü ve aktüel bir yapım. Birbirine komşu iki binada yaşayan, bazen birbirlerine çok yaklaşan ama birbirlerinden tamamen habersiz bu iki genç insan, Buenos Aires’in iç ve dış mimarisinden aynı oranda dertli olmaları yanında, kentsel gereksinimlerin sebep olduğu görüntü kirliliği, sosyal sıkışmışlık, iletişim kopukluğu, teknolojik ironiler ve tabii yalnızlık ile mücadele halindedirler. Taretto, bir Mariana'ya, bir Martín'e yasladığı edebi, mizahi, stilize ve aynı oranda gerçekçi anlatımı ile büyük şehir insanının mantar gibi çoğalan binalardaki kutu gibi dairelere hapsoluşunu, kablolarla çevrilişini, penceresiz yan duvarlarla güneş ışığından, deniz manzarasından uzaklaştırılışını, bu yüzden hayata hep kıyısından köşesinden dahil olmaya çalışmalarını betimliyor.
Taretto, iki karakterinin hayata bakışlarını, zevklerini, sıkıntılarını, yalnızlıklarını bazen karışık, bazen de birbiriyle örtüşen kurgu hamleleriyle pasajlara bölüyor. Dağılmaya müsait bu üslup, keyiflendirici biçimde çok dinamik bir bütünlük elde ediyor. Aynı zamanda kendi bölümlerinin dış sesi de olan Mariana ve Martín'i tanıdıkça birbirlerinin ruh eşi olduklarını yavaş yavaş anlamanın tadına doyulmuyor. Üstelik yan binalarda yaşayan bu iki yalnız kalp, birkaç defa karşılaşmanın kıyısından dönüyorlar. Bu noktada Taretto bizi stiline ve karakterlerine öyle alıştırmış oluyor ki, filmin gidişatının bu stili bozmaması adına onların hemen karşılaşmalarını istemiyoruz. Zira ikisi de hüzünlü olduğu kadar huzurlu ve kendi içlerinde zengin yalnızlıklara sahipler. Tabii yalnızlık çekenlerin anlayabileceği üzere bu durumu değiştirmek için girişimlerini de izliyoruz. Başarısız ilişkileri, ilişki teşebbüsleri, yalnızlıklarını tanımlayışları, kendilerine acıdıkları halleri çok sevimli. Ama bu yorumlar ayakları yerden kesilmiş bir romantik komedi ayarında değil. Ayakları gayet yere bastığı gibi, büyük şehirde çekilen yalnızlık odağı etrafındaki bir sürü detayı mantık ve duygularıyla bütünleştirebiliyor.
İnsanların şehirleri gerçekten yaşanacak yerler olmaktan çıkarmasının önemli sonuçlardan biri de, Martín'in de dile getirdiği gibi sosyalleşmenin çok zor bir hal almaya başlaması. "İnternet beni dünyaya yaklaştırırken hayata uzaklaştırıyor" diyor Martín. Agorafobisi olan, yani evden çıkmaktan, halka açık yerlerde, dar ve kapalı odalarda bulunmaktan, seyahat etmekten korkan Martín ve klostrofobisi olan, asansörlere binmektense onlarca kat merdiven çıkmayı tercih eden Mariana için bu fobilerin ötesinde artık son vermek istedikleri yalnızlıkları yer alıyor. 80'li yılların sonlarında İngiliz illüstratör Martin Handford tarafından yaratılmış çocuk bulmaca kitapları serisi olan "Where's Wally"de kalabalıklar içindeki Wally'yi bulma oyununu çok seven, ama gerçek yaşamında aradığı Wally'yi bir türlü bulamayan Mariana ile, yalnızlığını yenmek için her türlü duygusal suistimale açık izlenimi veren kırılgan Martín'in yaşadığı iki farklı hayat aslında o kadar da birbirinden farklı sayılmaz. Büyük şehir insanlarının ortak kaderi, o yalnızlığı sürekli tatmak üzerine. Kalabalıklara, tonlarca meşguliyete, binlerce alternatife rağmen hayatlarını sıradanlaştırmış bireylere dair harika bir yapım Medianeras... Genç oyuncular Pilar López de Ayala ve Javier Drolas'ın sade ama dokunaklı performansları, Gustavo Taretto'nun zamanın ruhuna hakim ve duyarlı anlatımı Medianeras'ı çok özel filmlerden biri yapıyor. 90'larda altın çağını yaşayan romantik komedilerin 2010'larda aldığı şekli görmemiz açısından da en kaliteli örneklerden biri.
2 Ekim 2014 Perşembe
Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)
Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Oyuncular: Muhammet Uzuner, Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış, Ercan Kesal, Murat Kılıç
Senaryo: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Ercan Kesal
Nuri Bilge Ceylan’ın doğallıktan, gerçeklikten, kırsaldan çekip çıkararak çok değerli filmografisine eklediği Bir Zamanlar Anadolu'da, bu büyük auteur’un tekrar Anadolu’nun başka bir coğrafyasındaki hikayelerine görkemli dönüşünü müjdeliyor. Ama bu defa tek bir cümleyle özetlenebilecek polisiye kurmacasının izini sürerek. Biliyoruz ki bu tek cümle hiçbir zaman Ceylan sinemasında tek cümle olarak kalmayacak, açılacak, serpilecek, büyüyecek. Yine biliyoruz ki bu büyüme ve serpilme olağanüstü bir sinema dilinin yarattığı ironiyle içine kapanık bir biçimde kendini ifade edecek. Sessizliğiyle sesler, sabit planlarıyla yerinde duramayan ruhani hareketler bütünü yaratacak. Bu büyük filmde Anadolu’nun, Anadolu insanının ruh sıkıntıları bu defa bir savcı, bir doktor ve bir komiserin bünyesinde “resmi” olandan “insan” olana dair evrilmekte.
Bu memur üçgeninin fotoğrafında bir suçlunun da bulunuyor olması Nuri Bilge Ceylan öykülerinde pek alışık olmadığımız bir durum. Ama Ceylan işin “öykü” kısmıyla “gerçek” kısmını birbirine katarak unutulmaz bir gece yolculuğuna çıkarıyor seyircisini. Ceylan sinemasıyla artık iyice literatüre girerek her eleştiride mutlaka zikredilen karakterlerin iç yolculukları, fiilen bir yolculuğa dönüştüğünde sessizce ve derinden anlatacak daha fazla hikaye ortaya çıkıyor. Hatta bu yolculuğun görev icabı zoraki bir yolculuk olması, zaten sıkıntı ve efkar yüklü Anadolu insanının türlü suretlerini, derinlere saklanmış acılarını, özlemlerini, pişmanlıklarını gömülü oldukları yerden çıkarıyor. Ancak bu gömülü olanın ortaya çıkma hali yine sessiz iç fırtınaların kopmasıyla çoğu zaman detaylandırılmayıp kendi muğlaklığını seyircinin yorumuna teslim ediyor.
Ceylan'ın alışıldık tarzı, polisiye gizeme haiz bir gece yol filmiyle buluştuğunda çeperleri biraz daralıyor. Doğayla baş başa kalmış bireyin yerel iç sıkıntılarının manalı suskunluklarla kutsanışı yine yerini alıyor. Bu suskunluğun, filmde daldan düşen elmanın kendi yolunu çizmesi gibi, gideceği yeri farklı zihinlerde farklı yansımalarla da olsa bilen karakteri yine belirginleşiyor. Köyde, kırsalda, kasabada kalmış, oraya sıkışmış ve buna alışmış hayatların anlam arayışlarında yer bulan eşsiz tevazu yine tüm versiyonlarıyla perdeye yansıyor. Doğallık yine filmin her sahnesinden fışkırıyor. Böylece bu çeper daralması aslında kendi içinde bir genişlemeye sebebiyet veriyor. Karakterler kalıp olarak temsil ettikleri mevki makamın dışına çıkmaya, acılarını, sıkıntılarını, pişmanlıklarını farklı şekillerde dışa vuran ya da fark edilebilecek derecede kendi içlerinde yaşayan birer "insan"a dönüşmeye başlıyorlar.
Senaryosunu Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal ve Ebru Ceylan'ın yazdığı, Kırıkkale'nin Keskin ilçesi kırsalında 11 haftada çekilen Bir Zamanlar Anadolu'da, çeşitli kritiklerde Andrey Tarkovski, Dostoyevski, Çehov ve son dönem Rus sinemasının güçlü ismi Andrey Zvyagintsev referanslarıyla övgülere mazhar oldu. Ancak bu kadar filmden sonra Ceylan'ın bu referanslardan bağımsız olarak farklı bileşenlerle kendisine ait bir sinema dili yaratmış olduğundan artık çok daha fazla söz edilmeli. Sinema ve edebiyatın güçlü isimlerinden etkiler taşıyor olsa da, Ceylan'ın Anadolu'ya, Anadolu insanına ya da genel olarak Türkiye sınırlarına dair kesitlerinde yakaladığı yerelliği evrenselliğe dönüştürüşündeki ustalık her yönüyle hayranlık verici. Sinema yaparken beraberinde müthiş bir edebiyat da yaratan Ceylan, Cannes 2011'de Büyük Jüri Ödülü kazanan filmiyle adeta uzun ve çetrefilli bir roman yazıyor. Biz bu romanın cümlelerini o "Ceylan film yapmıyor, fotoğraf çekiyor" diyenlere inat, karakterlerin bakışlarından, kırsalın yalnızlığından esinlenerek kendimiz kuruyoruz. Üstelik o cümleler her izleyişte değişip dönüşebiliyor.
Doktor Cemal, Savcı Nusret ve Komiser Naci üçgeni, görev icabı yerine getirmek zorunda oldukları olay yeri tatbikatı için biraraya geldiklerinde ilk başlarda kişilik özelliklerini mesleki özelliklerinden ayrı tutan bir karakter sergiliyorlar. Cemal, sıra kendine gelene kadar hep gözlemci, ekonomik konuşan ve gizemli bir adam. Nusret, o topluluğun en yetkili kişisi olduğundan mağrur, otoriter ve öfkesini bastırmaya çalışan bir ruh hali içinde. Naci, kolluk ve kontrol gücü olarak işin homurdanma, asabiyet, küfür, dayak kısmını üstlenirken belki de en fazla kontrol edilmesi gereken karakter konumunda. Ama bu üçgenin uçları sık sık açılıp açıları genişletilerek bu kalabalık yolculuğun diğer aktörlerine de kısa bakışlar atılıyor. Şoför Arap'ın sert yapısının altında nedenini tam çözemediğimiz bir hüzün, zanlı Kenan'ın yüzüne yansımış öfke, çaresizlik ve pişmanlık hakim. Bu minimal duruş ve anlamlı bakışlar filmi bir sürü gereksiz cümleden kurtararak büyük bir hafifleme (ve beraberinde huzur) yaratıyor. Karakterler yavaş yavaş temkinli bir şekilde çözülmeye başladıkça bu zoraki yolculuğun sıkıntısı onları havada varoluşçu yanıtlar aramaya itiyor. Nuri Bilge Ceylan, bir cinayetin aydınlatılması ve detayların kayıt altına alınması için yapılan bu yolculuğun amacını değil, kendisini fiziki ve ruhani duraklarıyla incelemeyi daha uygun görüyor.
Bu duraklar, Kenan'ın olay yerinden tam emin olamayışı ile belirsiz bir zaman kaybı yaratırken, gerginliği, yorgunluğu ve tabii başka çözülmeleri de beraberinde getiriyor. Aslında bu kayıplar filme daha da bağlanılmasını sağlıyor. Çünkü bu gizemli, yorgun, hüzünlü yolculuk, yoldakilerin aksine, onları perdede izleyen bizlere tuhaf bir huzur aşılıyor. Nereye varacağı merak edilen ama acele edilmesi de istenmeyen bir yol tecrübesi bu. Ceylan da öyle düşünüyor ki, ekibin yolunu bu soğuk ve yorgun gecede Ceceli Köyü'ne düşürerek bu tecrübeyi daha da pekiştiriyor. Köy muhtarının evine konuk olup, yer sofrasında yemek yedikleri sahneye damgasını vuran ise muhtar rolüyle Ercan Kesal oluyor. Kesal öylesine doğal bir karakter çiziyor, köyün sorunlarını fırsat bu fırsat yemekte ağırladığı "ağır" misafirlerine öylesine yerel bir kibarlıkla dile getiriyor ki, onu tanımayan biri gerçekten o köyün muhtarı olduğunu dahi sanabilir. Ama Ceceli Köyü'nün filme vurduğu damga bununla kalmıyor. Elektrikler kesildikten sonra muhtarın kızı Cemile'nin misafirlere gaz lambasıyla çay servisi yaptığı bölüm unutulmaz bir şiirsellik barındırıyor. Karınları doyup rahatlayan misafirlere birer bardak sıcak çay veren bu meleksi güzelliğin gaz lambası eşliğinde günün gerginliğini ve yorgunluğunu taşıyan yüzlerde yarattığı aydınlanma, "bir zamanlar" diye başlayan bu masalın imgeselliğini kuvvetlendiren unutulmaz anlardan biri.
Nuri Bilge Ceylan, bu gece yolculuğundan önceki sıkıntılı hayatlarını yüzlerinden okuduğumuz karakterleriyle, o sıkıntılı hayatlara dair ipuçlarını da veriyor. Özellikle Cemal ve Nusret'in hayatına girmiş kadınların sebep olduğu sorunlu geçmişler, bu iki adama farklı yansımalar yapmış melankolik tepki / tepkisizlik emareleri taşıyor. Cemal suskunluğu ve huzursuzluğu belli sakinliğiyle, Nusret ise bıkkınlığı ve huzursuzluğu belirsiz savunma mekanizmalarıyla belirginleşiyorlar. Hem sinemayı bir kültürden ziyade bir eğlence aracı olarak algılayan çevrelerce, hem bu eğlence mantığına çanak tutan bazı sözde eleştirmenlerce, hem de taklitçi yönetmenlerce "uzaklara bakan adamlar" şeklinde içi boşaltılan huzursuz ruh hallerinin içini doldurmayı iyi bilen Ceylan, bu sessiz bakışların geçmişten geleceğe uzanan köprülerini kurmayı ihmal etmeyen bir yönetmen. Bu köprüleri bariz kılmadığı, çoğu kez sisler içinde bıraktığı için film içinde tamamlayıcı unsurlar olarak belirlenmiş büyümeye namzet küçük kesitleri (bazen hikayeleri), sözünü ettiğimiz ruh hallerinin önüne geçirmiyor, ustalıkla altyapının harcına katıyor. Böylece karakterler uzaklara bakarak yakınındaki, hatta ta içindeki statik veya dinamik tepkileri iletebilmek için doğru kanalları bulabiliyorlar. Bunları yapan Muhammet Uzuner, Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış gibi her biri filmdeki karakterlerinin anlamını yüklenebilmiş oyuncular olunca işler daha da kolaylaşıyor.
Bir Zamanlar Anadolu'da'nın bazı Nuri Bilge Ceylan filmleri gibi tümüyle sessiz sakin bir yoğunluğa kendini teslim etmiş bir film olduğunu söyleyemeyiz. Hiç kimsenin yapmaktan mutlu olmadığı bu resmi görevin yarattığı stres, inandırıcılıktan yoksun ağdalı bir dil yerine günlük hayatın sıradanlıklarından dem vuran bir üslupla beliriyor. Hatta bazen kara mizahın acı tebessümlerini yüzümüze koyuyor. Manda yoğurdu, Ceceli Köyü, mücavir alan, Clark Gable, digoksin gibi birbirinden alakasız desenler bu Anadolu masalının kilimlerinde kendine irili ufaklı yerler açıyor. Sessizliğiyle konuşan, konuşmasıyla sessizleşen senaryosu, Anadolu kırsalını noir atmosferle bütünleyen şahane görüntü yönetimi, tecrübenin doğallığını yansıtan performanslar ve hiçbiri diğerinin önüne geçmeyen, sadece bu sancılı yolculuğu katmanlaştıran muğlak dramlar bu büyük filmi bir deneyim haline getiriyor. Hayat, kalanlar için kaldığı yerden devam ediyor. Bir zamanlar Anadolu'da buna benzer şeyler hep yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak. Ama bunlar hiçbir zaman "bir zamanlar" diye başlayan bir peri masalı gibi anlatılmadı. Mahkeme dosyalarında, sabıka kayıtlarında, özensiz tutanaklarda, yorgun dimağlarda kayboldu gitti. Gözyaşları hemen kurudu, erkekler sıkıcı işlerine, kadınlar yaralı hayatlarına, çocuklar oyunlarına döndüler. Sonra herşey tekrar başa sarıldı. Bu yüzden Bir Zamanlar Anadolu'da özünde bir sinema filmi değil. Sürekli yaşanacak bir döngüden kesit. Başı sonu olmayan alternatif, çiğ, tozlu, tezekli bir masal. Kaybedenlere, tutunamayanlara ya da tutunduğu yerden kımıldayamayanlara yazılmış bir ağıt. Bir kültür!
26 Nisan 2014 Cumartesi
Pearl Jam Twenty (2011)
Yönetmen: Cameron Crowe
Müzik: Pearl Jam
90’ların en önemli rock gruplarından Pearl Jam’in 20. sanat yılı şerefine çekilen Pearl Jam Twenty belgeseli, 1980’lerin ortalarında Rolling Stones dergisinin müzik yazarı olarak Seattle’a giden şimdilerin yönetmen / senaristi Cameron Crowe’un, orada rastladığı müzik gruplarını tasviriyle başlıyor. Kapalı alanlarda daha çok vakit geçiren, bu yüzden depresif yanlarını biraz daha öne çıkaran, çalmak ve dinlemek için çok fazla zamanları olan, ayırt etmeden her şeyi dinleyen ve dinledikleri tarzları harmanlayarak büyüleyici bir başka rock ruhu elde eden bu gruplar, gerçek anlamda birer sosyolojik inceleme vakaları. İki yıllık ömrü içinde 1990’da Apple adlı bir albüm yapmış olan Mother Love Bone grubunun renkli solisti Andrew Wood’un aşırı dozdan ölümü sadece bir başlangıç. Bu ölümün ardından büyük bir travma yaşayan, ama bu travmayı müthiş bir refleksle karanlık, kaotik, aynı zamanda klasiklere bağlı dipdiri bir üretkenliğe çeviren Stone Gossard ve Jeff Ament’ın Wood’un ölümünden sadece dört ay sonra kurdukları Pearl Jam’in hikayesi.
Gossard ve Ament’ın gitarist Mike McCready’yi de aralarına alarak bir solist arayışları, bu üçlünün demo kayıtlarını bir şekilde eline geçirmiş ve üstüne vokallerini eklemiş Eddie Vedder’ın da katılımıyla son buluyor ve Pearl Jam iskeleti oluşuyor. Cameron Crowe’un arşiv görüntülerinden ve yörenin müziklerinden kurguladığı bu kuruluş öyküsü, çeşitli iniş çıkışlarıyla sanki senaryosu önceden yazılmış “bir yıldız doğuyor” kurmacası gibi sürükleyici biçimde ilerliyor. Grup için her şey o kadar hızlı gelişiyor ki, sanki Pearl Jam ve onun öncülük edip müzik basınının “grunge” diye pompaladığı moda bir gecede ortaya çıkmış muamelesi görüyor. Oysa özellikle yer altı müzik geçmişi çok donanımlı olan Gossard ve Ament’a Mike McCready gibi güçlü bir gitaristin, hele de Eddie Vedder gibi lirik ve ses yönünden derin bir müzisyenin katılımıyla böylesi bir patlamanın kaçınılmazlığı göz ardı edilemez. Crowe’un mükemmel kurgusuyla bu yükseliş öyküsü tüm yönleriyle dramatize ediliyor.
Cameron Crowe, doğumundan itibaren yakın takibe aldığı ve adeta onunla birlikte büyüdüğü için Pearl Jam’in her şeyine hakim olduğunu bu belgeselle kanıtlıyor. Bu doğma ve büyüme hikayesini anlatırken de grup elemanlarına ayrı ayrı yer ayırıp bunu belgesele ustalıkla serpiştirerek Pearl Jam’in varoluş sebeplerine daha yakından bakabilmemizi sağlıyor. Hayranların ve medyanın grubun en ön safında yer alan Eddie Vedder’a gösterdiği büyük ilginin diğer üyelerde en ufak bir kıskançlık yaratmaması, fakat bu baskının Vedder üzerinde açtığı yaralar gerçek bir inceleme konusu. Crowe da bu incelemeyi layığıyla yapıyor. Başlarda çok agresif, yerinde duramayan, hemen parlayan genç Vedder’ın daha ilk albümdeki Once şarkısında “bir zamanlar kendimi kontrol edebiliyordum” demesi de bunun özeti. Crowe geçmiş ve şimdiki zaman arasında hiç mesafe bırakmadan genç Eddie ile orta yaşlı Eddie arasındaki yorum farklarını hem kendi, hem de onun ağzından yansıtmak suretiyle etkileyici bir yorum imkanı sunuyor. Bunu sadece Eddie ile değil, fazla derinlemesine olmasa da grubun geri kalanına da yapıyor. Ama en çok da Pearl Jam özelinde 90’lardan günümüze yaşanmış farklı evreleri yan yana koyarak aslında bizim hayatlarımızdaki değişimlere de ayna tutuyor.
Bu durumu en iyi, grubun kısa bir rolü olan Crowe filmi Singles’ın tanıtım gecesinde sahne aldıkları geceyi utançla anmalarından anlıyoruz. Hiçbirinin hatırlamak istemediği o gece yaşananlar gösteriyor ki, grubun bu denli popülerleşmesi, özellikle de Eddie Vedder’ın üzerinde oluşan ani star baskısının yol açtığı kriz, Vedder tarafından iyi yönetilememiş. Bunda Vedder’ın ne ölçüde suçlu olduğu tartışılır. Time dergisi bile Vedder istemediği halde onu kapak yaptıysa, bu mütevazi şarkıcının kendisini en iyi ifade edebildiği sahnede bu öfkesini dışa vurması şaşırtmamalı. Bu durumdan en fazla muzdarip olan Kurt Cobain’in belgeselde yer alan bir söyleşisinde Pearl Jam’i sevmediğini söylemesi de ironik. Gerçi sonradan arasında ruhani bir bağ olan Vedder için iyi şeyler de söylüyor. Hatta MTV gecesinde sahne arkasında sarıldıkları tarihi anın kısa görüntüsü ve Kurt Cobain’in öldüğü gün olan 8 Nisan 1994’te sahnede olan Eddie Vedder’ın onu anması duygulu anlar yaşatıyor.
Starlık müessesesi ile baş etmekte zorlanan Eddie Vedder’ın aksine grubun diğer üyeleri kendi kabuklarında yaşayan mülayim insanlar. Samimi ve doğrudan yorumlarıyla Jeff Ament ve Mike McCready, kazandığı Grammy’leri evinin bodrumunda tozlanmaya bırakacak kadar ödüllere kıymet vermeyen Stone Gossard, Pearl Jam’in belkemiğini oluşturan yetenekli ve üretken müzisyenler. Davul mevkiinde yaşadıkları sıkıntılar da belgeselde çok güzel bir kısa filmle esprili hale getirilmiş. Soundgarden’ın dağılmasıyla 1998’de gruba katılan Matt Cameron’ın uyumu ve grup tarafından kabullenilişi, zaten Andrew Wood için yapılan tribute proje Temple Of The Dog’da da beraber çalıştıkları için hiç yadırganmıyor. Cobain, Wood gibi kayıplar yüzünden bu kardeş gruplarda yaşanan kenetlenme duygusu, grunge’ın ayakta kalan iki önemli grubu olan Pearl Jam ve Soundgarden’da daha yoğun hissediliyor. Bu bağlamda bir diğer “unique” ses olan Chris Cornell’ın yorumları da değer kazanıyor.
Pearl Jam’in 20 yıllık tarihinde unutulmaz bir gezinti düzenleyen Cameron Crowe, bu gezintiyi grubun marş olmuş şarkılarını fona yerleştirerek, en önemlisi de olağanüstü konser performanslarıyla süsleyerek belgeselinin değerine değer katıyor. 2006 Verona’daki Release, 1991’de RIP Dergisi’nin partisinde Vedder ve Cornell’in birbirlerinin üstüne maymun gibi tırmanarak seslendirdikleri Hunger Strike, 2010’da Madison Square Garden’da tüyleri diken diken eden seyirci katılımıyla seslendirilen Better Man ve grubun klasikleşmiş diğer bestelerinden Alive, Black, Jeremy, Daughter gibileri birbirlerini izliyorlar. Bunun yanında bilet tekeli Ticketmaster’a karşı gösterilen direniş ve Roskilde Festivali’nde 9 kişinin ölümüyle sonuçlanan sahne kazası da es geçilmiyor. Konser konser gezerek grubu takip eden hayranları kıskanmak, grup üyelerinin birbirleri hakkında yaptıkları benzersiz yorumlara hayran kalmak, geçmişe dolu gözlerle bakan Eddie Vedder’ın ruh haline ortak olmak Pearl Jam hayranı seyirci için neredeyse kaçınılmaz. Ama bu öyle bir belgesel ki, Cameron Crowe hayatında hiç Pearl Jam duymamış birini bile avucunun içine rahatlıkla alabilir.
2 Nisan 2014 Çarşamba
Alois Nebel (2011)
Oyuncular: Miroslav Krobot, Marie Ludvíková, Karel Roden, Leos Noha, Alois Svehlík, Tereza Vorísková, Marek Daniel
Senaryo: Jaroslav Rudis, Jaromír Svejdík
Müzik: Petr Kruzík
Çekoslovakya’da Sovyet işgalinin son bulduğu günlerde Rus askerlerinin çekilmesiyle büyük bir otorite boşluğu oluşmuş, dönemin Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’in genel af ilan etmesiyle suç oranı iyice yükselmiştir. 1989 yılında Polonya sınırına yakın küçük bir istasyonda gar şefliği yapmakta olan Alois Nebel, mülayim bir demiryolu şirketi çalışanıdır. Yalnız yaşamakta olan Alois, demiryolu etrafına her sis çöktüğünde geçmişinden kalma trajik anılarla yüzleşmektedir. İşine mani olmasın diye bir rehabilitasyon merkezine kaldırılan Alois, orada sınırı geçip bir cinayete karıştığı için yakalanarak işkence edilen dilsiz bir yabancıyla karşılaşır. Kısa bir süre sonra dilsiz adam oradan kaçar. Alois ise hastaneden çıkınca daha hafif bir göreve atanır.
Jaroslav Rudis ve Jaromír Svejdík ikilisinin grafik çizgi romanından uyarlanan Alois Nebel, iki kısa filmin ardından ilk uzun metrajını çeken Tomás Lunák’ın filmi. Rotoskop, yani film karelerinin tek tek elden geçirilerek renklendirilmesi ya da animasyon haline getirilmesi tekniğiyle çekilen film, görsel açıdan Richard Linklater filmleri Waking Life (2001) ve A Scanner Darkly (2006) kıvamını bu defa siyah beyaz bir bakış açısıyla yansıtıyor. Bu tekniğin gerçek ile animasyon arasında sağladığı damak tadı, Alois Nebel gibi bir 80’ler sonu soğuk Avrupa atmosferiyle -hele de siyah beyaz atmosferiyle- son derece uyum içinde. Bu sayede filmi sarmalayan Prag ve civarının soğuk, karlı, yağmurlu havası seyirciyi de iklimine dahil ediyor. Özellikle sonlara doğru yağan fırtınalı yağmurun ortasında kalmışız gibi dahi hissedebiliyoruz. Dönemsel ve iklimsel atmosfer yaratma becerisinin üstüne, filmin konusunun dramatik dinginliği, minimal temposu, tren nostaljisi da eklenince, keyif veren şiirsel bir resimli roman gibi akan sahneler izliyoruz.
1945 Nazi işgaline dayanan trajik bir çocukluk anısının etkisini hala üzerinde taşıyan Alois’in sessiz sakin yalnızlığı, bu anıya bağlı bir intikam hikayesiyle beraber aynı sakinlikle yol alıyor. Bu minimal üslup gerek TV’den, radyolardan, günlük konuşmalardan duyduğumuz 80’ler sonu Prag’ının siyasi havasıyla, gerek sona ermekte olan Rus işgalinin geride bıraktığı karaborsa ortamıyla, gerekse Alois’in tren garında tanıştığı dul Kveta ile yakınlaşmasıyla kendine farklı kulvarlar da açarak filmin içini ekonomik biçimde dolduruyor. O farklı kulvarlarda seyreden intikam ve sevgi amaçlarına da ulaşan final, hem bir sona, hem de yeni bir başlangıca ulaşıyor. Aynı sağanak yağmur altında biten ve başlayan hayatlar, kapanan ve açılan dönemler, geçmişin tüm trajedilerine rağmen ve onlardan yoğrulmuş biçimde nefes alıp veriyor.
Etiketler:
2011,
Almanya,
Cek Cumhuriyeti,
z) Animasyon Kuşağı,
z) Siyah-Beyaz Filmler Kuşağı
16 Şubat 2014 Pazar
You're Next (2011)
Yönetmen: Adam Wingard
Oyuncular: Sharni Vinson, Nicholas Tucci, Wendy Glenn, Joe Swanberg, AJ Bowen, Margaret Laney, Amy Seimetz, Ti West, Rob Moran, Barbara Crampton, Simon Barrett
Senaryo: Simon Barrett
Müzik: Mads Heldtberg, Jasper Justice Lee, Kyle McKinnon
Simon Barrett’in yazıp Adam Wingard’ın yönettiği You’re Next, “Home Invasion” alt türünün merakla beklenen filmlerinden biriydi. Wingard’ı en son V/H/S (2012) derlemesindeki Tape 56 ve V/H/S/2 (2013) serisindeki Phase / Clinical Trials kısa filmleriyle izlemiştik. Simon Barrett ise yine ilk V/H/S’teki Tape 56 ve The Sick Thing That Happened To Emily When She Was Younger’ı, ikinci V/H/S’teki Tape 49 ve Phase / Clinical Trials’i yazmıştı. 35. evlilik yıldönümleri için bütün aileyi bir araya toplayan Paul ve Aubrey çifti, onların dört yetişkin evladı ve sevgililerinden oluşan kalabalığın daha ilk akşam yemeklerinde uğradıkları saldırıyı konu alan film, ev istilasını slasher unsurlarıyla harmanlayan bir gerilim. Wingard – Barrett ortaklığı ve güzel fragmanıyla ümit saçmasına, türün meraklılarını memnun edecek sürükleyicilikte olmasına karşın You’re Next, genelinde hiç de öyle farklı bir kimlik ortaya koyamıyor.
Ürkütücü hayvan maskeleri takan istilacılar tarafından ev sakinlerinin birer birer avlanması, içlerinden birinin çetin ceviz çıkıp (ki o kişinin bir kız olma geleneği burada da sürüyor) katillerin kabusu olmaya başlamasıyla rollerin değişmesi, sürprizler, orijinalleştirilmeye çalışılmış cinayet anları ve kaçınılmaz mantık hataları You’re Next’i akranlarından çok da ayrı kılmıyor. Elini korkak alıştırmayan Wingard, gerilim ve slasher harcını kararken ne gerekiyorsa yapıyor ama beklentilerin aksine stilize bir bütün sunamıyor. Bu kadar insanın katledilme gerekçesini kapsayan sürpriz ise, ortaya çıktığı andan itibaren filmin elde bulunan tüm gizemini buharlaştırarak onu “ava giden avlanır” ekseninde çakılı kalmış biçimde saçmalaştırıyor. Yani istedikten sonra bu mesele çok daha sinsice halledilebilecek iken ok tabancasının, kuzu, kaplan, tilki maskelerinin, kanla duvara ustaca “You’re Next!” yazılmasının gereksizliği fena sırıtıyor. (Bu arada filme adını veren "You’re Next" olayının hiçbir esprisi olmaması da ayrı bir boş atış.)
Pek tanınmayan, ama ekranda çok da sırıtmayan oyuncu kadrosu arasında kısa rollerle Simon Barrett ve yine V/H/S çetesinden Ti West de var. Ailesinden her duruma karşı tedbirli olmayı öğrendiğinden dolayı katillere kök söktüren Erin rolünde Avustralyalı güzel oyuncu Sharni Vinson, Drake rolünde ilk V/H/S’te bir bölümde oynayıp bir bölümü de yöneten Joe Swanberg ve kilit rollerden birine sahip AJ Bowen diğer öne çıkan isimler. Austin, Gérardmer, Neuchâtel ve Toronto gibi festivallerin özellikle fantastik film ayağında 8 ödülü bulunan You’re Next, izlenebilirliğine rağmen ikinci yarısında bir miktar Home Alone çağrışımı yapan ve ortaya çıkan sürpriziyle kendi ayağına kuru sıkı tabanca sıkarak yaralanmış rolü yapan orta karar bir slasher kimliğinde.
5 Ekim 2013 Cumartesi
God Bless Ozzy Osbourne (2011)
Yönetmenler: Mike Fleiss, Mike Piscitelli
Müzik: Michael Einziger
Mike Fleiss ve Mike Piscitelli’nin yönettiği God Bless Ozzy Osbourne, an itibariyle 65 yaşında olan ve heavy metal’in yaşayan efsanelerden biri kabul edilen Ozzy Osbourne’un hayat hikayesini konu alan bir belgesel. “Bu filmin yapımcıları, 2 yıldan fazla bir süre Ozzy Osbourne ile birliktelerdi, hepsi hayatta kalmayı başardı” cümlesiyle esprili şekilde başlayan film, Ozzy’nin özel hayatıyla müzik kariyerini harmanlayarak onun efsane tanımına farklı açılardan bakmaya çalışıyor. Gerçi belgeselin yapımcıları arasında ikinci karısı ve menajeri Sharon Osbourne ile oğlu Jack Osbourne’un da yer alması insanı tereddüte düşürmüyor değil. Ancak buna rağmen Ozzy hakkında tarafsız bir bakış geliştirilmesi gayet olumlu. Zira söz konusu Ozzy Osbourne olunca böyle bir tarafsızlığa ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.
Birmingham / İngiltere’de altı çocuğun dördüncüsü olarak bir işçi sınıfı ailesinde dünyaya gelen John Michael Osbourne’un çocukluğu, sorunlu gençliği ve aile yaşantısı filmde fazla uzatılmadan ele alınıyor. Hayranı olduğu The Beatles’ı duyar duymaz müzisyen olmaya karar vermesi ve sırf ekipmana sahip olduğu için solist arayan Black Sabbath’a dahil oluşuyla Ozzy için her şey başlıyor. İlk albüm Black Sabbath, özellikle de tüm zamanların en iyi heavy metal albümlerinden sayılan efsanevi ikinci albüm Paranoid çıkınca grup genç yaşta şöhretin ve paranın tadını alıyor. Bu durum beraberinde alkol ve uyuşturucu maddeleri de getirince sorunlar da ortaya çıkıyor. Bu dönem, filmde Black Sabbath’ın diğer saygın üyeleri Tony Iommi, Bill Ward ve Geezer Butler ile yapılan söyleşilerde samimi biçimde sandıktan çıkarılıyor. Ama kendini alkol ve uyuşturucuya en fazla kaptıran, yeni bir şeyler yapıp yola devam etme gücünü kendinde bulamayan Ozzy ile grubun ayrılması kaçınılmaz bir hal alıyor.
Yaklaşık 10 yıllık birlikteliğin ardından gruptan atılınca dibe vuran Ozzy’nin küllerinden doğmasında ona en büyük desteği menajeri Sharon sağlıyor. Blizzard Of Ozz (1980) ve Diary Of A Madman (1981) adlı ilk iki albümün büyük başarısıyla bu doğuş gerçekleşiyor. Tabii bu doğuşta Sharon kadar büyük pay sahibi (hatta bana, Sabbath üyelerine ve bazı ünlü müzisyenlere göre en büyük pay sahibi) olan kişi ise Ozzy’nin gitarist seçmelerinde keşfedilen Randy Rhodes oluyor. İlk iki Ozzy solo albümünde gitar çalmak dışında şarkı yazan, konserleri sololarıyla uçuran, aynı zamanda ona akıl hocalığı ve yarenlik yapan Rhodes’un henüz 25’inde bir uçak kazasında ölmesiyle sarsılan Ozzy için hayat devam ediyor. Akılalmaz çılgınlıklar yapan, 24 saat alkol alıp kokain çeken Ozzy’nin bu durumunu yine hayat arkadaşı Sharon özetliyor.
Hiçbir zaman kendine güveni olmayan, alkol ve uyuşturucu batağına saplanan, bu yüzden Black Sabbath’tan kovulan, ilk eşi Thelma’yı, ondan olan çocukları Jessica ve Louis’i, onu tekrar bir rockstar yapan gitaristi ve yakın dostu Randy Rhodes’u kaybeden Ozzy’nin türlü çılgınlıkları, birgün her şeyi kaybedecek olmanın verdiği boşvermişliğin bir sonucu. Kafası güzelken Sharon’ı öldürmeye teşebbüs edip hapiste hiçbir şey hatırlamaması, Tommy Lee’nin anlattığı otel odası çılgınlığı, güvercin olayı (ki bu mesele yıllarca civciv ezme şeklinde bize yansımıştı) bu kayboluşa çarpıcı örnekler. Tüm bunların farkında olan 60’lı yaşlarındaki Ozzy’nin pişmanlıkları gidenleri geri getirmiyor. “Daha 22 yaşımdayken param, şöhretim, her şeyim vardı, bana Rock Yıldızı kullanım kılavuzu vermediler” dese bile…
Belgesele konuşan Ozzy’nin eski eşinden olan çocukları, Sharon ve ondan olan Aimee, Kelly, Jack, herkes onun iyi bir baba olmadığı yönünde hemfikirler. Özellikle Jessica ve Louis’in anlattıkları Ozzy kadar bizim de yüreğimizi dağlıyor. Ozzy’nin bir rock efsanesi olmasının karşısına bu zayıflıklar konunca çelişkiler kafa karıştırıyor. Bu statüdeki insanların özel hayatlarıyla örnek bir kişilik olması gerekliliği elbette tartışılır. Birçoğu türlü çılgınlıklara imza atmıştır. Ancak Ozzy’nin özgüvensiz, sorumsuz kişiliğinden muzdarip olan çocuklarını ve onların baba eksikliğini dile getirişlerini gördükçe ortada efsane mefsane kalmıyor. Ozzy Osbourne’un belgeseli yapılmaya değecek bir karakter olup olmadığı bence tartışılır olsa da, özellikle içinde Black Sabbath’ın kuruluşuna yer verildiği için arşiv değeri taşıdığı söylenebilir. Ama kendisi henüz hayatta olduğu için ve bir müzik belgeseline bu kadar özel hayat sığdırıldığı için hem erken, hem de gereksiz buldum.
Belki Sam Dunn ve Scot McFadyen ikilisinin sihirli ellerinden daha çok malzeme çıkarabilirdi. Ama onların ya Ozzy’yi fazla tutmadıklarını, ya da benim gibi bu filmi erken, hatta gereksiz bulduklarını düşünüyorum. Oğlu Jack ve şimdilerde her açıdan temiz Ozzy’nin yaptığı resimlerden o ölünce iyi para kazanacağını düşündüğüm tilki Sharon öyle düşünmemişler. Hem Ozzy’nin kendilerini ihmal edişinden ötürü içlerini dökme fırsatı bulmuşlar, hem de onun rock arenasındaki itibarını herkese bir daha hatırlatarak hafıza tazelemek istemişler. Tüm zayıflıklarına karşın o Ozzy Osbourne’dur demek istemişler. Ama bilerek veya bilmeyerek marka değerinin her şey demek olmadığının altını çizmişler bir yerde. Şahsen içinde bu kadar geniş olmamakla birlikte Ozzy’nin de yer alacağı kapsamlı bir Black Sabbath belgeselini buna tercih ederdim.
16 Şubat 2013 Cumartesi
God Bless America (2011)
Yönetmen: Bobcat Goldthwait
Oyuncular: Joel Murray, Tara Lynne Barr, Melinda Page Hamilton, Mackenzie Brooke Smith, Rich McDonald, Aris Alvarado, Maddie Hasson
Senaryo: Bobcat Goldthwait
Müzik: Matt Kollar
“Artık medeni olmakla ilgilenmiyorsak niye kendimize medeniyet diyoruz?”
80’li yıllarda Police Academy serisinin üç filmindeki komik Zed tiplemesi ile hatırlayabileceğimiz Bobcat Goldthwait, o yıllardan başlayan ve TV ağırlıklı süren oyunculuk kariyerine, 2000’de başlayan kendi halinde bir yönetmenlik kariyeri de eklemiş. Yazıp yönettiği 4. filmi God Bless America ise bunlardan en fazla ses getireni oldu denebilir. Ama tabii bu ses getiriş, büyük bütçeli bir gişe yapımı çektiği anlamına gelmiyor. Sade yapısı ve pek tanınmamış oyunculardan kurulu kadrosuyla indie bir film. Karısından ayrı yaşayan, bir kız çocuk sahibi Frank’in haksız yere işyerindeki bir sekretere cinsel taciz suçlamasıyla yıllardır çalıştığı şirketten kovulması sonrasında, zaten etrafındaki birçok şeye kızgınlık besleyen biri olarak sıra dışı bir karar alıp kendisine yapışan 16 yaşındaki Roxy ile cinayetler işlemeye başlamasını konu alan film, Bonnie & Clyde, Natural Born Killers, Network, Falling Down gibi yapımlara yaptığı göndermelerle kara komedi rotası çiziyor.
Medya merkezli bir eleştiri bombardımanına sahne olan God Bless America, Frank’in ekran karşısında zaplarken rastladığı farklı programlarda gördükleri sayesinde daha en baştan tanıdık bir sıkıntılı hava yaratıyor ve bu tanıdıklık sayesinde dikkat çekmeyi başarıyor. Haberlerden reklamlara, reality şovlardan yetenek yarışmalarına sadece bize değil, tüm dünyaya yabancı gelmeyecek bir yığın ayrıntının yer aldığı bu zapping bölümü, bu filmi görmeden önce de gerçek yaşamda kumandayla kanalları dolaşırken başımıza gelen medya kirliliğini bir kez daha anımsatıyor. Bu kirliliği her kanal değiştirişimizde hissediyoruz. Normal bir vatandaş olan Frank’in etrafındaki cehaletten muzdarip hali Goldthwait tarafından çok yerinde tespitlerle betimleniyor. Bu cehaletten biz de günlük yaşamımızda hemen hergün payımızı alıyoruz ya da daha kötüsü, o cehaletin bir parçası oluyoruz. Frank’in ağzından söylersek, artık hiç kimse içinde ünlüleri, dedikoduyu, sporu veya popüler politikayı barındırmayan bir konuşma yapmıyor. Bunlar da TV'de gördükleri, radyoda duydukları veya internette seyrettiklerinden ibaret.
Frank’in bu “konuşmama” haliyle ilgili derdi hiç de sıradan değil. Yani o bilindik “TV, internet vs. insanlar arasındaki iletişimi koparıyor” türü bir şikayetten daha fazlası. Frank’in derdi, sözkonusu olan Amerika’daki konuşma özgürlüğü çerçevesinde bağnazlığın, kadın ve hayvan düşmanlığının, eşçinsel zorbalığın, ırkçı ve tecavüz şakalarının serbestçe konuşuluyor olmasının, konuşma özgürlüğünün sınırları zorlayan bir yapıda olduğunun iddia edilmesi. Başka bir deyişle özgürlükler ülkesi Amerika’da bu konular rahatlıkla konuşulabilir, her yerde bunlarla ilgili şakalar yapılabilir. Ama Frank’e göre bu sınırları zorlama değil, sadece kaypak, menfaatçi ve duyarsız medyanın satmaya çalıştığı (ve her zaman satmayı başardığı) bir şey. Konuşma özgürlüğü medeni toplumların en belirleyici özelliklerinden biriyken, TV’deki yetenek yarışmalarında şarkı söyleyen zihinsel özürlü Steven Clark gibi insanları oraya çıkarmak, sonra da günlerce onlarla alay etmek, YouTube'a zahmetsizce yüklenen sapıkça videolarla eğlenmek, skandalları kendine kariyer basamağı haline getiren cahiller sürüsünün “özgürce” birbirlerine küfür edip kullanılmış tampon fırlatmalarını işyeri gündemlerinden biri haline getirmek, özgürlük kavramının başlangıç ve bitiş noktalarının sorgusunu gerektiriyor.
Boşanmış olan, uzaktan da olsa şımarık kızının kaprisleri yüzünden onunla sağlıklı bir ilişki kuramayan, üstelik bir de iyi niyetinin kurbanı olup cinsel taciz suçlaması yüzünden işinden kovulan Frank’in radikal biçimde medya sayesinde yozlaşmış dış dünya ile hesaplaşma kararı almasından sonra film tuhaf bir intikam hikayesine dönüyor. İlk cinayetini işlerken tanıştığı lise öğrencisi Roxy ile başlangıçta razı olmadığı bir suç ortaklığı kuran Frank, zamanla kendisi gibi fikirlere sahip olduğuna inandığı bu yaşından olgun kızı benimsiyor. (Hatta Juno filmine yapılan göndermeyle bu “yaşından olgun” meselesine de dokunduruyor.) Frank ve Roxy arasında geçen diyaloglar Goldthwait’in medyayı ve popüler kültürün yozlaştırdığı her şeyi kendince sorgulamasına uygun zemin hazırlıyor. Aile, din, müzik, sinema reklamlar, aşk, seks ve daha pek çok konu bu diyalogların içinden akıp gidiyor. Hatta Goldthwait, 40’lı yaşlarının ortalarındaki Frank ile 16 yaşındaki Roxy arasındaki uyumun cinsel çekim ihtimaline dair Woody Allen’dan Lolita’nın yazarı Nabokov’a uzanan pedofili çıkarımlarını kendi önüne koyup onların üzerinden atlamaya çalışıyor senaryosunda.
Başrol oyuncuları Joel Murray ve Tara Lynne Barr’ın başarılı performanslarıyla uyum içinde kapıp götürdükleri God Bless America her ne kadar pratiğini popüler anarşist fantezilerle şekillendiriyor görünse de, satır aralarında Frank’in diğer karakterlerle girdiği diyaloglarda kendini belli eden zeki teorilere ve gerekçelere de sahip bir yapım. Sinemadaki gürültücü tiplerden din simsarlarına, yetenek yarışması jürilerinden iktidar yalakası anchorman’lere insanı günlük hayatta çileden çıkarabilecek unsurları en kısa yoldan ortadan kaldırmayı hedeflemiş Frank gibi bir kahramana sahip film, bu gerekçeleri onun normalliği içinde işleyerek aslında ne kadar “bizim” olduklarına işaret ediyor. Frank gibi silahlanıp onları öldürmüyoruz belki ama ölmelerini istiyor, öldüklerinde seviniyoruz.
Bobcat Goldthwait’in özgürlük kavramına yaklaşımında ideolojik bulgulara rastlanması mümkün. Ancak özgürlük adı altında utanma duygusunun geri plana atılması ile, artık özgürlüğün övünülmesi gereken bir kavram olmaktan çıkması tipik bir Amerikan ikiyüzlülüğü olarak Goldthwait’i rahatsız ediyor. Üstelik bu ikiyüzlülüğün sadece Amerika’ya ait olmadığını da biliyoruz. Her şeyde olduğu gibi özgürlüğün de kötüye kullanımı en belirgin olarak medya yoluyla insanlara bulaşıyor. Bir şey eğer kaydedilmiyorsa hiçbir değeri kalmıyor.
Bobcat Goldthwait’in özgürlük kavramına yaklaşımında ideolojik bulgulara rastlanması mümkün. Ancak özgürlük adı altında utanma duygusunun geri plana atılması ile, artık özgürlüğün övünülmesi gereken bir kavram olmaktan çıkması tipik bir Amerikan ikiyüzlülüğü olarak Goldthwait’i rahatsız ediyor. Üstelik bu ikiyüzlülüğün sadece Amerika’ya ait olmadığını da biliyoruz. Her şeyde olduğu gibi özgürlüğün de kötüye kullanımı en belirgin olarak medya yoluyla insanlara bulaşıyor. Bir şey eğer kaydedilmiyorsa hiçbir değeri kalmıyor.
19 Ocak 2013 Cumartesi
Into The Abyss (2011)
Yönetmen: Werner Herzog
Belgesel sevdalısı Alman sinemacı Werner Herzog, Into The Abyss ile bu defa idam cezası üzerine eğiliyor. 2001 yılında üç kişiyi öldürmek suçundan hüküm giyen ve 1 Temmuz 2010’da idam edilecek olan Michael Perry ile müebbet hapse mahkum edilmiş suç ortağı Jason Burkett üzerinden suç ve ceza muhasebesi yapıyor. Herzog’un, idamına 8 gün kala cezaevinde ziyaret edip konuştuğu Michael Perry’nin suçu işledikten 10 sene sonraki halini, geçmişe ve ölüm cezasına bakışını da inceleyen belgesel tipik Herzog unsurları taşıyan nitelikte. Daha Perry ile ilk konuşmaya başladığı andan itibaren “sen bir suçlusun, seni sevmek zorunda değilim ama insan olduğun için sana saygı duyuyorum ve idam cezasına karşıyım” diyen Herzog, genel olarak belgeselini de bu anlayışla kurguluyor.
Werner Herzog 2001 yılında işlenen korkunç cinayetlerin izini sürüp sürece bir şekilde dahil olan isimleri karşısına alarak kritik sorular yöneltiyor. Bir hiç uğruna öldürülen bu insanların yakınlarına sessiz ve derinden baskı kurarak acılarını kaşıyor. Hatta mizansene kaçıp kurbanların çerçeveli fotoğraflarını konuşmacıların eline tutuşturarak kamera karşısında ağlamalarını sağlıyor. Öte yandan Perry ve Burkett ile yaptığı konuşmalarla da insanoğlunun yaptığı seçimlerin hayatlarını ne ölçüde etkilediğinin altını çiziyor. İster sistem kurbanı olsun, isterse kendi hür iradesinin bu hatalı seçimleri olsun, insanı başka bir insanın hayatını elinden almaya iten nedenleri anlamaya çalışıyor. Bunu seyircisine de doğrudan hissettiriyor. Girişteki uzun rahip sohbeti ve meslek hayatı boyunca 125 kadar infaz gerçekleştirdikten sonra bir infaz sonrası yaptığı işi sorgulamaya başlayan, nihayetinde emekliliğine az bir zaman kala istifa eden eski idam mangası şefinin anlattıklarıyla ölüm cezasının tartışılması gereken yönünü de ihmal etmiyor.
Yalnız Perry ve Burkett’in, hatta hayatı hapislerde geçmiş baba Delbert Burkett’in konuşmalarındaki kabulleniş, bu insanların sahip olduklarını iddia ettikleri pişmanlıkları gölgelemiş gibi görünmekte. Herzog aslen onlara hem birer suçlu gibi, hem de insan olarak bakmamızı istiyor. Ama bu bakışa kurban yakınlarının sahip olamayacağını da biliyor. Elinden geldiği kadar objektif ve sağduyulu bakmaya çalışıyor. Yine de idam cezası gibi hararetli tartışmaların odağı bir konuda tuttuğu taraf belli. Filmi izlerken “acaba kurbanlardan biri Herzog’un oğlu olsaydı ne düşünürdü” diye basit bir karşı fikir üretmeye çalışmamak gerek. Öte yandan Perry ve Burkett gibi iki işe yaramaz adamın zamanında insanlıklarını unutup üç cana kıymalarının bedeli tam olarak ne olmalı diye de derin derin düşünüyoruz. Sırf insan olarak dünyaya gelmiş olmak bir anda her şeyin özrü olabiliyor. Aynı zamanda yasalar ve onun koruyucuları da seramoni eşliğinde cana kıyabiliyorlar.
Werner Herzog iki tarafına da bakmaya çalıştığı madalyonu derli toplu bir kurguyla ama zaman zaman tempo yitirerek sunuyor. Ancak düşük tempo, sahip olunan gerginliğe ve drama da kısmen katkı sağlıyor. Yine de filmin verdiği esler çok göze batıyor. Herzog’un yaşından beklenen bir didaktik tutum da öyle. Mesele didaktik olmaya elverişli bir zeminde durduğundan, bundan kaçınmak zor olurdu. Lakin bu adamların varlıkları bile tek başına ibretlik bir durumken bir de üstüne hümanist okumalar, onların bir kaybeden olduklarına, daha farklı bir hayat içinde daha farklı birer birey olabileceklerine dair yapılan imalar, suç ne olursa olsun ölüm cezasının yanlışlığı üzerine ısrarlar belgeseli ayrıksı bir hale getirmiyor. Annesi ve erkek kardeşi Perry tarafından öldürülen Lisa Stolter-Balloun “bazı insanlar yaşamayı hak etmiyor” derken, Perry’nin son günlerini nasıl geçirdiğinin, Burkett’in yeni bir hayata başlama ümitlerinin (hele de o saçma sapan evliliğinin), bugüne dek 8 kişiyi öldürmüş Delbert Burkett’in pişmanlık zırvalarının pek önemi kalmıyor.
31 Aralık 2012 Pazartesi
Hodejegerne (2011)
Yönetmen: Morten Tyldum
Oyuncular: Aksel Hennie, Nikolaj Coster-Waldau, Synnøve Macody Lund, Eivind Sander, Julie R. Ølgaard, Kyrre Haugen Sydness, Reidar Sørensen, Nils Jørgen Kaalstad
Senaryo: Lars Gudmestad, Ulf Ryberg, Jo Nesbø
Müzik: Trond Bjerknes, Jeppe Kaas
Roger Brown, büyük bir şirkette personel alımı pozisyonuna, şahane bir eve ve Diana adında sanat galerisi sahibi güzeller güzeli bir eşe sahiptir. Fakat olması gerekenden daha büyük bir lüks içinde yaşamaktadır. Bunu devam ettirebilmek için ikinci iş olarak sanat eseri hırsızlığı yapmaktadır. Eşinin galeri açılışında tanıştığı Clas Greve, bir elektronik şirketinde genel müdür olması yanında iz sürme ustası bir eski askerdir. Greve, Roger’ın şirketindeki bir iş için aradığı mükemmel aday olmanın yanı sıra çok değerli bir tablonun da sahibidir. Roger fırsatı hemen değerlendirmek ister ve en büyük vurgununu planlamaya başlar. Ancak Greve’in evinde karşılaştığı şey, Roger’ı dönülmesi çok güç bir yola sokacaktır.
Norveçli yazar Jo Nesbø’nun aynı adlı romanından uyarlanan Hodejegerne (Headhunters), suç gerilimi sevenleri başından sonuna dek alıp götüren çok sağlam bir yapım. 2004 yılında hayata veda eden Milenyum üçlemesinin yazarı Stieg Larsson’ın yeni varisi olarak kabul edilen Nesbø’nun romanı bazı değişikliklerle Lars Gudmestad ve Ulf Ryberg tarafından o kadar güzel senaryo haline getirilmiş, Morten Tyldum tarafından o kadar ustalıkla çekilmiş ki, romanı okumamış olan ama polisiye roman alışkanlığı bulunanlar için o tadı damaklarda hissettirebilecek akıcılığa ve sürükleyiciliğe sahip. Roman alışkanlığı bulunmayanlara, ama bugüne dek romanı filme alınmış pek çok yapımdan zevk almış olanlara da çok şeyler vaat ediyor. Nesbø’nun Stieg Larsson gibi güçlü bir referansla karşılanması yanında gelecekte bu polisiye tarzından fazla sapmayacağı varsayılmak suretiyle Cormac McCarthy, Elmore Leonard, Dennis Lehane ustalığına erişebileceğini söylemek yanlış olmaz.
Herşeye sahip Roger’ın birgün mutlaka kendini beğenmişliğinin, açgözlülüğünün, karısına ihanetinin bedelini ödemesi kaçınılmaz. Becerisi daim, şansı da yaver giderken dinsizin hakkından gelecek olan imansız Clas ile tanışmasıyla sert bir kayaya çarpan, onunla birlikte iş yapacakken öğrendiği gerçek yüzünden onunla karşı karşıya gelen Roger, adım adım pisliğe batıyor. Hatta bu pisliğe batma meselesini gerçek anlamda da yaşıyor. Yolun sonuna gelen her “kötü huyları olan iyi adam” gibi bir uyanışa gelmesi, fakat peşindeki tehlike yüzünden canının derdine düşerek hatalar yapması sonucu insanüstü kurtulma çabaları gösteriyor. Aslında kapitalist düzende yaşanan varoluş çabalarının bu defa sahaya inişi şeklinde de algılanabilecek bu mücadelede Roger’ın yaşadığı türlü fiziksel zorlukların iş hayatındaki karşılıkları bulunabilir. Bunun en önemli verisi Clas’ın Roger’ın peşine düşme gerekçesinde görülebilir. Filmin başlarda bize takım elbiselerle aksettirdiği “pozisyon kapma” ve “pozisyonu ve refahı koruma” meselesini suç örgülerini ince ince işleyerek “bul ve yok et” fiillerine dönüştürmesi tepeden inme olmuyor. Pozisyon ve refahın, insanın sahip olduğu candan ve sevdiğine duyduğu aşktan daha değerli olmadığı mesajı, bu güçlü polisiye örgüye başarıyla yediriliyor.
Roger ve Clas arasındaki av-avcı mücadelesi başladığı andan itibaren yer yer bana yakın döneme ait Llewelyn Moss - Anton Chigurh (No Country For Old Men), Kim Soo-hyeon - Keyong-cheol (I Saw The Devil) arasında yaşanan kedi-fare oyununu anımsattı. Zaten film yarattığı suç atmosferiyle Roger’ın çevresindeki herkesi güvenilmez konuma sokma becerisini iyi kullanarak onun yakalanma tehlikesine seyirciyi çok iyi ortak ediyor. Roger’ın soygunlarda kendisine teknik yardımda bulunan Ove’yi evinin garajında bulduğu sahneyle gelişen olaylar ve polislerin Roger’ı hastaneden alıp merkeze götürdükleri esnada yolda başına gelenler nefes kesici bir akıcılıkla işleniyor. Jo Nesbø zekası, bazı anlar dışında (hastaneden yürütülen cips paketi, kurşun değiştirme meselesi vb.) kendini temkinli bir şekilde finale taşıyıp oradan da hedefine ulaşıyor. Kitap ile film arasındaki bazı detay farklılıklarını öğrendiğimizde, senaristlerin kendilerini biraz geri çektikleri söylenebilir. Ama her şeye rağmen seyircilerin, oyuncuların, yönetmenlerin, yapımcıların iştahını kabartacak bir film olduğu muhakkak.
Bu sebepten filmin remake hakları Hollywood tarafından hemen satın alınmış. Tahminen 2013 civarında yeni bir The Girl With The Dragon Tattoo vakası daha yaşanacak. Beyaz perdeye her yönüyle çok iyi aktarılmış aslı dururken, bazı hazırcıların kırmızı halıda yürümelerini sağlayacak taklidi kendi alıcısını bulacaktır. Aksel Hennie’nin başarıyla canlandırdığı Roger’ın filmde boy meselesini kafasına bu kadar taktığı düşünülürse Hollywood versiyonunda başrolde yer alacak adaylar daha bir belirginleşiyor. Game Of Thrones ve birkaç Amerikan yapımı filmde rol alarak kabuğunu kıran Danimarkalı oyuncu Nikolaj Coster-Waldau ise İngilizce yapımlara iyice ısındığından belki yine Clas Greve rolünü üstlenir. Diana Brown için ise en uygun aday Heidi Klum olacaktır sanırım. Ama dileğim, 2011’in en sıkı filmlerinden birini yönetmiş Morten Tyldum’un roman/senaryonun da katkılarıyla Hollywood işi bir kariyer tuzağına düşmeyerek bu filmi yönetmemesi. Gerçi David Fincher bile orijinalinin gölgesinden hiç kurtulamayacak bir filmi yeniden çekmeye kalkıyorsa herkes bu projeye gönüllü olabilir. Ama ortada böylesine iyi yazılmış, yönetilmiş, oynanmış bir film varken kim gönüllü olursa olsun, o da aynı gölgeden kurtulamayacak.
17 Aralık 2012 Pazartesi
If A Tree Falls: A Story Of The Earth Liberation Front (2011)
Yönetmen: Marshall Curry
Senaryo: Marshall Curry, Matthew Hamachek
Müzik: James Baxter
2012 yılı En İyi Belgesel Oscar adaylarından If A Tree Falls: A Story Of The Earth Liberation Front belgeseli, son yılların en radikal çevreci grubu olan ve FBI'ın deyimiyle, "Amerika'nın bir numaralı iç terörist tehdidi” şeklinde tanımlanan Yeryüzü Özgürlük Cephesi’nin (ELF) hikayesini anlatıyor. Özellikle büyük kereste şirketlerinin orman katliamlarına karşı bir duruş sergileyerek yola çıkan, sonra çeşitli çevresel haksızlıklara karşı yeni bir protesto şekli olarak daha sert eylemlerle adını duyuran ELF'in kuruluşunu, büyümesini ve eylemlerini gerçekleştirme evrelerini izliyoruz. Bunları izlerken yanımızda ELF’in en belirgin figürü olan, yaptığı eylemler yüzünden iki defa müebbet hapis istemiyle yargılanmayı bekleyen Daniel McGowan var. Duruşması yapılana kadar ev hapsine mahkum edilmiş durumda gördüğümüz McGowan’ın barışçıl bir aktivistten kundakçılık gibi terörist eylemlerle suçlanan birine dönüşmesi adım adım işleniyor.
Hippi mantığıyla istediğini elde edemeyeceğini, sesini duyuramayacağını düşünen bir grup aktivistin oluşturduğu ELF ile daha sert bir protesto şekline dönüşen bu eylemler hem eylemcileri, hem de kamuoyunu çeşitli ikilemlere düşürüyor. Bir yandan, belki aylar sürecek yazışma, restleşme, muhasebe, eylem trafiğini bir kundaklamayla bir gecede çözebiliyorlar. Ama öte yandan zarar verdikleri fabrika ve şirketlerde çalışanları mağdur edip, 11 Eylül travmasını hala üzerinden atamamış halkı tedirgin ediyorlar. Daniel McGowan’ın toplumda daha ciddi bir çevre bilinci oluşturabilmek adına ELF bireyleriyle planladığı ve gerçekleştirdiği bu eylemlerde kimsenin ölüp yaralanmaması, onun terörist sıfatıyla yargılanmasına mani olmuyor. Bu noktada belki de uydurulmuş en saçma tanımla “ekoterörizm” ve “ekoterörist” kavramları sorgulanmaya başlanıyor.
Bu kavramlarla ilgili kamera karşısına alınan kişilerin görüşleri de farklı farklı. Kimine göre insanlar gece evlerinde oturuyorken onlar için bir tehdit iseniz bu terörizmdir ya da terörist bir eylemin illa ki başka insanların hayatını tehlikeye atması gerekmez. Mesela bir terörist olmanız için El-Kaide olmanız gerekmez. Kimine göre bir tarafın teröristi diğer tarafın özgürlük savaşçısıdır ve onlar kendi taraflarının teröristi değil kahramanıdırlar. Kundaklama suç mudur, suçtur. Terörizm midir, değildir. Fakat kimine göre ise insanlara zarar vermeden binaları yakmak, boş araçları kundaklamak, bunları çevre ve insan hayatına saygı duymayan kişi ve kurumlara mesaj niteliğinde bir kamuoyu oluşturmak için yapmak terörist ve terörizm kelimeleriyle bağdaşmıyor. Dönümlerce araziyi kaplayan ormanları yok eden, denizleri petrol sızıntılarıyla kirleten endüstri dururken hükümet tarafından bu insanların “radikal” ve “terörist” olarak etiketlenmesi büyük haksızlık. Asıl radikal ve terörist eylemler gerçekleştirenler, üstelik bunlar yüzünden FBI tarafından peşine düşülmeyen, ömür boyu hapisle cezalandırılmayanlar kapitalist kişi ve kurumların ta kendisidir.
Marshall Curry tarafından yönetilen belgesel, Daniel McGowan ekseninde ELF’in kuruluş, yükseliş ve çöküşünü ele alırken, McGowan’ın kişisel dramını da paralel sürüklüyor. Hapse girmeden önce kız arkadaşıyla evlenen, sevenleriyle birlikte mutlu bir aile yaşantısı olan Daniel’in geçmişe dair samimi itirafları, pişmanlıkları ve hayalkırıklıkları da ekrana yansıyor. ELF’in en sağlam üyelerinden biri olan Jake Ferguson’ın uyuşturucu bağımlılığından yola çıkarak izini süren ve onu yakalayıp itirafçı olarak kullanan FBI’ın Ferguson olmasa Daniel’e ulaşamayacağını anlıyoruz. Hapse girmemek uğruna üzerine mikrofon takarak tüm dava arkadaşlarını FBI’a yakalatan Ferguson gibi, yine ekibin aktif üyelerinden Daniel’in eski kız arkadaşı Suzanne Savoie da mahkemeyle anlaşma yoluna giderek az bir cezayla kurtuluyor.
Hemen hepsinin ortak yanı, o yıllarda doğru olduğuna inandıkları şeyi yaptıkları, yakalanacaklarını ve eğer yakalanırlarsa başlarına neler gelebileceğini düşünmedikleri gerçeği. Hapse girip sevdiklerinden uzak yaşama korkusu, bir zamanlar omuz omuza mücadele ettikleri arkadaşlarını ele vermelerini bile sağlarken, Daniel’in tüm bunlara rağmen dürüst duruşu belgeselin hüzünlü finaline de yansıyor. If A Tree Falls, iyi bir belgeselin olması gerektiği gibi meselesini her iki boyutta da incelerken, tuttuğu tarafın haklılığını abartarak değil, doğal seyrine bırakarak başarıyla bir bütün haline getiriyor.
6 Aralık 2012 Perşembe
We Need To Talk About Kevin (2011)
Yönetmen: Lynne Ramsay
Oyuncular: Tilda Swinton, John C. Reilly, Ezra Miller, Rock Duer, Jasper Newell, Siobhan Fallon, Ashley Gerasimovich
Senaryo: Lynne Ramsay, Rory Kinnear, Lionel Shriver
Müzik: Jonny Greenwood
Lionel Shriver’ın aynı adlı romanından Rory Kinnear ile Lynne Ramsay’ın senaryosunu yazdığı, daha öncesinde pek kayda değer işleri bulunmayan İngiliz Lynne Ramsay’ın yönettiği We Need To Talk About Kevin, elliye yakın festivalden ödül ve adaylıklar kazanmış bir yapım. En temelde, kutsal annelik duygusunun zihnin karanlık kıvrımlarında almaya çalıştığı şekilleri sorgulayan güçlü bir dram. Kadının doğuştan sahip olduğu annelik güdülerinin gelgitleriyle alakalı birçok ayrıntıya bakışındaki gerçekçi tutum, bu gerçeklerin başka gerçeklere nazaran daha hassas ve korkunç sonuçlar doğurabileceği düşünüldüğünde insanı diken üstünde tutmaya yetiyor. Çünkü bir kadının annelikle imtihanı diğer imtihanlara hiç mi hiç benzemiyor.
Uğruna kariyerini feda ettiği çocuğuyla henüz bebekken iletişim kurmakta zorlanan Eva Khatchadourian, daha sonra bu iletişimsizliğin önüne bir türlü geçemeyerek korkunç sona doğru ağır ağır ilerliyor. Oğlu Kevin’in annesine olan anlam verilmesi güç nefretinin psikolojide, hatta mitolojide bile karşılıkları bulunabilir. Fakat Lynne Ramsay, belki okumadığım romanın da etkisiyle ana oğul arasındaki ilişkiyi belirsizleştirmeyi hedef almış bir üslupla ilerliyor. Zira romanlarda bu tarz bir muğlaklık çok sık başvurulan derinleştirme yöntemleri içerir. Yine de gerilim yüklü ana oğul iletişimsizliği, psikolojik ve pedagojik türlü okumalara imkan tanımasına rağmen, kendi dokusunu yaratmayı biliyor ve izleyeni hep diken üstünde tutuyor.
Filmin birinci sınıf bir kurgusu var. İspanya’daki meşhur domates festivali “La Tomatina”dan görüntülerle kıpkırmızı bir açılış yapan Ramsay, mutluluktan sarhoş olmuş Eva’nın el üstünde taşındığı sahnelerden, bir anda duvarına kırmızı boya fırlatılmış Eva’nın evine ve sefil yaşantısına zıplıyor. Film boyunca ileri geri süren bu kurgu, bir yandan Kevin’in doğumundan itibaren kronolojik bir düzlemde ilerlerken, bir yandan da finalde bizi bekleyen büyük trajedi sonrasında Eva’nın varoluş çabalarını iç içe geçiriyor. Bu çabaların içinde Eva’nın kendi iç çatışmalarını dillendirmektense, çevre sakinlerinin tepkilerinden ve Tilda Swinton’ın olağanüstü duruşundan faydalanıyor. Böylece doğru malzemeler ve onları kullanış biçimleriyle o dillendirmediklerini seyircinin kucağına bırakıyor.
Filmin seyirciye attığı topların nasıl algılanıp kullanılacağı da çeşitlilik gösterebilir. Ramsay, Eva’nın hazırlıksız biçimde edindiği annelik kimliğini, henüz bebekliğinde bile annesinin yanında hiç susmadan ağlayan Kevin sayesinde sorgulattığı gibi, büyüdükçe annesine duyduğu öfkesi daha da belirginleşen Kevin’in karmaşık ruh yapısına da aynı çizgiden start veriyor. Bir çocuk, plânsız programsız biçimde dünyaya geldiğini, bu yüzden kendisini doğuran annesinin onu sevmeye, onunla ilgilenmeye hazırlıksız olduğunu hissedebilir mi? Filmin bu soruya cevabı belli gibi. Fakat Eva’nın teoride ve pratikte yaşadığı birtakım acemiliklere rağmen bu durumu Kevin’a hissettirmemeye çalışması, ona alışıp sevmeye başlaması, üstelik babasının bilinçsiz şekildeki ilgili tutumu, Kevin’a sorunlu bir çocuk gözüyle bakmanın önüne engel koymuyor. İlgisizlik kadar aşırı ya da bilinçsiz ilginin de bir sorun kaynağı olduğu düşünülürse durum daha iyi anlaşılır.
Ancak Kevin’in sorununun kaynağında başka şeyler var. O, doğduğu andan itibaren annesine tepki gösteren bir çocuk. Sadece o husumetin rahatsız edici varlığını ve belirsizliğini gerilim unsuru olarak kullanarak tanımlamaya çalışan film, bunu yaparken “içine şeytan kaçmış bir çocuk” sığlığında değil, anlamlandırılması sıkıntılı bir olasılık şeklinde algılatıyor.Zira erkek çocukların genellikle annelerine daha düşkün oldukları bilinir. Bunun yanında en fazla nazı da yine annelerine yaparlar. Küçük bir çocukken bile annesiyle soğuk savaş içinde olan Kevin’in ona en fazla yakınlaştığı anın hastalandığı an olması, psikolojik sorunları olan bir çocuğun dahi normal sığınma duygusuna ihtiyaç duyduğunu gösterirken, iyileşip savunmasız halinden çıktıktan sonra nefretine kaldığı yerden devam etmesinin altında yatan nedenlerin altında yatan boşluk bizi başladığımız yere geri götürüyor. Belli bir noktadan itibaren çocuk sahibi olduktan sonra fazla önceliği kalmayan Eva’nın iyi niyetli ilgisi bir türlü karşılığını alamayınca geriye fazla seçenek kalmıyor: Kevin kötü bir çocuk! Gerekli şartlara, kendisiyle iyi kötü iletişim kurmaya hevesli ve gayretli ebeveynlere sahip olmasına rağmen özüne nefret tohumları atılmış evcil bir câni.
Filmin romandan kaynaklı olup olmadığını bilmediğim bazı boşlıkları doldurmamış olmasıyla bu kötülüğün geldiği yer hakkında sabit fikirler üretmemizi beklemesi bana pek zekice gelmiyor. Eva’yı ihmalkâr, despot, asabi, şiddet yanlısı bir anne olarak görmüyoruz. Tersine, Kevin’in içindeki kötülüğü otorite boşluğu yaratan, bir de üstüne şiddet içerikli video oyunlarıyla, yanlış ellerde tehlikeli bir silah haline gelebilecek okçuluk sporuyla besleyen sözde ilgili bir baba görüyoruz. Aynı şekilde Kevin’i bir psikolog karşısında ya da nefretini kustuğu okul ortamında da göremiyoruz. Annesiyle yemeğe çıktıklarında konuştukları da yapıcı sayılmaz. Filmde hiç kimse “Kevin hakkında konuşmamız gerek” cümlesini kurmuyor. Bu yüzden bu cümle film için mükemmel bir isim ve belki de bu sayede yaratılan ironiyle mesaj yerini buluyor. Ancak filmin bu boşluklarının gerçekten birer boşluk mu, yoksa pür kötülük üzerine derinlemesine nüfuz etmek için yapılan kasti hareketler mi olduğunun kararı seyirciye kalıyor.
Tilda Swinton, kariyerinin en görkemli performanslarından biriyle filmin yükünü sırtlanmakta. Onu en güçlü gördüğüm rollerinden biri olan 2008 tarihli Julia filminde canlandırdığı karakterin Eva ile olan ruhani çelişkiler içindeki benzerliği de dikkatlerden kaçmayabilir. Başta geleceğin önemli kötü adamlarından biri olacağının sinyallerini veren Ezra Miller olmak üzere Kevin’i canlandıran üç sevimsiz çocuğun yaydıkları negatif enerji, filmi her daim gergin tutmasını biliyor. Lynne Ramsay ise fazla etkin olmadığı sinema dünyasına kurgusuyla yönetimiyle, gizemiyle ve doğrudan görünümlü dolaylı mesajlar içeren finaliyle bir bütün halindeki filmini hediye ediyor. Polytechnique, Elephant, The Life Before Her Eyes gibi benzer temalı filmlere farklı bir perspektiften yaklaşarak onlara çok dirayetli bir halka daha ekliyor. Ama bu filmlerin yaptığı gibi kurbanlardan veya onları kurban eden katilden çok, o katili doğuran anaya hakkıyla bakabilmiş bir filmle hem de.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

































