30 Eylül 2026 Çarşamba
Beautiful Kate (2009)
Yönetmen: Rachel Ward
Oyuncular: Ben Mendelsohn, Bryan Brown, Rachel Griffiths, Sophie Lowe, Maeve Dermody, Josh McFarlane
Senaryo: Rachel Ward, Newton Thornburg
Müzik: Gregory Perkins
Yazar olan Ned Kendall, evlenmek üzere olduğu uçarı ve ukala kız arkadaşı Toni ile birlikte baba ocağına doğru yola çıkar. Çünkü Avustralya’nın ücra bir köşesinde yaşayan kızkardeşi Sally, ölüm döşeğinde olan babası Bruce’un son günlerinde onun yanında olmasını istemektedir. Karısını erken kaybeden Bruce, yıllar evvel Ned, onun ikizi Kate, Cliff ve Sally’den oluşan dört çocuğuna tek başına bakmak zorunda kalmıştır. Bir trafik kazasında ölen Kate ve onun ölümünden kendini sorumlu tutup intihar eden Cliff sayesinde büyük bir trajedi yaşayan ailenin geri kalanları uzun bir aradan sonra tekrar biraraya gelirler. Ama geçmişle ilgili hiç konuşulmamış, aydınlanmamış, kapanmamış sarsıcı gerçekler vardır ve ne kadar acı verse de artık bunları aydınlatmanın zamanı gelmiştir.
Newton Thornburg romanından İngiliz oyuncu, senarist ve yönetmen Rachel Ward’ın uyarlayıp yönettiği Avustralya yapımı Beautiful Kate, geçmişi sırlarla dolu bir ailenin yıllar sonra o sırlarla yüzleşmesini konu alan başarılı bir dram. Sakin başlayan, hatta bir müddet sıkıcı bir hale bürünen film, Bruce ve kızı Sally’nin yaşadığı uzak coğrafyanın sıkıcılığını da bu sayede iyi betimlemiş denebilir. Ned ve Toni’nin biraz da zorunlu ziyareti sonucu aile içinde yıllarca saklı kalmış bazı gerçeklerin geri dönüşlerle serpiştirilmesi, filmin giderek artan ve ters köşeler yapabileceği sinyalleri veren gizemli yapısını güçlendiriyor. Hem konusu, hem de içerdiği sürprizlerle cesur bir uyarlama olarak tanımlayacağımız Beautiful Kate, bu cesaretini genel olarak bir TV filmi kıvamında aktarıyor ki, böylelikle abartı ve duygu sömürüsü tuzaklarından da sıyrılıyor.
Doğup büyüdüğü küçük memleketine dönen ve orada geçmişinin yarım kalmışlıklarıyla mücadeleye girişen büyükşehirli anti-kahraman konseptine gerek edebiyatta, gerekse edebiyat uyarlamalarında yabancı sayılmayız. Bu yönden ilk olarak bana yine bir roman uyarlaması olan 2004 yapımı In My Father's Den’i anımsattı. Fakat bu filme nazaran Beautiful Kate geçmişe daha fazla bağlı ve orada yaşanılan sıra dışı olayların trajik sona doğru götüren rotasını kendi şimdiki zamanıyla karıştıran bir kurgu benimsenmiş. Bu sıra dışılığını, gereken durumlarda rahatsız edici olmaktan kaçınmadan dile getirmiş. Ama dediğimiz gibi kendi sıkılgan ve sakin dramatik yapısını zedelemeden bunu başarmış ki, esasen bu tavrıyla In My Father's Den’e yakınlaşmış.
Oyuncuların genel duruşları da temsil ettikleri değerlerle örtüşmekte. En çok da Kate’i canlandıran Sophie Low’un olması gerektiği gibi gizemli, uçarı, tekinsiz performansı ve tabii ki geçmişte oğulları Ned ve Cliff arasındaki ebeveyn dengesini sağlayamamış, şimdi ise bu başarısızlığıyla Ned sayesinde yüzyüze gelmek durumunda kalmış Bruce Kendall rolüyle Avustralyalı tecrübeli aktör Bryan Brown’ın varlığı dikkat çekici. Bunun yanında ailenin en küçüğü fedakar Sally olarak izlediğimiz Rachel Griffiths’in ılımlı görüntüsü, fırsat bulduğunda birbirini boğazlayabilecek baba-oğul Ned ve Bruce ikilisi arasındaki dengeyi sağlayan sağduyuyu yansıtmada hiç sorun yaşamıyor. Toplamda Rachel Ward’ın edebi vurgusunu ve detaylarını bilmediğimiz bir romanı, mütevazi bir roman uyarlaması dokusunu koruyarak başarıyla filme uyarladığını söyleyebiliriz.
22 Eylül 2026 Salı
Rose (2026)
Yönetmen: Markus Schleinzer
Oyuncular: Sandra Hüller, Caro Braun, Godehard Giese, Augustino Renken, Robert Gwisdek, Maria Dragus
Senaryo: Markus Schleinzer, Alexander Brom
Müzik: Tara Nome Doyle
Otuz Yıl Savaşları sonrasında 17. yüzyıl Almanya’sında geçen film, savaşın yıkımından çıkan gizemli bir asker olan Rose'u takip ediyor. Bir köye gelip terk edilmiş bir çiftliğin mirasçısı olduğunu iddia eden Rose, dönem toplumunun kadınlara tanımadığı özgürlükleri elde edebilmek için erkek kimliğiyle ve belgeleriyle bu iddiada bulunur. Kısa zamanda düzenini kurar, hatta bu düzeni sürdürebilmek adına bir kadınla evlenmeyi bile göze alır. Ancak bir gün bu sırrının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Aslen casting direktörü olan, Michael (2011) ve Angelo (2018) adlı iki filmin yazar/yönetmenliğini üstlenen Avusturyalı Markus Schleinzer’in çektiği Rose, yaşanmış olaylardan esinlenen ve bu esinlenmenin günümüzde dahi yansımalarını taşıyan bir ötekileştirmenin izini sürüyor. Sırf kadın olduğu için toprak sahibi olamayan, mirastan pay alamayan, babası tarafından istediği zaman evlendirilen, hemen çocuk sahibi olması beklenen, kocası tarafından köle gibi kullanılan, hiçbir söz hakkı bulunmayan kadınlar için geçmişten günümüze uzanan bir ayrıştırmanın, dışlamanın, aşağılanmanın karşısına dikilen bir karakterin hikayesi. Toplumun kendinden farklı olana karşı mesafesi, hatta yok etmeye yönelik eğilimleri, bireyin de ancak rol yaparak, kendini gizleyerek o toplumun bir parçası olmak istemesi, en önemlisi de özgür olmak istemesi üzerine sessiz bir ağıt.
Özellikle Michael ile art house bir pedofili hikayesi anlatan, dingin ama ürkütücü bir tarzla yönetmenliğe adım atan Markus Schleinzer, Rose'u da bu dinginlikle ele almış. Geçmişine değinmeden, filmin hemen başında bir erkek gibi köye gelip mirasını devralması, köy ileri gelenleriyle ve kendi çalışanlarıyla ilişkileri, onlardan biri olan Großbauer'in kızı Suzanna ile ticari evliliği hem belli bir hızda, hem de kendi içinde belli bir yavaşlıkta vuku buluyor. Schleinzer, bazı önemli sahneleri bize göstermeyip atlamayı tercih ediyor. Bunun filmi biraz etkisiz kıldığı söylenebilir. Bu atlanan anlar sözlerle veya muğlak bırakılarak anlatıya eklemleniyor. Üstelik filmin bir de anlatıcısı var ve zaman atlamalarından kalanları en azından ondan duymak isteyebiliyoruz. Bazılarını duyuyoruz da. Yine de bu durum Schleinzer’i fazla temkinli bulmamızı değiştirmiyor. Bu atlamalar da belki kendince gereksiz gördüğü şiddet, istismar, entrika unsurlarından filmin arınmasını, özgürlük temasını öne çıkarmasını sağlıyor. Schleinzer, bu şekilde hikayeyi melodramdan uzak tutuyor. Filmin siyah beyaz çekilmesi ise yalnızca estetik bir tercih değil. Sert ışıklar, boş manzaralar ve sessizlik, savaş sonrası dünyanın kasvetini, yılgınlığını yansıtıyor. Aynı zamanda, tüm o yılgınlığa rağmen bağnazlığın dimdik ayakta kalışıyla insanları, özellikle de kadınları boyunduruk altına almış depresifliği de bu siyah beyazlık iyi betimliyor.
Rose, anlatım hızını ve yavaşlığını dengeleyen, az da olsa sabır isteyen, sessizliği ve ayrıntıları önemseyen bir yapım. Tarihsel bir hikaye üzerinden kadınların bireysel özgürlük, kimlik ve toplum baskısı hususlarında ne kadar mağdur olduklarını, günümüz hassasiyetlerine bile uğrayacak şekilde işliyor. Rose'un "pantolonun içinde daha fazla özgürlük vardı” sözü, filmin ana fikrini özetliyor aslında. Sandra Hüller’in performansı ise filmin en büyük gücü. Hüller burada alışılmış anlamda büyük duygusal patlamalar sergilemiyor. Aksine, az konuşan, duygularını bastıran ve sürekli dikkatli olmak zorunda kalan bir karakter yaratıyor. Beden dili, yürüyüşü ve bakışlarıyla Rose’un sürekli üzerinde taşıdığı yalanı, yükü, gerilimi hissettiriyor. Bu işleniş yönünden güçlü karakteri, özellikle zayıflıklarıyla güçlü kılıyor. Schleinzer'ın 17. yüzyıl muhafazakarlığını ele alış biçiminin izleri, belli hatlarla 21. yüzyıl muhafazakarlığında da görülebiliyor. Albert Nobbs, The Ballad Of Little Jo, Osama gibi farklı coğrafyalardan, "özgür olmak, iyi bir eğitim almak, meslek sahibi olmak, hayatta kalmak için erkek rolüne bürünme" temalı filmler arasında gösterilecek yeni bir filmimiz daha oldu. Rose, günümüzde hala sıcaklığını koruyan kadına yönelik şiddet, cinayet, istismar, rızasızlık temalarının 17. yüzyıl yansımalarındaki farklılıklara ve aynılıklara temas eden güçlü bir dönem filmi.
Etiketler:
2026,
Almanya,
Avusturya,
z) Siyah-Beyaz Filmler Kuşağı
9 Eylül 2026 Çarşamba
El ser querido (2026)
Yönetmen: Rodrigo Sorogoyen
Oyuncular: Javier Bardem, Victoria Luengo, Melina Matthews, Marina Foïs, Raúl Arévalo, Pablo Gómez-Pando, Raúl Prieto, Pepa Gracia,
Laura Birn
Senaryo: Isabel Peña, Rodrigo Sorogoyen
Müzik: Olivier Arson
Esteban Martínez (Javier Bardem), uluslararası üne sahip, Oscar kazanmış, egosu ve geçmişteki taşkınlıklarıyla ünlü bir yönetmen. Yıllardır görmediği kızı Emilia'yı (Victoria Luengo) yeni filminin başrolünde oynaması için bir restorana davet eder. Ancak bu teklifin ardında yalnızca profesyonel bir amaç yoktur. Esteban aslında 13 yıllık yokluğunu bu şekilde telafi etmek istemektedir. Emilia teklifi kabul eder. Ama film çekimi sürecinde geçmişin hesaplarının ortaya serilmesi kaçınılmaz olacaktır. Rodrigo Sorogoyen'in tüm filmlerinde beraber çalıştığı Isabel Peña ile senaryosunu yazdığı ve endisinin yönettiği El ser querido (The Beloved), konusu sebebiyle ilk olarak Joachim Trier'in Sentimental Value filmiyle karşılaştırılmaya başladı. Sorogoyen ve Isabel Peña, bu projeden haberdar olduklarında kendi filmlerinin üzerinde çalışmaya devam ettiklerini anlatmışlar. Sorogoyen, aynı başlangıç fikrinden tamamen farklı filmler çıkmasının mümkün olduğunu belirtmiş. Kaldı ki iki film birbirinden oldukça farklı. Trier daha çok aile, sanat ve kuşaklar arasındaki duygusal miras üzerine odaklanmış, El ser querido'ya nazaran karakter fazlalığı filmin farklı odaklarda gezinmesine yol açmıştı. Oysa Sorogoyen, belki de Sentimental Value'nun doğrudan ve samimi biçimde eğilmediği, evladını terk etmiş bir insanla yeniden ilişki kurmanın ahlaki ve psikolojik zorluğunu masaya yatırıyor. Sadece baba-kız arasındaki bu hassas dinamiklere odaklanıyor. Zaten Emilia'nın film teklifini kabul etmesiyle film bu muadilinden tamamen ayrılarak özgünleşiyor.
El ser querido, "problemli baba-kız ilişkisi" başlığı altında sevgi ve öfkenin aynı anda var olabilme ihtimalini, sevginin affetmeyi ne derece kolaylaştıracağı, terk edilmenin telafisinin mümkünatı gibi çatışmaları tartışmaya açan bir dram. Hafıza, suçluluk, ebeveynlik, sanat ve affetme üzerine katmanlı bir film. Sorogoyen, El ser querido'yu babasına ithaf etmiş. Filmin Sorogoyen'in özel hayatıyla bağlantısı var, ama bunu otobiyografik diye okumak yanlış olur. Zira babası onu terk etmediği gibi, ilişkileri de kötü değil. Dolayısıyla Javier Bardem'in karakteri Sorogoyen'in babasının bir portresi değil. Sorogoyen'in anne ve babası ayrılmış. Kendisi çocukluğundan beri annesiyle yaşamış, ancak babasıyla ilişkisinin mükemmel olduğunu söylüyor. Yine de hayatında bir tür baba yokluğu deneyimlemiş ve bunu elinden geldiğince dışarı vurabilecek bir kurgu ortaya çıkarmış. Hem fiziksel, hem duygusal anlamda baba figürünün yokluğu bunun gibi pek çok senaryoya ilham vermiştir. Görünürde El ser querido'nun da fazla bir farkı yok. Ama gerek senaryonun görsel değil, sözel olarak geçmişi canlandıran anların samimiliği, bu anlardan yapılan duygusal çıkarımların sahiciliği ve tabii oyuncu performansları filmi yukarı taşıyan en belirgin unsurlar. Esteban'ın kızını gerçekten sevdiğine, Emilia'nın da babasına duyduğu öfkeye rağmen ona bir bağ hissetmesine ikna olmamız çok kolay. Ne var ki özellikle artık yetişkin bir kadın olan Emilia tarafında çocukluğunun eksikliklerini atlatmak o kadar kolay olmamış.
Film farklı görüntü formatları ve özellikle 35 mm, 16 mm ve 8 mm görüntüler, ayrıca siyah-beyaz bölümler kullanıyor. Bunlar yalnızca güzel görünen biçimsel numaralar değil, karakterlerin psikolojik durumlarıyla ve film içinde film fikriyle ilişkilendiriliyor. Bu ilişkilendirmede bazen savruk görünse, sinemanın dilini değiştirdiğini fazla belli etse de genel olarak filmin duygusal karakterine uyumlu bir biçimden söz edebiliriz. Hatta çok iyi çekilmiş iki sahne bunun en güçlü kanıtı. Filmin yaklaşık 20 dakikalık açılış restoran sekansı çok önemli. Sorogoyen, Bardem ile Luengo'nun çekimden önce birbirleriyle tanışmamalarını ve prova yapmamalarını istemiş. Hatta bu uzun karşılaşma sırasında senaryoda olmayan konuşmalar ve sessizlikler için alan bırakmış. Estaban'ın filminin çekimleri sırasında, açık havadaki yemek masası sahnesinde oyuncuların bir türlü havaya giremedikleri, Esteban'ın da sahneyi çekememekten dolayı adım adım sinirlenmeye başladığı yaklaşık 15 dakikalık bölüm de giderek artan gerilimi, özellikle de Esteban ve Emilia arasında yükselen tansiyonuyla çok çarpıcı. Que Dios nos perdone, El reino, As bestas gibi filmlerinde çok güçlü gerilim anları yaratmış Sorogoyen, burada gerilimin kaynağını değiştirerek senaryonun özüne inebilmiş. Baba ile kızın gerçek ilişkisiyle, baba ile kızın kamera karşısında oynadığı ilişkinin farklı parametrelerini, gelgitlerini, hesabı görülmemişliğini gerçekçi bir sinema diliyle işlemiş. bunu yaparken kimi zaman bir çığlık atma isteği de, ince bir sızıyla sakince gözyaşı dökme isteği de uyandırmış.
Esteban'ın karizması, başarısı ve entelektüel otoritesi, yıllardır kendi davranışlarını haklılaştırmasına yardımcı olmuş. Usta aktör Javier Bardem bunu sürekli yüksek sesle oynamak yerine bakışlarla, küçük jestlerle ve konuşmaların içindeki ton değişimleriyle veriyor. Bardem, Esteban'ı sevimli hale getirmeye çalışmıyor ama kendi şimdiki zamanında kötü bir baba portresi de çizmiyor. Sadece geçmişindeki yanlışlardan belli dersler çıkarmış ancak o zamanki kötü babalığını telafi etmek için çok geç kaldığının farkındalığına uyanan bir adam olarak Emilia'ya nasıl yaklaşacağının acemiliğini yaşayan bir adam. Bardem'in oyunculuk ağırlığı altında Emilia karakterinin silinmesi çok kolay olabilirdi. Fakat Victoria Luengo buna izin vermiyor. Emilia'nın öfkesi bağırarak ifade edilen bir öfke değil. Daha çok kırılganlık, mesafe, tereddüt, dengede durabilme üzerinden ilerliyor. Bu cümleleri söyletebildiği için Victoria Luengo'nun performansı da çok doğru yerlerde durmakta. Her iki oyuncu için de bir bakış, bir suskunluk veya yanlış bir cümle duruma göre hem tehditkar, hem de ince sızılar yaratan bir hüzün ifadesi haline gelebiliyor. Sonuç olarak baba-kız ilişkisi aracılığıyla birçok duyguyu bir araya getiren, yüzeyi de, psikolojik derinliği de farklı miktarlarda perdeye aktarabilen güçlü bir Sorogoyen dramıyla daha karşı karşıyayız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)



