2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2026 Pazartesi

Fish Tank (2009)


Yönetmen: Andrea Arnold
Oyuncular: Katie Jarvis, Michael Fassbender, Kierston Wareing, Rebecca Griffiths, Charlotte Collins
Senaryo: Andrea Arnold

15 yaşındaki Mia’nın en büyük tutkusu danstır. Dans yarışmasına katılıp kazanmak için kendi kendine çalışmaktadır. Kafasına göre takılan annesi ve arkadaşlarıyla sorunları olan Mia'nın yaşamı, annesinin eve yeni bir erkek arkadaş getirmesiyle değişmeye başlar. Yakışıklı ve karizmatik Connor, Mia için bir baba figürü olmasının yanında duygusal ve cinsel yönden de ilgisini çeker. 2010 BAFTA ödüllerinde En İyi İngiliz Filmi seçilen, 2009 Cannes’da da jüri özel ödülü alan Fish Tank, Andrea Arnold’un yazıp yönettiği ikinci uzun metraj çalışması. İlki olan Red Road’da gerek konu, gerekse tempo açısından çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Fish Tank ise Red Road’a nazaran daha dinamik, dramatik ve sürükleyici bir yapıda. Yine de her iki filmin, kadın ruhunun sıkıntılı bir atmosfere hapsedilme duygusu yönünden ortak paydaları yok değil. En güçlü yanı doğallığı. Sanki bir reality izliyormuş hissi yaratması, akvaryuma benzeyen site dairelerindeki hayatların çalkantıları gerçekçi bir bakışa sahip. Seyirciyi adım adım iç burkan bir drama hazırlamasıyla, içinden çıkmak için can atılan bir akvaryumdan çıkışın da peri masalları gibi sonuçlanmayacağı yönündeki savunusunun ayaklarını yere bastırabiliyor.

Mia rolündeki Katie Jarvis’in birçok festivalden ödülle dönen performansı, çoğunlukla rol yapıyormuş duygusu vermeyen, ama bu yüzden keyif veren bir duruş sergiliyor. Zaten kendisi oyuncu da değil. Andrea Arnold onu tesadüfen bir tren istasyonunda gördükten sonra seçmelere katılması için ikna etmiş. Böylece sinema dünyası, ümit veren genç bir yetenek daha kazanmış. Jarvis hem Mia karakterinin, hem de filmin yükünü belki de hiç özel bir çaba sarfetmeden taşıyabilmekte. Jarvis’in yanı sıra, ilk çıkışını Ken Loach ustanın It's a Free World... filmiyle gerçekleştiren Kierston Wareing’in büyümemiş anne Joanne rolü de Mia etrafında daralan hayat çemberinin en mühim parçasını oluşturmakta. Tabiî 300, Hunger, Eden Lake, Inglourious Basterds filmlerinin başarılı aktörü Michael Fassbender’ın canlandırdığı Connor da başka bir mühim parçasını…

Fish Tank, yine bir BBC Films yapımı olan An Education ile bazı benzerlikler taşıyor. Ama An Education’ın elegan ve kurgusal barizliklerinin karşısında Fish Tank’in çiğ tadını benzeştirmek gibi bir niyet sözkonusu değil elbette. Sadece her iki filmin merkezinde yer alan iki genç kızın kendi akvaryumlarından çıkıp engin denizlere açılma hayalleri sonrası çektikleri sancılarla kendini gösteren bir benzerlik bu. Anlaşılan BBC Films, kendilerinden yaşça büyük erkeklerle ilişkiye giren kızlar konusundaki hassasiyetini, bu tür filmleri mesaj niyetine kullanarak toplumsal bilinç edindirme misyonu yüklenmiş. Ne diyelim, mesaj vereceksen de bu iki film gibi ver. Bu açılardan baktığımda Fish Tank’i daha çok beğendiğimi itiraf edeyim. Bundan böyle Andrea Arnold da Red Road’un ardından daha farklı beklentiler içinde izlenecektir bana göre. Özellikle 2011’de görücüye çıkacak olan ve daha önce William Wyler, Luis Buñuel, Peter Kosminsky, Robert Fuest, A.V. Bramble, Jacques Rivette gibi yönetmenlerin uyarladığı Emily Brontë romanı Wuthering Heights’i yorumlayacak olması, her ne kadar artık kendisinden Fish Tank gibi spontane hikâyeler umulsa da ilginç bir haber olarak görünüyor.

18 Mart 2026 Çarşamba

Polytechnique (2009)


Yönetmen: Denis Villeneuve
Oyuncular: Maxim Gaudette, Sébastien Huberdeau, Karine Vanasse, Evelyne Brochu, Johanne-Marie Tremblay
Senaryo: Jacques Davidts

6 Aralık 1989'da Montreal'deki École Polytechnique de Montréal üniversitesinin mühendislik bölümünü Marc Lépine adlı gencin basıp 14 kadını öldürmesi, daha sonra üniversitede bulunan 14 kişiyi yaralamasının ardından intihar etmesini konu alan Kanada yapımı Polytechnique, ülkesinde etki kadar tepki de yaratmış bir yapım. Gerçek isimlerin kullanılmayıp, kan görünmemesi için siyah beyaz çekilen film, olaydan sağ kurtulan Jean-François ve Valérie adlı iki öğrencinin katliam günü ve sonrasında yaşadıklarına temas eden anlatımıyla 75 dakikalık etkileyici bir dram. Bu iki karakter yanında, katliamı gerçekleştiren gence de bir parça yakından bakabilen, bu sayede çift taraflı bir dram/gerilim yaratmayı başarabilen yapıda olduğu söylenebilir. Bu elim olayın trajik boyutlarını çarpıcı biçimde yansıtmasından başka, yönetmen Denis Villeneuve’in siyah beyaz tercihi, film bitince etkileyici bir fotoğraf sergisinden çıkmış hissi yaratıyor.

Açılışta fotokopi odasında rastgele kurşunlarla vurulanları izledikten sonra olayın sabahına dönüş, ünlü Picasso tablosu Guernica göndermesi, sınıf baskınını önce Jean-François, sonra da Valérie’nin gözünden sunan anlatım, bu iki öğrenciyi ve katliamı gerçekleştiren genci canlandıran Sébastien Huberdeau, Karine Vanasse, Maxim Gaudette üçlüsünün başarısı ve tabiî şiirsel nitelikteki siyah beyaz çekimler filme dramatik olgunluk kadar, keyif veren bir dinamizm de katıyor. Katilin gerekçesi olan feminizm ise filmde olduğu kadar gerçekte de gizemini koruyor. Çocukluğunda annesinden değil, babasından şiddet gördüğü bilinen Marc Lépine’in karşı cinsle olan ilişkilerine dair de ipucu yok. Yine de çocukluktan kalma travmaların birikip böyle bir patlamaya sebep olması da görülmemiş şey değil. Kendi adıma benzer temaya sahip Klass veya Elephant’tan daha etkileyici bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

12 Kasım 2025 Çarşamba

Das weisse Band (2009)


Yönetmen: Michael Haneke
Oyuncular: Christian Friedel, Burghart Klaußner, Josef Bierbichler, Ulrich Tukur, Susanne Lothar, Ursina Lardi, Leonie Benesch, Fion Mutert, Maria-Victoria Dragus, Leonard Proxauf, Levin Henning, Johanna Busse, Rainer Bock, Thibault Sérié, Roxane Duran, Miljan Chatelain, Eddy Grahl
Senaryo: Michael Haneke

1913 Almanya’sında bir köyde geçen yeni Michael Haneke filmi Das weisse Band’de usta, hem diğer filmlerinde beslendiği karakteristiklerine, hem de kendisinden pek de beklenmeyen üslup ve tekniklere başvuruyor. Öyle ya da böyle, kendisini bir Haneke yapıtı olarak tanımlatabiliyor. Klâsiklerin masum ve gizemli görsel ambiyansını yakaladığı siyah-beyaz tercihi, tipik Haneke paranoyalarını kırsalın saflığına taşıyarak görünenin ardındaki pastoral cehennemi her yönüyle kutsuyor. Bu sayede çocukların oyun oynadıkları tekinsiz su kenarları, sinsi güneşin aldatıcı parlaklığı, karla kaplı yollar, nereden estiği belli olmayan rüzgâr, büyük savaş öncesison demlerini yaşayan bereketli tarlalar Haneke’nin edebî bir gerçeklik taşıyan anlatımına kusursuz bir dekordan öte, bir kişilik katıyorlar adeta.

Das weisse Band’e evsahipliği yapan küçük Alman köyü, toprak ağası, çiftçisi, rahibi, doktoru, öğretmeni, hizmetçisi, ev kadını ve en önemlisi çocukları ile Haneke’nin sınıfsal farklılıklardan, her yaşa ait şiddet eğilimlerinden, insanoğlunun karanlık taraflarından beslenen eleştirel yapısına mükemmel bir pilot bölge oluşturuyor. Bu meslek dallarını ve sosyal konumları temsil eden bireyler vasıtasıyla savaş öncesi, aslında zeminin ne kadar kaygan olduğuna, aile, din gibi kutsal kisvelerin altında sessiz ve derinden bir savaşın çok önceleri başlamış olduğuna dair tüyler ürperten tespitler sunuyor. Yine bu başlıklardan hareketle siyasi, dinî, bilimsel ve sosyal baskılardan en fazla etkilenen çocukların da bu katı sisteme bağışıklık kazanarak uyum sağlamış görüntüsü, kolektif paranoyaların zamansız ve evrensel gerçekliğini gözler önüne seriyor. En küçük yerleşim biriminde bile oturtulmuş olan, nesilden nesile aktarılan düzenin kendi içinde ne kadar kokuşmuş olduğunu gözümüze sokmadan ustaca ifade eden Haneke, tüm bunları gözümüze sokmaya çalışsa bu kadar etkili olamayabileceğinin bilincinde bir sinema adamı.


Köle-efendi ayrımına, geleneksel hale gelmiş pedagojik saptırmaların yarattığı sessiz travmalara, enseste, fiziksel ve sözel aşağılamalara mâruz kalan çocukların I. Dünya Savaşı Almanya’sında ve sonrasında cephede ve geride aktif rol oynayacak bireyler haline geldikleri fikrinin temellerini bir köyde arayan Haneke, bu sayede iyiliğin, saflığın, masumiyetin sembolü bir yerleşim biriminde kötülüğün, sapkınlığın ve suçun kaynağına da inmiş oluyor. Bugüne dek Nazi Almanya’sına dair okuduğumuz, izlediğimiz, duyduğumuz her şeyin kaynağından bir kesit sunuyor. Masumiyetini yitirdiği gerekçesiyle koluna beyaz bant takılan Martin’in acı ve nefret dolu bakışlarında bir nazi subayını, Klara’nın katı disiplinle yetiştirilmiş kişiliğinin az da olsa açık ettiği faşizan soğukkanlılığı görebiliyoruz. Artık bir ritüel halini almış toplu dayak seramonisinin gerçekleşeceği odanın kapısı yüzümüze kapandığında, yıllar sonra o kapının bir gaz odasına ait olacağını, masumiyetin yitiriliş sembolü bantın bir benzerinin de kimlere takılacağını tahmin edebiliyoruz.

Gösterdiği şiddet kadar göstermediği ile de kendi sinemasının efendisi olan Haneke, Das weisse Band’de uzun planlar ve durağan anlatımından biraz uzaklaşarak belli bir ritme ayak uyduran, fakat etkisinden hiç birşey yitirmeyen dilden konuşuyor. Özellikle Avrupa sinemasının siyah-beyaz estetiğinin sinematografik nostaljisini, Haneke usülü tedirginliklerle kusursuz harmanlıyor. Josef Bierbichler, Ulrich Tukur, Susanne Lothar (nedir bu kadının Haneke’den çektiği!) gibi tecrübeli Alman oyuncular yanında, özenle seçildiği her hallerinden belli çocuklardan oluşan ekip de Haneke’nin oyuncu yönetiminin çetrefilli yollarından başarıyla geçtiklerini sezdiriyorlar. Yılın, hatta belki de son yılların en iyi filmlerinden biriyle karşı karşıya olmamız, Michael Haneke gibi üstün değerlerin Avrupa sineması için ne kadar hayati öneme sahip olduğunu çarpıcı biçimde bir kez daha hatırlatıyor.

14 Temmuz 2025 Pazartesi

Le Hérisson (2009)

 
Yönetmen: Mona Achache
Oyuncular: Josiane Balasko, Garance Le Guillermic, Togo Igawa, Anne Brochet, Ariane Ascaride, Wladimir Yordanoff,  Sarah Le Picard
Senaryo: Mona Achache, Muriel Barbery
Müzik: Gabriel Yared

Varlıklı insanların bulunduğu bir apartmanda ailesiyle birlikte yaşayan zeki ve hayattan şimdiden bıkmış 11 yaşındaki Paloma, 12 yaşına gireceği 16 Haziran'da intihar etmeyi planlamıştır. Önünde 165 gün vardır ve geride el kamerasıyla çekeceği bir film bırakmaya karar vermiştir. Hayatın neden anlamsız olduğunu gösteren bir film... Mona Achache’ın yazıp yönettiği 2009 yapımı filmi Le hérisson, Muriel Barbery’nin çok satan romanı The Elegance Of The Hedgehog'dan (Kirpinin Zarafeti) uyarlanmış sade, sıcak, hüzünlü, derinlikli bir yapım. Hikâyenin merkezinde Paloma var gibi görünse de aslında üç yalnız ruh yer alıyor: Dış dünyaya karşı duvarlar örmüş 54 yaşındaki apartman görevlisi Renée, ölüm ve hayatın anlamsızlığı üzerine kafa yoran Paloma ve apartmana yeni taşınmış zarif bir Japon beyefendisi olan Kakuro Ozu... Film bu üçlü sayesinde hayatın görünmeyen köşelerine ışık tutan, zeki, elit ve içsel bir keşif barındıran, birbirleriyle kesişmesi kaçınılmaz, iç içe geçmiş üç küçük hikaye sunuyor. Temel harcında burjuva hayatının yüzeysel görkemine karşı duran bir anlatı mevcut. Apartman görevlisi bir kadın, varlıklı bir adam ve yaşına rağmen son derece olgun fikirlere sahip bir çocuk arasındaki etkileşimler belli konular etrafında çok güzel şekilleniyor. Üç karakter farklı açılardan birbirlerine çok ince dokunuşlarda bulunuyor, birbirlerine çok iyi geliyorlar.

Paloma'nın depresif ama bir o kadar da renkli iç dünyası seyirciyi çocuk bakışıyla sorgulamaya yönlendirirken, Renée'nin katı yalnızlığı ve bu katılığı yumuşatmaya çalışan Kakuro'nun ikinci bahar arzusu filme çeşitlilik, derinlik ve denge sağlıyor. En derinlikli karakter sayabileceğimiz Renée dışarıdan donuk, sıradan ve asabi bir kadın gibi görünürken, içinde büyük bir edebiyat ve sanat evreni taşıyor. Bu çelişki, filmin temel metaforu olan "kirpi" benzetmesinde ifadesini buluyor: Dışı dikenli, içi yumuşak. Zengin insanların yaşadığı bir apartmanın görevlisi olmasından dolayı sınıfsal mesafesini korumaya çalışmanın, uzun süre dul ve yalnız kalmış olmanın dikenleri bunlar. Onun bu dikenler gerisinde kalmış anaçlığına Paloma, duygusal ve sanatsal derinliğine ise Kakuro sızmayı başarıyor. Gardını düşürdükçe hayattan aldığı tat da artıyor. Paloma kamerasıyla onu filme alırken söyledikleriyle kendine olan olumsuz bakışını bu iki karakter sayesinde değiştirebileceğine olan inancı büyüyor. Paloma gibi şımarık olması beklenen ama olgun ve zeki bir zengin çocuğunun, Kakuro gibi kültürlü bir centilmenin kendisinden pekala hoşlanabileceğini sindirmeye başlıyor. Her ne kadar Paloma kendi ölümüne hazırlık yapıyor olsa ve onun sayesinde filmin üzerine ölüm ve yalnızlık temalı bir kasvet çöküyor gibi görünse de film aslında hayatın değerini kutsuyor. O yalnızlığın paylaştıkça nasıl azalacağını, hatta iyileştirici bir duyguya evrilebileceğini çok güzel betimliyor.

Paloma, Renée, Kakuro farklı sahnelerde birbirlerine ilişkilerini pekiştirici çok hoş dokunuşlarda bulunuyorlar. Çikolata, ramen, bir kedi, bir fanus balığı, Anna Karenina, 1950 yılına ait Yasujirô Ozu filmi Munekata kyôdai (The Munekata Sisters - bu arada Renée'nin, soyadı Ozu olan Kakuro'ya "yönetmenin akrabası mısınız" diye sorması da çok tatlıydı) ve daha bir çok ayrıntı filmin içinden serin yaz meltemi gibi geçiyor. Rus yazar Leo Tolstoy'un Anna Karenina romanının girişindeki " bütün mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz ailenin mutsuzluğu da kendine özgüdür" cümlesi, uzunlu kısalı hayatlarında farklı mutsuzluklar yaşamış bu üç insanın aynı evde yaşamayan ama küçük ve çok özel anlar paylaşan bir aileye benzeyip kendine özgü bir hal almalarına atıf sayılabilir. Mona Achache’ın yönetmenliği sade ama etkili. Le hérisson görsel estetik anlamında kitaplar, çay fincanları ve kitaplarla dolu odaları ile Japon estetiğini çağrıştırır biçimde minimal ama anlam yüklü. Achache’ın arada sırada sessiz anlara yer vermesi, karakterlerin iç dünyalarını daha derin hissetmemize olanak tanıyor. Oyunculuk yönünden ise Renée karakterini canlandıran Josiane Balasko öne çıkmakta. Balasko, kelimelerden çok bakışlarla ve beden diliyle karakterinin iç dünyasını nasıl yansıtacağını o minimallik anlayışına uygun bir biçimde gösteriyor. Le hérisson ölüm, sınıf ayrımı, yalnızlık ve edebiyat gibi temaları zarif bir şekilde ele alırken yaşamın küçük, sessiz, dokunaklı anlarının da ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan bir film. Kitabın edebi dilinin sinemaya çok iyi uyarlandığı anlaşılmakla birlikte ortaya melankolik bir yapım çıkmış. Fransız sinemasının naif, içsel ve entelektüel tarafını sevenler için Le hérisson, izlenmesi gereken özel filmlerden biri.

2 Haziran 2022 Perşembe

Rapt (2009)

 
Yönetmen: Lucas Belvaux
Oyuncular: Yvan Attal, Anne Consigny, André Marcon, Françoise Fabian, Alex Descas, Michel Voïta, Marc Rioufol, Patrick Descamps, Sarah Messens, Julie Kaye
Senaryo: Lucas Belvaux
Müzik: Riccardo Del Fra

Büyük bir endüstriyel şirketler grubunun başkanlığını yapan, evli ve iki kız sahibi varlıklı iş insanı Stanislas Graff birgün evinden çıktıktan sonra organize şekilde kaçırılır. Onu bilinmeyen bir yere getiren maskeli adamlar bir parmağını keserek fidye talepleriyle birlikte ailesine gönderirler. Adamlar Graff'ın özgürlüğü karşılığında 50 milyon euro istemektedirler. Metresi, pahalı zevkleri, yüklü kumar borçları bulunan Graff'ın bu gizli ve hızlı yaşamı ifşa olup kamuoyunda da olay yaratır. Fidyeyi fazla bulan şirket grubu polisle işbirliği yaparak Graff'ı kurtarmanın yollarını aramaya başlar. Aktör, senarist, yönetmen Lucas Belvaux'nun yazıp yönettiği Rapt, sürükleyici bir kaçırılma hikayesi. Önce Stanislas Graff'ın hızlı iş ve özel hayatını özet geçerek başlayan film, kaçırılmasıyla birlikte çatışmasını kurmuş oluyor. Graff'a "eden bulur" gözüyle bakmak ile, kaçıranların davranışları yüzünden ona acımak arasında gidip gelen bu çatışmaya, çıkarlarını korumak ile başkanlarını kurtarmak ikilemi arasında kalan şirket grubunun durumu da ekliyor. Öte yandan çapkınlıklarla, pahalı zevklerle dolu sorumsuz bir hayatın ifşasıyla zor durumda kalan eşi Françoise ve iki kızının dramı da hikayenin katmanlaşmasını sağlıyor. Olayın polisiye kanadında ise profesyonel fidyeciler ile polis arasındaki akıl oyunları, heyecanlı takip sahneleri ilgiyi canlı tutan etkenler. Yani Graff ve fidyeciler, polis ve başkan vekili André Peyrac önderliğindeki şirket grubu, Graff ailesi olmak üzere üç kanaldan akan film, başarılı bir kurguyla bu üçlü akışı tek bir havuzda toplamayı, çatışmalarına, ikilemlerine sahip çıkmayı biliyor.

Yüklü fidye meblağını ödeyemeyen şirket ve fidyeyi alamayıp "yatırımlarına" zarar veremeyeceklerini anlayınca indirime giden fidyeciler arasındaki mücadele, bir süre sonra "fidyeciler kim" sorusunu da devre dışı bırakacak şekilde işleniyor. Kim, neden (fidye için olduğunu bilsek de) gibi sorular yerine sürecin kendisine odaklanan Lucas Belvaux, pek de beklenmedik bir hamleyle uzayan bu süreci sonlandırıp yeni bir evre açmak suretiyle filmin final bloğunda kendi tarafını, haliyle seyircinin tutacağı tarafı netleştiriyor. Bu beklenmedik hamlenin getireceklerini gayet iyi tasarlamışken, daha fazlasını da seyircinin hayal gücüne bırakmayı yeğliyor. Aslında seyirci de o "daha fazla"ya tanık olmak isterdi pekala. Ancak bazı senaryoların başvurduğu bu tercih, filmin tadında bir şekilde gizemli kalmasını, devamı için seyircinin çeşitli teorilerde bulunmasını veya filmin bittikten sonra bile bir süre zihinlerde taze tutulması amacını taşır. Bu anlamda Rapt amacına ulaşmış bir film denebilir. Belvaux'nun yönetmenliğinde çok fazla sinema bulamasak da filme akışkanlık sağlayan iyi bir kurgu görmekteyiz ki, bu da filmin tam da ihtiyacı olan şey. Yine belki de ihtiyaç olduğu üzere Yvan Attal ve Anne Consigny'nin keskin performansları dışında diğer oyuncuların mekanik duruşları filme belli  soğukluk ve mesafe getiriyor. Attal ve Cosigny'nin ise bu mekanikliğe ayak uydurmaları kadar, canlandırdıkları karakterlerin yükünün altından iyi kalktıkları görülüyor. Rapt, ahlaki yozlaşmanın, güç zehirlenmesinin, bencilliğin hem aile içinde, hem de kamu nazarında ödemesi gereken bedeller üzerine bir suç dramı olarak iddiasız ama sözünü söyleyebilen bir film.

7 Ekim 2021 Perşembe

Flickan (2009)


Yönetmen: Fredrik Edfeldt
Oyuncular: Blanca Engström, Shanti Roney, Annika Hallin, Tova Magnusson, Leif Andrée, Ia Langhammer, Vidar Fors, Emma Wigfeldt, Michelle Vistam, Krystof Hádek
Senaryo: Karin Arrhenius
Müzik: Dan Berridge

Karin Arrhenius'un senaryosunu yazdığı, Fredrik Edfeldt'in yönettiği Flickan, 1981 yazında İsveç taşrasında geçen dokunaklı bir büyüme hikayesi anlatıyor. Adı seyirciye söylenmeyen 9.5 yaşındaki kızın ebeveynleri bir yardım projesi için Afrika'ya gideceklerdir. Kız da yeni bir ülke göreceği için çok heyecanlıdır. Ama son dakikada güvenlik nedeniyle o yaşta bir çocuğun Afrika'ya götürülmesinin önünde bir engel çıkar. Yolculuğu iptal etmeyen ebeveynler, kendileri yokken kızlarına göz kulak olması için sorumsuz, başına buyruk teyzesi Anna'yı çağırırlar. Beklendiği gibi yeğeniyle pek ilgilenmeyen Anna, sevgilisiyle denize açılmak için küçük kızı evde bir başına bırakınca, kızın hayatı boyunca unutamayacağı bir yaz macerası başlar. Yalnızlık temalı filmleri yetişkinlerin türlü bakış açılarıyla izlemiş seyirci için Flickan, nadir biçimde bu defa küçük bir kız çocuğu üzerinden bu temanın dinamiklerini yoklayan bir film. Yan karakterler ve olaylarla gayet iyi desteklense de özünde kızın yalnızlığını, terk edilmişliğini betimlemek, şekillendirmek, bir olgunlaşma evresi olarak demlemek niyetiyle hareket ediyor.

Ebeveynlerinin kendisini Afrika'ya götüremeyeceğinin anlaşılması sonucu geziyi iptal etmeyerek onu teyzesine emanet etmeleri, teyzesinin de sorumsuzca davranıp onu tek başına bırakması, her ne kadar dillendirilmese de, kızın içten içe istenmediği duygusuna kapılmasına neden oluyor. Film duygusal açıdan öyle sakin ve melankolik bir atmosfer kuruyor ki, bu duygunun dillendirilmemesinden güçlü bir dil kuruluyor adeta. Kızın yeniden kurmak zorunda kaldığı rutinlerden ya da bir anda rutinsiz kalmaktan doğan dengesizlikler onu ince çizgiler üzerinde yürümeye zorluyor. Doğruyu yanlıştan tam olarak ayırt edemeyen bir yaşın saflığıyla, kendi içinde kabullenmek zorunda kaldığı teyzesinin sorumsuzluğunu ifşa etmemek adına onu soran komşusu Gunnar'a yalanlar söylüyor. Daha fazla dışlanmamak için kız arkadaşları Tina ve Gisela'nın zorbalıklarına karşı gelemiyor, onu kullanmalarına izin veriyor. Sınıf arkadaşı Ola ile ara ara yalnızlığını paylaştıkça yükü hafiflese de, yağmurlu bir gecede anne babasının yatağına, onların da orada olduklarını hayal ederek sığınıyor. Filmin bu tek kişilik dünyasında yarattığı yan karakterlerin ve tasarladığı olayların hepsi, küçük kızın yalnızlığının şekillendirilmesine abartısız ve doğal yollarla hizmet ediyor.

Yetişkinlerin dünyasında tek başına bırakılmış 9.5 yaşındaki bir kız çocuğunun muğlak psikolojisine çok fazla müdahaleci ve didaktik davranmayan senaryo, onu yazan Karin Arrhenius'un ne derece otobiyografik dokunuşlarda bulunduğunu bilmesek dahi yolunu iyi çizmiş denebilir. Bu psikolojiden iyi anladığını, bunu yorumlarken de sınırlarını iyi belirleyip dağılmadığını, yaşanacak bazı gerginlikleri görmezden gelmediğini, hüzünlü bir konfora sığınmayı zayıflık olarak görmediğini hissettirebiliyor. Balonla gelen adam gibi bir yanıyla çocuksu ama yalnızlığın balon gibi dar bir alanda da olsa özgürleştirici metaforuna bakan, belki de Arrhenius'un gerçekten başına gelmiş bir olayın eklenmiş olması da etkileyici. Yaşamamış olsa da onun hayal gücünün hoş bir ürünü olsa gerek. Arrhenius sadece bu olayı değil, filmdeki her şeyi (ya da bir kısmını) yaşamış mıdır bilemeyiz. Ama en azından filmde Blanca Engström tarafından tüm saflığı ve doğallığıyla canlandırılan kız gibi çocukluğunda hayatı boyunca unutamayacağı bir yaz geçirmiş ve o yaz yaşadıklarını kimselere anlatmamış olması muhtemel. 2009 Berlinale'de En İyi İlk Film Onur Mansiyonu ve Özel Mansiyon ödülleri, Atina Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Film Seyirci Ödülü ve Fredrik Edfeldt'e En İyi Yönetmen Atina Kenti Ödülü olmak üzere ödüller kazandıran Flickan, Dan Berridge'in müzikleri, usta İsviçreli Hoyte Van Hoytema'nın görüntü yönetmenliğiyle taçlanan özel bir film.

29 Temmuz 2020 Çarşamba

About Elly (2009)


Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Golshifteh Farahani, Shahab Hosseini, Payman Maadi, Taraneh Alidoosti, Merila Zare'i, Mani Haghighi, Ra'na Azadivar, Ahmad Mehranfar, Saber Abar
Senaryo: Asghar Farhadi, Azad Jafarian
Müzik: Andrea Bauer

Almanya'da yaşadıktan, orada yaptığı mutsuz evlilikten yeni kurtulduktan sonra İran'a dönen Ahmad için eski arkadaşları, onun gelişi onuruna Hazar Gölü kıyısında kiraladıkları bir evde hep birlikte üç gün geçirecekleri bir tatil planlarlar. Tatili organize eden Sepideh, gruptaki arkadaşlarının haberi olmadan kızının anaokulu öğretmeni Elly'yi de davet eder. Amacı, İran'da bir yuva kurmak isteyen Ahmad ile Elly'ye çöpçatanlık yapmaktır. Arkadaş grubu da bu durumu fark etmiştir. Tatilin ikinci gününde, her şey yolundayken birden Elly ortadan kaybolur. Telefonu ve valizi hala göl kıyısındaki evde olan Elly'nin, çocuklardan birini kurtarmak için göle mi girdiği, yoksa gizemli kadının bazı imalı konuşmalardan sonra kimseye haber vermeden orayı terk mi ettiği anlaşılamaz. Kalabalık arkadaş grubunda bir panik başlar. İranlı usta yönetmen Asghar Farhadi'nin yazıp yönettiği Darbareye Elly (About Elly), 2009'da Berlin ve Tribeca başta olmak üzere pek çok festivalden ödülle dönmüş, Farhadi ismini çok daha geniş kitlelere duyurmuş kaliteli bir dram. Kalabalık grubun sağladığı diyalog akışkanlığı başlarda bir miktar kafa şişkinliği yapsa da, kaybolma hadisesinden sonra aynı akışkanlık filmin asıl ritmini bulmasını sağlayan vazgeçilmez bir stile dönüşüyor.

Grup içindeki samimi konuşmalar, şakalaşmalar, yerleşme telaşı ve evdeki eğlenceli dakikalar filmin kendini tam olarak nerede konumlandıracağını belli etmiyor. Film hakkında ön bilgisi olmayan, konusunu bilmeyen bir seyirci rahatlıkla komedi/dram/romantizm ekseninde yürüyeceğini dahi düşünebilir. Grup içindeki tek yabancı olan Elly'nin bir parça gölgeli hali, bu eksenin şaşabileceği sinyallerini veriyor. Nitekim önce çocuklardan Arash'ın boğulma tehlikesi atlatması, hemen akabinde Elly'nin onu kurtarmak için suya girme olasılığı ile birlikte kayboluşunun ardından filmin çehresi bir anda değişip dram üstü gizemli bir süreç başlıyor. İlk yarım saatin bitiminde yaşanan çok iyi çekilmiş bu panik ortamını kayboluş belirsizliğiyle filmin sonuna kadar idareli biçimde yayan Farhadi, filmi bir anda farklı ufuklara çevirmiş olmasının rahatlığını hissettirmeye başlıyor. Elly'nin ilk yarım saatte ne yaptığı, ne söylediği, o kaybolduktan sonra kıymetleniyor. Herkes onun suda mı kaybolduğunu, yoksa orayı acilen terk mi ettiğini anlamak için bildiklerini paylaşmaya başlayınca adeta içinde polis olmayan bir polisiye izlemeye başlıyoruz. Farhadi, Elly'nin göründüğü sahnelere geri dönme isteği uyandıran çeşitli ipuçlarını yorumlama işini karakterlere bırakıyor. Onlar da hatırladıklarını yorumlamaya, bunu yaparken birbirlerini suçlayıp yıpratmaya başlayınca filmin dramatik parametreleri sürekli kendini yeniiyor.

Bu yenilenme, Sepideh'in Elly hakkında sakladığı bir sırrı açıklamak zorunda kalmasıyla, bunun sonrasında filme dışarıdan bir karakterin girmesiyle sürüyor. Ama Farhadi tüm bu zorlamalara rağmen senaryosunun gidişatını uzun süre ustalıkla saklamayı başarıyor. Zaten onu uluslararası bir auteur haline getiren de bu saklama, sürüklendirme, katmanlandırma, geliştirme ve neticelendirme başarısı. Ama bu filmden sonraki Jodaeiye Nader az Simin ve Forushande'de de göreceğimiz üzere, senaryonun en önemli kırılma anını hiç göstermemek suretiyle o ana dair risk almamayı tercih ediyor. Burada da Elly'nin kaybolma anını bizden saklayarak tatilci kahramanlarımızla seviyemizi eşitliyor. Gerçi buna risk almamak yerine, hikayesini sonuna kadar güçlü ve muğlak kılabilme ihtiyacı demek daha doğru. O sahneleri görmüş olsak üzerimizdeki etkisi asla aynı olmazdı. Sadece Farhadi'nin bunu yapış biçimi biraz özensiz gibi. Golshifteh Farahani, Shahab Hosseini, Payman Maadi, Taraneh Alidoosti gibi İran sinemasının en güçlü isimlerini bir araya getirerek hikayesinin sunumunu da güçlendiren Farhadi, Elly kaybolmadan önce Ahmad'in arabada ona söylediği "kötü bir son, sonsuz bir umutsuzluktan daha iyidir" sözünü kullanmaktaki amacını da belirginleştiriyor. Hikayenin kadrosunu kalabalık tutarak her kafadan çıkacak farklı ve ortak seslerin, saklanan sırların, açığa çıkan gerçeklerin ışığında insana dair çok şey söylüyor. Sorun varsa zaten vardır, iyi bir insan olmak, iyi niyetlerle hareket etmek hep olumlu sonuçlanmaz demenin farklı yollarını buluyor.

10 Mayıs 2018 Perşembe

La doppia ora (2009)


Yönetmen: Giuseppe Capotondi
Oyuncular: Kseniya Rappoport, Filippo Timi, Antonia Truppo, Gaetano Bruno, Fausto Russo Alesi, Michele Di Mauro
Senaryo: Alessandro Fabbri, Ludovica Rampoldi, Stefano Sardo
Müzik: Pasquale Catalano

Göçmen Sonia, bir otelde kat hizmetlisi olarak çalışmaktadır. Eski bir polis olan Guido ise bir villada koruma görevlisidir. Bekar insanlara çöpçatanlık yapan bir tanışma toplantısında tanışan Sonia ve Guido kısa sürede anlaşırlar ve aralarında bir ilişki başlar. Guido'nun çalıştığı villada takıldıkları bir gün maskeli soyguncular tarafından saldırıya uğrarlar. Sonrasında yaşadığı travma sonucu kendini tekrar yalnız bulan Sonia'nın kafasında soygunda yaşananlarla ilgili görüntüler belirmeye, tuhaf olaylar yaşanmaya başlar. Üç senaristin kaleminden çıkan La doppia ora, birkaç kısa filmin ardından çektiği bu ilk uzun metraj sonrası kendini TV dizilerine veren Giuseppe Capotondi'nin yönettiği gizem dolu bir dram. Bu biraz da şaşırtıcı bir durum. Çünkü sürprizlerle dolu, kurgu becerisi sayesinde son dakikaya kadar gizemini koruyan, seyirciye gelgitler yaşatan böylesi iyi bir filmin ardından Capotondi'nin uzun metrajdan uzun süre uzak kalması ilginç olmuş.

Sonia ve Guido'nun yalnızlıklarını ve gerçek bir ilişkiye olan ihtiyaçlarını saptadıktan sonra onları çöpçatan organizasyonu ile biraraya getiren, böylece romantik sulara yelken açtığını düşündüren senaryo, soygun ve sonrasında kıvama gelerek tahmin edilemez bir psikolojik gerilim ve buna bağlı olarak çapını bilen bir dram haline geliyor. Hatta bir ara hayalet hikayesine mi dönecek derken neyse ki toparlayıp o muğlak gerginliğine geri dönüyor. Sürprizler ve kırılma noktalarıyla kendini hep taze tutuyor. Ortalarında yaşanan çok önemli bir twist ile iyice alevlenen film, kendi yolundan sapmadan alternatif bir yol daha açıyor ki, bazı parçalar kolayca yerine otururken, kalan parçaları nereye koyacağımızın çaresizliğini önümüze koyuyor. Üç kafadan çıkan senaryo muhtemelen alternatifi bol bir tasarımla fikirlerini organize edip ortak paydalarda buluşma yoluna gitmiş insanların ürünü gibi duruyor. Tabii bu paydalar, filmin cazibesine kapılmış tüm seyirciyi tatmin edecek çözümler ve sonuçlar ortaya koymayabiliyor.

Etrafına tuhaf ve gizemli yan karakterleri toplamış Sonia'yı istediği gibi uzaklaştırıp yakınlaştırma becerisi gösteren senaryo, düğüm attığı, sonra çözüp başka bir şekilde tekrar düğümlediği örgüsünü filmin son dakikalarına kadar, hatta bittikten sonra bile kolayca çözmeye yanaşmıyor sanki. Bu haliyle usta yönetmen Giuseppe Tornatore'nin La sconosciuta (2006) filmini de anımsatan La doppia ora, o filmde de başrolde yer alan Rus oyuncu Kseniya Rappoport'un güçlü performansına da çok şey borçlu. Ama anımsatması bir yana, filmin La sconosciuta kadar kendinden emin, özellikle dramatik yanının çok güçlü olmadığını da söylemek gerek. Senaryonun üç kafadan çıkmasının bazı arızalarını da taşımıyor değil. Dağıttını toplama becerisi, dağıtmak istediği şeylerin gerekliliğini tartışmayı engellemiyor. Mesela filmin seyrini hiç etkilemeyen ufak bir seri katil eklentisi bile mevcut. Kendine yoğun gündemler belirleyip, bunların arasında hep belirsiz tuttuğu, ama yine de ayakta tuttuğu aşk hikayesinin akıbeti de klişelerden uzak olunca artıları bol bir İtalyan filmi izlemenin keyfini çıkarıyoruz.

30 Nisan 2018 Pazartesi

Castaway On The Moon (2009)


Yönetmen: Lee Hae-joon
Oyuncular: Jung Jae-young, Jung Ryeo-won, Park Young-seo, Yang Mi-kyung
Senaryo: Lee Hae-joon
Müzik: Kim Hong-jip

Kim adında takım elbiseli bir adam, bankaya olan 75 bin dolarlık kredi borcunun faiziyle beraber 210 bin dolar olduğunu öğrendiği son telefon konuşmasının hemen ardından kendini köprüden Han Nehri'ne bırakarak intihar eder. Ancak uyandığında karaya vurmuştur ve kendisini öldürmeyi başaramadığını, nehirde bilinmeyen bir adaya sürüklendiğini anlar. Orada da önce kurtulmaya, sonra tekrar kendini öldürmeye çalışsa da başarılı olamaz. Öte yandan nehir kenarındaki binalardan birinin bir dairesinde yıllarca odasından dışarı çıkmamış yine Kim adlı bir genç kız vardır. Tüm gününü kendi koyduğu kurallarla bu odada geçiren, yüksek özellikli kamerasıyla ayı ve çevreyi izleyen bu kız, birgün adadaki Kim'i görür ve hergün onu izlemeye başlar. Zaman ilerledikçe adada kendine bir düzen kurup hayattan keyif almaya başlayan Bay Kim, kendini odasına hapsetmiş Bayan Kim'i çok etkiler.

Lee Hae-joon'un yazıp yönettiği Castaway On The Moon, kredi kartlarıyla, borçlarla, stresle kuşatılmış bir adam ile, hayatını kapısı hep kilitli odasında geçiren, sadece internette sosyalleşmeye çalışan bir kızın beklenmedik biçimde kesişen hikayelerini dram ve komedi unsurlarıyla yoğuran bir film. Kendine ustalıkla böyle bir bünye yaratan, bu bünyede hem abartmadan komik, hem de ağdalı olmadan şiirsel davranabilen film, bu iki Kim'in tezatlıklarında gizli olan ortak paydaları çok iyi yakalıyor. Bu paydaları birer sömürü malzemesi haline getirmeyen, seyirciye aleni mesajlar dayatmayan, o mesajları hikayesinin her kıvrımında muhafaza eden Lee Hae-joon, küçük çapta bir modern Robinson Crusoe öyküsünü hem şehir manzaralı bir adaya, hem de ada manzaralı bir odaya kendi meselesi ölçülerinde uyarlıyor. Önce Kim'in bu adada tutunma çabalarını, bir zaman sonra da adaya geldiği ilk günden beri onu izlediğini gördüğümüz Kim'i tanıma süreçleri yaşıyoruz. Bu iki hayat kesişince, zaten dinamik olan anlatım iyice renklenip tek vücut haline geliyor.


Her iki Kim de farklı mekan ve koşullarda ortak bir yalnızlığın öznesi olarak kolayca özdeşleşilebilecek nitelikler taşıyor. Bay Kim, günümüz toplumunun kapitalizm esiri olmuş bireylerinin, aynı zamanda insan-doğa ilişkisinde yaşanan bireysel uyanışın bir numunesi. Normal yaşamında yüz vermediği börülce soslu eriştenin değerini adada aç kaldığında anlayıp kendi imkanlarıyla onu yapmayı bir meydan okuma, hayata karşı bir umut sembolü olarak gördüğü vakit doğaya, yani gerçek hayata olan bağlılığı kuvvetleniyor. Hazır vaziyette önüne erişte koysanız bile, çocukluğundan beri ezik bir kişilik olmasının hesabıyla bu şekilde ödeşmek istiyor. Buna bağlı olarak, ailesiyle bile aynı evde görüşmeyen, sanal alemde farklı fiziksel görünüşler arayışında olan asosyal Bayan Kim'in bireysel uyanışının da tetikleyicisi oluyor. Lee Hae-joon, kalabalık içinde yalnızlığı betimlemenin kolaylığı yerine, bu iki izole konumu ve kişiyi çeşitlendirerek yalnızlığı betimliyor. Fiziksel olarak yanyana getirmediği iki karakteri arasında tuhaf ama kabul edilir bir kimya yaratma ustalığı gösteriyor.

Birbirlerini fark etmeleri imkansız görünen bu iki insanın iletişimini sağlamak için Lee Hae-joon, uçaklar görsün diye kumsala yazılan yardım çağrısı ve gemiler bulsun diye boş şişeye yazılan küçük notlar gibi iki ıssız ada klişesiyle oynayarak çok zeki fikirler üretiyor. Her iki Kim'in kendi yalnızlıklarını ve birbirleriyle olan iletişim çabalarını küçük ayrıntılarla zenginleştirip, o ayrıntıları bir kenara atmadan doğru yer ve zamanlarda kullanıyor. Hatta bunları çoğu zaman Amélie zarifliğiyle yapıyor. Börülce soslu erişte, ördekli yatak, küçük oyuncak robotlar, not şişeleri, takım elbiseli korkuluk, motosiklet kaskı, renkli şemsiye gibi detaylarla ördüğü sevimli hikayesinin aslında çok boyutlu olduğunu gösterircesine, sonlara doğru dram dozunu arttırarak o büyülü atmosferden sıkıcı gerçek hayata doğru yapılan zoraki geçişle final için beklentileri arttırıyor. Final ise hüzün, çaresizlik, şaşkınlık, mutluluk, umut gibi duyguları birbirine karıştırarak filme ihanet etmiyor. Jung Jae-young ve Jung Ryeo-won'un müthiş performansları olmasa, film bu kadar etkileyici olur muydu tahmin etmek zor. Ama ortada o kadar güzel yazılıp çekilmiş bir film var ki, şu olsa bu olsa demeye en ufak bir ihtiyaç yok. Castaway On The Moon, Güney Kore sinemasını neden sevdiğimize dair verebileceğimiz örneklerden sadece biri.

21 Eylül 2015 Pazartesi

The Cove (2009)


Yönetmen: Louie Psihoyos
Müzik: J. Ralph

Eski bir yunus eğitmeni olan, hatta 1960'ların ünlü televizyon dizisi Flipper'ı canlandıran 5 yunusu yakalayıp eğiten, aynı zamanda dizide de rolü bulunan Ric O'Barry, bu yunuslardan birinin stres yüzünden kollarında intihar etmesiyle büyük bir uyanış yaşayıp, yunusların doğal ortamlarından koparılmalarına karşı yılmaz bir aktiviste dönüşmüştür. Yıllarca yaptığı şeyin bir hata olduğunu anlamayıp, bundan sonrasında yunuslara ve balinalara karşı yapılan tüm kötü muamelelere karşı çıkarak kefaret arayışına giren O'Barry, Japonya sahil şeridindeki Taiji bölgesinde katledilen yunusları kurtarmak için yönetmen Louie Psihoyos ile biraraya geliyor. Başta temkinli yaklaşsa da sonradan kendini bu katliamın ortaya çıkması için bir farkındalık yaratmaya adayan O'Barry'ye yardım eden Psihoyos, balıkçılar ve hükümet emrindeki polis teşkilatının engellemeleriyle karşılaşır. Bölgedeki bir koyda yunusların vahşice öldürülmesini filme alıp tüm dünyaya duyurmak isteyen O'Barry ve Psihoyos, bunu yasal yollardan yapamayacakları için çok tehlikeli bir plan yaparlar. Yunus katliamını önlemek bu amacın çok önemli bir parçası olsa da, bu işin aslında çok katmanlı boyutları da gözler önüne serilir.

2010 yılında En İyi Belgesel Oscar'ı kazanmış The Cove, arkasında milyon dolarlık bir pazar bulunan yunus parkı eğlencesine en önemli kaynağı sağlayan Taiji'de yaşananların perde arkasını, bu arka planı ortaya çıkarma sürecinin detaylarını işleyen mükemmel bir belgesel. Yaptığı bireysel eylemlerle defalarca tutuklanmış olan O'Barry, gizlice girdiği ve tanınmamak için maskeyle dolaştığı Taiji'de yönetmen Psihoyos ile buluşup ne yapabilecekleri hakkında kafa yoruyorlar. Bu hayvanların öldürülmesini durdurmak için yapabilecekleri tek şey, tabii ki görüntü alabilmek. Ama güvenlik önlemleri, yabancıları takip eden casuslar, gözaltına alındıktan sonra yaklaşık 1 ay süresince işkence gördükten sonra tutuklanma tehlikesi, o koyda neler olduğuna dair gerçekleri elde etme önünde mühim bir engel teşkil ediyor. Ama Psihoyos, sinema efektörlerinden profesyonel dalgıçlara, kamera dublörlerinden bilim adamlarına kadar varan bir grup ismi biraraya getirerek bu amacı gerçekleştirme uğruna gerilla yöntemlere başvuruyor. Kendi tabiriyle Ocean's 11 gibi bir ekip kuran yönetmen, gerilim dolu birkaç denemeyi değme macera filmlerine taş çıkaracak kadar gerilimli ve akıcı bir kurguyla aktarıyor.


Ama The Cove, sadece bu deneme sürecini anlatmaktan ibaret bir yapım değil. Yunus ve balina avının ekonomik, sosyal, kültürel, duygusal boyutlarıyla, tüyler ürperten gerçekleriyle, insani ve vicdani muhasebeleriyle kusursuz bir arka plan oluşturarak bunu yapıyor. Toplumun her kesimine sıçramış bir çürümenin parçalarını birleştirmeye çalışıyor. Örneğin Dünya Vahşi Yaşam Örgütü, GreenPeace, Uluslararası Hayvan Yardım Fonu gibi milyon dolarlar toplayabilen oluşumların yunus katliamları için sessiz kalması, IWC (International Whaling Commission - Uluslararası Balinacılık Komisyonu) yönetmeliğinde devletlerin bilim araştırmalarında kullanmaları için balinaları avlamalarına izin vermeleri, bunu fırsat bilen Japonya'nın yılda yaklaşık 23.000 yunusun katledilmesini sağlaması, buna bağlı olarak Doğu Karayipler'deki tüm fakir adaları IWC üyesi yapıp onlardan kendi lehlerinde oy kullanmaları için rüşvet vermesi gibi daha pekçok akıl almaz yöntemlerden haberdar oluyoruz. Park ve akvaryumlara gönderilen yunuslardan hayvan başına 150 bin dolar kazanıldığını, seçilmeyen yunusların da o koyda katledilip 600 dolardan et sektörüne pazarlandığını öğreniyoruz. Üstelik yunus etinin içerdiği yüksek oranda civa yüzünden zehirli olduğu gerçeğine rağmen. Bu etin sanki başka bir balığın etiymiş gibi pazarlanıp yasal olarak satılması, hatta okullarda çocuklara zorunlu olarak dağıtılması akıllara durgunluk veriyor.

The Cove "tüm sosyal değişimleri başlatan bireysel hareketler olmuştur" mottosunu destekleyecek bir sürü kanıta sahip ki, deniz canlılarını korumaya yönelik onca kurum, kuruluş, komisyon, organizasyon, örgüt, fon ne varsa hepsinin basiretsizliklerinden dem vurmasıyla ayrıca çok önem taşıyor. Yunus ve balinaların öldürülmesini eski geleneklere (ki Japon halkın bu geleneklerden haberi yok) ya da bu balıkların diğer küçük balıkları yiyerek balıkçılık sektörüne zarar vermesine bağlayarak meşrulaştırmaya çalışan IWC Japon temsilcileri algı operasyonlarına en iyi cevabı ekibiyle beraber bu belgeselde veren Louie Psihoyos, Oscar ile beraber dünyanın çeşitli yerlerinden aldığı birçok ödülle farkındalık yaratmayı başardı denebilir. Filmin sonunda elde edilen bazı başarılar kadar, birçok yardım kuruluşu, web sitesi, imza kampanyaları, konferanslar ile hala çaba gösterilmekte. Ekibin koya yerleştirdiği gizli kameralarla elde edilen görüntülerin bile tek başına bir fark yaratması gerekir. İşte o zaman Ric O'Barry'nin belgeselde yer alan şu cümleleri anlamını dehşet verici gerçeklikte bulur: "Yunus balığı gülüşü, doğanın en büyük aldatmacasıdır. Onlar hep mutluymuş gibi bir izlenim yaratır."

9 Temmuz 2014 Çarşamba

3 Idiots (2009)


Yönetmen: Rajkumar Hirani
Oyuncular: Aamir Khan, Kareena Kapoor, Madhavan, Sharman Joshi, Boman Irani, Omi Vaidya, Rahul Kumar, Mona Singh, Javed Jaffrey, Parikshat Sahni, Amardeep Jha
Senaryo: Rajkumar Hirani, Abhijit Joshi, Vidhu Vinod Chopra
Müzik: Shantanu Moitra, Atul Raninga, Sanjay Wandrekar

Geniş bir inceleme konusu olan Bollywood'un son yıllardaki en iyi örneklerinden biri olan 3 Idiots, bu sinemanın kendi kültüründe yoğurduğu dram, komedi, müzikal unsurlarını modern sinema gerekleriyle kaynaştırmış bir film. Türler arası sıçramaları hem yumuşak, hem de ani geçişlerle bünyesine adapte edebilen, bir sahnede eğlendirirken hemen sonrasında hüzünlendirebilen ya da şok edebilen, kökleri geçmişe dayanan (ve bu sebepten abartıyı, absürt mizahı seven), oyunculuk standartlarıyla sevimli / ciddi ruh değişimlerine kolayca adapte olabilen 3 Idiots, bir Bollywood gereği olarak 2,5 saatlik süresini, geçmiş ve şimdiki zamanı harmanlayan harika kurgusuyla bir solukta bitiriyor. Ama bir çok Bollywood yapımından farklı sayılabilecek şekilde 3 Idiots'ın dostluk ve aşk temalarıyla bütünleştirilmiş biçimde eğitim sistemi ve onun hayata yansımaları gibi çok önemli bir meselesi var.

Müzikal komedi janrıyla, üstelik yerinde duramayan bir Bollywood temposu ve karikatürize olmaya müsait karakterleriyle böylesine ciddi bir konuyu temele yerleştirmek oldukça riskli sayılabilir. Bazı Bollywood yapımlarının sadece kendi romantik teması dahilinde bile kendini ciddiye almamızı engelleyici müzikal ya da komedi çıkışları olmuştur. (Kültür farkından dolayı bunların bize ciddiyetsiz görünme durumunu es geçmeyelim tabii.) Ancak film, söyleyeceklerinin havada kalma veya yapay görünme tehlikesine karşı sahip olduğu sağlam argümanları üniversite ortamında filizlenen hikayesine o kadar ustalıkla yediriyor ki, sadece üniversite eğitimine ya da sadece Hindistan'daki eğitim sistemine değil, evrensel kriterlerle tüm eğitim-öğretim seviyelerinde geçerli farklı boyutlara tercüman olabiliyor. Bu boyutları teker teker ele almak, çok geniş bir perspektifle eğitim-öğretim sistemini tartışmak anlamına geliyor.

Senaristler Rajkumar Hirani, Abhijit Joshi ve Vidhu Vinod Chopra yıllanmış yerleşik eğitim-öğretim düzenine güçlü eleştiriler getirebilmek için Rancho gibi aykırı bir öğrenci modeline ihtiyaç duyuyorlar. Ama aslında ezbere dayalı ve öğretmen, kitap, ders notu odaklı eğitim modelinin kendisi aykırı olduğundan Rancho'nun normalliğinden doğan bir anormallik algısı beliriyor. Üniversitede çaylaklara yapılan şakalardan birine müthiş bir cevap veren Rancho'nun basit bir "tuz iletkenliği" bilgisini normal hayatta işine yaradığı anda kullanması, ders kitaplarındaki bilgi ve teorilerin beklenmedik anlarda pratiğe dökülebileceği gerçeğini ortaya koyuyor. Ama bu bilginin hınzırca bir savunma mekanizması olarak kullanılmasına benzer durumlar Rancho ve onun davranışlarını sıradışı hale getiriyor. Bilgi, kendisine ihtiyaç duyulan an ve onun uygulanış biçimiyle, yani kullanıldığı zaman değerini buluyor.


Rancho öğrenmeyi ve öğrendiklerini uygulamayı seven bir öğrenci. Mühendislik fakültesinde okumasının sebebi, makinelere ilgi duymasından kaynaklı. Makinenin tanımını genel ihtiyaçlar doğrultusunda gayet pratik ve anlaşılır biçimde yapmasına, günlük hayattan örneklendirmesine rağmen, öğretmenlerin ondan aynı kitaptaki gibi bir tanım beklemesi, beklediklerini bulamamaları sonucunda da Rancho'yu dışlamaları, aslında çoğu ülkenin eğitim sistemine bir virüs gibi bulaşmış en büyük sorunlardan biri. Kitaplara ve onları yutmuş öğretmenlere körü körüne bağlı ezberci eğitim sisteminin, öğrencinin zevkleri ve ihtiyaçları doğrultusunda öğrenme isteğine engel oluşu, belli bir zümreye ait meselelerden değil. İşini seven, becerikli ve uygulamaya önem veren bir öğrenci olmak yerine, notları yüksek bir öğrenci olma sevdası insanı mekanikleştiriyor. Bu not ve birincilik hırsı, mesleki ve sosyal yaşamında onu belli kalıplar içine hapsedip ya çok pasif ya da aşırı hırslı hale getiriyor. Rancho'nun örnek verdiği üzere, kırbaç korkusuyla sandalyeye oturan aslan için "iyi eğitim almış" demiyor, "iyi eğitilmiş" diyoruz. En önemlisi de bu sistem bireyi aile, çevre, eğitmen baskısı yüzünden ideallerini gerçekleştirememe noktasına getiriyor. İşte 3 Idiots, bu meseleleri sadece Rancho ile değil, onun kampüste tanıştığı sıkı dostları Fahran ve Raju ile de önemli ölçüde ilişkilendiriyor.

Aslında National Geographic fotoğrafçısı olmak isteyen Fahran ve yoksul ailesine bakabilmek için okulu bitirmek zorunda hisseden Raju'nun motivasyonları her ne kadar farklılık gösterse de, filmde Rancho'nun başını çektiği pek çok olay, sindire sindire mesajlarını çok etkili biçimde iletiyor. Bireyin öncelikle sevdiği alana yönelmesi, geleceğini bu yönde şekillendirmesi gerektiğini, eğitim / meslek seçiminde ekonomik ve sosyal baskıların tüm zorlamalarına karşın kişisel ideallerden sapılmaması Rancho, Fahran, Raju üçgeninde ayrı ayrı, üstelik kendini tekrar etmeden vurgulanıyor. En basitinden Fahran'ın mühendislik okumasını isteyen babasına dediği gibi daha az para kazanmak ama en azından sevdiği işi yaparak mutlu yaşamak üzerine bir vurgu bu. Tabii bu üç sıkı dostun iyi örneklendirdiği değerler kadar, fakültenin katı rektörü Viru ve ezberci bir öğrenciden acımasız bir burjuvaya dönüşen Chatur'un varlıkları da filmin iletkenliğini güçlendiren negatif unsurlar olarak iyi yer tutuyorlar. İşin içine bir de Viru'nun güzel kızı Pia ile Rancho'nun, giriş-gelişme-sonucuyla içinden ayrı bir romantik komedi çıkarılabilecek gönül ilişkisi girince tüm Bollywood gerekleri (fazlasıyla) tamamlanıyor.


Hint kültürünün olmazsa olmazı kast sisteminin ilim irfan yuvası üniversiteleri de kanatları altına alması kaçınılmaz. Kültürel farklılıkların sosyal yaşama yansımalarında görülen benzerlikler bunun gibi nice örnekte karşımıza çıkıyor. Filmde yüksek not alan öğrencilerin rektörün de bulunduğu ön sırada, düşük not alanların arka sıralarda oturdukları fotoğraf çekimi bölümü, günümüz özel üniversitelerinin burjuvaziyi körükleyen ticari yaklaşımlarına, öğrenme arzusuna sahip olandan önce, parası olanın ya da not ortalaması yüksek olanın kaliteli eğitim alabildiğine dair kast sistemi çağrışımları yapabiliyor. Birinci gelmezseniz önemli olmayacağınızın veya ailenizin istediği meslek dalında eğitim görmek zorunda kalacağınızın üzerinizde kurduğu baskının, hayata tutunamama korkusunun ırkı veya milliyeti yok. Bu baskı, korku, sınıfsal ve nota dayalı ayrım her topluma ait eğitim sistemlerine yerleşmiş ve hala da yerleştirilmeye çalışılmakta. Bu yüzden 3 Idıots'ı tek bir millete, tek bir kültüre mal etmek mümkün değil. Herşey Bollywood'un o eğlenceli, dramatik, renkli, hüzünlü kulvarlarında şekillenerek biçimsel olarak gerçeklere mesafeli, fakat mantıksal olarak gerçeklerle iç içe bir düzlemde kendini gösteriyor.

"Bollywood'un Tom Cruise" Aamir Khan'ın Rancho rolüyle bu sinemanın oyunculuk standartlarını harfiyen yerine getirdiği 3 Idıots, ilginçtir 2010'daki Bollywood Oscarları sayılan International Indian Film Academy ödüllerinde aday olduğu 22 kategoriden 16'sını kazanmış, ödül alamadığı dallardan biri de Khan'ın aday olduğu En İyi Erkek Oyuncu kategorisiymiş. Kareena Kapoor, Madhavan, Sharman Joshi gibi yıldız oyuncuların da kimi zaman abartılı, kimi zaman gözleri dolduran samimi performanslarıyla şekillenen bu standartlar, akıl dolu diyaloglar ve benzetmelerle, keyifli şarkılarla, gözleri dolduran duygusal anlarla kendini belli ediyor. Aal Izz Well ve Zoobi Doobi şarkılarının şenlendirdiği sevimli müzikal sahneler, Mona'nın doğum yaptığı bölüm, sürprizli ve mutlu final buluşması 170 dakikalık filmin bir çırpıda geçip gitmesine katkıda bulunan anlardan bazıları. 3 Idıots, henüz üçüncü yönetmenliğiyle Rajkumar Hirani'nin Bollywood'a olduğu kadar tüm dünyaya sunduğu güzel bir hediye. Hirani'nin 3 Idıots'tan beş yıl sonra çektiği ilk film olan P.K. bünyesinde yine Abhijit Joshi ve Aamir Khan'ı görecek olmamız da ayrı bir beklenti konusu.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Iron Maiden: Flight 666 (2009)


Yönetmen: Sam Dunn, Scot McFadyen

Metal: A Headbanger’s Journey ve Global Metal belgeselleriyle takdire değer işler yapan Sam Dunn ve Scot McFadyen’in, dünyanın yaşayan en büyük gruplarından biri olan Iron Maiden’ın 2008 yılında başlayan Somewhere Back In Time turunun perde arkasını anlatan belgeselleri Iron Maiden: Flight 666, DunnMcFadyen ikilisinin, özellikle de Iron Maiden’ın büyük hayranı Dunn’ın rock belgeselleri konusunda gerçek bir usta olduğunu bir kez daha tescilleyen harika bir yapım. Fakat bu tur, sıra dışı özellikleriyle bugüne kadar yapılmış hiçbir tura benzemiyor. Bunlara geçmeden önce bu turun Sam Dunn’ı gerçek bir Iron Maiden hayranı yapan 1985'teki klasik World Slavery turunun üzerine kurulduğunu belirtmek gerek. Dunn bunu özellikle vurguluyor. Çünkü o zamanlar hayranı olduğu grubun 2008 versiyonuna bu defa sosyoloji tahsilli rock yetişkini olarak, hele de bugüne kadar medyaya karşı mahremiyetini korumuş, kameraları özel hayatlarına sokmamış yaşayan efsane konumundaki bir grubu görüntüleyen başarılı bir belgeselci olarak katılıyor olması çok önemli.

Hindistan, Avustralya, Japonya, ABD, Kanada, Meksika ve Güney Amerika’yı kapsayan Somewhere Back In Time turu, 45 günde 5 kıtaya yayılmış 12 ülkede 23 konseri kapsıyor. Bu da 70.000 kilometre demek. Bulunan çözüm ise grubun “Ed Force One” adını verdikleri Boeing 757 uçağına 70 kişiyi ve 12 ton ağırlığındaki ekipmanları yükleyip yola koyulmak. Yasal izinlerin alınması, uçağın o kadar yükle havalanabilmesi için mühendislerce gerekli denemelerin yapılması derken bir yılı bulan ön hazırlık sonrası Sam Dunn ve Maiden ekibi 28 Ocak 2008’de havalanıyor. En önemlisi de uçağı uçuran pilotun grubun vokalisti Bruce Dickinson oluşu. İlk iki belgeselinden de aşina olduğumuz üzere Sam Dunn müthiş görüntüler, röportajlar ve bunların bir araya getirildiği kurguyla baştan sona bizi bu turun hem uçağına, hem sahne önüne, hem de arkasına tüm samimiyetiyle dahil ediyor.


Artık biliyoruz ki bir Sam Dunn rockumentary’si asla sadece bir rockumentary değildir. Bu yüzden grubun gittiği her ülkede Iron Maiden fenomeninin toplumsal ve ekonomik yansımaları, o ülkelerin dinleyicilerinin grup özelinde bu müziğe olan tutkuları da tüm gerçekliğiyle ekrana yansıyor. Farklı kıtaların, farklı ülkelerin, farklı kültürlerin, farklı insanların benzersiz Iron Maiden müziğine ortak tepkileri veriyor oluşlarının sebeplerine ilk iki belgeselde heavy metal genelinde tanık olmuştuk. Iron Maiden özelinde ise birçok çevre tarafından dünyanın en iyi grubu olarak kabul edilen bu emektarların kuruldukları 1975’ten ve albüm yapmaya başladıkları 1980’den beri yarattıkları destansı müziği (zaman içinde yaşadıkları ufak tefek ayrılıkları saymazsak) günümüze hayranlık verici bir istikrarla taşımaları yeterli bir nedendir. Etkiledikleri yüzlerce grup onların müziğine doğrudan vakıf olamayacaklarını anladıkları noktada beslenebilecekleri ne varsa almaya çalışmışlar, bunları sürekli yenilenen kuşaklara aktaramaya çalışmışlardır. Ancak Iron Maiden müziğinin “unique” yapısı onları başka herkesten daha kıymetli yapmış, 80’den 2010’a 15 albüm ve sayısız konserle her seferinde kutsadıkları dinleyicilerini hep kendilerine sadık hale getirmişlerdir.

Belgeselde grup elemanlarının da dile getirdiği üzere Iron Maiden’ın 80’lerden bu yana dinleyici kitlesinin yaşlanması diye bir şeyin sözkonusu olmadığının da altı çiziliyor. Özellikle konserlerdeki dinleyici kitlesinin hep aynı yaşta kalması, hatta gençleşmesi grubun zamansızlığına en güzel örnek. Çocuklar, gençler Iron Maiden hayranı ebeveynleriyle birlikte konserlere gidiyorlar. Kuşaktan kuşağa aktarılan Maiden sevgisi, yıllar yılı müziğinden ödün vermemiş grubun dinleyici kitlesindeki bu yaş kavramını silip atıyor. Sadece yaş kavramını da değil. Belki de hayatında bir defa yaşayacağı Iron Maiden’ı sahnede canlı görme fırsatını kaçırmamak için işinden ayrılanlar, konser sonrası hala olayın şokunu üzerinden atamayıp hüngür hüngür ağlayanlar, Steve Harris’ten imza aldıktan sonra bile buna inanamayıp “fuck!” çekenler, kendi deyimleriyle “dünyanın kıçında” yaşayan, tüm toplumsal ve ekonomik sıkıntılara rağmen dünyada yalnız olmadıklarını hissedecek kadar büyük bir müzik olayına tanıklık edecek olmanın coşkusuna teslim olan Güney Amerikalı gençler, konserlerden günler önce kurulan kilometrelerce uzunluktaki çadırlar, “Iron Maiden Is My Religion” yazılı pankartlar ve daha birçok şey bu sevginin boyutlarını gözler önüne seriyor.


Sam Dunn bu hayati fırsatı yakalamışken Iron Maiden’ı oluşturan altı yaşayan efsaneyi de mercek altına almayı ihmal etmiyor. Vücudunun 162 yerinde Iron Maiden dövmesi bulunan Brezilyalı genç bir rahibin oğluna ismini verdiği, Japon bir kızın “keşke onun kızı olsaydım” dediği, Hintli bir ergenin imzasını aldıktan sonra kendinden geçtiği Steve Harris, kesinlikle gruba şimdiki karakterini veren en önemli parçası. Şarkıların çoğunu yazan, yazmadıklarında bile düzenlemelerine katkıda bulunan Harris, konserlerdeki şarkılara ağzıyla eşlik eden o hırçın görüntüsünün aksine utangaç, mütevazi ve tam bir aile babası. Dave Murray az ama öz konuşan bilgeliğiyle müthiş bir denge unsuru. Adrian Smith özellikle ses düzeni konusunda çok titiz ve grubun müziğinin ayaklar üstünde durabilmesinin önemli bir parçası. 1990’da gruptan ayrılan Adrian Smith’in yerine gelen ve 1999’da Smith geri döndüğünde herkesin onayıyla grubun altıncı üyesi olarak kalan, sosyoloji diplomalı Janick Gers grubun en matrak aynı zamanda kendi halinde takılmayı seven elemanlarından biri. Steve Harris’in bas omurgasıyla sınırlarını çizdiği şarkıları Murray, Smith, Gers üçlüsünün rock formuna evrilten olağanüstü katkıları hem ritim gitarın, hem de şahane soloların “Maidenize” oluşlarındaki sırrı ortaya koyuyor adeta.

Grubun en yaşlısı olan davul üstadı Nicko McBrain, bir Guy Ritchie filminden fırlamışçasına esprili, deli dolu ve müthiş kafa bir adam. Gittiği her yerde golf merakını gidermeye çalışan bu güzel insan, grup arkadaşları hakkında da çok içten tespitlerde bulunuyor. McBrain belki de yeryüzünde başka hiç kimsenin üstesinden gelemeyeceği inanılmaz davul teknikleriyle grubun soundunu belirleyici hayati bir öneme sahip. Ve Bruce Dickinson… Gündüzleri üniformalı bir pilot, geceleri bir dakika bile yerinde duramayan çılgın bir solist olarak enerjisi en yüksek olması beklenen ve beklentileri her yönüyle karşılayan gerçek bir “frontman”. Gruptan ayrıldığı 93-99 arasında Iron Maiden The X Factor ve Virtual XI adlı iki albüm yaptı. Bu iki albüm grubun en vasat albümleri olarak kabul edildi ve bunun yegane sebebi kesinlikle Dickinson’ın yokluğuydu. Her yola gelebilen, istediği yere girip çıkan, bir enstrüman gibi şarkılara yön ve ruh veren Dickinson vokali, bir vokal olmanın ötesinde destansı bir karakter yoğunluğu içeriyordu. Grubu en iyi tanıyanlar yine grup üyeleri olduğu için Sam Dunn sıklıkla birbirleri için ne hissettiklerini soruyor ve belki de kimsenin yorumlayamayacağı gibi samimi cümleler duyuyoruz.


2013 itibariyle destansı Steve Harris (57), Dave Murray (57), Adrian Smith (56), Bruce Dickinson (55), Nicko McBrain (61), Janick Gers (56) kadrosunu koruyan Iron Maiden, bu enfes belgesel boyunca Hindistan’da Aces High, Japonya’da The Trooper, Meksika’da Wasted Years, Brezilya’da Heaven Can Wait, New Jersey’de Rime Of The Ancient Mariner, Kolombiya’da Run To The Hills, Arjantin’de Fear Of The Dark, Kanada’da Hallowed Be Thy Name ve daha pek çok farklı yerde başka marş olmuş Maiden parçalarından unutulmaz sahne performansları göstererek onları canlı izlemenin ne kadar büyük bir deneyim olduğunu biz ekranları başındaki fanilere hissettiriyorlar. Öyle ki Toronto’daki son konserde bile sanki oradaymışçasına bu masalın bitiminden dolayı içimiz burkuluyor.

Sam Dunn ve Scot McFadyen yine müthiş bir belgesele adlarını yazdırıyorlar. Sadece Iron Maiden hayranlarına veya sadece heavy metal dinleyicilerine değil, gerçek bir idolün kişi için neden idol haline gelmiş olduğuyla, o idol bütününü oluşturan parçaların aslında birer birer ne kadar da “insan” oluşlarıyla alakalı sosyolojik bir vaka görmek isteyenlere hitap edecek bir belgesel. Gündüz uçakta, gece binlerce kişilik kalabalıkların önünde adrenalin dolu bir yaşam süren bu şanslı insanların, onları canlı görmeyi de ayrı bir şans olarak addedecek hayranlarıyla birlikte paylaştıkları ortak paydalara tanık olabilmemiz için mühim fırsatlardan biri.

26 Mart 2013 Salı

Red Riding: In The Year Of Our Lord 1983 (2009)


Yönetmen: Anand Tucker
Oyuncular: David Morrissey, Mark Addy, Peter Mullan, Robert Sheehan, Sean Harris, Shaun Dooley, Warren Clarke, Tony Mooney, Sean Bean, Daniel Mays, Gerard Kearns, Steven Robertson, Tony Pitts, Chris Walker, Lisa Howard
Senaryo: Tony Grisoni, David Peace
Müzik: Barrington Pheloung

Olayların başladığı 1974’ten itibaren 9 yıl geçmişken yine bir kız çocuğu ortadan kaybolmuştur. Dedektif Maurice Jobson, yıllar önce aynı şekilde kaybolan ve ölü bulunan Clare Kemplay dosyasını hatırlar ve iki olayı ilişkilendirecek ipuçları arar. Öte yandan, avukat John Piggott, çocuk cinayetlerinin zanlısı Michael Myshkin’in masumiyetine inanır ve bunu ispatlamak üzere araştırmalara başlar. Tüm bunlar bizi 1974 yılına geri götürecek, iş adamı John Dawson ile başlayan ve polis teşkilatına kadar uzanan suç zincirinin halkaları birer birer çözülmeye başlayacaktır.

Serinin son filmi Red Riding: In the Year Of Our Lord 1983, ilk iki filmin yarattığı ve sürdürdüğü gizem iklimini koruyan, artık özenle atılmış düğümleri çözmesi beklenen son halka. Haliyle bu filmlerden beslendiği gibi, kendine ait yeni karakterler ve ana gövdesine biryerlerden bağlı yan olaylar meydana getirerek, üstelik bunları ustalıkla birbirine ekleyerek müthiş bir final yapıyor. Parçalar birbirine eklendiğinde 74'ten 83'e kadar süren zaman içinde filmle ilgili birtakım ezberlerimiz yeniden gözden geçirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bunlardan en önemlisi Maurice Jobson'ın ilk iki filmde pek göremediğimiz duyarlı ve vicdan sahibi kişiliği.


Red Riding 1974 ve 1980'de farklı aktörler yardımıyla karanlık olayların üzerine gitme cesareti ve onları çözme zorunluluğu hisseden vicdanı temsilen son filmde bu rolü üstlenen iki kişiden biri Jobson. Diğeri ise, suçlanan yarım akıllı Michael Myshkin'in avukatlığını üstlenen John Piggott. Başlangıçta Piggott pek bu işe gönüllü olmasa da Myshkin ile konuşması sırasında birşeylerin ters gittiğine inanıp olayın üzerine gitmeye başlıyor. Aslında pekçok ucuz kahramanlık örneği film de bu vicdani refleksten yola çıkarak karton karakterler çöplüğü yaratmıştır. Oysa önce Myshkin'in annesinin ricasıyla ona bir şans tanıyan Piggott, şüpheleri üzerine harekete geçmek istediğinde bu kez karşısına Yorkshire'ın yolsuzlukları ve fâili meçhulleriyle nam salmış polisleri çıkıyor. Bu da Piggott'ın geri çekilmesi için bir sebepken, yine emniyet mensubu ölmüş babasının karanlık geçmişinden ve içine düşen şüphe ateşinden kaynaklanan senaryo ağları, onu adım adım sırlarla dolu bu davaya itiyor.

John Piggott, üçleme için yeni bir karakter. Fakat ilk filmden bu yana ketum haliyle teşkilat içinde dönen tüm dolaplardan haberdar olan, üstelik bu dolapların bir parçası olan Maurice Jobson, kaybolan küçük kızlardan Clare Kemplay’in davasıyla birlikte bir uyanış yaşıyor. Bu uyanışın birdenbire gerçekleşmesi pek inandırıcı olmayabilirdi. O yüzden 74 ve 80'den yapılan bazı kritik alıntılar, Jobson'ın aslında pek de birdenbire dürüst ve cesur bir kanun adamına dönüşmediğini, çeşitli ruhsal ve mesleki sebepler yüzünden pasif kaldığı ya da pasif bırakıldığı gerçeğini yavaş yavaş enjekte ediyor. Jobson ve Piggott'ın sırlara karşı gösterdikleri merak, idealist direnç ve vicdani varoluş, ayrı ayrı kollardan araştırdıkları meselelerin kesişme noktasında tek vücut haline geliyor.

Öte yandan sırlarla dolu rahip Martin Laws, serveti ve iş ortaklığı sayesinde Yorkshire çetesiyle anlaşma halindeki ilk filmin önemli isimlerinden John Dawson, bir silahla birini öldürmek üzere filmin finaline doğru yola çıkan BJ, yine ilk filmde gazeteci Eddie Dunford'a çingene katliamını ihbar eden gizemli telefon, kaybolan küçük kızlar ve başka gizemler filmin doğal akışı içinde birer birer aydınlanıyor. Bu çözülmeler kimilerine mutlu, kimilerine mutsuz sonlar hazırlıyor. Üstelik filmin biraz da şiirsel bir anlatıma sahip finali, Red Riding üçlemesinin o ana dek sakladıkları ve gösterdikleriyle bir bütün olup, gerçeklere dayalı uzun soluklu bir maceranın suç epiğine dönüşümünü kutsuyor.


Son filmde yönetmen koltuğundaki isim ise, bugüne kadarki en mühim filmi 1998 yapımı Hillary and Jackie olan Tayland doğumlu Anand Tucker... Julian Jarrold (1974) ve James Marsh'ın (1980) ardından filmin kendi zaman aralığı olan yaklaşık 10 yılın hem dönemsel farklılıklarını, hem de ruh bütünlüğünü aynı anda koruyup perdeye aktarma işini bu kez üstlenen Tucker, üçlemeye hak ettiği itibarı sağlıyor. Özellikle 1974 yılına yapılan geri dönüşleri kendi elini güçlendirmek için kullanışı, karmaşıklaştığı düşünülen anların da can simidi olabiliyor. Bu yüzden üç filmin ardı ardına izlenmesi çok daha sağlam etkiler yaratacaktır. Red Riding:1983 oyunculuk olarak David Morrissey ve Mark Addy'yi öne çıkardığı gibi, Robert Sheehan ve Daniel Mays'den de çok çarpıcı yan performanslar elde ediyor. Toplamda ortaya herşeyiyle dört dörtlük bir polisiye üçlemesi çıkıyor.

21 Mart 2013 Perşembe

Red Riding: In The Year Of Our Lord 1980 (2009)


Yönetmen: James Marsh
Oyuncular: Paddy Considine, David Morrissey, Tony Pitts, Maxine Peake, Peter Mullan, Robert Sheehan, Warren Clarke, Eddie Marsan, Shaun Dooley, Tony Mooney, Sean Harris, Kelly Freemantle, James Fox
Senaryo: Tony Grisoni, David Peace
Müzik: Dickon Hinchliffe

Üçlemenin ikinci filmi Red Riding: In The Year Of Our Lord 1980, İngiltere suç tarihinin en korkunç vakalarından biri olan Yorkshire Ripper cinayetlerine ve polis teşkilatının içindeki yolsuzlukların izini sürmeye devam ediyor. Zamanında Karachi Club cinayetleri üzerine de çalışan, ancak karısının düşük yapması üzerine dosyayı bırakmak zorunda kalan polis memuru Peter Hunter (Paddy Considine), Yorkshire Ripper cinayetlerini araştırmakla görevlendirilir. Hunter, Karachi Club kurbanlardan biri olan Claire Strachan’ın ölümü ile Ripper cinayetleri arasında benzerlikler görür ve kızın gerçek katilinin, polise ifade verdikten sonra serbest bırakıldığından şüphelenir. Claire ile ilgili araştırmalar, onu polis memuru Bob Craven’a götürecek ve Hunter, şüphelerinin çok daha ötesinde korkunç bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Red Riding: In The Year Of Our Lord 1974’un aktörleri bazı hasarlar ve kayıplarla yine ortalıklarda. Ama bu kez onlara yeni aktörler de ekleniyor. En önemlisi de ilk filmin finalindeki Karachi Club olayını çözmesi için görevlendirildiğini, ne var ki çözemediğini, hatta bu konuda teşkilat ve basında alay konusu olmasına rağmen Yorkshire Ripper’ı yakalaması için el altından kurulan ekibin başına getirildiğini öğrendiğimiz Peter Hunter. Evli, ilkeli, düzgün bir kanun adamı olan Peter, tıpkı 1974’teki gazeteci Eddie Dunford gibi bu yozlaşmış ortamın ortasına düşmüş bir idealist. Red Riding: 1974’teki gizemli ve tekinsiz atmosfer aynen korunuyor. İlk filmden edindiğimiz bazı bilgiler daha netleşiyor, detaylanıyor, karakterler biraz daha belirginleşiyor. Fakat ilginç biçimde film, yeni sorular üreterek ve onları çeşitleyerek etrafını çeviren belirsizlik halkasını daha da güçlendiriyor.


Red Riding: 1980’in güçlendirdiği bir başka unsur daha var: Çözümsüzlük! İlk filmde sınırlı bir erişime sahip olmasına rağmen adım adım komplonun içine çekilen Eddie’nin dramı, bu kez sistemin içinden seçilmiş bir komiser yardımcısı olan Peter’ın omuzlarında beliriyor. Karısı düşük yaptığı için 1974’te görev aldığı davanın ortasında çekilmek zorunda kalan Peter, bu durumun yarattığı yetersizlik duygusunun acısını, kendisine verilen yeni ve zor görevle üzerinden atmak için Claire Strachan cinayetinin çözümüne dört elle sarılıyor. Fakat ilgi bekleyen karısı, ekibi için seçtiği Helen Marshall ile geçmişte yaşadığı yasak ilişkinin açığa çıkması, kendisine destek yerine köstek olan Yorkshire polis çetesinin tutumları, basının bir türlü yakalanamayan seri katil üzerinden kurduğu baskı, Peter’ın uğraşmak zorunda kaldığı sorunları oluşturuyor. Bu anlamda Eddie ile kurduğumuz özdeşleşmenin bir benzerini bu kez Peter ile sağlıyoruz. Çünkü film, Peter’dan başka kimseye güvenilmeyeceğinin altını çizen karanlık suç örgüsünü burada da muhafaza ediyor. Gizemli rahip Martin Laws, Claire Strachan cinayetiyle ilgili çok şey bildiği için polisten köşe bucak kaçan BJ (çünkü Yorkshire’da bir şeyler biliyorsanız bunu polise anlatamazsınız) ve tabiî ilk filmde de az ama çok etkin bir konumda olan Maurice “Akbaba” Jobson, filmin seyirciyle kurduğu bilinmezlik bağlarının sınırlarında nöbetteler.

David Peace romanının ikinci ayağını senaryolaştıran isim yine Tony Grisoni. Fakat bu kez yönetmen koltuğunda Man On Wire belgeseliyle Oscar kazanmış olan James Marsh oturuyor. Kurgusal olarak ilk film ile arasında birkaç yıl geçmiş olması durumu değiştirmiyor ve Marsh, Red Riding: 1974’ün yoğunluğunu koruma başarısıyla  kopukluk yaratmadığı gibi, birbirine bağlı olay ve isim bolluğu sayesinde sık sık ilk filme geri dönme duygusu uyandırıyor. Eddie ve Peter gibi iki idealist ile bu karanlık işlerin ortaya çıkarılamayacağına, bir suç ve örtbas şebekesine dönüşmüş derin polisin, derin çürümüşlüğüne ve kollarının uzunluğuna alıştıran senaryo, James Marsh’ın yer yer kara film tadı taşıyan stilize anlatımıyla uyum içinde ilerliyor. Bu ikili uyum, finale doğru ilk filmin finalinden alıntılar yapıp, onu bu kez başka bir gözden gören farklı kurgusuyla zirve yapıyor. Son bir sürprizle de (ilk filmin eleştirisinde hikâye ile ilgili nasıl bir sürpriz yapılabilir de devamı için beklentiler yükseltilebilir diye düşünürken) serinin son halkasına heyecanla hazırlık yapıyor.

14 Mart 2013 Perşembe

Red Riding: In The Year Of Our Lord 1974 (2009)


Yönetmen: Julian Jarrold
Oyuncular: Andrew Garfield, David Morrissey, Rebecca Hall, Sean Bean, Eddie Marsan, Peter Mullan, Robert Sheehan, John Henshaw, Jennifer Hennessy, Warren Clarke, Shaun Dooley, Sean Harris, Tony Mooney, Cara Seymour, Rachel Jane Allen
Senaryo: Tony Grisoni, David Peace
Müzik: Adrian Johnston

1974 yılında, Yorkshire Post’un genç, kibirli ve heyecanlı muhabiri Eddie Dunford, küçük kızları öldüren bir seri katille ilgili ipuçları yakalamanın peşindedir. Eddie işin içine girdikçe, olayın sıradan bir seri katil vakası olmadığını anlar. Öldürülen kızlardan biri, bölgenin en güçlü iş adamlarından John Dawson’a ait bir arazide, işkence görmüş, tecavüze uğramış, boğulmuş ve sırtına iki kuğu kanadı iliştirilmiş şekilde bulununca, şüpheler Dawson’ın üzerine çekilir. Katilin izini süren Eddie’nin öldürülen kızlardan birinin annesi olan Paula ile yakınlaşması durumu iyice karıştık hale getirir. Üstelik Paula, gizemli bir sırra sahiptir. Bölge polisini ilişkileri ve gücü sayesinde parmağında oynatan Dawson, Eddie’nin araştırmasından rahatsız olunca, onun sesini kesmeye karar verir.

David Peace’in üç bölümlük güçlü romanı, Tony Grisoni tarafından senaryolaştırılmış, üç farklı yönetmen tarafından filme alınmış halde bir üçleme olarak karşımızda. Serinin ilk ayağını oluşturan Red Riding: In The Year Of Our Lord 1974, polisiye/gizem/gerilim örgüsüyle çok sağlam bir açılış yapmakta. Yönetmen olarak gördüğümüz isim, daha çok televizyon alanında ün yapmış, son dönemde de Kinky Boots, Becoming Jane, Brideshead Revisited gibi dikkat çekici İngiliz yapımları yönetmiş Julian JarroldRed Riding: 1974, seri katil hikâyesi olarak başlayıp, yol aldıkça polis-basın-hükümet yozlaşmasına kadar eteğindeki türlü taşları dökmeye başlayan dinamik bir yapıya sahip.


Bu yapı, seçilmiş karakterler ve onların idealist, çürümüş, güce tapan, kederli, kurnaz sıfatlarının dramatik temsilleri olarak yerlerini çok iyi tutmaktalar. Olayların merkezindeki gözüpek muhabir Eddie Dunford’ın filmin başından finaline kadar geçirdiği değişimin adımlarını hiç aksamadan verebilen film, sürükleyici bir polisiye dram olmanın hakkını fazlasıyla veriyor. Söylenilenlerden ötürü filmin aksiyon dozu yüksek bir kimlikte olduğu düşünülmesin. Zira diyaloglarla ve sık sık dışına yansıttığı durağanlığıyla da temposunu yükselten, yükseltmese bile bu tavrı hem sakinliğine, hem de gerilimine ustaca ortak eden bir kurgu bütünlüğü hâkim.

Pek kimsenin umursamayacağı bir cinayetten, tecavüz olayından veya kaçırılmadan hareketle çiçek gibi açılarak genel bir sistem çürümesine ulaşılması fikrine (Hollywood örnekleri de dahil olmak üzere) fazla yabancı olmayan seyirci için, doğru ellerde aynı konuyu tekrar izlemenin sıkıcı bir tarafı olmadığı kabul edilir. Çünkü gitgide karmaşıklaşan ilişkiler, komplolar, sırlar, bu filmlerin en önemli kozlarıdır. Bulmaca çözmeyi sevenler için çok sık rastlanan filmler değildir bunlar. Fakat Red Riding: 1974, başlarda böyle bir bulmacanın ayak seslerini çok iyi duyurmasına karşın, zamanla açığa çıkan sırların ve komplo ağacının dallarının hiç de finalin son dakikasına saklanacak türden olmadığını da yüzlere vuran bir film. Yani sırların ve soruların cevaplarını da attığı dinamik adımlara eşlik ettiren bir gerçekçiliği bulunmakta. Belli bir noktadan sonra kimin kiminle, nasıl bir ilişkide olduğunu film zaten fazla oyun oynamadan açık ediyor.

Ama önemli olan her zaman sürprizleri nasıl sakladığın değil, sürpriz sınıfından çıktıklarında onları filmin kalanında nasıl kullandığındır ki, filmin en akılcı yaklaşımlarından biri de bu cesur tavır. Peace-Grisoni-Jarrold üçlüsünün ana hedefinin de “kim yaptı, neden yaptı” sorularını dolandırıp durmak yerine, “kim” ve “neden” sorularının hizmet ettiği trajik olaylar zincirinin bağlantı noktalarındaki global çürümüşlüğün Yorkshire durağını yansıtmak olduğunu düşünüyorum. Özelden genele ulaşmayı sağlayan bu zincirin her bir halkası, artık sadece 1974’e ait olmayan teoriler bütününden birer parça taşımaktalar.


Öleceğini düşündüğünüz bir karakter göstere göstere, kendi ağzıyla veda ederek ölüme gidiyor. Olayın seri cinayet kısmına getirilen açıklamayı çok şaşırtıcı bulmama olasılığı mevcut. Eddie’nin öldürülen kızlardan birinin annesi olan Paula ile ilişkisinde olayla bağlantılı bir çapanaoğlu olduğunu zaten biliyoruz. Yani bu filmlerin bize yüklediği “kimseye güvenme” mottosu ne kadar güçlü olursa, sürprizle karşılaşma olasılığımız o kadar düşüyor. Yine de az, ama filmin iletmek istediklerinden birini gayet öz biçimde dile getirecek biçimde görünen Teğmen Bob Fraser benzeri karakterler bile o olasılık dahilinde acı gerçekleri tokat gibi vurabiliyor. Artık sürpriz olmayanların ulaştığı son noktalar sürpriz halini alabiliyor. Bu sebeplerden Red Riding: 1974, peşinden iki devam romanı ve filmi getirecek kadar fazla soru bırakmazmış gibi görünüyor. Oysa kendi bünyesinde pek çok sırrı ve soruyu çözmeye çalışmış olmasına rağmen, işte bu aldatıcı tutumu sayesinde 1974’te bıraktığı bazı kişi ve olaylara nasıl bakacak olması yönünden kışkırtıcı bir merakla serinin diğer iki filmini bekletiyor.

California’da doğup dört yaşından itibaren İngiltere’de büyüyen genç oyuncu Andrew Garfield, her ne kadar başlangıçta bir iş olarak görse de olaylar geliştikçe ve bazı tekerlere çomak sokmaya kadar ileri gittikçe gizemin derinliğinin farkına varan, bu sayede dürüstlük ve vicdan kuşanma ihtiyacı duyan Eddie Dunford rolüyle filmi çok iyi taşıyor. Senaryonun ördüğü ağlar sayesinde ondan başka kimseye güvenemeyecek hale gelmemizin sebeplerinden biri de bu taşıma becerisi. Onun yanında Rebecca Hall, Sean Bean, Eddie Marsan ve her ne kadar minimal bir oyun sergilese de sonraki bölümlerde ağırlığını biraz daha hissettirecek olan Maurice Jobson rolüyle David Morrissey filmin kalite çıtasını hep üstte tutuyorlar.


Red Riding: 1974’da dönem filmi olmasının gereklerini harfiyen uygulayan sinematografik bir moda anlayışı hâkim. Saç kesimlerinden duvar kağıtlarına, dar kıyafetlerden sigara serbestliğini doyasıya yaşayan loş mekanlara kadar tüm ayrıntıların filmin ana gövdesine uyum sağladığı bir teknik yeterlilik sözkonusu. Ama bunun yanında İşçi Partisi’nin İşçi Partisi gibi davranmaması, devasa alışveriş merkezleri dikme uğruna ezilmişlerin daha da ezilmesi, zenginden alıp zengine yatırım yapma, gazeteci ve polis satın alma, işkence, yolsuzluk ve faili meçhuller o zamandan bugüne değişmiş değil. Bir gazeteciyi önce insan olarak yoklayan bir dizi haksızlıklar zincirinin onu zıvanadan çıkartışı ve Karachi Club’da biten kanlı finalin aslında bir final olmayacağını da biliyoruz. Bazı parçaların yerine daha sağlam oturabilmesi için önce 1980’e, ardından 1983’e gideceğiz.