İzlanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzlanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2026 Pazar

Driving Mum (2022)

 
Yönetmen: Hilmar Oddsson
Oyuncular: Þröstur Leó Gunnarsson, Kristbjörg Kjeld, Hera Hilmar, Tómas Lemarquis
Senaryo: Hilmar Oddsson
Müzik: Tõnu Kõrvits

50'li yaşlarındaki hiç evlenmemiş Jón, 30 yıldır annesiyle yaşamaktadır. Bir sabah annesi ölünce, onu hayattayken çok görmek istediği bir yere götürmeye karar verir. Ölü annesine elbise giydirir, makyaj yapar ve sabit duracak şekilde külüstür Ford Cortina arabasının arka koltuğuna oturtur. Sadık köpeği Brésneff de onunladır. İzlanda kırsalında karşılarına ilginç olayların çıkacağı bir yolculuğa çıkarlar. Hilmar Oddsson'un yazıp yönettiği İzlanda/Estonya ortak yapımı Driving Mum, böylesi ilginç konusunu sulandırmadan, hüzünle karışık sevimli bir komedi tonunda işleyen çok iyi bir film. 1980'de geçiyor olmasını da ufak tefek detaylarla belirten Oddsson, tipik yol filmi unsurlarını, siyah-beyaz zerafeti ve Óttar Guðnason'un olağanüstü sinematografisiyle birleştiriyor. Yolculuk esnasında Jón'un çok da işlek olmayan güzergahta farklı kişi ve olaylarla karşılaşması, arka koltukta oturan kadın sorulduğunda ölen annesi olduğunu saklamaması ilginç anlara sahne oluyor. Hatta Oddsson, Jón'un zaman zaman arabada ölü annesiyle konuştuğu, geçmiş hesaplaşması yaşadığı diyaloglar da yazmış. Pek gerekli olmasa da filmi manalı başlıklarla epizotlara bölen Oddsson, konusu gereği doğasında olan mizahı bazen dramla, bazen şiirsellikle harmanlasa da ağırbaşlılığını hep koruyor. Hatta birkaç sahnede gerçeküstü dans sahneleri bile bu ağırbaşlılığı zedelemiyor.

Bazen annesiyle konuşmalarına, bazen yolda karşılaştıklarıyla girdiği diyaloglara rağmen buyük ölçüde Jón'un yalnızlığının altı çiziliyor. Gençliğindeki kız arkadaşı Bergdís'in görüntüsü de, Jón'un onu en son gördüğü haliyle ara sıra bu yolculuğa eşlik ediyor. Tıpkı arka koltukta oturan ölü annesiyle konuştuğu gibi, yıllar önce peşinden gidemediği için ayrılmak zorunda kaldığı Bergdís'in hayaliyle de konuşuyor. Pişmanlıklar, teslim edilmemiş bir mektup, gerçek olup olmadığı meçhul bir ihtimal, bu yolculuğun tepesindeki gri bulutlar gibi Jón'u takip ediyor. Jón bir yandan da yolculuğun çeşitli anlarını fotoğraflıyor. Zaten gençliğinde Bergdís ile çektirdiği bir fotoğraf yol boyunca Jón'a eşlik ediyor. Bu fotoğrafların filmin bir yerinde kolaja dönüştürüleceğini biliyoruz. Belki Bergdís'in kızıyla ilgili bölüm biraz daha net işlenebilirdi. Böylece seyircinin kafasında o bölüm nezdinde dramatik bir boşluk kalmazdı. Yine de Oddsson, bir yol filminin getirebileceği çeşitli olay ve kişilerden çok güzel bir demet hazırlayıp, örgü örmek, fotoğraf çekmek, kaçırdığı hayatının aşkının hüzün yüklü yasını yıllarca yanında taşımak, kaç yaşında olursa olsun anneyle geçmişi tartışmak gibi detaylarla filmini zenginleştirmiş. İzlanda sinemasının tecrübeli oyuncusu 65 yaşındaki Þröstur Leó Gunnarsson, Jón rolünde karakteriyle tek vücut bir mütevazilikle filmin ruhu oluyor. Filmin gri ağırlıklı kasvetli tonunun ete kemiğe bürünmüş haline geliyor.

13 Kasım 2021 Cumartesi

Lamb (2021)

 
Yönetmen: Valdimar Jóhannsson
Oyuncular: Noomi Rapace, Hilmir Snær Guðnason, Björn Hlynur Haraldsson
Senaryo: Sjón, Valdimar Jóhannsson
Müzik: Þórarinn Guðnason

Maria ve Ingvar, İzlanda kırsalındaki çiftliklerinde koyun sürüleriyle birlikte yaşayan bir çifttir. Bir gün gebe koyunlardan biri doğum yapar. Onun dünyaya getirdiği tuhaf yavruyu, daha önce bir çocuklarını kaybettiklerini anladığımız Maria ve Ingvar çifti sahiplenip evlerine alır ve büyütmeye başlar. Çift bu durumdan çok mutlu olsa da, bu yavru ile ilgili gerçekler çiftin hayatını yavaş yavaş tehdit etmeye başlar. Senaryosunu Valdimar Jóhannsson ve Sjón'ün birlikte yazdığı, ülkesi İzlanda dışında Oblivion, Game Of Thrones, Transformers, Rogue One, Noah gibi yapımların özel efekt, kamera ve elektrik departmanlarında çalışmış Jóhannsson'un yönettiği ilk uzun metraj olan Lamb, tuhaflıklarıyla nam salmış İskandinav halk masallarını andıran bir dram. Sjón'den de ayrıca bahsetmek gerek. Reykjavik, İzlanda doğumlu Sjón, çeşitli edebi biçimlerde, komedi, korku, drama, suç ve çocuk filmleri senaryolarında çalışmış uluslararası üne sahip bir yazar. Birçok dile çevrilmiş romanları yanında çeşitli müzisyenler için şiir koleksiyonları, opera librettoları ve şarkı sözleri yazdı. 80'lerin başında çalışmaya başladığı İzlandalı şarkıcı Björk ile olan işbirliğinden Isobel, Bachelorette, Jóga ve Oceania gibi hit şarkılar çıktı. Yine senaryosuna katkıda bulunduğu Lars von Trier filmi Dancer In The Dark filminde Björk'ün seslendirdiği I've Seen It All şarkısıyla 2001 yılında En İyi Şarkı dalında Oscar adaylığı kazandı. Merakla beklenen yeni Robert Eggers filmi The Northman'ın senaryosunu da Eggers ile birlikte yazdı.

İşte bu ellerden çıkan Lamb, doğası üzere İzlanda'nın puslu, büyüleyici, pastoral atmosferinde şekillenen gizemli, gerilimli, ürkütücü bir masal. Maria ve Ingvar çiftinin kaybettikleri Ada isimli çocuklarının yerine bir koyunun doğurduğu canlıyı koymaları ve ona da Ada ismini koyup yine üç kişilik bir aile olarak minimal yaşamlarına devam etmeleri fikri, bir çocuk filmi senaryosuna bile ilham verebilecek ölçüde kapsamlı iken, masalcı kimliğiyle bu fikri tuhaf yerlere taşıyan Sjón ve beraberindeki Jóhannsson, iyi bir kimya yaratıyorlar. Sıkıcı çiftlik rutinine hapsolmuş, derin yaralarına rağmen hayata tutunmuş bir çifte bilinmezden verilen bir hediyeden ve bu hediyenin canlılar arası etkileşim mitlerinden, mitolojiden, farklı kültürlere ait halk masallarından devşirilmiş önemli bir silah gibi filmi hep tetikte tutmasından faydalanmasını biliyorlar. Bu ikinci şansı kaçırmak istemeyen çifti, özellikle de Maria'nın annelik ve sahiplik duygularını diken üstünde tutan, yavaş yavaş tehlikeli bir boyuta taşıyan film, bu boyutun gereğini de yaparak çok dramatik bir an ile mühim bir kırılma gerçekleştiriyor. Fakat bunun bir kırılma olduğunu finale kadar belirgin etmiyor. Sahip olduğu en büyük gizem hakkında bir müddet kafa yormayarak, onu normalize ederek aslında o gizemi daha da güçlendiriyor. Kısaca ne zaman ne hamle yapacağı, bu sıra dışı masalı nereye ve nasıl bağlayacağı kestirilemiyor.


Gerekli olup olmadığı tartışılabilecek şekilde Ingvar'ın kardeşi Pétur'u bu denkleme dahil eden film, bir yanıyla Pétur'u seyirciye yakın tutuyor. Bu yeni neşe kaynağı nedeniyle adeta gözlerine perde inen, sorgusuz sualsiz hayatına devam eden Maria ve Ingvar'ın yanına, tıpkı seyircinin sorgulayacağı şekilde bir karakter ekleme ihtiyacı duyulmuş olabilir. Üstelik Pétur, bu görevi olması gerektiği biçimde yerine getirerek hem fantastik ve gerçek arasında bir köprü kuruyor, hem de gerilim titreşimleri yayan bir unsur konumunda kalıyor. Hatta ana konudan bağımsız, Maria ile arasında tek taraflı tehlikeli bir yakınlaşma kurularak ekstra bir tansiyon yükselişi sağlanıyor. Çok fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan, söyleyeceği bazı şeyleri görüntüleriyle anlatabilecek bir özgürlüğü de cebinde tutuyor. Karanlık bir masal olmasının verdiği rahatlıkla daha film bitmeden Ada'nın kaderine dair teoriler yaratma becerisi gösteriyor. Finalde de müthiş bir hamle ile gövde gösterisi yapıyor. Tuhaflığını beklenmedik ya da sadece bu şekliyle beklenmedik bir seviyeye taşıyan Lamb, bu finalle yine başka teorilerin kapısını aralıyor. Ama o kapılardan girebilmemiz için talep ettiği şeyler var. Zaten bu talepkarlığıyla katıksız bir A24 yapımı olduğunu belli ediyor.

Bunu bir masal olarak görmeyenler veya fantastik edebiyatla arasında belli bir mesafe bulunanlar, "folk horror" türü ile yıldızı barışmayanlar için (hatta hayvan severleri de dahil edebiliriz) rahatsız edici öğelere sahip bir film Lamb... Ama içeriği, mesafeli anlatımı, gizemli karanlığı, çekici tuhaflığıyla Gräns (Ali Abbasi) ve The VVitch (Robert Eggers) gibi filmlerle olan akrabalığından söz edilebilir. Özellikte Hint ve Yunan mitolojilerinde rastlanan insan ve hayvan ilişkileri, doğanın verdiğini geri alma, doğaya karşı işlenen suç ve günahların cezasız kalmaması gibi temalar Sjón tarafından birtakım ahlaki değerler, eden bulur mesajları da eklenerek puslu İzlanda coğrafyasına uyarlanıyor. Bu coğrafyadan epik manzaraları, aynı zamanda hayvanların son derece estetik ve anlamlı enstantanelerini ise Eli Arenson'un sinematografisinde tadıyoruz. Artık ünü İskandinav ülkelerini de aşmış İsveçli aktris Noomi Rapace'in bütün yükünü başarıyla sırtlandığı Maria, anneliğin, fedakarlığın, amacına ulaşmanın, bedel ödemenin tuhaf versiyonlarıyla yüzleşen bir karakter olarak filmin arızalı pusulası konumunda. Kamera arkasındaki tecrübelerini bu ilk filminde bu kez kamera arkasının en yetkilisi olarak sergileyen Valdimar Jóhannsson ise alternatif gerilimler üreten sinemacılar ligine göz kırpıyor.

6 Ağustos 2020 Perşembe

Svanurinn (2017)


Yönetmen: Ása Helga Hjörleifsdóttir
Oyuncular: Gríma Valsdóttir, Ingvar Sigurdsson, Katla M. Þorgeirsdóttir, Þuríður Blær Jóhannsdóttir, Thor Kristjansson, Laufey Elíasdóttir
Senaryo: Ása Helga Hjörleifsdóttir, Guðbergur Bergsson
Müzik: Örvar Þóreyjarson Smárason, Gunnar Tynes

Guðbergur Bergsson'un romanından Ása Helga Hjörleifsdóttir'in senaryosunu yazdığı ve yönettiği ilk uzun metrajı Svanurinn (The Swan), İskandinav sinemasının doğa ile olan yakın ilişkisini en güzel temsil eden ayağı olan İzlanda kırsalından dingin ve içsel bir dram. Hırsızlık yaptığı ve yalan söylediği için ailesiyle sorun yaşadığını anladığımız 9 yaşındaki Sól, yazın kafasını toparlaması, çalışması ve olgunlaşması için çiftçilik yapan Karl ve Ólöf çiftinin çiftlik evine gönderilir. Ólöf'un yeğeninin kızı olan Sól, daha ilk günden sıkılıp yalan söyleyerek eve dönmek istese de, günler geçtikçe evin ve çiftliğin rutinine kendini bırakır. Ailenin üniversiteden dönen kızı Ásta ve yazları aileye çiftlik işlerinde yardım eden yatılı yardımcı Jón sayesinde unutamayacağı bir yaz yaşayacaktır. Tabii bu yaz, bir İzlanda yazı ve rüzgarın, yağmurun, gri gökyüzünün altında izlediğimiz bu mütevazi masal, ayakları yere basabilen bir şiirsellik ve hüzünle yoğrulmuş şekilde karşımıza çıkmakta. O civarda anlatılan bir hikayeye göre, yükseklerde bulunan gölde kendini büyük ve görkemli bir kuğuya çevirebilen, karşısındakinin gözlerine bakınca kim olduğunu, gelecekte ne olacağını söyleyebilen bir canavarın yaşadığı söyleniyor. Ama film, uygun anda kullanmak üzere bu hikayeyi bir kenarda tutarak Sól'un gözünden bu çiftlik evinde bir araya gelen dört yetişkinin günlük hayatlarını, sıkıntılarını, yorgunluklarını, pişmanlıklarını, hayallerini, hayal kırıklıklarını izliyor.

Roman uyarlaması olduğunu belli edercesine yoğun bir anlatım belirleyen Ása Helga Hjörleifsdóttir, çiftliğin ve onun içinde yer aldığı muazzam doğanın gerçekliğinden kopmadan, şiirselliğini o gerçekliğin bir parçası haline getirerek sıkıcı anlamda masalsı kalmamayı da başarıyor. İlk kez böyle bir ortama gelen küçük Sól için şehir sıkıntılarından uzakta bir arınma, sınavlarına girmeden ve babasının kim olduğundan emin olmadığı şekilde hamile olarak üniversiteden dönen Ásta için bir eve dönüş, gündüzleri yoğun biçimde çalışan, geceleri ise defterine hikayeler yazan Jón için ise hayatta ne yapacağına dair bir arayış filmi bu. Farklı kuşaklar arası dinamikleri hem naif, bazen de gergin üsluplarla ele alan Hjörleifsdóttir, melankoliyi bir an olsun elden bırakmıyor. Fakat tüm yaşananlar, bazılarına tam olarak anlam yükleyemese de Sól için hayat tecrübesi olacak şekilde yansıtılıyor. Bir buzağının doğumuyla gülüyor, başka bir buzağının kesilmesiyle ağlıyor. Karl'dan bir tekne alabora olunca bir yere tutunsa da tutunmasa da boğulacağını, Ólöf'tan dikiş dikmeyi ve insanlar arasındaki dikişlerin nasıl tutturulacağını, Ásta'dan kürtajın nasıl bir şey olduğunu, Jón'dan her insanın bir karakter olduğunu öğreniyor. Tek başına kırda gezinirken, hayvanlara dokunurken, otlar arasında uzanırken kendi iç sesiyle içinde sıkıştığı rüyasını anlatıyor. Bir yandan doğadan mükemmel bir terapi alırken, öte yandan yetişkinlerin anlam veremediği duygu dünyalarını kendine has ciddiyetiyle gözlemliyor.

Evinden uzakta, doğanın kollarında bambaşka bir dünyada kendi çocuksu iç yolculuğuna çıkan Sól, bir yandan kendini bu yetişkinlerin meşgul ve sorunlu dünyasına kapatır gibi görünerek gözlemciliğini sürdürüyor, bir yandan da o gözlemlerini doğru yorumlayıp yorumlamadığını anlamak için sorular soruyor ya da anlamadığını belli eden bakışlar savuruyor. Evdeki büyüklerin ona yaklaşımları, sorularına verdikleri cevaplar da onun algılayabileceği veya büyüdüğü zaman daha sağlıklı yorumlayabileceği türden manalı, hatta bazen muğlak sularda seyrediyor. Özellikle Ásta ve Jón'un hem bireysel, hem de birbirleriyle olan duygusal çekimlerinden doğan dramatik anları tarafsız ve sessiz bir hakem gibi anlamlandırmaya çalışıyor. Gerçi en hoş yanı, onun bunları anlamlandırıp anlamlandıramadığını tam çözememiş olmamız. Çünkü bu keşiflerinde hatalar da yapıyor. Sól'u canlandıran Gríma Valsdóttir'in bazen yaşının meraklı yönünü doğal biçimde yansıtan, bazen de inanılmaz biçimde yaşından olgun bir duruş gösteren ama çoğunlukla mutsuzluk ve hüzün içindeki varlığı filmin pusulası adeta. Ásta ve Jón rollerindeki Þuríður Blær Jóhannsdóttir ve Thor Kristjansson'ın tutkulu performansları, ayrıca Alman görüntü yönetmeni Martin Neumeyer'in filme ruh katan çekimleri, bu çekimlere çok uyumlu tema müzikleri filmin diğer önemli yapı taşları. Kıyıda köşede kalmış, mütevazi bir büyüme hikayesi (ya da o hikayenin önemli bir evresi) olan Svanurinn, bir ilk film için gayet iyi bir yerde duruyor.

25 Mayıs 2020 Pazartesi

And Breathe Normally (2018)


Yönetmen: Isold Uggadottir
Oyuncular: Kristín Þóra Haraldsdóttir, Babetida Sadjo, Patrik Nökkvi Pétursson
Senaryo: Isold Uggadottir
Müzik: Gisli Galdur

Beş kısa filmin ardından yazıp yönettiği ilk uzun metrajı And Breathe Normally ile Sundance Film Festivalinde yönetmen ödülü kazanarak adını duyuran Isold Uggadottir, oğlu Eldar ile güç bir hayat yaşayan Lára'nın Gineli bir göçmen olan Adja ile kesişen hikayesini anlatıyor. Bekar bir anne olarak iş arayan, nihayet yurt dışı girişlerdeki bir pasaport kontrol noktasında işe giren Lára, bir gün ona işi öğreten çalışma arkadaşının gözden kaçırdığı bir pasaport ayrıntısını yakalayarak Adja'nın ülkeye girişine engel olur. Kızından ayrı düşen, sorguya alınan, geçici olarak kendisi gibi yasal açıdan sorunlu göçmenlerin bulunduğu bir tesise yerleştirilen Adja, çaresizce sınır dışı edileceği günü beklemeye başlar. Bu arada kirasını ödeyemediği için evinden çıkan, kalacak başka bir yer bulamayınca oğluyla beraber arabasında yatan Lára da farklı bir açıdan hayata tutunma çabasındadır. Bu iki kadının hayatlarını tekrar kesiştirerek mütevazi bir anlatımla perspektifini genişleten Uggadottir, İzlanda gibi göçmen sorunundan fazla etkileneceğini düşünmediğimiz bir ülkenin sınırları içinde bile yaşanabilecek zorlukları dile getiriyor. Avrupa'nın, özellikle de İskandinav ülkelerinin mülteci meselesine yaklaşımındaki ılımlı/duygusal tavırdan nasibini almış bir film olarak And Breathe Normally, bu özelliğini en baştan çok iddialı olmayıp, çeperini fazla genişletmeyip, sadece iki kadının hayatlarını yoluna koyma istekleri üzerinden gerçekleştirmek isteyen bir film.

Adja'nın dramını kesinlikle sömürmeden, abartmadan, onun iyi kalpli ve iyi niyetli kişiliğini öne çıkararak, ama yaşadığı talihsizlikleri ve trajik geçmişini yüzünden okutmak suretiyle hüznüne de ortak ederek konumlandıran Uggadottir, bir mülteciden önce bir birey tanımlaması yapıyor. Aynı şekilde geçmişi hakkında pek bir şey bilmeden de yaşadıklarını az çok tahmin edebileceğimiz ölçüde bir karakter olan Lára da benzer bir tanımlamayla bir Avrupalı'dan önce kendi ülkesinin hayat şartlarına karşı elinden geldiğince direnmeye, uyuşturucu geçmişinde yaptığı hataları aşmaya çalışan bir kadın. Hatta bunu tam manasıyla aşamadığı için, yaşanan bir olay sonrasında Eldar'ın okulundaki idarecilerin Adja'ya olan önyargılarına karşı durma cesareti bile gösteremiyor. Maddi sıkıntıları yüzünden adeta kendi vatandaşı olduğu ülkede bir mülteci durumunda kalması onu Adja'nın dramına ortak bir konuma, hatta daha da altına getiriyor. Geçici de olsa en azından başını sokacak bir yeri olan Adja'ya göre daha düşkün bir durumda olması, belki de sadece işini yapıp onun ülkeye girmesine mani oluşunun tuhaf bir bedeli sanki. Bir kadın yönetmen olarak, ilahi adalet, karma, ağlarını ören kader gibi ödeşme tanımlamalarıyla da olsa iki kadına sağladığı dramatik ortaklığa fazladan feminizm yüklemesi yapmak istemiyor Uggadottir. Öyle ki Lára ve Adja birer erkek olsalardı, ufak tefek düzenlemeler dışında hikaye sekteye uğramazdı. Ama kadın olmaları, farklı kutuplara ait bu iki insanın sessiz anlaşmalarını, belki de adı konulmayan dostluklarını daha dingin bir estetiğe oturtuyor.

Irk, dil, din farklılıkları olmadan veya bu farklılıkların üzerinde çok fazla durmadan, sadece zorlu hayat şartlarının ve daha iyi bir yaşam özleminin ortak paydada buluşturduğu iki kadının kesiştiği noktada filmini konuşlandıran Uggadottir, Lára'nın içine, Adja'nın dışına ağlayan hüzün dengesini koyu İzlanda coğrafyası fonuna o kadar sade biçimde yerleştiriyor ki, istese daha sertleştirebileceği, sömürebileceği, abartabileceği seçeneklere yüz vermeden o sadelikte kendini buluyor. Eldar gibi dünya tatlısı bir çocuğun varlığını da bu dengeler içinde hikayesinin kıvrımlarına ustaca yerleştiriyor. Lára ve Adja arasında belirlediği mesafenin kolayca aşılmasını istemeyerek, kendine hakim ama bunun yanında salıverilesi duygusallıklara da açık bir yönetmen olacağının sinyallerini ilk filmiyle veriyor. Ülkesi İzlanda'da dizi ve TV filmleriyle tanınan Kristín Þóra Haraldsdóttir ve Gine/Belçikalı Babetida Sadjo, bu dengeli duygusallığı çok iyi aktaran performanslar sunarak Uggadottir'in işini kolaylaştırıyorlar. And Breathe Normally, Avrupa sinemasının göçmen sorununa tipik yaklaşımlarından bir tanesi gibi gözükse de, bu sorun hakkında çok büyük laflar etmekten kaçınan, daha çok iki farklı coğrafyaya ait kadının yaşadığı zorlukların coğrafyasızlığına dikkat çekmeyi başaran sade ve akıcı bir dram.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Woman At War (2018)


Yönetmen: Benedikt Erlingsson
Oyuncular: Halldóra Geirharðsdóttir, Jóhann Sigurðarson, Jörundur Ragnarsson, Juan Camillo Roman Estrada
Senaryo: Ólafur Egilsson, Benedikt Erlingsson
Müzik: Davíð Þór Jónsson

Oyuncu, senarist, yönetmen Benedikt Erlingsson'un Ólafur Egilsson ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği (2015 yılına ait The Show Of Shows belgeseli haricinde) ikinci uzun metrajı Woman At War, İzlanda'da yalnız yaşayan 49 yaşındaki koro şefi ve müzisyen Halla'nın, idealleri doğrultusunda sürdürdüğü hayat mücadelesini tüm yönleriyle ele alan bir film. Halla, çevresi tarafından sevilen sıradan bir vatandaş olmanın ötesinde, İzlanda hükümetinin, aralarında Çin'in de bulunduğu çok uluslu şirketlerle alüminyum endüstrisine yönelik faaliyetlerde bulunmasını, bunun sonucunda ülkesinin göreceği doğal zararları hazmedemeyen bir aktivisttir. Belirli aralıklarla İzlanda kırsalındaki yüksek gerilim hatlarının çelik direklerine sabotajlar düzenleyen, bu yüzden hükümetin korkulu rüyası haline gelen Halla, konforlu hayatını riske atmaktan kaçınmayan bir kadındır. Tüm bunların üstüne 4 yıl önceki evlat edinme başvurusu kabul edilince beklemediği biçimde bir yol ayrımına geldiğini hisseder.

Küresel ısınma, çevre kirliliği, hükümetlerin ve gücü elinde tutan şirketlerin çıkarları uğruna doğal ortama verdiği türlü zararlar yeni nesile daha güzel bir dünya bırakmamızı yavaş yavaş imkansız hale getiriyor bu bir gerçek. Ama bu umutsuz tablo her çizildiğinde final şu şekilde yapılıyor: "Henüz çok geç değil." Ama bu umudun bilincinde olmak yetmiyor ne yazık ki. Eylem gerekiyor. Ne var ki Greenpeace başta olmak üzere tüm duyarlı sivil toplum örgütlerinin yasal girişimleri bir şekilde bu güçlü şirketlerin kıskaca aldığı ya da menfaat paylaşımında bulunduğu hükümetler tarafından engelleniyor. Söylemleri, uyarıları, bilimsel makaleleri zaten kimse umursamıyor. Kamuoyunun dikkatini çekmeye, durumun aciliyeti hakkında farkındalık yaratmaya çalışan eylemler de bir süre sonra yetersiz kalıyor, unutuluyor. İşte bu çaresizlik sınırına gelmiş, artık eylemin zarar verici boyutlarda olması gerektiğine karar vermiş aktivist Halla, onların anladığı dilden konuşmak için bir dizi yıkıcı eylemde bulunan cesur bir kadın. Onun kararlı, riskli, cüretli bu eylemi ve eylem sonrası kaçışı ile açılan film, adım adım bu karakteri boyutlandırmaya başlıyor.


Polisin, hatta FBI'ın bile kim olduğunu bilmeden aradığı Halla, bu eylemleri gerekçelendirmek ve yaymak için bir deklarasyon yazıp gerilla yöntemlerle dağıtıyor. Kendine de "Dağların Kadını" adını veriyor. Senaryo bu kedi fare oyunu üzerinden ilerleyecek diye beklerken, beklenmedik bir hamleyle Halla'nın evlat edinme başvurusunun kabul edilişi sayesinde kendine başka bir kulvar daha açıyor. Ebeveynleri Ukrayna'daki savaşta ölmüş 4 yaşındaki bir kız çocuğunu bu riskli hayata dahil etme konusunda kafası karışan Halla, yine de ideallerine, her fırsatta taşına toprağına sarılacak kadar çok sevdiği ülkesine sahip çıkmak için bir an olsun geri adım atmayı düşünmüyor. Halla'nın İzlanda doğasına zarar verme eğilimindekilere karşı tek başına verdiği bu savaş, insan-doğa ilişkisinin güzelliğine katılmış çok güzel detaylarla barışın, huzurun tadını, aynı zamanda uzun vadede kimin kazanacağı belli bu savaşta kimden yana olmamız gerektiğini de hatırlatıyor.

İyi kalpli "uzaktan" kuzen Sveinbjörn, Halla'yı destekleyen korodan öğrencisi, aynı zamanda hükümet görevlisi Baldvin ve tabii ikiz kardeş Ása gibi yan tasarımlar senaryoyu Halla etrafında daha dinç tutan, sürprizleyen unsurlar olarak beliriyor. İzlanda doğasının benzersiz güzelliklerinin fon olmaktan çıkıp Halla'nın uğruna savaştığı (savaşmaya da değecek) değerleri olarak kanlı canlı biçimde gözler önüne serilmesi filmin en büyük artılarından. Ayrıca Halla'yı film boyunca takip eden üç kişilik mini orkestra ve yerel kıyafetler içindeki üç kişilik Ukrayna mini kadın korosu, İskandinav kara mizah tonuna çok sevimli ve aynı zamanda dramatik katkılar sağlıyorlar. Ama Woman At War'ın gerçek yıldızı, Halla rolündeki İzlanda'nun 51 yaşındaki dizi ve film oyuncusu Halldóra Geirharðsdóttir. Müthiş bir ışığa sahip olan, Halla'nın fiziksel ve ruhsal güçlüklerini, inadını, cesaretini tutkulu bir performansla aktaran Geirharðsdóttir, ünlü oyuncu Jodie Foster'a da ilham vermiş olacak ki, onun başrol ve yönetmenliğinde bir Hollywood -çok gereksiz- yeniden çevrimi olabileceği konuşuluyor. Tabii bu halinin yanına bile yaklaşamayacağını söylemek falcılık olmaz.


Mesela Avrupa Parlamentosunda, Birleşmiş Milletler oturumunda, Davos'ta küresel ısınmayla ilgili inanılmaz konuşmalar yapan 16 yaşındaki İsveçli çevreci aktivist Greta Thunberg. Mesela kurtardığı göçmenleri savaş gemilerine karşın kıyıya ulaştıran, ama insan ticareti yapanlara yardım ettiği gerekçesiyle İtalya'da tutuklanan 31 yaşındaki Alman kaptan Carola Rackete. Mesela hiçbir haksızlığa, eşitsizliğe karşı sessiz kalmayan korkusuz ABD senatörleri Alexandria Ocasio-Cortez (30), Ilhan Omar (38) ve Rashida Tlaib (43), erkek egemen siyaset ve sivil toplum platformlarında doğru hümanist çıkışlarda bulunmakla kalmayıp, uzun yıllardır görülmemiş dürüstlük ve cesaret örnekleri sergileyerek ilham verdiler. Kurmaca bir karakter olan Halla ise, karşılık göremediği duyarlılığını, katledilmekteki doğal ortama olan aşkını, anarşist dürtülerle de olsa korumak uğruna benzer dürüstlük ve cesaret adanmışlıklarıyla hareket ediyor. Finaliyle de öfkeli doğanın gazabına rağmen yine de umutları kucaklayıp taşıyabileceğimizi resmedip, belki de bir yanıyla "henüz çok geç değil" demek istiyor.

20 Nisan 2019 Cumartesi

Arctic (2018)


Yönetmen: Joe Penna
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Maria Thelma Smáradóttir
Senaryo: Joe Penna, Ryan Morrison
Müzik: Joseph Trapanese

Başrolünde Danimarkalı usta aktör Mads Mikkelsen'in yer aldığı, Brezilyalı bir YouTuber olan Joe Penna'nın senaryosunu Ryan Morrison ile yazıp İzlanda'da çektiği Arctic, Penna'nın ilk uzun metrajı olduğunu hiç hissettirmeyen, ama ilk olmanın bazı eksikliklerini de taşıyan bir hayatta kalma filmi. Bu tip filmlerde alıştığımız belli bir düzenden söz etmek mümkün. Bu filmler, yaşanan bir kaza sonucu kimsenin olmadığı irili ufaklı bir doğal ortamda mahsur kalıp, sert doğa şartlarına karşı insanoğlunun ne kadar küçük kaldığını veya doğal felaketlere karşı hayatta kalma mücadelesinde ne kadar da zeki, ne kadar azimli olduğunu göstermek amacıyla girişilen bir meydan okuma yöntemidir adeta. Ama Penna bu defa kaza anından değil, kazadan bir süre sonrasından itibaren filmine başlıyor. Filmin künyesinde adının Overgård olduğunu öğrendiğimiz, kutup ıssızlığının ortasına düşmüş küçük uçağından pilot olduğunu anladığımız bir adamın rutinini izliyoruz. Ne zamandır orada mahsur kaldığını bilmediğimiz, ama bu rutinden ve kurduğu düzenden anladığımız kadarıyla birkaç haftadır, belki de birkaç aydır orada olduğunu anladığımız Overgård, kurtulma ümidini yitirmemiş bir adam.

Balık tutma düzenekleri kuran, tuttuğu balıkları stoklayan, karın altından çıkardığı siyah taşlarla S.O.S yazısını sağlamlaştıran, kısa mesafeli yürüyüşlerle kendisine bir harita oluşturmaya çalışan, radarındaki kırmızı ışığın yeşile dönmesini umarak hergün çalıştıran Overgård, bu rutinini yaşadığı günlerden birinde radarındaki yeşil ışığı, sonra da yaklaşmakta olan bir helikopteri fark ediyor. Ama şiddetli fırtına yüzünden inemeyen helikopter düşünce içindekileri kurtarmaya gidiyor. Erkek pilot için çok geç olsa da, yanındaki genç kadını yaralı olarak kurtarmayı başarıyor. Kadını ve helikopterden aldığı bazı hayati malzemelerle uçağına geri dönüyor. Bir yandan kendine gelmekte zorlanan kadınla ilgilenirken, diğer yandan helikopterde bulduğu haritayla en yakındaki kurtarma istasyonuna doğru yola çıkmak için hazırlık yapıyor. Joe Penna, tüm bu anları hiç de acemi bir yönetmen gibi aksatmadan, diyaloglara ihtiyaç duymadan, kurtulma içgüdüsünü, ümidi, sonra hayal kırıklığını betimliyor. Kısacası seyirciyi kolayca filmin içine çekiyor. Yine de bu tip Robinson Crusoe hikayelerine meraklı izleyiciler için hızlı bile sayılabilecek, o izole yaşamı biraz daha uzun tatmak isteyecek seyirciler için sürecin hızlı işlediği de bir gerçek.


Penna'nın elinde derli toplu bir senaryo olduğu pek söylenemez. Özellikle Overgård, helikopterde bulduğu resim sayesinde ölen pilotun eşi olduğunu, hatta bir de çocukları bulunduğunu öğrendiği kadını bulduktan sonra ikisi arasında birtakım konuşmalar yaşanacağını düşünüyoruz. Ama kadının bir türlü iyileşememesi ve aynı dili konuşmadıklarının anlaşılmasıyla Overgård, kaldığı yalnızlığa ikili olarak devam ediyor. Kurtulmak için göze aldığı çılgın planını uygulamaya başladığında ise Arctic bir yol filmine evriliyor. Olağanüstü doğa şartları, insanüstü çabalar, verilen molalar, keşke 1-2 sahneyle geçiştirilmeyip, filme uygun biçimde yayılmış olsaydı dediğimiz kutup ayısı tehlikesi ile yarı belgesel niteliğinde bir yolculuk izliyoruz. Penna elinden geldiğince bu yolculuğu çeşitlendirecek fırsatlar kolluyor. Yolculuğun kendisi yeterince zorluyken, fazladan macera aramayıp belli bir denge kurma iyi niyeti taşıyor. Üstelik dramatik bir kırılma noktası, bir uçurum kazası gibi ufak buluşlarla kurtuluşun o kar ve buzla kaplı olanaksızlığını daha da koyultup dramatik anlar yaratmayı başarıyor. Bu süreçte hesaba katılması kaçınılmaz dondurucu soğuğu ise biraz ötelediği görülüyor. Tabii bir National Geographic belgeseli izlemiyoruz neticede.

Bir National Geographic belgeseli izlemiyor olabiliriz ama Joe Penna, İzlanda yapımı filmin İzlandalı görüntü yönetmeni Tómas Örn Tómasson ile birlikte harikulade görüntüler yakalamayı, geniş ve dar alanlarda kameralarını doğru noktalarda konumlandırmayı, uçsuz bucaksız beyazlıkta sıkışmışlık hissi yaratmayı başarıyor. En önemlisi de, bu filmi Mads Mikkelsen ile çekmemiş olsaydı kimbilir nasıl bir şey ortaya çıkardı diye ikilemde de bırakabiliyor. Mikkelsen, bu rolün getirdiği türlü fiziksel zorluğun üstesinden geldiği gibi, o zorluklara muhteşem dramatik performanslar eklemeyi de ihmal etmiyor. (Erişteli kuzey alabalığı çorbası yaptığı sahnede ister istemez biricik Hannibal'ı anımsatıyor.) Mutlaka filmin finalini beğenmeyenler çıkacaktır. Evet, daha farklı bir final pekçok seyirciyi daha mutlu edebilirdi. Ama yine de o noktaya kadar getirilen filme tümden ihanet etmiş bir film değil karşımızdaki. "Brezilyalı bir YouTuber" diye başlayan yönetmen tarifinin ne kadar ümit verici olduğu tartışılır. Fakat sıcak güneyden buz gibi bir soğuğa bu kadar aşina, bu kadar rahat ve olgun bir yönetim sergileyen, Mads Mikkelsen gibi dev bir oyuncudan alabildiği maksimum verimi alabilen Joe Penna, sonraki işlerini merakla bekletecek bir yönetmen olduğunu ilk filmi Arctic sayesinde kanıtlamış oldu.

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Hrútar (Rams) (2015)


Yönetmen: Grímur Hákonarson
Oyuncular: Sigurður Sigurjónsson, Theodór Júlíusson, Charlotte Bøving, Jón Benónýsson, Gunnar Jónsson, Sveinn Ólafur Gunnarsson, Þorleifur Einarsson
Senaryo: Grímur Hákonarson
Müzik: Atli Örvarsson

Gummi ve Kiddi, İzlanda kırsalındaki geniş bir vadide yan yana evlerde yaşayan yaşlı iki kardeştir. Babadan kalma meslekleri olan koç yetiştiriciliği ile uğraşmakta ve ülkenin en iyi koçlarını yetiştirmektedirler. Ama her sene kasabada düzenlenen bir Gummi'nin, bir Kiddi'nin kazandığı en iyi koç yarışmasında büyük ödülü almak için mücadele eden ve tek hayatları koçları olan bu iki kardeş, birbirleri ile 40 yıldır konuşmamaktadırlar. Bir gün Kiddi'nin koçu bulaşıcı ve ölümcül bir hastalığa yakalanır. Yetkililer tüm kasabayı boşaltıp, tüm hayvanların da itlaf edilmesinin en uygun çözüm olduğunda ısrarcıdır. Bu durum kardeşlerin ilişkisine yeni bir yön çizecektir. Zira ikisinin de bu hastalık yüzünden kolayca pes etmeye, koçlarını kaybetmeye gönlü yoktur. Grímur Hákonarson'un yazıp yönettiği Hrútar (Rams), keçi gibi iki inatçı koç yetiştiricisi kardeşin beklenmedik bir hastalık yüzünden evlatları gibi sevdikleri bu hayvanları koruma / kurtarma çabalarını, birbirleriyle olan küslüklerine paralel bir anlatımla götüren, gücünü sadeliğinden, doğallığından, soğukluğundan devşiren bir dram. Buradaki soğukluğun hem hava şartlarının insanın içine işleyen gerçekliğiyle, hem de yaşlı Gummi ve Kiddi kardeşler arasında süren 40 yıllık küslüğün yarattığı mesafeyle ilgisi var.

İzlanda sinemasının genel karakteri içinde yer alan bu soğukluk, belki de bu sinemanın en çekici yanı. Çünkü bu fiziki ve duygusal iklim sayesinde hikayenin ve karakterlerin saflıkları, gerçeklikle olan bağları daha net görülebiliyor. Karlarla kaplı bir alanın üzerinde hiç kimsenin, hiçbir şeyin beyaz kalmaması gibi, Gummi ve Kiddi'nin rutinlerini, sessizliklerini, kendilerini koçlarına adamışlıklarını, yalnızlıklarını tüm çıplaklığıyla görebiliyoruz. Bu da filmin içine girmeyi, orada yaşamayı kolaylaştırıyor. Bazen "hiçbir şey olmuyor" diye şikayet edilen bir filmde aslında o kadar çok şey oluyor ki, bazı seyircinin sadece filmdeki bu beyaz zemini algıladığını anlıyoruz. Bu yalnızlıktan duyduğumuz huzur karışımlı hüznü her karesine nakış gibi işleyen film, doğal atmosferinde kendi yolunu kolayca bulacak hikayesini de aynı titizlikle anlatıyor. Yer yer gülümseten, bazen kızdıran, çoğunlukla üzen bu hikaye sanki dedelerin kış gecesi soba başında torunlarına anlattıklarına benziyor. Tabii biz bunu Hákonarson'un ellerinde şiirsel olmayan, lakin kendi edebi atmosferini sade ve doğal yollardan oluşturuş biçimiyle izliyoruz.


Haklarında fazla şey bilmediğimiz Gummi ve Kiddi hakkında filme dahil olduğumuz andan itibaren öğrenmeye başladıklarımız, onların hayatlarının doğal akışına yedirilmiş şekilde karşımıza çıkıyor. Ağır bir tempoda ilerlemesine rağmen bir süre sonra kendi ritmini bulan ya da baştan beri o bulunmuş ritme seyircisini alıştıran film, salgın hastalık formülüyle hem iki kardeşin aşkla bağlı oldukları mesleklerini, hem de birbirleriyle onca yıl iletişimsiz kalmış ilişkilerini sınıyor. 40 sene konuşmayan iki kardeşin küslük sebebini merak ettiğimiz kadar, onların bu trajik salgın sonrası nasıl etkileşime geçeceklerini de merak ediyoruz. Kardeşliğin çok başka bir duygu olması, onların küslüklerinin de çok başka bir duygu olması demek. Barışmak o kadar kolay olamayabiliyor. Gummi ve Kiddi'nin uzun yıllara yayılan dargınlıklarının zamanla güçlü bir rekabete ve inatlaşmaya dönüşmesi anlaşılabilir bir durum. Öte yandan, bu rekabet ve inatlaşmanın gerisinde, koçların onlar için duygusal önemini saymazsak hayatta birbirlerinden başka kimse kalmamış iki yaşlı adamın hep birbirlerine yakın şekilde bir yaşam sürmeleri gerçeği var. Küs olsalar da birbirlerinden nefret etmedikleri, hatta birbirlerine komşu evlerde olmakla birbirlerini kontrol altında tuttukları, varlıklarından hoşnut oldukları hissediliyor.

Biraz kaba saba Kiddi'ye nazaran, naif ve uzlaşmacı bir yapıya sahip Gummi'yi daha yakından gözlemleyen Hákonarson, onun gerek koçları, gerekse Kiddi ile ilişkilerine biraz daha yakından bakarak filmine derinlik kazandırıyor. Çünkü yaşananlara tepkisini sessiz ama çok güçlü şekillerde sezebildiğimiz bir karakter olarak Gummi'nin filmi yönlendirişi çok önemli. Salgından sonra duygusal motivasyonlarla trajik, tehlikeli ve tabii ki inatçı tercihlerde bulunması Gummi'yi çok boyutlu ve özel bir karakter haline getiriyor. Onu canlandıran tecrübeli aktör Sigurður Sigurjónsson'un anlamlı yüz ifadesi ve performansından güç alan Gummi, Kiddi ile ilişkisinde de baskın ve etkili bir rol üstleniyor. Bu rolün inceliğini mükemmel finalde daha kuvvetli ve yürek parçalayan biçimde fark ediyoruz. 2015 yapımı 138 dakikalık tek çekim Victoria'nın da görüntü yönetmenliğini yapmış Sturla Brandth Grøvlen'in sinematografisi ve İzlanda sinemasının gelecek vaat eden isimlerinden biri olarak haklı övgüler alan, 2015 Cannes Film Festivali'nin Belirli Bir Bakış ödülünü kazanan Grímur Hákonarson'ın yoğurduğu Hrútar, her şeyiyle yaşayan, ekran karşısındakine de nefes aldıran, hatta nefes verdirdiğinde ağzından buhar çıkarttıran bir yapım.

31 Temmuz 2016 Pazar

Fúsi (Virgin Mountain) (2015)


Yönetmen: Dagur Kári
Oyuncular: Gunnar Jónsson, Ilmur Kristjánsdóttir, Sigurjón Kjartansson, Margrét Helga Jóhannsdóttir, Arnar Jónsson, Franziska Una Dagsdóttir, Thorir Sæmundsson
Senaryo: Dagur Kári
Müzik: Karsten Fundal

43 yaşındaki Fúsi, İzlanda havaalanı yer hizmetlerinin bagaj taşıma bölümünde çalışan, hala annesiyle yaşayan, iri cüssesine rağmen kedi gibi uysal, az konuşan, iş çıkışı köhne bir Uzakdoğu lokantasında hep aynı yemeği yiyen, radyodaki DJ arkadaşının çaldığı rock şarkılarını dinleyen, boş vakitlerinde evli ve iki çocuklu arkadaşı Mörður ile II. Dünya Savaşı temalı strateji oyuncaklarıyla oynayan bir adam. Bu sakin rutine farklı denklemler eklenmeye başlayınca Fúsi'nin sancılı uyum sağlama süreci de başlıyor. Annesinin sevgilisi Ralf, binaya yeni taşınan ailenin 10 yaşındaki kızı Hera, iş yerinde sürekli kendisiyle dalga geçen iş arkadaşları, en önemlisi de Ralf'in doğum günü için Fúsi'ye hediye ettiği western dans kursunda tanıştığı Sjöfn, Fúsi'nin hayatında olmasını hiç istemediği sıkıntılar taşımaktadırlar. Nói albinói, Voksne mennesker, The Good Heart gibi naif filmleri yazıp yöneten Paris doğumlu İzlandalı yönetmen Dagur Kári'nin 2015 tarihli filmi Fúsi yine kırılgan, yine sevimli, yine hüzünlü.

Fúsi ile hayranlık uyandıran saflıkta ve temizlikte bir karakter yaratan Dagur Kári, 43 yaşına rağmen tam olarak yetişkinlerin dünyasına girememiş bir adamın, teorik olarak bu dünyada nasıl davranılacağını bilmesine karşın, pratikte yaşadığı sıkıntıları çok makul biçimde ele aldığı söylenebilir. Kendisine yapılan emrivakiler, iş yerindeki birkaç serserinin onunla alay etmeleri veya canı sıkılan küçük Hera'nın istekleri karşısında hiç tepki vermeyen, bu yüzden kimi zaman seyirciyi zorlayabilen Fúsi, aslında tam da bu sebepten çok doğal ve gerçek bir karakter. Oyuncaklarla oynayınca çocuk olarak görüleceğini, Hera'yı gezmeye çıkarınca sapık olarak suçlanacağını, striptizci bir kızla ilgilenmeyince alay malzemesi olacağını aklının ucuna getirmeyecek kadar iyi niyetli bir insan. Duygusal açıdan sömürmek için mükemmel bir örnek. Bu bağlamda filmin İngilizce olarak Virgin Mountain şeklinde anlamsızca adlandırılmasını sadece cinsel bir bekaretten ziyade, yetişkinliğe dair bazı davranışlara olan yabancılığı üzerinden değerlendirmek gerekebilir. Yine de Virgin Mountain, bu film için çok kötü bir isim. Çünkü Fúsi, yetişkinliğe dair bazı davranışlara yabancı olsa da, iyi kalpli, iyi niyetli bir insan olarak çok donanımlı.

Fúsi'nin özellikle sorunlu bir kişilik olan Sjöfn (ki bu sorunun adının konmamış olması da bir eksiklik hissettirmiyor değil) ile ilişkisinde gösterdiği kararlı ve fedakar tutum, onun saflığı ve temizliği içinde kesinlikle kaybolmuyor. Duygusal olarak değer verdiği bir insan karşısında nasıl davranacağını merak ettiğimiz Fúsi, bu merakımızı giderirken hiç de mantıksız bir görüntü vermiyor. O saf ve temizlik içinde barındırdığı olgunluğun yüzünü de görmemizi sağlayarak hiç sakil durmayan bir kişilik dengesi oluşturuyor. Belki "ben olsam Sjöfn'e farklı davranırdım" ya da "bu kadın Fúsi'yi hak etmiyor" diyen çok olacaktır. Ancak yüreği de kendi gibi kocaman olan bu adam, bu kadın sayesinde bencillikten uzak tertemiz duygularını gösterebileceği uygun bir ortam buluyor. Her gün yurtdışına giden insanların bagajlarını taşımasına rağmen kendisi hiç İzlanda dışına çıkmadığı için, ona kendi içinde bir keşif yolculuğu şansı veriyor belki. Hüznü ve mutluluğu aynı anda yudumlatan final de bu güzel insanın duygularını pratiğe döküşündeki basitliği anlamlandırıyor. Achy Breaky Heart eşliğinde dans ederken bile o çocuksu saflığını muhafaza eden Gunnar Jónsson'ın gerçekten Fúsi olabileceğine inanmak isteyecek kadar saf yönlerimizi ortaya çıkaran çok güzel bir film.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

The Last Winter (2006)


Yönetmen: Larry Fessenden
Oyuncular: Ron Perlman, James LeGros, Connie Britton, Zach Gilford, Jamie Harrold, Joanne Shenandoah, Kevin Corrigan
Senaryo: Larry Fessenden, Robert Leaver
Müzik: Jeff Grace
 
KIC adlı bir petrol şirketi, Alaska’daki keşif çalışmaları için kendi alanlarında usta bir grup çevreciyi görevlendirmiştir. Medeniyetten uzak bir araştırma kampında çalışan ekibin başında Ed Pollack (Ron Perlman) adında bir lider bulunmaktadır. Birgün ekipte görevli genç Maxwell, dışarıda fazla kalıp kampa genç döner. O andan itibaren garip davranmaya başlar. Aynı gece elinde kamerayla çırılçıplak dışarı çıkınca kamp sakinleri ve biz seyirciler için gerilim ve gizem süreci başlamıştır. Amerika-İzlanda yapımı, Larry Fessenden isminde aktör-yönetmen karışımı bir adamın yönettiği ilginç bir film The Last Winter. Küresel ısınma duyarlılığının getirdiği bir takım söylemleri olsa da, belli bir süre gayet başarılı bir hayalet gizemi ile oyalıyor. Gerçekten hayalet mi yoksa yeraltından sızan gazların bünyelerde yarattığı halüsinasyonlar ve çıldırma belirtileri mi derken olgun, abartısız üstelik sürükleyici bir filmin sonuna geliyoruz.
 
Fakat film kendini öyle bir sona bağlıyor ki, siz deyin 28 Weeks Later, ben diyeyim Resident Evil, o desin küresel ısınmaya dikkat çekmek amaçlı bir koyu karamsarlık örneği. (Bu son kısım için aklıma bir örnek gelmediği açıkça belli oluyordur herhalde). Fessenden, artık klişeleşmeye yüz tutan ucu açık (ya da kapalı) finallerden birini yoruma açıyor. Devam filmi davetiyesi olarak da algılanabilecek bu sonda kesin olan tek şey, ümitsizlik. Hem de düşük bütçeli bir gerilimin yapabileceği en estetik tevazu ile… Şayet Fessenden, yine klişeleşmeye yüz tutmuş olarak “anlaşılmaz isem daha çok konuşulurum” için kaygılanarak çektiyse, üşengeç seyirci kitlesi hemen işine gelen mesajı alıp olay yerinden uzaklaşacağı için bu yöntem tutmaz.

9 Ocak 2015 Cuma

Død snø 2 (2014)


Yönetmen: Tommy Wirkola
Oyuncular: Vegar Hoel, Ørjan Gamst, Martin Starr, Jocelyn DeBoer, Ingrid Haas, Stig Frode Henriksen, Hallvard Holmen, Amrita Acharia, Kristoffer Joner, Derek Mears, Charlotte Frogner
Senaryo: Stig Frode Henriksen, Vegar Hoel, Tommy Wirkola
Müzik: Christian Wibe

2009 yılında çekilen Død snø, bir dağ evine tatile giden birkaç arkadaşın başına musallat olan zombi nazilerin konu edildiği başarılı bir korku mizah örneğiydi. Teen slasher ve zombi klişelerini kullanmasına, olabildiğince sert ve kanlı bir tarz benimsemesine rağmen, tüm bu karışıklığı tuhaf bir mizahla harmanlayabilen yönetmen Tommy Wirkola, beklenen devam filmi Død snø 2 ile aşırılıklarını ikiye katlayarak serinin hayranlarını da ikiye katlayabilecek uçlarda geziniyor. İlk filmin kaldığı yerden, yani nazi zombilerden kurtulmayı başaran Martin'in kaçışından devam eden ikinci film, altınlarının peşindeki Herzog ve askerlerinin Martin'i tekrar yakalamaya çalışmalarıyla, tekrar kurtulan Martin'in derdini kimseye anlatamadığı için cinayetlerin sorumlusu olarak polisten kaçmasıyla bu kez farklı bir raya oturuyor.

Død snø 2 bu kadarla kalmayıp oturduğu raya başka kompartımanlar da ekleyerek iyice şenleniyor. 1943'te Hitler tarafından verilen bir görevi yerine getiremeyip adamlarıyla beraber Oxfjord'da ölen Herzog'un bu görev gereği Talvik'teki 800 kişiyi öldürmek için önüne çıkan herkesi zombileştirmesi, Amerikalı üç gençten oluşan evlere şenlik "Zombie Squad"ın Norveç'e gelmesi, ilk filmde Martin'in kesmek zorunda kaldığı sağ kolunun yerine Herzog'un sağ kolunun dikilmesi ve bu sayede Martin'in diriltme gücü kazanması, bu gücünü de Herzog'un Kvenang Dağı'nda katlettiği Rus Teğmen Stavarin'in bölüğü üzerinde kullanmak için dağa doğru yola koyulması bu devam filmini daha da cazipleştiriyor. Tommy Wirkola filmin kendi absürtlüğü içinde bu kez farklı bir rota çizerek hem ilk filmle bağlarını koparmıyor, hem de ilk filmin ekmeğini yeme kolaycılığından uzak yeni bir hikaye yaratıyor. Üstelik birtakım tarihi detayları da intikam motivasyonu olarak kullanarak, bir b-film absürtlüğünden pek beklenmeyecek hedefler belirliyor. Ama telaş olmasın, ortada mantık aranacak bir durum yok. İlk filmdeki yüksek kan ve absürtlük dozundan memnun olanları daha fazlası bekliyor.

Birçok bağımsız festivalden ödül ve adaylıklar kazanan Død snø 2, bunlardan en bilineni olan ve tıpkı 2009'daki ilk filmin kazandığı gibi ikinci filmin de galip çıktığı Toronto After Dark Film Festivali'nde En İyi Film ödülü aldı. Aynı festivalde bu ödülle birlikte En İyi Makyaj, Kavga, Gore ve Kalabalıkla Seyredilesi Film gibi kategorilerin de yıldızı oldu. İlk Død snø'dan sonra Hansel & Gretel: Witch Hunters ile tatsız tuzsuz bir Hollywood kaçamağı yapan Tommy Wirkola, üçüncüsünün sinyalini de veren Død snø serisinin bu ayağında benzer devam filmlerinin hatalarını tekrarlamayıp seriyi güçlendiren bir film çekmiş. Bunu yaparken b-film ruhunu da satmamış. Türlü iğrençliklerin yanında mizahi yaratıcılık barındıran sahneleriyle kült bir seri olmaya adaylığını daha da sağlamlaştıran Død snø 2, başta Vegar Hoel olmak üzere ilk filmden bazı oyuncuları da kapsayan, ancak daha çok Wirkola'nın o b-film ruhunu satmama adına göz yumduğunu düşündüğüm kötü oyunculuklarla (Hoel hariç tabii) sapına kadar iyi bir "kötü" film. Hatta b-film kıvamında bir benzetme yapacak olursam, milyonlarca dolar harcanmış The Hobbit: The Battle Of The Five Armies'den iki gün sonra izlediğim Død snø 2'nin birçok sahnesi beni bu gereksiz Hobbit uzantısından daha fazla heyecanlandırdı.

10 Ağustos 2014 Pazar

Málmhaus (2013)


Yönetmen: Ragnar Bragason
Oyuncular: Thora Bjorg Helga, Ingvar Eggert Sigurðsson, Halldóra Geirharðsdóttir, Sveinn Ólafur Gunnarsson, Hannes Óli Ágústsson, Þórunn Arna Kristjánsdóttir
Senaryo: Ragnar Bragason
Müzik: Pétur Ben

“Bu filmde bir kız var, heavy metal var, bir de inekler var." Bu yorum, bizzat filmi yazıp yöneten Ragnar Bragason'un filmle ilgili tanıtımlarından bir alıntı. Tabii Bragason işe espri katmak için böyle söylemiştir. Esasen film çok da sıradışı olmayan bir aile dramı üzerine kurulu. Küçük yaşta ağabeyi Baldur'un trajik ölümüne tanık olan Hera ile anne babasının sancılı toparlanma süreci, Hera üzerinden anlatılmakta. Bu ölümden en fazla etkilenen küçük Hera, ağabeyinin heavy metal tutkusunu sahiplenerek önce rengarenk kıyafetlerini yakıp Baldur'un deri ceketiyle, siyah tişörtleriyle, gitarıyla, en önemlisi de heavy metal kasetleriyle bütünleşerek asi bir kimlik ediniyor. Küçüklüğünden genç kızlığına hızlı geçiş yaptığımızda filmin asıl temasının Hera'nın bu trajik olayın gölgesinde kendi kimliğini keşfetme yolculuğu olduğu belirginleşiyor. Yaşadığı küçük İzlanda kasabasının inek çiftliğinde heavy metal sayesinde hırçın bir ergene dönüşen Hera'nın çevresindekilerle iletişiminde yaşadığı problemleri izlemek, yeni birşey izlediğimiz duygusu yaratmıyor haliyle.

Baldur'un kaybı sonrası kafası gidip gelen anne Droplaug ve kızına "bir erkek arkadaş bulsana" diyecek kadar anlayışlı, ailesini birarada tutabilmek için acısını içine atmış baba Karl, Hera için hayatı zorlaştıran ebeveynler sayılmazlar. Hera'nın heavy metal'i alet ettiği sinir bozucu ergenlik tripleri de filmi yerinde saydırıyor. Buna bir de artık olgun bir heavy metal sever olan kasabanın yakışıklı rahibi Janus'a ilgi duyan Hera'nın duygusal dengesizliği eklenince, filmden sadece bu genç kızın sancılı ergenlik dönemine dair pasajlar izleyeceğimiz yönünde kıt beklentilere fit oluyoruz. Ragnar Bragason'un en mesajcı yanı da, özellikle Norveçli death metal fanatiklerinin kilise yaktıkları bir döneme denk gelen anarşist tepkilerin film bünyesinde Hera'nın duygusal dengesizliğiyle bağdaştırılmasında, ve yine Hera'nın demosundan etkilenerek kasabaya gelen üç Norveçli gencin kilise yapımında kasabalıya yardım etmelerinde kendini gösteriyor. Böylece heavy metal ile kilise arasında kendince basit bir uzlaşma sağlayan Bragason'un, bu iyimserliğiyle ilgili çevrelerden negatif tepkiler almış olması muhtemel. Zira ne kilisenin, ne de radikal metal kitlelerinin (hatta ne de dini öğretilerle iç içe yaşayan ebeveynlerin) bu kadar kolay orta yol bulabilmeleri normal olamayacak kadar güzel.


"Ölenle ölünmüyor, hayat devam ediyor" temalı bir film olarak Málmhaus, devam eden bu hayatın sancılı sürecine bir de büyüme sancılarını ekleyerek basmakalıp bir dram elde ediyor. Ancak kendini ifade tarzı olarak heavy metal'in sadece filme iyi yerleştirilmiş güzel örneklerini kullanmaktan ve kimi zaman sadece şık pozlar vermekten ileri gitmeyen konuşlandırılışı, altı sadece isyanı temsil eden bir unsur olarak doldurulduğu için filmi farklı bir konumda gösteriyor. (Mesela pop veya soul ile Hera'yı alayına isyan bir konumda göstermek mümkün olmazdı.) Kimseyle düzgün bir iletişim kuramayan Hera'nın, sözkonusu heavy metal gruplar ve şarkılar olunca Rahip Janus ile sorunsuz iletişime geçmesi de gerçekçi bir yaklaşım elbette. Lakin bu iletişim, Hera'nın artan beklentilerine cevap vermekte zorlanınca dolaylı yoldan kilise yakmanın altında yatan tartışmaya değer psikolojik ve sosyolojik ciddiyetin altı basit biçimde oyulmuş oluyor. Bragason'un nitelikli bir heavy metal belgeseli çekmek için yola çıkmadığı muhakkak. Yine de nitelikli bir dram için ergenlik hezeyanlarının ötesine geçmeye çalışmamasını, kendi filminin doğasına ters düşmemek için tercih ettiği düşünülebilir. Symphony Of Destruction eşliğinde ebeveynlerle dans etmenin fantezisi de bu tercihlerin kreması adeta.

Hera rolüyle izlediğimiz Thora Bjorg Helga, henüz yolun başında olduğunu ama piştikçe geleceğini parlaklaştıracağını düşündüren bir oyunculuk gösteriyor. Anne rolünde Halldóra Geirharðsdóttir, baba Karl rolünde ise İzlanda sinemasının en güçlü ve çalışkan isimlerinden Ingvar Eggert Sigurðsson, tecrübeleri sayesinde acılı fakat o acıyı bastırıp normale dönme çabası içindeki ebevenler olarak yerlerini iyi doldurmaktalar. İlk defa bir filmini izlediğim Ragnar Bragason ise (görüntü yönetmeninin de önemli katkılarıyla) iyi bir yönetmen, dram sineması için gerçekleri yadsımayan fakat gereğinden fazla iyi niyetiyle inandırıcılıktan uzaklaşma eğilimindeki bir sinemacı olarak göründü. Önyargıları hoşgörüyle bertaraf etme konusunda önünde risk istemeyen bu tutum, Hera'nın hırçın bir metalciden potansiyel bir ev hanımına, oradan tekrar grubu olan ve bu defa toplumla uzlaşmaya hazır bir heavy metal kadınına dönüşme yolunu açık tutuyor. Sonuçta dönüp dolaşıp Ragnar Bragason'un dediğine geliyoruz: “Bu filmde bir kız var, heavy metal var, bir de inekler var."

8 Temmuz 2012 Pazar

Reykjavík Rotterdam (2008)


Yönetmen: Óskar Jónasson
Oyuncular: Baltasar Kormákur, Ingvar Eggert Sigurðsson, Lilja Nótt Þórarinsdóttir, Jörundur Ragnarsson, Þröstur Leó Gunnarsson, Victor Löw, Ólafur Darri Ólafsson, Theodór Júlíusson
Senaryo: Óskar Jónasson, Arnaldur Indriðason
Müzik: Barði Jóhannsson

Mali sıkıntılar içindeki evli ve iki çocuk babası Kristófer (Baltasar Kormákur), geceleri güvenlik görevlisi olarak çalışmasına, eşinin de çalışıyor olmasına rağmen geçim sıkıntısı çekmektedir. Daha önce içki kaçakçılığından hapse düşen Kristófer, Rotterdam’dan gemiyle Reykjavik’e kaçırılacak yüklü miktarda içki işine yakın dostu Steingrímur’un yardımlarıyla dahil olur. Ama işler hem Rotterdam’da, hem de Reykjavik’te umduğu gibi gitmez. 101 Reykjavík ve Mýrin gibi iki filmini çok beğendiğim İzlandalı yönetmen, senarist, yapımcı, oyuncu Baltasar Kormákur’un bu defa sadece oyuncu ve yapımcı olarak görev aldığı Reykjavík Rotterdam, 2008 yılının en dikkat çeken suç filmlerinden biriydi. O kadar dikkat çekti ki, bunun etkisinde kalan Kormákur, 2012’de Contraband adında Hollywood uyarlamasını yönetti.

Mýrin romanının da yazarı Arnaldur Indriðason’un Óskar Jónasson ile birlikte senaryosunu yazdığı Reykjavík Rotterdam, Contraband olarak Aaron Guzikowski adlı daha önce hiçbir senaryo tecrübesi bulunmayan biri tarafından Amerikan seyircisine uyarlanmış ki, zaten o filmin kendi çapında orijinalinin gölgesinden kurtulamamış zavallılığı asıl konumuz değil. Kormákur’un bizzat kendisinin neden böyle bir filme yönetmenlik yaptığı saçmalığına da Haneke, Scorsese, Fincher gibi örnekler vererek hemen uzaklaşmak en iyisi. Reykjavík Rotterdam, genel anlamda suç örgüsü iyi planlanmış, diken üstünde tutan, kaptırıp götüren bir anlatıma sahip. Aslında bazı Amerikan ve İngiliz kökenli küçük suç öyküleriyle de organik bağları mevcut. (Yine de bu durum 4 yıl sonra kötü bir Hollywood versiyonunun çekilmesini gerektirmiyor tabii.) Ne var ki 85 dakika gibi kısa bir süre filme hiç olmamış. Hızlı temposuna gayet iyi alıştırmışken, bu temponun filmin son 20 dakikasına sıkıştırılışı sabırsız seyirci tipini bir nebze memnun edebilir. Fakat ilk bir saate kadarki suç kurgulanışındaki anlamsız sürat yangından mal kaçırır gibi olmuş adeta.

Halbuki rahatlıkla biraz daha geniş alan bir anlatımla (15-20 dakika uzatılmak suretiyle) aynı senaryoyu sabırsız olmayan seyircisine sindirterek sunabilirmiş. Böylece Kristófer’ın içine düştüğü zor durumdan çıkış planı, Steingrímur ve Arnór’un akıbetleri, Íris’in bulunuşu, Rotterdam macerası (ve oradan kaldırılan esas ganimet) çok daha oturmuş biçimde filme dahil edilebilirdi. Bunda Indriðason ile birlikte senaryoyu yazan Óskar Jónasson’un yönetmenliğinin de payı olsa gerek. Colin Farrell’i çok fazla andıran görüntüsüyle Baltasar Kormákur filmde iyi bir oyun çıkarmış çıkarmasına da, keşke filmi kendisi yönetseymiş belki durumlar daha farklı olurmuş gibi geliyor. Kormákur yanında Ingvar Eggert Sigurðsson ve Lilja Nótt Þórarinsdóttir’in oyunculukları da oldukça göz dolduruyor. Filmin gücünü bir miktar zedeleyen bu hız sorununa rağmen her yönüyle Kormákur yönetimindeki Contraband’den çok daha iyi bir film Reykjavík Rotterdam.

2 Ocak 2009 Cuma

Mýrin (2006)


Yönetmen: Baltasar Kormákur
Oyuncular: Ingvar Eggert Sigurdsson, Björn Hlynur Haraldsson, Ágústa Eva Erlendsdóttir, Atli Rafn Sigurdsson, Kristbjörg Kjeld
Senaryo: Baltasar Kormákur, Arnaldur Indridason
Müzik: Mugison

Holberg isimli bir adamın öldürülmesiyle başlayan soruşturma derinleştikçe birtakım genetik sırlar saklayan hükümet, tecavüz mağduru kayıp bir kadın, kendilerine şantaj yapan yoz bir polisin kölesi olmuş üç azılı suçlu, küçük kızını kansere kurban vermiş acılı bir baba gibi birbiriyle alakasız görünen parçaları son derece ustaca birleştirmeyi başarmış nefis bir polisiye örneği Myrin (Jar City). Özellikle 101 Reykjavik ile tanınan Baltasar Kormákur’un çok satan Arnaldur Indridason romanından senaryolaştırdığı ve yönettiği İzlanda yapımı Myrin, karizmatik dedektif Erlendur’un başına buyruk kızı Eva ile olan ilişkisine de bu karmaşada yer vermeyi ihmal etmeyerek hem suç örgüsünü, hem gizemli yanını, hem soğuk ama ilginç karakterlerini, hem de dramatik tarafını korumayı bilen bir olgunlukta.

Tabii İzlanda’nın toprağına has o sözünü ettiğimiz soğukluk ve her polisiye için gerekli olmayan aksiyon eksikliği zaten Myrin için eksiklik veya dezavantaj bile sayılmaz. Suç kronolojisini iyi düzenlemiş, yeri geldiğinde sert, klişelerden uzak ve sadeliği sayesinde izleyici arasında hep bir mesafe bulunduran bir yapım. Filmin belki de her şeyin önündeki kurgu başarısı, polisiye filmlerden beklenen karmaşık suç ağacının nasıl çözüme ulaştırılması yönünde örnek teşkil edecek düzeyde olduğu kadar, bir roman uyarlamasının derinliği altından süresi yettiğince kalkabilen bir yapıda bana göre. Bir cinayet sayesinde uzun yıllara yayılan zincirleme suçların, hataların bir bir ortaya çıkmasına, ilk etapta bolca birbiriyle ilişkilendirme sıkıntısı yaşanan parçaların usulca ve akıllıca yan yana getirilmesine ilgi duyanların, İzlanda’nın Oscar adayı da olmuş bu örneğini görmesi kaçınılmaz olacaktır. İzlanda sineması birçok yönden ilgiyi hak ediyor.