Avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avustralya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2022 Cumartesi

The Stranger (2022)

 
Yönetmen: Thomas M. Wright
Oyuncular: Joel Edgerton, Sean Harris, Jada Alberts, Steve Mouzakis, Matthew Sunderland, Alan Dukes, Cormac Wright
Senaryo: Kate Kyriacou, Thomas M. Wright
Müzik: Oliver Coates

Paul ve Henry adında iki adam bir yolculuk esnasında tanışırlar. Paul, bir iş için adam aradıklarını söyleyerek Henry'ye teklifte bulunur. İşe ihtiyacı olan Henry de kabul eder. Paul onu Mark adında başka biriyle buluşturur. Mark, karanlık işler çeviren bir ekibin saha çalışanı olarak Henry'yi yanına almak ister ve onu üstleriyle tanıştırır. Henry güven telkin ederse ekibe alınacaktır. Mark ve Henry arasında, tuhaf ve gizemli Henry sayesinde tedirgin edici bir dostluk oluşmaya başlar. Oysa Mark da, Henry de aslında birbirlerine tanıttıkları gibi insanlar değillerdir. Kate Kyriacou'nun The Sting: The Undercover Operation That Caught Daniel Morcombe's Killer adlı kitabından Avustralyalı aktör Thomas M. Wright'ın uyarlayıp yönettiği The Stranger, Daniel James Morcombe cinayet davasından esinlenmiş bir yapım. 7 Aralık 2003'te Queensland/Avustralya'da 13 yaşındayken kaçırılan, sekiz yıl sonra Glass House dağlarında bulunan kemiklerin DNA incelemesi sonucu cinayete kurban gittiği anlaşılan Morcombe'un katilini bulmak için düzenlenen gizli operasyonun bir film senaryosu için ne kadar ilham verici olduğunu görüyoruz. Bu materyal pratiğe döküleceği zaman hangi tonda seyredeceği meselesi de yönetmenin tercihine kalıyor. İkinci uzun metrajını çeken Thomas M. Wright, ketum, karanlık, boğucu ve mesafeli bir atmosferle bu operasyonun ve onun baş kişilerinin kimyalarını birbirine uydurmayı başarıyor.

The Stranger, gerilim dolu bir suç filmi olduğu halde, dingin anlatımıyla çok etkili bir tezat yaratarak kendini bir çok gereksiz aksiyondan, hantal dramdan arındırmış bir yapım. Bu arınmayla psikolojik gerilim tabanını çok iyi kuran, bu tabanı kedi - fare hikayesinin hizmetine sunan Wright, belli bir müddet açıklayıcı bir tutumdan kaçınıp, parçaların birleşmesini zamana bırakıyor. Adeta Mark'ın zimmetine verilen Henry'nin eski sabıkalı, yeni iş arayan ilginç bir tip oluşu, Mark ile derme çatma ilerleyen ilişkisi neye hizmet ediyor diye bekledikçe, asıl konuyu bilmiyorsak bu süreç seyirciye biraz yorucu gelebiliyor. Ne zaman ki sadede gelinmeye başlanıyor, o zaman parçaların sakince yerine oturuşundaki o incelik seziliyor. Gösterişsiz bir kırılma noktasıyla yön değiştiren, aslında asıl yönüne giren film, psikolojik gerilimin yanı sıra, başından beri zeki bir polisiye gerilimin de içinde olduğumuzun farkına vardırıyor. Yine de sakin, daha doğrusu her an patlamaya hazır manada sakin anlatımından taviz vermediği, buna rağmen sahip olduğu türleri bu sakinliğin her yerine yerleştirebildiği için ana akım polisiye gerilimlere olan mesafesi fark yaratıyor. Suç tabanlı çeşitli Avustralya filmlerinde rastladığımız içe dönük, dışa donuk atmosferi koruyan Wright, bazı Hollywoodlu meslektaşlarının başvurabileceği flashbacklere de yüz vermeyip, geçmişte işlenmiş suçun gizemini kendi zamanı içinde korumanın çarelerini buluyor. Hatta final bloğunun hemen öncesinde çaktırmadan filmin başındaki sahneye geri dönüp çok iyi bir kurgu hamlesi bile yapıyor.

Çocuk istismarı ve alıkoyma şüphesiyle sorgulanmış ama delil yetersizliğinden serbest bırakılmış Henry'den itiraf koparmanın zorluğu, zamanında kaybolan o çocuğun yaşlarında bir oğlu olan Mark'ın bu empatiyle olan psikolojik mücadelesi, Henry ve Mark'ın arasındaki sırlarla ve yalanlarla dolu temelsiz, geçmişsiz ilişki, The Stranger gibi sakin, durağan bir filmin durduğu fay hattını tanımlamaya yetiyor. Filmin tüm karakteristik özelliklerini ustalıkla temsil eden Joel Edgerton ve Sean Harris kimyası da ayrıca çok önemli. Her ikisi de minimal ama yetkin bir performans ortaya koyuyorlar. Özellikle kötü adam veya psikopat rolleri için yaratılmış gibi duran İngiliz aktör Sean Harris'in ürkütücü aurası, tüm tuhaflığı, tekinsizliği hatta muğlak saflığıyla Henry'nin karanlığını zahmetsiz bir ustalıkla yansıtıyor. Görüntü yönetmeni Sam Chiplin'in koyu tonlarıyla birlikte filmin ruhuna çok uyan bir başka unsur da, Oliver Coates'un post-minimalist tema müziklerindeki koyuluk. 2022 yılı AACTA (Australian Academy of Cinema and Television Arts) ödüllerine tam 11 dalda aday gösterilen, ilk gösterimini Cannes Film Festivali'nin Un Certain Regard bölümünde yapan The Stranger, oyuncu olarak ülkesi dışında pek tanınmayan Thomas M. Wright'ı 40'ından sonra bir yönetmen olarak müjdeliyor. 2018'de Acute Misfortune adlı ilk yönetmenliğinde olumlu eleştiriler alsa da, The Stranger ile bu taze kariyerinin çıtasını Cannes kalitesinde bir noktaya taşıyor.

16 Mayıs 2022 Pazartesi

Long Story Short (2021)

 
Yönetmen: Josh Lawson
Oyuncular: Rafe Spall, Zahra Newman, Ronny Chieng, Dena Kaplan, Noni Hazlehurst, Josh Lawson
Senaryo: Josh Lawson
Müzik: Chiara Costanza

Teddy, bir yılbaşı gecesi saat tam 12'de aynı elbiseyi giymiş olan Leanne'i sevgilisi Becka sanarak öper. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Teddy ve Leanne'in nişanlı olduklarını görürüz. İkili, Teddy'nin babasının mezarı başında konuşurken Leanne onu yalnız bıraktığı sırada Teddy yaşlı bir kadınla karşılaşır. Sürekli "daha sonra" diyen Teddy'nin evlilik tarihini de ertelediğini duyan yaşlı kadın, bir gün uyansa ve aradan 1 yıl geçtiğini fark etse ne yapacağını sorar. Hayatını sürekli bir şeyleri erteleyerek geçiren Teddy onu ciddiye almaz. Nihayet çift evlendiklerinde mezarlıkta karşılaştıkları kadından, üstünde 10 yıl sonra açılması notu bulunan bir teneke kutu alır. Teddy'nin hayatı, evlendiğinin ertesi günü uyandığında bambaşka bir hal alır. Teddy, her birkaç dakikada bir bir sonraki yıla atlamaktadır. Atladığı gün ise evlilik yıldönümüdür. Zaman geçip giderken Teddy, hızla değişen hayatını kontrol edemez. Bu durum üzerine hayatının aşkını kaybetmemek ve kaçırdığı zamanları geri alabilmenin yolunu bulmak için çabalar. Avustralyalı aktör Josh Lawson'ın yazıp yönettiği ikinci uzun metraj olan Long Story Short, üzerine 90'lar romantik komedilerinin kokusu sinmiş, bilindik mesajını iyi bir hikaye ile servis etmesini bilmiş bir film.

Fantastik çıkış noktası itibariyle bazı Jim Carrey, Adam Sandler filmlerinin dokusuna sahip Long Story Short'u tasarlayan Lawson, oyuncu olarak ülkesi dışında pek tanınmasa da kariyerinde yeni bir sayfa açtıktan sonra yazar/yönetmen olarak iyi işler çıkarmakta. Lawson, 2014 tarihli ilk filmi The Little Death'te beş ilginç cinsel fanteziye sahip beş çiftin yaşadıklarını anlatırken komedi ve dram tonlarında sağladığı dengeyle dikkatleri çekmişti. Long Story Short'ta da yine yaratıcı bir fikrin geliştirilmesi sonucu her şeyi ertelemeyi alışkanlık haline getirmiş Teddy'nin kayıp giden zamanın önemini anlaması için tuhaf biçimde cezalandırılmasıyla başına gelenleri izliyoruz. Bu tip yaratıcı fikirlere Hollywood'dan aşinayız. Tanrı olmakla ödüllendirilen, doğru söylemekle lanetlenen Jim Carrey (Bruce Almighty ve Liar Liar), hayata hükmeden bir uzaktan kumanda ele geçiren Adam Sandler (Click), her gün aynı günü yaşayan Bill Murray (Groundhog Day), bir yazarın son romanındaki baş karakter olduğunu fark ederek yazarın sesini kafasında duymaya başlayan Will Ferrell (Stranger Than Fiction) gibi fantastik hikayelerin öznesi olan Teddy, evlendiği günün sabahından itibaren her birkaç dakikada bir yıl atladığını, atladığı günün de evlilik yıldönümü olduğunu anlıyor.


Mental olarak hala evlendiği ilk günde olan Teddy'nin dakikalar içinde Leanne'in hamile olduğunu, kızı Talulah'ın evin içinde koşturduğunu, evliliğinin tehlikeye girdiğini, kankası Sam'in kansere yakalandığını Leanne ile ayrıldığını, eski sevgilisi Becka ile görüştüğünü anlaması eğlenceli ve komik anlar yaşatıyor. Tabii tüm bu gelişmeler bize sindirilerek, bu anlarda yaşanacak şaşkınlıklar detaylandırılarak veriliyor. Tempo gayet yüksek ve Teddy'nin telaşı, şaşkınlığı ve bir süre sonra bu tempoya olan alışkanlığı seyirciyi de içine alıyor. Ama Lawson nerede acele edeceğini, nerede duraksayıp mesajını güçlendireceğini çok iyi biliyor. Aşk, evlilik, aile kurmak, doğru insanı bulmak, ayrılık, depresyon gibi meselelerin hepsi tek bir şeye hizmet ediyor: Zaman! Filmin ana amacı, hayatımızda bir şeyleri erteleyerek kaybettiğimiz zamanı günü gelince çok arayacağımız gerçeğini hatırlatması. Lawson tempolu ama dengeli kurgusuyla, hızlandırılmış kronolojisiyle olduğu kadar, "beklediğin her saniye, asla geri alamayacağın bir saniyedir" veya "hayat kısa ama öte yandan en uzun süre yapacağın şey" gibi parlak aforizmalarla da Hollywood ürünü muadillerine meydan okuyor. Ana karakteri belli noktalarda çok iyi tamamlayan en iyi arkadaş, sahip olunan aşkın değerinin anlaşılmasını sağlayan eski/yeni sevgililer, evliliğin ilk 10 yılını temsil eden, sırasıyla kağıt, pamuk, deri, meyve, odun, tatlı bir şey, yün, bronz, çömlek, teneke gibi nesneler, ilişkiye/evliliğe dair başka hoş ayrıntılar, kısaca iyi bir "kendini iyi hisset" filminden ne bekleniyorsa hepsini çok iyi biliyor.

Josh Lawson, önce The Little Death ve şimdi de Long Story Short ile kadın - erkek ilişkilerine dair söyleyecek çok şeyi olduğunu gösterdi. Özellikle ilginç cinsel takıntılara sahip çiftleri konu aldığı The Little Death ile bu takıntıları aşk, evlilik, iletişimsizlik sorunlarını farklı açılardan görünür kılmayı sağlayacak araçlar haline getirmesini başarmıştı. Long Story Short'ta ise hızla akan zaman fantezisinin Teddy - Leanne çiftinin ilişkileri özelinde, ihmal eden ve edilenlerin zamana karşı yıpranışlarını betimlemek için bir araç olarak kullanıldığını görüyoruz. Lawson'ın 90'lar romantik komedilerinde ivme kazanan aşka ve doğru insana olan inancını bu tip araçlar yardımıyla diri tutmaya yönelik tarzı, Becka'nın "sen bana yanlış kişiyle olmaktan daha yalnız bir şey olmadığını gösterdin" veya Leanne'in "seninle hiçbir şey yapmamayı özledim" cümlelerindeki nostaljik dokunaklılığı da beraberinde getiriyor. İngiliz aktör Rafe Spall ile Zahra Newman'ın kimyasızlığı bile bir süre sonra bu dokunaklılık içinde eriyip yok oluyor. Filmde Patrick adıyla kısa bir rolü de olan Josh Lawson, bilindik formülleri dümdüz anlatmak yerine onları farklı fikirlerle süsleyerek elini güçlendiren bir yol belirlemiş ve şimdilik ikide iki yaparak o yolda ilerliyor.

10 Temmuz 2021 Cumartesi

The Little Death (2014)

 
Yönetmen: Josh Lawson
Oyuncular: Bojana Novakovic, Josh Lawson, Damon Herriman, Kate Mulvany, Kate Box, Patrick Brammall, Alan Dukes, Lisa McCune, Erin James, T.J. Power, Kim Gyngell
Senaryo: Josh Lawson
Müzik: Michael Yezerski

* Cinsel Mazoşizm: Aşağılanmaktan, acı ve ıstıraptan haz duyma. (Meave & Paul)
* Rol Yapma Fetişizmi: Başka biri gibi davranmaktan tahrik olma. (Evie & Dan)
* Dacryfili: Ağlayan birini görmekten duyulan cinsel haz. (Rowena & Richard)
* Somnofili: Uyuyan birini seyretmekten tahrik olma. (Maureen & Phil)
* Telefon Sapkınlığı: Yabancılarla yapılan müstehcen telefon konuşmalarından duyulan haz. (Monica & Sam)

Kendi cinsel yaşamlarında bu beş tuhaf fanteziye sahip beş çiftin yaşadıklarını komik, romantik, dramatik açılardan hikayeleştiren The Little Death, Josh Lawson'ın yazıp yönettiği, ayrıca Paul karakterini de canlandırdığı Avustralya yapımı bir film. The Little Death adı ise Fransızcada orgazm anlamına gelen “la petite mort” sözünden esinlenerek konmuş. Tecavüze uğrama fantezisi olan Meave, eşiyle sürekli "roleplay" yoluyla cinsel ilişki yaşamak isteyen Dan, sadece kocasını ağlarken görünce cinsel haz duyup orgazm olabilen Rowena, kendisine soğuk davranan karısını sadece uyurken gördüğünde tahrik olabilen Phil ve işaret dili yoluyla online seks deneyimi yaşamak için işitme engellilere hizmet veren video chat merkezine bağlanan Sam'den oluşan beş karakter ve onların partnerleriyle yaşadıklarını izliyoruz. Josh Lawson, bu hikayeleri sırayla anlatmak yerine, çok doğru bir tercih olarak karışık bir kurguya başvuruyor. Her birinin giriş gelişme ve sonuç kısımlarını filmin ana gövdesine o kadar yerinde dağıtıyor ki, karışık kurguyla hikayeden hikayeye geçiş yaptığımızda dikkatimiz dağılmıyor, ilgimiz kaybolmuyor.

Partnerleriyle daha iyi bir cinsel yaşam, kaliteli orgazm ya da sadece orgazm arayışında olan karakterlerimizden bazıları, sahip oldukları bu fantezileri onlarla paylaşıyor, bazıları da anlaşılmayacakları düşüncesiyle saklamayı tercih ediyor. Paylaşsalar da, saklasalar da başlangıçta her şey yolunda gidiyor ve arzu ettikleri cinsel heyecanı yakalıyorlar. Lawson'ın çiftleri ve onların sorunlarını tasarlayışı romantik komedi sınırlarında teoride ve pratikte o kadar sağlam ki, asıl meselesinin sadece orgazm olmadığını, aşk, evlilik, çocuk sahibi olma, çiftler arası uyum, iletişimsizlik, bencillik, dürüstlük, fedakarlık, güven gibi konuların hepsine temas edebildiğini gösteriyor. Söz konusu fanteziler üzerine iyi kurulmuş çift hikayeleri, önce bu fantezilerin uygulanması sonrasındaki olumlu geri dönüşlerle, sonra da bunların alışkanlık haline gelişleriyle yerlerini iyice sağlamlaştırıyor. İstediklerini alan, bunlara alışan, bazen de yalan yalan üstüne koyarak o tempoyu sürdürmek isteyen kimi karakterler, bu bencilliklerinin bedellerine de hazırlıksız yakalanıyorlar. Fantezilerin hayata geçirilmesiyle cinsel yaşamlarına hakim olmaya başlayan bu bencillik, filmin mükemmel çatışmalarından biri. Her bir çift içinde bazen kadın, bazen erkek bireylerin  kendi cinsel mutlulukları uğruna yaptıkları tercihler ve hatalar, sürekli birbirini tetikleyen ve önüne geçilmesi zorlaşan başka hataları da beraberinde getiriyor. Böylece bu sorunlar yumağı, komedi veya dram tonu fark etmeden kendi sahiciliklerini yaratıyor kendi derinliklerini yakalıyor.


The Little Death'in özellikle Rowena/Richard ve Maureen/Phil çiftleri üzerinden kurduğu "tuhaf cinsel fantezilerimizi partnerimizle paylaşmalı mıyız, yoksa anlaşılamayacağımız ve onu kaybedebileceğimiz korkusuyla bunları kendimize mi saklamalıyız" ikilemi oldukça düşündürücü. "Tuhaf" kelimesinin göreceliği bir yana, tam tersine fantezilerini birbirleriyle paylaşan Meave/Paul ve Evie/Dan çiftlerinin bu defa farklı sorunlarla yüzleşmeleri, sorunun fantezilerde mi, onların cinsel hayata geçiriliş biçiminde mi olduğu ikilemini doğuruyor. Meave/Paul çiftinin hikayesinde, biri tecavüze uğramak istediği anda o eylemin tecavüz olmaktan çıkması yorumunda olduğu gibi, bazı fantezilerin partnerlerle paylaşılmasının onları fantezi olmaktan çıkarması durumu için yapılacak hiçbir şey yok. Mesela Richard ve Maureen eşlerinin fantezilerinden haberdar olsalardı onları cinsel yönden mutlu etmek için ne yapabilirlerdi? Kısacası bazı fantezilerin çaresi varken, bazılarının uygulanabilirliği pek mümkün olmayabiliyor. Öte yandan işin ucunda orgazm olduğu için tuhaf veya değil, bu fantezilerin önünde kimse duramıyor. Lawson, bu fantezi ve fetişlerin önüne, arkasına, arasına ustalıkla farklı ilişki analizleri yerleştirerek basit bir seks komedisinden öte, katmanlı bir romantik komedi dizayn ediyor.

Kimi mutlu sona ulaşan, kimi ulaşamayan, kimi de çok yerinde bir ucu açıklıkla, devamı hakkında düşündürecek ölçüde iz bırakan bir boyutlandırmayla bitirilen hikayeler yer yer ufak kesişmeler yaşasalar da, asıl kesişme noktaları, partnerlerini ya da kendilerini cinsel anlamda mutlu edebilmek için sıra dışı fantezilerini uygulamak isteyen karakterlerin iyi niyetleri ve bunların geri dönüşleri şeklinde özetlenebilir. Sadece Monica ve Sam'in hikayesi diğerlerinden farklı bir tona sahip ve yukarıdaki bazı yorumlardan muaf kalıyor. Ayrıca kahramanlarımızın bulunduğu mahalleye yeni taşınan, onlara tanışma ikramı olarak kendi yaptığı umacı kurabiyeleri hediye eden, hem de federal yasalar gereğince hüküm giymiş bir seks suçlusu olduğunu belirten Steve karakterinin de ufak bir tekinsizlik katma dışında pek bir fonksiyonu yok. Bazı hikayelerin fiziksel olarak kesiştiği final ise filmin kara komedi karakterine ince bir dokunuş sağlıyor. Oyuncu perfomansları da bu komedinin "kara"lığına renk katan hoşluklara sahip. Avustralya sınırlarını aşamamış bir aktör olan Josh Lawson'ın yazarak yönettiği bu ilk uzun metrajı, yüzlerce cinsel fantezi arasından seçilen beş tanesi için planlanmış eğlendiren, düşündüren, kalp kıran, empati yaptıran dengelerle kurulup kurgulanmış iyi bir film. Üstelik o yüzlerce cinsel fantezi arasından seçilecek başkalarıyla kurgulanabilecek devam filmleri potansiyeli bile olan kıvamda.

5 Mayıs 2020 Salı

The Invisible Man (2020)


Yönetmen: Leigh Whannell
Oyuncular: Elisabeth Moss, Aldis Hodge, Harriet Dyer, Oliver Jackson-Cohen, Storm Reid, Michael Dorman
Senaryo: Leigh Whannell
Müzik: Benjamin Wallfisch

Oyuncu/senarist Leigh Whannell, senaryolarını yazdığı Insidious serisinin üçüncü filmi Chapter 3'nin yönetmenliğini yaparak 2015'te sıfatları arasına yönetmenliği de eklemiş, 2018 yapımı Upgrade ile adını duyan kitleyi biraz daha genişletmişti. Yazıp yönettiği üçüncü film olan The Invisible Man, İngiliz bilimkurgu romanları yazarı H.G. Wells'in aynı adlı romanından ilham almış serbest bir uyarlama. Zamansız eserleriyle sanat dünyasını çok etkilemiş, sayısız örnekler çıkmasına sebep olmuş Wells'in en fazla ilham verdiği sanat dalı olan sinema, onun vizyonundan çok faydalandı. Görünmez Adam da bunlardan biri. The Invisible Man diye araştırma yaptığınızda çok sayıda uzun ve kısa metraj filme, aynı zamanda TV dizisine rastlıyorsunuz. Hatta 2000 yapımı Paul Verhooven filmi Hollow Man gibi başka isimlerle de bu fikri izledik. İnsanoğlunun en büyük fantezilerinden biri olan görünmezlik üzerine farklı okumalar yapmaya da müsait bir senaryoyla kariyerine devam etmek isteyen Whannel, bu defa görünmez olan adamı (ki o hep adamdı) değil, onun mağdur ettiği bir kadını merkezine alıyor. Işık bilimi alanında çok önemli çalışmalar yapmış genç ve varlıklı bir bilim insanı olan Adrian ve beraber olduğu kız arkadaşı Cecilia odaklı bir uyarlama bu. Whannel daha açılışta yavaş yavaş gerdiği bir gece yarısı evden kaçış sekansıyla iyi bir ısınma gerçekleştiriyor. Kız kardeşi Emily'nin yardım ettiği Cecilia'nın neden Adrian'dan ve onun lüks yaşantısından kaçtığını anlamadan onu günler sonra polis arkadaşı James ve onun kızı Sydney'in yaşadığı evde görüyoruz. Ama hala huzursuz ve dışarı çıkmaktan korkar bir halde.

Bir gün Adrian'ın intihar ettiği haberini alan Cecilia, üstüne bir de kendisine 5 milyon dolar kaldığını öğrenince rahatlasa da bir süre sonra tuhaf olaylar yaşamaya başlayınca Adrian'ın kendisine musallat olduğunu düşünmeye başlıyor. Zaten bundan sonrasını tahmin etmek pek zor değil. Leigh Whannell'ın senarist/yönetmen olarak vizyonunu, üç filmlik fantastik bilim kurgu gerilim örnekleri üzerine kurmasından artık anlıyoruz. Tutmuş bir filmin mirasını yemeye çalışan Insidious: Chapter 3 doğaüstü güçleri, astral seyahati konu edinirken, daha özgün bir görüntü veren Upgrade, belden aşağısı felç olmuş Grey'e yerleştirilen Stem adındaki yapay zeka implantı sonrası bir süper kahramana dönüşümünü işliyordu. Stem'i icat eden genç teknoloji girişimcisi ve mucit Eron nasıl sadece sesini duyduğumuz bir implantı Grey'in bedeninde müthiş güçlerle donatmışsa, The Invisible Man'in genç mucidi Adrian da görünmezlik sayesinde üstün güçler elde ediyor. Tabii orada Grey, burada da Cecilia bu icatların mağdurları olarak güçlü dramatik odak noktaları haline geliyorlar. Whannell, Upgrade'i tasarlarken muhtemelen aklında bir yerlerde mutlaka The Invisible Man benzeri taslaklar dolaşıyordu. Görünmeyenin sahip olduğu güç üzerine kafa yormayı seven Whannell, o taslakları hayata geçirmek için en iyi fırsatı The Invisible Man'in kendisinde buldu. Üstelik Cecilia sayesinde toplumlarda ve hukuki formlarda bir türlü görünmeyen erkek şiddeti ve tacizini görünür kılmaya yönelik farkındalıklara kapı açacak şekilde.


Sayısız korku/gerilim filminin bel bağladığı, görünmeyen üzerinden inşa edilen gizem malzemesi bu denli bol bir potansiyeli genel olarak iyi kullanan, özellikle Cecilia'nın tek başına göründüğü birçok sahnede adeta o malzemenin tadını çıkaran Whannell, Cecilia etrafındaki insanları Adrian vasıtasıyla ona karşı getirerek hikayesine ivme kazandırıyor. Cecilia'nın etrafındaki çemberi daraltarak onu ancak kendisinin bu durumdan kurtarabileceği bir dizi çıkmaza sokuyor. Fakat bunu yaparken yine Upgrade'de başvurduğu üzere bir süre sonra aksiyondan yardım istiyor. Aslında her iki filmde de durağan anlarda daha etkili bir atmosfer yaratabilirken, devreye sokulan aksiyonla o hava yerini daha hoyrat çözümlerin sağladığı kolaycılığa bırakıyor. Whannell'ın her iki filminde de hikayelerini derinleştirmek ile aksiyon katıp izleyici kitlesini coşturmak arasında kaldığı veya bilerek bu tercihi yaptığı söylenebilir. Mesela Cecilia'nın istediği kadını elde edebilecek özelliklere sahip Adrian'a (ya da Adrian'ın orada olduğuna inandığı boşluğa) "neden ben" diye sormasının cevabı olarak, Adrian'ı terk etmeyi düşünebilen ve terk edebilen tek kadın oluşunun verilmesinden başka cevaplar almak isteyebiliyor insan. Saplantı haline getirdiği kadınlara her türlü kötülüğü yapabilecek erkeklerin varlığı malum. Bunun bir de görünmez adam versiyonunun planlanmış olmasının ardında daha farklı gerekçeler arama ihtiyacı duyulabiliyor.

Filmlerinin sonunda twist seven Whannell, burada da bir değil, iki sürpriz birden düşünmüş. Zaten o görünmezlik prensibi üzerine çok da kafa yormayın demeye getirdikten sonra mantık hatalarını ötelememiz beklentisinde olduğu aşikar. Bunları öteleyip kabullendikten sonra dönüp bakınca fena sayılmayacak entrikalarla renklendirilen film, risk istemediğinin ilanını yapmış oluyor. Oysa hem Upgrade, hem de The Invisible Man bu riskler için müsait senaryo kıvrımlarına sahipti. Yıllar önce gerilim sinemasına önemli bir ivme kazandırmış Saw senaryosuna olan katkılarıyla dönem itibariyle orijinal bir işe imza atmış, başka filmlere ilham vermiş olan Leigh Whannell, kendi yazıp yönettiği filmlerde bütünüyle karanlık kalmak yerine gişeyle de barışık ana akım sinemasına yakın durmak istiyor şimdilik. Sadece yönetmenlik yapacağı yeni projesinin 1981 yapımı John Carpenter filmi Escape From New York uyarlaması olması da bir nebze buna işaret ediyor. Ama The Invisible Man'in en büyük kozu, Cecilia'yı canlandıran, canlandırmakla kalmayıp onun paranoyasını adeta yaşayan Elizabeth Moss olsa gerek. Bir oyuncu için birçok fırsat barındıran böyle bir rolü kendi sınırlarını zorlayarak, detaylandırarak ve seyirciye kolayca geçirerek sunan Moss, belki de kariyerindeki en iyi üç performansından birini burada gösteriyor. Whannell'in bir yazar/yönetmen olarak en iyi filmini ise henüz görmedik galiba.

17 Ağustos 2018 Cuma

Upgrade (2018)


Yönetmen: Leigh Whannell
Oyuncular: Logan Marshall-Green, Harrison Gilbertson, Betty Gabriel, Melanie Vallejo, Benedict Hardie, Linda Cropper, Christopher Kirby
Senaryo: Leigh Whannell
Müzik: Jed Palmer

Teknolojinin hayatın tüm alanlarına sirayet ettiği yakın bir gelecekte geçen Upgrade, önce bir araba kazası geçiren, sonra da birkaç kişi tarafından saldırıya uğrayan Grey Trace'i merkezine alan bir film. Saldırı sırasında yanında olan karısı Asha saldırganlar tarafından öldürülür, Grey ise boyundan aşağısı felç şekilde kurtulur. Bu olaydan hemen önce Grey, klasik arabasını tamir ettiği genç teknoloji girişimcisi ve mucit Eron'a (Elon Musk göndermesi akla gelmeden olmuyor) arabayı teslim etmiştir. Kazadan birkaç gün sonra Grey'i ziyaret eden Eron, onun bu haline son verecek, bedenini geliştirecek deneysel bir tedavi teklifi sunar. Buna göre Grey'in bedenine "Stem" denilen yapay zeka implantı yerleştirecektir. Tedavi sonrası insanüstü yetenekler kazanan Grey, başına gelenlerin sebebini öğrenmek, karısını öldüren ve kendi hayatını mahveden kişilerden intikam almak için harekete geçer. Yani artık kalıplaşmış bir intikam hikayesinin yakın geleceğe uyarlanmış, birtakım teknolojik teorilerin pratiğe dökülerek bu basit hikayenin zenginleştirilmesine çalışılmış hali de denebilir. Filmi yazan ve yöneten Leigh Whannell'ın pek tanınmayan bir oyuncu, ama gerilim sinemasında önemli bir yere sahip ilk Saw filminin senaristi olması beklentileri bir miktar arttırıyor.

Yapay zeka - insan ilişkisine dair farklı türlerde daha nice film göreceğiz. Şimdilik işin aksiyon kısmı ile daha çok ilgileniliyor. Whannell da olayın psikolojik veya felsefi taraflarıyla pek uğraşmayıp, filmi Jason Statham aksiyonlarına yakın bir pespektifte ele almış. Grey'in başta bu teknolojik mahkumiyete tepkili oluşu, "old school" takılması, şahsi menfaatleri gereği yerini kabullenmişliğe bırakıyor. Konu itibariyle süper kahramanların doğuş öykülerinden beslenmesi, yapay zeka insan vücuduna yerleşse neler olurdu konulu teorilerini fazla derinleştirmeye uğraşmayıp bunu Grey'in şahsi intikamın peşindeki olay örgüsü ve aksiyonu için kullanması, seyircisine göre Upgrade'i bu beklentilerin farklı yerlerine koyuyor. Konu yapay zeka ise, konuşan akıllı evler, led masalar, kendi kendine giden arabalar, havada devriye atan dronelar ile çizilen klasik yakın gelecek tasvirinden daha zeki ve derinlikli bir senaryo umut edilmesi de normal. Statham demişken, örneğin Upgrade'in Crank (2006) kadar yaratıcı bir aksiyon rotası çizemediğini söylemek gerek. Çoğunluğu yakın dövüş sahnelerinden oluşan aksiyon sekansları gayet başarılı. Bu noktada aksiyon seyircisi için iyi bir seçenek. Ama daha dolgun bir alt metin veya derinlemesine sorgulama bekleyen seyirci profili için eksiklik hissi oluşması muhtemel.

Finaldeki twist ile olası bir devam filmi için muğlak aralık bırakılması, bir devam filmi gerekliliğinden ziyade, bir dizinin pilot bölümü havası yaratıyor. Aslında The Punisher'dan bir dizi yapılabiliyorsa pekala Upgrade'den de yapılabilirmiş. Grey ve Stem arasındaki ilişkinin kimi zaman Michael Knight - KITT veya Tony Stark - Jarvis arasındaki ilişkiyi anımsatması bu potansiyele işaret ediyor. Tabii böyle bir proje olursa senaryoya da bir "upgrade" gerekebilir. Leigh Whannell'ın Saw senaryosunun ateşlediği fitilin şu an bulunduğu durum ortada. Şayet tadında bırakılıp devamı çekilmezse zamanla demlenip mütevazi bilim kurgu aksiyonlar arasında anılabilir. Tom Hardy'yi anımsatan simasına yaslanmayan Logan Marshall-Green'in başarılı bir oyuncu olduğu, ama şimdiye dek patlama yapabilecek bir yapıma adını yazdırmadığı bir gerçek. Malzemesi bol bir konuyu basit bir intikam hikayesine indirmesiyle kendi kendini hafifletmesine rağmen, izlendiğine pişman olunmayacak, belki kısa belki uzun vadede devam filmi veya dizi formatında tekrar elden geçirilme ihtimali bulunan bir film Upgrade.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Hounds Of Love (2016)


Yönetmen: Ben Young
Oyuncular: Emma Booth, Ashleigh Cummings, Stephen Curry, Susie Porter, Damian de Montemas, Harrison Gilbertson
Senaryo: Ben Young
Müzik: Dan Luscombe

1987 yılında John ve Evelyn White çifti, genç kızları kaçırıp onlar üzerinde cinsel fantezilerini gerçekleştirdikten sonra öldürmektedirler. Anne babası boşanmış 17 yaşındaki Vicki, boşanmanın sorumlusu olarak gördüğü annesinin yanında kaldığı bir gece, arkadaşlarıyla bir partide buluşmak için evden kaçar. Yolda karşılaştığı John ve Evelyn, onu kısa süreliğine evlerine davet ederler ve içkisine ilaç katarak alıkoyarlar. Vicki sayesinde bu garip çiftin kurbanlarıyla, aynı zamanda birbirleriyle olan dinamikleri de değişmeye başlar. Birkaç kısa film ve Avustralya dizilerinin bazı bölümlerini yönetmiş olan Ben Young'ın ilk uzun metrajı olan, Venedik Film Festivali’nde ilgiyle karşılanan Hounds Of Love, iyi oyunculukların belirleyiciliğinde güçlenen psikolojik gerilimi ile diken üstünde tutan bir yapım. Ama bir ilk film olması sebebiyle bazı eksiklikleri de mevcut. Bu eksiklikler filmin genel gerilim dokusuna fazla zarar vermese de, bazen boşluk, bazen de şişlik yaratabiliyor.

Ben Young, hem gerilimli, hem dramatik, hem de rahatsız edici olmak istiyor ve bunları büyük oranda başarıyor. Ama bazı ağır çekim sahneleriyle vurucu olma çabası, şiddetin boyutlarını kapalı kapılar ardında veya kadrajın dışında seyirciye paslaması, Vicki ve annesi arasındaki çekişmeyi tam dolduramaması gibi etkisi kişiden kişiye değişebilecek tercihlerde bulunurken yüzeysel kalabiliyor. Filmde iki önemli kadın figür olarak Vicki'nin annesi Maggie ve Evelyn üzerinden, evlilik içinde kadının konumunu sorgulamaya soyunan Young, Evelyn ile bunu başarırken, neden sevecen doktor eşinden boşanıp kendi başına yaşamak istediği tam anlaşılamayan (özgürlüğüne düşkün bir yapıda olduğu gerekçesi dışında) Maggie ile bir boşluk yaratıyor. Başını sokacak bir ev, sofrada bir tabak için saplantılı bir şekilde aşık olduğu John ile yaşayan, onun aşağılamalarına, şiddetine, manipülasyonlarına katlanan Evelyn'in dramı, çoğu zaman Vicki'nin de önüne geçebiliyor. Vicki'nin John ve Evelyn arasındaki bu hassas dinamikleri sezip bunları Evelyn'e karşı kullanmasının sonuçlarını seyirciye bırakmakla birlikte, Ben Young'ın bu sonuçlarla klişelerden uzak durmaya çalıştığı da gözlenebiliyor.

Tabii Ben Young, ele aldığı hikayenin tüm klişelerinden kendini sıyıramıyor. Evelyn'in finalde yaşadıklarını oturtabileceğimiz zeminin kayganlığı, bu klişelerden biri. Elinden geldiğince uzun tutmak istediği bu final, bazen ağır ilerleyen dizilerdeki tekdüze anlayışa göz kırpmıyor değil. Elbette amacı gerilimi tırmandırmak, hatta sinir bozucu olmak ise bunu beceriyor. Fakat filmin gücünü büyük oranda oyunculara borçlu olduğu da bir gerçek. Avustralya sineması ve televizyonunun tecrübeli isimlerinden Stephen Curry, performansıyla Venedik Film Festivali'nden ödül alan genç oyuncu Ashleigh Cummings ve Brüksel Uluslararası Film Festivali'nden En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Emma Booth üçlüsü, belki de farklı bir üçlünün yaratamayacağı etkiyi yaratma konusunda çok başarılılar. Lady D'Arbanville (Cat Stevens) ve Nights In White Satin (The Moody Blues) gibi iki klasiğin çaldığı sahnelerdeki görsel estetik ve yine filmin kendini ağırlaştırdığı bazı anlarda yaratılmak istenen ev içi - ev dışı kontrastlı atmosfer, sonraki filmlerinde Ben Young'ın nasıl bir yol izleyeceğine dair birtakım fikirler oluşturuyor. Hounds Of Love, bir yönetmenin yıllar sonra "ilk filmim" demekten utanmayacağı, bunun yanında eksiklikleri de görebileceği bir film.

2 Temmuz 2017 Pazar

Logan (2017)


Yönetmen: James Mangold
Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Dafne Keen, Boyd Holbrook, Stephen Merchant, Elizabeth Rodriguez, Richard E. Grant, Eriq La Salle, Elise Neal, Al Coronel
Senaryo: Scott Frank, James Mangold, Michael Green
Müzik: Marco Beltrami

X-Men evreninin nevi şahsına münhasır ismi Wolverine, artık Logan olarak son kez beyaz perdede arz-ı endam etti. Bunun bir veda olduğu bilinci, farklı ellerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirdi. Zira karşımızdaki Wolverine, artık o anlı şanlı Wolverine değil, New Mexico'da limuzin şoförlüğü yaparak para biriktiren, sınıra yakın bir yerde köhne bir depoda yaşayan, saçı sakalı birbirine karışmış yaralı ve hüzünlü bir adam. Üstelik bu depoda X-Men camiasından mutant Caliban ile birlikte, artık yatalak bir hasta durumuna düşmüş Profesör Charles Xavier'a bakmakta. Bu diyarlardan gitmeye niyetli ama para biriktirmesi gerekiyor. Mecbur kalmadıkça o malum kılıçlarını kimseye çekmiyor. Film, buna mecbur kaldığı bir sekansla başlayınca ve mecburen ortalık kan gölüne dönünce, sanki küllerinden tekrar doğacak olan düşmüş bir süper kahraman hikayesi daha izleyeceğimiz düşüncesi hasıl oluyor. Bu da 13-14 yaş kitlesinin sevdiği türden bir süper kahraman filmi kokusu yayıyor ki, Logan'ın o tip bir film olmayacağı zaten önceden duyurulmuştu.

17 yaş altına yasaklı X-Men uzantısı bir film, akıllara Deadpool'u da beraberinde getiriyor. Ama Deadpool'un büyüklere yönelik matrak bir çizgi film sertliği içeren duruşunun aksine, Logan yine yetişkinler için sert olduğu kadar hüzünlü bir hikayeye sahip. 2029 yılında geçen, X-Men klanının tarumar olduğu, 25 yıldır hiçbir mutantın doğmadığı, Charles'ın ilaçlara bağlı yaşadığı, alkolün pençesindeki Logan'ın eski günlerinden uzakta bezgin bir adama dönüştüğü bu hikaye, birgün Logan'ın karşısına çıkan Meksikalı bir hemşire ve kızı olduğunu söylediği mutant Laura ile rayına oturuyor. Ulusal Güvenlik Teşkilatı'nın çocuklar üzerinde acımasız mutant deneyleri yaptığı gizli bir tesisten kaçan Laura'nın kendi gibi genç mutantlarla buluşacağı Kuzey Dakota'ya gitmek zorunda oluşu, para karşılığı bu işi Logan'ın üstlenmesi, haliyle peşlerine Narcos dizisinden tanıdığımız Boyd Holbrook'un canlandırdığı Pierce ve Dr. Rice liderliğindeki bir ordunun düşmesi, Logan'ı bir kaçış, bir yol filmine dönüştürüyor. Tabii ki, süper güçlerin gerektirdiği özel efektler, X-Men evrenine dair fantastik mantık düzlemi Logan'da da biraz mevcut. Ama aslen Logan, insani duruşuyla, salaşlığıyla, hüzünlü omurgasıyla gerçeğe yakın durmak isteyen bir final. Bu farklı anlatımın en önemli ismi de James Mangold.

Filmin senaryosunu Scott Frank ve Michael Green ile birlikte yazan Mangold, Cop Land (suç), Girl, Interrupted (biyografi, dram), Kate & Leopold (romantik komedi), Identity (gerilim), Walk The Line (biyografi, müzikal), 3:10 To Yuma (western), Knight & Day (aksiyon) gibi farklı kulvarlara girip, yüzünün akıyla çıkmış bir yönetmen. 2013'teki vasat bilim kurgu / aksiyon The Wolverine de ona ait. Belki Logan'ın vedasını en iyi işleyebilecek isimlerden biri olması neticesinde, hem elini korkak alıştırmıyor, hem de bir vedada olması gerekenleri kaçırmamaya çalışıyor. Kusursuz bir veda, bir başyapıt ortaya koymuyor belki. Ama vedanın hamurundaki hüznü, toz, kan, ter, kir, pas ile karıştırarak farklı bir süper kahraman filmi ortaya çıkarıyor. Laura'nın gücü ile ilgili erken açıklanması gereken sürprizin ardından gerçekleşen kaçış, genel olarak standartlarda seyrediyor. Bazen yeterince sürükleyici ya da ikna edici olmuyor. Dramatik gücünü arttırmak için uzayabiliyor. Yol üzerindeki sakin durakların yaklaşan tehdit ile birlikte savaş alanına dönmesi, özellikle finale doğru aksiyonun tavan yapması da bu standartların bir parçası. Ama Mangold, LoganCharles'a karşı bir evlat, Laura'ya karşı bir baba rolleri içinde de kabullenmemizi istiyor. Elinde de gerekli dramatik donanım ve bu rollerin üstesinden gayet iyi gelebilen en güçlü karakter oyuncularından biri olarak Hugh Jackman var. Bu yüzden Wolverine efsanesine Logan olarak hak ettiği vedayı sunabiliyor.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Mad Max: Fury Road (2015)


Yönetmen: George Miller
Oyuncular: Tom Hardy, Charlize Theron, Nicholas Hoult, Hugh Keays-Byrne, Josh Helman,
Senaryo: George Miller, Brendan McCarthy, Nick Lathouris, Nathan Jones, Zoë Kravitz, Rosie Huntington-Whiteley, Riley Keough, Abbey Lee, Courtney Eaton, Jennifer Hagan, Megan Gale, Melissa Jaffer
Müzik: Junkie XL

Post-apokaliptik yapımlar arasında 80'lerden bu yana saygın bir yeri olan Mad Max serisi, öz babası olan George Miller tarafından çekilen gıcır gıcır versiyonuyla 30 yıl aradan sonra eski ve yeni kuşağı selamlıyor. Aslında film yeni bir versiyon değil, 1981 tarihli Mad Max 2: The Road Warrior'ın yeniden çekimi. Tabii birebir aynı olmadığı gibi, aradan geçen zamanın yarattığı teknik farklar neticesinde görsel ve işitsel anlamda gerçek bir aksiyon panayırı. Bu modifiye edilmiş yapımın senaryosunda Miller'a Brendan McCarthy ve Nick Lathouris adında, henüz ilk uzun metraj senaryo deneyimi yaşayan iki kişi eşlik ediyor. Ama film, her haliyle iplerin Miller'ın elinde olduğunu hissettiriyor ve adeta Mad Max efsanesinin 30 yıllık açlığının acısını çıkarıyor. Miller o zamanın mütevazi bütçesiyle The Road Warrior'ın hakkını nasıl verdiyse, dev bütçeli Fury Road'un da hakkını veriyor. Hem çağa uyan güçlü aksiyonuyla, hem de aralara serpiştirilen alt metinleriyle iyi ki başkasının yönetiminde çekilmemiş dedirtiyor.

Hikayeyi ana hatlarıyla biliyoruz. Post-apokaliptik Avustralya'da ailesinin ölümünden sonra tek başına hayatta kalma mücadelesi veren polis eskisi Max, bu kupkuru yeni dünya düzeni içinde su ve yeşilliği sahiplenerek krallığını ilan etmiş Immortan Joe'nun adamlarının eline düşüyor. Öte yandan Immortan'ın "imperator"larından biri olan Furiosa, Immortan'ın 5 genç karısını "Yeşil Bölge"ye götürmek için kaçırıyor. Tabii Immortan ve çılgın ordusu vakit kaybetmeden peşlerine düşüyor. Genel verici kan gurubuna sahip olması nedeniyle öldürülmeyip, "kan torbası" olarak kullanılan Max de bu takibe götürülünce yollar kesişiyor. Başlarda birbirlerinden hiç hoşlanmasalar da Max ve Furiosa özgürlük yolunda hayatta kalmak ve kızları hayatta tutmak için işbirliğine gidiyorlar. Fury Road, her santimiyle kıyamet sonrası evrenin tozlu ve tekinsiz havasını mükemmel yansıtan bir film. Bu fantastik ikna en baştan işi sağlama alarak, gittikçe kızışan bu ortamdan beklenmeyenleri beklememizi sağlıyor. Miller'ın olağanüstü hayalgücü sadece ölümüne kovalamaca içinde değil, kıyamet sonrasında kurulan farklı insani, dini, askeri, ekolojik, ekonomik sistemlere dair yüzlerce detayda saklı. Birbirinden muazzam aksiyon sekanslarının uzunluğu veya sıklığı, bunları görmemizi engellemiyor. Hatta bazı yorumlarda bu aksiyon yoğunluğu nedeniyle eleştirilen film, bu detayları kolon ve kirişler olarak kullanıyor.


Nükleer felaket sonrası yeşili, suyu, refahı, güzel kadınları kendine ayıran, Valhalla inanışı ile kandırdığı askerlerden oluşan ordusunu istediği gibi yönlendiren, hastalıktan kırılan halkı zaten kendi hakları olan şeylerden mahrum ederek sömüren, The Bullet Farmer, The People Eater gibi karanlık güçlerle işbirliği içine giren diktatör Immortan Joe modeline hiç yabancı değiliz. Ama bu gücün karşısındaki isyan figürünü Max'ten ziyade Furiosa daha etkili biçimde dolduruyor. Efsanenin ana kahramanı Max ise, bireysel hayatta kalma mücadelesinin kitlesel bir isyana dönüşmek zorunda kalışının sembolü olarak beliriyor. Eski Mad Max'lerdeki gibi ona biçilen "zoraki kahraman" pozisyonunu koruyor. Elbette Max olmadan bu çileli yolun alınması pek mümkün olmazdı. Ne var ki Furiosa, onun Immortan'dan kurtarmaya çalıştığı 5 kadın, Many Mothers klanına bağlı anaerkil bir kabile olan Vuvalini'lerden kalanlar, Fury Road'a feminist bir ton katarak Max'ten rol çalıp onu kimi zaman bir yan karaktere dönüştürüyorlar. Miller, Mel Gibson döneminde böyle bir tercihte bulunmadığı için Gibson ve Max özdeşleşmesi sinema tarihine kazındı. Belki geçmişte yaptığı şeyi tekrarlamamak adına, belki de yeni Mad Max serisinin çok boyutlu olmasını istediğinden ötürü 2015 yılının Max'ini yalnız kovboy gibi göremiyoruz.

Mel Gibson demişken, son yılların gözde oyuncusu Tom Hardy'nin hayat verdiği yeni Max'in karizmasının Gibson'a pek ulaşamadığını söylemek gerek. Gerçi 1979 - 1985 yılları arasını kapsayan Mad Max üçlemesi, eski polis Max Rockatansky'nin hayatta kalmak için oradan oraya savruluşunu, hayatta kalamaya çalışırken içine düştüğü şartlar yüzünden cesaretiyle bir kahramana dönüşmesini sindire sindire anlatma fırsatı bulmuş filmlerden oluşuyordu. Fury Road ise henüz ilk ayağında çılgın bir maceraya balıklama dalmış bir film hüviyetinde. Miller burada kahramanına Max değil de John Doe deseydi, "The Road Warrior'dan esinlenmiş yeni bir post-apokaliptik macera" tanımlaması yapılmak şartıyla kimse bunu yadırdamazdı. Şu halini yadırgadığımızdan değil tabii. Tam tersi, aksiyon sinemasında şarap gibi yıllandıkça daha da değerleneceğine inandığım orijinal fikirlerle dolu bir film Fury Road... Dünyanın en güzel kadınlarından biri olan, inanılmaz bir değişim geçirdiği Monster ile haklı bir Oscar kazanan, ama son yıllarda yaptığı yanlış seçimlerle oyunculuğunu körelten Charlize Theron, gözüpek, ümit dolu ve hüzünlü Furiosa için biçilmiş kaftan olmuş. Hardy - Theron ikilisini serinin ikinci filmi Mad Max: The Wasteland'de yine birarada göreceğimiz kesinleşti. Şimdilik senaryoyu da tek başına üstleneceği görülen George Miller'ın bu filmde neler yapacağı merak konusu. Hele de önümüzde Fury Road gibi daha ilk filmden çıtayı acayip bir yere koyan bir film varken.

26 Aralık 2014 Cuma

Predestination (2014)


Yönetmen: Michael Spierig, Peter Spierig
Oyuncular: Sarah Snook, Ethan Hawke, Noah Taylor, Freya Stafford, Christopher Kirby
Senaryo: Michael Spierig, Peter Spierig, Robert A. Heinlein
Müzik: Peter Spierig

Robert A. Heinlein'ın All You Zombies adlı hikayesinden Michael ve Peter Spierig kardeşlerin uyarlayıp yönettikleri Predestination, hakkında çok fazla detay vererek keyfinin kaçırılmaması gereken son yılların kaliteli bilim kurgu polisiye örneklerinden biri. Gerçi onlardan fazla yok. Spierig kardeşlerin bilim kurgu sularına yelken açtığı, o sularda beyin fırtınalarına yakalandığı film, akıllara ilk elden Memento, Triangle, Looper gibi filmlerin kısır döngünde seyreden hikayesini geliştirmeye çalışan filmlerden. Hareketli açılış sekansından hiçbir şey anlamadan, ama ilerde ya da finalde taşları yerine oturtarak o anı bir kez daha izleyeceğimizden emin bir şekilde başladığımız film, başarılı kurgusu sayesinde meselesinin çözümünü filmin geneline ustalıkla yaymış denebilir. Gizli bir teşkilat bünyesinde zamanda yolculuk yapabilen isimsiz ajanımızı (Ethan Hawke), bir dizi bombalama eylemiyle New York'a korku salan, 112 kişinin ölmesine sebep olan "Fiyasko Bombacısı"nı önleme amaçlı gizli görevi için gönderildiği 1970 yılında barmen olarak izliyoruz. Film ne şekilde hareketlenecek diye beklerken bara gelen erkek görünümlü bir kadının barmen ajan ile adım adım geliştirdiği sohbete tanık oluyoruz. Açıkçası soğukkanlı görünümünün altına gizlediği bazı şüpheli halleriyle bombacının o olduğunu düşünebiliyoruz. Hayat hikayesini anlatmaya başlayan ve adının Jane olduğunu öğrendiğimiz bu kadının flashbackleri sayesinde sanki film içinde ilginç bir film daha başlıyor.

Filmin suç önleme amaçlı zamanda yolculuk temasına ne zaman ve nasıl destek vereceğini, hatta destek verip vermeyeceğini merak ettiğimiz bu yan hikaye uzadıkça ve kendine bağladıkça bir yan hikaye olmaktan çıkıp filmin gizemli bilim kurgu gövdesine güçlü bir dram takviyesi yapıyor. Bu merakımız ne yönde olursa olsun filmin itinayla korumaya çalıştığı sürprizleri yavaş yavaş açığa çıktıkça kendi kurduğumuz mantıkla filmin iyice karmaşıklaşan kronolojisi arasında bir mücadele yaşanıyor. Öte yandan film kendini bir çelişkiler yumağı haline getirmekten imtina edercesine karakter odaklı akıcı üslubunu sürekli geliştirmeye çalışıyor Spierig biraderler kendi benimsettikleri anlatım disiplini içinde bazı tutarsızlıklara, hadi söyleyelim, mantık hatalarına yol açması kaçınılmaz bir yola giriyorlar. Zaman yolculuğuyla suç önleme temalı bir filmde mantık hataları olduğunu dile getirmenin mantıksızlığı bir yana, bu fantastik atmosfer dahilinde kendi zeki düzeneğini kurmuş bir filmin yine de görmezden gelindiğinde kayıp yaratmayacak tercihleri seyircinin matematiğine ya da beklentilerine göre tasarlama mecburiyeti yok. Bu duruşunu hissettiğim Predestination da benim için yeterince iyi bir film.


Philip K. Dick'in kısa hikayesinden uyarlanan Steven Spielberg'in yönettiği Minority Report'ta bir benzerini gördüğümüz suç öncesi müdahale amaçlı bir teşkilatı anlatırken etrafa bir sürü ekmek kırıntısı bırakan, bunları detaylandırmaktan kaçınarak hem zamandan kazanan, hem gizemli yönünü palazlayan, hem de karakterlerine ve onların şekillendireceği zincirleme olay örgüsüne odaklanan film, Fiyasko Bombacısı'nı ararken Jane'in içine düştüğü döngüyü de dengelemeye çalışan ajanın nereye varmaya çalıştığını filmin son düzlüğüne kadar gizlemeyi başarıyor. O düzlükte işler öyle bir hal alıyor ki, açığa çıkan her gerçek, hatta söylenen her cümle yeni soruları da beraberinde getiriyor. Yapısı gereği kozlarını biriktirip şok bir final yapacak bir film olmadığından, o kozları zamanlaması iyi ayarlanmış biçimde geneline serpiştiriyor. Yüzlerce farklı sonla bitebilecek bir kıvama sahip olduğundan bu ihtimaller zincirinden bir halka seçerek, bunun yanında inkar edemeyeceği döngüye sadakat göstererek kapılarını yüzümüze kapatmıyor, kapatamıyor.

Yaşlandıkça değerlenen ve artık oturmuş performansıyla yönetmenleri rahatlatan Ethan Hawke'ın güven verici duruşu zaten malum. Benim için asıl sürpriz, çok dengeli, pürüzsüz ve etkileyici bir oyunculuk sergileyen, ilk kez izlediğim Sarah Snook'un farklı gelgitleri olan rolüne hakimiyeti oldu. Avustralya dışına pek çıkmamış oyuncunun bu filmle Avustralya Film Enstitüsü Ödülleri AACTA dışında hiçbir yerde aday adayı bile gösterilmemesini, filmin tanıtım eksikliğine bağlamak doğru olabilir. 2015'te dağıtılacak AACTA ödüllerinde En İyi Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu ve Sinematografi olmak üzere dört dalda aday olan Predestination, Toronto After Dark Film Festivali'nde ise En İyi Bilim Kurgu ve En İyi Senaryo ödüllerini kazandı. Final yapsa bile aslında bir şekilde kendini farklı formlarda yenileyebilecek karakterde bir bilim kurgu, beraberinde buna başarıyla adapte olmuş bir dram izlemek, sonrasında da uzun süre fikir cimnastiği yapmak isteyenler için iyi bir fırsat.

9 Eylül 2014 Salı

The Rover (2014)


Yönetmen: David Michôd
Oyuncular: Guy Pearce, Robert Pattinson, Scoot McNairy, David Field, Susan Prior, Tawanda Manyimo
Senaryo: David Michôd, Joel Edgerton
Müzik: Antony Partos

"Çöküş" olarak tanımlanan felaketten 10 yıl sonra düzenin ve yasaların kalmadığı, herkesin kendi kanunlarını koymaya başladığı Avustralya'da geçen The Rover, birşeyler içmek için mola veren Eric (Guy Pearce) isimli bir adamın arabasının, biri yaralı üç soyguncu tarafından kaçırılmasıyla başlıyor. Soyguncuların peşine düşen Eric onlara yetişir ama adamlar tarafından etkisiz hale getirilir. Arabasını geri almak için takibe başlayan adam, yaralı olduğu için soyguncular tarafından terk edilen yarım akıllı Rey (Robert Pattinson) ile karşılaşır. Rey, soygunculardan Henry'nin kardeşidir ve onların nereye gittiklerini bilmektedir. Rey'i de yanına alan öfkeli Eric, saplantı haline getirdiği arabasını geri almak için tekinsiz bir yolculuğa çıkar.

2010'da yazıp yönettiği Animal Kingdom ile başta ülkesi Avustralya olmak üzere pekçok festivalden ödül ve adaylıklar kazanan David Michôd'un yönettiği The Rover'ın senaryosu ise Animal Kingdom'da da rol alan aktör Joel Edgerton'ın hikayesinden uyarlanarak yine Michôd tarafından yazılmış. Detayları seyirciye anlatılmayan bir çöküş sonrasında geçen film, uçsuz bucaksız Avustralya coğrafyasında geçen bir takibi temel almasıyla post-apokaliptik western kontrastında şekillenen bir suç dramı. Kulağa John Hillcoat filmi The Road gibi gelmesi de doğal. (O filmde de kısa bir rolle Guy Pearce'ı izlemiştik.) Büyük bir felaket sonrası hayatta kalanların mücadelelerini bir amaç uğruna yol filmine dönüştüren bu ortak şablon, The Rover ile özellikle western formatına yakın duruşuyla kendini ifade ediyor. Joel Edgerton'ın hikayesi, gücünü büyük ölçüde sahip olduğu bu "çöküş" sonrası gizemden alıyor. Filme serpiştirilen bazı ipuçlarından genele ulaşma işi seyirciye bırakılsa da, o genel ile ilgili kendine saklanmış bir planı olduğunu da hissettiriyor.


Radyolardan duyulan Çince anonslar, bir sahnede Rey'in konakladıkları yerde bir kadınla Çince konuşması, ağır silahlı askerlerce korunan trenler, bu kaosta ekonomiyi ayakta tutan, bu yüzden kaosun hedefi haline gelen madenler, askerlerin bu kanunsuz ortamda ele geçirdikleri suçluları başka Avustralya şehirlerine göndermesi ve her an herkesin çekip birbirini vurabileceği vahşi batı ambiyansı, filmin öncesine dair kişisel çıkarımlar sağlayabilecek unsurlar. Fakat filmin gizemli yönünü sonuna dek tetikte tutan daha özel bir kozu var ki, o da arabasının peşindeki Eric... Patlamaya hazır sessiz öfkesiyle zaten başlı başına esrarengiz bir adamken ve istediği anda başka bir arabayı alıp sahiplenecek bir ortamdayken neden önüne geçilemez bir hırsla Rover marka arabasını geri almak istediğinin bilinmezliği, filmin bu saplantılı yönünü hiç düşürmüyor. Saf, hüzünlü ve sevimli Rey'in dahil olmasıyla tuhaf bir kombinasyon oluşturan ikili, bu acımasız post-apokaliptik çiğliğin fonunda inişli çıkışlı maceralar içeren bir yol hikayesinin anti kahramanları haline geliyorlar.

Eric'in öfkesinin gölgesinde başlayan birbirinden farklı bu iki adamın zoraki yolculuğu, senaryonun kritik müdahaleleriyle onları birbirlerinin hayatını kurtaracak seviyeye getiriyor. Ama buradan yapışkan bir "zıt kutuplar yolculuk ilerledikçe dost olurlar" fikri çıkarılmasın. Eric ve Rey arasında bu kimya oluşturulurken belli bir mesafe hep korunuyor. Suskun ve sinirli Eric ile, kardeşi ve dostları tarafından terk edilmesine anlam veremeyişini zihinsel eksiklikleri yüzünden minimalleştirmiş Rey'in kötü adamların peşindeyken yaşadığı maceralar, "post-apokaliptik" ifadesinin çağrıştırdığı bilim kurgu referanslarından çok, western geleneklerine yakın duruyor. Bu yüzden benzerlerine pekçok western yapımından aşina olduğumuz intikam amaçlı zoraki yolculuk öykülerinin yarattığı ilişkileri andırıyor. Biliyoruz ki bu ilişkiler amacına kilitlenmişliğin soğukkanlılığı sayesinde birbiriyle yüzgöz olmayan, ama ikili arasında kurduğu kimyayı da içselleşmiş biçimde pratiğe dökebilen niteliktedir. The Rover, işte bu niteliği bir rütbe gibi üzerinde taşıyabilen, biri trajik, diğeri sürpriz iki etkileyici finaliyle süresine ihanet etmediğini, yıllar geçip demlendikçe değerinin artacağını hissettiren bir film.


Bugüne dek giydiği her rolü kabul ettirmiş usta oyuncu Guy Pearce yine çok güçlü bir karakter sunuyor. Acısı yüzünden, hatta o yüzü tamamlayan çizgilerden, kıllardan, terden, kirden okunan Eric rolüyle çöküş döneminin ve sonrasının tüm trajikliğini sırtlanıyor adeta. Kendisinden böyle güçlü bir sırtlanma kimseyi şaşırtmaz. Ama beni asıl şaşırtan Robert Pattinson oldu. The Rover, medyadan ve fragmanlardan tanıdığım Pattinson'ın izlediğim ilk filmi ve açıkçası bazı önyargılardan ötürü kendisinden bu denli bir performans beklemiyordum. Genç oyuncu Rey rolüyle son yıllardaki en iyi yardımcı erkek performanslarından birini çıkarıyor bana göre. Hatta her ne kadar Oscar tahminlerinde pek adı geçmese de En İyi Yardımcı Erkek kategorisine en uygun rol tiplerinden biri diyebilirim. Rey'in yaralı halde terk edilmişliğini, Eric tarafından hırpalanışını, buna rağmen Eric'e sığınışını, cesaretini, öfkesini, yorgunluğunu ve intikam enerjisini şaşırtıcı biçimde bu adamın saflığı içinde eritebilen Pattinson, filmin bol miktardaki artılarından birini oluşturuyor. David Michôd ise bir önceki filmi Animal Kingdom'ı aşan filmiyle damaklarda John Hillcoat'un alternatif westernlerinin tadını bırakıyor.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Edge Of Tomorrow (2014)


Yönetmen: Doug Liman
Oyuncular: Tom Cruise, Emily Blunt, Brendan Gleeson, Bill Paxton, Jonas Armstrong, Tony Way, Kick Gurry, Franz Drameh, Dragomir Mrsic, Charlotte Riley, Noah Taylor
Senaryo: Christopher McQuarrie, Jez Butterworth, John-Henry Butterworth
Müzik: Christophe Beck

İnsanlık, "Mimik" olarak bilinen bir uzaylı ırkı ile savaş halindedir. İnsanlar mimiklerle mücadele etmek için özel tasarım zırhlarla mücadele etmektedirler. ABD Ordusu Basın Bölümü sorumlusu Binbaşı William Cage (Tom Cruise) ise, sivil hayatında bir reklamcı olmasının getirisiyle ordu ve orduya katılma, moral motivasyon sağlama yönünde medyatik pazarlama çalışmaları yapmaktadır. Londra'ya bu tip bir görev için gittiğini sandığı sırada General Brigham (Brendan Gleeson) tarafından rütbesi düşürülerek er olarak cepheye gönderilir. Hayatında hiç savaş görmemiş ve asker olmaktan memnun olmayan Cage, intihardan farksız görünen Fransız sahilindeki ilk görevinde kısa süre içinde uzaylılar tarafından öldürülür. Ama ölmeden önce mimiklerden bir Alpha'yı öldürmüş, onun kanı Cage'in vücuduna karışmıştır. Ölür ölmez tekrar cepheye gönderildiği ilk ana geri dönen Cage, Alpha ile doğrudan fiziksel temasta bulunduğu için bir zaman döngüsünün içine düşmüş, her ölüşünde zamanı sıfırlayıp tekrar aynı kabus gününü yaşamak durumunda kalmıştır. Bölüğündeki kimseye de derdini anlatamaz.

Fakat öldükten sonra her geri dönüşünde Cage gittikçe daha sert, zeki ve tecrübeli bir asker olur. Kendini geliştirerek mimiklere karşı koymaya başlar. Bu arada ölmeden önce cephede ilk günden beri gördüğü Özel Kuvvetler askeri Rita Vrataski (Emily Blunt), Cage'in bu durumunu anlayınca, yeniden uyandığında kendisini bulmasını ister. Herkesten daha fazla uzaylı öldürdüğü için orduda bir kahraman olarak tanınan Rita da bir dönem aynı şeyleri yaşamış, ama bir kan nakli sonrasında bu gücünü kaybetmiştir. Cage ve Rita, Cage'in ölümüyle sıfırlanan zaman yüzünden sürekli aynı günü yaşamasını bir avantaja dönüştürüp uzaylı istilasını önlemeyi planlarlar. Ama mimikleri kontrol eden çok daha güçlü bir Omega vardır ve onun alt edilmesi gerekmektedir.


Hiroshi Sakurazaka'nın "All You Need Is Kill" romanından Jez Butterworth, John-Henry Butterworth ve Christopher McQuarrie'ın uyarladığı Edge Of Tomorrow, kendisi hakkındaki eleştirilerin hemen hepsinde adı geçen Harold Ramis'in komedi başyapıtı Groundhog Day'i ve Duncan Jones'un başarılı filmi Source Code'u çağrıştıran konusunu sürükleyici bir anlatım, zehir gibi bir kurguyla ele alarak, önyargıların aksine taklitler ve klişeler silsilesi olmaktan kendini sıyırabilen bir film. Tabii Amerikalıların dünyayı kurtarma fikri çatısı altında şekillenen bir kısım aksiyon klişesini barındırdığı, buna bağlı olarak finaliyle de genel olarak seyirciyi ikiye böldüğü gerçeği de ortada. Yine de önümüzde bir Roland Emmerich safsatası yok kesinlikle. Hatta The Usual Suspects'ten bu yana dört dörtlük bir senaryoya adını yazdıramamış (ve muhtemelen yazdıramayacak!) Christopher McQuarrie'ın Butterworthler ile birlikte Sakurazaka romanını başarıyla uyarladığı söylenebilir. En basitinden, zaman döngüsüne hapsolan karakterlerini Groundhog Day ve Source Code gibi iki farklı türde çok iyi işlemiş filmleri beğenen kitleyi memnun edebilecek bir film. Üstelik aksiyon, dram, bilim kurgu, macera yanında kasten olmak istemediği halde mizahi anlara da sahne olan bir film Edge Of Tomorrow.

Kabul etmek gerekir ki hep aynı günü yaşama fantezisi bir senaristin ağzını sulandıracak derecede sınırsız malzeme içeren bir durum. Ama Groundhog Day, Source Code ve Edge Of Tomorrow, bu malzemeyi hoyrat kullanmayan, kendi komedi, bilim kurgu, gizem, aksiyon ya da  romantizm amaçlarına hizmet ettirecek ölçüde dizginleri elinde tutan yapımlar. Bunu yaparken, bu eşsiz fantezinin tüm eğlenceli, stresli, çıkarcı ve nihayetinde sıkıcı yanlarına değinmeye çalışıyorlar. Tabii esas mesele hem bu döngü içinde kalıp dağılmamak, hem de amaçladığı şeyleri gerçekleştirebilmek için ilerleme kaydetmek. Edge Of Tomorrow'un dünyayı kurtarma teması kör göze parmak militarizme veya milliyetçi hezeyanlara kurban edilmiyor. Bu döngü fantesizi, mimiklerin olağanüstü planlarının keşfedilmesi, Cage'in kazandığı zaman sıfırlama avantajının Rita ve Cage ile birlikte bu planları bozmaya ve çözüm üretmeye çalışması amacına hizmet ediyor. Haliyle Rita ve Cage'in deneme yanılmaları için geniş bir oyun sahası açılıyor. Böylece film bu döngüye hapsolmak yerine Cage'in tekrar izlediğimiz günlerini aşama aşama kırparak, harika bir kurguyla temposunu hep yüksek tutup ilerleme kaydetmesini biliyor.

Cage'in kurt bir reklamcı, çıkarcı bir işadamı, korkak bir asker kimliğinden, içine düştüğü bu döngü sebebiyle yavaş yavaş insan ırkının tehlikede olması yüzünden sorumluluk sahibi, cesur ve becerikli bir savaşçıya dönüşme süreci akıcı biçimde işliyor. Zira bu dönüşümü yansıtabilmek için senaristlerin elinde her türlü hatanın, beceriksizliğin telafi edilebileceği, ona göre planların yapılabileceği, bilim kurgu türüyle sağlam bir kimya oluşturmuş bir zaman döngüsü oyuncağı mevcut. Film bu oyuncağı genel olarak dünyayı kurtarma amacına hizmet için kullansa da, bir zamanlar Cage ile aynı kaderi paylaşmış fakat sonra tekrar bir "ölümlü"ye dönüşmüş ve gösterdiği başarılarla "Metal Zırhlı Fahişe" olarak nam salmış Rita üzerinden de kredisini yükseltiyor. Cage'in bir zaman sıfırlayıcıya dönüştüğüne Rita'yı hergün ikna etmesi, birlikte aradıkları çareleri ve yaşadıkları badireleri izlerken, haliyle ikisi arasındaki çekime de tanık olurken 50 First Dates'te Adam Sandler'ın Drew Barrymore'u hergün kendisine aşık etmeye çalışması az da olsa akıllara geliyor. (Bu arada Groundhog Day'de TV muhabiri Bill Murray'nin kendisine aşık etmeye çalıştığı Andie MacDowell'ın filmdeki adının da Rita olması ilginç bir tesadüf.)


Hollywood kaygılarıyla planlanan final, belki daha farklı ele alınabilirdi. Ama yapımcıların cesaretten anladıklarının farklı olması bir yana, bu güzel fikrin bir devam filmiyle yavanlaştırması ihtimaline de açık bir kapı bulunuyor. Gerçi özellikle Cage ve Rita'yı bıraktığı durum itibariyle elimizdeki final bile filmin uzun süre sevgiyle hatırlanmasına sebep olabilir. TV yapımcılığı yönü daha ağır basan, 2002'deki The Bourne Identity ile ilk önemli çıkışını yapan, Mr. & Mrs. Smith ve Jumper gibi kalitesiz işlere giren, yine senarist Butterworthler ile çektiği Fair Game'de belini doğrultma emareleri gösteren yönetmen Doug Liman, bilim kurgu janrına güzel bir film armağan ediyor. Her filminde Tom Cruise'ü oynayan Tom Cruise, tecrübesiyle Cage'in acemilikten ustalığa evrilişini yansıtamasa ayıp olurdu. Emily Blunt ile yakaladıkları uyum sayesinde basit birer aksiyon figürü olmaktan sıyrıldıkları söylenebilir. Cruise çeperinde ele alırsak Edge Of Tomorrow, muadilleri olan War Of The Worlds ve Oblivion'dan çok iyi, Minority Report ile de uzun vadede demlendikçe başa güreşebilecek bir bilim kurgu.

4 Mayıs 2014 Pazar

Wolf Creek 2 (2013)


Yönetmen: Greg Mclean
Oyuncular: John Jarratt, Ryan Corr, Shannon Ashlyn, Philippe Klaus, Gerard Kennedy, Annie Byron
Senaryo: Greg Mclean, Aaron Sterns
Müzik: Johnny Klimek

2013 yapımı Greg Mclean filmi Wolf Creek 2, tıpkı 2005'te yine McLean'in çektiği ilk film gibi "Avustralya'da her yıl 30.000 kişinin kaybolduğu polis kayıtlarına geçmektedir. Bunların %90'ı bir ay içinde bulunmaktadır. Bazıları bir daha asla görülmemektedir" bilgisiyle başlıyor. İlk filmden 8 yıl sonra yine Mick Taylor'ın korkunç cinayetleriyle karşı karşıyayız. Taylor canisinin dönüşünü müjdeleyen gerilim ve şiddet yüklü uzun açılış, filmle hemen bağ kurulmasını sağlıyor. Açılıştan sonra bu defa Katarina ve Rutger adındaki genç Alman çiftin Wolf Creek seyahatiyle başlayan turistik gezisini izlemeye başlıyoruz. McLean, ilk filmde de yaptığı üzere çiftin sıcak ilişkisiyle Avustralya kırsalının doğal güzelliklerini birleştirerek kısa sürede iki kurban adayına duyulacak sempatiyi oluşturuyor. Katarina, üzerlerine kabus gibi çöken Mick'in elinden kurtulunca yolda rastladığı İngiliz turist Paul, dışarıdan pek etik gibi görünmese de filmin gerçekçi bir şekilde dile getirdiği uyarısına kulak asmamanın cezasını çekiyor: Avustralya kırsalında yolda kalan hiçkimse için durma!

Filmin 35. dakikasında olaya dahil olan Paul ile Mick Taylor arasında başlayan kovalamaca filmin ana gövdesini oluşturuyor. Kendine yeni bir oyuncak bulan Mick Taylor'ın amansız takibi, filmi gerilimli bir western kıvamında yol macerasına dönüştürüyor. Wolf Creek serisini normal bir slasher filmden ayıran özelliklerden biri de bu tekinsizliği. İlk filmde pek fazla yüzgöz olmadığımız mesafeli Mick Taylor'ı daha fazla görüyor, duyuyoruz. Vahşi cinayetlerinin motivasyonlarından biri olan turist sevmezliğini, İngiliz Paul sayesinde milliyetçi tonda dile getirerek caniliğini faşizmle süslüyor. Teatral bir lezzet taşıyan parmak kesme cezalı bilgi yarışmasında 1700'lü yılların sonlarında İngilizler'in kendi hapishanelerindeki mahkumları Avustralya'ya sürgün etmelerinden dem vurulması, belli ki McLean'in bu tarihi gerçekle bir derdi olduğuna dair şüpheleri de beraberinde getiriyor. Tabii gerçek olaylara dayalı bu kaybolma hikayelerini revize ederken McLean'ın olayları ne düzeyde revize ettiği de önemli. Zira anlaşılan o ki, psikolojileri bozulmuş kurtulanlardan sağlıklı bilgi almak pek kolay değil.

Greg McLean, yine ilk filmde olduğu gibi oyunculuklara önem veren bir yönetim sergiliyor. Avustralyalı tecrübeli aktör John Jarratt, turist düşmanı Mick Taylor portresi çizerken "sevimli cani" dengesini bu filmde çok iyi kuruyor. Özellikle Paul rolündeki Ryan Corr ve ekranda göründüğü süre boyunca yaşadığı trajediyi çok iyi resmeden Shannon Ashlyn, ilk filmdeki genç oyuncuların başarısı da düşünüldüğünde çıtanın altında kalmayan birinci sınıf bir oyun çıkarıyorlar. Filmin şaşırtıcı finalinin getirdiği soru işaretleri, açık kapı bırakılan devam filminde yanıt bulur mu bilinmez. Ama bu filmle, istismar sinemasında yok olmaya mahkum onlarca yapım arasından sivrilenlerden biri olan Wolf Creek'in yerini biraz daha sağlamlaştırmış bir seri olduğu söylenebilir.

14 Kasım 2012 Çarşamba

The Horseman (2008)


Yönetmen: Steven Kastrissios
Oyuncular: Peter Marshall, Caroline Marohasy, Brad McMurray, Jack Henry, Evert McQueen, Christopher Sommers, Robyn Moore
Senaryo: Steven Kastrissios
Müzik: Ryan Potter

Steven Kastrissios’un yazdığı, yönettiği, yapımcılığını üstlendiği, kurgusunu yaptığı Avustralya yapımı The Horseman, kızı Jesse’yi pençesine alan ve aşırı dozdan ölümüne sebep olan bir yeraltı porno ekibinden teker teker intikam alan haşere ilaçlama görevlisi Christian’ın hikayesi. Christian’ın benzin istasyonunda tanıştığı kızı yaşındaki hamile Alice’i de filme dahil eden Kastrissios’un elinde aslında yazılı bir senaryo varmış gibi de durmuyor. Kızı öldükten sonra bilinmeyen biri tarafından kendisine gönderilen porno film kaseti sayesinde filme emeği geçen herkesi öldürmeye şartlanan kızgın baba Christian’ın bol işkenceli ve kanlı intikamları uzun skeçler şeklinde birbirini izliyor. Hemen başlarda vahşice işlediği ilk cinayetin ardından Christian’ın Alice ile karşılaşması ve onu gideceği yere kadar bırakmasıyla aralara serpiştirilmiş yol filmi sakinliği de kurgunun bir parçası haline geliyor.

Kastrissios’un her şeyini ortaya koyduğu ilk filmi olarak The Horseman, bol kanlı ve bazı hassas izleyiciler için yer yer rahatsız edici amacını meşrulaştırmak için intikam temasına oynasa da, Christian’ın ölen kızının küçüklük görüntülerinin aralara girişiyle bilindik duygu sömürülerinden nemalanıyor. Ayrıca yine bir istismar sineması örneği olarak The Horseman, sanki kendisine yöneltilecek bu derinlemesine eleştiri/analiz cümlelerini pek sallamıyor. Bu açıdan izlenirse özellikle 70’ler istismar sinemasının Peckinpah çiğliğinden etkilenmiş günümüz yansımalarından biri olarak görmek de mümkün. Tabii o dönemin içerdiği şiddetten çıkarılabilecek birtakım sosyal altyapı okumalarını The Horseman’in fazla yüzeysel bıraktığı da bir gerçek. Okuma olarak çıksa çıksa, ismen bas bas bağıran “Christian” özelinde porno sektöründen vahşice intikam alan muhafazakarlığın, mülayim bir babadan sıkı bir “badass”e evrilen bireysel yolculuğu çıkar sanırım.

Dediğimiz gibi Kastrissios’un en belirgin amacı, kan, işkence, intikam anahtar kelimelerinden medet uman seyirci profiline “hoşça” vakit geçirtmek. Bunu büyük oranda başardığı da söylenebilir. Böyle filmlerde Christian gibi karakterleri, artık şablon haline gelmiş istismar ruhsuzluğundan arındırabilmek, elbette onu canlandıran aktörlere bağlı. Televizyon ağırlıklı bir kariyere sahip Peter Marshall, bir star olmaktan uzak görüntüsünü acılı, kızgın, aynı zamanda olayla alakalı birine karşı merhametli ve Alice’e karşı şefkatli bir adam halleriyle bertaraf ediyor. (Bir de bunu karşısındaki başarısız oyunculara rağmen başarıyor). Bir Jason Statham karakteri gibi yakışıklı ve burnu bile kanamadan işini görebilecek kadar becerikli olmayan Christian ile kurduğumuz intikam ortaklığı, onun gerilim dolu işkence sahnelerine, insanüstü kurtulma çabalarına ve türlü mantık hatalarına soluksuz katılımımızı sağlayabiliyor.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Beautiful Kate (2009)


Yönetmen: Rachel Ward
Oyuncular: Ben Mendelsohn, Bryan Brown, Rachel Griffiths, Sophie Lowe, Maeve Dermody, Josh McFarlane
Senaryo: Rachel Ward, Newton Thornburg
Müzik: Gregory Perkins

Yazar olan Ned Kendall, evlenmek üzere olduğu uçarı ve ukala kız arkadaşı Toni ile birlikte baba ocağına doğru yola çıkar. Çünkü Avustralya’nın ücra bir köşesinde yaşayan kızkardeşi Sally, ölüm döşeğinde olan babası Bruce’un son günlerinde onun yanında olmasını istemektedir. Karısını erken kaybeden Bruce, yıllar evvel Ned, onun ikizi Kate, Cliff ve Sally’den oluşan dört çocuğuna tek başına bakmak zorunda kalmıştır. Bir trafik kazasında ölen Kate ve onun ölümünden kendini sorumlu tutup intihar eden Cliff sayesinde büyük bir trajedi yaşayan ailenin geri kalanları uzun bir aradan sonra tekrar biraraya gelirler. Ama geçmişle ilgili hiç konuşulmamış, aydınlanmamış, kapanmamış sarsıcı gerçekler vardır ve ne kadar acı verse de artık bunları aydınlatmanın zamanı gelmiştir.

Newton Thornburg romanından İngiliz oyuncu, senarist ve yönetmen Rachel Ward’ın uyarlayıp yönettiği Avustralya yapımı Beautiful Kate, geçmişi sırlarla dolu bir ailenin yıllar sonra o sırlarla yüzleşmesini konu alan başarılı bir dram. Sakin başlayan, hatta bir müddet sıkıcı bir hale bürünen film, Bruce ve kızı Sally’nin yaşadığı uzak coğrafyanın sıkıcılığını da bu sayede iyi betimlemiş denebilir. Ned ve Toni’nin biraz da zorunlu ziyareti sonucu aile içinde yıllarca saklı kalmış bazı gerçeklerin geri dönüşlerle serpiştirilmesi, filmin giderek artan ve ters köşeler yapabileceği sinyalleri veren gizemli yapısını güçlendiriyor. Hem konusu, hem de içerdiği sürprizlerle cesur bir uyarlama olarak tanımlayacağımız Beautiful Kate, bu cesaretini genel olarak bir TV filmi kıvamında aktarıyor ki, böylelikle abartı ve duygu sömürüsü tuzaklarından da sıyrılıyor.


Doğup büyüdüğü küçük memleketine dönen ve orada geçmişinin yarım kalmışlıklarıyla mücadeleye girişen büyükşehirli anti-kahraman konseptine gerek edebiyatta, gerekse edebiyat uyarlamalarında yabancı sayılmayız. Bu yönden ilk olarak bana yine bir roman uyarlaması olan 2004 yapımı In My Father's Den’i anımsattı. Fakat bu filme nazaran Beautiful Kate geçmişe daha fazla bağlı ve orada yaşanılan sıra dışı olayların trajik sona doğru götüren rotasını kendi şimdiki zamanıyla karıştıran bir kurgu benimsenmiş. Bu sıra dışılığını, gereken durumlarda rahatsız edici olmaktan kaçınmadan dile getirmiş. Ama dediğimiz gibi kendi sıkılgan ve sakin dramatik yapısını zedelemeden bunu başarmış ki, esasen bu tavrıyla In My Father's Den’e yakınlaşmış.

Oyuncuların genel duruşları da temsil ettikleri değerlerle örtüşmekte. En çok da Kate’i canlandıran Sophie Low’un olması gerektiği gibi gizemli, uçarı, tekinsiz performansı ve tabii ki geçmişte oğulları Ned ve Cliff arasındaki ebeveyn dengesini sağlayamamış, şimdi ise bu başarısızlığıyla Ned sayesinde yüzyüze gelmek durumunda kalmış Bruce Kendall rolüyle Avustralyalı tecrübeli aktör Bryan Brown’ın varlığı dikkat çekici. Bunun yanında ailenin en küçüğü fedakar Sally olarak izlediğimiz Rachel Griffiths’in ılımlı görüntüsü, fırsat bulduğunda birbirini boğazlayabilecek baba-oğul Ned ve Bruce ikilisi arasındaki dengeyi sağlayan sağduyuyu yansıtmada hiç sorun yaşamıyor. Toplamda Rachel Ward’ın edebi vurgusunu ve detaylarını bilmediğimiz bir romanı, mütevazi bir roman uyarlaması dokusunu koruyarak başarıyla filme uyarladığını söyleyebiliriz.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Rogue (2007)


Yönetmen: Greg Mclean
Oyuncular: Radha Mitchell, Michael Vartan, Sam Worthington, Caroline Brazier, Celia Ireland, John Jarratt, Heather Mitchell, Robert Taylor, Mia Wasikowska
Senaryo: Greg Mclean

Amerikalı gezi yazarı Pete, yeni hazırlayacağı yazısı için Avustralya’nın kuzeyinde küçük bir turistik tekne ile nehir turuna çıkar. Bir yardım çağrısı duyduğunu sanan tekne rehberi Kate, teknedeki turistlerle birlikte çağrı sandığı işareti anlamak için rotayı değiştirir. Ama büyükçe bir timsahın saldırısına uğramaları tekneleri parçalanır ve bir kaya parçasına sığınırlar. Nehrin suları gün batımına doğru yükselmeye başlayınca bu bir grup insan için korku dolu saatler başlar. Çünkü timsah, bu kara parçası üzerindeki insanları kendi yiyecek deposu gibi gördüğünden vazgeçmeye niyeti yoktur.

2005 yılında Wolf Creek adında yine Avustralya kırsalında geçen bir bağımsız slasher’a imza atan Greg Mclean, bu kez de klasik bir canavar timsah hikayesiyle geri dönüyor. Bu yapımların alışıldık giriş, gelişme ve sonuç rotasından neredeyse hiç sapmayan film, Jaws devam filmleri, piranha, anakonda vs. türü ıslak gerilimlerden farklı ve yeni hiçbir unsur barındırmıyor. Hatta bunların çoğundan bile gerilim yönünden daha zayıf denebilir. Her ne kadar yine alışıldık bir sapık dehşetine maruz kalan üç genç konulu Wolf Creek ile türdaşlarını fazlaca çağrıştırsa da, bence yarattığı açık alan gerilimi ve gizemi ile çok daha sağlam bir duruşu vardı.

Oysa Rogue, finaldeki uzun ve karanlık mağara sekansı dahil gerilim yaratmaktan, karakter geliştirmekten ve bana göre Wolf Creek’in klişeden ufak çapta da olsa bir fark yaratma becerisinden çok uzak. Böyle olunca Wolf Creek’te de gördüğümüz aralara serpiştirilmiş Avustralya doğası ile bezeli estetik görüntülerin de bir anlamı kalmıyor. Kariyerinde gayet iyi yapımlar bulunan Avustralyalı oyuncu Radha Mitchell’ın varlığı da olsa olsa filmin şeref sayısı olur. Fakat ilk filmi ile şahsen beni umutlandıran bir başka yönetmenin daha böylesi zayıf bir filme adını yazdırması üzücü. Hele de afişe "Wolf Creek'in yönetmeninden" cümlesi hiç yakışmıyor.

29 Mart 2011 Salı

2:37 (2006)


Yönetmen: Murali K. Thalluri
Oyuncular: Teresa Palmer, Frank Sweet, Sam Harris, Charles Baird, Joel Mackenzie, Marni Spillane, Clementine Mellor
Senaryo: Murali K. Thalluri
Müzik: Mark Tschanz

Altı lise öğrencisinin bir günlük rutin okul ve özel yaşamları etrafında vücut bulan 2:37, mercek altına aldığı kızlı erkekli bu grubun aslında hiç de göründüğü gibi olmadıklarını, göründüğü gibi hayatları ve ilişkileri olmadığını anlatan etkileyici bir bağımsız. Okullarında saat 2:37 itibariyle yaşanan trajik bir olaya varana dek parça parça kesitler izlediğimiz bu gençlerin yaşadıkları kimi zaman belgesel röportaj, çoğu zaman da dramatize edilmiş biçimde ele alınıyor. İletişimsizlik, dışlanma, popülarite, uyuşturucu, ensest, tecavüz, platonik duygular gibi sırf ergenlik ile bağdaştırılamayacak meseleleri bu altı karakteri aracılığıyla ve karma kurgusuyla sıkıcı olmadan sunabiliyor. Çoğu fazla deneyimli olmayan genç oyunculardan kurulu kadrosu, kendilerini benimsetmeyi başardıkları gibi, filmi yazan, yöneten, kurgulayan 1984 doğumlu Avustralyalı genç yönetmen Murali K. Thalluri’nin başarılı yönetiminin de etkisi olduğu belli çarpıcı anlar da yaşatıyorlar.

Zaman zaman abartılı kaçsa da bu performanslar sayesinde filmin sahip olduklarına vakıf olabiliyoruz (veya olamıyoruz!). 2:37’nin tarz yönünden genel olarak Gus Van Sant’a, özel olarak da onun Elephant’ına çok fazla benzediği yönler var. Hatta bazı anlar, bu iki filmi de görmüş olanlar için deja vu yaratacak biçimde benzeşmekte. Tabi bu durumda şu film daha iyi demek pek doğru olmaz. Ama bu benzeşmeyi kabul etmek, dramatizasyon yönünden de 2:37’yi biraz daha üstün görmek mümkün. Üstelik o ana dek izlediğimiz bize anlamlı veya anlamsız gelen her sahneyi farklı bir gözle görmemizi sağlama gücüne sahip dillere destan final sekansından etkilenmeyen bir bünye için zaten filmin kalanından, şunundan, bunundan bahsetmenin de pek bir anlamı da yok. O sekans ki, filmin yerine getirmeye çalıştıklarından o ana dek memnun kalmamış ve hatta sıkılmış seyirciyi bile bir anda filmin tümüne dair derin düşüncelere itecek kadar kuvvetli denebilir.