30 Mayıs 2026 Cumartesi

Human Resource (2025)

 
Yönetmen: Nawapol Thamrongrattanarit
Oyuncular: Prapamonton Eiamchan, Paopetch Charoensook, Pimmada Chaisakaoen, Darina Boonchu, Chanakan Rattana-Udom
Senaryo: Nawapol Thamrongrattanarit

İnsan kaynakları çalışanı Fren’in işi, yeni çalışanları işe almak ve şirket düzenine uyum sağlayabilecek insanları seçmek. Ancak çalıştığı şirket, tatmin edici maaşlar vermeyen ve çalışanlarını psikolojik olarak tüketen toksik bir yapıya sahip. Bangkok'un içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar nedeniyle mutsuz olduğu halde işinden ayrılmayan, üstüne iki aylık hamile olduğunu öğrenen Fren, içinde olduğu bu düzene ayak uydurmak zorunda. Nawapol Thamrongrattanarit'in yazıp yönettiği Human Resource, modern çalışma hayatını ve geç kapitalizmin birey üzerindeki baskısını ele alan oldukça karamsar bir Tayland dramı. Film, insan kaynakları departmanında çalışan Fren adlı genç kadının hem çalışan sömürüsüne tanıklığını, hem de gizli hamileliği üzerinden geleceğe dair yaşadığı varoluşsal korkuyu merkezine alıyor. Bu merkez etrafında konuşlandırdığı sınıfsal hiyerarşi, teknolojik gelişmelerin ve yapay zekanın insanlara yönelttiği istihdam tehditi, kurumsal yabancılaşma, mobbing, gençliğin gelecek kaygısı, kapitalist sistemin insan psikolojisini yıpratışı gibi meselelerle hiç de iyi bir tablo çizmiyor. Bu denli olumsuzluk ve karamsarlıkla dolu hayata bir de bebek getireceğini öğrenen Fren, iki ay bu durumu eşinden ve işinden saklıyor. Ta ki ufak bir kaza geçiren kadar. Aslında Fren, iç dünyasına dair neredeyse her şeyi saklıyor gibi görünen bir kadın.

Fren’in bu ketumluğu nedeniyle onun olaylar karşısında ne düşündüğü çoğunlukla seyirciye havale edilmiş. Ama yine de Thamrongrattanarit ince detaylarla onun artık "kurumsallaşmış" bu tepkisizliğini tercüme etmeyi biliyor. Örneğin kendi ağzından hiç duymasak da Fren’in aslında bir çocuk sahibi olmak istemediğini, baba olmayı çok isteyen kocasının mutlu olması için buna razı olduğunu veya hiç dile getirmese de birkaç gündür işe gelmeyen şirket çalışanı June hakkındaki düşüncelerini biliyor gibiyiz. Thamrongrattanarit'in kamerası çeşitli açılardan uzun süre Fren'in hüzünlü, yorgun, tedirgin yüzüne odaklanıyor. Fonda birileri konuşurken veya sessizlik anlarında uzun süre bu yüze baktıkça Fren’i okumak biraz daha kolaylaşıyor. Hangi ortamda olursa olsun Fren adeta "orada olmayan" bir kadın sanki. Esasen Fren’deki bu ketumluk filmin geneline de hakim. Mesela şirkette yaşandığı ifade edilen baskı ve mobbinge dair hiçbir sahne görmüyoruz. Hatta kimseye haber vermeden işe gelmeyen June karakterini bile hiç görmüyoruz. Ama asansördeki gözü yaşlı bir stajyer, kendini beğenmiş bir üst düzey yöneticiyle ayaküstü girilen kısa bir diyalog, Fren'in insan kaynaklarında beraber çalıştığı iş arkadaşıyla konuşmaları, bunun yanında soğuk ve steril mekanlar gayet tekinsiz, baskıcı, samimiyetsiz bir ortamda bulunduğumuz fikrine bizi alıştırıyor.


Film, “insan kaynakları” kavramını bir nevi ironik biçimde kullanıyor. Çünkü insanlar gerçekten bir “kaynak” gibi tüketiliyor. Fren ve meslektaşının mülakata aldıkları bazı gençler tüm meziyetlerini sıraladıktan sonra kendilerine uygun görülen maaşı ve haftada 6 gün çalışma şartını duyunca tüketileceklerini fark edip geri çekiliyorlar. Bazıları ise işsiz kalmamak için bu şartları kabul edip kendilerini kapitalizm sunağına kurban olarak koyuyorlar. Dev şirketlerin tecrübeli çalışanlar haricinde "ortalama" insana olan ihtiyacı, emek sömürüsüne çanak tutuyor. 18 milyon nüfuslu Bangkok gibi metropollerde kimsenin yeri doldurulmaz olmayışı, tüm iş yaşamını olduğu kadar buradaki şirketleri de birer can pazarı haline getiriyor. Film, tüm bu kaotik iş ve sosyal yaşam gerçeğine rağmen daha çok gündelik yaşamın sakin rutini içinde bunların eritilmiş, süzülmüş bir versiyonunu sunuyor. En yükseldiği an, karı kocanın akşam iş çıkışı ters yöne giren motokurye ile yaşadığı yol kavgası oluyor ki, burada açılan parantezde güvenlik ekipmanları satan bir şirkette çalışan kocanın erkeklik gösterisi, yine Fren’in sessiz ve durgun tedirginliği içinde farklı okumalara kapı açabiliyor. Zaten Thamrongrattanarit'in ifade tarzındaki doğallığın tedirgin ediciliği, Fren’in olayları/konuşmaları sessiz ve hissiz karşılayışı ve üst üste bindirilen görüntü ve konuşmaların yarattığı bazı estetik çabalar da bu okumalara zemin hazırlıyor. Bu son söylediğimize en güzel örnek, bir cenaze sonrası yakılan bedenin küllerinin göruntüsü üzerine bindirilen başarı konulu motivasyon konuşması olsa gerek.

Nawapol Thamrongrattanarit’in anlatım tarzı minimalist ve soğuk. Kamerası sabit planları seviyor. Diyaloglar beklendiği gibi ama altında yer yer gerilim taşıyor. Bangkok’un gri şehir manzaraları, açık ofisler ve steril çalışma ortamları, kalabalıktaki yalnızlık duygusunu besleyen yüksek bina manzaraları filmin ruhunu destekliyor. Yönetmen, klasik dramatik patlamalar yerine bastırılmış duygular üzerinden ilerliyor. Bu nedenlerden dolayı film özellikle tempolu hikayeler bekleyenlere hitap etmeyebilir. Bunun yanında zaman zaman fazla kasvetli ve sosyal mesajlarını bazen fazla doğrudan verdiği de düşünülebilir. Özellikle arka plandaki haber sesleri ve sürekli kötü haber akışı bazı izleyicilere “fazla bilinçli bir sosyal eleştiri” gibi gelebilir. Her şeye rağmen bu stilini ve meselesini, bunları kabullenmiş seyirciye aktarmakta başarılı. Başrolde Fren karakterini canlandıran Prapamonton Eiamchan, filmin ruhuna uygun minimalist ve mesafeli bir performans sergiliyor. Ama bunların arasına gizlediği hüzün, endişe ve karamsarlığı da göstermeyi biliyor. Karakterin içsel çöküşünü büyük jestlerle değil, küçük bakışlar ve sessizliklerle aktarıyor. Venedik Film Festivali’nin yan bölümlerinden biri olan Premio Fondazione Fai Persona Lavoro Ambiente ödülünü kazanan Human Resource, dünya ekonomilerinin içinde bulunduğu krizlerin neden olduğu modern hayat yabancılaşmasını işleyen filmlerden biri.

24 Mayıs 2026 Pazar

Calle Málaga (2025)

 
Yönetmen: Maryam Touzani
Oyuncular: Carmen Maura, Marta Etura, Ahmed Boulane, María Alfonsa Rosso, La Imèn, Abdelilah Iramdane, Ghali Errazqi, Sanae Regragui
Senaryo: Nabil Ayouch, Maryam Touzani
Müzik: Freya Arde

Faslı yönetmen Maryam Touzani’nin Nabil Ayouch ile senaryosunu yazdığı, kendisinin yönettiği Calle Málaga, Tanca’da yaşayan yaşlı bir İspanyol kadın olan María Ángeles’in hikayesini anlatıyor. Boşanmış ve iki çocuk annesi kızı Clara’nın ekonomik nedenlerle, zamanında babasının onun üzerine yaptığı aile evini satmak istemesiyle María Ángeles’in bütün yaşam düzeni tehdit altına giriyor. Clara annesine Madrid'e gelip kendisiyle yaşaması teklifini yapıyor. Ama tek başına kurduğu düzenden, muhiti Málaga Sokağı'ndan, eski eşyalarından kopmak istemeyen María bunu istemeyince Clara onu bir yaşlılar evine yerleştiriyor. Oradaki hayatın kendisine göre olmadığını hemen anlayınca da kızının yanına Madrid'e gitme yalanıyla oradan çıkıp tekrar eski evine yerleşiyor. Ev alıcı bulana kadar sattığı eski eşyalarını yavaş yavaş geri almaya, kendisine para kazandıracak bir düzen kurmaya çalışıyor. Calle Málaga tipik bir aile dramından ziyade, konfor alanındaki mutluluk, yaşlılıkta özgürlük, arzular ve insanın kendi hayatı üzerindeki söz hakkı üzerine kurulu bir karakter hikayesi olarak kendini tanımlayan bir film. Maryam Touzani’nin bir önceki filmi Le bleu du caftan gibi bu yapım da insan ilişkilerindeki kırılganlığı, yaş alma duygusunu ve aidiyet meselesini sakin, olgun ama güçlü bir dille anlatıyor.

Filmin önemli başarılarından biri yaşlılık temasını alışılmış dramatik kalıpların dışına çıkarması. María Ángeles’in önce kendi öz evladı tarafından kurulu düzeninin bozulması, ama belki de kendi yaşındaki pek çok insanın göze alamayacağı şekilde eski hayatını tekrar kazanmaya çalışması, bunun yanında yeniden aşkı, arzuyu ve yaşam sevincini keşfetmesi oldukça doğal bir akışla anlatılıyor. Özellikle sinemada ileri yaştaki karakterlerin çoğunlukla hayattan çekilmiş biçimde gösterildiği düşünülürse bu yaklaşım Touzani’nin güçlü kadın yorumuna ışık tutuyor. Sıcak, samimi bir ton belirleyen Touzani, evin satışa çıkması gibi sıradan bir tehditi de dramatik yapıya ekleyip güçlü bir omurga oluşturuyor. Tabii bu ev satışı, temelde anne-kız arasındaki sağlam bir çatışmanın çıkış noktası. Evlatların zamanı geldiğinde yuvadan uçup kendi hayatlarını kurmaları, fakat bu hayatların hayalleriyle ters düşmesinin ardından yaşanan hayal kırıklıklarının, hataların bedelinin Clara'nın yaptığı gibi ebeveynlere ödetilmesi alışılmadık bir durum değil. Film Clara'nın maddi ve manevi çaresizlik sonucu annesini mutlu olduğu hayattan koparıp başka bir alternatifin kollarına atmak istemesindeki bencilliği yansıtırken, onun vicdani çıkmazını da atlamıyor. Ama ne kadar vicdanlı da olsa, bir evladın annesiyle böyle bir durum yüzünden karşı karşıya gelmesindeki ikilemde tuttuğu tarafı saklamıyor. Zaten o taraf, hepimizin tuttuğu taraf.


Biten evlilikler sonrası aile evi genelde "dönülen" bir yer iken, burada Clara için satmak için dönülen bir yer olunca, yıllarını o eve vermiş María'ya hayatının geri kalanı için mücadele verme yeri haline geliyor. Ev kavramı, içindeki anlamlı eşyalarla birlikte özgürlüğü, aidiyeti, huzuru, mutluluğu, anıları sembolize ediyor. Önce eşyalarını satmak zorunda kalan, ancak huzurevindeki sıkıcı yaşamı zekice bir yalanla hemen terk edip o eşyaları antikacıdan parça parça tekrar satın almaya başlayan María, bu vesileyle Abslam ile tanışıyor. İyi bir başlangıç yapmadığı antikacı Abslam da zamanla María'nın büyüsüne kapılıyor. Birbirlerine iyi geldikleri için ikinci bahar kaçınılmaz oluyor. Böylece eski hayatını tekrar ellerinde tutmak isteyen María, bu hayatına yeni bir heyecan daha katıyor. Evlatları için fedakarlık yapmak üzere kalan ömürlerinde bu yaşlı insanların kendi hayatlarını unutmalarını beklemenin adaletsizliğini çok etkili biçimde vurgulayan film, geçimi için para kazanmanın veya yeniden aşık olmanın, tutkuyu yaşamanın bu yaşlarda bile mümkün olabileceği ümidini hep yanında taşıyor. Yıllarca Tanca’nın karma kültürü içinde yaşamış María'nın bu coğrafi büyüye, mütevazi hayatına kapılmamak çok zor. María, pek çok akranı gibi evlatlarının bakımına muhtaç bir kadın değil. Kendi başına yaşamaktan keyif alan, kalan ömrünü kendine ayırmak isteyen bir insan. Touzani, bir kadın, bir insan olarak bu duyguyu anlamamızı istiyor.

Film çekildiğinde 80 yaşında olan İspanyol aktris Carmen Maura’nın performansı her yönüyle Calle Málaga'yı taşıyor. Film neredeyse tamamen onun yüz ifadeleri, yürüyüşü, sessizlikleri ve küçük jestleri üzerine kurulmuş durumda. Maura, karakteri María'yı “acı çeken yaşlı kadın” klişesine düşürmeden; inatçı, komik, kırılgan ve canlı biri olarak yansıtıyor. İspanyol sinemasının en ikonik aktrislerinden biri olan Carmen Maura, özellikle Pedro Almodóvar'ın sinema kariyerinin şekillenmesinde çok büyük bir role sahip. Hatta kendisi uzun yıllar Almodóvar'ın ilk ve en önemli "ilham perisi" (Chica Almodóvar) olarak anıldı ve onun tam 7 filminde yer aldı. Maryam Touzani’nin yönetmenliği özellikle mekan kullanımında dikkat çekiyor. Tanca sokakları sadece arka plan değil, karakterin hafızasının bir parçası gibi işleniyor. Dar sokaklar, pazarlar, apartman koridorları ve eski eşyalar filmin “ev” temasını sürekli besliyor. Bu yüzden filmde fiziksel bir evin kaybı, aslında kimliğin kaybı anlamına geliyor. Genel olarak Calle Málaga, büyük olaylardan çok küçük insan anlarına odaklanan; sakin tempolu ama duygusal etkisi güçlü bir film. Özellikle karakter odaklı Avrupa sinemasını sevenler için oldukça değerli bir yapım.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Undertone (2025)

 
Yönetmen: Ian Tuason
Oyuncular: Nina Kiri, Michèle Duquet
Senaryo: Ian Tuason
Müzik: Shanika Lewis-Waddell

Undertone, paranormal olayları inceleyen bir podcast’in sunucularından Evy’nin etrafında dönüyor. Günlerdir hareketsiz yatan hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen Evy, beraber program yaptığı Justin'in e-postasına gönderilen ürkütücü ses kayıtlarını incelemeye başlıyor ve zamanla gerçeklikle paranoya arasındaki çizgi silikleşiyor. Bebek bekleyen bir çiftin yaşadığı bazı paranormal olaylarla ilgili 10 adet ses dosyasını parça parça dinleyip yorumlamaya çalışırlarken Evy, kayıtlardaki hamile kadının hikayesinin kendisiyle örtüşmeye başladığını fark ediyor. Zira kendisi de hamile olduğunu yeni öğrenmiş durumda. Ian Tuason'un kısa filmlerinden sonra yazıp yönettiği ilk uzun metrajı olan Kanada yapımı Undertone, hasta yatağında hareketsiz yatan anneyi saymazsak sadece tek bir oyuncuyla çekilen düşük bütçeli bir psikolojik gerilim. Filmin en ilginç tercihlerinden biri, Evy dışında karakterleri hiç göstermemesi. Diğer kişiler yalnızca ses olarak var oluyorlar. Bu da filmi görsel korkudan çok zihinsel korkuya dönüştürüyor. Yönetmen Ian Tuason, klasik jumpscare formülüne yaslanmak yerine ses tasarımını merkeze koyarak psikolojik gerilim ile doğaüstü korkuyu birleştiriyor. Fısıltılar, bozulmuş kayıtlar, çocuk şarkıları ve uzun sessizlikler çok bilinçli kullanılıyor. Özellikle podcast ve kulaklık fikrini korku aracına dönüştürmesi oldukça yaratıcı. Bu şekilde duyular üzerinden çalışan bir korku filmi fikrinin yaratıcılığı başarıyla pratiğe dökülüyor.

Ian Tuason sadece ses tasarımlarıyla bir korku/gerilim atmosferi yaratmaya çalışmıyor. Minimal, hatta "slow burn" ölçeğinde çok başarılı bir görüntü işçiliği de mevcut. Mesela Tuason sık sık Evy ve Justin konuşurlarken veya ses dosyalarını dinlerken sabit kamerayla Evy’nin oturduğu masanın aydınlığını, arkasında kalan holün karanlığıyla dengeliyor. Bir süre sonra seyirci en fazla aydınlığa mı yoksa karanlığa mı odaklanıyor şeklinde interaktif bir test yapıyor adeta. Çünkü karanlık veya loş tarafta gerçekleşecek en ufak bir hareketlenme bile çok önemli bir etki yaratacak konuma geliyor. Söz konusu hareketlenme ihtimali, büyük ölçüde üst katta hareketsiz yatan anneden kaynaklı görünüyor. Hareketlenmenin, hareketsiz yaşlı bir kadından beklenmesi tuhaflığını ise öncesinde bize gösterdiği başka tuhaflıklarla sağlayan Tuason, çok basit bir biçimde kurduğu bu ürkütücü ambiyansın ekmeğini film boyunca yiyor. Ses ve ışıkla inşa edilen bu biçim, içine bazı dini motiflerin de katıldığı paranormal bir hikaye altyapısıyla birleşince film iyice tekinsizleşiyor. Tüm bunlarla kendine serbest bir oyun alanı yaratan Tuason, farklı bir "korku evi" düzeni kurarak huzursuz, rahatsız ediyor. Tabii bunlar daha önce yapılmamış şeyler değil. Hatta karanlıkta ışık açmak, aynalı banyo dolabını açıp kapatmak gibi korku sinemasının klişeleriyle de oynamayı seviyor. Ama bu klişelerden ve öncüllerden kendi minimal düzenine ekonomik malzemeler çıkarmada çok başarılı.

Bu olumlu yönlerine rağmen Undertone herkes için çalışmayabilir. Ağır tempoyla ilerleyen bir gerilim, özellikle korku severler için sabırsızlık yaratabilir. Keza, finalinden de herkesin memnun ayrılacağının garantisi yok. Yine de Undertone'un modern korku sinemasında korkuyu göstererek değil, daha çok izleyicinin zihninde kuran yapısı, hiç kımıldamayan yaşlı bir kadından ya da küçücük bir ışık hareketinden bile tedirginlik uyandırabilen fikirleri sayesinde puan topluyor. Filmin tek oyuncusu Nina Kiri’nin performansı filmin taşıyıcı kolonu. Çünkü kamera neredeyse sürekli onun üzerinde. Evde yalnız dolaştığı sahnelerde bile korku üretmeyi başarabiliyor. Özellikle yorgunluk, suçluluk ve zihinsel çöküşü yansıttığı anlar oldukça etkili. Undertone, tüm bu meziyetlerine rağmen kaynaklarda hiç ödül almamış görünüyor. Düşük bütçeli bir bağımsız olarak pek dikkat çekmemiş olabilir. Ama ses, ışık ve görüntü yönetimi açısından yıllandıkça bir "saklı mücevher" muamelesi görebilecek potansiyele sahip. Özellikle de bir parça öne çıkan ses kullanımına dair A Quiet Place, Pontypool, Berberian Sound Studio gibi psikolojik altyapılarıyla bilinen gerilimler arasında yer alabilecek yetkinlikte bir film. Filmde geçen "karanlıktan korkma, sessizlikten kork" repliği, seslerin ürkütücülüğü kadar, o sessizliğin ardından gelen sessizliğin de vurgusunu yapmakta. Buradan filmin ışık/karanlık kontrastında da başarılı olduğu gerçeğini eklemeyi unutmayalım.

10 Mayıs 2026 Pazar

The Truth Beneath (2016)

 
Yönetmen: Lee Kyoung-mi
Oyuncular: Son Ye-jin, Kim Joo-hyuk, Kim So-hee-I, Choi Yu-hwa, Shin Ji-hoon-I, Kim Min-jae
Senaryo: Jeong Seo-kyeong, Jeong So-yeong-II, Kim Da-young, Lee Kyoung-mi, Park Chan-wook
Müzik: Jang Young-gyu

Milletvekili adayı Jong-chan’ın seçim kampanyasının başladığı gün lise ögrencisi kızı Min-jin ortadan kaybolur. İlk olarak Jong-chan’ın seçim rakibinden şüphelenilir. Anne Yeon-hong başlangıçtaki şoku atlattıktan sonra bir dedektif gibi olayın arkasındaki gerçekleri araştırmaya başlar. Araştırdıkça da hem ailesi hem de Min-jin'in çevresi hakkında sarsıcı detaylarla karşılaşır. Beş kişiden oluşan senaryo ekibinde filmi yöneten Lee Kyoung-mi ile birlikte Park Chan-wook'un da yer aldığı The Truth Beneath, ilk bakışta klasik bir “kayıp çocuk” hikayesi gibi görünse de kısa sürede aile içindeki sırların, toplumsal baskıların, siyasi ikiyüzlülük ve hırsın ön plana çıktığı bir dram/gerilim olduğunu ilan ediyor. Güney Kore sineması, intikam temalı gerilimler, romantik komediler, tarihi dramlar kadar, psikolojik gerilim ve toplumsal eleştiriyi bir araya getiren yapımlarla da konum belirlemiş bir yelpazeye sahip. The Truth Beneath de bunlardan biri. Lee Kyoung-mi, amaçladığı gerilim tonunu alışıldık aksiyon sahneleriyle değil, huzursuzluk yaratan sessizlikler, dar mekan kullanımı ve karakterlerin psikolojik çöküşü üzerinden kuruyor. Böylece izleyiciyi sürekli tedirgin eden bir atmosfer yaratıyor. Filmin renk paleti çoğunlukla soğuk tonlardan oluşuyor. Bu tercih, hikayedeki duygusal mesafeyi ve huzursuzluğu destekliyor. Kamera kullanımı da oldukça kontrollü ve yakın plan çekimler karakterlerin baskı altında kaldığını hissettiriyor.

The Truth Beneath, belli bir süre bu kaçırılma olayının yaklaşan seçim ile alakalı olduğuna yönelik bir iklim yaratıyor. Ancak anne Yeon-hong'un bu kaybı hazmedememesi, eşinin de nüfuzunu kullanarak bilgi, belge, tanık ekseninde gayriresmi araştırmaya girişmesi, adım adım bazı bulgulara ulaşması, bunları yaparken de bir karakter dönüşümü yaşamaya başlaması onu filmin merkezine oturtuyor. Zira bu kayıp yaşanana dek bir yan karakter gibi duran, başlangıçta edilgen görünen Yeon-hong, gerçeği öğrenme uğruna giderek daha sert ve kararlı biri haline geliyor. Bunda Lee Kyoung-mi'nin bir süre karakterden ziyade olay odaklı stilize bir üslup benimsemesinin etkisi var. Siyasi imaj takıntısı, iktidar hırsı, siyasette ve evlilikte güç dengeleri, aile içi iletişimsizlik, ergenlik dönemi sıkıntıları, akran zorbalığı, kadınların toplum içindeki konumları, ihanet, şantaj gibi çeşitli meseleleri olay akışına iliştirilmiş basit birer eklenti şeklinde değil, birbirini tamamlayan sebep-sonuç ilişkileri olarak tasarlıyor. Yas ile başetmenin farklı yolları olduğu malum. Yeon-hong, kaderine razı olmak yerine keçi gibi inatçı bir biçimde bu gizemi çözmek için kocasının seçim kampanyasını bile gözden çıkarak her şeyini ortaya koyuyor. Baba Jong-chan’ın siyasi rakipleri, zengin aile çocuğu Min-jin'in okuldan arkadaşı yoksul Mi-ok ve başka yan unsurlar, bu kayıp vakasının farklı katmanlarında yer alarak gizemi arttırıyorlar.

Filmin en önemli özelliği, alışıldık olay örgüsü anlatımından farklı bazı biçimsel tercihleri. Tempolu ve parçalı bir kurguya rağmen ilk başlarda seyirciye sıkıcı gelebilecek ağır işleyiş, sık sık video klip türü kesmeler, kafada belli bir düzen kurmayı güçleştiren anlatım biçimi, yine başlarda karakterleri benimsetme yönünde bir çaba olmayışı gibi bir stil zorlayıcı gelebilir. Aslında bu stile Park Chan-wook rejisinden aşina sayılırız. Dört kadın senariste senaryo katkısını bu yönde sağladığı belli oluyor. Oldboy'un kamera asistanlığıyla başladığı kariyerini görüntü yönetmenliğiyle sürdüren Joo Sung-rim'in katkısı da anlaşılıyor. Bir süre sonra hem bu tempoya, hem de karakterlere alıştığınızı, filme dahil olduğunuzu hissediyorsunuz. Psikolojik ve polisiye gerilim dozu arttıkça senaryodan şüpheler, sürprizler, komplolar, ifşalar bir bir çıkmaya başlıyor. Birbirine çok iyi bağlanan karanlık ilişkiler, tatmin edici bir sürpriz dalgası yaratıyor. Final de belki bu anlatım farklılığı sebebiyle her seyirciyi tatmin etmeyebilir. Ama yine de filmin genel tonu düşünüldüğünde bu tür bir final de yadırganmamalı. Filmin performans yıldızı, kesinlikle Yeon-hong rolündeki Son Ye-jin. Kontrolü eline aldığı andan itibaren karakterinin acısını, öfkesini, inatçılığını çok samimi biçimde yansıtan Son Ye-jin, en son Park Chan-wook'un No Other Choice filminde de rol almıştı. The Truth Beneath, özellikle Park Chan-wook filmlerini anımsatan tekinsizliğe sahip, gözden kaçmış yapımlardan.

30 Nisan 2026 Perşembe

Aontas (2025)

 
Yönetmen: Damian McCann
Oyuncular: Carrie Crowley, Brid Brennan, Eva-Jane Gaffney, Marcus Lamb, Seán T. Ó Meallaigh, Art Parkinson, Naseen Morgan
Senaryo: Sarah Gordon, Damian McCann
Müzik: Daithi O'Dronai

Aontas, kırsal bir İrlanda kasabasında bir kredi kooperatifini soymaya çalışan üç kadının hikayesini anlatan İrlanda yapımı düşük bütçeli bir suç/gerilim filmi. Yönetmen Damian McCann’in Sarah Gordon ile yazdığı ilk uzun metrajlı işi olan film, klasik soygun hikayesini alışılmışın dışında bir anlatım tekniğiyle sunarak ters kronolojik biçimde ilerliyor. Başarısızlıkla sonuçlanan soygunun hemen sonrasından başlayıp sahne sahne geçmişe giderek olayların nasıl bu noktaya geldiğini anlatıyor. Her sahne yeni bir bilgi verirken, önceki sahneleri yeniden yorumlamaya zorluyor. Bazı olayları önceden bilerek geçmişe gitmek, filmin kendi spoilerını vermek gibi görünse de, geçmişte kalan bölümler kendi ayakları üstünde iyi durdukları için merak duygusu kaybolmuyor. En önemlisi, final sahnesi olan banka sahnesinde ateşlenen silahın kimi vurduğu sorusunun cevapsız bırakılması. Böylece filmin geri giden kurgusunun finalde tekrar o bankaya gideceğini ve sorulara cevap vereceğini biliyoruz. Ama orada bile farklı bir sürpriz bizi bekliyor. Bu ters kronolojinin kusursuz olduğu, bazı parçaların tam yerine oturduğu söylenemez. Ama en azından bağımsız sinemanın yaratıcı gücünü göstermesi, yer yer seyirciyi zorlayıcı bir tutum benimsemesi, farklı olmak adına bütünüyle bu biçime yaslanmayıp bir ruh da katabilmesi pozitif yönleri.

Aontas'ın mevcut hikayesi şayet kronolojik olarak aktarılsaydı, sıradan bulunması ihtimali de vardı. Ortada fena olmayan bir suç örgüsü, önemsenen karakterler, derinleştirilmeye çalışılan temalar var. Ama giriş, gelişme, sonuç bakımından düz bir anlatım yerine bunu tersine çevirmek filmin gizemini, son sahneye taşınan sürprizini daha cazip kılıyor. Yüzeyde bir suç hikayesi olsa da aslında daha derin konulara da temas eden bir senaryoya sahip. Kadın karakterlerin geçmiş kararlarının sonuçlarıyla yüzleşmesi, küçük seçimlerin hayatı nasıl şekillendirdiği, sistemin sağlayamadığı adaletin bireylere kalması, vicdanın vicdanlı insanların omuzlarında nasıl bir yüke dönüştüğü gibi dramatik unsurlar, karakter psikolojileriyle iyi bir omurga oluşturuyorlar. Ama bunların bir adım önünde film, bir soygun planının ve sonrasında/öncesinde yaşananların ötesinde kişisel tarihlerin birbirine nasıl bağlandığını gösteren bir karakter çalışması olarak yere basmaya çalışıyor. Carrie Crowley ve Brid Brennan'ın performanslarıyla daha da güç kazanan Aontas, özellikle 2022'deki The Quiet Girl'de de izlediğimiz Crowley ile filmin performans derinliğini sağlıyor. İrlandaca, İrlanda Galcesi veya sadece Galce olarak bilinen dilin zaman zaman kulak tırmalayan tonuna rağmen, farklı biçimi, gizemli suç örgüsü, kasveti atmosferiyle bu türden hoşlanan seyircileri memnun edebilir.

18 Nisan 2026 Cumartesi

The Warden (2019)

 
Yönetmen: Nima Javidi
Oyuncular: Navid Mohammadzadeh, Parinaz Izadyar, Mani Haghighi, Setareh Pesyani, Amir Keyvan Masoumi, Atila Pesiani
Senaryo: Nima Javidi
Müzik: Hojjat Hassanpour, Ramin Kousha

1967’de İran’ın güneyindeki bir hapishane, şehrin yeni havaalanına yakınlığı nedeniyle boşaltılmaktadır. Hapishane müdürü Binbaşı Nemat Jahed, mahkumları yeni hapishaneye nakletmektedir. Saat 17:00'ye kadar boşaltılıp sonra yıkıma başlanacaktır. Ama aynı gün, hakkında idam kararı alınmış bir mahkumun kayıp olduğu anlaşılır ve zamana karşı bir yarış başlar. Nima Javidi'nin yazıp yönettiği The Warden, büyük bölümü bu hapishane binasının odalarında, hücrelerinde, avlusunda geçen farklı bir insan avı hikayesi. Bir hapishanenin nakil telaşı, müdür Jahed'in bu nakil sonrası emniyet müdürlüğüne terfi ihtimali, sonra haksız yere cinayetten hapse atılıp idam cezasına çarptırılmış Ahmed adlı bir mahkumun ortadan kaybolması ve bu terfinin tehlikeye girmesi, yıkım için verilen sürenin azalması yaklaşık 90 dakikalık bir polisiye gerilim için yeterince iyi bir malzeme. Nima Javidi bu malzemeyi ekonomik ölçüde süresine dağıtıp son sahnesine kadar gizemini koruyan güçlü bir drama adını yazdırıyor. Javidi sağa sola savrulmadan, rafine sahnelerle senaryo omurgasını kurduktan sonra adeta düzlüğe çıkıp istediği özgür eleştirel ortamı yaratıyor. Şah rejiminin sert baskısının hüküm sürdüğü 60'ların toplum üzerindeki etkilerine bir hapishane özelinde bakan film, katı adalet sistemi ve vicdan arasındaki kadim mücadeleyi çok çarpıcı biçimde özetleyen bir yapıya sahip.

Filmin merkezindeki hapishane müdürü Binbaşı Jahed karizmatik, otoriter, soğuk bir görüntü çizerken, emniyet müdürlüğü için adının geçtiğini öğrendiğinde lavaboda sessizce dans etmeye başlayınca yaratılan kontrast ona bir anda insani bir katman yüklüyor. Nakil esnasında orada bulunan güzel sosyal hizmetler uzmanı Susan ile biraz muğlak bir duygusal elektriklenme de yaşıyor. Kazasız belasız nakil işini halledip yeni görevine doğru yol almak isterken sayımda bir mahkumun eksik çıkması, o mahkumun da idam cezası olduğunun ortaya çıkmasıyla o ağır görüntüsüne bir miktar panik ekleniyor. Mahkum Ahmed hala hapishanenin içinde mi yoksa dışarı çıkmayı başardı mı belirsizliği, saatler ilerledikçe tansiyonu ufak ufak yükseltiyor ve Jahed için Ahmed'i bulmak bir saplantıya dönüşüyor. Bu karman çorman duygular arasında, kariyeri önündeki en önemli engel olarak görünen bu kaybın sebep olduğu saplantı duygusu ağır basıyor. Ahmed'in idam cezasına çarptırıldığı cinayet suçunun sürekli Susan, bazı tanıklar ve kaybolduğunu duyup hapishaneye gelen eşi tarafından haksız olduğunun yinelenmesi de Jahed'in bu saplantısını kıramıyor. Ahmed'in gerçekten suçlu mu yoksa suçsuz mu olduğuyla değil, onun bir an önce bulunmasıyla ilgileniyor. Seyirciye gösterilmeyen Ahmed ile onu bulmayı takıntı haline getirdiği için mantıklı hareket edemeyip Ahmed'in küçük kızını bile ağlatmaktan çekinmeyen Jahed arasındaki bu kedi fare oyunu çok güçlü bir çatışma ortaya koyuyor.

Bir türlü bulunamayan Ahmed ve onu bulamadıkça bir sonraki hamlesi kestirilemeyen Jahed, seyircide hemen hemen aynı ölçeklerde sinir yıpranması yaratıyor ki, Nima Javidi'nin en büyük başarılarından biri de bu karşıtlıktan eşit ya da birbirine çok yakın gerilimler üretebilmesi. Baskı rejimini temsilen Jahed'in, artık bir noktadan sonra gerçekten haksız yere idam cezası almış olduğuna inanmaya başladığımız Ahmed'i bulma hedefinin nasıl sonuçlanacağını merak ediyoruz. Ve o sonuç o kadar etkileyici biçimde karşımıza çıkıyor ki, hangi tarafın bu mücadeleden galip çıkacağı ancak bu kadar derin ve anlamlı şekilde tespit edilebilirdi. Navid Mohammadzadeh'in Jahed performansı filmin kalbi. Bu kalp film boyunca gergin, sevinçli, öfkeli, hırslı bir karışımla atıyor. Susan olarak izlediğimiz Parinaz Izadyar'ın tutkulu yardımcı rolü de çok başarılı. Nima Javidi'nin kamerasıyla sergilediği olağanüstü bir performans sekansı da var ki, onu da filmin kendisine saklayalım. Javidi genel olarak senaryosunun her kıvrımına hakim bir reji sergiliyor. Hapishane atmosferinin gölgeli, soğuk ve boğucu karakterini, pek çok trajediye şahitlik etmiş duvarların, zeminin, dar koridorların, hücrelerin doğasını gerçekçi biçimde yansıtıyor. Hapishane dışındaki açık alan sahnelerine de aynı oranda muktedir, çok iyi çekilmiş bir film The Warden. Orijinal adı Sorkhpoost (Kızılderili) olan film, vahşi doğada kolayca izini bulabilen ve kaybettirebilen, sistemin her zaman bir "öteki" olarak yaftaladığı sembole istinaden bu isimle de gayet anlamlı.

12 Nisan 2026 Pazar

Driving Mum (2022)

 
Yönetmen: Hilmar Oddsson
Oyuncular: Þröstur Leó Gunnarsson, Kristbjörg Kjeld, Hera Hilmar, Tómas Lemarquis
Senaryo: Hilmar Oddsson
Müzik: Tõnu Kõrvits

50'li yaşlarındaki hiç evlenmemiş Jón, 30 yıldır annesiyle yaşamaktadır. Bir sabah annesi ölünce, onu hayattayken çok görmek istediği bir yere götürmeye karar verir. Ölü annesine elbise giydirir, makyaj yapar ve sabit duracak şekilde külüstür Ford Cortina arabasının arka koltuğuna oturtur. Sadık köpeği Brésneff de onunladır. İzlanda kırsalında karşılarına ilginç olayların çıkacağı bir yolculuğa çıkarlar. Hilmar Oddsson'un yazıp yönettiği İzlanda/Estonya ortak yapımı Driving Mum, böylesi ilginç konusunu sulandırmadan, hüzünle karışık sevimli bir komedi tonunda işleyen çok iyi bir film. 1980'de geçiyor olmasını da ufak tefek detaylarla belirten Oddsson, tipik yol filmi unsurlarını, siyah-beyaz zerafeti ve Óttar Guðnason'un olağanüstü sinematografisiyle birleştiriyor. Yolculuk esnasında Jón'un çok da işlek olmayan güzergahta farklı kişi ve olaylarla karşılaşması, arka koltukta oturan kadın sorulduğunda ölen annesi olduğunu saklamaması ilginç anlara sahne oluyor. Hatta Oddsson, Jón'un zaman zaman arabada ölü annesiyle konuştuğu, geçmiş hesaplaşması yaşadığı diyaloglar da yazmış. Pek gerekli olmasa da filmi manalı başlıklarla epizotlara bölen Oddsson, konusu gereği doğasında olan mizahı bazen dramla, bazen şiirsellikle harmanlasa da ağırbaşlılığını hep koruyor. Hatta birkaç sahnede gerçeküstü dans sahneleri bile bu ağırbaşlılığı zedelemiyor.

Bazen annesiyle konuşmalarına, bazen yolda karşılaştıklarıyla girdiği diyaloglara rağmen buyük ölçüde Jón'un yalnızlığının altı çiziliyor. Gençliğindeki kız arkadaşı Bergdís'in görüntüsü de, Jón'un onu en son gördüğü haliyle ara sıra bu yolculuğa eşlik ediyor. Tıpkı arka koltukta oturan ölü annesiyle konuştuğu gibi, yıllar önce peşinden gidemediği için ayrılmak zorunda kaldığı Bergdís'in hayaliyle de konuşuyor. Pişmanlıklar, teslim edilmemiş bir mektup, gerçek olup olmadığı meçhul bir ihtimal, bu yolculuğun tepesindeki gri bulutlar gibi Jón'u takip ediyor. Jón bir yandan da yolculuğun çeşitli anlarını fotoğraflıyor. Zaten gençliğinde Bergdís ile çektirdiği bir fotoğraf yol boyunca Jón'a eşlik ediyor. Bu fotoğrafların filmin bir yerinde kolaja dönüştürüleceğini biliyoruz. Belki Bergdís'in kızıyla ilgili bölüm biraz daha net işlenebilirdi. Böylece seyircinin kafasında o bölüm nezdinde dramatik bir boşluk kalmazdı. Yine de Oddsson, bir yol filminin getirebileceği çeşitli olay ve kişilerden çok güzel bir demet hazırlayıp, örgü örmek, fotoğraf çekmek, kaçırdığı hayatının aşkının hüzün yüklü yasını yıllarca yanında taşımak, kaç yaşında olursa olsun anneyle geçmişi tartışmak gibi detaylarla filmini zenginleştirmiş. İzlanda sinemasının tecrübeli oyuncusu 65 yaşındaki Þröstur Leó Gunnarsson, Jón rolünde karakteriyle tek vücut bir mütevazilikle filmin ruhu oluyor. Filmin gri ağırlıklı kasvetli tonunun ete kemiğe bürünmüş haline geliyor.

7 Nisan 2026 Salı

Dossier 137 (2025)

 
Yönetmen: Dominik Moll
Oyuncular: Léa Drucker, Jonathan Turnbull, Mathilde Roehrich, Pascal Sangla, Claire Bodson, Sandra Colombo, Côme Péronnet, Mathilde Riu, Guslagie Malanda, Yannick Morzelle, Valentin Campagne
Senaryo: Gilles Marchand, Dominik Moll
Müzik: Olivier Marguerit

Polislerin karıştığı suç teşkil eden olayları araştıran IGPN biriminde çalışan bir grup polis müfettişi, Paris'te 2018 yılı sonlarında başlayan ve "Sarı Yelekliler" olarak bilinen protesto eylemleri sırasında plastik mermi ile ağır yaralanan genç Guillaume Girard'ın davasını konu alan Dossier 137, gerçek olaylardan esinlenen güçlü bir polisiye dram. Dominik Moll'un yönettiği filmin senaryosu, kendisi de bir yönetmen senarist olarak bilinen Gilles Marchand ile Moll'a ait. Moll - Marchand ikilisi en son 2022'de çok beğenilen suç dramı La nuit du 12'de birlikte çalışmışlardı. O filmde vahşice katledilen 21 yaşındaki bir genç kızın cinayet davası sürecine dahil oluyor, soruşturmanın sistematik işleyişi ve duygusal boyutlarıyla iç içe çok güçlü bir polisiyeye tanık oluyorduk. Dossier 137 de ise bu kez ölümcül bir yaralamayla sonuçlanan polis kaynaklı bir şiddet eyleminin tüm boyutlarıyla araştırılma sürecini izliyoruz. Filmin La nuit du 12 ile çok fazla ortak yanı var. Orada dedektif Yohan'ı odağına yerleştiren Moll, onun sayesinde sağduyunun, vicdanın, adalet arayışının, aynı zamanda uzun süre belli bir davaya emek sarf etmenin yarattığı özdeşlik duygusunun, saplantının fotoğrafını farklı açılardan çekmişti. Bu filmde de IGPN ekibinde bulunan, Léa Drucker'in canlandırdığı Stéphanie'nin bu özelliklere sahip olması onu merkeze koyuyor.

Dosya numarası 137 olan Guillaume Girard davasına bakarken başlangıçta profesyonel yaklaşan Stéphanie, seyir ilerledikçe ortada ters giden bir şeyler olduğunu seziyor. Eylemlerin kaosa dönüşmesiyle deyim yerindeyse kim vurduya giden Guillaume'un ailesinden ifadelerini alırken, kendisi de bir erkek evlat sahibi olduğu için empati kurması kaçınılmaz oluyor. Olaya dahil olduğundan şüphelenilen polis memurlarını sorgularken de onların yasalar dahilinde müdahalede bulunup bulunmadıklarından emin olamıyor. Nitekim yeni bulgularla haklı olduğunu anlamaya başlıyor. Moll ve Marchand'ın polisiye bürokrasinin işleyişindeki aksaklıkları, hantallıkları gösterme/eleştirme biçimleri La nuit du 12'deki kadar cesur, gerçekçi ve sürükleyici. Olayı hem haklarını aramak için meydanlara inen mağdur protestocular, hem de onları bastırmak için emir alan polisler açısından ele alan film, bu sayede katmanlı bir paralel yapı oluşturuyor. Hatta olaya Afrika kökenli otel temizlik görevlisi Alicia'yı da dahil ederek, göçmen iş gücünün Paris gibi büyük şehirlerde tutunabilmek için yozlaşmış sistemle arayı bozma korkularına değiniyor. Yine de vicdan sahibi insanların bu korkuları yenip, bir noktada adaletin sağlanması için ellerini taşın altına koymaları gerektiğini bu değiniye ekliyor. Zira güvenlik ve adalet güçlerine güvenin kalmadığı yerde kime güveneceğiz sorusu kocaman bir yer kaplıyor.

Stéphanie, yaralama olayının sorumlusu olan meslektaşlarını sorguladığı için onların nefretini çekmek pahasına çok çabalıyor. O polisler ki, Kasım 2015 yılında Paris'teki ünlü konser salonu Bataclan'da gerçekleşen terör saldırılarında gösterdikleri fedakarlıklar sebebiyle saygı görmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Göstericilere kuralların dışında müdahale etmeyi kendilerinde hak görüp, bu sebeple sorgulanmayı hazmedemiyorlar. Kahraman olmak, o kahramanların yasaların dışına çıkıp kafalarına göre hareket etmesini mazur gösterir mi sorusu da filmin bir başka ikilemi. Bir tarafta polis teşkilatının itibarı, diğer tarafta haklarını savunurken kural dışı keyfi müdahalelerle mağdur olmuş emekçilerin adalet arayışları. Terazide hangisinin ağır bastığını hepimiz biliyoruz. Moll ve Marchand, bunun gibi ikilemlerin her yerde yaşandığına ve kimlerin kazandığına dair düşüncelerimizi bu hikaye üzerinden pekiştiriyorlar. Artık cep telefonları ve güvenlik kameraları sayesinde hiçbir şeyin gizli kalmadığını, buna rağmen adaletin çoğu zaman adalet temsilcilerinin lehine tecelli ettiğini, adalet arayışı içindeki halkın mağduriyetlerinin hiçe sayıldığını zaten gerçek yaşamda tecrübe ediyorken, bunu bir filmde de izlemenin gereği tartışılır. Ama en azından Stéphanie'nin temsil ettiği üzere doğru tarafta durmanın ve o uğurda mücadele etmenin erdemini bir filmde izlemenin vereceği hisse tutunmak, hele de böyle sürükleyici, bilgilendirici bir hikayede izlemek çok önemli.

24 Mart 2026 Salı

The Secret Agent (2025)

 
Yönetmen: Kleber Mendonça Filho
Oyuncular: Wagner Moura, Maria Fernanda Cândido, Tânia Maria, Carlos Francisco, Thomás Aquino, Gabriel Leone, Alice Carvalho, Hermila Guedes, Robério Diógenes, Luciano Chirolli, Enzo Nunes, Udo Kier
Senaryo: Kleber Mendonça Filho
Müzik: Mateus Alves, Tomaz Alves Souza

1960'lardan 80'lerin ortalarına kadar süren askeri diktatörlük yılları arasında kalan ve nispeten daha yumuşamış bir dönem olan 1977 yılı Brezilya'sındayız. Ama buna rağmen faşist baskı, faili meçhul cinayetler, korku iklimi, sert dönemlerden kalma pislikler ortadan kalkmış değil. Açılış sekansında Volkswagen aracıyla köhne bir benzin istasyonuna deposunu doldurmak için giren bir adam görüyoruz. O benzin alırken birkaç metre ilerde bir adamın üzeri örtülmüş cesedi duruyor. Benzinci, cesedi yemek için akın eden aç köpekleri kovuyor. Adamın şaşkınlığı sürerken istasyona iki polis geliyor. Cesedi pek umursamıyorlar. Asıl umursadıkları, benzin almak için gelmiş olan adamdan bir şeyler koparabilmek. Onları aç köpeklerin üniforma giymişleri olarak da görebiliriz. Ne yazık ki birkaç dal sigarayla yetinmek zorunda kalıyorlar. Bu gerilim ve kara mizah yüklü harika sekans, bize nasıl bir film izleyeceğimiz yönünde bazı olumlu fikirler veriyor. O Som ao Redor (2012), Aquarius (2016), Bacurau (2019) gibi eleştirel başarısı yüksek filmlere adını yazdıran yönetmen, senarist, yapımcı, eleştirmen Kleber Mendonça Filho'nun yazıp yönettiği The Secret Agent (O Agente Secreto), dönemin ruhunu belli noktalardan ele alıp neredeyse kusursuz yansıtan bir film. Politik gerilim ve kara mizahı farklı fikir ve tekniklerle kaynaştırması hayranlık verici.

Özgün bir senaryo olmasına rağmen dönemin dengelerine sadık gerçekliği o kadar güçlü ki, birçok kulvardan giriştiği anlatımları yekpare biçimde sunma ustalığına sahip. Zaten diktatörlük yıllarında bu coğrafyalardan o kadar çok hikaye fışkırıyordu ki, bugüne kadar sinema tarihinde yer bulmuş sayısız filmde bunu gördük. Filho, baş karakteri olan akademisyen Armando Solimões etrafında şekillendirdiği senaryosunda hem onun kişisel hayatına, hem de genel olarak bu başıboş kalmış dönemin politik ve sosyal iklimine kritik bakışlar atıyor. Filmin merkez üssü Atlantik kıyısındaki Recife şehri. Filho da 1968 Recife doğumlu. Belki de yaşanmış olaylardan, tarihi gerçekliklerden, nesillerin aktardıklarından, bunların üzerine eklenenlerden derlediği senaryosunun bu denli sahici olması Filho'nun önceki filmlerinden de gördüğümüz farklı tarzının da bir yansıması. Benzin istasyonundan sonra Recife'de muhalif hareketin liderlerinden Elza'nın ayarladığı bir site dairesine yerleşen Armando'nun, onun siteye yerleşmesini sağlayan Dona Sebastiana ve burada bulunan site sakinleriyle sıcak bir aile ortamını andıran ilişkisi yanında, kaybettiği eşi Fátima'nın ebeveynleri ve onların yanında yaşayan oğlu Fernanda ile ilişkileri filmin sakin, sevimli, hüzünlü bir yüzünü yansıtıyor. Mevsim yaz ve karnaval zamanı. Filho, askeri diktatörlüğün gölgesinde Brezilya halkının dans, müzik ve eğlencenin kollarında sarhoş olmasının ironisini hem filmine, hem de seyircisine unutturmuyor.


Öte yandan, Armando kimliğini gizleyen, saklanan bir akademisyen. Üniversitede lityum pil üzerine yaptığı çalışmalarla otomotiv sektörünün geleceğini şekillendirmeye çalışan bir ekipte yer alıyor. Bunları tek bir flashback sekansıyla toparlayan Filho, işlerin neden ters gittiğini kilit anlarla çok güzel özetliyor. Darbe hükümeti adına çalışan Ghirotti, bu çalışmalara ödenen fonu kesmeye karar verince Armando ile ihtilaf yaşıyorlar. Ghirotti de faili meçhul cinayetleri kendine geçim kapısı yapmış polis eskisi Augusto ve onun üvey oğlu Bobbi'yi Armando'yu öldürmeleri için tutuyor. Bu ikisi de elleri kirlenmesin diye Vilmar adında başka bir tetikçi tutuyorlar. Filho, darbelere çanak tutan Amerika'nın desteklediği bu hükümet ve Ghirotti gibi adamların, üzerine çöktükleri ülkelerin huzur ve refahının bozulması, yeniliklerin ve ilerlemelerin önünün kesilmesi, kendilerine muhtaç olunması için her şeyi yapabileceklerini, günümüz dengelerini de anımsatarak ustalıkla betimliyor. Muhaliflerin himayesinde farklı bir kimlikle nüfus dairesinde işe giren, kalacak bir yer bulan Armando'nun tek istediği oğluyla beraber ülkeden çıkmak. Faili meçhullerden biri olmamak için gün sayıyor. Çok sevdiği eşi Fátima'yı kaybetmiş, oğlu Fernanda ile bir türlü kalıcı olarak kavuşamamış, peşindeki katillerden sıyrılamamış olmanın hüzünlü, gergin ama umutlu bir ruh halini aynı anda omuzlarında taşıyor.

Filho, setini kurduğu 1977'nin popüler kültür bileşenlerini de hikayesine katık ediyor. Karnaval coşkusu Recife'yi de sarmış vaziyette. Sinemalarda Jaws fırtınası esiyor. Filmde Jaws'dan başka The Omen, Carrie, Flesh For Frankenstein gibi filmlerden izler görüyoruz. Ülkenin korku iklimi sinemaları da sarmış vaziyette. Tam bunlar olurken, ağzında bir erkek bacağı bulunan bir köpekbalığı yakalanması ülke gündemine düşüyor. Bu "Kıllı Bacak" bir fenomene dönüşmüş. Hatta Filho'nun bu fenomeni bir kitsch korku filmi olarak tasarladığı gece sekansı da korku-komedi göndermesi olarak filme renk katıyor. Sert bir rejim görmüş insanların bu filmler için salonları doldurması, çığlıklarla tepkiler vermesi, bir yandan da karnavallarından ödün vermemesi Brezilya halkının adrenalin dolu bu oyalanışlarına Filho'nun incelikli göndermesi adeta. Film ayrıca günümüze açtığı bir aksla o yıllarda yaşamış muhaliflerin geleceğe belge olarak bıraktığı kaset kayıtlarını dinleyen iki genç araştırmacı üzerinden de döneme bakıyor. Armando’nun hikayesini ses kayıtları vasıtasıyla takip etmeye ve olup bitenleri anlamaya çalışan bu araştırmacılardan Flavia, hiç görmediği bu adamla bir bağ kuruyor. Aradan geçen yılların, o dönemin ve bu filmin aktörlerine, mekanlarına neler yaptığını göstermesi de bellek (ve flaş bellek) vurgusu açısından çok çarpıcı bir son dokunuş olarak dikkat çekiyor.


Sahte kimlik, geçici ikametgah, göstermelik meslek, hepsi Armando'ya bir "gizli ajan" personası yüklüyor. Kayınpederinin makinistlik yaptığı sinemada bir ara gözümüze çarpan, başrolünde Jean-Paul Belmondo'nun yer aldığı 74 yapımı Le magnifique filminin fragmanındaki "Agent Secret" kelimelerine bakan Armando'nun aslında bir ajandan çok uzak biçimde, ülkesine hizmet etmesine izin verilmemiş, daha huzurlu bir hayat için saklanmak zorunda kalmış bir vatansever temsili olma ironisi yerini buluyor. Filmin dönemin ruhunu yansıtışı, sanat yönetimi, sinematografisi muazzam. Gerilim dolu tetikçi takibi sahnesinde de gördüğümüz üzere sadece dar alanlarda değil, geniş çekimlerde de olağanüstü bir doğallık hakim. Bir başka muazzamlık da casting için söz konusu. Kısa bir süreliğine gördüğümüz, Kasım 2025'te hayata gözlerini yuman Udo Kier'in bile Hans rolüyle alakasız da olsa renk verdiği yan karakter zenginliği de fark yaratmakta. Usta oyuncu Wagner Moura ise abartısız ama güçlü performansıyla ödül ve adaylıklarının haklı gururunu ne kadar yaşasa azdır. Özellikle Cannes'dan Filho ve Moura dahil 4 ödülle dönen film toplamda 90 kadar ödül almış durumda. Kleber Mendonça Filho, tüm olumlu eleştiriler bir yana,  birçok yönden klişelerin ayak seslerini hissettirmesine rağmen bunlara yüz vermeyen, kestirilemez yollar tercih eden mütevazi ama güçlü anlatımıyla kariyerinin şimdiye dek belki de en iyi filmine adını yazdırıyor.

18 Mart 2026 Çarşamba

Polytechnique (2009)


Yönetmen: Denis Villeneuve
Oyuncular: Maxim Gaudette, Sébastien Huberdeau, Karine Vanasse, Evelyne Brochu, Johanne-Marie Tremblay
Senaryo: Jacques Davidts

6 Aralık 1989'da Montreal'deki École Polytechnique de Montréal üniversitesinin mühendislik bölümünü Marc Lépine adlı gencin basıp 14 kadını öldürmesi, daha sonra üniversitede bulunan 14 kişiyi yaralamasının ardından intihar etmesini konu alan Kanada yapımı Polytechnique, ülkesinde etki kadar tepki de yaratmış bir yapım. Gerçek isimlerin kullanılmayıp, kan görünmemesi için siyah beyaz çekilen film, olaydan sağ kurtulan Jean-François ve Valérie adlı iki öğrencinin katliam günü ve sonrasında yaşadıklarına temas eden anlatımıyla 75 dakikalık etkileyici bir dram. Bu iki karakter yanında, katliamı gerçekleştiren gence de bir parça yakından bakabilen, bu sayede çift taraflı bir dram/gerilim yaratmayı başarabilen yapıda olduğu söylenebilir. Bu elim olayın trajik boyutlarını çarpıcı biçimde yansıtmasından başka, yönetmen Denis Villeneuve’in siyah beyaz tercihi, film bitince etkileyici bir fotoğraf sergisinden çıkmış hissi yaratıyor.

Açılışta fotokopi odasında rastgele kurşunlarla vurulanları izledikten sonra olayın sabahına dönüş, ünlü Picasso tablosu Guernica göndermesi, sınıf baskınını önce Jean-François, sonra da Valérie’nin gözünden sunan anlatım, bu iki öğrenciyi ve katliamı gerçekleştiren genci canlandıran Sébastien Huberdeau, Karine Vanasse, Maxim Gaudette üçlüsünün başarısı ve tabiî şiirsel nitelikteki siyah beyaz çekimler filme dramatik olgunluk kadar, keyif veren bir dinamizm de katıyor. Katilin gerekçesi olan feminizm ise filmde olduğu kadar gerçekte de gizemini koruyor. Çocukluğunda annesinden değil, babasından şiddet gördüğü bilinen Marc Lépine’in karşı cinsle olan ilişkilerine dair de ipucu yok. Yine de çocukluktan kalma travmaların birikip böyle bir patlamaya sebep olması da görülmemiş şey değil. Kendi adıma benzer temaya sahip Klass veya Elephant’tan daha etkileyici bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

11 Mart 2026 Çarşamba

Das Verschwinden des Josef Mengele (2025)

 
Yönetmen: Kirill Serebrennikov
Oyuncular: August Diehl, Maximilian Meyer-Bretschneider, Friederike Becht, Dana Herfurth, Burghart Klaußner, David Ruland
Senaryo: Kirill Serebrennikov, Olivier Guez

Olivier Guez'in aynı adlı kitabından Rus yönetmen Kirill Serebrennikov’un uyarladığı, Das Verschwinden des Josef Mengele (The Disappearance of Josef Mengele), Auschwitz imha kampının “Ölüm Meleği” olarak anılan garnizon doktoru Josef Mengele'nin savaş sonrasında son derece özenli ve sistematik bir düzenekle Arjantin, Paraguay ve Brezilya’da saklandığı dönemleri anlatan bir film. 1950'lerde Arjantin, 1960 ve 70'lerde Paraguay ve Brezilya günleri arasında karışık bir kurgu izleyen film, en önemli nazi savaş suçlularından biri olan Mengele'nin etrafındaki çemberin daralışını, bu daralmanın onun üzerindeki psikolojik etkilerini, ele aldığı dönemlerin ruhunu da koruyarak işliyor. Nüfuslu babası ve nazi partisinden dostlarına rağmen ancak Güney Amerika’da saklanma imkanları bulabilen Mengele, kendisiyle birlikte Auschwitz'de çalışan pek çok üst düzey nazi subayının yakalanıp yargılandığı, akabinde de idam edildiği bir insan avından kaçmak için yıllarca güvenli evlere sığınıyor. Artık eski günlerindeki gibi mevki, makam sahibi olmamanın, bir fare gibi saklanmak zorunda kalmanın acısı hiç peşini bırakmıyor. Kibrinden etrafındakiler de bolca nasibini alıyor. Arada haberlerde duyduğumuz üzere milyonlarca yahudinin toplama kamplarına, yani ölüme gönderilmesinden sorumlu SS yetkilisi Karl Adolf Eichmann'ın Kudüs'teki yargı sürecini takip ediyor. Bir gün aynı şeyleri kendisinin de yaşayacağı korkusuyla yaşıyor.

Serebrennikov özellikle 2018 tarihli Leto filminde de gördüğümüz üzere özenli bir sanat yönetimi ve sinematografiyle çektiği filmini yine siyah beyaz estetiğine yaslıyor. Zaten Leto'nun görüntü yönetmeni Vladislav Opelyants ile bu filmde de çalışmış. Sonuç tabii ki çok olumlu. Üstelik bu defa merkezine aldığı kişi Mengele gibi biri olunca, onun filmin her yerine sinen habis ve kibirli karakterinden etkileyici bir psikolojik gerilim elde etmesini biliyor. Belirtilen yıllar arasında karışık bir kurgu izleyerek Mengele'nin yıpranmış psikolojisine, bir anda dibe vuran yüksek egosunu koruma çabasına farklı açılardan bakabilen, aynı zamanda bu farklılıklar arasında bir bütünlük de kurabilen Serebrennikov, adım adım bir çöküşü resmediyor. Onun saklanarak yaşadığı her döneme ilişkin yarattığı klostrofobi, siyah beyaz anlatımla daha da güçleniyor. Bir dönem kendisi gibi aileleriyle Güney Amerika'ya yerleşmiş bir nazi güruhunun görkemli yaşantısından da ufak kesitler sunan film, kendilerini hala Hitler zamanlarındaki gibi üstün ırk, hakim güç olarak görme illüzyonundaki bu insanların ümitsizce imparatorluk fikir ve sloganlarını yaşatmaya çalıştıklarını görüyoruz. Zaman atlamaları, geri dönüşler, ileri gidişler bazı detayların üzerinde fazla tepinmeyi de engelleyerek filmi hantallaşmaktan kurtarıyor. Ayrıca saklanma amaçlı kullanılan bu ülkelerdeki idari ve ahlaki yozlaşmışlık da ekonomik ölçülerde filme yansıyor.

Filmde renkli olarak çekilen rahatsız edici bir flashback sahne bulunuyor. Mengele’nin yahudilere yaptığı insanlık dışı deneyler gösterilirken cücelerden oluşan bir orkestranın seslendirdiği müzik eşliğindeki bu grotesk sahne Mengele'nin karanlık geçmişine, deneklerini seçme yöntemine, Auschwitz toplama kampındaki ağırlığına dair güçlü bir özet niteliğinde. Auschwitz öncesi ve Auschwitz dönemini renkli çekip, filmin ağırlıklı olan farklı saklanma dönemlerini siyah beyaz çeken Serebrennikov, bu kontrast ile filme alışılmadık bir derinlik de katıyor. 1977 yılında geçen, oğlu Rolf'un Brezilya'daki babasını ziyaret ettiği bölümde baba-oğul arasındaki kuşak çatışması, normal bir baba-oğul arasındakinden çok daha sert cereyan ediyor. Zira dünya çapında aranan bir caninin oğlu olarak soyadını değiştirmekle ve onunla ilişkili her şeyden uzak durmakla Rolf da bir nevi gizli bir hayat yaşıyor. Geçmişi yüzünden babasıyla hesaplaşması da bu sebepten gergin geçiyor. Cannes’da dünya prömiyerini yapan Das Verschwinden des Josef Mengele, onu canlandıran August Diehl'in yüksek performansıyla da dikkat çeken bir film. Sanat yönetimi, sinematografisi, rejisi yanında özellikle makyaj olarak da Diehl’in farklı dönemlerdeki duruş ve oyunculuğu övgüleri hak ediyor. Tarihte gizli kalmış bu tip figür ve olayların kaliteli biçimde ele alınması, günümüze de uzanan bir farkındalık eli işlevi görebiliyor. Bu açıdan bakınca kapsamlı bir belgesel olmasa da kara bir dönemin karanlık aktörlerinden birine yakından bakmamızı sağladığı için önemli bir film.

28 Şubat 2026 Cumartesi

Our Girls (2025)

 
Yönetmen: Mike van Diem
Oyuncular: Thekla Reuten, Fedja van Huêt, Noortje Herlaar, Valentijn Dhaenens, Rosa van Leeuwen, Frédérique van Baarsen, Jeremy Miliker
Senaryo: Mike van Diem, Lykele Muus
Müzik: Ruben De Gheselle

Anouk ve Danny çifti ile Gwen ve Erik çifti ve onların ergenlik çağındaki iki kızı Madelon ve Elise, Avusturya alplerinde ortak satın aldıkları yazlıkta tatil yapmaktadırlar. Birgün kızlar civar yerlisi bir delikanlının ATV'sine binip kaza yaparlar. Kızlardan Madelon komaya girer, Elise de yaralanır. Ama sonradan onda da kalple ilgili bazı komplikasyonlar baş gösterir ve o da komaya girer. Madelon'un yaşama umudu azalınca, Elise'in de yaşayabilmesi için yaşıtı bir bağışçıdan kalp nakline ihtiyacı olunca aileler arasında can pazarlıkları başlar. Lykele Muus romanından Mike van Diem'in senaryosunu yazdığı ve yönettiği Our Girls (Voor de meisjes), omurgasını bu hayati çatışmalar üzerine kurduğu hafif kara mizah soslu bir dram. Mike van Diem, 1997 yılında çektiği Karakter adlı filmle En İyi Yabancı Film Oscar'ı almış, bir sonraki uzun metrajını 2015'te çekmiş bir yönetmen. Son filmini 2017'de çekmiş ve Our Girls'e kadar da bir daha kamera arkasına geçmemiş. Bu kadar uzun aralar vermesi onun tarzı hakkında belli bir fikir vermiyor. Our Girls, uyarlandığı romanın çatışmalı konusunu ekrana biraz soğuk ama etkileyici biçimde yansıtıyor. Kazanın oluş şekli başlangıçta bize gösterilmediği için kimin sebep olduğu, kazanın detayları uzun süre gizemli kalıyor. Ama film bu gizemi cebinde tutup, her biri için farklı analizler yapılabilecek dört ebeveynin ruh hallerine, ilişki dinamiklerine eğiliyor.

Özellikle çok farklı yapılardaki Gwen ve Erik çiftinin birlikte olma gerekçeleri ve kaza sonrası bu ilişkinin gidişatı, filmin dramatik yapısı içinde evlilik eleştirisi alt başlığı açıyor. Keza Anouk ve Danny ikilisinde de evliliğin bıkkınlığı ve sırları görülüyor. Kızlarının beraber geçirdikleri kaza sonrası hastane ve ev arasında mekik dokuyan bu iki evlilik, güçlü bir sınava tabi tutuluyor. Kızlardan birinin hayatının diğerine bağlı olması, diğerinin de kendi hayatı için mücadele verip veremeyeceğinin belirsizliği filmin bir yanını oluşturuyor. Öteki yanı ise kendi çocuklarının sağlığı uğruna diğerini gözden çıkacak bir bencilliğe evrilmiş ebeveynlerin dostluk muhasebelerini içeriyor. Ayrıca filmin açılışında gördüğümüz üzere Madelon ve Elise'in aralarında küçüklüklerinden gelme bir husumet de var. Bu durumun yıllar sonra geçirdikleri kazayla da alakalı olup olmadığı bizden uzun süre saklanıyor. Neticede hiçbiri birbiriyle doğru dürüst etkileşim kuramamış iki ailenin fertlerinin yıllarca birlikte tatile çıkmaları, üstelik aynı yazlığı satın alıp paylaşmaları, modern çağımızın hali vakti yerinde bireylerinin arasındaki gizli iletişimsizliğin altını çiziyor. Normalde bu ailelerin çok iyi anlaştığı düşünülür. Oysa aynı ortamı paylaşmak her zaman samimiyetin, en önemlisi de birbirini tanıyor olmanın göstergesi değildir. Bu insanlar yıllardır tanışmalarına rağmen birbirlerini tam manasıyla tanımıyorlar ya da tanıdıkları hallerinden memnun değiller. İşte bu hayati kaza, aralarındaki gizli çekişmeleri, hoşnutsuzlukları, sırları su yüzüne çıkarıyor.

İlk romanını yazan Lykele Muus, aslında 2012'den beri ağırlıklı olarak dizi oyunculuğu yapmış, ülkesindeki bazı dizi bölümlerine de senaryolar yazmış bir isim. Bunlardan en önemlisi olan Dertigers adlı dizinin 54 bölümünü yazmış kendisi. Üniversiteden arkadaş olan, artık otuzlu yaşlarına gelmiş altı Hollandalı arkadaşın hayatları, aşkları ve paylaştıkları bir travmayı birlikte aşmaya çalışmalarını konu alan bu diziden karmaşık ilişkiler yumağı, dostluk testleri, sorunları karşılama biçimleri beklemek sürpriz olmaz. Akademi ödüllü yönetmen Mike van Diem ise özellikle karakter odaklı rejisinde ve akslar arası geçişlerde yarattığı tekinsizlik dengelerini kurmada çok başarılı. Bu dengeler ustalıkla örülüp finale taşındığında beklendik ve beklenmedik sonuçların vardığı yer kesinlikle tatminsizlik yaratmıyor. Tabii tatminden anladığınız makul bir mutlu son ise pek size göre olmayacaktır. Hollanda sinemasının demirbaşı sayılabilecek Thekla Reuten ve Fedja van Huêt'in başrollerinde yer aldığı (bu ikili Narcosis adlı etkileyici dramda da karı koca rolündeydiler), Noortje Herlaar ve Valentijn Dhaenens'in tamamladığı oyuncu kadrosu da gayet iyi performansları sahip. Özellikle Thekla Reuten, Anouk rolüyle çok güçlü. Our Girls, iş çocuğunuzu kurtarmaya gelince asla aşmayacağınız bir sınır var mıdır, yoksa her şey mübah mıdır sorusunu  soran, cevabını da sorunun çatışmasına uygun biçimlerde veren çarpıcı bir film.

12 Şubat 2026 Perşembe

Relay (2024)

 
Yönetmen: David Mackenzie
Oyuncular: Riz Ahmed, Lily James, Sam Worthington, Willa Fitzgerald, Jared Abrahamson, Pun Bandhu, Eisa Davis, Matthew Maher
Senaryo: Justin Piasecki
Müzik: Tony Doogan

Yozlaşmış şirketler ve onları mahvetmekle tehdit eden kişiler arasında, sırların ifşa edilmesini engellemek amacıyla kazançlı ödemeler yapmakta uzmanlaşmış dünya standartlarında bir aracı olan Tom, titiz bir planlamayla kimliğini her zaman gizli tutar ve bu konuda katı kurallara uyar. Öte yandan Sarah, ayrıldığı şirketinden bazı önemli belgeleri dışarı çıkarmış, takip edildiğini fark edince de huzursuzluk ve korku içinde yaşamaya başlamıştır. Ancak pişman olup aldıklarını iade etmek istemektedir. Bunları anlattığı hukuk danışmanı ona adını bilmediği, yüzünü görmediği ama bu aracılık şöhretinden haberdar olduğu Tom'a ulaşma yöntemini anlatır. İş disiplinine ve gizliliğe çok önem veren Tom, bir an önce bu durumdan kurtulmak isteyen Sarah'dan korunmaya ihtiyaç duyan bir mesaj aldığında, kurallarının yavaş yavaş değişmeye başladığını fark eder. Henüz ilk uzun metraj senaryosunu yazan Justin Piasecki, komplo, paranoya ve gerilim dolu bir suç kurgusu tasarlamış. Bir "ilk" senaryoya göre fazla donanımlı, zeki, şaşırtıcı olması yanında, 90'lar komplo ve casusluk içerikli filmlerinin heyecanını yakalamış olması, bunları günümüz teknolojisiyle harmanlaması onu sürükleyici bir film yapmaya yetiyor. Yönetmen koltuğunda ise Perfect Sense (2011), Starred Up (2013), Hell or High Water (2016) gibi başarılı filmler çekmiş İngiliz yönetmen David Mackenzie oturuyor.

ABD Anayasası tarafından açıkça yetkilendirilmiş birkaç devlet kurumundan biri olan USPS (United States Postal Service - ABD Posta Servisi), Amerika Birleşik Devletleri'nde posta servisi sağlayan ve hükûmetin sorumlu olduğu bağımsız olan bir kurum. Bu kanaldan müşterileriyle sadece yazışarak güvenli biçimde temas kuran Tom, ayrıldığı şirketle ilgili bazı gizli belgeleri dışarı çıkardığı için bu şirketin tuttuğu bir ekip tarafından takibe alınan Sarah ile iş ilişkisine girince, üstüne Sarah'nın çaresizliğine üzüldükçe o çok güvenli gardını indirmeye başlıyor. Söz konusu ekibin yarattığı tehdit unsurunu çok iyi kullanan, etkili fiziki takip sahneleri tasarlayan senaryo, seyirciyi kolayca avucuna alacak cinsten. Giriş, gelişme ve sonuç yönünden 90'lı yılların suç ve politik gerilim evrenine uyan bir yapısı var. Senaryo matematiği, Sarah'nın davası yanında, Tom'un filmin başında gördüğümüz bir başka davasında yaşananları da ana gövdeye ekleyen zekice bir rota işletiyor. Tahmin etmesi güç bir twist sonrası işin aksiyona evrilmesi, o twiste gelene dek izlediğimiz zekaya bir miktar gölge düşürse de, baştan sona  kendini ilgiyle izleten, özellikle takip gerilimi ve paranoyasını çok iyi beceren bir senaryo ve reji görüyoruz. Riz Ahmed, Lily James, Sam Worthington içeren kadrosu da temsil ettikleri köşeleri gayet yerinde tutmuş performanslar sunuyorlar. İlk paragrafta  David Mackenzie'nin yönettiği adı geçen filmlerin durdukları rafta olmayı hak eden Relay, izleyeni pişman etmeyecek bir film.

5 Şubat 2026 Perşembe

I Swear (2025)

 
Yönetmen: Kirk Jones
Oyuncular: Robert Aramayo, Maxine Peake, Peter Mullan, Shirley Henderson, Scott Ellis Watson, Steven Cree
Senaryo: Kirk Jones
Müzik: Stephen Rennicks

Zeki, komik ve futbol tutkunu bir genç olan 15 yaşındaki John Davidson'ın hayatı, Tourette sendromu doktorlar tarafından bile neredeyse hiç anlaşılmamışken, 1983'te kontrol edilemeyen ses ve fiziksel tikler geliştirdiğinde altüst olur. Ailesi de dahil olmak üzere etrafındaki dünya tarafından dışlandığını hisseden John, yıllarca süren göreceli bir izolasyona çekilir. Kaygı, utanç ve yalnızlığın yükü altında ezilir. 20'li yaşlarının sonlarına geldiğindeyse John, yakın zamanda ölümcül kanser teşhisi konan eski bir okul arkadaşının annesi Dottie ile tanıştığında her şey değişir. Eski bir hemşire olan Dottie ile aralarında oluşan bağ tüm zorluklara rağmen güçlenir. Dottie'nin güçlü teşviki, hoşgörüsü ve sarsılmaz desteği John'a aidiyet, amaç ve özgüvenin kendisi için en önemli şey olduğu fikrini aşılar. Bugün 54 yaşında olan John Davidson'ın gerçek yaşam öyküsünden Kirk Jones'un senaryolaştırdığı ve yönettiği I Swear, bu tuhaf ve eziyet dolu hastalığı çok iyi betimlediği kadar, John Davidson'ın gerçekten bir filme konu olması gereken hayatını hakkıyla işleyen bir dram. Açılışı Kraliçe II. Elizabeth'in huzuruna çıkmak üzere olan John ve Dottie'nin telaşıyla yapan film, pek çok filmden aşina olduğumuz şekilde geriye, John'un 15 yaşına dönüyor. John için her şey çok iyi giderken hiç bir sebep yokken boynu tuhaf seğirmeler yapmaya başlıyor. Sonra da anı bağırışlar, tikler, küfürler ortaya çıkıyor. Spor, sosyal ve okul yaşamı, en önemlisi de aile hayatı bu gariplikler yüzünden birer birer parçalanmaya doğru gidiyor.

Tourette Sendromu, istemsizce ve tekrarlayan biçimde sesler çıkarma ya da hareketlerde bulunma gibi tik olarak bilinen davranışlara neden olan nörolojik bir bozukluk olarak tanımlanıyor. İsmini Fransız doktor Gilles de La Tourette'den (1857-1904) alan bu nadir sendrom, daha çok çocukluk veya ergenlik döneminde başlayan ancak yetişkin yaşlarda da ortaya çıkabilen bir hastalık. Aniden ortaya çıkıp bazen bir süre devam ettiği gibi sonrasında hafifleyebilir ya da tamamen sönebilir. Doğrudan bir tedavisi olmamasına rağmen, tikleri yönetmeye yardımcı olacak davranışsal tedaviler ve ilaç tedavisinden yararlanılır. Bu bilgileri bilmek veya bilmemek filmden hiçbir şey götürmüyor. Zaten nadir görülen bu sendrom 80'lerde kimse tarafından bilinmiyor. Hiç neden yokken 1983'ün bir günü sınıfta bu hastalığın belirtileriyle tanışan 15 yaşındaki John, haklı olarak bu duruma anlam veremiyor. İstemsiz kasılmaları, bağırışları, küfürleri yüzünden ailesiyle, okuluyla, futbol antrenörüyle ilişkileri hızla bozulmaya başlıyor. Birkaç yıl sonra markette karşılaştığı eski okul arkadaşı vesilesiyle onun kanser hastası annesi Dottie ile tanışmasıyla hayatı başka bir yöne evrilmeye başlıyor. Eski bir hemşire olan, sayılı günlerinde John gibi yardıma ihtiyacı olan birine faydalı olmak isteyen Dottie, John'u himayesi altına alarak ona ilaçlara bağımlı bir yaşamdansa, sosyal becerilerini elde etmiş, hayata karışması gereken bir vizyon kazandırmaya çalışıyor.

Filmin dram, hatta kimi zaman komediye kayan tarzı, Tourette farkındalığı yaratmak gibi ciddi bir amaçla hiç tezatlık yaşamıyor. Bu farkındalığı John özelinde inşa ettiği için, özelden genele başarılı bir rota üzerinden geçişler yapabiliyor. Kamu spotu gibi duran bazı kısımları da işte bu geçişler sayesinde samimi bir hava taşıyor. John'u bu kadar sevip benimsememizin nedeni, rahatsızlığı yüzünden hapishaneden nezarethaneye başına gelmedik kalmayan bu sevimli adama acımamız yanında, onunla empati kurabilmemiz. Zira Tourette kesinlikle empati kurulması gereken bir hastalık. Dottie'nin ve John'a iş veren Tommy'nin kurdukları türden empati ve hoşgörü, bu hastalıkla mücadelenin en güçlü ilaçlarından. Kendi gibi bu durumdan muzdarip başkalarıyla karşılaştığında hem onlara, hem de ailelerine tecrübelerini aktarması yanında, toplumun farklı kesimlerine, onlara nasıl yaklaşmaları gerektiğini anlatması bakımından da önemli bir figür John Davidson. Filmde onu canlandıran Robert Aramayo'nun British Independent ve London Critics Circle tarafından ödüllendirilen olağanüstü performansı kesinlikle 2025'in en iyilerinden. John'un talihsiz "seçilmişliğinin" dramatik hüzünlü, saf, komik, tüm yanlarına hakim olan Aramayo ile birlikte Maxine Peake (Dottie), kısa rolüyle Peter Mullan (Tommy) ve John'un erken yaşlarını canlandıran Scott Ellis Watson'ın yardımcı oyunculukları da çok güçlü. I Swear, hem bir farkındalık uandırması, hem de çok yönlü bir dram izletmesi bakımından etkileyici bir film.

29 Ocak 2026 Perşembe

Stranger Than Fiction (2006)


Yönetmen: Marc Forster
Oyuncular: Will Ferrell, Emma Thompson, Dustin Hoffman, Maggie Gyllenhaal, Queen Latifah
Senaryo: Zach Helm
Müzik: Britt Daniel, Brian Reitzell

Karen Eiffel, uzun yıllar süren çalışmalarından sonra romanını büyük oranda tamamlamıştır. Tek eksik romanın sonunun bir türlü belli olmamasıdır. Baş kahramanı Harold Crick'i nasıl öldüreceğine karar verememesinden kaynaklanan bu sorun, Karen'ın hayatını kabusa çevirir. Ama bütün bu olanlardan habersiz yaşayıp giden biri vardır: Harold Crick! Harold, Karen'ın romanda kendisi ile ilgili olarak yazdığı herşeyi birebir yaşamaktadır. Romanın gidişatı ile kendisi arasındaki bağlantıyı keşfeden Harold, hayatının sonunun romanın sonu ile aynı olmaması için bir şeyler yapması gerektiğini anlar. Bütün bu olanlardan habersiz olan Karen, büyük bir gayretle romanını sonlandırmaya çalışmaktadır.


Stranger Than Fiction’dan söz ederken esas girişin Will Ferrell’in canlandırdığı Harold Crick ile yapılması uygun görülebilir. Ama Harold, romancı Eiffel’in yarattığı bir karakter ve aralarındaki ilişkiyi daha iyi anlamak adına Eiffel ile yapılan bir giriş daha sağlam temelli olacaktır. Romanın yazarı Eiffel ile romanın baş kahramanı olan vergi müfettişi Harold arasındaki ilişkinin bize çağrıştırdıkları o kadar çeşitli ki. Tanrı-kul, efendi-köle, Azrail-fani, anne-oğul... Asosyal, plan-program, tertip düzen manyağı ve bu sayede oldukça sıkıcı Harold’un dişlerini kaç defa fırçaladığını, kaç adımda otobüse ulaştığını, her gün aynı saatte harfi harfine ne yaptığını, saat kaçta uyuduğunu vesaire, İngiliz aksanıyla konuşan orta yaş üzeri bir kadın sesinden duyuyoruz. O ses, belgesel anlatıcıları, haber spikerleri kadar düzgün diksiyonu ve estetik bir rutinle dile getirdiği cümleleriyle bize bu adamı tanıtmakla yükümlü tipik bir dış ses olarak görünüyor. Ta ki Harold o sese bir tepki verene kadar. Bu durum bizim için de tam bir şok! Çünkü bir romandan çıkmış gibi savrulan bu cümleleri meğer bizim gibi Harold da duyuyormuş.

Bu bilgiyi edindikten sonra o ana kadar Harold ile ilgili verilen bu bilgiler ilgimizi çekmemişse bile, artık daha dikkatli dinliyoruz. Kendi hayatının detaylarını hiç tanımadığı bir kadının sesinden dinleyen ve buna reaksiyon veremeyecek kadar bıkkın bir rutine hapsolmuş Harold, o ses birdenbire satır arasında Harold’un öleceğini söyleyince artık o rutinin bozulacağını hem biz hem de o fark ediyor. Durup dururken kaynağı belirsiz bir ses size öleceğinizi söylediğinde her insan gibi Harold da o sesten daha fazlasını duymak istiyor. Ama ses, öyle Harold’a cevap verebilecek bir durumda değil. Bazen susuyor, hiç konuşmuyor. Bu da Harold’u deli ediyor, isyan ettiriyor tabi. Sesin ara ara susmasının da sebebi, sahibi ile doğrudan alakalı. Çünkü o ses, ciddi bir yazar tıkanıklığı içine girmiş bulunan, tarzı ile birçok hayran edinmiş ünlü yazar Karen Eiffel’in sesi.

Harold’un öleceğini daha filmin başlarında öğrenmiş olmamız, filmin geri kalanına zarar vermek şöyle dursun, farklı karakterlerin de dahil olması durumunu beraberinde getirmesiyle, son derece düzeyli bir fantastik komedi ile sahici bir dramın karışımını yudumluyoruz. Hem daha Harold’un öleceği de kesin değil. Öleceğini öğrendiği andan itibaren Harold’un kendi yaratıcısının peşine düşmesi, bu süreçte Eiffel’i bir yazar olarak çok iyi analiz etmiş olan üniversite profesörü Jules Hilbert (Dustin Hoffman) ile buluşması, vergi cezası kesmek için uğradığı pasta dükkanını işleten deli dolu, asi ve idealist Ana Pascal (Maggie Gyllenhaal) ile tanışması da gerçekleşiyor. Hikayenin diğer tarafında ise, yazarların çektiği kabızlığa karşı yayımcı şirketlerin görevlendirdiği kontrol görevlilerinden birinden Eiffel da nasibini alıyor. O da Penny (Queen Latifah) ki filmde ona da gereksinim var. Çünkü Eiffel’in yazma sıkıntısının nedenlerini izleyici ile paylaşabilmesi arasında bir köprü lazım. Kısaca senarist Zach Helm, filmin karakterlerini laf olsun diye tasarlamamış.


Oyuncu kadrosu da aynı titizliğe sahip çıkıyor. Emma Thompson ve Dustin Hoffman’ın varlığı izleyene güven veriyor. Hele de Thompson, Karen Eiffel’in çaresizliğini yansıtmada bilinen ustalığını konuşturuyor. Will Ferrell ve Maggie Gyllenhaal uyumundan bahsedecek olursak, bu paragraf bitene dek “kimya” kelimesini çok sık kullanacağımı belirteyim. İkili arasında bir kimya sorunu olup olmadığı çok tartışıldı. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak bir vergi memuru ile pastacı arasındaki kimya nasıl olmalı ise, Harold ve Ana arasındaki kimya da öyle. Yani bu kimyasızlıktan bambaşka bir kimya doğuyor aslında. Gyllenhaal’ın karşısına Heath Ledger jenerasyonundan birini koysaydınız bana göre asıl o zaman zorlama bir kimya sorunundan söz edilebilirdi. Ana ne kadar hoş ve alımlıysa, Harold’un o kadar sıradan görünmesi gerekirdi. İşte bu kimya dersini de yüksek notla geçmiş bir film bana göre.

Will Ferrell’in tarzının dışına çıkmasının meyvesi çok lezzetli. Onun gibi her tarafı oynayan bir komedyenin böylesi oturaklı bir karaktere olan uyumu, Reign Over Me’deki Adam Sandler eksikliklerini hiç mi hiç hissettirmiyor. Bunda yönetmen Marc Forster’in etkisi ne derece etkilidir bilemiyorum ama filmin bütününü ele alırsak, özellikle Stay’den sonra kendisine fazlaca bel bağladığım Forster’ın bir sonraki filminde bu kadar iyi olmasını da beklemiyordum. Yine fantastik bir hikayeyi, bu kez dozajı kontrollü bir komedi ile perdeye yansıtma becerisi sayesinde bir kat daha devleşiyor.


Harold’un hayatın anlamını, Eiffel’in yazarlık adı altında yaratıcılık gücünün sınırlarını sorguladığı mükemmel bir film Stranger Than Fiction. Mükemmelliği kişisel bir yorum olarak kullandığımın altını çizerek, bazı eleştirilerde rastladığım noktalara da değinme hakkımı saklı tutuyorum. Mesela güldürmeyi birinci amaç olarak görmeyen komedilere alışmak için çok yerinde örneklerden birisi. Neden böyle bir şeye alışalım derseniz, bu filmler katran karası dram potansiyellerini, o dramın dokusuna zarar vermeden ustaca yumuşatan, kırılganlığını sevimli unsurlarla muhafaza ve müdafa eden özelliklere sahiptirler diyebiliriz. Stranger Than Fiction, bayrak yarışında Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Being John Malkovich, Truman Show, Adaptation, Grounhog Day gibi devlerle aynı kulvarda koşan bir film. Şimdilik sıra onda ve onun elinden bayrağı alacak olan filmi beklemekte. Peki bu yarış neyin yarışı ve bu kulvar neyin kulvarı?

Hudutsuz bir hayal gücünün, yaratıcılığın, fantezinin hudutlarını kendi mütevazi gramerleriyle çizen, gerçek olamayacak öykülerinden insana dair gerçeklikler elde etmeyi başaran yapımlar bunlar. Üstelik hikayesiyle, hudutlarıyla sapına kadar gerçek anlatımlara sahip filmlerin başarılı olabildiği kadar hem de. Hayatı boyunca bir TV dizisi kahramanı olduğundan habersiz yaşayan, bir sabah uyandığında her gün aynı günü yaşamak zorunda kalan, eski sevgilisini unutmak için tüm hafızasını sildiren, hayranı olduğu sanatçının beynine giden bir yolu keşfeden veya Harold gibi bir gün kendisinin aslında yazar tıkanıklığı içinde olan bir yazarın baş kahramanı olduğunu fark eden bireylere dair anlattıkları şeyler, yaşadığımız hayatın anlamına yapılacak en sıkı vurgular olmalı. Bu filmler 21. yüzyıla uzandığımız günlerin sinema şaheserleri kabul edilmeli. Çünkü günümüz kirliliğinde buna benzer yaratıcı fikirlerin sinemaya aktarılması, bırakın aktarılmasını, o fikirlerin ortaya çıkması bile o kadar zor ki. Son derece hassas bir denge tutturulması da şart.

Bu eşsiz kulvarda bu filmlerle aynı bayrak yarışında koşma fırsatını ellerinin tersiyle iten Angel-A ve Click gibi fikirlerin heba edilmesi ile bu dengenin önemi daha da anlaşılır bir hal alıyor. Her biri için derin incelemeler yapabileceğimiz, sonuçta ise sadece insanın özüne ulaşabileceğimiz bu eserleri bağrımıza basmalı, gelecek nesillere aktarmalıyız. Stranger Than Fiction için yapacağımız incelemenin sonucu da bu filmlerden farklı bir yola çıkmıyor. Bize hayatımızın da birer roman olabileceğini, hepimizin kendi romanımızda baş kahraman, başkalarının romanlarında ise etkin veya değil, bir yan karakter olduğumuzu hissettiriyor. Dünyanın bir yerinde bizi yazan bir yazarın olduğu fikrine tebessüm ettiriyor. Kimi zaman romanlardan daha tuhaf bir hayatımız olduğu düşüncesine kapıldığımız anlara mütevazi bir gönderme yapıyor.

17 Ocak 2026 Cumartesi

The Ballad Of Wallis Island (2025)

 
Yönetmen: James Griffiths
Oyuncular: Tim Key, Tom Basden, Carey Mulligan, Sian Clifford, Akemnji Ndifornyen
Senaryo: Tom Basden, Tim Key
Müzik: Adem İlhan

İki kez piyango kazanmış olan Charles, en sevdiği müzisyenler olan ve uzun süre McGwyer Mortimer adıyla müzik yapıp ayrılmış Herb McGwyer ve Nell Mortimer'ı tekrar bir araya getirmeyi hayalini gerçekleştirmek üzeredir. Gözlerden uzak Wallis Adası'ndaki evinde yalnız yaşayan Charles, başta bir konser olacağını söylese de, aslında kendine özel bir gösteri ayarlamıştır. Önce bu durumdan habersiz Herb, ücreti karşılığı konser teklifini kabul ettiğinde Charles'ın fantezisi gerçeğe dönüşür. Ne var ki Nell de adaya gelince, bir zamanlar aralarında müzikal işbirliği yanında gönül ilişkisi de olan iki müzisyen arasındaki eski hesaplar yeniden su yüzüne çıkar. 2007 yılında Tim Key ve Tom Basden, "The One and Only Herb McGwyer Plays Wallis Island" adında 26 dakikalık bir kısa film senaryosu yazmışlar, başrolleri paylaşmışlar, James Griffiths de yönetmişti. Aradan 18 yıl geçtikten sonra aynı kadro bu senaryoyu uzun metraja çevirip The Ballad Of Wallis Island adıyla tekrar dolaşıma sokuyor. Kısa film, Charles'ın sadece Herb McGwyer'ı çağırmasıyla ilgiliyken, uzun metraja Nell Mortimer da eklenmiş. Tabii bununla beraber başka eklemelerle senaryo başarıyla uzun metraja uyarlanmış. Eşini kaybettikten sonra yalnız yaşamaya başlayan, eşinin de çok sevdiği müzisyen ikiliyi onun anısını da düşünerek bir araya getirme hayalinin peşinde koşan Charles, sürekli pozitif, neşeli, espri kovalayan, biraz da geveze bir adam. Başlarda bir miktar sinir bozucu dursa da, kısa sürede onun bu özelliklerine alışmak, sevimli bulmak hiç zor olmuyor.

The Ballad Of Wallis Island, önemli bir yanıyla yalnızlık temalı bir film. Charles'ın yalnızlığına, artık eski güzel McGwyer Mortimer günlerinden uzakta solo çalışmalara yönelmiş ve "solo" kalmış Herb'ün yalnızlığı ekleniyor. Bu süre zarfında evlenmiş olan, hatta adaya eşiyle birlikte gelen Nell, dolaylı da olsa Herb gibi eskilerin popülerliğinden uzaklaşmış ama solo da takılmayıp müziği geri plana itmiş. Keza, adanın küçük bakkalını işleten dul Amanda da bir başka yalnız karakter. Film aslında açıkça dillendirmese de, bu uzak adada yalnız kalmış Charles'ın hayatındaki en özel insanın kaybından sonra bu yalnızlığını kendisi için yine özel olan McGwyer Mortimer ile paylaşmak istediği anlaşılıyor. Bu üç kişi arasında kurulan ikili ve üçlü diyalogların akıcılığı, dengeli kurulumu, hüznü ve mizahı birbirinin içinde eriten hoşluğu, bu ruh haline hazır seyirciyle bağ kurmakta çok başarılı. Başta bu özel konser fikrine hiç ısınamasa da, Charles ile yavaş yavaş bir bağ kurmaya başlayan, hele de Nell adaya geldikten sonra beraber yaptıkları eski şarkıları yıllar sonra tekrar çalma fırsatı elde eden Herb'ün merkezdeki duruşu, Charles'ı daha da öne çıkaran bilindik bir senaryo başarısı aslında. Hatta o merkezin Herb kadar Charles'ın da durduğu yer olduğu anlaşılıyor. Karakterlerin kendi küçük aksları birbirlerini destekleme yolunda hiç sorun yaşamıyorlar. Nell'in filmdeki fonksiyonu ise, Herb ile yaptığı son konuşmadan anlaşılıyor: Bazen bir insanı özlediğimizi sanırız ama aslında özlediğimiz şey onun da içinde bulunduğu o eski dönemin kendisidir.

Herb, Wallis gibi ücra bir adada Charles gibi son derece sadık bir hayranı olduğu gerçeğinin şaşkınlığını da taşıyor. Solo kariyeri, ikili oldukları McGwyer Mortimer dönemleri kadar parlak sayılmaz. Bu yüzden Charles'ın yoğun hayranlığına karşı temkinli. Ama senaryo küçük dokunuşlarla ikisi arasında o kadar incelikli bir ilişki inşa ediyor ki, Herb bir süre sonra bu konser davetinin para kısmını çok da önemsemediğini anlamaya başlıyor. Ama Nell'in adaya gelmesiyle değişmeye başlayan bazı dengeler, artık eskimiş bazı duygular, tozlanmış anılar, zamanın aşındırıcı etkisini karakterlerin yüzüne vuruyor. Böylece geçip gitmiş zamanın sebep olduğu o kalp kıran, yürek burkan hüznün yüzeye çıkışı da kolaylaşıyor. Bazı iyi yazılmış senaryolar hiç görmediğimiz o geçmişi sanki bizzat oradaymışız gibi zihnimizde canlandırmayı, şimdiki zamana da tortusunu bırakmayı becerince kendi yolunu çok güzel çizebiliyor. Hele de bunu haylaz bir deniz ve gri gökyüzünün birleştiği şahane manzaralar içinde yapınca tadına doyulmuyor. İzlandalı görüntü yönetmeni G. Magni Ágústsson'un yer yer bu İngiliz filmine kattığı İskandinav dokusu, albüm olarak da çıkmış Tom Basden'in hem solo, hem de Carey Mulligan düetli folk şarkıları, özellikle Tim Key'in harikulade Charles performansı görülmeye, duyulmaya değer anlar. The Ballad Of Wallis Island, içinden folk müzik, yalnızlık, tenis, küllenmiş bir aşk, ince sızılar, nefis manzaralar, kelime esprileri, yağmur, telefon kulübesi, dilek fenerleri geçen, 2025'in en tatlı filmlerinden biri.