2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Haziran 2020 Pazar
Oh Boy (2012)
Yönetmen: Jan-Ole Gerster
Oyuncular: Tom Schilling, Marc Hosemann, Friederike Kempter, Ulrich Noethen, Justus von Dohnányi, Arnd Klawitter, Michael Gwisdek
Senaryo: Jan-Ole Gerster
Müzik: Cherilyn MacNeil, The Major Minors
Jan-Ole Gerster'in yazıp yönettiği ilk film olan Oh Boy, iki yıl önce hukuk fakültesini bırakıp kendini Berlin'deki sıkıcı hayatının akışına bırakmış 25 yaşlarındaki Niko'nun türlü insan ve olaylarla dolu bir gününü anlatıyor. Sabahın ilk ışıklarında kız arkadaşından tek bir bakışla ayrılan, sonra sinir bozucu bir psikoloğun yaklaşımı yüzünden alkollü araç kullandığı için el konulan ehliyetini geri alamayan Niko, yeni taşındığı binadaki meraklı komşusu Karl'ın bitmeyen sızlanmalarına maruz kalıyor. Oyuncu arkadaşı Matze ile buluşup gittikleri kafede 13 yıldır görmediği, okulda şişmanlığıyla dalga geçtiği Julika'nın yeni haliyle karşılaşıyor. Onun performans gösterisine davet edildikten sonra Matze'nin oyuncu arkadaşı Phillip'in rol aldığı filmin setine gidiyorlar. Orada Nazi Almanya'sında geçen bir imkansız aşk filminden bir sahnenin çekilişini izliyorlar. Niko, golf oynayan babası Walter'ı ziyaret edince yalanı ortaya çıkıyor. Marcel adlı bir torbacı, onun ninesi, Julika'nın gösterisi (ve sonrasında yaşananlar), bardaki yaşlı adam derken bir günde Niko'nun etrafında dönüp duran bu insan ve olay kalabalığını ince kara mizah dokunuşlarıyla resmeden bir buçuk saat yaşıyoruz. Siyah beyaz olarak yaşadığımız bu insan ve olay kalabalığının renkliliği dramatik, sinir bozucu, hüzünlü, komik sahneleri sıraya diziyor. Her biri kendi içinde farklı açılımlar barındıran skeç tadındaki bu sahneler boyunca dikkat çeken bir başka şey de, bulunduğu tüm ortamlarda Niko'nun bir türlü kahve içememesi.
Jan-Ole Gerster, filmde geçen "etrafınızdaki herkesin tuhaf olduğunu düşünüp, ardından sorunun sizde olduğu hissine kapıldınız mı hiç" cümlesinin altını yarı yarıya doldursa da, insanların tuhaflığının Niko'nun sorunlarıyla pek alakası yok. Niko aslında pek derinliği olmayan, sorumsuz, kaygısız bir zengin çocuğu. Ama şımarık değil ya da zamanında yaptığı şımarıklıklardan hırpalanıp durulduğu, yaşadığı hayat üzerine kederlenmeye başladığı bir dönemde izliyoruz onu. Babasının üniversite okuduğunu düşünerek gönderdiği paraları ezmiş olan Niko, musluk kesilince de babasından bunun nedenini sormaya gidecek, okulu bıraktığı yalanı ortaya çıkınca bunu açıklayamayacak, hatta sadaka gibi verilen son harçlığı alacak kadar çaresiz. Ayrıca yıllar önce okulda lakap takarak dalga geçtiği, intiharı düşündürecek kadar psikolojisini etkilediği Julika'yı karşısında görünce vicdanıyla yüzleşmek istemeyecek kadar da üşengeç. Öte yandan izlediğimiz bir günde karşısına çıkan insanların ve olayların tuhaflığı belli normallik seviyelerinin üzerine çıkmıyor. Bu bir günden daha tuhaf ve sinir bozucularını yaşamış olanlarımız vardır. Bu nedenle Gerster'in amaçlarını farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Bazen Niko'ya hak ettiği dersleri vermek, bazen onu gerçek aşk, arkadaşlık ve evlat olma konularında daha sağlıklı düşündürmek, bazen de aslında yanı başında duran akıl huzurunun kıymetini göstermek istiyor olabilir. Konumu, karakteri, yaşadıkları ne olursa olsun, onun bu bir günde yaşadıklarına seyirciyi ortak etme becerisi dikkat çekiyor. Zira nasıl ki Niko bu olayları bir yandan yaşayıp, bir yandan da seyirci pozisyonunda kalıyorsa, seyirci de film boyunca onunla aynı kaderi paylaşıyor.
Oh Boy, Berlin içinde spontane gelişen lokasyonlara bir gün içinde yapılan kısa ziyaretlerden oluşan küçük bir yol filmi gibi adeta. Kısa, küçük ve siyah beyaz kalma tercihi, içerdiği renklerin daha iyi görünmesini sağlıyor. Coğrafyası daha geniş bir filmde Niko'nun (hele de aynı gün içinde) psikologla, babasıyla ve Julika ile olan diyaloglarındaki akıcılık, giriş-gelişme-sonuç sahiciliği belki onun bu dar şartlar altındaki sıkışmışlığını, kaybolmuşluğunu aynı seviyede etkin kılmayabilirdi. Niko'nun bir türlü kavuşamadığı kahve sembolünü de onun bu yoksunluklarının küçük bir bahanesi haline getiren Gerster, onun bir gün içinde karşılaştığı insanları, yaşadığı küçük olayları adım adım birer dönüşüm bahanesi olarak kullanıyor. Sabaha karşı önce bir hastanenin koridorunda, sonra da bir kafede bu dönüşümü tamamlıyor. Görüntü yönetmeni Philipp Kirsamer'in retro hissiyatı yaratan, büyüsü bu hissiyatın ufak detaylarında gizli siyah, beyaz, gri dokunuşları, The Major Minors adlı grubun Berlin görüntüleri eşliğinde aralara serpiştirilmiş caz dokunuşlarıyla birleşince filmin ten teması daha da güçleniyor. Niko rolüyle Almanya, Bavyera, Bambi, Oldenburg festivallerinden En İyi Erkek Oyuncu ödülleri kazanmış Berlinli aktör Tom Schilling'in minimal biçimde sıradan Niko karakterini derinleştirme başarısı gösterdiği performansı da Oh Boy'un küçük ve özel filmlerden biri olmasına katkı sağlıyor.
Etiketler:
2012,
Almanya,
z) Siyah-Beyaz Filmler Kuşağı
16 Aralık 2018 Pazar
Marley (2012)
Yönetmen: Kevin Macdonald
Belgesel ağırlıklı kariyeri yanı sıra, en bilinenleri The Last King Of Scotland, State Of Play, Black Sea olan filmler de çekmiş İskoç yönetmen Kevin Macdonald'ın yönettiği Marley, adından da anlaşılacağı üzere 1945-1981 yılları arasında yaşamış, bir müzisyen olmanın ötesine geçip ikonik bir figür haline gelmiş reggae efsanesi Bob Marley'nin hayatını konu alan bir belgesel. Aralarında One Day In September, Touching The Void, Life In A Day gibi dikkat çeken belgeseller de yapmış olan Macdonald, doğumundan ölümüne dolu dolu bir hayat yaşamış, müzik tarihine damga vurmuş, evrenselliğiyle özgürlük ve barış sembolü olmuş Bob Marley'nin yaşamındaki tüm detayları yaklaşık iki buçuk saate sığdırmaya çalışmış. Müziğin hiç eksik olmadığı, nadir bulunan arşiv görüntülerinin bolca kullanıldığı, ailesi, dostları ve beraber çalıştığı insanların yorumlarının usta işi bir kurguyla harmanlandığı belgesel, "Yeni Başlayanlar İçin Bob Marley" niteliği taşıdığı kadar, onu tanıyıp bilenleri ayrıca mest edecek sayısız ayrıntıyı da bünyesinde barındırmasıyla gerçekten arşivlik bir değer taşıyor.
6 Şubat 1645'te Saint Ann/Jamaika'da doğan, 11 Mayıs 1981'de 36 yaşında Miami'de kanserden hayata gözlerini yuman Marley, bu 36 yıla o kadar çok şey sığdırmış ki, ölümünün üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen müziği, şarkıları, kişiliği, duruşu ve çalkantılı özel hayatıyla günümüzde bile unutulmazlar arasında yerini hiç yitirmemiş bir insan. Jamaika'nın bir köyünden, uluslararası bir yıldız olarak yüz binlerin doldurduğu konser salonlarına uzanan müzikal yolculuğu daha küçük yaşlarda başlıyor. Müziğin Marley'nin hayatındaki önemi, kısa bir süre sonra artık hayatının ta kendisine dönüşüyor. 1963'te Bunny Wailer ve Peter Tosh ile Kingston'da kurduğu The Wailers, Marley'nin müzikal yolculuğunda çok önemli bir yere sahip. Kevin Macdonald, aralarında karısı Rita Marley'nin de yer aldığı, Marley'ye eşlik etmiş hayattaki müzisyenleri de bu biyografiye dahil ederek kronolojik dengesini hiç bozmuyor. Zamanla müzisyenlerden ve aile fertlerinden oluşan kalabalık bir grup halinde yaşamaya başlayan Marley ve ahalisi, sanıldığının aksine her gün marijuana içip sevişerek gününü gün eden değil, barış ve uyum içinde yaşayan, müzikle iç içe sürekli üreten, paylaşan, performans sergileyen, sık sık da futbol oynayan insanlar.
Belgeselde hiç boş alan bırakmamaya gayret eden Macdonald, reggae müziğin nasıl ortaya çıktığından, Bob Marley'nin şahsi müzik anlayışına, aynı zamanda özel hayatına dair önemli duraklara uğramayı ihmal etmiyor. Etiyopya'nın son imparatoru olan Haile Selassie'yi Tanrı'nın dünyadaki yansıması olarak gören dinin ve bu dine bağlı olarak ortaya çıkmış olan inanış ve düşünce biçiminin adı olarak Rastafaryanizm'i benimsemiş bir Rastafari olan Marley, buna göre barış, kardeşlik, sevgi, uyum, özgürlük, dünya barışı gibi pozitif olguları yaşam biçimi olarak kabul etmiş, bunu kendi hayatında tecrübe ettiği kadar müziğiyle de milyonlara ulaştırmayı başarmış bir adam. The Wailers ile müziğe atıldığı ilk zamanlar İngiliz yapımcı Chris Blackwell'in (ki belgeselin de yapımcılarından birisi) yeni grupların tanıtım turneleri politikası gereği fazla para kazanamayan Marley, bunu o kadar da dert etmemiş, kazanmaya başladıktan sonra da ona çok kıymet vermemiş. Öte yandan utangaç bir kişiliğe sahip olmasına karşın, kadınların ona olan ilgisine de ilgisiz kalmayıp ilişkilerini özgürce yaşamış. 7 farklı ilişkiden 11 çocuk sahibi olması, ilişkilerine fazla sadık olmayıp çocuklarına karşı ilgisiz ve sert olmasına rağmen kimsenin onu kötü anmamasının nedenlerini de bu insanların onu nasıl gördüklerini samimiyetle ifade ettikleri cümlelerde bulmak mümkün.
Siyah bir anne ile beyaz bir babadan olma Bob Marley, her ne kadar yaşadığı çevre bu arada kalmışlığı uzun süre bir aidiyetsizlik gibi görse de, bunun tam tersi, siyah ve beyazın aynı bedende buluşmasını bir ayrıcalık olarak görmüş. Zamanla tüm insanlar bunu bir orijinallik olarak görmeye başlayınca o ayrıcalığı hissetmişler. Irklar arası bir köprü sembolü haline gelmeye başlamış. Jamaika'nın siyasi iç karışıklıkları, iki farklı partinin yaşadığı ve şiddete dönüşen görüş ayrılıkları nedeniyle uzak kaldığı ülkesine önemli bir misyon için geri dönen Marley, yaralı kurtulduğu bir suikast girişimine rağmen, halkın ona yüklediği, onun da inançla kabul ettiği bu misyonu gerçekleştirme çabasından hiç vazgeçmemiş. Dev bir konserle halkları, o konserin sahnesinde de bu iki partinin liderlerini birleştirmeyi başararak unutulmaz bir gün yaratmış. Yaptığı müziğin birleştiriciliğini, kişiliğinin özgürlük ve barış yanlısı ısrarcılığıyla tamamlamış ve tüm dünyada önemli bir barış elçisi haline gelmiş. Ama Bob Marley'i asıl ölümsüz yapan ve belgeselde en güzel halleriyle duyduğumuz Stir It Up, Concrete Jungle, Get Up Stand Up, I Shot The Sheriff, No Woman, No Cry, Could You Be Loved, One Love, Redemption Song gibi nice hitleri dinledikçe onun hala yaşadığına, şarkılarında anlattığı hikayelerin, duyguların, umutların, ihtiyaçların, mesajların günümüzde bile hala tazeliğini koruduğuna tanık oluyoruz. Onun bu zamansızlığına hayran kalıyoruz.
Etiketler:
2012,
ABD,
İngiltere,
z) Belgesel Kuşağı
13 Nisan 2017 Perşembe
No (2012)
Yönetmen: Pablo Larraín
Oyuncular: Gael García Bernal, Alfredo Castro, Luis Gnecco, Néstor Cantillana, Antonia Zegers, Marcial Tagle, Jaime Vadell, Pascal Montero, Elsa Poblete
Senaryo: Antonio Skármeta, Pedro Peirano
Müzik: Carlos Cabezas
Yıllar süren faşist rejim sonucu Şili'nin askeri diktatörü Augusto Pinochet uluslararası baskılara boyun eğer ve 1988'de 8 yıl daha iktidarda kalmak için kendi başkanlığını referanduma götürme kararı alır. "Evet" ve kararsız çoğunluğu görülen ülkede muhalefet "Hayır" kampanyalarını yönetmek üzere Rene Saavedra adında, ülkesinde popüler bir reklamcıyla anlaşır. Son derece kısıtlı olanaklarına ve diktanın yoğun baskılarına rağmen cesur Saavedra ve ekibi oylamayı kazanıp ülkelerini dikta rejiminden kurtarmanın yolunu bulmak üzere çalışmalara başlarlar. Tony Manero, Post Mortem, El Club, Neruda, Jackie filmlerinin Şilili yönetmeni Pablo Larraín'in kariyerinin dördüncü filmi olan No, bu kampanyanın başlangıcından itibaren geçirdiği evreleri inceleyen bir film. Larraín, dönemin siyasi atmosferini çoğunlukla fon olarak kullanarak Hayır kampanyasının kendisine, dolayısıyla reklamın ve kampanyaların güç dengelerine olan etkilerine odaklanıyor. Tabii bunu o siyasi iklimden uzak tutmamak adına Saavedra'nın özel hayatında gördüğü baskılara da değiniyor. Ama söz konusu kampanya olunca filmden beklentileri de bu yönde hafifletmek gerekiyor.
Pinochet yönetiminin kazanacağına kesin gözüyle bakılan referandumun Evet kanadını yönetenler, darbe sonrası baskıcı uygulamaların sağladığı korku ve sindirme politikaları ile elde edilen sözde meyvelerden, yani "huzur ve güven ortamından" bahsederken, muhalefet kanadında Hayır propagandası için ne yapılacağı da aslında az çok belli: Darbe sonrası faşist uygulamalar, infazlar, işkenceler, gözaltında kaybolanlar, faili meçhulller, kan, gözyaşı ve öfkeyle dolu arşiv ağırlıklı reklam filmleri. Ama kapitalist bir sektöre hizmet eden, kendisi de özgürlük yanlısı olmasına rağmen muhalif bir politik donanımı olmadığını düşündüren Saavedra'nın izlediği bu Hayır reklamlarını beğenmemesi de gayet normal. Çünkü şarkılı danslı kola reklamı çeken bir adamın referanduma bakışının da hemen hemen bu minvalde olması beklenir. Saavedra da olmadığı biri gibi reklam çekmek istemediği için Hayır propagandasını bu bakış açısıyla dolaşıma sokmak istiyor. Esprili, müzikli, insanların gülümsediği, geçmişin öfkesini bir kenara bırakıp geleceğe umutla baktıkları rengarenk bir reklam kampanyası tasarlıyor. Fakat muhalefetin ve binlerce Pinochet mağdurunun bu kampanyayı bir anda benimsemesi de beklenmiyor.
Larraín bu evreyi fazla deşip uzatmadan o döneme göre ilginç bazı fikirlere ve Hayır reklamlarının çekim sürecinde yaşananlara odaklanıyor. Zaten muhalefet başta karşı çıksa da, bu kampanyayı Evet kampanyasından farklı kılacak fikirlere açık bir görüntü içinde. Devlet televizyonunda 15 dakika Evet, 15 dakika Hayır propagandası yapma zorunluluğu bulunması ve geri kalan zamanın tümü zaten devlet propagandası içermesi sebebiyle o 15 dakikayı bilinen muhalif sloganlarla ve eski yaraları deşmekten başka bir işe yaramayan sert çıkışlarla doldurmak yerine, böyle bir fark yaratma düşüncesi baskın geliyor. Küçük skeçler, müzikal sahneler, hatta Şili'yi yansıtmayan reklam karakterleriyle çekilen mutlu portreler, özellikle korkudan pasivize olmuş veya kafası karışmış kesimi daha iyi bir gelecek için umutlandırma amacı taşıyor. Günümüz teknolojisi ve yaratıcılığıyla karşılaştırmamızın haksızlık olacağı bu reklamlardaki amatör, kitsch ve komik yapı, tek TV kanallı, bilgisayarsız, internetsiz 80'ler şartlarında insanlara farklı gelebilecek pekçok unsurdan besleniyor. Bu açıyı kısmen yerelleştirirsek, 12 Eylül darbesi sonrası bazı reklam kampanyalarının insanlara acılarını hatırlatmayı tercih etmeyen farklı duruşlarını örnek verebiliriz.
İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle ister istemez empati kurduğumuz, içselleştirdiğimiz, daha önce de farklı siyasi iklimlerde yaşadığımız referandum olgusunun demokratik işlerliği filmde çok fazla sorgulanmıyor. Bir siyasi propaganda aracı olarak reklamcılık ve onun Hayır oyu getirmesi için kullanılış biçimiyle ilgilenen Pablo Larraín, bu sayede toplum psikolojisine, baskıcı rejimlere karşı takınılacak hassas medya stratejilerine dair döneme göre cesur kararlar alan bir ekibi izliyor. Bu cesaret, hem hükümetin kuşkucu gözetimi altında Evet'e karşı bir propaganda yürütülüyor olmasından, hem de radikal sayılabilecek bir reklam konsepti ile başarı elde etme riskine girilmesinden kaynaklanıyor. Bizdeki çalkantılı siyasi iklimin, referandum için gerekli olan demokratik ortamın, ifade özgürlüğü kriterlerinin, en önemlisi de eğitim, kültür ve siyasi duyarlılık yönünden zayıf seçmen çoğunluğunun Şili'deki yansımaları, coğrafi ve fiziki farklılıklar içeriyor. Mesela Evet propagandası için Şilili sanatçı ve ünlü bulunamıyor. Çünkü hepsi Hayır için kenetlenmiş durumda. Muhalefet kendini bu davaya adamış bir profil çiziyor. Gökkuşağı sembolü altında ümit dolu bir Hayır kampanyasına girişmek için halkına güven duyan reklamcılar yaşıyor Şili'de.
Bu tip kampanyalarda insanları korkutmak, kötü deneyimleri tarihin neresinde olursa olsun bulup çıkarmak, böylece halkı kendisine razı etmek önemlidir. Propaganda veya miting süresinin %90'ında muhalefete yüklenmek, böylece halkı kamplaştırarak içerikten uzaklaştırmak daha kolaylaşır. Halkı geçmişiyle, fakirlikle, uzun ekmek kuyruklarıyla, terörle korkutmak gerekir. Sorgulamayan, yorumlamayan, din ve gelenekler olmadan siyasi bakış açısı oluşturamayan halk da bu korku ve dayatmalar sonucu bir süre sonra Stockholm Sendromuna yenik düşüp neyi savunduğunu bilmez hale gelebilir. Tabii bu bizim siyasi kültürümüzün ve seçmen profilimizin bir özeti. Buradaki yerellik ve evrensellik kıstasları tartışmalı. Daha demokratik ve hoşgörülü toplumlarda işler farklı yürür. Dağdaki çoban veya plazadaki beyaz yakalı neye oy verdiğini biliyor ve savunabiliyorsa onu değiştirmek zaten zordur. Bizde reklam kampanyalarının belirleyici rolü, başkalarına göre daha ikinci veya üçüncü planda kalır. Çünkü siyasetçiler meydanlarda ve buldukları her mikrofonda birbirlerini halka şikayet etme üzerinden kendi reklamlarını kendileri yaparlar.
Sandıktan Pinochet'ye Evet çıkacak olma ihtimalinin yüksekliğine rağmen, muhalefetin ve Saavedra'nın kolay pes etmemesi çok mühim. Ellerindeki en önemli fırsatı değerlendirmek için Şili halkının geleceğe duyduğu ümidi popüler reklam unsurlarıyla, hatta Şili halkına uzak görünen bazı reklam unsurlarıyla besleme riskini almaları da öyle. Ama onların en büyük avantajı, 1980'de %67 ile Evet çıkaran, 8 yıl sonra %56 ile Hayır diyerek Pinochet'yi istemeyen Şilililerin korkularından kurtulmaya hazır oluşları olsa gerek. Bu anlamda No, dünya tarihinde ibret alınması gereken bu halk oylamasının resmini çeken bir film. Tabii bu resim, Pablo Larraín'in dönemin ruhunu yansıtmak için tercih ettiği nostaljik tekniklerle çekildiği için daha gerçekçi bir iletkenlik taşıyor. Bu gerçekçilik sayesinde No'yu sadece film olarak başarılı bulmuyoruz. Şili halkının ne kadar gururlansa az geleceği bu tarihi kararı yüzünden onlara imrenmemize de sebep oluyor.
8 Haziran 2016 Çarşamba
West Of Memphis (2012)
Yönetmen: Amy Berg
Müzik: Nick Cave, Warren Ellis
HBO yapımı West Of Memphis, 1993 yılında West Memphis / Arkansas'ta 8 yaşında üç erkek çocuğun işkence edilerek öldürülmeleri ve bu olay sebebiyle Jessie Misskelley (17), Damien Echols (18) ve Jason Baldwin (16) adında üç gencin tutuklanmasıyla ilgili süreci tüm detaylarıyla inceleyen müthiş bir belgesel. Geçmişlerinde şiddet ve ufak tefek dükkan soygunlarından oluşan bir suç profili bulunan bu üç gençten Echols ve Baldwin'in suçlamaları reddetmelerine rağmen bazı zihinsel algılama sorunları bulunan Misskelley'nin polis sorgusunda bu suçu itiraf etmesi işleri geri dönülmez bir yola sokuyor. Bir anda günah keçisi ilan edilen bu üç genç, kamuoyunun vicdanını rahatlatmak için medyanın da çabasıyla esen rüzgar sonucu ömür boyu hapis (Misskelley ve Baldwin) ve ölüm (Echols) cezalarına çarptırılıyorlar. Belgesel, mahkumiyetin 18 yıl süren evresindeki gelişmeleri, kritik noktaları, kırılma anlarını son derece akıcı ve heyecan verici bir polisiye kaliteyle anlatıyor. Zira bu davanın perde arkasında çok farklı detaylar mevcut.
Bu cezalar verildikten sonra işin peşini bırakmayan avukatlar, sivil toplum örgütleri, Eddie Vedder, Henry Rollins, Natalie Maines gibi aktivist müzisyenler, Peter Jackson, onun senarist eşi Fran Walsh, Johnny Depp gibi sinema dünyasından isimler, Damien Echols'un hapisteyken 1999'da özel izinle evlendiği Lorri Davis, "The West Memphis Three" (Memphis Üçlüsü) adı verilen bu üç gencin masum olduklarına inanarak girişimlerde bulunurlar. Çünkü davada ilginç gerçekler ortaya çıkmaya başlar. Mesela polisin algılama güçlüğü bulunan Misskelley'den itiraf alma kurnazlıkları, üç zanlıyı olay yerinde gördüğünü iddia eden kadının LSD kullandığının kanıtlanması, atılan iftiralar, acılı ailelerin de sağduyulu davranamayıp medya önünde bu insanları suçlu ilan etmeleri, bu dava üzerinden kamuoyu nezdinde prim yapmak isteyen adalet temsilcileri gibi pekçok unsur, davayı şüpheli hale sokar. Buna DNA teknolojisinin gelişmesiyle birlikte yıllar sonra olay yerindeki deliller arasında bulunan bir ipucunun sürpriz bir ismi işaret etmesi de eklenince, Memphis Üçlüsü'nün suçsuzluğuna olan inanç artar.
93'te işlenen korkunç cinayetlerin ortaya çıkması ve mahkeme süreci ne kadar heyecanlı ve gizemliyse, üçlü hapse girdikten sonra dışarıda yaşanan özgürlük mücadelesi de o kadar sürükleyici. Hukuki süreci ve bu sürecin insani yansımalarını çok iyi kaynaştıran film, elde edilen DNA bilgisi sonrası polisiye alanını daha da genişleterek adeta kendi içinde başka bir kanal daha açıyor. Yapımcıları arasında Peter Jackson, Fran Walsh, Lorri Davis ve Damien Echols'un yer aldığı West Of Memphis, 2007'de Deliver Us from Evil belgeselini de yönetmiş olan Amy Berg imzalı bir film. Berg, Memphis Üçlüsü davası vesilesiyle Amerikan toplum yapısından yola çıkıp adalet sistemine, oradan da masumiyet ve özgürlük kavramlarına çok güçlü salvolar yapıyor.
Tabii bütün bunların sadece Amerikan toplumuna ait olmadığını da düşündürerek, bir yabancılaştırma değil, tam tersi bir özdeşleştirme yaşatıyor. Zira adalet, masumiyet, özgürlük gibi değerlerin evrenselliği anlamamızı sağlayan bu ve buna benzer dehşet verici davalarla dünyanın pekçok ülkesinde karşılaşıldığını biliyoruz. 18 yıl geciken adalet, adalet midir tartışılır. Ama dünyanın her yerinde hala adaletini bulamamış ya da günah keçileri sayesinde bulmuş gibi gösterilmiş o kadar çok dava mevcut ki, bunu sağlamak için Berg, Jackson, Walsh, Davis, Vedder, Maines ve Echols'un avukatları gibi daha fazla insana ihtiyaç var. Ayrıca West Of Memphis ve bir başka Amy Berg yapımı Deliver Us from Evil gibi gerçekleri tüm çıplaklığıyla anlatacak cesur belgesellere de.
Etiketler:
2012,
ABD,
Yeni Zelanda,
z) Belgesel Kuşağı
21 Kasım 2015 Cumartesi
The Act Of Killing (2012)
Yönetmen: Joshua Oppenheimer
Endonezya'da yaşayan Anwar Congo, 1960'lı yılların başında arkadaşlarıyla karaborsada küçük bir sinema çetesi kurmuş bir gençtir. Ama 1965'te ülkede gerçekleşen askeri darbe sonucu kendi halindeki bu küçük çete bir anda aşırı sağcı bir ölüm makinesine dönüşür. Komünist olarak damgalanan binlerce entelektüel insan ve Çinli azınlık, Anwar ve adamlarının tetikçiliğini yaptığı darbecilerin gerçekleştirdiği katliamlarda hayatını kaybeder. Aradan geçen onlarca yıl sonra bu işkence ve katliamları birer film sahnesi gibi tekrar canlandırma fikriyle yola çıkan yönetmen Joshua Oppenheimer'ın oyuncuları da o dönemin gerçek aktörleridir. Sanılanın aksine, o dönemin katilleri, hırsızları ve tecavüzcüleri olan bu adamlar, günümüzde huzur içinde bir hayat sürmektedirler. Üstelik gurur duydukları bu katliamları da büyük bir soğukkanlılıkla, hatta kostümlü makyajlı sahnelerle canlandırarak Oppenheimer'ın kamerasına anlatırlar.
Son yılların en rahatsız edici yapımlarından biri olan The Act Of Killing, içerdiği itiraf ve canlandırmalarla, en önemlisi de bu itiraf ve canlandırmaları yapanların olayların gerçek aktörleri olmasının dehşet vericiliğiyle vücut bulan bir belgesel. Müslüman Endonezya'da 60'larda başlatılan komünist avı sonrası 500.000 insanın öldürülmesiyle sonuçlanan olayların üzerinden 45 yıl geçmesine rağmen, bu belgesel sayesinde o dönemin ruhunu amatör biçimde dramatize etmeye gönüllü olan katilleri daha yakından tanıyoruz. Lider konumundaki Anwar Congo'nun infazları gerçekleştirdiği mekanı, infaz yöntemlerini, gerekçelerini onun soğukkanlı ve gururlu yorumlarıyla izlemek yeterince sinir bozucuyken, elbette onun bu işte yalnız olmadığını, özellikle de Endonezya'nın o yıllarda (aynı zamanda günümüzde) yaşadığı askeri ve siyasi yozlaşmayı da yakından görüyoruz.
Kendilerini "gangster" yani "özgür adam" olarak tanımlayan, gangster filmlerine özenerek yavaş yavaş dönemin insan avına dönüşen karışıklığında kendilerine etkin bir rol bulan Anwar Congo, Adi Zulkadry ve Herman Koto'nun başı çektiği bu çete, Ibrahim Sinik adlı darbe tetikçisi gazetecinin komünist suçlamasıyla hedef gösterdiği insanları toplayıp düzmece bir sorguyla vahşice infaz etmekle görevliydiler. Tabii ülkenin paramiliter organizasyonu Pemuda Pancasila'nın desteğini de arkalarına almalarıyla bu kadar özgür biçimde kıyım yapıp semirmeleri mümkün oluyor. Bakanların bile açıkça arkasında durduğu bu organizasyon, her türlü yozlaşmayı, seçim hilesini, soykırımı umarsızca meşrulaştırıyor. Belgeselde bu insanların günümüzde bile özellikle Çinlilerin yoğun olduğu etnik gruplar üzerinde baskı kurduğunu, esnafı haraca bağladıklarını görebiliyoruz.
The Act Of Killing'in en dikkat çeken yönlerinden biri, bakanından tetikçisine, bu kıyımın tüm sorumlularının vicdanen rahat, hatta zafer kazanmış komutan tavırları. Bu rahatlığı çok iyi kullanan Oppenheimer, gerek kendi belgeselini, gerekse Anwar ve adamlarının canlandırmalarını filme alırken hiçbir güçlükle karşılaşmıyor. Sırf daha fazla haraç alabilmek için vekilliğe aday olan (neyse ki kazanamayan), ailesiyle özgürce alışveriş merkezlerinde gezen, bazı davetlerde biraraya geldiklerinde o dönemde yaptıkları seks alemlerini yad eden (hemen arkasından da yemek duası eden), çoluk çocuk hatta torun sahibi olmuş geçmişin bu canileri, hiç hüküm giymemiş şekilde hala TV programlarına çıkıyor ve canlandırmalarla o geçmişi yeniden yaşamaya imreniyorlar. Ne zaman ki Anwar bu skeçlerin birinde kurban rolüne geçiyor, o anda çok geç kalmış bir vicdana uyanıyor. Bu fırsatı kaçırmayan Oppenheimer, kamerasını adeta bir otomobil gibi onun üzerine sürerek birikmiş fiziksel ve ruhani hesaplaşmasını kayıt altına alıyor.
Endonezya'da bu nefretin ve baskının geçmişteki gibi olmasa da günümüzde sakat biçimde şekil değiştirdiğini en verimli (aynı zamanda kurnaz) şekilde belgeleyen Oppenheimer, bu kanlı denize attığı "geçmişi canlandırma" ağıyla bütün katil balıkları yakalayıp tüm dünyaya deşifre ediyor. 1965'te Pancasila Gençliği'nin Kampung Kolam sakinlerini katlettiği, Anwar Congo ve adamlarının da bu katliamda yer aldığı canlandırma görüntüleri, bu insanlık dışı tarihi günümüze en korkunç yüzüyle taşıyan örneklerden biri. Gençlik ve Spor Bakanı Yardımcısı'nın bu katliamı yansıtma işini "daha insancıl" bir biçimde halletmek istemesi de bu tarihe ne ölçüde normal bakıldığına dair bir başka örnek. Zaten tüm trajedinin bu normalleştirmelerle olan çatışmasını izlemek belgeselin genel rahatsız ediciliğini özetlemeye yeter. The Act Of Killing'de bu büyük trajediye sadece katillerin gözüyle bakan Oppenheimer, iki yıl sonraki The Look Of Silence belgeseliyle bu kez kurbanların tarafına geçip başka bir boyutta yüzleşme arayışına girecek. Onu da ayrıca başka bir yazının konusu yapmak gerek.
Etiketler:
2012,
Danimarka,
İngiltere,
Norveç,
z) Belgesel Kuşağı
13 Temmuz 2015 Pazartesi
Free Angela and All Political Prisoners (2012)
Yönetmen: Shola Lynch
Müzik: Vernon Reid
1960'lı yılların ikinci yarısından başlayarak ırkçılık karşıtı ve politik tutukluların hakları hareketininin sembolü olan akademisyen filozof ve yazar Angela Davis'in mücadele yıllarını anlatan Shola Lynch belgeseli Free Angela and All Political Prisoners, bu önemli figürü her yönüyle ele alan başarılı bir biyografi olarak karşımıza çıkıyor. Afro-Amerikan toplumunun özgürlük mücadelesini ve o yılların tartışmalı oluşumu Black Panther Party'yi de destekleklemiş olan Davis, ABD Komünist Partisi'nin üyesi olduğu için California Üniversitesi'ndeki görevinden atılıyor. Ama onun uluslararası bir özgürlük sembolü olmasını sağlayan süreç, Black Panther Party üyesi olan ve 18 yaşından bu yana hapis yatan George Jackson'a destek vermesiyle başlıyor. Basit bir suç yüzünden girdiği hapishanede çok zor koşullarda kendini geliştirip yaşadıklarını yazması yönünde Davis'ten destek gören Jackson, "Soledad Brother: The Prison Letters Of George Jackson" kitabını yazıyor. Davis ve Jackson, bu paylaşım yanında duygusal bir yakınlaşma da yaşıyorlar. Fakat Ağustos 1970'de Jackson'ın kardeşi Jonathan, abisini kurtarmak için mahkeme salonuna silahlı bir saldırıda bulunup, aralarında bir hakimin de bulunduğu 4 kişinin ölümüne sebep olunca ve bu silahların Angela Davis adına satın alındığı tespit edilince zor günler başlıyor.
Bir anda FBI'ın "Amerika'nın En Çok Aranan On Tehlikeli Suçlusu" listesine giren Davis'in kaçış ve yakalanış sürecini, macera filmlerini aratmayan bir kurguyla anlatan Shola Lynch, terörizme destek verdiği suçlaması ile hakkında idam cezası istenen Davis'in mahkeme sürecini de birinci ağızlardan derlenen röportajlar, arşiv görüntüleri ve mahkemede çizilen resimlerle aynı sürükleyicilikle yansıtıyor. Amerika'nın başına gelmiş en kötü şeylerden biri olan 37. ABD başkanı Richard Nixon döneminde, sırf güçlü bir politik figür olduğu için doğrudan ilişkisi kanıtlanmamış bir suç yüzünden idama mahkum edilmek istenen Davis'in özgürlük mücadelesi, sadece Amerikan siyahlarının veya Amerika'nın değil, adım adım tüm dünyanın duyarlılık gösterdiği bir protesto patlamasının fitilini ateşliyor. Toplumlar kadar, müzik, sinema ve edebiyat dünyasının bir özgürlük ikonu haline gelen Angela Davis'in yargılanma süreci de kendisi, ailesi, dostları, avukatları sayesinde tüm çarpıcı ayrıntılarıyla ekrana yansıyor. Tabi bu süreçte yaşanan bazı trajik gelişmelerle birlikte.
FBI'ın kurucusu J. Edgar Hoover'ın Nixon direktifleriyle cadı avı başlattığı döneme Clint Eastwood, Oliver Stone gibi kurnaz milliyetçilerden daha güçlü şekilde ışık tutan filmde, ırkçılığın ve ayrımcılığın en etkili olduğu dönemlerden birinde Avrupa'da eğitim görmüş Davis'in bu olumsuzlukları kendi toplumu içinde de değerlendiren geniş bakış açısı göze çarpıyor. Mesela siyah ayrımcılığa karşı mücadele sergileyen kendi toplumundaki kadın ayrımcılığını görebiliyor. Bir siyah olarak, bir komünist partisi üyesi olarak ve bir kadın olarak üç farklı konumundaki duruşundan taviz vermeyen Davis, tarihte bireyselden evrensele uzanan bir özgürlük, adalet, eşitlik, insan hakları mücadelesinin örnek sembollerinden biri. Mahkeme kararının bir insanlık dersi niteliğindeki kararının ardından mücadeleci hayatına geri dönen, sayısız organizasyondan ödüller alan, dünyanın çeşitli ülkelerinde sayısız konferanslar veren, ırkçılık, kadın ve insan hakları, demokrasi, adil yargılanma, hapishane şartları, ölüm cezası içeriklerine sahip birçok kitap yazan, çeşitli sivil toplum kampanyalarının sözcülüğünü yapan Angela Davis'in farkına varmak için yetkin bir belgesel.
19 Mart 2015 Perşembe
7 cajas (2012)
Yönetmen: Juan Carlos Maneglia, Tana Schembori
Oyuncular: Celso Franco, Lali Gonzalez, Víctor Sosa, Nico García, Paletita, Manu Portillo, Mario Toñanez, Nelly Davalos, Roberto Cardozo, Jin Hyuk Johnny Kim, Luis Gutiérrez
Senaryo: Tito Chamorro, Juan Carlos Maneglia, Tana Schembori
Müzik: Fran Villalba
Pazar yerinde çekçekçilik yapan 17 yaşındaki Victor, bir başka hamal olan Nelson'un taşıması için anlaştığı kasaları almaya gitmemesi yüzünden tesadüfen bu görevi alır. Hayalindeki kameralı cep telefonunu almak için içinde ne olduğunu bilmediği 7 kasayı kendisine bildirilecek adrese götürmeyi kabul eder. Ama değişen planlar neticesinde kasaların sahipleri polise yakalanmadan Victor'u bulmak zorundadırlar. Hasta oğlunu tedavi ettirmek için paraya ihtiyacı olan Nelson da tehlikeli bir çete kurarak kasaların peşine düşer. Ne olursa olsun kasaları koruma talimatı alan Victor ve ona yardımcı olan arkadaşı Liz kendilerini zorlu bir macera içinde bulurlar.
Juan Carlos Maneglia ve Tana Schembori ikilisinin Tito Chamorro ile birlikte senaryosunu yazıp yönettikleri Paraguay yapımı 7 cajas, Toronto, Miami, San Sebastián, Seattle, Palm Springs gibi festivallerden ödül ve adaylıklar kazanmış bir yapım. Çok iyi ayarlanmış temposu içinde eğlenceli, dramatik ve gerilimli anlar barındıran film, kasalarda saklanan şeyin perde arkasıyla, Victor'un kasaları teslim etme sürecinde yaşadıklarının paralel götürüldüğü kurgusuyla kendini ifade ediyor. Bu dengeli tempo / kurgu düzeni içinde Paraguay'ın ayakta durmaya çalışan yoksul kesiminden suretlerle karşılaşıyoruz. Geçim derdindeki çalışanlar, polis, mafya, kendi küçük çetelerini oluşturan dışlanmış sistem bireyleri ve teknolojik gelişmelerle ilkel yaşam şartlarının iç içe geçmişliği filmin harcında kendine yer buluyor.
Kameralı cep telefonlarının popülerleşmeye başladığı bir dönemin ekonomik sıkıntılar içindeki işçi sınıfını yansıtırken gereksiz istismarlara sapmayan yönetmenler, bu yansımayı filmin hikaye örgüsüne monte etmeyi başarıyorlar. Victor ve Liz arasındaki sevimli ilişkinin bu hengame arasında varlığını hissettirmesi de gayet yerinde. Gittikçe yükselen tansiyonun finalde yol açtığı karmaşa, filmin kara mizah tonunu biraz daha koyultsa da, 7 cajas sırf finali yüzünden kendini inkar eden filmlerden değil. Genç oyuncular Celso Franco ve Lali Gonzalez, bazen amatör ve karikatürize kalan diğer oyunculuklara nazaran sürükleyici becerileriyle filmi sırtlıyorlar. 7 cajas, düşük bütçesine rağmen kazandığı uluslararası başarıyla (o uluslararası normlardan da beslenerek) Paraguay sinemasına dikkat çeken iyi bir yapım.
28 Şubat 2015 Cumartesi
Una pistola en cada mano (2012)
Yönetmen: Cesc Gay
Oyuncular: Javier Cámara, Ricardo Darín, Luis Tosar, Eduardo Noriega, Leonardo Sbaraglia, Eduard Fernández, Jordi Mollà, Alberto San Juan, Candela Peña, Cayetana Guillén Cuervo, Clara Segura, Leonor Watling
Senaryo: Tomàs Aragay, Cesc Gay
Müzik: Jordi Prats
Cesc Gay'in yönettiği Una pistola en cada mano (A Gun In Each Hand), beş farklı kısa hikayenin anlatıldığı, sonunda da bu hikayenin kahramanlarının bir şekilde birleştirildiği mütevazi bir dram. Barcelona'da geçen film, göz kamaştıran erkek oyuncu kadrosuyla adeta Barcelona futbol takımı oluşturulmuş izlenimi veriyor. (Arjantinli kontenjanında da Ricardo Darín var.) Hani Javier Bardem ve Antonio Banderas da olsaymış İspanya Milli Takımı diyebilirdik. Bu güçlü kadro, beklentilerin aksine naif tonlarda seyreden, oyuncuların özel çaba sarfetmedikleri, yine de ustalıkları sayesinde içtenliklerini seyirciye geçirebildikleri performanslar sunuyorlar. Hikayeler farklı da olsa filmin ortak noktası, kırılgan yanlarıyla, zayıflıklarıyla, pişmanlıklarıyla, sadakatleri ve sadakatsizlikleriyle erkek doğası. Bir başka ortak nokta da, her hikayedeki karakterlerin çok yakın olmasalar da bir şekilde geçmişte tanışıklıklarının bulunması veya yakın ilişkilerinin bitmiş olması.
Uzun zamandır görüşmedikleri halde tesadüfen karşılaştıklarında samimice birbirlerine içlerini dökme ihtiyacı duyan iki eski arkadaş (Leonardo Sbaraglia ve Eduard Fernández), bir hemşireyle aldattığı için boşandığı karısına umutsuzca tekrar dönme çabası içindeki pişman bir adam (Javier Cámara), aynı kadına aşık olan ve parkta karşılaşan kadının kocası ve sevgilisi (Ricardo Darín ve Luis Tosar), çalıştığı iş yerinde hoşlandığı kadınla yatmak için ona kur yapan evli bir acemi çapkın (Eduardo Noriega) ve farklı yerlerde birbirlerinin eşleriyle karşılaşıp davetli oldukları partiye gidene kadar ilişkilerini çekiştiren iki adam (Jordi Mollà ve Alberto San Juan) farklı suretlerdeki erkek numuneleri. Kendisini aldattığı halde karısını çok seven, suçu kendinde arayan bir adamdan, ilk fırsatta aldatmaya hazır evli ve çocuk sahibi bir adama uzanan bu geniş yelpaze, hayatta ve ilişkilerinde bir türlü dikiş tutturamamış orta yaş grubu erkeklerin muzdarip olduğu birtakım sıkıntıları yansıtıyor. Yine de bu kriz dönemini sakin bir üslupla ele alan film, yersiz gerilimlerden uzak, küçük dramatik hazineler içeriyor.
Sara, Mamen, María, Elena adında dört kadın karakter de bu erkeklerin farklı zaaflarını, pişmanlıklarını, dostluklarını veya sadakatsizliklerini kadın doğasının bazı dinamikleriyle dengeleyerek filmin katmanlaşmasına katkı sağlıyorlar. Evlilik, adatma, boşanma üçgenine sıkışıp kalmış, hatta bu üçgeni bir döngüye çevirmiş erkekleri açıkça yargılamayan, ama söyleyeceklerini yeri geldiğinde üstü kapalı biçimde kaçamak hale de getirmeyen Cesc Gay, ders çıkarıp çıkarmamayı da seyircinin paşa gönlüne bırakıyor. Karakterlerle özdeşleştirecek, onlara acıma duygularımızla veya eden bulur mantığıyla yakınlaştırabilecek kadar hızlı ustalıklar gösteren samimi senaryo ve yönetim başarısı, hafif bir yemek sonrası tokluk hissine denk bir huzur veriyor. Filmdeki hikayelerden birinde söylendiği üzere, "hayatın bir kullanma kılavuzu olmaması" üzerine yapılan yanlışların sebebiyet verdiği olaylardan derlenmiş anlamlı bir kolaj olarak tarif edebileceğimiz Una pistola en cada mano, ilişkilerde kimin nasıl davranması gerektiğine fazla kafa yormayan tarafın, yani erkek tarafının gözünden yansıyan bir film.
14 Eylül 2014 Pazar
L'enfant d'en haut (2012)
Yönetmen: Ursula Meier
Oyuncular: Kacey Mottet Klein, Léa Seydoux, Martin Compston, Gillian Anderson, Yann Trégouët, Jean-François Stévenin
Senaryo: Antoine Jaccoud, Ursula Meier, Gilles Taurand
Müzik: John Parish
Ursula Meier filmi L'enfant d'en haut, İsviçre'deki turistik bir kayak merkezinin altındaki konutlarda ablası Louise ile yaşayan 12 yaşındaki Simon'un hikayesini anlatıyor. Hergün teleferikle zenginlerin kayak yaptığı tesislere çıkıp turistlere ait türlü ekipmanları çalan, bunları da satarak evini geçindiren Simon, erkek arkadaşıyla gönül eğlendirmekten başka bir iş yapmayan ablasına da bakmaktadır. Abla da Simon'un yaptıklarını bilmesine rağmen, bu durum işine geldiği için sesini çıkarmaz. Simon ve Louise'in tatlı sert ilişkilerini, Simon'un riskli hırsızlık faaliyetleriyle ve çaldıklarını satma girişimleriyle kurgulayan Meier, tarzıyla Dardenne Kardeşler'den yoğun izler taşıyor. Zengin turistlerin yaşadığı "yukarısı" ile zor hayat şartlarında para kazanmaya çalışan "aşağısı" arasındaki sınıf farkını kendince ortadan kaldırmak adına önüne geleni çalan, konuştuğu kişilere türlü yalanlar söyleyen, aşağı indiğinde yine kendi kurduğu satış ağı ile elindeki pahalı malzemeleri ucuza elden çıkaran Simon'un bu rutinini filmin ilk 18 dakikasında anlıyoruz. Tabii aşağıda ablasıyla birlikte ebeveynsiz sürdürdükleri, çalıntı malların sağladığı sefil ve özgür yaşamlarına da uyum sağlamakta hiç gecikmiyoruz.
Bu noktadan sonra filmi onlarca farklı versiyonla şekillendirmek mümkün iken Ursula Meier, Simon'u iş üstünde yakaladıktan sonra ona acıyan ve sırrına ortak olan İngiliz mevsimlik işçi Mike, Simon'a sevecen davranan iki çocuklu zengin turist Kristen, Louise'in erkek arkadaşı Bruno gibi karakterleri akışa dahil ederek küçük karakterini yerinde saydırıyor. Ne zaman ki çok önemli bir sürprizle karşılaşıyoruz, o andan sonraki şekillenmenin filmin yönünü değiştireceğini düşünüyoruz. Ama bakış açımız tazelendikten sonra bile hikayenin ana hatları fazla değişmiyor. Bunu bir olumsuzluk olarak algılamıyoruz. Çünkü bu iki insanın hayata tutunma çabaları, hırsızlık olgusunun karartısında daha ön planda yer alıyor. Hikayenin nereye, nasıl ilerleyeceğinin merakı, bütünleşmiş olduğumuz karakterlerin ödemek durumunda olduğunu bildiğimiz bedellerin yol açması muhtemel hasarlarıyla bütünleşiyor. Simon'un önlenemez sorunlu hallerinin yarattığı sıkıntılar hep ikisinin arasında çözülmek durumunda kalıyor. Yine Dardenne filmlerinin sonlarına benzeyen bir final, Simon ve Louise'i her yönden inandırıcı kılan Kacey Mottet Klein ve Léa Seydoux sayesinde bağlandığımız filmi sözde bitiriyor. Fakat seyir tecrübelerimizden biliyoruz ki böyle filmler bittikleri yerde kalmıyorlar.
21 Ocak 2014 Salı
The Broken Circle Breakdown (2012)
Yönetmen: Felix Van Groeningen
Oyuncular: Johan Heldenbergh, Veerle Baetens, Nell Cattrysse, Geert Van Rampelberg, Nils De Caster, Robbie Cleiren, Bert Huysentruyt, Jan Bijvoet
Senaryo: Johan Heldenbergh, Mieke Dobbels, Carl Joos, Felix Van Groeningen
Müzik: Bjorn Eriksson
2009’da The Misfortunates ile festivallerin gözde yönetmenlerinden biri olarak karşılanan Felix Van Groeningen’in yeni filmi The Broken Circle Breakdown, aşk, tutku, ölüm, din ve müzik üzerine söyleyecek çok şeyi olan kuvvetli bir dram. Filmde Didier rolünde izlediğimiz Johan Heldenbergh ve Belçikalı aktrislerden Mieke Dobbels’in birlikte yazdıkları bir oyunun Groeningen ve Carl Joos tarafından sinemaya uyarlanmış hali. The Misfortunates da da gözlemlediğimiz gerçekçi dramatik anlatımın dozajını biraz daha arttıran Groeningen, dövme sanatçısı Elise ile müzisyen (aynı zamanda filmde tadilat tamirat işlerinden de anladığı görülen) Didier’nin fırtınalı ilişkilerinin evliliğe, çocuk sahibi olmaya doğru giden hikayesini anlatıyor. Küçük kızları Maybelle kansere yakalanınca bu aşkın, evliliğin ve inancın sancıları yaşanmaya başlıyor.
Filmin en dikkat çekici yanı kurgusu. Didier ve Elise’in ilişkisi filmin ilk yarısında normal seyrinde değil, zamanda ileri-geri gidişler şeklinde işleniyor. Maybelle’in hastalık sürecini izlerken birden ikilinin ilk yıllarına geri dönebiliyoruz mesela. Bu anlatım şekli başta dağınık bir görünüm sunsa da, karakter bolluğu olmadığı için filmin en güçlü yönlerinden biri haline geliyor. Heyecan ve tutku yüklü Elise – Didier çiftinin bir anda çocuk sahibi olmuş ebeveynlere dönüştüğünü daha sonra tekrar Maybelle’den öncesinde yaşadıkları gelgitleri görüyoruz.
Elise hamile olduğunu öğrenene kadar her şey normal seyrinde ilerlerken, bu noktadan sonra sıkıntılar başlıyor. Her ne kadar bu beklenmedik hamilelik meselesi kazasız atlatılsa da, aslında kazasız atlatıldığını sandığımız pek çok şeyin bilinçaltında hazır biçimde tutulduğunu biliyoruz. Elise’in inançlı, Didier’nin ise ateist olması gibi, tarafların birbirine arızalı görünen yanlarına olan tepkiler böylece ilişkinin metabolizmasında kendilerine daha kolay yaşam alanı buluyorlar. İlk yarının sonundaki kırılma noktasıyla da o yaşam alanından kurtulup karakterlerin ruh hallerine daha belirgin şekilde sirayet etmeye başlıyorlar.
Filmin ikinci yarısı da aynı kurgu anlayışıyla başlıyor. Bu kez gece vakti acil servise giden bir ambulans ve ambulansın içindekini telaşla takip eden bir araba görüyoruz. Sonra biraz geriye gidip Didier ve Elise’in “kırıldıkları” noktadan devam edişlerini izliyoruz. Burada “her şeye rağmen hayat devam ediyor”un sancılı bir analizi yapılıyor. Hayatın, bireylerin kararları doğrultusunda mı, yoksa geçmişte onların yaptıkları bazı yanlışların bedelini ödeten ruhani bir güç tarafından mı devam edeceğine yönelik her daim güncel bir tartışmanın içine çekiliyoruz. Güçlü biçimde tetiklendiği vakit, her şeyin üstesinden geleceğine inandığımız aşkın, inanç ve inançsızlık arasındaki yıpranışı, bilim ve din arasındaki ihtilafın insan hayatını doğrudan etkileyişi, sadece oy uğruna Bush gibi çapsız politikacılar vasıtasıyla din olgusunun dünya sağlık politikalarına müdahalesi filmin fikir sınırlarını daha da genişletiyor.
Amerika hayranı olan, kendini Amerikan kökenli bluegrass müziği ile ifade eden Didier’nin, filmin geçtiği dönemde Amerikan başkanı olan Bush’un dindar seçmenlere yaranmak amacıyla Papa ile elele verip kök hücre çalışmalarını veto etmesinden etkilenişi çok manidar. Bu kelebek etkisinden payını alan bir Belçika ailesinin dramı düşünüldükçe, dünya çapında yaşanan bilmediğimiz nice drama da uyanmak mümkün. Bunun yanında Groeningen’in The Misfortunates’da da işlediği “istenmeyen çocuk” meselesine yaklaşımında benzerlikler bulunmakta. Başta istenmese de zamanla kabullenilen ve sevgiyle bağlanılan bu çocukların çeşitli sebeplerle yitirilişinin, onları başta istemeyen, bazen onları bir “kaza” olarak gören ebeveynlerin (hele de ateist Didier’nin) bağlılık kavramına olan isyanlarını körüklediğini görüyoruz. Öyle ki, prezervatif kullanmanın ahlaki boyutları bile bu eleştiriden nasibini alıyor.
Didier’nin evin önüne yaptığı “teranda”ya çarpıp ölen kuşlar metaforunda, Amerika’nın tüm dünyayı etkileyen karar mekanizmaları mevzusunda, hamileliğin aşkı ve ilişkiyi boyut değişikliğine sokmasında karşımıza çıkan aşk, din, ölüm yansımları, filmin estetik kurgusunda daha dinç ve vurucu oluyor. Böylece film, duygusal olarak en dipte olduğu bir bölümden veya Didier’nin TV karşısında ve sahnede patladığına benzer yükselen sahnelerden bir anda Didier ve Elise’in birbirlerine kur yaptıkları ilk dakikalara dönünce pek alışık olmadığımız bir denge sağlanıyor. Groeningen bunu bir flashback basmakalıplığında değil, bir bütünün bilinçli olarak yerleri değiştirilmiş parçaları olarak pratiğe döküyor. Bu sayede filmin hakim duygusu olan hüznü her zaman eli altında tutuyor.
Bu parçalar arasına ustalıkla serpiştirilen, ayrı bir yazı konusu olabilecek bluegrass şarkıların sahne performansı görüntüleri de bu hüznün kontrolünde önemli rol sahibi. Performans demişken, Johan Heldenbergh ve Veerle Baetens’in olağanüstü oyunculuklarının filmin dizginlerini ellerinde tuttuklarını vurgulamak gerek. İkili o kadar inandırıcı ki, çoğu kez onların oyuncu kimliklerini bir kenara koyup gerçek Elise ve Didier olarak görüyor, benimsiyoruz. Sarsıcı final ve o finalin bir o kadar sarsıcı son karesiyle nihayetlenen The Broken Circle Breakdown, isminin hakkını veren, The Misfortunates ile kalpleri fetheden Felix Van Groeningen’in son yılların en mühim sinemacılarından biri olduğunu tescilliyor.
12 Ocak 2014 Pazar
The Invisible War (2012)
Yönetmen: Kirby Dick
Senaryo: Kirby Dick, Amy Ziering, Douglas Blush
2013 En İyi Belgesel Oscar’ını Searching Fo Sugar Man’e kaptıran, Kirby Dick’in yönettiği The Invisible War, tüyler ürperten gerçeklerle dolu bir belgesel. 2006 tarihli Deliver Us From Evil, din görevlilerinin halkın inançlarını sömürmenin ötesine geçip taciz, tecavüz davalarının baş aktörü olmalarını, üstelik kilise kurumunun tepesindekiler tarafından korunmalarını, bu vakaların da örtbas edilmeye çalışılmasını işliyordu. The Invisible War ise Amerikan toplumunun en güvendiği kurumlardan bir diğeri olan ordu içinde yaşanan tecavüz olaylarını mercek altına alıyor. Sayısız olay arasında bu acı tecrübeyi yaşayan ve kamuoyunda farkındalık yaratmak için kamera karşısında bunları paylaşan cesur insanların anlattıklarından derlenen belgesel, bu mağdurlardan biri olan Kori Cioca’nın hayatına biraz daha yakın girerek söylemek istediklerine uygun zemin hazırlıyor.
Tecavüze uğradığı yetmezmiş gibi bir de failinden şiddet gören, aldığı darbe sonucu çenesi çıkan ve disk kayması yüzünden eklem yerleri tutmayan Kori, evli ve bir çocuk annesi olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadıklarından sonra açılacak bir soruşturma endişesiyle Kori apar topar görevden alınıyor. Eski Muharipler Dairesi’nin tedavisini karşılamaması, başvurduğu diğer ordu kurumlarının ona emekli maaşı bağlamaması, kısacası ordunun Kori’yi adeta vücudundan atmak zorunda olduğu bir virüs gibi görmesi onun tüm çabalarının önüne engeller koyuyor. Bunun yanında Kori’nin eşiyle olan ilişkisinde, en önemlisi cinsel hayatlarında yaşadıkları sıkıntılar da çiftin samimi itiraflarında ortaya çıkıyor. Kori’nin maddi ve manevi gücünü kazanabilmesi için verdiği mücadele, film içinde verilen örneklerden sadece biri. Diğer mağdurların da benzer yollardan geçtiğini Kori kadar yakından takip etmesek de yaptıkları cesur açıklamalardan anlıyoruz.
Kirby Dick’in üzerinde durduğu önemli noktalardan biri de tıpkı kilisenin bu yüz kızartıcı vakalara karşı örtbas ve failleri koruma politikaları izlemesi gibi ordunun da aynı yöntemlere başvurması. Ordunun zaman zaman kurbanları suçlu ilan ederken tecavüzcüleri koruyup mesleklerine devam etmelerine izin vermesi, hatta rütbelendirmesi inanılmaz. Tecavüz mağduru bu insanların yaşadıkları travmadan sonra belki de en fazla hayalkırıklığı yaşadıkları nokta bu. Çünkü orduya giriş sebepleri milli duygulardan, toplumda elde edecekleri itibardan, kariyer edinme amaçlarından, mesleğe karşı küçüklükten beri duydukları saygı ve sevgiden oluşmakta. Bir kısmı aileden asker ve sivilde başlarına gelmeyip, babalarının onları emanet ettikleri asker ocağında bu korkunç olayları yaşamaları onlar için hazmı çok zor bir durum. Ama karşılarında üstün yetkilerle donanmış, her türlü soruşturmayı sonuçsuz bırakabilecek farklı bir hukuki sistem var.
Bu yaşananlar için hiçbir önlem alınmıyor şeklinde düşünülmesin diye Savunma Bakanlığı tarafında oluşturulan Cinsel Saldırı Müdahale Koordinatörlüğü meselesi de tam bir komedi. Bu saldırıları önleme amacı taşıyan birim, saçma reklam kampanyalarıyla, komik posterleriyle, meselenin içyüzünde yaşananlar karşısındaki cahilliğiyle, kağıt üstünde kalmış pasifliğiyle, her soruya “böyle bir bilgiye sahip değiliz” şeklinde cevap veren kadın yetkilisiyle hayrete düşürüyor. Konunun ciddiyetini kavrayamadıklarından sanki sadece kurbanlar üzerine etkisiz reklam kampanyaları düzenleyip, asıl tecavüz suçluları üzerine hiçbir araştırma ve çalışma yapmıyorlar. Neyse ki Kirby Dick, tecavüz mağdurları kadar hukukçularla, ordu psikologlarıyla ve gazetecilerle görüşüyor, onların konunun derinlerine nüfuz eden açıklamalarıyla her yönden aydınlatıcı bir kurgu meydana getiriyor.
Ağırlık kadın askerlerde olsa da, tecavüz mağduru erkek askerlerin varlığı da tecavüz hastalığının cinsiyet ayırmadığının bir göstergesi. Bölüklerinde arkadaş, hatta kardeş gibi olan bu insanların böyle bir duruma gelmelerindeki psikolojik çözümlemeler ortaya ilginç suçlu psikolojileri ortaya çıkarıyor. 1991’de verilen bir raporda 200.000 kadının tacize uğradığı tahmin ediliyor. Yaşadıklarını saklayan kadınlar ve aradan geçen uzun süre düşünülünce bu sayının iki katına ulaştığı düşünülüyor. Savunma Bakanlığı 2009 yılında 16.000 küsüre varan bir rakam açıklamış ama tecavüze uğrayan kadın ve erkeklerin %80’inin bunu bildirmediklerini de kabul etmiş. Ordunun kendi itibarını zedelememek için hasıraltı ettikleriyle beraber bu rakamlar sürekli artıyor. Ordunun asıl sorunu, nihai kararı hukuki bilgi ve eğitimi olmayan adli amirlik mensubu komutanların veriyor olması. Bu sistem kesinlikle kurbanları korumaya, onların haklarını teslim etmeye yönelik olmadığı için, suçlular rütbelerini arttırıyor, bazı kurbanlar ise hala tecavüzcülerinin birkaç blok ötesinde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalıyorlar.
Tecavüzcüler, askerde hala aktif görevdeyken olduğu kadar, sivil hayata döndüklerinde de hukuki yaptırım ve yargı sistemi hakkında yeterince bilgi sahibi olduklarından, her zamankinden daha yetenekli ve tehlikeli birer suçlu konumunda yer alıyorlar ki, Kirby Dick’in altını çizdiği en mühim konulardan biri de bu. Bu insanların normal hayatta her an karşılaşılabilecek sözde saygın ordu geçmişi bulunan asker eskisi suçlular olduğu düşüncesi, toplumsal paranoyaları da beraberinde getiriyor. Kongre üyelerinin bile yetersiz kaldığı bu mesele karşısında Kirby Dick her yönüyle olağanüstü bir iş çaba sergiliyor. Hem kendi ordularına sahip tüm dünyaya karşı toplumu bir şekilde bilinçlendirerek olası çalışmaların önünü açıyor, hem de kahramanlıklarıyla övünen Amerikan ordusunun bambaşka bir yüzüne cesurca sert bir tokat atıyor.
20 Aralık 2013 Cuma
Gözetleme Kulesi (2012)
Yönetmen: Pelin Esmer
Oyuncular: Olgun Şimşek, Nilay Erdönmez, Menderes Samancılar, Laçin Ceylan, Rıza Akın
Senaryo: Pelin Esmer
Pelin Esmer’in yazıp yönettiği ikinci uzun metrajı Gözetleme Kulesi, Tosya’daki bir yangın kulesinde işe başlayan Nihat (Olgun Şimşek) ile, otobüste hostes olarak çalışan üniversite öğrencisi Seher’in (Nilay Erdönmez) yollarının kesişme hikayesi. Bu kesişme son dönem bir Türk filminde gerçekleşiyorsa biliyoruz ki işin içinde bol trajedi, toplumsal mesajlar, minimalist anlar yer alacak. Bu saydıklarımızın hepsi filmde var. Ancak bu basmakalıp unsurlardan her zaman kör göze parmak sokmuş, mesaj niyetine sloganlaşmış veya popülist kaygılara boğulmuş işler çıkmayabileceğinin bir örneği olarak Gözetleme Kulesi, çeşitli faktörlerle amaçlarını gerçekleşitirdiğini düşündüğüm bir film.
Toplumun kadına bakışı, kadının toplumdan ayrı olarak aile içinde karşılaşabileceği trajik olaylar, yaşadığı travmalarda yalnız bırakılışı ve bu çaresizlik içinde yapacağı tercihler Seher’in bünyesinde yerini alıyor. Ancak 3. Sayfa haberlerinde rastlayabileceğimiz, sonucu intiharla bitse bile şaşırmayacağımız böyle bir çıkmaza rağmen yaşamayı sürdüren Seher’in yaptığı bir seçimle “yük”ünden kurtulup kaldığı yerden bir şekilde devam etmek amacında olması işin gerçekliğini biraz arttırıyor. Nasıl ki Seher’in başına gelenleri kabul etmek mümkün olmadığı gibi, onun bu seçimini kabul etmek de mümkün değil. Bir başka trajedi sonucu kendini Tosya’nın yükseklerindeki bir kulede gözcü olarak bulan Nihat’ın da travma sonrası hayata tutunma evresindeki hüzünlü ve gizemli duruşu da aynı gerçekliğe haiz. Bu iki ağır yaralı insanın Nihat’ın çabalarıyla bir araya gelişi, Nihat’ın Seher’i sahiplenişi, Seher’in bu sahiplenmeye tepkisi hep ikilinin geçmişlerinden beslenen davranışlar şeklinde karşımıza çıkıyor.
Pelin Esmer’in, töre kodlarının artık ezberlenmiş sıkıcılığından farklı olarak, herhangi bir coğrafyaya ait olabilecek herhangi bir akrabalık ilişkisinin bile sapkınlık boyutunda yol açtığı çeşitli vahim sonuçlarını aile içinde saklı tutma güdüsüne vurgu yapan kuvvetli bir mesajı var. Esmer, bunu elinden geldiğince istismar etmemeye çalışsa da, zaten meselenin kendisi istismar üzerine kurulduğu için bu acılardan etkilenmemek zor oluyor. Film bunu bir süre sessiz biçimde örmeye çalışsa da, Seher ve Nihat arasında önceki hatalarına dair bir öfke patlaması yaşanması kaçınılmaz hale geliyor. Esmer bu noktayı hakkıyla koyuyor ama hayatın tüm acılarıyla devam ettiğini hatırlatmak için ise finale nokta yerine virgül koyuyor.
Nihat ve Seher gibi hasarlı iki karaktere hayat veren Olgun Şimşek ve Nilay Erdönmez yeterince inandırıcılar. Özellikle Şimşek, Nihat’ın geçmişinden kaçmaya çalışan hüzün ve öfke karışımı ruh halini aktarmakta çok başarılı. Keşke onun bu ruh halinin sebebini telsizden başka bir gözcüye anlattığı sahne olmasaymış. Hatta Nihat’ın neden yaralı olduğundan hiç bahsedilmeyip seyredenlerin doldurması için bir boşluk bırakılsaymış çok daha güçlü bir etki yaratabilirmiş. Filme adını veren, toplum tarafından günahkar gözüyle bakılan bu iki insana evsahipliği yapan gözetleme kulesinin cenneti andıran yüksek ve huzurlu konumu da sembolik bir anlam taşıyor. Ama Pelin Esmer burada da bir denge sağlayarak o doğal güzellikleri ekonomik biçimde filmin karanlık doğasına uygun biçimde yansıtmayı başarıyor. Yağmur yağdırıyor, yıldırım düşürüyor. Abartılı renk ve ışık cümbüşüyle tezatlıklar yaratmıyor. Tekrar izlemeye derman bırakmayacak kadar kendini ifade ediyor.
13 Aralık 2013 Cuma
Zerre (2012)
Yönetmen: Erdem Tepegöz
Oyuncular: Jale Arıkan, Rüçhan Çalışkur, Remzi Pamukçu, Ergun Kuyucu, Dilay Demrok, Sencar Sağdıç
Senaryo: Erdem Tepegöz
Günümüz Türk Sineması kutuplara ayrılmış durumda. Bir yanda tamamen gişeye oynayan, hiçbir sanatsal ve estetik kaygı taşımayan, dizi sektörünün gazıyla kendini nimetten sayan kişiliksiz, ruhsuz filmler, diğer yandan Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim gibi kendi tarzını oluşturmuş yönetmenlerin yapımları ve onların izinden gitmeye çalışan genç sinemacıların sadece festivallerde gösterim şansı bulan filmleri. Adı geçen isimlerin izinden gitmeye çalışırken bocalayan, ağırlaşan, taklit etmeye başlayan ve sönüp giden “festival filmleri”nin sayıları da ne yazık ki arttı. Bir süre sonra her şeyi bu usta yönetmenler gibi yapmaya şartlanmanın sonucu büyük bir “minimal dram çöplüğü” oluşmaya başladı. Daha tuhaf olan ise, bu filmlerden çoğu Türkiye sınırları içindeki festivallerde belli bir kesim tarafından baş tacı haline getirildi. Erdem Tepegöz’ün yazıp yönettiği ilk film olan Zerre’yi bu kötü filmlerden saymak haksızlık olsa da, konu ve işleyiş yönünden farklı ve çok özel bir film olduğu da pek söylenemez.
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi İlk Film, En İyi Yönetmen ve Sanat Yönetimi dallarında, Moskova Film Festivali’nde de En İyi Film ve başrol oyuncusu Jale Arıkan ile En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Zerre, bana göre yılın flaş yapımlarından Gravity ile benzerlikler taşıyor. Şu an duyar gibi olduğum gülüşmelere rağmen bunu güldürmek için söylemiyorum. Zaten kötü bir espri olurdu. Nasıl ki Alfonso Cuarón filmi süresi boyunca astronot Ryan’ın uzay boşluğunda hayatta kalma mücadelesini izliyorsak, Zerre’nin başından sonuna kadar da Zeynep’in farklı bir boşlukta yerçekimine karşı verdiği mücadeleyi izliyoruz. Sadece bu anlamda bir paralellik kurmak yetmez. Biri uzayda, diğeri dünyada birer zerre kadar kalan bu kadınlar, bulundukları ortama ayak uydurmak, o ortamın şartlarının önlerine koyduğu seçenekleri çabucak değerlendirmek, olası hatalarıyla yüzleşmek zorundalar.
Ama bu değerlendirmeleri tamamen yabancısı olduğumuz uzay boşluğunda değil, acımasız büyükşehir ambiyansında yaptığımız için Zerre bize daha yakın ve oradaki hayat kavgası daha tanıdık. Zeynep bu mücadelesinde hasta kızı, yaşlı annesi ve iyi kalpli garson Remzi sayesinde yalnız görünmese de, aslında onların Zeynep’in hikayesindeki konumları çok da belirleyici değil. Hayatın koşturması içinde Zeynep gibi iş bulmaya, geçimini sürdürmeye çalışan insanların yaşadıkları zorluklara aşina olanlarla yabancı olanları aynı ölçüde etkilemesi beklenmeyebilir. Belki Zeynep’ten daha kötü durumda olan insanları duymuş, görmüş ve tanımışlığımız vardır. Zerre’de tek amacı çalışıp geçinebilecek kadar para kazanmak olan Zeynep’in yaşadığı ve ilerde karşılaşacağı güçlüklerin kestirilebilirliği, hatta geçmişte Yeşilçam’da farklı suretlere bürünmüş tanıdıklığı filmi zayıflatıyor kanımca.
Çalıştığı köhne atölyeden sebepsiz yere kovulan, kirasını ödeyemeyen, evsahibi tarafından sebebi sonradan anlaşılacak bir gerekçeyle tehdit edilen, lokanta artıklarını sefertasıyla evine götüren, hasta kızı ve annesinin geçiminden sorumlu olan, bu sorumluluk ve çaresizlik duyguları içinde İstanbul dışındaki bir fabrikada çalışmak üzere birkaç günlüğüne evden ayrılan, işgücü yetmiyormuş gibi kadınlığını da sömürmeye çalışanlara karşı dik durmaya çalışan Zeynep’in yaşadıkları ne kadar gerçekçi olsa da, bu gerçeklik sinema filmi haline getirilecek kadar orijinal değil artık. Duygu sömürüsü suçlamasıyla da karşı karşıya kalınabilecek bu durum, Erdem Tepegöz tarafından mümkün olduğunca dinamik hale getirilmeye çalışılmış. Üstelik bu tarzı nedeniyle bazı eleştirilerde haklı olarak Dardenne kardeşler tarzına yakın bir üslup tutturabildiği belirtilmiş. Tepegöz en azından bazı çağdaşları gibi minimal dram çekmek bahanesiyle her şeyi seyirciye bırakan uyuşuk ve kişiliksiz filmler çekenler kervanından biraz uzak durabilmiş. Yönetmen ayrıca yeryüzünde birer toz veya su zerresi olduğumuzun felsefi çağrışımlarını ekonomik bir sinema diliyle ifade edebilmiş. Jale Arıkan da öyle en iyi kadın oyuncu seviyesinde olmasa da, Zeynep karakterini başarıyla ete kemiğe büründürebilmiş.
29 Kasım 2013 Cuma
Frances Ha (2012)
Yönetmen: Noah Baumbach
Oyuncular: Greta Gerwig, Mickey Sumner, Michael Zegen, Adam Driver, Grace Gummer, Patrick Heusinger, Christine Gerwig, Gordon Gerwig, Charlotte d'Amboise, Serena Longley
Senaryo: Noah Baumbach, Greta Gerwig
Amerikan bağımsız sinemasının önemli isimlerinden Noah Baumbach’ın başroldeki Greta Gerwig ile senaryosunu yazıp kendisinin yönettiği Frances Ha, New York’ta bir modern dansçı olarak ideallerini kovalayan, bunu yaparken de zor hayat şartlarında tutunmaya çalışan 27 yaşındaki Frances Halladay’in hayatından kesitler sunuyor. Kulağa ilk başta Flashdance gibi gelse de filmin sıkıcı ana akım dramlarla hiç ilgisi yok. Öte yandan film için yapılan benzetmelerde Woody Allen adının geçiyor olmasının da pek ilgisi olmadığı söylenebilir. New York fonunda hızlı bir kurguyla siyah-beyaz lezzetinden faydalanarak Frances gibi renkli bir karakterin dünyasına giriliyor olması bu benzetmeleri davet ediyor görünse de, Baumbach senaryosu zeka dolu esprilerle gerçekçi olay ve karakter analizleri yapıyor sayılmaz.
Frances ve ev arkadaşı Sophie arasındaki şirin dostluğun yansımaları olan günlük rutinleri hızlı geçişlerle betimleyen Baumbach, daha en başta filmin genel karakterini ortaya koyuyor. Böyle bir filmden ağır bir dram, yersiz duygu sömürüleri, yapmacık bir komedi beklememenin rahatlığı içinde kendimizi doğal akışa bırakmamızı istiyor yönetmen. Bunu yapabildiğimiz ölçülerde filmden keyif alıyoruz. Çünkü Frances’in hayatında bir külkedisi hikayesi veya ibretlik çıkarımlar yok. Sophie’ye verdiği söz yüzünden kendisiyle aynı eve çıkmak isteyen erkek arkadaşından ayrılan Frances ile, erkek arkadaşıyla birlikte yaşamak için Frances’i yüzüstü bırakan Sophie arasındaki bu anlaşmazlığı bile sömürmeden, sadece olumsuzluklara rağmen hayattan keyif alan Frances’in oradan oraya savruluşunu naif bir sinema diliyle anlatan Noah Baumbach, onun dans tutkusunu ekonomik özgürlüğe dönüştürme gayretlerini suistimal etmiyor. Bu bağlamda Frances için Amerika’nın kültür ve sanat başkenti New York’ta farklı ve pozitif ölçütlerde bir hayatta kalma mücadelesinin öznesi diyebiliriz.
27 yaşına ve yaşını biraz fazla gösteren fiziğine rağmen çocuksu neşesi perdeye yansıyan Frances’e yapılan “undateable” vurgusu, olası bir romantizmin önüne geçerek filmi şişirmeden daha gerilimsiz, risksiz ve samimi bir tavır sağlıyor. Gerçi filmin başlarında Frances’in okuduğu bir makalede geçen “bir edebiyat çalışmasını övmek için ona samimi demek, bu çalışmaların estetik veya entelektüel açıdan takdir edilmediğini söylemenin başka bir yoludur” cümlesiyle de “samimi” olarak tanımlanmanın önüne geçilmeye çalışılıyor. Bir edebiyat çalışması olmasa da, filmi ve Frances’i tanımlamak için en çok ihtiyaç duyulan kelimelerden biri “samimi”. Tabii bu samimiyet, New York metropolünde hayatını idame edebilecek kadar bir kazanca, kendisine kucak açan zengin arkadaşlara sahip, kalacak bir ev bulduktan sonra kredi kartıyla da olsa iki günlüğüne Paris’e kaçabilen bir hayat standardını kabullendikçe daha fazla hissedilebilir. Ama Frances’i kabullenmiş seyirci için bana göre filmin aceleye gelmiş ve daha farklı beklentilere cevap verememiş sonu bile, başarıyla ete kemiğe dönüştürülmüş bu karakteri yıpratamıyor.
Filmin neredeyse her karesinde gördüğümüz Greta Gerwig, Baumbach ile birlikte hayat verdiği senaryoda Frances’i oynadığını değil, onu abartısız biçimde bir zamanlar gerçekten yaşadığını kanıtlayan son derece doğal bir performans sunuyor. Onun da bir oyuncu olmadan evvel benzer yollardan geçmediğini kim söyleyebilir? Frances’in aslında çok da iyi bir dansçı olmadığını, içince çenesinin fazla düştüğünü, insanlarla samimi olmak için ergen refleksler sergilediğini, erkek arkadaşından ayrılırken yaşadığı saflığı, filmde kısa bir süreliğine ziyaret ettiği memleketinde yaşadığı biraz da hüzünlü ruh halini (ki orada da Gerwig’in gerçek ebeveynlerini görüyoruz), Paris’teyken onu telefonla arayan Sophie’ye Paris’te olduğunu söyleyerek hava atmayacak kadar olgun davranabildiğini, “çıkılamaz” olmanın onun bilinçli bir tercihi değil, sadece hayatın normal akışında üzerine yapışan bir sıfat olduğunu seyirciye aktarabiliyor. Bunu kimi zaman doğrudan, kimi zaman detaylarla yapıyor. Frances’in hayatı da tıpkı filmin isminin geldiği esprili sahnede olduğu gibi biryerlere sığabilmek için değişecek veya değiştirilecek türden seyretmiyor. En azından finale kadar.
Etiketler:
2012,
ABD,
z) Siyah-Beyaz Filmler Kuşağı
31 Ekim 2013 Perşembe
Safety Not Guaranteed (2012)
Yönetmen: Colin Trevorrow
Oyuncular: Aubrey Plaza, Mark Duplass, Jake Johnson, Karan Soni
Senaryo: Derek Connolly
Müzik: Ryan Miller
Seattle’da bir dergi çalışanları olağandışı bir gazete ilanıyla karşılaşır. Dergiden üç kişi alaycılık ve şüpheyle bu ilanın ardındaki haberin peşine düşer. Çok geçmeden, tuhaf ve gizemli bir karakter olan Kenneth’in izini sürmeye başlarlar. Süpermarkette çalışan ve paranoyak eğilimleri olan Kenneth, zaman yolculuğunun sırrını çözdüğünü iddia etmektedir. Hatta çok yakın zamanda yeni bir yolculuğa çıkmak üzere hazırlık yapmaktadır. Verdiği ilanda da yanına kendisiyle birlikte bu yolculuğa çıkacak birini aramaktadır. Karşılığında ise geri döndüklerinde ödeme yapmayı vaat etmektedir.
Sundance, Phoenix ve Independent Spirit organizasyonlarından ödüllerle dönen sevimli bir bağımsız olan Safety Not Guaranteed, hamuruna bilim kurgu ve gizem öğeleri katarak, bunu yavaş yavaş filizlenen bir romantizmle pekiştirerek ilgi çekici hale gelen bir film. İnsanoğlunun en büyük fantezilerinden bir olan zamanda yolculuk mefhumuna esrarengiz, sevimli, kendi mantığı içinde elinden geldiğince gerçekçi, biraz gerilimli, hüzünlü ve romantik pencerelerden bakabilen senarist Derek Connolly ve yönetmen Colin Trevorrow ilk ciddi uzun metraj çalışmalarından yüzlerinin akıyla çıkmışlar. Öyle ki, başrol oyuncuları Mark Duplass ve Aubrey Plaza’nın donuk yüz ifadeleri ve yer yer performanslarına yansıyan soğuk duruşları bile bu içten hikaye içinde yumuşatılmış ve rafine biçimde perdeye yansıyor.
Tuhaf Kenneth’i incelemeye ve onun bu olağanüstü projesine yem olmaya çalışırken ondan etkilenen Darius dışında ilanı araştırmak için görevlendirilen diğer dergi çalışanları Jeff ve Arnau’nun filme eklenmeye çalışan minik yan hikayelerinin pek katkısı ve alakası olmasa da, filmin bu içtenliğine az da olsa farklı kanallardan destek oldukları söylenebilir. Ama özellikle Mark Duplass, depresif olduğu kadar zamanda yolculuk konusunda tutkulu Kenneth rolüne seyirciyi ısındırmakta çok başarılı. Hem beklendik, hem de beklenmedik finaliyle içine dahil ettiği seyircileri farklı duygulara sürükleyen Safety Not Guaranteed, ele aldığı fantezinin final sonrası detaylarını yine seyircilere bırakarak zihinlere hayalgücü jimnastiği yaptırmayı başarıyor. Benzer benzemez yönleriyle, içerik farklılıklarıyla iz bırakan bir başka bağımsız olan Another Earth’ün biraz karikatürize edilmiş ama her yönden kendine sadık bir ruh kardeşi sayılabilir.
7 Ekim 2013 Pazartesi
We Are Legion: The Story Of The Hacktivists (2012)
Yönetmen: Brian Knappenberger
Müzik: John Dragonetti
Brian Knappenberger’in yönettiği We Are Legion: The Story Of The Hacktivists, Anonymous olarak bilinen ve kendilerini “hacktivist” olarak adlandıran topluluğun ortaya çıkışı ve şaka olarak başlayan eylemlerinin küresel bir harekete dönüşmesini adım adım izleyen bir belgesel. 15’li yaşlarındaki Chris “Moot” Poole tarafından 2000’lerin başında kurulan 4chan adlı web sitesinde her şeyin bir eğlence olarak başladığı bu hareket, çok önemli şeylerin sadece başlangıcıydı. Internet ortamında forumlarla, resim paylaşım siteleriyle, akla gelebilecek her kategoriyi içeren kapsamlı gruplarla kendilerini ifade etme özgürlüğü elde eden isimsiz insanların yavaş yavaş ortak bir çatı altında toplanmaya başlaması belgeselde detaylıca ve herkesin anlayabileceği (ya da en azından anlamak için gayret gösterebileceği) şekillerde anlatılıyor.
Belgeselde tanıdığımız Barrett Brown, Mike Vitale, Adrian Chen, Joshua Corman, Peter Fein, Gregg Housh, Mercedes Haefer, Brian Mettenbrink, Ryan Singel, aynı zamanda nicknameleri ile Anon2World, Anonyops, Homocarnula, Vendetta, Commander X gibi isimler Anonymous’un kurucuları, geliştiricileri ve eylemcileri olarak ya hüküm giymiş, ya davası sürmekte, ya da henüz yakalanmamış vaziyette bu hareketin günümüzde aldığı şekle gelişindeki önemli durakları bizlerle paylaşıyorlar. 2006-2007 arasında bu sitelerde örgütlenen insanlar, artık sadece komik resimler paylaşmanın, türlü hacker numaralarıyla başka siteleri veya radyoları işgal ederek hedef aldıkları bazı kişi ve kurumlar hakkında saçma yorumlar yapmanın ötesine geçmek istediler.
İlk ciddi hedef ise ırkçı neo-nazi radyo programcısı Hal Turner oldu. DDOS - Hizmet Alamama Saldırısı (Distributed Denial Of Service Attack) yöntemiyle Turner’ın serverini doldurup onu türlü şakalarla madara ettikten sonra maddi manevi zarar verdiler. Bununla yetinmeyip gerçek hackerlar bularak onları Hal Turner’ın üzerine saldılar. Ama bunların şakası yoktu ve Turner’ın özel serverına, mail hesabına girdiklerinde onun aslında bir FBI muhbiri olduğunu öğrendiler. Bu olay, eşek şakaları yaparak eğlenen sıradan bir topluluktan, sosyal duyarlılık sahibi aktivistlerin oluşturduğu Anonymous’a evrilmelerindeki mühim noktalardan biriydi.
Chanology Projesi, yani Scientology Kilisesi'nin interneti sansürleme çabaları sonucu yapılan yarı organize saldırılar serisi, Anonymous’un tanınmasında en önemli kırılma noktası. Scientology sırlarından bahseden, Tom Cruise’un da yer aldığı gizli bir videoyu ele geçirip yayınladıktan ve paylaştıktan sonra kilisenin DMCA (Digital Millenioum Copyright Act) yani internete yönelik sansürcü bir telif hakkı yasasını süratle uygulamasına tanık oluyorlar. Bu durum Anonymous’u daha da kamçılıyor. Hacktivistler defalarca kilisenin internet sitesini çökertiyorlar, Scientology’ye yapmadıklarını bırakmıyorlar. Ama yasal açıdan çok güçlü olan Scientology, dedektifleri, avukatları ve karanlık adamlarıyla öncüleri bulup takip ediyor, evlerine kadar izliyor. Bu savaş sayesinde zaten sevilmeyen bu yobaz oluşuma karşı dik duran ekip, Anonymous olarak tanındıkça benzeri görülmeyen bir örgütlenmeyle sempati yaratıyor.
Hacker kültüründen çıkan, bir zamanlar nicki Mendax olan ve dünya üzerindeki en iyi hacker olarak kabul edilen Julian Assange’ın WikiLeaks’inin bomba etkisi, gerçeğin ve bilginin özgür kalmasını sağlayarak Anonymous’a en büyük ilham kaynağı oldu. Ama PayPal, Mastercard ve Amazon’un WikiLeaks’e hizmetlerini kapatması yine Anonymous’un tepesini attırdı. Neo-nazi gruplara, kiliselere, Ku Klux Klan’a bile kredi kartlarıyla bağış yapılabilirken, Wikileaks’e yapılamıyordu. DDOS yapılarak bu siteler çökertildi. Ama WikiLeaks’in Tunus’ta yasaklanmasıyla oraya yönelen Anonymous, Tunuslu hackerların da yardımıyla sansürlenen, hesapları çalınan ve mesajları incelenen Tunus halkının diktatörlerinin devrilmesine kadar giden direnişine önayak oldu. Mısır’da da aynı yasaklamanın olduğunu fark edince, türlü teknik buluşlarla Mısır halkının çektiği eziyetlerden tüm dünyanın haberdar olmasını sağladılar. Anonymous’ın Ortadoğu ayağı olan Telecomix’in Twitter üzerinden Mısırlılara dial-up bağlantı sağlamasıyla bu yasak delinmiş oldu. Dünya, internet üzerinden orada yaşananları tarafsız şekilde birinci elden öğrenebiliyordu.
Tüm bunlar yaşanırken rahatsız olanlar mutlaka olacaktı. Bu yüzden bazı siber ajanlar, Anonymous serverlarına sızıp kimlik tespiti yaptılar. Bunların en bilineni, belgeselde de konuşan HBGary Federal adlı teknolojik güvenlik şirketinin CEO'su Aaron Barr’dı. WikiLeaks’in yaptığını tehlikeli bulan Barr’ı istifa ettirecek kadar bunaltan da, güvenlik abidesi HBGary’nin sitesini çökerten de Anonymous oldu. Fakat insanları orijinal Playstation'a yeni özellikler ekledikleri, halkın kullanımına açtıkları için dava eden Sony’den 77 milyon kullanıcının kredi kartı ve kişisel bilgilerini ele geçiren Anonymous’a bağlı LulzSec adlı hırçın bir hacker grubu, beğenmediği her şeyi (ki aralarında bazı medya oluşumları da vardı) hacklemeye başlayınca, Anonymous’un düşünce özgürlüğü ilkesine ters düştüler. Konuşmacıların sağlam fikirlerini ustaca kurgulayan Knappenberger, bu sayede hacker olgusunun etik yönünü de masaya yatırıyor.
Eylemlerinin özünde düşünce özgürlüğü ve gerçeklerin serbest kalması fikri yatan Anonymous’un, kendi bünyesinde bu fikre ters düşenlerin de bilincinde olup onlara onay vermemesini imleyen belgesel, hackerların salt zarar veren, şaka yapıp hit toplayan veya sırf yazdıkları birilerinin hoşuna gitmedi diye medyaya saldıran ergen tipler olmadığını gösteriyor. Tabii fikir özgürlüğü adı altında hareket eden ırkçı, yobaz, sansürcü zihniyetleri haklı olarak bu etiğin dışında tutuyorlar. Lidersiz, sayısız, isimsiz, anonim ve birbirlerine bağlı büyük bir aile gibiler. Dünyanın neresinde olursa olsun, haksızlığa uğrayan insanlar gördükçe onlara haksızlık edenlere sembolik Guy Fawkes maskeleriyle sanal alemi dar ediyorlar. Çünkü sanal da olsa, gerçek de olsa dünya dediğimiz yerde haksızlıktan geçilmiyor. Hackerlığın cezasının sübyancılıktan daha fazla olması bunun en çarpıcı örneklerinden. Bu adaletsizlikler, baskı ve yıldırma politikaları, sansürler olduğu müddetçe Anonymous gibi siber vigilantelere, tekno gerillalara hep ihtiyaç olacak.
Etiketler:
2012,
ABD,
İngiltere,
z) Belgesel Kuşağı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























