Kanada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kanada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Undertone (2025)

 
Yönetmen: Ian Tuason
Oyuncular: Nina Kiri, Michèle Duquet
Senaryo: Ian Tuason
Müzik: Shanika Lewis-Waddell

Undertone, paranormal olayları inceleyen bir podcast’in sunucularından Evy’nin etrafında dönüyor. Günlerdir hareketsiz yatan hasta annesine bakmak için çocukluk evine dönen Evy, beraber program yaptığı Justin'in e-postasına gönderilen ürkütücü ses kayıtlarını incelemeye başlıyor ve zamanla gerçeklikle paranoya arasındaki çizgi silikleşiyor. Bebek bekleyen bir çiftin yaşadığı bazı paranormal olaylarla ilgili 10 adet ses dosyasını parça parça dinleyip yorumlamaya çalışırlarken Evy, kayıtlardaki hamile kadının hikayesinin kendisiyle örtüşmeye başladığını fark ediyor. Zira kendisi de hamile olduğunu yeni öğrenmiş durumda. Ian Tuason'un kısa filmlerinden sonra yazıp yönettiği ilk uzun metrajı olan Kanada yapımı Undertone, hasta yatağında hareketsiz yatan anneyi saymazsak sadece tek bir oyuncuyla çekilen düşük bütçeli bir psikolojik gerilim. Filmin en ilginç tercihlerinden biri, Evy dışında karakterleri hiç göstermemesi. Diğer kişiler yalnızca ses olarak var oluyorlar. Bu da filmi görsel korkudan çok zihinsel korkuya dönüştürüyor. Yönetmen Ian Tuason, klasik jumpscare formülüne yaslanmak yerine ses tasarımını merkeze koyarak psikolojik gerilim ile doğaüstü korkuyu birleştiriyor. Fısıltılar, bozulmuş kayıtlar, çocuk şarkıları ve uzun sessizlikler çok bilinçli kullanılıyor. Özellikle podcast ve kulaklık fikrini korku aracına dönüştürmesi oldukça yaratıcı. Bu şekilde duyular üzerinden çalışan bir korku filmi fikrinin yaratıcılığı başarıyla pratiğe dökülüyor.

Ian Tuason sadece ses tasarımlarıyla bir korku/gerilim atmosferi yaratmaya çalışmıyor. Minimal, hatta "slow burn" ölçeğinde çok başarılı bir görüntü işçiliği de mevcut. Mesela Tuason sık sık Evy ve Justin konuşurlarken veya ses dosyalarını dinlerken sabit kamerayla Evy’nin oturduğu masanın aydınlığını, arkasında kalan holün karanlığıyla dengeliyor. Bir süre sonra seyirci en fazla aydınlığa mı yoksa karanlığa mı odaklanıyor şeklinde interaktif bir test yapıyor adeta. Çünkü karanlık veya loş tarafta gerçekleşecek en ufak bir hareketlenme bile çok önemli bir etki yaratacak konuma geliyor. Söz konusu hareketlenme ihtimali, büyük ölçüde üst katta hareketsiz yatan anneden kaynaklı görünüyor. Hareketlenmenin, hareketsiz yaşlı bir kadından beklenmesi tuhaflığını ise öncesinde bize gösterdiği başka tuhaflıklarla sağlayan Tuason, çok basit bir biçimde kurduğu bu ürkütücü ambiyansın ekmeğini film boyunca yiyor. Ses ve ışıkla inşa edilen bu biçim, içine bazı dini motiflerin de katıldığı paranormal bir hikaye altyapısıyla birleşince film iyice tekinsizleşiyor. Tüm bunlarla kendine serbest bir oyun alanı yaratan Tuason, farklı bir "korku evi" düzeni kurarak huzursuz, rahatsız ediyor. Tabii bunlar daha önce yapılmamış şeyler değil. Hatta karanlıkta ışık açmak, aynalı banyo dolabını açıp kapatmak gibi korku sinemasının klişeleriyle de oynamayı seviyor. Ama bu klişelerden ve öncüllerden kendi minimal düzenine ekonomik malzemeler çıkarmada çok başarılı.

Bu olumlu yönlerine rağmen Undertone herkes için çalışmayabilir. Ağır tempoyla ilerleyen bir gerilim, özellikle korku severler için sabırsızlık yaratabilir. Keza, finalinden de herkesin memnun ayrılacağının garantisi yok. Yine de Undertone'un modern korku sinemasında korkuyu göstererek değil, daha çok izleyicinin zihninde kuran yapısı, hiç kımıldamayan yaşlı bir kadından ya da küçücük bir ışık hareketinden bile tedirginlik uyandırabilen fikirleri sayesinde puan topluyor. Filmin tek oyuncusu Nina Kiri’nin performansı filmin taşıyıcı kolonu. Çünkü kamera neredeyse sürekli onun üzerinde. Evde yalnız dolaştığı sahnelerde bile korku üretmeyi başarabiliyor. Özellikle yorgunluk, suçluluk ve zihinsel çöküşü yansıttığı anlar oldukça etkili. Undertone, tüm bu meziyetlerine rağmen kaynaklarda hiç ödül almamış görünüyor. Düşük bütçeli bir bağımsız olarak pek dikkat çekmemiş olabilir. Ama ses, ışık ve görüntü yönetimi açısından yıllandıkça bir "saklı mücevher" muamelesi görebilecek potansiyele sahip. Özellikle de bir parça öne çıkan ses kullanımına dair A Quiet Place, Pontypool, Berberian Sound Studio gibi psikolojik altyapılarıyla bilinen gerilimler arasında yer alabilecek yetkinlikte bir film. Filmde geçen "karanlıktan korkma, sessizlikten kork" repliği, seslerin ürkütücülüğü kadar, o sessizliğin ardından gelen sessizliğin de vurgusunu yapmakta. Buradan filmin ışık/karanlık kontrastında da başarılı olduğu gerçeğini eklemeyi unutmayalım.

18 Mart 2026 Çarşamba

Polytechnique (2009)


Yönetmen: Denis Villeneuve
Oyuncular: Maxim Gaudette, Sébastien Huberdeau, Karine Vanasse, Evelyne Brochu, Johanne-Marie Tremblay
Senaryo: Jacques Davidts

6 Aralık 1989'da Montreal'deki École Polytechnique de Montréal üniversitesinin mühendislik bölümünü Marc Lépine adlı gencin basıp 14 kadını öldürmesi, daha sonra üniversitede bulunan 14 kişiyi yaralamasının ardından intihar etmesini konu alan Kanada yapımı Polytechnique, ülkesinde etki kadar tepki de yaratmış bir yapım. Gerçek isimlerin kullanılmayıp, kan görünmemesi için siyah beyaz çekilen film, olaydan sağ kurtulan Jean-François ve Valérie adlı iki öğrencinin katliam günü ve sonrasında yaşadıklarına temas eden anlatımıyla 75 dakikalık etkileyici bir dram. Bu iki karakter yanında, katliamı gerçekleştiren gence de bir parça yakından bakabilen, bu sayede çift taraflı bir dram/gerilim yaratmayı başarabilen yapıda olduğu söylenebilir. Bu elim olayın trajik boyutlarını çarpıcı biçimde yansıtmasından başka, yönetmen Denis Villeneuve’in siyah beyaz tercihi, film bitince etkileyici bir fotoğraf sergisinden çıkmış hissi yaratıyor.

Açılışta fotokopi odasında rastgele kurşunlarla vurulanları izledikten sonra olayın sabahına dönüş, ünlü Picasso tablosu Guernica göndermesi, sınıf baskınını önce Jean-François, sonra da Valérie’nin gözünden sunan anlatım, bu iki öğrenciyi ve katliamı gerçekleştiren genci canlandıran Sébastien Huberdeau, Karine Vanasse, Maxim Gaudette üçlüsünün başarısı ve tabiî şiirsel nitelikteki siyah beyaz çekimler filme dramatik olgunluk kadar, keyif veren bir dinamizm de katıyor. Katilin gerekçesi olan feminizm ise filmde olduğu kadar gerçekte de gizemini koruyor. Çocukluğunda annesinden değil, babasından şiddet gördüğü bilinen Marc Lépine’in karşı cinsle olan ilişkilerine dair de ipucu yok. Yine de çocukluktan kalma travmaların birikip böyle bir patlamaya sebep olması da görülmemiş şey değil. Kendi adıma benzer temaya sahip Klass veya Elephant’tan daha etkileyici bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

4 Nisan 2025 Cuma

Tu dors Nicole (2014)


Yönetmen: Stéphane Lafleur
Oyuncular: Julianne Côté, Catherine St-Laurent, Marc-André Grondin, Francis La Haye, Simon Larouche, Godefroy Reding
Senaryo: Stéphane Lafleur, Valérie Beaugrand-Champagne

Ailesi tatilde olan Nicole, Quebec'te bir kasabada yüzme havuzlu büyük evinde sıcak bir yaz geçirmektedir. Gündüzleri sıkıcı bir yaz işi olarak bir mağazada çalışmakta, iş dışında ise en iyi arkadaşı Véronique ile birlikte kafasına göre takılmaktadır. Bunalatıcı yazdan ve sıkıcı hayatından uzaklaşmak için Véronique ile İzlanda'ya gitmeyi planlamaktadır. Nicole’ün abisi Rémi'nin bas gitarist Pat ve davulcu JF'ten oluşan müzik grubuyla birlikte provalar yapmak için ansızın eve gelişi, Nicole için bu içine kapalı, sıradan ve küçük ayrıntıların bile fark yarattığı dünyayı biraz olsun değiştirme eğilimindedir. Ama bu adı geçen tüm karakterler, o Quebec yazının rutinine kendilerini bırakmış görünmektedirler.

Valérie Beaugrand-Champagne'nın hikayesinden Stéphane Lafleur'un uyarlayıp yönettiği Tu dors Nicole (Nicole, Uyumuşsun), aslında ortada belli bir hikayesi olmayan, kendini doğal çevresinin akışına bırakmış bir film görünümünde. Zaten o çevre, yaz sıcağının yarattığı boşlukta asılı kalmış gibi görünen hayatların nefes aldığı, hali vakti yerinde bir Quebec kasabasının mütevazi ama en çok da yorgun yüzünü yansıtmasından ötürü çok önemli bir rol üstleniyor. Filmin merkezinde yer alan Nicole'ün gerilimsiz hayatı, bezginliği ve kankası Véronique ile inişsiz çıkışsız süren arkadaşlığı çok geçmeden seyirciyi de o bezgin atmosfere davet ediyor. Yine çok geçmeden abisi Rémi ve grup arkadaşlarının da filme dahil olmasıyla birşeylerin değişebileceği düşünülüyor. Ancak Stéphane Lafleur, onları da Nicole'ün sıkılmış ruh haline ortak bir ruh haliyle yansıtıyor.


Aslında bu dalga boyu ile o bildiğimiz Mayıs sıkıntısı psikolojisine benzer bir varoluş ifadesinin, Quebec'te yaz sıkıntısı formuna dönüşmüş bir başka versiyonunu izliyoruz. Tabii bu çok farklı iki formun en önemli ortak yanı, hayata dair bir amaç eksikliğinin ya da amaç olarak görülen meşgalelerin insan ruhunu bir türlü onaramamasının verdiği bezginlik hali olsa gerek. Nicole, özgür hayatını suistimal etmeyen, ortam değişikliğinin iç sıkıntısına iyi geleceğini düşünecek kadar yapıcı ama mutsuzluğa alışmış, onu adeta yaşamının bir parçası haline getirip kendi içine gömmüş bir genç kadın. Véronique ile arkadaşlığındaki rahatlık, abisi Rémi ile kardeşlik ilişkisindeki mesafe, gizemli davulcu JF ile yakınlaşmasındaki ketumluk, tam da filmin kalemi bir bezginliğin dışa vurum şekilleri olarak yansımakta. Filmin bu amaçsız görünümüne amaç katan şeylerden biri, zamanında Nicole'ü mezuniyet partisi sonrası terk eden eski erkek arkadaşı Tommy'nin de söylediği gibi, bazı insanların tüm hayatları boyunca kendine bir amaç aramaları fikri. Nicole'ü, hatta filmin genel atmosferini bu amaç arayışı üzerine tanımlamak mümkün.

Hepsi hakkında irili ufaklı cümleler kurulabilecek karakterlerin yanında bir de Nicole'e ümitsizce aşık 13 yaşındaki kalın sesli (ki filmde kalın bir erkek sesiyle seslendiriliyor) Martin var ki, bu kendini arayış üzerinde onun fonksiyonu tam olarak nedir anlamak için biraz kasmak gerek. Yine de filme garip bir hoşluk kattığı söylenebilir. Tu dors Nicole'deki bu hikaye(sizlik) normal renklerle anlatılsaydı, kesinlikle şu siyah beyaz hali kadar etkili olmazdı. Filmi karakterize eden, hatta bu dinginliği estetikleştiren en önemli etken siyah beyaz anlatımı. Bu tercihte bulunmuş çoğu film gibi çok güzel siyah beyaz fotoğraflarla Nicole'ün ve etrafındaki insanların boşluklarını çok iyi gören film, küçük ayrıntılarla bu boşluğa anlam yüklemeyi, küçük varoluş problemleriyle bireyin evrendeki yerini kısa ve iddiasız anlarla betimlemeyi başarıyor. Tek kusuru belki de kötü düşünülmüş finali. Oysa çok daha iyi bir şekilde bitebilecek seçenekleri yine filmin kendi içinde bulmak mümkün.

29 Ocak 2024 Pazartesi

Les chambres rouges (2023)

 
Yönetmen: Pascal Plante
Oyuncular: Juliette Gariépy, Laurie Babin, Elisabeth Locas, Maxwell McCabe-Lokos, Natalie Tannous, Pierre Chagnon
Senaryo: Pascal Plante
Müzik: Dominique Plante

Genç kızlar arasından seçtiği kurbanlarını işkence ederek vahşice öldüren ve bu cinayetleri videoya çeken seri katil Ludovic Chevalier'in yüksek profilli duruşması Québec'te başlamıştır. Chevalier, videodaki şahıs maskeli olduğundan suçlamaları kabul etmemektedir. Ama aleyhindeki deliller oldukça sağlamdır. Hali vakti yerinde olan güzel model Kelly-Anne de bu duruşmanın takipçilerindendir. Öyle ki, duruşmayı kaçırmamak için evsizler gibi mahkeme yakınındaki bir noktada geceyi dışarıda geçirmektedir. Bu mahkeme rutini sırasında Chevalier'e hayranlık duyan, onun suçsuz olduğuna inanan genç Clementine ile tanışır. O da işini gücünü bırakıp duruşmaları takip etmek için gelmiştir. Kelly-Anne ve Clementine mahkeme süresince birlikte vakit geçirmeye başlarlar. Pascal Plante'nin yazıp yönettiği Les chambres rouges (Red Rooms), bu enteresan konusuna her unsuruyla sahip çıkan iyi çekilmiş bir psikolojik gerilim. Baş karakteri Kelly-Anne'in esrarengizliğini, motivasyonunu, bu duruşmaları neden takıntı haline getirdiğini sonuna kadar iyi gizlemesi belki de en büyük başarısı. Onun da tıpkı Clementine gibi bir Chevalier hayranı mı, öldürülen kızlardan birinin yakını mı, yoksa sırf ilgisini çektiği için duruşmaları izlemek isteyen meraklı bir vatandaş mı olduğunu anlayamıyoruz. Pascal Plante bize tek başına bir dairede yaşayan Kelly-Anne'in yalnızlık rutininde de, sonradan tanıştığı Clementine ile olan diyaloglarında da ona dair bir şeyleri açık etmemeyi başarıyor.

Plante aslında filmin içine başı, sonu ve ortasıyla Clementine'in hikayesini de koymuş. Tecavüzcü ve katil Ted Bundy’nin, katliam azmettiricisi Charles Manson'ın ve daha pek çok suçlunun binlerce kadın hayranı vardı. Seri katil, soyguncu, tacizci, tecavüzcü gibi kişilere duyulan tutku, yoğun cinsel istek ve hayranlığa "hibristofili" deniyor. Hibristofili kadınların aralarında ev kadınları da var, akademisyenler de. Yalnız yaşayanlar, evli olanlar, genç veya yaşlı olanlar da. Tek ortak noktaları, katilleri çekici, seksi ve sevilebilir bulmaları. Başka psikolojik ve bastırılmış gerekçeler de mevcut. Clementine'in toyluğu, onun bu hayranlığının gerekçesini derinleştirmiyor. Bir pop veya film yıldızına olan hayranlığa benziyor. Chevalier'i savunmak için Kelly-Anne'in dairesinde izlediği bir canlı yayına telefonla bile katılmayı göze alacak kadar hem de. Onun bu çırpınışlarını karşılıksız bir aşk veya toyluğunun verdiği bir zavallılık olarak ibretle izliyoruz. Kurbanlarla arasında fazla yaş farkı olmamasına rağmen avukatıymış gibi bu katili savunmasının sebeplerini tam olarak açıklamıyor. Kelly-Anne de ondan açıklama istemiyor zaten. Böylelikle Plante bu defa yan karakteriyle filmine başka bir belirsizliği daha eklemiş oluyor. Belki başka eklentilerle ondan da ayrı bir film çıkabilirmiş. Fakat asıl büyük gizem, Kelly-Anne'in olayının ne olduğu.

Aldığı işler ve bir markanın yüzlerinden biri olmasından anladığımız kadarıyla iş hayatı yolunda giden, işinde, evinde, sporunda çekici bir model olan Kelly-Anne'in neden bu davayı bu kadar ilgiyle takip ettiği sorusu baştan sona filmin en büyük muamması. Akla yukarıda da belirttiğimiz bazı ihtimaller geliyor. Plante bu ihtimalleri herhangi bir söze, imaya, diyaloğa, repliğe dökmeden, büyük ölçüde oyuncusu Juliette Gariépy'nin soğuk ve bu sebepten muğlak çekiciliğine yaslanıyor. Aslında buna ne derece yaslanmak denebilir o da tartışılır. Yönetmen ve oyuncu uyumu olarak görebiliriz. Keza, Clementine'i canlandıran genç oyuncu Laurie Babin de çok başarılı. Normal şartlarda yollarının kesişmesi zor olan bu iki kadını ortak paydada buluşturan bu dava, Kelly-Anne'in genç Clementine'e evini açmasını, onunla kızı veya kızkardeşi gibi ilgilenmeye başlamasına da vesile oluyor. Bu arada davadan söz açılmışken, bazı dramatik anlara sahne olan mahkeme sahnelerini de uygun bölümlere serpiştiren Plante, temelde bu sahneleri Chevalier'i gerçekten suçlu mu, değil mi ikilemine göre değil, kurbanların ve orada bulunan aile fertlerinin çektiği acıları yansıtmak için kurguluyor. Yine de her şey Kelly-Anne'in bütün bunlarla nereden ve neden ilişkilendiğine hizmet eder görünüyor. Yine muammalara ve ikilemlere kapı açan finale gelene kadar Kelly-Anne'in yaptıklarına anlam yükleme işi bile tecrübe edilmesi gereken bir bulmaca adeta. Sinematografisinden müziğine, kurgusundan oyuncu performanslarına Les chambres rouges etkileyici bir psikolojik gerilim.

7 Kasım 2022 Pazartesi

Pearl (2022)

 
Yönetmen: Ti West
Oyuncular: Mia Goth, David Corenswet, Tandi Wright, Matthew Sunderland, Emma Jenkins-Purro
Senaryo: Ti West, Mia Goth
Müzik: Tyler Bates, Tim Williams

Ti West, yazıp yönettiği 2022 tarihli X'in üzerinden sadece birkaç ay geçtikten sonra bu defa senaryosunu başrol oyuncusu Mia Goth ile paylaştığı Pearl, çok bekletmedi. X'teki gizemli yaşlı kadın Pearl'ün geçmişine dönüleceğine dair daha önce duyurusu yapılan film, 1918'de geçiyor. Despot annesi ve sadece görüp duyabilen felçli babasıyla ilk filmde de gördüğümüz çiftlik evinde yaşayan Pearl, bu dar aile ortamından ve yaşadığı kasabadan kurtulup filmlerdeki dansçı kızlardan biri olmanın hayallerini kuran bir kız. Bu bağlamda ilk filmde ünlü bir yıldız olmak isteyen Maxine ile aynı amaca sahip. Ama Pearl'ün Maxine gibi bir özgürlüğü yok. Kasabaya, üstelik kasabadan uzakta bulunan çiftlik evine sıkıştığı yetmezmiş gibi, evlendiği Howard askere gitmiş, İspanyol gribine yakalanma tehlikesi de ortalığı sarmış vaziyette. Arada bir annesi onu kasabaya gönderdiğinde hayatına renk geliyor. Bu ziyaretlerinin birinde yakışıklı sinema makinisti (filmde ona isim verilmemiş) ile tanıştıktan ve onunla özlemini duyduğu özgürlüğü az da olsa tattıktan sonra iflah olmayan Pearl, bu adamı kasabadan ve bunalımlı hayatından kurtuluş bileti olarak görmeye başlıyor. Yine kasabada düzenlenecek olan dans yarışması da, bir başka kurtuluş ümidi yaratıyor Pearl için. Ne var ki, önüne engeller, hayal kırıklıkları, üstü kapalı aşağılamalar çıktıkça masum hayalleri olan, sadece daha iyi bir hayat isteyen Pearl'ün deliliğe doğru giden yoluna taşlar döşenmeye başlıyor.

Ti West ve Mia Goth'un bu hikayeyi tasarlarken fazla uğraştıkları pek söylenemez. Sinema tarihinde özellikle korku/gerilim türünde buna benzer ürkütücü büyüme hikayelerine rastladığımız olmuştur. Fakat burada bir "prequel", yani bir edebiyat eseri veya filmin öncesini anlatan, zamansal olarak tersine bir devam hikayesi söz konusu olunca X filminin de katkılarıyla soruların cevap bulması bir parça önem kazanıyor. X'in en ürkütücü korku unsuru olan yaşlı Pearl'ü yıllar öncesinde çıtı pıtı, bir yanıyla hep geleceğine dair koruduğu ümitleri sayesinde pozitif bir genç kız olarak görecek olma fikri gayet ilginç. X'te Howard-Pearl çiftinin tekinsizliğini, soğukkanlılığını, acımasızlığını izlerken filmin bir prequel malzemesi taşıdığını sezmek zor değildi. Bu malzemeden sancılı bir büyüme hikayesi çıkarabilmek, her ne kadar bazı 70'li ve 80'li yılların psikolojik gerilimden slasher'a uzanan yapımların formüllerini içerse de olumlu sonuçlanıyor. Öte yandan, çeşitli baskılar, bunalımlar, sıkıcı rutinler nedeniyle Pearl'ün adım adım bir katile dönüşmesi işleniyor görünse de, satır aralarında onun zaten öldürmek üzerine saplantılı yanını keşfetmeye başladığı da ele alınıyor. Onu baskı altına alan, küçümseyen, hayalleri önünde engel teşkil eden olay ve kişilere olan öfkesi de kendine uygun bir zemin buluyor böylelikle. Saplantısını beslemek için hayvanlar yetmeyince, insanlar da gerekli kozları ona verdikçe trajik sonuçlar kaçınılmaz hale geliyor. Tabii bu kozlar, ille de cinayetle sonuçlanmayabilecek ölçüde seyircinin mazur görebileceği ama Pearl'ün göremeyeceği türden olunca bu orijin hikayesi kendi farkını ortaya koyuyor.

West ve Goth, ana hatlarıyla iyi bir geçmiş inşa etmiş olsalar da, özellikle kendisine ait arızaları olduğunu gösteren kocası Howard'ın Pearl ile olan ilişkisinde çok boşluk bırakmış olmaları eksiklik hissettiriyor. Aslında bu prequel'in de bir sequel'e ihtiyacı olduğu, o devam filminden de iyi korku/gerilim malzemeleri çıkabileceği anlaşılıyor. Bu seriyi sürdürmek isteyen West, üçüncü film olarak ilk filmdeki Maxine'in 80'li yıllarda Los Angeles'ta geçecek MaXXXine adlı filmini duyurdu. Bu üç film nasıl bir bütünlüğe ulaşacak ya da böyle bir gayesi var mı bilmiyoruz. Ama hem Maxine, hem de Pearl performanslarıyla bu serinin bel kemiği kesinlikle Mia Goth. Bu filmleri sırf onun için izleyen bile pek çok insan var. Yüz hatlarının da etkisiyle farklı ruh hallerini çok iyi temsil etmesi bir yana, özellikle bu filmde oyunculuğunun da zirvelerinde geziniyor. Hele de arkadaşı Mitsy ile Howardmış gibi konuştuğu beş dakikanın üzerindeki tiradı güçlü bir oyunculuk taşıyor. Geçtiği dönemi elinden geldiğince yansıtmaya çalışan sanat yönetimi, özellikle 80'ler çağrışımlı grafik şiddet anlayışı, günümüzü yadsımayan, hala geçerli olması dışında yenilik içermeyen ebeveyn, kadın, sınıfçı meselelere yaklaşımı Pearl'ü iyi bir devam filmi yapmış diyebiliriz. Şayet daha fazla uzatılmazsa ve son film de istikrarı bozmazsa Ti West sinema dünyasına kaliteli bir üçleme bırakmış olacak. MaXXXine ile de tam olarak ne anlatıp, üçleme bütünlüğü sağlamak isteyip istemediği anlaşılacak.

6 Kasım 2021 Cumartesi

Warning (2021)

 
Yönetmen: Agata Alexander
Oyuncular: Thomas Jane, Alice Eve, Tomasz Kot, Rupert Everett, Kylie Bunbury, Patrick Schwarzenegger, Annabelle Wallis, Alex Pettyfer, Annabel Mullion, Richard Pettyfer, Garance Marillier, Sebastian Perdek, Aleksandra Zagrodzka
Senaryo: Agata Alexander, Rob Michaelson, Jason Kaye
Müzik: Gregory Tripi

Agata Alexander, Rob Michaelson ve Jason Kaye üçlüsünün senaryosunu yazdığı, bunlardan Agatha Alexander'ın yönettiği Warning, yakınlığı uzaklığı bilinmeyen bir gelecekte yaşayan bir grup insanın başından geçenlerin anlatıldığı bir bilim kurgu. Tam 6 hikayenin karışık bir kurguyla anlatıldığı filmin yaşam, ölüm, ölümsüzlük, Tanrı, aşk, nefret gibi çeşitli kavramlar üzerine basit ama geliştirilebilir fikirleri var. Bu haliyle sıklıkla Black Mirror serisine benzetilmesi de kaçınılmaz. Robotların insanlardan ayırt edilemediği, ölümsüzlüğün keşfedildiği, Tanrı ve din kavramının tuhaf bir hal aldığı, takip uygulamalarının tehlikeli boyutlara vardığı, sanal gerçeklikte geçmişin tekrar yaşanabildiği bu alternatif gelecekte olabilecek türlü sorunları kendi içlerinde toparlanabilecek ölçüde ele alan, başını ve sonunu çok da kafaya takmadan kendine has yorumlar getiren bir senaryo düzeneği kurulmuş. Bu haliyle de sorduğu bazı sorulara cevap vermek zorunda hissetmeyen, onları doğal akışına bırakıp seyircinin algı ve yorumlarına havale eden, bu sebepten doğacak olası karmaşadan kapsamlı bir gizem atmosferi inşa eden Warning, adını da dünyaya çarpmak üzere olan bir gök cisimleri nedeniyle ara ara duyduğumuz uyarılardan alıyor. Ayrıca radyodan salgının Covid-28 olarak üçüncü defa hortladığını öğreniyoruz.

Claire adlı karakter sayesinde satın alınabilen, taşınabilen, güncelleme gerektiren, sahibiyle konuşabilen bir Tanrı tasarımı görüyoruz. Üçgen bir cisim içinden ses veren bu Tanrı'nın miadı dolunca 2.0 versiyonunu satın almanız gerekiyor. Bu basit ama etkili fikir, teknolojinin nasıl tanrılaştığına, daha doğrusu insanlar tarafından nasıl tanrılaştırıldığına, aynı zamanda dinin ticari anlamda fırsatçılığa nasıl uygun bir sömürü aracı olduğuna dair iyi bir örnek. Bir cisim içinde olduğu varsayılan Tanrı düşüncesi, eski zamanların putlara tapan insanlarını, son teknolojiye sahip insanlarıyla aynı cehalette eşitliyor adeta. Charlie adlı insansı robotun yaşlandığında (robotların yaşlandığı fikrinin de katkısıyla) insanlar tarafından rağbet görmeyip "elde kalması" da bir başka teknoloji acımasızlığına işaret ediyor. Tüketim hızı neticesinde yapay zekaya sahip robotların bile bir gün ıskartaya çıkabileceği gerçeği yine yalın bir dille işleniyor. Fakat film bittiğinde bu her iki hikaye de kendini çok sağlama almayıp yarım kalmışlık hissi vermekten kurtulamıyor. Senaristlerin her iki hikayeyi de bir sonuca ulaştırmama tercihini "zaten söyleyeceğimizi söyledik" düşüncesine veya etki yaratmak adına onları esrarengizlikleriyle bırakmalarına tahvil edebiliriz.


Warning, bu gelecek tasviri bünyesinde iki tane de arızalı aşk hikayesi işliyor. İlki, Anna ve Ben çiftinin mutlu dönemlerinden, tutkulu anlarından görüntüler içeriyor. Ama bir süre sonra anlıyoruz ki aslında bu görüntüler çiftin geçmişine aitmiş. Şimdiki zamanda Anna tarafından terk edilen Ben'in sanal gerçeklikte o güzel günleri tekrar tekrar yaşaması, böylece unutamadığı eski aşkına olan saplantısını canlı tutması, hatta tehlikeli boyutlara vardırması, filmin tekno muğlaklığıyla ele alınıyor. Yine detayları bizimle paylaşılmayan ayrılık sebepleri ve Ben'in kullandığı sanal uygulama aracılığıyla bu defa günümüzde sanal gerçeklik gözlükleriyle yaptığımız eğlenceli faaliyetlerin gelecekte nerelere gidebileceğine sade bir örnek. Öte yandan, bir diğer hikayede Nina adındaki sevdiği kadını ailesiyle tanıştırmak isteyen Liam'ın düştüğü ikileme tanık oluyoruz. Tipik "zengin oğlan - fakir kız" fikrinden hareket eden bu hikayedeki zenginlik, Liam ve ailesinin ölümsüz olması, ikilem ise Liam'ın bir ölümlü olan Nina ile ölümsüzlüğünden vazgeçme pahasına evlenmek istemesi. Bu duruma karşı çıkan elit aile, ölümlü olduğu için Nina'yı hakir görüyor ama Nina için daha büyük bir sürpriz pusuda bekliyor. Tabii ölümsüzlüğün sırrının çözüldüğü bir gelecekte bunun sürpriz bile sayılmaması gerekiyor. Özellikle yemek sahnesinde gerçekleşen diyaloglarla kıvamını bulan hikayede ölümsüzlük nimetinden yine varlıklı kesimin faydalandığı anlaşılıyor ki, ölümsüzlük kadar olmasa da günümüzün pahalı teknolojik gelişmelerinin kaymağını kaymak tabakanın yediği örtüşmesi kadar, Tanrılar ve ölümlüler arasında geçen onlarca mitolojik hikayeden de feyz alan bir yapı kuruluyor.

2016 yapımı Raw ile dikkatleri çeken genç Fransız oyuncu Garance Marillier'nin canlandırdığı Magda'nın hikayesi ise tıpkı filmin genelinde olduğu gibi seyirciden anlayış talep eden bir tuhaflıkta. Magda'nın yine tekno fikirlerle vücuda getirilmiş "call girl" faaliyetinden sonra yer yer Gaspar Noé'yi andıran uyuşturucu eşlikli gecesini POV tekniğine de başvurarak anlatan bu hikaye ve filmin satır aralarına serpiştirilmiş, bir arıza sonucu uzay boşluğunda tek başına süzülen astronot David'in dünyaya ve hayata vedası, Warning'i bütünüyle sıra dışı bir "toplama" film haline getiriyor. Bu haliyle 1 buçuk saatlik bir yeni sezon Black Mirror fragmanına benzemesi de hikayelerde sözünü ettiğimiz o yarım kalmışlık hissi. Hatta bazı fikirleri bazı Black Mirror bölümlerinden bile iyi sayılır. Öyle ki geliştirilmeye, tek başına uzun metraj haline getirilmeye müsait potansiyelleri var. Ama kök salmadan, bir omurga oluşturmadan, çok da özenli sayılmayan bir kurgu anlayışıyla yarım bıraktığı hikayelerini bir bütün haline getiren Warning, buna rağmen karanlık, tam da olması gerektiği gibi ruhsuz, gizemli ve ürkütücü bir gelecek portresi çizebildiği için görülmesi gereken alternatif bilim kurgu örneklerinden biri. 

14 Haziran 2021 Pazartesi

Shiva Baby (2020)

 
Yönetmen: Emma Seligman
Oyuncular: Rachel Sennott, Danny Deferrari, Molly Gordon, Polly Draper, Fred Melamed, Glynis Bell, Cilda Shaur, Jackie Hoffman
Senaryo: Emma Seligman
Müzik: Ariel Marx

Bir uygulama üzerinden buluştuğu orta yaşlı Max ile para karşılığı birlikte olan genç Danielle, aynı gün ailesinin ısrarıyla bir vefatın ardından cenaze sonrası ölü evinde yapılan Yahudi ritüeli Shiva'ya katılmak zorunda kalır. Kalabalık evde hep rakip olarak gösterildiği Maya da vardır. Ama karısı ve bebeğiyle Shiva'ya gelen Max, Danielle için asıl sürprizdir. Kanadalı yönetmen Emma Seligman'ın 2018 tarihli aynı adlı 8 dakikalık kısa filminden uzun metraja çevirdiği Shiva Baby, bir gün içinde ve tek mekanda geçen bir dram. Seligman, tesadüfün iğne deliği ama imkansız da olmayan bir durumdan beslediği filmini, seyirciyi Danielle'in zihnine kapatarak şekillendiriyor. Bu cenaze sonrası etkinliği boyunca kendisine  durmadan ne iş yapacağını, ne zaman evleneceğini, ne kadar zayıfladığını söyleyip duran bir ev dolusu yaşlı insanla kapalı kalması, bir de üstüne sabah birlikte olduğu adamla aynı evde karşılaşması, Danielle'i farklı bir gerilim filmi karakteri haline getiriyor. Seligman, dedikodulardan, sıkboğaz eden boş sohbetlerden, gelecek planları darlamalarından kurduğu diyalog yoğunluğuyla bir yere varmayan ama Danielle için adım adım nefes alma alanlarını daraltan bir atmosfer yaratıyor. Bir de üstüne bu atmosfere Danielle'in dalgalı ruh hali eklenince seyirci için konforlu olmayan bir ortam yaratılıyor.

Danielle'in destekleyici ve anlayışlı ebeveynlere sahip olmasına rağmen hukuk eğitimi için (ki o da aslında Maya'dan çaldığı bir bahane) kendi harcamalarını karşılama amaçlı erkeklerle birlikte olması ve onlardan biriyle hiç beklenmedik bir ortamda karşılaşması bile yeterince dram ve gerilim malzemesi taşırken, Seligman bu malzemeyi dar bir zaman/mekan içine konuşlandırarak ironik biçimde etki alanını genişletiyor. Bu dar alan dezavantajlarının bazılarından kendini kurtaramamış olsa da, bakışmalar, kayıp bir telefon, bir bilezik, bebek ağlaması gibi unsurlarla tansiyonu yüksek tutma avantajı sağlıyor. Danielle'i bu ortamda tekinsiz ve dalgalı hale getiren bir başka etken de, Max'in saygın bir meslek sahibi ve güzel eşi Kim ile tanışması oluyor. Aynı erkeği paylaşıyor olmasının verdiği özgüvenle kafasında kendini Kim ile bir rekabet girdabına sokan, istediği anda kocasını onun elinden alabileceğini kendisine kanıtlamaya çalışan Danielle, yine filmin gerilimini arttıran bazı acemi girişimlerde bulunuyor. Bu acemilikleri ile hazin biçimde yüzleştiğinde, henüz sahip olamadıklarına öfkelendiğinde, belki de yattığı adamın evli çocuklu bir ailesi olduğunu görerek herkesin kendisini içinde görmek istediği evlilik kurumunun yozlaşmış haline tanık olduğunda ise agresifleşip gerilimi tırmandıran iğnelemelere başvuruyor.


Danielle'in sabah birlikte olduğu Max ile, sonradan ortaya çıkacak bir geçmişi olduğu Maya ile, dedikodu ve akıl verme meraklısı aile dostları ile evde köşe kapmaca oynadığı, hiç birinden de tam olarak kurtulamadığı bu sıradan buluşma, yine bu saydıklarımız sayesinde sıra dışı hale gelmeyi başarıyor. Emma Seligman bir yanıyla da Shiva benzeri köklü gelenekleri aslında insanların birbirlerini çekiştirecekleri, iş bağlantıları yapacakları, birbirlerine caka satacakları, gençlere akıl verecekleri buluşmalar olarak gördükleri fırsatlar olarak konumlandırıyor. Yani kimin cenazesinde olduğunu dahi bilmeyen Danielle, bu din temelli toplumsal sıkışıklıkla da köşe kapmaca oynuyor bir yandan. Yaşlıların zombileri andıran yemek yemeleriyle, gençlere Holokost müzesinde çekindikleri fotoğrafları göstermeleriyle, koca bulmayı statü olarak görmeleriyle ömür çürüten varoluşlarından da dem vuran Seligman, adeta bir aile/akraba/din/gelenek terörü yaratarak Danielle'e ve onun nezdinde bize o evi dar ediyor. Üstelik sanki daha iyisini de yapabilirim dercesine finalde bu kaosu başka bir tek mekana sığdırıp iyice daraltarak ve iyice çekilmez hale getirerek meydan okuyor.

Artık hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş Shiva gibi yüzlerce gereksiz geleneğin yeni nesil için hiçbir şey ifade etmediğini, eski neslin ise sadece mecburiyetten bu seramonilere katlandığını ya da dini içeriği dışında artık sıradan bir eş dost toplantısı olarak kanıksadıklarını bildiğimiz bir çağdayız. Bu tip bir araya getiren mecburi örf ve adetleri çekilir kılmak adına dedikodu yapma, kendi hayatlarını başkalarının hayatlarıyla karşılaştırma, içten içe aşağılama ve bu şekilde rahatlama fırsatı bulan insanlar için, "birlik beraberlik" ifadesi de samimiyetini yitirmiş vaziyette. Bu göstermelik birlik beraberlik vurgusunun ardında artık buna benzer dini, toplumsal dayatmaların azalarak bitmesi gerektiği gibi bir düşünceyi de bilerek veya bilmeyerek yanında getiren Seligman, Danielle'in içine düştüğü durum hakkında yargılayıcı olmamaya çalışsa da, bunun dini bir seramoni fonunda zor olduğu kabul edilebilir. Bu durumu Danielle'in cinsel özgürlüğü ile dengelemek istemesi de aynı fondan usanmış bir cesaret örneği. Neticede bu gibi kendini farklı açılardan işleyebilen ve seyircisine fikir cimnastiği yaptırabilen iyi bir film Shiva Baby... Kısa versiyonunda da rol alan genç oyuncu Rachel Sennott'un, biraz da oyunculuk eksikliklerinden kaynaklı tutukluluklara rağmen Danielle'in içinde bulunduğu kaotik durumun üstesinden çok iyi geldiğini de belirtmeden geçmeyelim.

28 Şubat 2021 Pazar

Little Fish (2020)

 
Yönetmen: Chad Hartigan
Oyuncular: Olivia Cooke, Jack O'Connell, Soko, Raúl Castillo
Senaryo: Aja Gabel, Mattson Tomlin
Müzik: Keegan DeWitt

Aja Gabel'in kısa hikayesinden Mattson Tomlin'in senaryosunu yazdığı, 1982 Lefkoşa doğumlu Chad Hartigan'ın yönettiği Little Fish, fotoğrafçı Jude (Jack O'Connell) ile veteriner Emma (Olivia Cooke) arasındaki aşkın tuhaf bir pandemiyle sınandığı ABD/Kanada ortak yapımı romantik bir dram. Tanışıp flört eden, bir süre sonra da evlenen Jude - Emma çifti, insanların bazen aniden, bazen de yavaş bir şekilde hafıza kaybına uğradığı bu pandemi içinde aşklarına, anılarına sahip çıkmak zorunda kalırlar. Çünkü Jude hastalığa yakalanmıştır ve yavaş yavaş ilişkilerine dair bazı anılarını yitirmeye başlar. Artık hayatımıza nüfuz etmiş pandemi kavramını farklı şekillerde ele almaya başlayan ilham verici senaryolardan biri olan Little Fish, bu defa hastalığı "unutma" olarak tasarlamış. Away From Her, Still Alice, Iris, Poetry ve daha bir çok filme esin kaynağı olmuş Alzheimer hastalığından farklı olarak kurbanlarını sadece yaşlılardan seçmeyen, ne şekilde yayıldığı bilinmeyen, bir balıkçıya teknesini, bir şoföre otobüsünü, bir pilota uçağını kullanmayı, hatta bir maraton koşucusuna durmayı unutturan NIA (Neuroinflammatory Affliction - Nöroinflamatuar Hastalık) adlı bu salgına her an herkes yakalanabiliyor ve tedavisi bulunmuyor. Böyle bir ortamda filizlenen Jude - Emma ilişkisi, ileri geri bir kurguyla, yer yer şiirsel ve sıklıkla beslendiği melankoliyle işleniyor. Böyle bir hastalığın karşısına pek çok şey koyabilmek ve o şeylerin yitirilişini izlemek varken aşk kavramını koyarak kırılgan bir üslupla içinde ne varsa döküyor.

Pandemi ile birlikte eski alışkanlıklarımızı ne kadar süreliğine olduğunu bilmediğimiz biçimde terk etmek zorunda kalışımız hepimizi üzdü. Bu salgın hastalık yüzünden insanlar birbirlerine veda bile edemeden öldü. Onlarla birlikte biz de enkaza döndük. Yapacak çok işleri, görecek çok yerleri, yaşayacak çok şeyleri vardı. Bu yarım kalmışlık, belki de insan hayatındaki en trajik durumlardan biri. Ama daha trajik olanı, hala hayattayken bu yarım kalmışlığı yaşamak. Bu sebepten Alzheimer en acımasız hastalıklardan biri. Yavaş yavaş her şey siliniyor. Kendimizi, sevdiklerimizi, duygularımızı unutmaya başlıyoruz. 2011 yapımı Perfect Sense'de insanların duygu ve duyularını adım adım yitirmelerine sebep olan kurgusal pandemide Michael ve Susan'ın ilişkilerini ayakta tutma çabalarını izlemiştik. 2020 tarihli Yunan filmi Apples yine bir salgın sebepli hafıza kaybı üzerine sade ve duygusal okumalar yapabilmiş bireysel bir dramdı. Perfect Sense'deki kadar kapsamlı ve rahat yüzü göstermeyen bir salgın olmasa da, Little Fish de iki aşığın bir anda kendilerini tam ortasında buldukları, en büyük yıkımı sadece "unutma" olan bir salgına odaklanıyor. Üstelik sadece bu hastalığa yakalanan Jude'un unutması üzerinden değil, Emma'nın sahip olduğu bu aşkı unutturmama çabası üzerinden de bir hikaye kuruyor. Emma, Jude'a sürekli hayatlarına dair sorular sorarak hafızasını kontrol ediyor. Unuttuğu şeyleri ona tekrar hatırlatıyor. Kendi çapında kitaplar okuyor, notlar alıyor. Hatta kendi veteriner kliniğinde Jude'a küçük bir operasyon bile yapıyor. Onun yitirmeye başladığı anıları kendi yitirdikleri olarak görüyor. Ama geçmişi her seferinde yeniden kurmak zorundayken geleceği nasıl inşa edeceği konusundaki çaresizliği yakasını bırakmıyor.


Bu çaresizliğe rağmen, yakın arkadaşları Ben ve Samantha çiftinin yaşadıklarıyla da bu hastalığın tehlikeli yanlarını gören Emma, sevdiği adamın bu şekilde ellerinden kayıp gitmesine karşı her türlü mücadeleyi vermeye çalışıyor. İngiltere'deki annesinin de hastalığa yakalandığını öğrenmesi, Jude'un duygularını unutmamak için ona yazdığı duygusal mektubu duyması, Jude ile bir yandan gelecek planları yaparken, bir yandan da onun unuttuğu boşlukları doldurması Emma'yı bu çaresizlik ve mücadele arasında asılı bırakıyor. Emma, unutmak kadar unutulmanın da bu hastalığın trajedisi olduğunu sonuna kadar hissettiriyor. Öyle ki, unutan zaten ilişkinin önemli detaylarını, ilişki için verilen emekleri unutacak ama asıl acı unutulanın üstüne kalacak. Emma'nın duygu dolu ve çaresizliğini betimleyen monologları, iki aşığın koyu bir gökyüzü altındaki romantik enstantaneleriyle birleşince kaçınılmaz öncesinde beraber geçirilen günlerin değeri seyirciye de geçmeye başlıyor. Jude ve Emma'nın sade ve sevimli detaylarla örülü tanışma, flört, evlilik geri dönüşlerinin romantizm katkısı, bu hastalık sürecini duygu sömürüsünden ve gereksiz yükselmelerden arındırıyor. Bir süre sonra o dönüşlerin aslında filmin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabulleniyor, dümdüz bir kronolojiyle, flashback olmadan anlatılsa bu etkiyi yaratmayacağına inanıyoruz.

Filme adını veren "Küçük Balık", Jude ve Emma'nın evliliklerinin romantik bir sembolü olduğu kadar, balıkların 4-5 saniyelik hafızaları olduğuna dair mite bir gönderme de olabilir. Ama bunun yanlışlığı bilimsel olarak kanıtlanmış, balıkların 4-5 ay önce yaptıklarını bile hatırladıkları tespit edilmiş. Hafızayı birdenbire ya da yavaşça silen salgın fikri gibi senaryo buluşları, kendilerini bilim ve mantıkla açıklamak zorunda değillerdir. Asıl amaç, bu garip salgınların insan ruhunu nasıl etkilediğine yönelik hikayeyi inşa edebilmek ve seyircide empati yaratabilmektir. Little Fish bunu başarabilmiş küçük bir film. Geri dönüşleri, ileri gidişleriyle genel anlamda uyum içinde. Mesela Emma'nın Jude'a "seninle karşılaştığım gün çok üzgündüm" sözü filmin başında, ortasında ve sonunda kendi anlamlarını buluyor. Üzerine çok kafa yorulmazsa sürpriz sayılabilecek ilginç finali de yakışmış denebilir. Eden Lake, Starred Up, '71, Unbroken gibi sert filmlerle daha çok tanıdığımız Jack O'Connell ve Me and Earl and The Dying Girl, Katie Says Goodbye, Sound Of Metal gibi bağımsız dramların hakkını vermiş Olivia Cooke'un güçlü kimyaları, bu iki İngiliz oyuncuyu adı geçen filmlerden tanıyan seyirciyi sarmakta sorun yaşamıyor. Özellikle Olivia Cooke, 2019 tarihli Sound Of Metal'de işitme duyusunu kaybeden sevgilisine karşı fazla işlevli olmayan karakterinin aksine, Little Fish'te hafızasını kaybetmeye başlayan eşine karşı çok daha tutkulu, fedakar ve yıpratıcı bir profil, güçlü bir performans çiziyor. Yıllandıkça Perfect Sense gibi iyi demlenecek bir film olma potansiyeli taşıyan Little Fish, fantastik bir tehdit gölgesinde iyi bir romantizm kuran, kurduğu her şeye de sahip çıkan bir dram.

5 Mayıs 2020 Salı

The Invisible Man (2020)


Yönetmen: Leigh Whannell
Oyuncular: Elisabeth Moss, Aldis Hodge, Harriet Dyer, Oliver Jackson-Cohen, Storm Reid, Michael Dorman
Senaryo: Leigh Whannell
Müzik: Benjamin Wallfisch

Oyuncu/senarist Leigh Whannell, senaryolarını yazdığı Insidious serisinin üçüncü filmi Chapter 3'nin yönetmenliğini yaparak 2015'te sıfatları arasına yönetmenliği de eklemiş, 2018 yapımı Upgrade ile adını duyan kitleyi biraz daha genişletmişti. Yazıp yönettiği üçüncü film olan The Invisible Man, İngiliz bilimkurgu romanları yazarı H.G. Wells'in aynı adlı romanından ilham almış serbest bir uyarlama. Zamansız eserleriyle sanat dünyasını çok etkilemiş, sayısız örnekler çıkmasına sebep olmuş Wells'in en fazla ilham verdiği sanat dalı olan sinema, onun vizyonundan çok faydalandı. Görünmez Adam da bunlardan biri. The Invisible Man diye araştırma yaptığınızda çok sayıda uzun ve kısa metraj filme, aynı zamanda TV dizisine rastlıyorsunuz. Hatta 2000 yapımı Paul Verhooven filmi Hollow Man gibi başka isimlerle de bu fikri izledik. İnsanoğlunun en büyük fantezilerinden biri olan görünmezlik üzerine farklı okumalar yapmaya da müsait bir senaryoyla kariyerine devam etmek isteyen Whannel, bu defa görünmez olan adamı (ki o hep adamdı) değil, onun mağdur ettiği bir kadını merkezine alıyor. Işık bilimi alanında çok önemli çalışmalar yapmış genç ve varlıklı bir bilim insanı olan Adrian ve beraber olduğu kız arkadaşı Cecilia odaklı bir uyarlama bu. Whannel daha açılışta yavaş yavaş gerdiği bir gece yarısı evden kaçış sekansıyla iyi bir ısınma gerçekleştiriyor. Kız kardeşi Emily'nin yardım ettiği Cecilia'nın neden Adrian'dan ve onun lüks yaşantısından kaçtığını anlamadan onu günler sonra polis arkadaşı James ve onun kızı Sydney'in yaşadığı evde görüyoruz. Ama hala huzursuz ve dışarı çıkmaktan korkar bir halde.

Bir gün Adrian'ın intihar ettiği haberini alan Cecilia, üstüne bir de kendisine 5 milyon dolar kaldığını öğrenince rahatlasa da bir süre sonra tuhaf olaylar yaşamaya başlayınca Adrian'ın kendisine musallat olduğunu düşünmeye başlıyor. Zaten bundan sonrasını tahmin etmek pek zor değil. Leigh Whannell'ın senarist/yönetmen olarak vizyonunu, üç filmlik fantastik bilim kurgu gerilim örnekleri üzerine kurmasından artık anlıyoruz. Tutmuş bir filmin mirasını yemeye çalışan Insidious: Chapter 3 doğaüstü güçleri, astral seyahati konu edinirken, daha özgün bir görüntü veren Upgrade, belden aşağısı felç olmuş Grey'e yerleştirilen Stem adındaki yapay zeka implantı sonrası bir süper kahramana dönüşümünü işliyordu. Stem'i icat eden genç teknoloji girişimcisi ve mucit Eron nasıl sadece sesini duyduğumuz bir implantı Grey'in bedeninde müthiş güçlerle donatmışsa, The Invisible Man'in genç mucidi Adrian da görünmezlik sayesinde üstün güçler elde ediyor. Tabii orada Grey, burada da Cecilia bu icatların mağdurları olarak güçlü dramatik odak noktaları haline geliyorlar. Whannell, Upgrade'i tasarlarken muhtemelen aklında bir yerlerde mutlaka The Invisible Man benzeri taslaklar dolaşıyordu. Görünmeyenin sahip olduğu güç üzerine kafa yormayı seven Whannell, o taslakları hayata geçirmek için en iyi fırsatı The Invisible Man'in kendisinde buldu. Üstelik Cecilia sayesinde toplumlarda ve hukuki formlarda bir türlü görünmeyen erkek şiddeti ve tacizini görünür kılmaya yönelik farkındalıklara kapı açacak şekilde.


Sayısız korku/gerilim filminin bel bağladığı, görünmeyen üzerinden inşa edilen gizem malzemesi bu denli bol bir potansiyeli genel olarak iyi kullanan, özellikle Cecilia'nın tek başına göründüğü birçok sahnede adeta o malzemenin tadını çıkaran Whannell, Cecilia etrafındaki insanları Adrian vasıtasıyla ona karşı getirerek hikayesine ivme kazandırıyor. Cecilia'nın etrafındaki çemberi daraltarak onu ancak kendisinin bu durumdan kurtarabileceği bir dizi çıkmaza sokuyor. Fakat bunu yaparken yine Upgrade'de başvurduğu üzere bir süre sonra aksiyondan yardım istiyor. Aslında her iki filmde de durağan anlarda daha etkili bir atmosfer yaratabilirken, devreye sokulan aksiyonla o hava yerini daha hoyrat çözümlerin sağladığı kolaycılığa bırakıyor. Whannell'ın her iki filminde de hikayelerini derinleştirmek ile aksiyon katıp izleyici kitlesini coşturmak arasında kaldığı veya bilerek bu tercihi yaptığı söylenebilir. Mesela Cecilia'nın istediği kadını elde edebilecek özelliklere sahip Adrian'a (ya da Adrian'ın orada olduğuna inandığı boşluğa) "neden ben" diye sormasının cevabı olarak, Adrian'ı terk etmeyi düşünebilen ve terk edebilen tek kadın oluşunun verilmesinden başka cevaplar almak isteyebiliyor insan. Saplantı haline getirdiği kadınlara her türlü kötülüğü yapabilecek erkeklerin varlığı malum. Bunun bir de görünmez adam versiyonunun planlanmış olmasının ardında daha farklı gerekçeler arama ihtiyacı duyulabiliyor.

Filmlerinin sonunda twist seven Whannell, burada da bir değil, iki sürpriz birden düşünmüş. Zaten o görünmezlik prensibi üzerine çok da kafa yormayın demeye getirdikten sonra mantık hatalarını ötelememiz beklentisinde olduğu aşikar. Bunları öteleyip kabullendikten sonra dönüp bakınca fena sayılmayacak entrikalarla renklendirilen film, risk istemediğinin ilanını yapmış oluyor. Oysa hem Upgrade, hem de The Invisible Man bu riskler için müsait senaryo kıvrımlarına sahipti. Yıllar önce gerilim sinemasına önemli bir ivme kazandırmış Saw senaryosuna olan katkılarıyla dönem itibariyle orijinal bir işe imza atmış, başka filmlere ilham vermiş olan Leigh Whannell, kendi yazıp yönettiği filmlerde bütünüyle karanlık kalmak yerine gişeyle de barışık ana akım sinemasına yakın durmak istiyor şimdilik. Sadece yönetmenlik yapacağı yeni projesinin 1981 yapımı John Carpenter filmi Escape From New York uyarlaması olması da bir nebze buna işaret ediyor. Ama The Invisible Man'in en büyük kozu, Cecilia'yı canlandıran, canlandırmakla kalmayıp onun paranoyasını adeta yaşayan Elizabeth Moss olsa gerek. Bir oyuncu için birçok fırsat barındıran böyle bir rolü kendi sınırlarını zorlayarak, detaylandırarak ve seyirciye kolayca geçirerek sunan Moss, belki de kariyerindeki en iyi üç performansından birini burada gösteriyor. Whannell'in bir yazar/yönetmen olarak en iyi filmini ise henüz görmedik galiba.

21 Ocak 2020 Salı

Joker (2019)


Yönetmen: Todd Phillips
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Robert De Niro, Zazie Beetz, Frances Conroy, Brett Cullen, Glenn Fleshler, Leigh Gill, Shea Whigham, Bill Camp
Senaryo: Todd Phillips, Scott Silver
Müzik: Hildur Guðnadóttir

Todd Phillips'in, 8 Mile ve The Fighter senaryolarıyla bilinen Scott Silver ile senaryosunu yazdığı, Road Trip, Old School, Starsky & Hutch, üç filmlik Hangover serisi gibi filmlerin yönetmeni Phillips'in yönettiği Joker, bu referanslardan anlaşılabileceği üzere çok üstün bir yazım barındırmayan, genel olarak iyi çekilmiş, Batman'in ezeli düşmanı Joker'in nasıl Joker olduğu fikrinden yola çıkan bir film. Çizgi roman ve buna bağlı olarak çekilen DC filmlerdeki en özel kötü adamlardan biri olan Joker'in böyle bir özgeçmiş toparlanmasına ihtiyacı olduğu düşünülüyordu. Tabii bu "özel" olma hali, Joker'in nevi şahsına münhasır kara komik kötücüllüğü kadar, 2008 tarihli The Dark Knight filmindeki Christopher Nolan tasarımının ve Heath Ledger performansının ikonik etkisinden kaynaklanıyor. Oyunculara serbest hareket alanı yaratan, içlerindeki canavarı ortaya çıkarmaya yarayan nevrotik bir karakter olarak Joker ayrıca bir nimet. Günlük tanıtım işleri için palyaço olarak köhne bir ajans bünyesinde çalışan, annesi Penny ile yaşayan Arthur Fleck'in zaten var olan arızalarının adım adım Joker'e evriliş detayları da, alelade bir DC filminden farklı olarak dram/gerilim/suç üçgeninde ilerliyor.

Sosyal hizmetlerden terapi alan, ne zaman geleceği bilinmeyen kahkaha nöbetleri nedeniyle üzerinde "Güldüğüm için bağışlayın. Ben hastayım. O anki ruh haline uymayan ani, sürekli ve kontrol edilemeyen gülmeye sebep olan bir hastalık. Beyin hasarı veya belli nörolojik hastalıkları olan insanlarda görülüyor" yazan bir kartla dolaşan, sokaktaki çocuklardan, metrodaki beyaz yakalılardan, işyerindeki arkadaşlarından sürekli zorbalık, itilme, aşağılanma gören Arthur, ünlü bir stand up komedyeni ya da Murray Franklin (Robert De Niro) gibi bir şovmen olmayı hayal eden bir adam. Ne var ki elini attığı her şeyde talihsizlik yaşayan, adeta lanetlenmiş gibi tutunamayan Arthur için hayat her geçen gün daha da zorlaşmakta. Tabii yaşadığı Gotham'da da işler yolunda gitmemekte, ekonomik sıkıntılar, gelir adaletsizliği, suç oranlarındaki artış ve grevlerle boğuşan halk, şehrin varlıklı ismi Thomas Wayne'in de gireceği belediye seçimlerine hazırlanmakta. İş arkadaşı Randall'ın verdiği tabancayı çocuk hastanesinde gösteri yaparken cebinden düşürünce işinden kovulan, annesinin kendisinden sakladığı bir sırrı öğrenince iyice zıvanadan çıkan Arthur'un Joker'e dönüşmesi için önünde pek engel kalmıyor. Todd Phillips bu dönüşümü ağır hamlelerle, hatta güzel komşu Sophie yardımıyla duygusal boşluk seçeneğini de göz ardı etmeden kurguluyor. Şovmenlik, şan, şöhret, Sophie, kısaca her şeyin yolunda gittiği bir hayat illüzyonunda kendini var etmeye çalışan, ama ne kadar uğraşsa da başaramayan Arthur, önüne çıkan beklenmedik bir fırsatla o varoluş arayışının rotasını değiştiriyor.


Gördüğü zorbalıklara karşı tepkisi sert olunca bir anda sefalet ve kaos içindeki Gotham'da servet düşmanı bir vigilante olarak gizem yaratan Arthur'un egosu yükseliyor. Öyle ki, artık ezilmişliğini reddederek, kendi tuhaf hayatının şov yıldızı olmayı seçiyor. The Dark Knight'ta Joker'in söylediği gibi öldürmeyen şey onu tuhaflaştırıyor. Yine o filmde Alfred'in Bruce Wayne'e Joker için söylediği "bazıları için para, şöhret önemli değildir, onlar sadece dünyanın yanışını izlemek ister" seviyesine gelişi kendi çapında görkemli finalle seyircinin yorumuna sunuluyor. The Dark Knight, belki Joker'in öncesini anlamamıza pek yardımcı olmuyordu. Ama suç felsefesini, Gotham'ı kaosa sürükleyerek o kaostan beslenme ihtirasını, Batman ve Harvey Dent gibi kahraman profillerini anarşi ile yıkmak isteme dürtülerini çok iyi anlatıyordu. Öncesine giden bir film olarak burada her ne kadar aralarındaki yaş farkı göze batsa da, Joker'in Bruce Wayne'e olan garezinin köklerini de anlamış oluyoruz. Todd Phillips, bugüne kadar çektiği çerez komedilerin tersine, Joker özelinde komiklik/komedyenlik bağlamında farklı bir tür üzerinden sıfır mizahla kariyerine meydan okuma gerçekleştiriyor. Önceki filmlerden farklı olarak dört başı mamur bir Gotham atmosferi yarattığı söylenemez. Daha çok psikolojik gerilime ve Arthur'un dalgalı ruh haline yükleniyor. Tabii doğal olarak o ruh halinin ilk hakimiyeti başkasına ait.

Daha önce Gladiator (2000), Walk The Line (2005), The Master (2012) ile ödül ve adaylıklar kazanan, ödül ve adaylık kazanmasa da kariyerinde To Die For, Reservation Road, Her, You Were Never Really Here gibi nice güçlü performans barındıran Joaquin Phoenix, aktörler için çok iyi boş alanlar yaratabilen Joker rolünü tam da olması gerektiği gibi güçsüzlük, dengesizlik, acı ve hüzün üzerinden kuruyor. Senaryonun yetersizliklerini kapatmaktansa kendi işine bakan, dengesizlik halinin getirdiği deneyselliği kullanıp sıklıkla kendi yorumlarını kattığını hissettiren aktör, Heath Ledger'in postmodern makyajı altından seyirciye ekonomik biçimde sunduğu parlak oyunculuktan farklı olarak Arthur'un gelgitlerine odaklanıyor. Film zaten %100 bu performansın omuzlarında duruyor. Yerden yüksekliği sadece Phoenix'in boyu kadar. Lynne Ramsay filmi You Were Never Really Here filminde tıpkı Arthur gibi annesiyle yaşayan gizemli tetikçi Joe'nun Ramsay/Phoenix işbirliğiyle işlenişine benzer bir derinlik ortaya konabilirdi. Yani ortada 11 dalda Oscar adaylığı alacak bir film yok. Todd Phillips'in Arthur/Joker karakterinin potansiyel zenginliğine ekstra bir katkısı, heyecan verici herhangi bir yönetmenlik becerisi görülmüyor. Phoenix'in yanı sıra, 2019 içerisinde mini dizi Chernobyl ile birlikte Joker'in tema müziklerine imza atan İzlandalı müzisyen Hildur Guðnadóttir'in çok güçlü (hatta filme fazla bile gelen) müzikal vizyonu da çok değerli. Dünya çapında yaptığı hasılat nedeniyle Joker 2'nin duyurusu da yapıldı. Hayranları çok sevinmiştir elbette. Ama tek kalması onu yıllar içinde daha yalın kılabilir, daha özelleştirebilirdi. Şimdi ikincisiyle karşılaştırılması kaçınılmaz bir film olarak kalacak. Phoenix performansı bir yana, filme bakarsak yeterince adil.

3 Ocak 2020 Cuma

The Lighthouse (2019)


Yönetmen: Robert Eggers
Oyuncular: Willem Dafoe, Robert Pattinson
Senaryo: Robert Eggers, Max Eggers
Müzik: Mark Korven

1630'lu yıllarda New England'da bir ailenin kara büyü ile lanetlenişi sonrası yaşadıklarını konu alan 2015 yapımı The VVitch adlı ilk uzun metrajı ile ses getiren 1983 doğumlu Robert Eggers, Sundance, Toronto, Chicago, Londra gibi onlarca festivalden ödülle dönmüş ümit veren bir yönetmendi. Merakla beklenen ikinci filmi The Lighthouse ise 1890’ların sonunda gizemli ve ıssız New England adasında, iki deniz feneri bekçisinin adım adım delirişlerini işliyor. 35mm kamerayla 1.19: 1 oranında siyah beyaz çekilen film, zaten senaryo olarak içerdiği deneyselliği biçimsel olarak da pekiştirerek üst düzey bir seviyeye ulaşıyor. Metaforlar, mitler, semboller, referanslar, 1920 ve 1940'ların ekipmanlarının kullanılması, filmi her şeyiyle tam bir sanat eseri haline getiriyor. Bu da her zevke hitap etmeyecek, seyirciyi ikiye bölecek bir yapım olduğu gerçeğini öne çıkarıyor. İşin sanat yönünü önemseyen seyirciyi ise gerçek bir sinema şöleni bekliyor. Eggers'in etkilendiği mitler ve sembollere hakim olmayanlara ise olağanüstü bir atmosfer ve oyunculuk performansları teselli oluyor.

Thomas Wake (Willem Dafoe) ve Thomas Howard (Robert Pattinson) adlı geçmişi sırlarla dolu iki deniz feneri bekçisinin, yaşlarından karakterlerine türlü zıtlıklar kuşanmış eril tasarımları, daha en baştan iktidara dayalı dengesiz ve arızalı bir ilişkinin ayak seslerini duyuruyor. Tecrübeli bekçi Wake ve daha önce başka işlerde çalışmış çaylak Howard tekinsiz, gizemli, patlamaya hazır birer bomba gibiler. Howard'ın fenere yaklaşmasını istemeyen, ona sürekli diğer ayak işlerini veren Wake ve ona verilen işleri yaparak sorun istemediğini belli eden ama gördüğü kötü muamele yüzünden içten içe Wake'e diş bileyen Howard arasındaki liyakat farkı, ancak geceleri sarhoş olduklarında ortadan kalkıyor. Şarkı söyleyip dans eden, ertesi sabah ayıldıklarında tekrar eski hallerine geri dönen iki adamın bu son derece dengesiz ilişkisi, bulundukları kasvetli ortamın ve geçen günlerin de etkisiyle geri dönülmez bir girdaba hapsoluyor. Wake'in, içlerinde ölen denizcilerin ruhlarını taşıdığına inandığı martıların eğer öldürülürlerse başlarının uğursuzluktan kurtulmayacağına inanması (ki denizciler albatros ve yunus balıkları için de aynı inanışa sahiptir), buna karşın Howard'ın martılarla geçinememesi, nihayet birini vahşice öldürmesi sonucu artık o uğursuzluğun filmi bir şekilde esir almaya başladığını iliklerimize kadar hissediyoruz.

Gerçi herhangi bir martı ölmese bile iki adam arasında bir şeylerin patlak vermemesinin mucize olacağı kesin gibi. Zaten Eggers öyle bir atmosfer içine filmi inşa ediyor ki, sadece bu iki fener bekçisinin değil, herhangi iki adamın bile yavaş yavaş delirmesi mümkün. Howard'ın ağır iş temposu, denizkızı mitiyle hırpalanan halüsinasyonları, Wake'in kimseyle paylaşmayacak kadar fenere olan tutkusu ve yine dans edilen, yumruk yumruğa kavga edilen sarhoş geceler... Eggers, sinema duygusu yoğun bu boğucu rutini, şok sahnelerle, beklenmedik hamlelerle, kirli bir edebiyatla sürekli yeniliyor. Adeta kendi mitini yaratıyor. Filmi o kadar kestirilemez bir psikolojik gerilim zeminine oturtuyor, her iki Thomas'ı seyirciye o kadar mesafeli hale getiriyor ki, bu belirsizlikler ışıksızlığında adeta eski püskü bir korku tünelinde seyir halinde ilerliyoruz. Tabii buradaki "korku", daha çok deneysel bir muğlaklıktan beslenen, puslu atmosferin kendi içindeki iklim değişikliklerine dayalı dengesizlik halinden ibaret. Ortada güçlü bir senaryo materyali yok belki ama bu iklim Eggers'in her fikrini ustalıkla hayata (ya da kabusa) geçirmesini kolaylaştırıyor. Kapalı alanlarda olduğu kadar, açık alanlarda da inşa edilen klostrofobi ambiyansı, tıpkı gelmeyen gemi gibi seyirciyi filmin çıkışsız dehlizlerine hapsediyor.


The Lighthouse son derece talepkar bir film. Kendisine 10 puan veren birinin yorumunun hemen altında 1 puan veren başka bir seyircinin yorumu var. Bu ikiye bölünmüşlük gayet normal. Béla Tarr, Ingmar Bergman, Alfred Hitchcock sinemasına mesai harcamamış, Edgar Allan Poe veya Samuel Taylor Coleridge (özellikle de The Rime Of The Ancient Mariner) okumamış, bunların haricinde 1920'li ve 40'lı filmlerin sisli ve noir dokusuna, denizci mitlerine, metaforlara bulaşmamış seyircileri zorlu bir süreç bekliyor. Bunların hiçbiri olmasa bile, sinemada stilize görselliğe, etkileyici kadrajlara, heyecana sürükleyen beklenmedik kurgu oyunlarına, kısaca biçime hak ettiği önemi veren kesim için adeta bir nimet. Nereye varacağı bilinmeyen hem ağdalı, hem de kirli diyaloglar, sinir bozucu sesler, bir türlü çözülmeyen lamba gizemi, filmi tuhaf biçimde çekici kılıyor. Aniden Sascha Schneider'in Hypnose adlı tablosunu canlandıran bir sahne çıkıveriyor. Kara mizah bu deneysel ve imgesel yoğunlukta zaman zaman kendine yer açıyor. Eggers, küçük ve izole evreninde kurduğu bu düzeni kaosa çevirmeye, belki de baştan beri içinde bulunduğu kaosu zirveye ulaştırmaya çalışıyor.

Önce usta - çırak görüntüsü veren, gittikçe ezen - ezilen postuna bürünen, sonra filmin arızalı duruşuna sadık bir iktidar ve varoluş mücadelesinde debelenen iki adamın paranoyalarını, öfkelerini, nefislerini dizginleyemedikleri sıradışı bir psikolojik gerilim The Lighthouse. Özellikle The Rover (2014) ve Good Time (2017) ile oyunculuk yeteneğini kanıtlayan Robert Pattinson'ın bunlara bir yenisini daha eklediği, usta aktör Willem Dafoe'nun iyice devleşip kariyerinin en güçlü performanslarından birini sergilediği film, zaman zaman bu ikilinin sahneleriyle karanlık bir tiyatro oyunu duygusu da yaratıyor. Yaptığı yemekleri sevmediği için Wake'in Howard'a okuduğu beddua sahnesi, drama okullarına ders niteliğinde inanılmaz bir oyunculuk gösterisi. Dafoe, olağanüstü performansını o kadar ustalıkla kontrol altında tutabilen bir oyuncu ki, Shakespeareyen bir tiradla bezeli bu sahne sinema tarihinin unutulmaz öfke patlamaları arasında yerini şimdiden aldı. Vahşi bir tabloyu andıran beklenmedik muhteşem bir kareyle final yapan Eggers'in The VVitch'te de çalıştığı görüntü yönetmeni Jarin Blaschke ve müzisyen Mark Korven'in bu güçlü işçilikteki payları da çok önemli. Robert Eggers, 2010'ların önemli gerilim filmleri arasında anılan The VVitch sonrasında The Lighthouse ile elini güçlendirip, yine şarap gibi yıllar geçtikçe değerlenecek bir film çıkarıyor.

16 Eylül 2018 Pazar

Maudie (2016)


Yönetmen: Aisling Walsh
Oyuncular: Sally Hawkins, Ethan Hawke, Kari Matchett, Gabrielle Rose, Zachary Bennett, Billy MacLellan
Senaryo: Sherry White
Müzik: Michael Timmins

Daha çok dizi yapımcısı ve senaristi olarak bilinen Sherry White'ın, 1903-1970 yılları arasında yaşamış Kanadalı ev kadını ve resim sanatçısı Maud Lewis'in hayatından senaryolaştırdığı, İrlandalı yönetmen Aisling Walsh'ın yönettiği Maudie, Kanada/İrlanda ortak yapımı sade bir dram. Ama bu sadelik, sevimlilik hali Hacimli bir hüzün tabakasıyla güçlendirilmek suretiyle ekrana aktarılıyor. Maud Lewis'in hayatının dönüm noktası olan 30'lu yaşlarında başlayan film, öncesinde olanları daha sonra çeşitli şekillerde dile getirmek üzere balıkçı eşi Everett Lewis ile ilişkisi ve yeteneğini keşfetmesi üzerine odaklanıyor. Kanada'nın Nova Scotia'daki Marshalltown kasabasında teyzesi Ida ile yaşayan Maud, eklemlerde iltihap şeklinde meydana gelen romatizmal bir hastalık olan romatoid artrit (RA) rahatsızlığı sebebiyle yürüme ve konuşma güçlüğü çeken, yine de elden ayaktan düşmemiş çok pozitif bir kadın. Maud, birgün kasabanın marketine ev işlerinde yardımcı olacak bir kadın aradığına dair ilan bırakan Everett Lewis'i gördükten sonra sıkıcı hayatını renklendirmek adına bu ilana başvuruyor. Rahatsızlığı gereği ev işlerinde pek iyi olmaması, biraz da başına buyrukluğu nedeniyle onu mecburen işe alan Everett ile başlarda sorunlar yaşamasına rağmen yavaş yavaş ikili arasında bir bağ oluşmaya başlıyor.

Başlangıç noktası olarak bu ilişkiyi seçip merkezine koyan senaryo, Maud - Everett arasında kademe kademe kurduğu şeyi sakin ve duygusal bir tonla yürütüyor. Kaba saba Everett ile, içinde bir sanatçı ruhu taşıyan, fiziksel kırılganlığına karşın güçlü ve inatçı özelliklere sahip Maud, derme çatma küçücük evde aynı yatakta yatmak zorunda kalan iki zor karakter. Aralarında işçi-işveren ilişkisinin, özellikle Maud'un resme olan ilgisini keşfedip bu işten para kazanmaya kadar gidecek bir sürece girmesiyle bir bağlılığa dönüşmeye başlaması, evliliğe doğru yol alması, birbirine alışmış iki insanın samimiyetinden başka bir şey içermiyor. Bu sebeple gerçek hayattan uyarlanmış bir film olmasının birçok detayı filme de aynı samimiyetle yansıyor. Everett'in müşterilerinden biri olan Sandra'nın, Maud'un bu yeteneğini keşfetmesi üzerine onun hayatında çok şey değişeceğini düşünüyoruz. Kendi yaptığı kartpostallar, ahşap üzerine yaptığı rengarenk resimler onun ününü ülke sınırları dışına çıkarıyor. Televizyona bile çıkıyorlar. Ama kendi kendilerine yetmeleri, onların ihtiyacı olan tek şey. Zaten haber olduktan sonra bile hayatlarının değişmemesi, bundan rahatsızlık duymamaları da bunun göstergesi.


Zamanda yapılan hızlı atlamalarla kendini fazla dağıtmak istemeyen film, Lewis çiftinin rutinlerini, sevimli ve huysuz hallerini, yarenliklerini tıpkı o küçücük evleri gibi dar çerçevelerle anlatıyor. Ama Maud'un da söylediği gibi, tüm hayat zaten çerçevelenmiş. Resim yapma motivasyonunda önemli unsurlardan biri olan bu çerçeveleme, aslında o çerçevenin içindekiler kadar, dışında kalan her şeyin de bu hayata dair olduğu fikrine sahip çıkmanın, çizilenlerin çizilmeyenleri de kapsayabilen duygusal potansiyellerine inanmanın sembollerinden biridir. Maud'un sevdiği şeyi yapması, yeteneği ile ilham kaynağı oluşu, bunun yanında iç dünyasındaki yoğunluk nedeniyle verecek çok sevgisi olması onu hayatın farklı mevsimlerinden farklı sahnelerini çerçevelemeye teşvik ediyor. Ama ruhunun derinliklerinde sevilme ihtiyacının sürekli büyüdüğü gerçeği de var. Hastalığı, 30'lu yaşlarından önce bebeğini kaybetmiş olması, dominant Ida teyzesinin himayesinde kendini keşfedememesi gibi sebeplerle hep geride kaldığını hissettiği hayata bir yerlerden tutunma arzusu ona başarının kapılarını açıyor. Önce Everett için çalışıp bir işe yaradığını, sonra da zamanla onunla arasında oluşan bağ ile sevildiğini hissetmek istiyor. Resme olan kabiliyeti sayesinde her iki duyguyu da pekiştiriyor. Bunlardan daha fazlasını istemeyen harika bir kadın Maud Lewis.

Sally Hawkins, Maud Lewis rolüyle parlak kariyerinde canlandırdığı sıradışı ve derinlikli kadınlara bir yenisi daha eklemiş. Ethan Hawke ise bu önemli rol karşısında basit bir eşlikçi olmanın ötesine geçip, tecrübesiyle Maud'un yeni yaşamının şekillenmesindeki en önemli unsur olan Everett'in kaba görüntüsünün arkasındaki duygusal adamın ağır ama emin dönüşümünün üstesinden gelmiş. Başlarda nasıl olacağı merak konusu olan Hawkins - Hawke uyumu, senaryonun incelikli üslubu ve oyuncuların hakim performansları ile kıvamını bulmuş. Aisling Walsh da güçlü bir idare sergileyince, hele de görüntü yönetmeni Guy Godfree'nin gerek dar mekanlarda, gerekse Kanada'nın Newfoundland kırsalında elde ettiği zengin pastoral görüntüler de buna eklenince etkileyici unsurlar çoğalıyor. Ortama uygun ılık country melodileriyle hüznün ve huzurun resmini de yapan Maudie, zaman sıçramaları nedeniyle birtakım boşluklar oluştursa da, başarı üzerine yapılmış sıkıcı biyografilerden farklı olarak kendi halinde ve bu kendi halin güzelliklerini büyük oranda hayat arkadaşlığına uzanan duygusal birliktelik üzerinden görmeye çalışan bir film. Bireysel başarı figürü olarak Maud Lewis'in kişiliği kadar sanatını da kesinlikle önemseyen, ama bunu yersiz biçimde abartmayan, sanatın veya buna bağlı zanaatın yaşam üzerindeki etkileri hakkında farklı bir film aynı zamanda.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

Molly's Game (2017)


Yönetmen: Aaron Sorkin
Oyuncular: Jessica Chastain, Idris Elba, Kevin Costner, Michael Cera, Jeremy Strong, Chris O'Dowd, Bill Camp, Brian d'Arcy James, Graham Greene
Senaryo: Aaron Sorkin, Molly Bloom
Müzik: Daniel Pemberton

Molly's Game, olimpik klasmanda yarışan bir kayakçıdan, 10 sene boyunca tüm zamanların en yüksek meblağlı poker turnuvalarının organizatörlüğüne uzanan yolda Molly Bloom'un yaşadıklarını izlediğimiz bir gerçek hikaye. Bir müsabaka sonrası sakatlandıktan sonra ailesinden uzaklaşıp geçim derdine düşen, adım adım illegal poker dünyasına girip beklenmedik bir kariyer yapan Bloom'un hikayesi gerçekten bir filmi hak ediyordu. Filmin başında FBI'dan baskın yiyip gözaltına alınan Molly'nin sesinden geçmiş ile şimdiki zamanı arasında mekik dokuyarak bu ilginç yükselişe tanık oluyoruz. Aralarında Hollywood yıldızları, sporcular, iş dünyasının tanınmış isimleri ve Rus mafyasının bulunduğu müşteri portföyü açığa çıkınca bir anda kurtlar sofrasında tek başına kalıyor. Servetine el konmuş, medyanın ve kamuoyunun gözü önündeki Molly için durum hiç de iç açıcı değil. Üstelik elinde müşterilerinin mesajları, mailleri ve yazışmalarının bulunduğu kirli çamaşırlarla dolu bir hard disk de mevcut. Güçlü bir avukata ihtiyaç duyuyor ve birkaç duraktan sonra onlardan biri olan Charlie Jaffey (Idris Elba) ile anlaşıyor.

Molly Bloom'un aynı adlı kitabını beyaz perdeye uyarlayan ve yöneten ise Aaron Sorkin. Bu da, The Social Network, Moneyball, The Newsroom dizisi, Steve Jobs gibi konuşkan bir senaryo izleyeceğimiz anlamına geliyor. Nitekim durmak bilmeyen diyalog temposu içinde sıklıkla altyazı okumaktan oyuncuların jest ve mimiklerini kaçırdığımız bir film ortaya çıkıyor. Kitabı okumayanlar için Bloom'un anlatım üslubu Sorkin senaryosu ile nasıl örtüşüyor bilmiyoruz. Ama şu haliyle sanki koskoca kitaptaki tüm cümleleri kendi uzun ve hızlı stiliyle 140 dakikaya sığdırmak isteyen bir Sorkin var yine. Bloom'un kitaptan çıkma cümleleri, filmde onu anlatıcı pozisyonunda çok daha etkin kılarken, karşılıklı konuşmalarda Sorkin'in eli değdiği çok belli pratiklerde bazı sorunlar yaşıyor. Örneğin, karakterlerin birbirlerine normalden uzun ve sık sık komplike cümleler kurmaları, üstelik bunu müthiş bir hazırcevaplılıkla yapmaları, aralara espriler, imalar, teşbihler, anektodlar yerleştirmeleri, bu diyaloglara ikna olma konusunda gerçekten zorlayıcı nitelikte. Öte yandan filmin kendini en güçlü ifade ettiği düşünülen alanda en ciddi sorunları yaşıyor olması da gayet normal.

Mesele Sorkin'in kitaptan uyarlanmış senaryosu değil, daha çok uyarlama temposu. Molly's Game, aynı zamanda Sorkin'in yönettiği ilk film. O konuda pek bir acemilik sezilmiyor. Hatta 40 yıllık yönetmen gibi bilinçli, (senaryo gereği) tempolu, direksiyon hakimiyeti iyi bir yönetmenlik sergiliyor. Ne var ki hemen her senaryosunda boğazımıza metin tıkama huyunu da sürdürüyor. Molly Bloom da, Charlie Jaffey de zeki ve konuşkan insanlar. Ama özellikle ikili arasındaki diyalogların yoğunluğu ve sürati neticesinde gerçeklikten uzaklaşmalar baş gösterebiliyor. Sorkin'in bu tip diyaloglardaki karakter tanımlamaları bazen fazla kitabi kaldığından, tumturaklı cümleler de birbirinin ayağını kolayca kaydırabiliyor. Ancak bu durum, özellikle poker sahnelerinde iyi çalışıyor. Tabii oralarda da poker bilgisi olmayan seyirci için dezavantajlar var. Molly Bloom'un yükseliş, sonra dibe vuruş ve yargılanma süreçleri flashback ve şimdiki zaman karışımı olarak ilerlerken, bir de bunun üzerine Dean Keith, Harlan Eustice, Bad Brad gibi poker müdavimlerinin, hatta Matthew Robinson gibi 1930'lardaki bir atletin kısa ama etkili hikayeleri de biniyor ki, Sorkin'in bu kadar çok organize edilecek meselenin altından yine de iyi kalktığı söylenebilir.


Filmin etik açıdan kendiyle barışık olması için elinden geleni yaptığı da görülüyor. Spor kariyeri sonlanınca önce geçim derdine, durumu iyiye gidince de yasadışı poker organizasyonundan kazandığı sefayı sürdürmenin derdine düşen Molly'yi kendi zekası ve çabası ile ayakları üstünde duran güçlü bir kadın karakter olarak görmemiz talep ediliyor. Hesabını bilmedikleri paralarıyla ne yapacaklarının kararını kendileri veren zenginlere istedikleri eğlenceyi sunan Molly'nin, "kumar oynatıp hayatları söndürüyor" diye adil olmayan biçimde yargılanmasını istemiyor. Zaten var olan bu kumarbaz potansiyelini kendi organizasyonuna çekmek için fırsatları değerlendiren Molly'nin yasalara ve kendi prensiplerine bağlı girişimci yönü, hırsı ve zekası bu güçlü kadın figürünün salt bir imajdan ibaret olmadığını kanıtlıyor. Molly'nin psikiyatrist babasıyla bankta yaptığı konuşma, aslında filmin bazı dertlerini çok iyi temize çekiyor. Molly'nin pekçok alanda başarılı olabilecek iken neden bu yolu seçtiğini, baba Larry'nin neden Molly'ye mesafe aldığını, özellikle ergenliğinde birbirlerini çok zorlayan baba kızın yıllar sonra bunun nedenlerini çözümledikleri iyi bir hesaplaşma sahnesi.

Özellikle Jolene, Zero Dark Thirty, Miss Sloane, Miss Julie, The Zookeeper's Wife, Woman Walks Ahead filmlerinde bir erkek oyuncunun gölgesinde olmayan başroller üstlenmiş, gücü ve zayıflıklarıyla merkezde duran kadın karakterleri başarıyla canlandırmış Jessica Chastain, Molly Bloom için biçilmiş kaftanlardan biri. Idris Elba da, Molly'yi savcılarla anlaşma masasında savunduğu sahne başta olmak üzere yer aldığı her sahneye klasını yansıtyor. Güçlü erkeklere karşı güç sahibi olmak, onları kontrol etmek gibi bir amacın gölgesinde, sportif alanda yaşadığı şanssızlık sonrası Molly'nin spesifik olarak kendini ezmeye çalışan erkeklere, en çok da ayakları üzerinde durabilen bir birey olduğunu kendi kendisine kanıtlaması, temelde Sorkin'in çıkarmamızı istediği fikirlerden biri. Bunu yaparken, Molly'nin babasının kızına 3 senelik terapiyi 3 dakikada yapmaya çalışması gibi hızlı ve teferruatlı cümlelerle seyirciye yapıyor adeta. Belki de romanın okunmuş kadar olmasını istiyor. İyi bir yönetmen olduğunu da göstermiş olan Aaron Sorkin'in en iyi yanı olan senaristlik, hala onun en çok tartışılması gereken yönü olmaya devam ediyor.

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Rumble: The Indians Who Rocked The World (2017)


Yönetmen: Catherine Bainbridge, Alfonso Maiorana
Müzik: Benoît Charest

Catherine Bainbridge'in Alfonso Maiorana ile birlikte yazıp yönettiği Rumble: The Indians Who Rocked The World, yıllar boyu hor görülmüş, asimile edilmiş, dışlanmış, katledilmiş Amerikan yerlilerinin tarihte bıraktıkları etkileri bu defa müzik tarihi içinde inceleyen kapsamlı bir belgesel. Tabii bir müzik belgeseli olması, onun tarihi, kültürel, toplumsal ve psikolojik gerçekleri devre dışı bırakmış olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersi, Bainbridge ve Maiorana bu gerçeklere sıkı sıkıya bağlı bir belgesel meydana getiriyorlar. ABD Hükümetinin 1907'de, Amerikan yerlilerinin müziklerini kaydetmek için bir komisyon kurduklarını, çünkü bu şarkıların geleceğe aktarılmayacağından emin olduklarını belirterek sözlerine başlayan film, aslında bu müziklerin nasıl ve kimler tarafından geleceğe aktarıldıklarını örneklerle bir bir önümüze seriyor. Bu örneklerin birçoğunu tanıyor (bazılarının yerli olduklarını yeni öğrenip şaşırıyor), tanımadıklarımızla tanışıyor, bıraktıkları tutkulu ve kalıcı etkileri görünce hayran kalıyoruz. Bu yerli müziklerinin rock, r&b, blues, pop, caz gibi farklı türler üzerindeki öncü ve dönüştürücü rolü karşısında hayranlığımız daha da artıyor.

Belgesel, Jimmy Page'den Iggy Pop'a pekçok kalburüstü müzisyenin hayatını değiştirmiş olan Link Wray'in etkilerinin müzik dünyasındaki yansımaları ile başlıyor. Wray'in 1958'de yayınladığı Rumble, gitarda ‘feedback' ve ‘distortion'ın ilk kez kullanıldığı, aynı zamanda tamamen enstrümantal bir parça olmasına rağmen radyolarda çalınmasının yasaklandığı ilk şarkı olması nedeniyle müzik tarihinde önemli bir yere sahip. Ama Link Wray ile ilgili çoğu kişinin bilmediği şey ise onun kızılderili köklerinden geliyor olması. Rumble'ın ikonik gitar melodisiyle kendinden geçmiş, hatta hayatı değişmiş müzisyenlerin bu şarkı ve Wray hakkında yorumları, bu etnik gerçeğin öne çıkarılmayı hak ettiği bir filtre ile sunuluyor. Bainbridge - Maiorana ikilisi, önce farklı müzik türlerine ait öncü isimleri ve onların hem etnik, hem de müzikal köklerini bir arada ele alarak bunları sağlam kanıtlar, dürüst ve zekice yorumlarla destekliyor. Etnik müzik araştırmacıları, tanınmış müzik yazarları, tecrübe abidesi müzisyenler, tarihçiler, hepsi çok çarpıcı örnekler vererek müzik dünyasındaki "yerli" etkisinin doğuşu, gelişimi ve bilinmeyenlerini açıklayarak ağzımızı açık bırakıp, tüylerimizi diken diken ediyorlar adeta.

Rock kulvarındaki Link Wray etkisinin ardından, onlarca çeşit blues formundan hangisi olursa olsun, Eric Clapton'dan Bob Dylan'a yüzlerce müzisyene ilham kaynağı olmuş Charley Patton'ın da bir kızılderili olduğunu öğreniyoruz. O Charley Patton ki, günümüzde blues müziğin atalarından sayılan Pop Staples, Son House, Howlin' Wolf'a gitar çalmayı öğretmişti. O Charley Patton ki, gitarını aynı zamanda bir davul gibi ritim tutmak için de kullanmıştı. Ve o davul ki, kölelik zamanlarında asi bir enstrüman olarak tanımlandığı, insanları isyan çıkarmak için organize etme kapasitesine sahip olduğu için yasaklanmıştı. Ama Patton'ın geride bıraktığı müzikal öncülüklerin o dönemin dinamiklerine meydan okuması, günümüze kadar ulaşabilmesi kaçınılmazdı. Çünkü bunlar insana, insan özgürlüğüne dairdi. Aynı şekilde 20'li ve 30'lu yıllarda cazın konumlandırılışında bir köşe taşı olarak kabul edilen Mildred Bailey, içinde Amerikan yerli kanı da bulunan karışık bir etnik kimliğe sahip Jimi Hendrix, Come and Get Your Love ile (Guardians Of The Galaxy'nin jenerik şarkısı) büyük bir hit şarkıya imza atan Redbone, pop sahnesinden Taboo (Black Eyed Peas), 80'ler hard rock döneminde çok başarılı bir gitarist iken yolunu şaşıran Steve Salas (Apache) ve onu köklerine döndüren davul virtüözü Randy Castillo (Ozyy Osbourne), kızılderili olmanın gururunu taşıyan isimler.

 
Ünlü olmaya başladığı zamanlarda "kızılderili olduğun için gurur duy, ama bunu kime söylediğine dikkat et" diyen tavsiyelere uyduğunu söyleyen Robbie Robertson, The Hawks ve The Band isimli gruplarıyla neredeyse etkilemedik müzisyen, hatta Martin Scorsese gibi başka branşlardan insan bırakmamıştı. Taj Mahal, John Lennon, Eric Clapton, George Harrison, Jackson Browne, John Trudell gibi dev isimlerin hayran olduğu kızılderili kökenli gitarist Jesse Ed Davis ve onun başarı ve hüzün dolu hikayesi de belgeselde yer almakta. Aktif biçimde yorumlarıyla izlediğimiz Robertson ve Trudell, filmdeki bu kısa hikayeleri daha da anlamlandıran müdahalelerde bulunuyorlar. Özellikle ırkçı faşist yönetimlere ve Vietnam Savaşı'na tepki olarak protest bir dönüşüm geçiren folk müzikte ise Joan Baez'den önce Buffy Sainte-Marie, Bob Dylan'dan önce Peter La Farge vardı ve ikisi de kızılderili köklerinden geliyordu. Üstelik FBI onları kara listesine aldı, radyo ve televizyonlar onları yasakladı. Buffy Sainte-Marie'ye göre bu yasakların sebebi -bize de tanıdık gelecek şekilde- direk radyo ve TV'ler değil, onları satın alıp köleleştirmiş petrol şirketleri, uranyum hırsızları, yani kitlelerin protest müzik sayesinde etkileneceğini bilen rant sahipleri olduğunu ifade ediyor.
 
29 Aralık 1890'da Amerikan Ordusu Wounded Knee'de 300'den fazla kızılderiliyi katletmişti. Bunların arasında Ghost Dancers denilen kabile müzisyenleri ve dansçıları da bulunuyordu. Belki şu an o günlerden uzaktayız. Ama ırkçılık ve faşizm dünyanın çoğu yerinde irili ufaklı şekillerde hala varlığını sürdürmekte. Üstelik bu baskı odakları sıkıştıkça "köklerimizi unutmamalıyız, geçmişimize sahip çıkmalıyız" diye kendi sınırlı geçmiş algılarını insanlara dayatmaktalar. Oysa bu belgeselde sadece müzisyen camiasındaki örneklerini gördüğümüz kızılderili toplumunun başka alanlarda da ne kadar aktif ve ilham verici olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yok. Özellikle tarihçi ve genetikçi Erich Jarvis'in çok güzel özetlediği, burada yorumlaması çok uzun sürecek bilgiler ışığında, Afro-Amerikan toplumun kızılderililerle olan organik bağları, o sahip çıkılması gereken asıl geçmişin ne olduğunu gayet net biçimde ortaya koyuyor. Dünyayı etnik renklerden, kızılderililerden, yerlilerden, azınlıklardan, dışlanmışlardan, ötekileştirilmişlerden ayrı düşünmemiz mümkün değil. Belgeselin pekçok mesajı arasından, toplumu siyah-beyaz, zengin-fakir, kadın-erkek, Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi ayrıştırmalarla bölmeden maddi manevi rant elde edemeyen faşizmin, filmin adına istinaden er ya da geç "gümbürdemeye" mahkum olduğu mesajını da alıyoruz.