2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2008 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Elegy (2008)

 
Yönetmen: Isabel Coixet
Oyuncular: Ben Kingsley, Penélope Cruz, Dennis Hopper, Patricia Clarkson, Peter Sarsgaard, Deborah Harry
Senaryo: Philip Roth, Nicholas Meyer
Müzik: Marc Artís Garcia, Christy Carew

Kültür eleştirmen, üniversite hocası ve yazar David Kepesh (Ben Kingsley), öğrencilerinden biri olan genç ve güzel Consuela Castillo (Penélope Cruz) ile ilişkiye girer. Zamanla yaşadıklarının tek gecelik bir ilişkiden olmadığını anlayıp birbirine bağlanan David ve Consuela tutku dolu günler geçirirler. Ama aralarındaki 30 yaş farkı bir türlü göz ardı edemeyen David için, tüm sevgisine rağmen bu ilişkiye alışmak sandığı kadar kolay değildir. My Life Without Me ve The Secret Life Of Words gibi iki başarılı dramın yönetmeni İspanyol Isabel Coixet’nin, Philip Roth’un The Dying Animal romanından uyarladığı Elegy, aslında kendisiyle ilgili en iyi özeti filmin başlarında David’in iç sesinden duyduğumuz bir cümle ile yapıyor: “Yaşlılık arkanızdan iş çevirir!” Film, yüzeyde tek gecelik bir ilişkiden aşka doğru evrilen basit bir kaçamağı ele alır gibi görünse de, aralarında büyük bir yaş farkı olan iki insanın girdikleri ciddi bir ilişkinin anatomisini gerçekçi, aynı zamanda şiirsel bir dille ifade etmeye çalışıyor. Üstelik bunu kavgasız, gürültüsüz ve hüzünlü bir atmosferde gerçekleştiriyor. Filmin odak noktasında yer alan David Kepesh’in, sevgilisi Consuela, en yakın dostu George, yetişkin oğlu Kenny ve çok uzatmalı bir diğer sevgilisi Carolyn arasında irili ufaklı porsiyonlara ayrılmış duygu dünyasına yapılan yolculuklar bütünü olarak da tanımlayabileceğimiz Elegy, genellenmiş doğru-yanlış anlayışı yerine özgür bireyin kendi kişiliğinde bulduğu doğru-yanlış dürüstlüğünün izini sürüyor.

“Yaşlılık” ana başlığı doğrultusunda ilerlese, bu başlığı temel alsa da açtığı diğer yan başlıklarla genç-yaşlı, insan olan herkesin ilişkilerde takındığı farklı tutumların ne kadarının yaşlılığa, ne kadarının gençliğe, ne kadarının “sevgiliye” ait olduğunu araştırıyor. Mesela genç bir insan özeleştiri yaparken, aldatılmasının sebebini kendi fiziğinde, ilgi veya performans eksikliğinde ararken, yaşlı bir insan bu sebebi sadece yaşlı oluşuna bağlar. Aynı şekilde bir genç, kıskançlığının sebebi olarak, sevdiği insan için kendisinden daha iyi birinin varlığından endişeleniyorsa, bir yaşlı ise sevdiği için kendisinden daha genç başka birinin varlığından endişeleniyordur. Yani aralarında yaş farkı olan iki insanın ilişkilerinde yer bulan tüm kavramlar, bu yaş farkının gölgesinde filizleniyordur ve o farkı görmezden gelmek güç bir hal alabilir.


Elegy, bir ilişkiye bakışın yaş ile olan alakasını fazla dolambaçlı yollara girmeden, biraz elitist, bunun yanında dürüst ve samimi biçimde aktarmayı seçtiğine inandıran bir yapıda. Böylelikle genç-yaşlı kim olursa olsun, arasında yaş farkı bulunan ilişkilere bakışın ne ölçüde bağnaz veya hoşgörülü olduğunun sınavını veriyor. David ve Consuela’nın ilişkisi, beklendiği ölçüde tecrübe-tecrübesizlik sorunları yaşamaya başlıyor. Filmin en iyi yönlerinden biri, yaş farkını sorunun kaynağı olarak belirlerken ve onun üzerine dramatik yapısını kurarken, başka filmlerin merkeze aldığı iki karakter arasındaki ırk veya din farklılıklarındakine benzer aşırı gerilimli virajlardan uzak, sadece kişilik çatışmaları ve kadın-erkek farklılığı/benzerliği üzerine yormayan egzersizler yapıyor olması. Tabi Elegy’nin karakterleri gelişmiş bir toplumun kültürlü bireyleri arasından seçilmiş örnekler olduğundan aşk, cinsellik, ihanet, sadakat başlıklarını ele alış biçimlerindeki rahatlık, bu ilişkilerdeki modern ve geleneksel yaklaşım farklılıklarını da yadsımıyor. Bir başka deyişle, söz konusu bu kez aşk olduğunda birey ne kadar dereceli, kültürlü, varlıklı da olsa acemiliklere, tutuculuklara, bencilliklere açık hale geliyor.

David Kepesh’in hayatının izlediğimiz bu kritik kesitinde yaşadıkları, eğitimli ve tecrübeli bir erkeğin bile bir döneminde hazırlıksız yakalanabileceği gerçeğine dayanıyor. David haricindeki tüm karakterler, onun kişiliğinin farklı köşe taşlarını işaret etmeye yönelik olarak tasarlanmış unsurlar. En önemlisi olan Consuela’yı sona bırakarak diğer karakterlerin David’in hangi yönlerini aydınlatmaya çalıştığına değinelim. Bir romantik dram klişesi olarak David’in en yakın dostu George ile dertleştiği sahneler, aynı zamanda iç ses kullanan bir film için fazlalık gibi görünse de, David’in çaresizliğini ve zayıflığını, erkek erkeğe sohbet rahatlığıyla da dürüstleşmesini vurgulamak açısından faydalı. Üstelik hem yaş, hem de cinsiyet açısından kendine en yakın karakter olan George’un “yaşlandığın için endişelenmemelisin, büyüdüğün için endişelenmelisin” benzeri tavsiyeleri ve sırdaşlığıyla David’in içini görmek daha da kolaylaşıyor. David’e yine yaş olarak yakın olan, fakat kısıtlı bir iletişim içinde olduğu bir kadın olarak Carolyn ile paylaştıkları, David’in farklı bir yönünü aydınlatmaya ya da biraz daha solgunlaştırmaya soyunuyor. 20 yıl boyunca aralıklarla görüşen, cinsel ihtiyaçları haricinde bir şeyleri nadiran paylaşan David ve Carolyn’in “sevgililik” hali, bu süre zarfında evrimleşerek disiplinli bir bağlılığa bürünmüş. David’in Consuela ile ilişkisini Carolyn’den gizleme zorunluluğu hissetmesi buna bir örnek. Bu ilişkiyi en iyi özetleyecek kelimeler, David’in kitaplar üzerine öğrencilerine yaptığı “10 sene boyunca tekrar okuyorsunuz kitap değişiyor, çünkü siz değişiyorsunuz ve kitaptan öğreneceğiniz bir şey kalmıyor” yorumunda saklı.

Yıllar önce terk ettiği oğlu Kenny’nin kendinden büyük bir kadına aşık olup, karısı ve çocuğunu terk etme eşiğine gelerek David’den tavsiye istemesi ise, bu kez David’e hatırlamak istemediği geçmişi ile burun buruna gelme, hatalarıyla yüzleşme, kendi içine düştüğü duygusal yoğunluğa benzeyen bir duruma karşı objektifleşme sağlıyor. Kenny’nin babası David’e olan kinine rağmen kapısını çalması, yaşı olmayan aşkın, bireyleri ne kadar derinden etkileyebildiğinin sağlamasını baba-oğul üzerinden pekiştiriyor. Bu noktada özellikle oyuncu Peter Sarsgaard’ın hüzünlü yüzü ile tedirgin tavırlarının buluşması, evli ve çocuklu orta yaşlı bir adam, başka bir kadına tutulmuş aşık, babası tarafından küçükken terkedilmiş oğul kimliklerinin altını, göründüğü kısıtlı süre dahilinde çok güzel çizmekte. Zaten George, Carolyn ve Kenny’nin filmin içinde fragmanlaşmış küçük dramları David’in aşk hikayesine farklı noktalardan anlamlar kattığı kadar, kendi iç dinamiklerinde gizemlerini ya da sıradan gerçekliklerini koruyan vaziyetteler.


"İnsanın hayatındaki en büyük sürprizler yaşlıyken olur" diyen Tolstoy'dan alıntı yapan David, latin güzeli Consuela ile planlamadığı bir aşkın içine düşünce, yukarıda sözünü ettiğimiz çevresinin farklı motivasyonlarına rağmen kendini bu sürprize teslim etmeyi başarıyor. Fakat film boyunca gördüğümüz bir vakur duruş, yaşlılığın getirdiği bir ihtiyat da sıklıkla hissediliyor David’de… Kendini Consuela’ya bıraktıktan sonra adeta duygusal özgürlüğünü yeniden kazanan David, yine de içinde tuttuğu “genç sevgiliyle bir geleceğinin olamayacağı” sabit fikrine yenik düşme eğiliminde. Genç yaşına rağmen benzer bir olgunluk Consuela’da da seziliyor. Ancak kendinden 30 yaş büyük sevgilisini ailesine, arkadaşlarına bir partiyle tanıştırmak isteyecek kadar bir salıverme, David’in yetişkin özgürlüğünün sınırlarını çizmekte gecikmiyor. O noktadan sonra da duygusal çözülme sürecine giriliyor. Gerçek yaşamdaki ilişkiler de hep bunun gibi sebeplerden dolayı kendini inkar etmeye başlıyor: İnsan hem değişiyor, ama bir o kadar da aynı kalmayı başarabiliyor. Dönem dönem değişen ve aynı kalan bir insan, aynı özelliklere sahip bir başka insana aşık olduğunda bu eşleşmezlik daha fazla yüzeye çıkıyor.

Aslında Elegy’nin hikayesi çok basit, hatta sıradan. Ama kendinden ortaya çıkan fazlalıkları, sıradanlıkları, tanınmışlıkları yoğunluğa dönüştürmesi veya izleyenine öyleymiş gibi aktarması için gerekli donanımı da bu basitlikten sağlıyor. Isabel Coixet’nin bu basitliği asla dışlamayan, yer yer süsleyen anlatımı, Elegy’yi aşktan başı dönüp ayakları yerden kesilmiş bir romanstan ziyade, ufuk çizgisine bakan vakur bir ağıta dönüştürüyor. Ben Kingsley ve Penélope Cruz’un iki aşık olarak tutturdukları kimya tartışmaya müsait de olsa, biraz da hikaye gereği bilinçli bir tercih olduğu izlenimi bırakıyor. Fakat bu durum ikilinin birinci sınıf performanslarını kesinlikle etkilemiyor.

12 Mart 2025 Çarşamba

Himalaya, Where The Wind Dwells (2008)


Yönetmen: Soo-il Jeon
Oyuncular: Min-sik Choi, Hamo Gurung, Namgya Gurung, Tsering Kipale Gurung
Senaryo: Soo-il Jeon

Choi, çalıştığı şirketin yeniden yapılanmaya gitmesi sonucu işten çıkartılmıştır. Kardeşinin fabrikasında çalışan işçilerden biri olan Dorgy ölünce ailesine ondan kalanları vermek üzere Nepal’in bir köyüne doğru yola çıkar. Fakat oraya vardığında Dorgy’nin ailesine onun öldüğünü söyleyemez. Misafir olduğu süre boyunca dağ köyünde sudan çıkmış balık gibidir. Amacı belli olan yolculuğu, bu huzur dolu köyde hissettikleriyle kendi iç yolculuğuna dönüşecektir. Soo-il Jeon’un yazıp yönettiği Himalaya, Where The Wind Dwells, minimal anlatımını benzersiz doğal görüntülerle süslemiş, özünde hüzünlü bir yapım. Bulunduğu coğrafyayı o kadar güçlü resmetmiş ki, sağanak yağmuru, parlayan güneşi, Himalayalar’dan esen soğuk rüzgârları iliklerinde hissetmek isteyen seyirciyi memnun etmesi neredeyse kaçınılmaz.

Tıpkı bu kayıp ama gerçek dünyaya yolculuk yapan Choi gibi şehirli olması muhtemel o seyirci için çoğu kez turistik anlamlar ifade etse de, Nepal köyünün son derece etkileyici iklimi, bitki örtüsü, kültürel ilginçlikleri bir araya geldiğinde ıssızlığın ortasında yeşeren yalnızlığın ve insanî saflığın bırakacağı etki, filmin anlatım tercihleri düşünüldüğünde seyirciden seyirciye değişebilir. Bu pastoral, kültürel ve belgesel doku, filme huzur/hüzün yüklü felsefi bir derinlik katıyor. Ama öte yandan, filmin katmanlaşamayan hikâye boyutu finale ulaşıldığında aynı etkiyi yaratamıyor. Yaratıyorsa da bunu sağlayan yine o büyülü dokudur. Zaten filmin ana gâyesinin aileye verilmesi gereken ölüm haberinden ziyade, Choi’nin yaşayacağı arınma yolculuğu olduğunu düşünüyorum. Şehrin acımasızlığından kaçıp kendini o doğal dokuda bulan Choi ile seyirci arasında kurulan bağ ne düzeyde olursa olsun, seyircinin o coğrafya ve kültürle kurduğu bağın önüne geçmesi zor. Başka bir deyişle, Soo-il Jeon’un aracı olarak yansıttığı doğal ortam, insanı ve ona ait olan her şeyi içinde öğütüp, dışarıya saf ve temiz bir şekilde sunabilecek kadar yetkin. Min-sik Choi (Failan, Old Boy, Crying Fist, Sympathy for Lady Vengeance) gibi müthiş bir oyuncunun varlığı filmin uluslararası arenada daha fazla duyulmasına yol açmıştır muhtemelen. Ama o öğütme sayesinde oyunculuk bile kendi çöplüğünde o doğallığa ayak uydurmak zorunda kalıyor.

Karma getiren Himalaya rüzgârlarının küçük bir çocuğun flüt nağmelerine karıştığı, göz alıcı bir güneşin ağızdan buhar çıkartan soğuk havayla dost olduğu, ama ne var ki insanların büyük şehirde para kazanabilmek için terk etmek zorunda kaldıkları bu yeryüzü parçası, Soo-il Jeon’un ellerinde biz şehirde yaşanlar için türlü anlamlara gebe. Film içinde ekmek kırıntıları gibi bıraktığı soru işaretleriyle Nepal hakkında araştırma yaptırtacak, hatta oralara gitme arzusu uyandıracak kadar üstelik. Belki de gerçek arayış ve buluşun insan eli değmemiş, ya da saflığını yitirmemiş insanların elinin değmiş olduğu coğrafyalarda yaşanabileceğinin inancına uyandıracak kadar.

12 Ağustos 2024 Pazartesi

A nyomozó (2008)


Yönetmen: Attila Galambos
Oyuncular: Zsolt Anger, Judit Rezes, Pálma Pusztai, András Márton Baló, Péter Blaskó, Csaba Czene, Andrea Spolarics, István Juhász, Éva Kerekes, Zoltán Tamási, József Tóth, Zsolt Zágoni, Ilona Kassai
Senaryo: Attila Galambos
Müzik: László Melis

Tibor Malkáv, tedavisi oldukça pahalı bir hastalığa yakalanan annesini iyileştirme derdinde sıradan bir patologdur. Sonra bir gün bir yabancı çıkagelip başka bir yabancıyı öldürmesi için ona para teklif eder. Annesini kurtarmak adına parayı kabul eder ve karşılığını verir. Ama sonra eline bir mektup geçer. Mektubu kurbanı yazmıştır. Bu kişi ona bir yabancıdan çok daha yakındır. Böylece tek seferlik kiralık katil Tibor, kurbanının kim olduğunu araştırmaya başlar.

A nyomozó, sakin anlatımını gizemli bir suç örgüsüyle bütünleştirmiş çok şık bir film. Başlangıçta filmi sürüklemesi gereken Tibor karakterinin fazlasıyla mekanik, hatta ruhsuz duruşuyla Avrupalı bir Coen anti-kahramanı izlenimi veren görüntüsü adım adım bu ruhsuzluğa anlam kazandıran, kendini o ruhsuzluk içinde var eden, aslında farklı bir ruh sahibi olduğunu gösteren bir ustalıkla ele alınıyor. Konusu itibariyle de şüphelileri ve onların gerekçeleri ile bilinen cinayet şablonunun ezberini bozmaya oynuyor. Zira cinayeti işleyenin filmin baş karakteri Tibor olması nedeniyle bu defa kayıp bir katili değil, cinayeti ustaca kurgulamış olan azmettiriciyi bulmamız gerekiyor.


Tibor’un annesini tedavi ettirme dürtüsüyle karıştığı gizemli cinayeti profesyonel bir kiralık katil gibi işlemesinin ardından oluşan kafa karışıklığı giderek yerini daha kabul edilebilir bir seyre bırakıyor. Çünkü soğukkanlı, duygusuz (ya da duygularını göstermemekte son derece usta) ve dümdüz bir kişilik olan Tibor’un mesleği gereği ölüm ve ölülerle olan yakın ilişkisinin sağladığı destekle çok pratik, aynı zamanda seyirciyi de güvende hissettirecek müthiş bir zekâya sahip olduğunu anlıyoruz. İş sadece sebebini bilmeden, maktülünü tanımadan katil olmasının ardındaki gerçekleri merak etmesine kalıyor. Orada da devreye öldürdüğü adamın kendisine önceden yazdığı mektup girince Tibor’un macerası başlıyor. Çoğu dedektifin aklına gelmeyebilecek kurnazlıklar ve cesur hamlelerle kendi işlediği cinayeti aydınlatma peşine düşüyor.

Sırf bu durum bile birçok senariste ilham verebilir. Macar yönetmen/senarist/oyuncu Attila Galambos’a verdiği ilhamın yine kendisi tarafından hayata geçirilişi, Tibor gibi benzerine az rastlanır bir kişiliğin yardımıyla farklı bir Agatha Christie dokusu taşımıyor değil. Ama bu dokuya Avrupalı kimliğini koruyarak ve üzerine kara film deneyimi de katarak ilerliyor. Tibor’un etrafında şekillenen karakter çeşitliliği, hemen her “katil kim” filminde (gerçi buradaki arayış “plânlayıcı kim”e dönüşmüş durumda) olduğu gibi hedef şaşırtmayı amaçlamış olsa da, senaryonun bu çeşitliliğe verdiği değer kendini belli ediyor. Özellikle kendi kurmacası içinde bir başka kurgu daha barındırdığı iddiasını öne sürmekten geri durmuyor. Tibor’un kürsüde yer aldığı, filmin tüm kadrosunun katıldığı ve filmdeki konumlarını amfi düzeninde tartıştıkları sahnenin yaratıcılığı, bu kurgusallığı bir senaryo atölyesi ciddiyetine konu edilecek denli tartışmaya değer, tabiî aynı zamanda mizahi bir düzleme taşıyor.


Tüm olumlu yönlerine rağmen A nyomozó’nun en önemli unsuru hiç kuşkusuz Tibor. Birçok yönden filmin kendisinin olduğu kadar Tibor’un da sahip olduğu cinayet romanı kahramanının gizemli edebî yönü filme de yansımış denebilir. Bunun yanında roman anlatıcısının onun hakkında söyleyebileceği kişilik özelliklerini bizzat kendisinin dile getiriyor olmasının da orijinal bir yanı var. Mesela alımlı ve sevimli kız arkadaşı Edit ile fiziksel yakınlaşmadan kaçınmasını “ben öyle şeyler bilmem” şeklinde açıklaması, yapılan espriler karşısında “benim espri anlayışım pek yoktur” demesi gibi tepkileri (veya tepkisizliklerin) böyle bir karakteri ironik biçimde sempatik kılması da önemli bir başarı. İçine düştüğü kriminal durumun türlü kişilik zaaflarını da beraberinde getirmesi beklenirken, soğukkanlılığını ve zekâsını muhafaza eden, insanlara doğru sorular sorarak, insanlara doğru yerlerde yalan söyleyerek şüphelileri sıkıştırmayı ya da sıkıştığı yerden kurtulmayı beceren Tibor’un tasarım ve uygulanışı çok başarılı. Sıradan bir adamın sıra dışılığı, bu her iki ucun da hakkını veren sahnelerle pekiştiriliyor.

Yine başlangıçta Zsolt Anger’ın iki önemli ödül kazandığı Tibor karakterini canlandırırken benimsediği minimalliğin aslında tam da bu filmin ihtiyacı olduğu hissediliyor. Ama özellikle Tibor’un kendisine doğrultulmuş bir silahı iki saniyede sahibine iade edişinin hemen öncesinde, silah sahibine olduğu kadar seyirciye de oynadığı kısacık karakter yükselişi kandırmacası, sonra tekrar saniyesinde Tibor normalliğine döndüğü sahne olağanüstü. Sanki aktör bile değilmiş izlenimi veren Zsolt Anger’ın yanında filmde neredeyse hiç kötü oyuncu olmaması da bu artılara eklenince Attila Galambos’un filmi mutlaka izlenmesi gereken küçük suç filmleri arasında yerini gururla alıyor.

31 Mart 2024 Pazar

Largo Winch (2008)



Yönetmen: Jérôme Salle
Oyuncular: Tomer Sisley, Kristin Scott Thomas, Miki Manojlovic, Mélanie Thierry, Gilbert Melki, Karel Roden, Steven Waddington, Anne Consigny
Senaryo: Jérôme Salle, Julien Rappeneau
Müzik: Alexandre Desplat

İş adamı Nerio Winch ölünce, şirketinde iktidar savaşı başlar. Yönetim kurulu üyeleri eski patronlarının herkesten gizlediği Largo adında bir oğlu olduğunu öğrenince şaşırırlar. Maceraperest, isyankâr ve savaşçı bir ruha sahip Largo, tehlikeli bir yaşam sürmektedir. Babasının öldüğünü öğrenince, şirketin kontrolünü ele geçirmek için amansız bir mücadeleye girişir.

Uzun bir aradan sonra film izleme fırsatı bulduğum zaman diliminde gördüğüm (görmek zorunda kaldığım!) Largo Winch adlı Fransız aksiyonu, o zaman dilimini "vakit geçirmek" yönünden tatmin etti diyebilirim. Sinema elbette genel anlamda bir vakit geçirme sanatı değil. Zaten bu film de sanatsal yönleriyle değerlendirilecek türden değil. Çizgi romandan TV dizisine kadar uzanan bir geçmişi varmış. Filmi çekildiğinden de yakın zamana kadar haberim bile yoktu. Sürüklemesi, aksiyonu, entrikası, şunu bunu derken suya sabuna dokunmadan kendini izleten bir yapıda. Sinema tarihine damgasını vursun diye çekilmemiş, daha çok bir grup insanın "Cumartesi akşamı sessiz sinema geyiğine girmeyelim, oturup kuruyemiş eşliğinde 100 dakikalık bir film izleyelim, sonra da normal hayatlarımıza geri dönelim" zihniyetine hitap eden bir film.

Saydığım özelliklerden özellikle "entrika" kısmını cımbızlamak isterim ki, filmin olabildiği kadar en yağsız, kemiksiz kısmı da orasıydı sanırım. Film entrika yönünden öyle tekinsiz bir ortam yaratıyor ki, Largo Winch rolündeki Berlin asıllı başrol Tomer Sisley dışında kimseye güvenemeyecek hale gelebiliyorsunuz. Bir süre sonra sürprizleri adeta otomatiğe bağlayan filmin aksiyon ıvır zıvırlarını, dramatik klişelerini dahi fazla takmamaya başlıyorsunuz. Çizgi roman oluştururken belki borsa simsarlarından veya işletme mastırı yapmış takım elbiselilerden de yardım alınmış olabileceğini düşünüyorsunuz. Miki Manojlovic, Kristin Scott Thomas, Karel Roden gibi çok beğendiğim oyuncuların, oyunculuklarını değil de karakter dolduruşlarındaki yeterliliği görüp filmi daha izlenilir kılmalarına yakınlaşabiliyorsunuz. Gerisi zaten malum.

22 Mart 2023 Çarşamba

Body Of Lies (2008)


Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Russell Crowe, Mark Strong, Golshifteh Farahani, Ali Suliman, Simon McBurney, Alon Abutbul
Senaryo: David Ignatius, William Monahan
Müzik: Marc Streitenfeld

Meşhur Davos moderatörü DavidOne MinuteIgnatius’un aynı adlı kitabından William Monahan’ın filme uyarladığı, usta yönetmen Ridley Scott’ın yönettiği Body Of Lies, Amerika’nın Ortadoğu politikalarını her yönüyle malzeme yapmaya kararlı Hollywood’un son numarası. Son dedik ama belki ondan sonraki şu kısacık arada bile birkaç film çekilmiştir muhakkak. Bu filmler sürekli çekilecek, çekilmeli de… İzleyici bu filmlerin samimiyetini ve cesaretini kendi doğruları ışığında elekten geçiriyor, sağduyulu yanlarıyla milliyetçi söylemlerini birbirinden ayırt ediyor kendine göre. Edemediği anlarda ise kendi tarafından baktığı politik yönlerin yanlışlığını veya eksikliğini eleştiriyor. Bu sayede en azından gündemde tutuyor. Benzer eleştirilere oldukça müsait Body Of Lies, eskilerin “casus / ajan filmi” dedikleri türün günümüz teknolojisiyle kuşatılmış, aksiyonel hale sokulmuş cinsinden bir politik yapım.

Arap ülkelerinin tepesine yerleştirdiği uydularıyla, şehirlerine soktuğu bembeyaz Amerikalı ajanlarıyla (hatta DiCaprio bir ara Arap kılığına bile giriyor!) terörist avına girişen CIA’nin çalışma metodları üzerine fikir jimnastiği yapmaya soyunuyor. Çölün ortasında bile uyduları ekebilen, arı kovanına muhbir nasıl sokulur dersi veren zekâ dolu tekniklere karşı, en son teknoloji ile çalışan Amerikan istihbaratındaki birtakım güvenlik açıklarını bu sayede tespit etmiş olan Ignatius, İncirlik üssünü bile potaya dahil ettiği Ortadoğu monopolisinde İsrail’in esamesini neredeyse hiç okumadığından ötürü kendisi de açıklar veriyor. Onun yerine yakışıklı ajanını Arap hemşire ile masum bir gönül ilişkisine sokmayı tercih ediyor. Ama CIA’nin sahte bir cihad finansörü yaratıp, en büyük hedefi olan El Kaide’nin en mühim isimlerinden birine yem atmasının, muhbirlere karşı ciddiyetsiz tutumunun, çıkarları dışında kalan herkese ve her şeye duyarsız oluşunun getirilerini ve götürülerini iyi yansıtmış bir film denebilir.


Ridley Scott’ın tecrübeli yönetimi, sevdiği oyuncusu Russell Crowe’un sanki 15 yaş birden almış görüntüsü, DiCaprio’nun görüntü olarak her zamanki gibi tam oturtamasam da (bıyık ve sakalı attığınızda istihbarat biriminin kilit bir ajanı değil de, sınıf başkanı görünümünde sanki) oyun olarak yetkinliği (işkence sahnesinde iyi iş çıkarmış örneğin) ve tabii Ignatius’un politik aksiyonlardan hoşlananları yüzüstü bırakmayan teorileriyle, türün meraklılarına tavsiye edilebilir. O şans verildiğinde filmde aslında çok daha güçlü bir karakterin / oyuncunun varlığına tanık oluyoruz. Yalana karşı tahammülsüz, doğruluk timsali, telefonla operasyon idare etmeyip, üstün teknik donanımlar olmadan da sağlam bilgi aktarımı elde edilebileceği yönünde CIA’ye sıkı bir ayar veren karizmatik Ürdün istihbarat şefi Hani Salaam rolüyle Mark Strong (Revolver, RocknRolla, Syriana, Sunshine), filmin iki hit oyuncusunu bile ekarte edecek derecede özenli bir performans gösteriyor bana göre. Hatta filmin en mühim kırılma, kopma noktaları bile Hani üzerinden gittiği için, zekâsına hayran kalınacak ölçüde bir karakter tasarımının en verimli seviyede sonucu alınmış hali denebilir bu rol için. Klişeleşmiş iddiaları, karşı savunuları, gerçeklere yatkın komplo teorileri ve dürüstlüğün altını çizen pozisyonu ile alışıldık türden bir Ridley Scott filmi gibi durmasa da izlenebilir bir film. Amerikan Gangster gibi bir bombadan sonra güdük kaldığı yönler de var elbette.

6 Ekim 2022 Perşembe

Killshot (2008)


Yönetmen: John Madden

Oyuncular: Mickey Rourke, Diane Lane, Thomas Jane, Joseph Gordon-Levitt, Rosario Dawson

Senaryo: Hossein Amini, Elmore Leonard

Müzik: Klaus Badelt

Carmen Colson ve demirci eşi Wayne tesadüfen bulundukları bir emlakçı dükkânında azılı katillerin hedefi haline geliyorlar. Michigan’ın bu tenha yerinde, polisler bile Carmen ve Wayne’e yardım konusunda çaresizdirler. Federal Polis de çifte Tanık Koruma Programı’nı önermekten başka bir katkıda bulunamaz. Çift, tüm bu gördüklerinin ve başlarından geçenlerin bedelini fazlasıyla ödeyecektir.

Elmore Leonard materyallerinin sinemaya uyarlanışlarında türlü sonuçlar elde edildi bugüne kadar. İzlediklerim arasında Get Shorty, Jackie Brown, Out of Sight ve 3:10 to Yuma’nın üstünlüklerini tartışmamakla birlikte The Big Bounce ve Be Cool’u zamanımdan çalmış filmler olarak görürüm. Küçük suç hikayelerini arapsaçına çeviren, genelde tatminkar ama bilindik sonuçlara bağlayan Leonard’ın, sürükleyici ve gerilimli yapısına rağmen Killshot’ta da rotası pek fazla şaşmıyor. Kıyaslama yapacak olursam, yukarıda iki gruba böldüğüm filmlerin vasat olanlarına biraz daha yakın olmak üzere ortalarında yer aldığını düşünüyorum. Girişte karakterleri bize birer birer gösterdiği bölüme bakınca bir an için farklı bir film olacağı hissine kapılabiliyoruz. Emlakçı baskınıydı, market baskınıydı derken o his yerini başarısız biçimde zorlama aksiyona bırakıyor. Karakterlerin hikayeleri de pek ilgi çekici değil. Ama yine de güçlü kadro, bu sıradanlığın önünde dimdik durabiliyor çoğu zaman.

The Wrestler’dan sonra canlandırdığı mafya tetikçisi Armand 'The Blackbird' Degas rolü ile durduğu yerde karizma Mickey Rourke ve peşpeşe niteliksiz filmlerde kendini harcayan Diane Lane’e, hiperaktif suç makinesi Richie tiplemesiyle renk katan Joseph Gordon-Levitt’in kötü adam rahatsızlığına hakim performansı eşlik ediyor. Thomas Jane ve Rosario Dawson, bu sağlam üçlüye çok da üzerinde durulmayacak türden geri hizmet desteği sağlıyorlar. Daha çok Jude, The Wings Of The Dove, The Four Feathers gibi naif edebiyat uyarlamalarını senaryoya aktaran İranlı Hossein Amini ile, Mrs Brown, Shakespeare in Love, Captain Corelli's Mandolin gibi yine naif tarihi dramların yönetmeni John Madden’in bir Elmore Leonard romanıyla böylesi tür sıçraması yapmaları da ayrıca ilginç. Neticede sıkılmadan izlenebilir bir macera filmi. Fakat şu kadro ve materyalin kabasıyla sıfırdan bir suç epiği bile çekilebilir, daha ağır ilerleyen, etkili kara mizahı ve dramatik yoğunluğu olan modern bir şehir westerni de çıkarılabilirmiş sanki.

22 Mayıs 2022 Pazar

Bronson (2008)


Yönetmen: Nicolas Winding Refn
Oyuncular: Tom Hardy, Matt King, Kelly Adams, Katy Barker, Amanda Burton, James Lance
Senaryo: Nicolas Winding Refn, Brock Norman Brock

1974 yılında 19 yaşındayken soygun suçundan 3 yıl hapisle cezalandırılan, fakat içeride sürekli olay çıkartıp kavga ederek cezasını 30 yılı tecritte olmak üzere 34 yıla kadar uzatan Michael Peterson’ın gerçek hikâyesi, Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn tarafından Brock Norman Brock ile birlikte senaryo haline getirilerek çekilmiş. Charles Bronson’ı alter egosu ilân eden, özellikle gardiyanlarla kapışmayı seven, uyumsuzluğu yüzünden sürekli değişen hücrelerini birer otel odası gibi gören Peterson, İngiltere’nin en tehlikeli mahkumu ünvanına sahip. Zaten görünen en belirgin amacı da bir şekilde ünlü olabilmek. Refn’in biyografi ve kurmaca arasında gidip gelen anlatımı da tıpkı Peterson kadar ilginç. Nedensiz şiddetin, anarşinin ve çılgınlığın ete kemiğe bürünmüş hali olan Peterson’ın enteresan olaylarla dolu hapisane geçmişi, çiğ bir şiddet yanında, nam-ı diğer Bronson’ın monologları ve kurmaca bir tiyatro sahnesinde seyirciyle konuştuğu anlarıyla tiyatral paralellikte sunuluyor.

Bronson sayesinde göze sokulan bir sistem ve adalet eleştirisi yok. Politik bir figür yerine absürd, bilinçsiz ve anarşist ruhlu bir mapushane palyaçosu olarak resmedilmiş. Tabiî bakışa göre bunlardan doğrudan veya dolaylı politik çıkarımlar elde etmek mümkün. Uzun mahkumiyeti süresince tam bir başbelâsı oluşu üzerinden çocuksu bir şöhret beklentisinin kişiliğine olan yansımaları anlatılmaya çalışılıyor. Zaten bir evlat, âşık ve bahis dövüşçüsü olarak kısaca işlenen rolleri, bu kişiliğin önüne geçemiyor. Bronson rolüyle harika bir oyun çıkaran Tom Hardy’den ayrıca söz etmek gerek. Hardy, her dâim öfke dolu olmasına rağmen ne zaman ne şekilde parlayacağı belli olmayan dengesizlik halini kusursuzca yansıtması yanında, yer yer tek kişilik bir tiyatro oyunu izliyormuş havasına da sokabilen elit bir metoda da sahip olduğunu gösteriyor. Üstelik sempatik bulunabileceği gibi, uzlaşmasız tutumuyla araya mesafe koyan yönünü de aynı metoda eklemiş vaziyette. Görüntü özeni, kurgusu ve etkileyici müzik kullanımıyla, en önemlisi de Tom Hardy’siyle birçok artısı olmasına karşın, her zevke hitap etmeyen bir film olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

11 Eylül 2021 Cumartesi

Julia (2008)


Yönetmen: Erick Zonca
Oyuncular: Tilda Swinton, Saul Rubinek, Kate del Castillo, Aidan Gould, Jude Ciccolella
Senaryo: Michael Collins, Camille Natta, Aude Py, Erick Zonca
Müzik: Pollard Berrier, Darius Keeler

Erick Zonca ismini daha önce duymuşsanız bunu büyük ihtimalle 90’lı yılların sonuna ait Fransız yapımı La Vie rêvée des anges filmine borçlusunuzdur. Samimi, doğal, hüzünlü ve kırılgan yapısıyla çok etkileyici olan bu film, Zonca isminde büyük beklentiler uyandırdı. Bir yıl sonra çektiği Le Petit voleur’u henüz izlememiş olmak bir eksiklik hissettirse de, bu yıl İngilizce çektiği ve başrolünde son yılların en kaliteli ve üretken oyuncularından Tilda Swinton’ı yönettiği Julia’ya öncelik tanımak kaçınılmaz oldu. Genel olarak çeşitli ayrıntılar haricinde La Vie rêvée des anges’den oldukça farklı bir film Julia. Sefil ve vurdumduymaz bir hayat yaşayan Julia isminde bir kadının işini kaybettikten sonra istemeye istemeye devam ettiği alkolikler toplantısında tanıştığı Elena ile anlaşma yapması, buna göre Elena’nın zengin kayınpederi tarafından yasal yollarla elinden alınan oğlunu Julia’dan kaçırmasını istemesi ile yola çıkan macera, Zonca’nın ilk uzun metrajının naif anlatımına ters düşüyor sanki.

Üstelik çocuğu kaçırdıktan sonra planı kafasına göre değiştiren Julia’nın onu bu kez başka fidyecilere kaptırmasıyla iyice karmaşıklaşan bir suç filmi izliyor olmamız, iki film arasındaki biçim ve hikaye farkını daha da keskinleştiriyor. Doğaçlamaya yatkın diyaloglarıyla ve kurgu hakimiyetiyle yine tempolu bir anlatım yakalayan Zonca, Fransa/ABD/Meksika/Belçika ortak yapımı ve dili İngilizce olan filmiyle çoğunlukla Amerikan tarzına daha yakın durmakta. Bunun yanında güçlü bir görüntü işçiliğine sahip film, özellikle Meksika’da geçen bölümlerde kimi anlar Iñárritu estetiği yakalamış bile denebilir.


Etik dertleri olan Zonca’nın, bu değerleri hikayesi çeperinde anlatırken Julia’yı seyirciye tanıtmakla fazla zaman harcadığı düşünülebilir. Oysa bir süre sonra bu tanıtma ve benimsetme sürecinin filmin ayrılmaz bir parçası olduğunu, olay örgüsünün bile Julia karakterinin yön değiştiren, kendini kaybeden, aramaya başlayan, bulduğuna kendisini inandırmak durumunda kalan özelliklerine hizmet etmekte olduğunu düşünmek mümkün. Çeşitli filmlerde bu durum iç içe geçmiş vaziyettedir. Film ya her şeyiyle baş karakterine hizmet eder, ya da geri kalan her şey bir süre sonra o karakteri öğütecek biçimde hikayesini öne çıkarır. Julia için her iki durumdan da söz edilebilir. Film süresince çeşitli anlarda karmaşık bir fidye trafiğinin Julia karakterinin önüne geçtiğini veya tam tersi, Julia’nın filmdeki her şeyi kendi varlığında öğüttüğünü düşünebilirsiniz. Zonca’nın Julia’ya sindire sindire yaşatmaya çalıştığı değişimin önündeki tek engel, yine değişim kavramının kendisi. Çünkü Zonca’nın ahlaki kaygılarının bir yansıması olarak bu değişimin doğurduğu final bölümü yüzeysel bulunabilecek bir vicdan hesaplaşmasına ermiş, değişim daha insani bir boyuta çekilmiş oluyor. Bunun yanında didaktik bir oldu bittiye getirilmiş izlenimi de uyandırıyor.

Erick Zonca, Tilda Swinton gibi bir madenden en fazla faydalanmasını bilmiş filmlerden birine imza atmakta. Oscar’ı ölçüt aldığımızda, yardımcı rolle de olsa Michael Clayton ile ödül aldığı performansından çok daha üstün bir yapıya sahip. Onsuz bu film neye benzerdi, bilmek fazla zor değil. Anglo sakson duruşunu Julia’nın salaş, umursamaz, telaşlı ve vicdanlı görüntüsüne uydurmakta hiç sıkıntı çekmiyor. Swinton, saatini saniyesi saniyesine Julia’ya ayarlamış diyebiliriz. Filmin geneli göz önüne alındığında herhangi bir ikna problemi yaşanması durumunda bunun sorumlusu Swinton değil, olsa olsa Julia’nın bencil kişiliğini vicdanıyla yüzleştirme sürecini yeterince kabul edilebilir kılamayan, Stockholm Sendromu’nu da bu doğrultuda silikleştiren Zonca senaryosudur. Yine de görüntü estetiği, sürükleyici yapısı ve en önemlisi Tilda Swinton’ın en iyi performanslarından biri için izlenmesi gereken bir film Julia.

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Revanche (2008)


Yönetmen: Götz Spielmann
Oyuncular: Johannes Krisch, Ursula Strauss, Andreas Lust, Irina Potapenko, Johannes Thanheiser
Senaryo: Götz Spielmann
Müzik: Walter W. Cikan

Ukraynalı bir fahişe olan Tamara, Avusturya’da çalıştığı genelevin patronunun adamlarından biri olan Alex ile gizli bir ilişki içindedir. Birbirlerini seven Tamara ve Alex, bu durumu patronlarına sezdirmeden gizli gizli buluşmaktadırlar.Patronunun Tamara’ya yaptığı sınıf atlama teklifinden sonra bu işin böyle gitmeyeceğini anlayan Alex, bir banka soygunu planlar. Çünkü iki sevgilinin bulundukları hayattan kaçabilmeleri ve hayallerini gerçekleştirebilmeleri için paraya ihtiyaçları vardır. Öte yandan polis memuru Robert ile süpermarket görevlisi Susanne’ın uyumlu evliliklerine rağmen bir türlü çocuk sahibi olamamaları evliliklerini sıkıntıya sokmaktadır. Bu iki alâkasız hayatın kesişmesi ve sonrasında yaşananlar, şehirden kırsala uzanan hata, pişmanlık, ihanet, intikam ve sırlar dizisiyle zorlu bir sınavın çözülmesi güç sorularını oluşturmaktadır.

2008 Oscar’larında En İyi Yabancı Film adaylarından biri olan Avusturya yapımı Revanche, psikolojik dramlara ilgi duyan seyirciyi avucuna almak için gerekli niteliklere sahip bir film. İlk bölümü adım adım suç janrında ilerlerken, kırılma noktasından sonra beklenmedik biçimde sakinleşen, gerilimini bireysel psikolojik açmazlara sabitleyen, naifleşen, esas gücünü de buradan alan omurgalı bir yapım. Şehrin kirlenmişliği ile köyün saflığını belirgin çizgilerle ayırması yanında, birbirinden tamamen kopuk bir devamsızlık da yaşamıyor. Bu yapısıyla karakterlerin ruh hallerinde kademeli bir gelişme / değişme sağlayabilme gücü de oldukça fazla denebilir. Şehir yaşamının aşağılamalarına, riyâkârlığına karşılık saklanmak için seçilen köy atmosferinin huzurlu olduğu kadar sıkıntılı pastoral dokusuna sağlanılan uyum, başlangıçta doğal bir uyum değil, bir mecburiyet gibi görünse de, şehirde adam dövüp silahla banka soyan Alex’in, köyde odun kesip inekleri yemlemesine dönüşen geçişindeki samimiyeti –o gizlenme mecburiyetine rağmen- sezebiliyoruz. Rutin çiftlik işlerinde çalışmanın sağladığı arınma duygusu, üç farklı vicdan muhasebesinin filme kattığı kasvetli havayı hüzünlü bir şekilde dengeliyor, hatta kimi zaman o havayı bir nebze ferahlatıyor.

Karmaşık ilişkilerden kesişmeler yaratmayı, sonra onları çıkmaz sokağa sokmayı seven anlatımıyla Götz Spielmann, sade ama mesafeli yaklaşımından, tempo ayarlayışı ve solgun görünüşünden ötürü İskandinav sinemasına yakınlık hissi uyandırıyor. Tabiî çoğu Avrupa filminde bu havayı solumak mümkündür. Fakat özellikle tempo ve solgunluk yönünden ağır, sıkıcı, seviyesiz bir yapıda olduğu düşünülmesin. Normalde bazı çağdaşları, çektikleri birtakım sahnelere saniyeler, dakikalar boyu kilitlenirken, Spielmann istese rahatlıkla saniyeler, dakikalar boyu kilitleneceği pek çok sahneyi tadında bırakıp, o minimal duyguyu sunmanın yanında filmin ritmini bozmayarak hem olay örgüsüne, hem de ilgili sahnenin iç dinamiğine ilgiyi taze tutuyor. Belki film için getirilebilecek en ilginç eleştiri, içinde insana dair türlü kötü niyetler, ihanetler, zayıflıklar bulundurmasına rağmen, bütünüyle kötü niyetli bir film olmayışı olabilir. Çünkü yapısı itibariyle Avrupa sinemasının besleyip büyüttüğü farklı gerçekçi şiddet gösterilerine son derece müsait olması, fakat bunu daha çok bağlılık ifadesi veya köreltilmesi gereken bir cinselliğe, intikam ateşini yakıp yakmama arasında sıkışıp kalmış vicdan gerekçelerine döndürmesiyle film tam anlamıyla frenlenmiş. Senaryo açısından ilgi canlı tutulsa da, filmin gidip tutunduğu dallar bu sebepten fazla sağlam görünmüyor veya fazla iyi niyet, fazla insanî didaktiklik içeriyor. Yine de bir anlamda böyle filmleri Lars von Trier’in ellerinde hayal ediyor, sonra en iyisi hayal etmemek diye de düşünebiliyorum kendi adıma.

                         

Filmin niyeti konusunu biraz daha iğdiş etmek gerekirse, suç ve ceza konumlandırmaları ışığında seyircinin ekran karşısında dileyebilecekleri ile, kendini akıntıya bırakmışlığı arasında bulduğu çözümlere cevap veriş şekli tartışmaya açık hale getirilmiş. Evet, filmin bir sonu var. Ama son olarak gördüğümüz finallerin aslında bir başlangıç oluşlarına bakış açılarımız o kadar farklı ki, bu anlamda Revanche’ın sonu da, filmin bütünü düşünüldüğünde çetrefilli tartışmalar doğuruyor. Suç filmlerinin çoğunda esas olan şekilde suç sonucu elde edilen ganimetin Revanche’da esamesinin okunmayışı, suç sonrası süreçte filmin tamamen karakter odaklı bir sürece indirgenmesi, aslında hakiki bir yükselme. Çünkü ganimet mevzunun yanında, filmin iki kadın, iki erkek arasında dönüştürdüğü sebep-sonuç ilişkileri didaktik olmayan kurnaz hamleler barındırıyor ki, işte bu anlamda hiç de adil olmayan bir adelet sağlaması bakımından Spielmann’ın çözümleri gayet orijinal ve tatmin edici. Spielmann’ın bir gaf gibi senaryosunda o suç ganimetini unuttuğunu bile düşüneceğimiz bir noktada, aslında kendisinin esas aldığı ganimetin çok başka bir şey oluşuna uyanışımız Revanche’ı daha da anlamlı kılıyor. İşin tuhaf yanı, bu ganimetin insanın insanî yanları kadar, karanlık yönleriyle de çözümler üretebildiği gerçeğinin ele alınış biçimi olarak beliriyor.

Filmin merkezindeki Alex rolüyle Johannes Krisch, olgun ve sert olduğu kadar, o olgunluk ve sertliğin içinde barınan kırılganlığı yansıtmada çok başarılı. Pek çok erkekte görülen, kaba görüntünün gizlemeyi başardığı sevgi ve bağlılığı doğal bir kalıba dökmeyi başarıyor. Revanche için yalnız kalmanın, yalnız bırakılmanın, yalnızlığı tercih etmenin, yalnız kalmayı kabul edememenin filmlerinden biri diyebiliriz. Vicdanın ne derece güçlü, ne derece zayıf suretlerde görünebildiğinin işaret fişeğini yakan filmlerden biri de diyebiliriz. Fakat belki de en önemlisi, hayatın bize tattırdığı yenilgilere karşı sunduğu rövanş şansında bile tuzaklar bulunduğunu fark ettiğimiz filmlerden biri diyebiliriz. Yine de insan olarak işimize geldiği ölçülerde bazen o tuzaklara o kadar hazırlıklıyız ki, hayran olunacak derecede hınzır çözümlerimiz var. Etik açıdan kötü olarak nitelenen çözümlerimizle iyi niyetlerimizi gerçekleştirecek kadar hem de…

8 Haziran 2021 Salı

Departures (Okuribito) (2008)


Yönetmen: Yôjirô Takita
Oyuncular: Masahiro Motoki, Tsutomu Yamazaki, Ryoko Hirosue, Kazuko Yoshiyuki, Kimiko Yo, Takashi Sasano
Senaryo: Kundo Koyama
Müzik: Joe Hisaishi

Çello çaldığı orkestranın dağılması üzerine bir anda işsiz kalan Daigo, eşiyle birlikte büyük şehirden doğduğu kasabaya dönerek annesinden kalan kafe-eve yerleşir. Gazete ilanından bulduğu iş ile bir anda kendini gelenekler icabı ölüleri tabutlarına koymadan önce son yolculuklarına hazırlayan küçük bir cenaze şirketi çalışanı olarak bulur. Sürpriz sayılabilecek bir sonuçla 61. Akademi ödüllerinde En iyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan Japonya yapımı Okuribito / Departures, Japon geleneklerinin ölüleri uğurlama merasimlerini temel alarak ölüm ve sonrası hakkında, yaşayan insanın içinde bulunduğu sakin, tedirgin, hüzünlü ve korkulu ruh hallerini yer yer mizahi öğeleri de kullanarak yansıtmaya çalışan bir dram.
 
Pek fazla suya sabuna dokunmayan, düzensiz ve biraz da gereksiz biçimde dış sese başvuran, temelleri yeterince sağlam atılmamış bir baba-oğul ilişkisini kozlarından biri olarak belirleyen (o kozu da gayet iyi kullanan) film, bu açılardan biraz dağınık ve temposuz görünüyor. Kayıplarını ilginç bir seremoniyle defneden aileler, Daigo’nun fazla derinleşmeyen hayat muhasebeleri, çello çaldığı sahneler, taş mektubu ve dokunaklı final, Okuribito’nun etkili dramatik formüllerini oluşturmakta. Kendisi için fazla sorun yaratmayan, yarattığı sorunları da hüzünlü bir kalıba sokup kimi zaman basit, kimi zaman iyimser müdahalelerle çözen ilk uzun metraj senaryosuyla Kundo Koyama, ölümün aslında bir yeniden doğuş olduğu felsefesiyle üzgünlüğüne ümit de eklemiş.

Mülayim bir çellist olan Daigo’nun yeni mesleğine alışma sürecinin hızı, anlayışlı eşi Mika’nın Daigo’nun mesleğini öğrendikten sonra onu sebepli terk edişi ile sebepsiz geri dönüşü, Daigo’nun kayıp babasının kaybolma gerekçelerindeki tutarsızlıklar gibi senaryo zaaflarına rağmen, filmin kendini tüm bu zaaflardan süzerek yarattığı bitkin ve efkarlı olduğu kadar huzurlu atmosferi, bu eksiklikleri bir şekilde izleyicinin kendi aklında tamamlamasına şans tanıyor denebilir. Bu atmosferin oluşmasında ise tecrübeli yönetmen Yojiro Takita ve görüntü yönetmeni Takeshi Hamada’nın görselliğinin, Joe Hisaishi’nin güçlü müziğinin ve başrol oyuncusu Masahiro Motoki’nin bazen yapmacık, çoğu zaman sade oyununun (bu sayede sağladığı özdeşleşme kolaylığının) etkili olduğu da bir gerçek. Kaliteli dram seven izleyenlerin şans vermesi pişmanlığa yol açmayacaktır.

18 Mart 2021 Perşembe

Snuff: A Documentary About Killing on Camera (2008)


Yönetmen: Paul von Stoetzel
Yorumcular: Mark L. Rosen, Larry C. Brubaker, Todd Cobery, Linda Flanders, Raymond P. Whalen, Michelle Lekas
Müzik: Scott Keever

“Snuff” argoda oyuncularının film esnasında işkence veya tecavüze uğradığı, daha sonra da gerçekten öldürüldüğü düşük bütçeli illegal yeraltı film çeşidine deniyor. Snuff: A Documentary About Killing on Camera belgeseli “Snuff film nedir”, “Amerikan Sineması ve Snuff”, “Mark’ın Hikayesi Bölüm 1-2”, “Seri Katiller ve Snuff”, “Savaş ve Snuff” olmak üzere beş bölümden oluşuyor. Sinefiller, yönetmen/yapımcılar, emekli FBI ajanları, emniyet görevlileri ve sinema tarihçilerinden oluşan küçük bir grup insanın snuff yorumları, The Texas Chainsaw Massacre, Henry: Portrait of a Serial Killer, Cannibal Holocaust, Faces of Death gibi filmlerden alıntılar, yorumlar ve çeşitli amatör görüntülerle şekillenen belgesel, bir belgesel olarak dört dörtlük olmasa da, içerdiği tartışma ve yorumlarla snuff dehşetinin boyutlarını irdelemeye çalışıyor.

20 yıl boyunca FBI’ın resmi kayıtlarına geçecek tek bir snuff filmin bulunamaması, ama öte yandan bu işin yeraltında pazarlama ve dağıtım ağına sahip olduğu gibi bilinmeyenler dile getiriliyor. Snuff gerçekten var mıdır, yoksa bir şehir efsanesinden mi ibarettir tartışmalarına verecek birden fazla cevabı olduğundan, dersine iyi çalışmış bir belgesel olduğu söylenebilir. Kurmaca snuff filmlerden alıntılar yanında, iki ortak seri katilin gerçek çekimlerinden ayıklanıp light hale getirilmiş görüntüler de bulunmakta. Savaş ve Snuff bölümünde tüm dünyaya yansımış Vietnam ve Irak savaşından alınan çekimlerin yorumculara göre snuff niteliği taşıması, aslında snuff’ın belirli bir şablona uyup uymadığının da analizini beraberinde getiriyor. Amerikan askerlerinin Iraklı mahkumları türlü eziyetlerle aşağıladığı görüntüler ile, El Kaide militanlarının kamera karşısında kafa kestiği çekimler arasında bilerek “göze göz, dişe diş” dengesi yaratılmak istenmemiş olabilir. Ama bu karşılaştırmanın bir dengeleme şeklinde algılanma riski de mevcut. Üzerinde anlaşılan nokta ise bu çekimlerin snuff sıfatına uyduğu ve artık günümüzde internet sayesinde snuff tabusunun yıkılmaya başlaması…

Belgeselde yer alan uzuv kesme, bağırsak çıkarma, canlı hayvan katletme görüntülerinden belki daha da dehşet verici olanı, film ve TV yapımcısı Mark L. Rosen’ın ilk hikayesinde anlattığı pedofil snuff filmleri çeken, el altından fahiş fiyatlara satan, Amerikalı müşterileri, hatta polis bağlantıları olan Rus sapığı hakkındaki gerçeklerdi. Bu sözde insanın yakalanışından ve ifşa oluşundan sonraki sürecin akıl almaz boyutları, ekranda kurmaca şiddet sahnelerinden zevk alanların dahi kanını donduracak cinsten. Mark L. Rosen, anlattığı her iki gerçek olayı da sadece anlatmakla kalmıyor, sanki o dehşeti oturduğu yerden yaşayıp seyirciye de çarpıcı biçimde yaşatıyor. Snuff: A Documentary About Killing on Camera, snuff miti hakkında çarpıcı kaynaklardan biri.

5 Ocak 2021 Salı

The Rocker (2008)


Yönetmen: Peter Cattaneo
Oyuncular: Rainn Wilson, Christina Applegate, Teddy Geiger, Josh Gad, Emma Stone, Jeff Garlin, Jane Lynch, Will Arnett
Senaryo: Ryan Jaffe, Wallace Wolodarsky, Maya Forbes
Müzik: Chad Fischer

1980’lerde, ismini kendisinin koyduğu hard rock grubu Vesuvius’da davul çalan Robert 'Fish' Fishman (Office dizisinin DwightRainn Wilson), grup daha albüm bile çıkaramadan gruptan atılır. Sebebi de plak şirketinin başkanının onun yerine gruba yeğenini sokmak istemesidir. Grup elemanları başta buna karşı gelseler de, bunun karşılığında Whitesnake’in alt grubu olacaklarını öğrenince anında Fish’i satarlar. 20 yıl sonra Vesuvius büyük bir grup olmuş, Rob ise bir işte dikiş tutturamayan, içindeki rock ruhunu ve kendisine yapılan haksızlığı yıllarca bastırmak zorunda kalan birine dönüşmüştür. Son işini kaybedip, sevgilisi tarafından da terk edilince evsiz kalan Rob, ablasının yanına taşınır. Yeğeni Matt’in klavye çaldığı A.D.D. isimli lise grubu, mezuniyet gecesi vereceği konser öncesinde davulcularını kaybedince çaresiz kalarak 20 yıl önce efsane olmanın eşiğinden dönmüş Fish’e teklif götürürler. Bu grup Fish için, yarım kalmış şöhret sevdasını, rüyalarını, çılgınlıklarını gerçekleştirmek için bir fırsattır.

İngiliz Peter Cattaneo, 1997 tarihli The Full Monty ile İngiliz işçi sınıfının ekonomik kriz içindeki bunalımından harika bir komedi-müzikal çekmiş bir yönetmendi. Uzun bir aradan sonra tekrar show business tarzı komedi dram anlatımına dönen Cattaneo, bu kez tipik bir Amerikan rock’n roll rüyasının gerçekleşme sürecini işliyor. The Full Monty kadar usta bir kara mizah örneği olmasa da, basmakalıp bir şöhret öyküsünü sıcak, sevimli ve kesinlikle eğlenceli komedi üslubuyla sunuyor. Artık burada hangi zıpır espirisinden örnek vereceğimi bilemediğim komik cümlelere, zaman zaman tuvalet mizahına meyleden sahnelere, Almost Famous gibi filmlere yaptığı ufak göndermelere, bu bağlamda hem rock konulu filmleri, hem de plak endüstrisini çeşitli yönlerden ti’ye alan serseri bir duruşa sahip.

Ergenlik sorunları, aile höşgörüsü, kuşak çatışması gibi meseleleri sadece temelde bırakmış olan filmin keyif veren müzikal yanı, rock klişelerine hakim olduğunu belli eden Cattaneo’nun ayrı bir başarısı. Özellikle A.D.D.’nin Vesuvius’un alt grubu olarak çıkacağı final bölümleri çok şirin. YouTube’un, Guitar Hero’nun, plak şirketlerinin yeni pazarlama oyunlarının kuralları değiştirdiği (hatta biraz da mertliği bozduğu) bir dünyada saçlarını kestirip takım elbise giymek zorunda kalanların ekstra zevk alacağı başarılı bir komedi The Rocker

3 Aralık 2020 Perşembe

Last Chance Harvey (2008)


Yönetmen: Joel Hopkins
Oyuncular: Dustin Hoffman, Emma Thompson, Kathy Baker, Liane Balaban, James Brolin, Eileen Atkins
Senaryo: Joel Hopkins
Müzik: Dickon Hinchliffe

New York'lu Harvey Shine, bir jingle yazarı olarak çıkmaza girmiş işini kaybetme noktasındadır. Patronundan son bir şans koparmıştır. Önce haftasonunda Londra'ya kızının düğününe gidecek ve pazartesi günü önemli bir toplantı için geri dönecektir. Kızının kilisede yürümek için üvey babasını seçtiğini öğrendiğinde yıkılmış bir halde, düğün yemeğine kalmadan havaalanına geri döner. Fakat uçağı da kaçırmıştır, böylelikle işini devam ettirme şansını da. Bunca sıkıntı arasında havaalanında bir kadeh içki içerken, onun hayatını derinden etkileyecek bir sürprizle karşılaşacaktır. Bu sürpriz 40'lı yaşlarında, duygusal ve bir onun kadar bir ilişkiye ihtiyacı olan bir kadındır.

Joel Hopkins adındaki İngiliz yönetmenin ikinci senaryo ve yönetmenlik çalışması olan Last Chance Harvey, rol kuşanmaktaki ustalıklarıyla bilinen Dustin Hoffman ve Emma Thompson’ın varlıklarıyla kamufle olmuş ve bu sayede pek çok aksayan yönünü bu isimlerin gölgesine saklamış bir film. Artık bir yaştan sonra kendilerini zıpkın yemiş orkinosa çeviremeyecek aşk duygusundan hayli uzak kalmış iki insanın giriş, gelişme, sorun, sonuç çizgisinden sapmamaya çalışan kontrollü romantizmi, türün sıkmadan izlenen örnekleri arasına girebilir. Lakin en obur romantik komedi müdavimleri bile mutlaka bir şeylerin eksikliğini hissedecektir. 2006 tarihli Stranger Than Fiction’da hiç aynı karede yer almadıkları ve karşılıklı oynamadıkları halde bile bana göre etkili bir kimya yaratmış Hoffman-Thompson ikilisi, bu film için hem sorun, hem de değil. Varlıkları böyle bir yapım için çok fazla. Fakat sanılmasın ki, burada sinema tarihine kazınacak performanslar izliyoruz. Sadece güven telkin ediyorlar. Sevimliler, sempatikler, filmdeki karakterleri gereği naifler. Geri kalanına Joel Hopkins farkında olmadan fazla izin vermiyor ne yazık ki.


Caz piyanisti olmak isterken reklam cıngılları yazan bir müzisyen olan Harvey ile, havaalanında yer hizmetlerinde çalışan orta yaşını geride bırakmış bekar Kate arasında yaşananlar ne ölçüde inandırıcı geliyorsa bunun sorumlusu tabiî ki bu iki oyuncu. Gece vakti koca Londra’da Harvey’nin indiği taksiye öteki kapıdan Kate’in binmesi gibi “kader” kokulu romantizm ile seyirciyi şaşırtmaya yönelik bir hamlenin ardından, havaalanı kafeteryasındaki gayet kötü tanışma / kaynaşma sahnesiyle aslında ayakları yere basan bir romantizm planladığını anladığımız Hopkins, filmi uzunca bir süre bu iki otomatik pilotla götürüyor. Ne var ki her ikisi için de özel hayatları hakkında uydurduğu birtakım ayrıntıları ya filmle hiç alakası yok, ya da alakası olduğu halde keşke daha alakalı işlenseydi dedirtiyor. Kate’in annesinin (hele de onun gizemli Polonyalı komşusunun) bu filmde ne işi var? Düğününe davet edildiği kızını zamanında terk etmiş olan Harvey neden kızıyla doğru dürüst bir hesaplaşma yaşamıyor? Zaten hem oyuncu olarak, hem de film için tasarlanmış bir karakter olarak öyle ruhsuz bir kız böylesi bir terk edilmeyi hiç takmamıştır. İşte bu durum, filmin dram açısından hayli kan kaybetmesine yol açıyor.

Böylesi olumsuz şartlar dışında yalnızlıklarına bir şekilde inandığımız Harvey ve Kate’in sempatikliğine sığınıyoruz. Orada da uydurma bir “sözünde duramama” vakası ile “sorun” kısmı apar topar halledildikten sonra geriye mutlu son kalıyor. Onu yazmak için de senaryo doktoru olmak gerekmiyor. Last Chance Harvey, türün pek çok klişesini kanatları altına almasına rağmen bir türlü doygunluk hissi yaratmayan, tek albenisi Hoffman-Thompson ikilisi olan, onların da şöyle geçerken uğradıkları bir filmmiş izlenimi yaratan oyunlarıyla sıkıcılaşan basit bir film olarak kalıyor bana göre.

22 Kasım 2019 Cuma

Frozen River (2008)


Yönetmen: Courtney Hunt
Oyuncular: Melissa Leo, Misty Upham, Charlie McDermott, Michael O'Keefe, James Reilly, Mark Boone Junior
Senaryo: Courtney Hunt
Müzik: Peter Golub, Shahzad Ismaily

Kanada'nın Amerika sınırına yakın bir yerde, hayatlarını güçlükle yürütebilen iki kadın, ayakta kalabilmek için yasadışı göçmen taşıma işine bulaşırlar. Sınırı oluşturan ve kışları donan bir ırmağı, eski bir kamyonetle geçerek zor durumda göçmenleri taşıyan iki kadın karşı kıyıya yaptıkları her seyahat, son seyahat olacağına kendilerine söz verirler ancak işler planladıkları gibi gitmez.

Frozen River, Kanada sınırındaki kaçak göçmen meselesi ve yine bu coğrafyanın Mohawk yerleşim bölgesindeki yerel adetlerinden bir kısmını hikayesi içinde tutabilmiş etkileyici bir dram. Annelik olgusunu iki farklı kültüre mensup iki kadın karakter üzerinden ele alan, kaçak göçmen sorununu da yine o iki kadının merkezinde olduğu bir polisiye rotaya yerleştiren film, bu sayede hem dramatik, hem de polisiye anlamda gerilimini sürekli canlı tutuyor. Filmin Ray Eddy’nin anneliğini, fedakarlığını ve vicdanını kabul edilebilir bir zemine yerleştirme başarısı, filmde görünmeyen sorumsuz baba figürüne olan kırsal bağda, beyaz yasalarındaki ayrımcı düzenlemelerde, yerli halkın törelerindeki katılıkta gerçekliğini pekiştiriyor. Özellikle Melissa Leo’nun kendisine çeşitli festivallerden ödüller ve Oscar adaylığı getiren Ray Eddy performansını boyutlandırmasında, ilk senaryosu ve yönetmenliğiyle güçlü bir filme adını yazdıran Courtney Hunt’dan daha etkili olduğu bile söylenebilir. Melissa Leo ve Misty Upham’ın toplumsal farklılık içinde kader ortaklığı yaşayan iki kadına hayat verişleri, filmin kimyasına pozitif etkiler bırakan en önemli unsurlar. Frozen River, 2008’in en kaliteli bağımsızlarından biri.

21 Haziran 2019 Cuma

Stop-Loss (2008)


Yönetmen: Kimberly Peirce
Oyuncular: Ryan Phillippe, Channing Tatum, Abbie Cornish, Joseph Gordon-Levitt, Timothy Olyphant, Rob Brown, Mamie Gummer, Alex Frost
Senaryo: Kimberly Peirce, Mark Richard
Müzik: John Powell

1999 tarihli Boys Don’t Cry insanın içini acıtan bir filmdi. O filmi yazıp yöneten Kimberly Peirce uzun bir aradan sonra bu kez günümüz Amerika’sının savaş politikasına eleştirel gözle bakan yeni filmi Stop-Loss ile tekrar ortaya çıktı. Yine Amerika’nın güneyini mesken tutmuş olaylar dizisinden hareketle daha politik ve geniş bir perspektifle çektiği Stop-Loss, sözkonusu savaş politikasına hem bildik, hem de fazla bilinmedik veya üzerinde çok durulmamış açılardan yaklaşıp etkili olmayı bilen bir yapıda. Irak’taki trajik bir operasyon sonrası memleketleri olan Teksas’ın küçük bir kasabasına kısa bir süreliğine izinli gelen üç sıkı dost üzerine odaklanan hikaye, bu operasyonu izlediğimiz sıkı bir aksiyon sahnesiyle başlıyor. Ardından bayraklarla, bandoyla, John Wayne posterleriyle, alkışlarla karşılanan askerlerden çavuş Brandon King (Ryan Phillippe), askerliğinin bittiğini düşünürken ordunun onun görev süresini uzattığını öğrenip şok oluyor. Tekrar Irak’a dönmek istemeyen Brandon izin sırasında bir yolunu bulup kaçıyor. Amacı Washington’da bir senatörü görerek tekrar orduya alınmaması yönünde yardım almak. Böylece parlak bir kahramandan, asker kaçağına dönüşen Brandon’ın adalet mücadelesine ortak oluyoruz.
 
Brandon’ı bu mücadelesinde yalnız bırakmayan ise en yakın dostu ve silah arkadaşı Steve’in evlenmek üzere olduğu güzel sevgilisi Michelle (Abbie Cornish) oluyor. Beraber çıktıkları Washington yolculuğu sırasında Brandon’ın tipik savaştan dönen asker psikolojisine teslim olmuş ruh haline ilişkin birkaç olay yaşanması ve ülkesine, ordusuna yaptığı fedakarlıklara karşı ödemek zorunda bırakıldığı bedele isyanı Brandon’ı bir anda savaş karşıtı bir figür haline getiriyor. Tabi kasabada bölüklerinin hareket etmesini bekleyen Brandon’ın iki yakın dostu Tommy ve Steve’in yaşadıkları da Brandon’ın dönüş psikolojisinden farklı olmayan biçimde dramatik. Askerlerin eve döndükleri sırada kendilerine ve çevrelerine karşı tehlikeli olabileceklerine dair uyarıları yapan ordu ise, sadece uyarı yaptığıyla kalıyor. Kimberly Peirce, Boys Don’t Cry’da olduğu gibi, insanların şiddete olan yatkınlıklarını göz önüne seren tekinsiz ruh halini yansıtma konusunda bu filmde de becerisini gösteriyor. Tabi genç oyuncuların bu ruh halini betimlemelerindeki başarısı da ayrı bir yerde duruyor.

Filmin içe dönük eleştirel yönü sık sık kendini “kardeşim orada bir hiç uğruna öldü”, “başkan da savaşa girsin”, “ben bu vatana en iyi şekilde hizmet ettim, karşılığı bu mu” türünde pankart mesajlar ile tekrar etse de, genellikle pek bilinmeyen hizmet süresinin uzatılması konusuna ağırlık vermesiyle Amerika’nın çelişkilerle ve baskılarla yüklü savaş politikalarından birini ifşa ediyor. Üstelik özellikle Amerika dışında dünya kamuoyunda pek sözü edilmeyen bu uygulamanın firar sonrası işleyen süreci hakkında da yaşanmış olaylardan hareketle gerçekçi açıklamalarda bulunuyor. “Stop-Loss” ifadesi, askere alınacak yeterli insan gücü bulunmadığı zamanlarda, ordunun mevcut askerlerin askerlik sürelerini uzatması anlamına geliyor. Haklı olarak bu sürenin uzamasını istemeyen binlerce genç, firar edip başka bir ülkeye kaçıyor ya da kaçırılıyor.


Sosyal içerikli filmlerin sonunda olduğu gibi burada da film bittiğinde: “11 eylül 2001'den bu yana 650.000 Amerikan askeri Afganistan'da ve Irak'ta savaştı. Bu askerlerin 80.000'i asker kaçağı durumunda. 2007'de başkan tarafından Irak’taki isyancılarla savaşmak için 30.000 asker daha gönderildi. O askerlerin kaç tanesinin firari olduğu hala açıklanmadı.” bilgisi veriliyor. Filmin ana amacının bu uygulamadan hareketle genel bir savaş karşıtlığına ulaşma yönünde başarılı olup olmadığı tartışılır. Ama doğrudan bu uygulamanın karşısında sağlam durduğu söylenebilir. Çünkü Brandon’ın sözde kahramanlığından sonra huzur bulmak için evine dönüşü, hemen ardından zorla tekrar orduya çağrılmasının yarattığı çıkmaz sokak, savaş hali olmasa bile özellikle askerlik yapmış erkek izleyicilerle empati sağlayabilecek avantaja sahip.

Brandon’ın operasyon sırasında bölüğünden kaybettiği bir askerinin ailesini ve gazi olmuş Latin kökenli bir başka adamını ziyaret etmesinden sonra kendi kahramanlığına olan inanç bunalımı, sıradan bir vicdan muhasebesine dönüşse de, stop-loss uygulaması kadar, göçmen askerlerin savaşta ölmeleri karşılığı ailelerine yeşil kart kazandırmasına benzer başka faşizan politikaların da üzerinden geçen bir yapım. Stop-Loss, finali ile de yarattığı kişiler ve durumların özelinden, daha genel bir eleştirelliğe ulaşmasını da biliyor.

25 Ekim 2018 Perşembe

Parking (Ting che) (2008)


Yönetmen: Mong-Hong Chung
Oyuncular: Chen Chang, Lunmei Kwai, Leon Dai, Chapman To, Jack Kao, Peggy Tseng
Senaryo: Mong-Hong Chung

Tayvan'ın başkenti Taipei'de Mayıs’ın ikinci Pazar günü olan Anneler Günü'nde pasta almak üzere yol kenarına park eden Chen Mo, işi bittikten sonra arabasını engelleyen başka araçlar yüzünden bir türlü çıkamaz. Aracın bulunduğu mahallede başına gelecekler, ona asla unutamayacağı bir gün yaşatacaktır. Basit bir çıkış noktasıyla Chen Mo’nun aracını parkettiği alandan çıkamaması etrafına örülen hikaye, bir süre sonra o muhitte yaşayan esnafın ve bazı komşuların hikayeleriyle katmanlaşarak trajik, komik, dramatik insan manzaraları sunuyor. Normalde içinden çıkılması pek de kolay olmayan veya tatminkar sonuçlar vermeyen bu tip senaryolar, ilk senaryo ve yönetmenlik denemesiyle Tayvanlı Mong-Hong Chung açısından bakıldığında yüzünü kara çıkarmamış.

Gereksiz yere uzatılmış hissi veren bazı sahneler dışında durağan temposu dahilinde bile bir hareketlilik yakalıyor. Tabi bu küçük hikayelerin aksıran tıksıran yönleri de yok değil. Üstelik atmış olduğu düğümleri çözmek için hazırlıklı olduğunu film içerisinde belli de ediyor ki, bu düğümlerin aslında kördüğüm olmadığı gerçeği Parking’i bir parça çaptan düşürüyor bana göre. Yine de bazı sorunların çözümünde takındığı pozitif tavır, Parking’i ölçülü bir gerilim ile masalsı bir sevimlilik arasında başarıyla dengeliyor. Tuvaletteki balık kafası, çiçekli gömlek, bir mahkumun küçük kızına yazdığı mektup, berber dükkanında oynanan akşam langırtı, bir türlü eve ulaşamayan talihsiz pasta ve tabii farklı referanslarla kendini gösteren annelik… Ting che / Parking, ayrıntılara ve onların filmlerde üstlendikleri mühim rollere kıymet veren izleyicilerin daha fazla sevebileceği, “kendisi gibi”, ama yine de “başka” bir film.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Man On Wire (2008)


Yönetmen: James Marsh

7 Ağustos, 1974'de, Philippe Petit isimli 25 yaşındaki bir Fransız akrobat, o zamanın en yüksek binaları olan New York şehrinin İkiz Kuleleri arasında gerilmiş telin üzerinde 45 dakika yürüdükten sonra, bu gösteriyi izinsiz gerçekleştirdiği için gözaltına alındı ve psikolojik değerlendirmeden geçip kısa süre sonra salıverilmek üzere hapse atıldı. Bu benzersiz olayın hazırlık evresini, Petit'nin dostları ve iş birlikçileriyle beraber yaptıkları planları, karşılaştıkları sorunları, aştıkları zorlukları inceleyen yönetmen James Marsh, belgeseli hazırlarken Petit'nin kitabı To Reach The Clouds'tan ve tabii ki olayın en yakın tanıklarından faydalanıyor. İmkansız diye tanımlanacak bir hayali gerçekleştirmenin en somut örneklerinden birini tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seren Man On Wire, 2009 Oscarlarında En İyi Belgesel ödülü kazanmıştı.

Daha İkiz Kuleler yapım aşamasındayken bir dergide kulelerin temsili bitmiş halini görüp birgün onların arasında yürüyeceğinin hayalini kuran Petit, bu büyük gösteri öncesinde 1971'de Paris'in Notre Dame Katedrali'nde, 1973'te ise Avustralya'nın meşhur Sydney Liman Köprüsü'nde izinsiz tel yürüyüşleri yaparak ses getirmiş. Ama İkiz Kuleler hayalinden hiç vazgeçmemiş. Aylarca New York'a gidip gelen Petit, Dünya Ticaret Merkezi güvenliğini geçmek, iki bina arasına tel germek için gerekli ekipmanları içeri sokmak, hava durumunu hesaplayarak teli çatılara ulaştırmak gibi bir sürü önemli işi, arkadaşları Jean-Louis Blondeau, Jean François Heckel, Annie Allix ve Amerikalı, Avustralyalı diğer gönüllüler yardımıyla halletmeye çalışıyor. Sanki birgün bu belgesele malzeme olacakmış gibi Petit ve arkadaşlarının sancılı, gerilimli, gelgitli çalışmalarının çekilmiş görüntüleri (üstelik çoğu kez İngilizce), olaya birebir dahil olmuş tüm bu isimlerin uç uca eklenmiş anlatımları, bazı yerlerde de gerilimi aktarabilmek için yapılan canlandırmalar her yönüyle James Marsh'ın başarılı belgeselinin parçalarını oluşturuyor.


Gerilla yöntemlerle gerçekleştirilen bu yürüyüşün bir "eylem"den ziyade kişisel bir hayalin izini sürmek adına yapılması, "neden yaptınız" sorusuna Petit'nin "nedeni yok" yanıtını vermesi çok düşündürücü. Belgeselde Petit, neden böyle bir çılgınlık yaptığını "kurallara boyun eğmeyi, kendini tekrarlamayı reddetmek, her gün, her yıl, her fikirle kendini yenilemek" şeklinde özetliyor gerçi. Ama "insan isterse başaramayacağı şey yoktur" şeklinde kişisel gelişim mottoları romantizminde ve sıkıcılığındaki mesajların çok üzerinde bir tecrübe bu. Adının konması, üzerine nedenler üretilmesi, slogan gibi gerekçeler bulma çabası eylemin kendisini yıpratabiliyor. Oysa Petit'nin bu azmi kadar, ona karşılık beklemeksizin yardım eden, yıllar sonra aynı heyecanı büyük bir hevesle, tutkuyla, gözyaşlarıyla ifade eden arkadaşlarının varlığının da önemi büyük. Birinin böylesine çılgınca bir fikri hayata geçirmek istediğini ciddi ciddi söylediğinde etrafında kimsenin kalmamasına pek şaşırmayız. Fakat bu insanlar sonuna kadar Petit'nin yanındaydılar. Günümüzde böyle dostlara sahip olmanın, iki dev bina arasına gerilmiş bir telde yürümek kadar sıkıntılı bir iş olabileceği de satır arasından okunabiliyor.

Öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşananları, içerdiği gerilimi, Petit ve Annie arasındaki romantizmi, hüzünlü sayılabilecek sonu ile değme filmlere taş çıkartan Man On Wire, son derece gereksiz bir şekilde Robert Zemeckis tarafından The Walk adıyla film yapılmış. Hazırda Oscar almış ve çok izlenmiş böyle yetkin bir yapım dururken Zemeckis'in bu belgesele bir Uzakdoğu yeniden çevrimi muamelesi yapmasını çok boş vaktinin olmasına vermek lazım. Zaten bu olağanüstü başarının ancak belgesel olanı makbuldür. Ölümle olan yürüyüşünü tamamladıktan sonra gözaltına alınırken polis kayıtlarına geçtiği adıyla "Man On Wire", yıllar sonra bir röportaj için 11 Eylül saldırıları hakkında ne hissettiği sorulduğunda, "o kadar insan öldükten sonra benim hislerimin bir önemi yok, ama şunu söyleyebilirim ki, o iki kule de benim için birer insan gibiydiler" demiş. Bu sıradışı karakterin tel üstündeki mükemmelliği, bitmeyen azmi kadar, zemin üzerindeki kusurlarını da görmeyi mümkün hale getiren James Marsh, bunu bilerek mi yaptı yoksa hiç farkında değil mi pek belli olmuyor. Bu sayede keşke etrafındaki kendini adamış insanlara da o kuleler gibi aynı değeri verseydi dedirtmeden edemiyor.

3 Mart 2015 Salı

It Might Get Loud (2008)


Yönetmen: Davis Guggenheim

An Inconvenient Truth ile 2006 yılında En İyi Belgesel Oscar’ı kazanan Davis Guggenheim, bazı dizi bölümleri ve birkaç ses getirmeyen film dışında pek bilinen bir isim değil. Hatta An Inconvenient Truth’dan önce oyuncu Elisabeth Shue’nun eşi olarak daha fazla tanınıyordu. 23 Ocak 2008 tarihinde The Edge (U2), Jimmy Page (Led Zeppelin) ve Jack White (The White Stripes) üçlüsü, ustası oldukları gitar üzerine hem iki lafın belini kırmak, hem de beraberce bir şeyler tıngırdatmak üzere bir araya geliyorlar. Davis Guggenheim da bu üçlü için tarihi değer taşıyan buluşmayı filme alıyor. Aslında sırf bu buluşma spontane biçimde filme alınsa, o bile çok değerli olurdu benim için. Fakat Guggenheim, üç farklı kuşağı temsil eden üç gitarist ile çok daha fazlasını hedeflediğini belli ediyor. Arşiv görüntüleri, solgun fotoğraflar, müzikal kökler, tarihi gerçekler, samimi itiraflar, dönüm noktaları ve nefes kesen müzikal anlardan derlenen harika bir kurguyla müzik tarihinde kısa (zaten uzunu filmlere sığmaz!) ama etkileyici bir yolculuk sunuyor.

İlk başta tamamen gitar odaklı bir belgesel imajı yaratılsa da, aslında bu üç insanı geçmişlerinden bugünlerine müzikal bir fenomen olarak izleyen bir yapım It Might Get Loud. Onların bir zamanlar ne kadar sıradan insanlar olduklarına, fakat içlerindeki müzik (gitar) tutkusunun önüne geçilemez gücü sayesinde nasıl birer ikona dönüştüklerine dair, hem müzikal, hem de dramatik yönü çok kuvvetli bir anlatım yolu izliyor. Bunu yaparken “içinizdeki azmi keşfedin, ışığı kaybetmeyin, uyuşturucudan uzak durun, çok çalışın” gibi binlerce öğreten adam mesajından uzak durup, yalnızca bu üç hayatın günümüze gelişi ile alâkadar oluyor. Zaten gereken mesajlar, onların hikâyelerinin içinde öylece duruyorlar. Üstelik hiç de sömürü sayılmayacak yoğun bir duygusallıkla. Bu duygusallık, onların star duruşlarının ardında yatan gerçek kişiliği ortaya çıkarırken, gitar tutkusu ve müzik yapma arzusunun hayatlarının hiçbir döneminde solmadığının altını çiziyor. Böylece ideali veya mesleği ne olursa olsun, tevazusundan ödün vermeyen, tutkuyla bağlı olduğu uğraşını ticari bir kazanç kapısı değil, hayatının kopmaz bir parçası olarak gören, nereden geldiğini unutmayan bir insan olmanın önemi daha da belirginleşiyor.


It Might Get Loud, 1975 doğumlu John Anthony Gillis, yani bildiğimiz adıyla Jack White'ın bir tahta parçası üzerine birkaç çivi çakıp, bir kola şişesi üzerine bir tel gererek gitar yapmasıyla başlıyor. Bu aynı zamanda White'ın belgesel genelinde görülen sadeliği ve gerçekliği savunan duruşunun yansıması. Teknolojinin duygu ve gerçekliği öldürdüğünü söyleyen White, hangi meslekte olursa olsun kullanım kolaylığının önemini dile getirerek, herkesi gitar yapabileceğini, herkesin gitar çalabileceğini anlatmaya çalışıyor. Jack White, 10 kardeşten en ufağı ve Detroit'in ekonomik sıkıntılar içinde ayakta durmaya çalışan kalabalık ailesi içinde kendi başına birşeyler başarmak adına çalışmak zorunda kalmış. 1930'lu yıllar blues müziğinin karanlık zamanlarıyla ruhani bir bağ geliştirmiş, Willie Johnson, Son House gibi efsanelerden hiç kopmamış bir adam. Hiçbir zaman gitar çalmak istemediği halde, bir döşemecide yanında çalıştığı Brian Muldoon ile birlikte işten sonra müzik yapmaya başlıyor. Hatta birlikte The Upholsterers adıyla üç şarkılık bir EP yapıyorlar. İki kişilik Flat Duo Jets grubunun üzerinde bıraktığı etkinin müzikal kariyer edinme yönünde hayatının dönüm noktası olduğunu öğreniyoruz. Tüm bu gerçek hayat kesitleri, daha başka samimi itiraflarla bütünleşerek Jack White gibi usta bir müzisyenin ve (hiç öyle görünmek istemese de) bir rock'n roll yıldızının aslında içimizden biri oluşundaki normalliği yansıtıyor.

1961'de doğan David Howell Evans ya da U2'nun Bono'dan sonraki fenomen ismi The Edge de belgeselde kendi müzikal yolculuğunu kısa pasajlarla anlatıyor. Jack White henüz 1 yaşındayken kurulan U2 bünyesinde hala lise arkadaşlarıyla müzik yapan The Edge sayesinde 70'lerin ortalarında ağır ekonomik bunalımlarla, daha sonra büyük yıkıma sebep olan terörle kuşatılan Dublin'e uzanıyoruz. Gençken ümidini hiç yitirmeyen, sahip olduğu gitar çalma yeteneğine sarılan ve başarıya uzanan bir birey olarak onun hikayesi de çok farklı değil aslında. Fakat Jack White'ın aksine gitardan farklı sesler elde etmek için ses üniteleri, yazılımlar ve teknolojik yenilikler kullanmayı seviyor. Şu sıralar hali bana göre içler acısı olan U2'nun 80-90 arası en verimli olduğu 10 yıllık dönemdeki müziğini karakterize eden en önemli unsur The Edge'in gitarıydı. Zamanla yeni teknolojik arayışlara ve oyuncaklara yönelen The Edge, ne yazık ki The Joshua Tree dönemine bir daha asla dönemedi. Ama geçmişine olan duygusal bağları ve mütevazi çalış tekniğiyle geçen yıllara, devasa şan ve şöhrete rağmen onun da ekrana yansıyan samimiyetinden en ufak bir kuşku duyulmuyor.


Ve 1944 yılında dünyaya gelen James Patrick Page, yani yaşayan gitar efsanelerinden Jimmy Page...  The Edge henüz 5 yaşındayken kurulan tüm zamanların en iyi rock grubu Led Zeppelin'in gitaristi, Stairway To Heaven, The Immigrant Song, The Battle Of Evermore, Achilles Last Stand ve daha nicesini besteleyen adam. Geçmişi ve tecrübesi hepsinden daha yoğun olan Page'in müzikal yolculuğundan rahatlıkla ayrı bir belgesel çıkabilirdi. Karizmatik ak saçlarıyla eşsiz bir gitar bilgesi olmasına rağmen, bu belgesel onu da tüm tevazusuyla perdeye yansıtıyor ki, en anlamlı yansıma onunki oluyor kanımca. Genç yaşlarında bir folk müzik formu olan skiffle çalarken ilk ekranda göründüğü TV programında "gelecekte biyolojik araştırmalar yapmak istiyorum" diyen, ama sonrasında bir türlü müzik yapmaktan kopamayan, birkaç lokal müzik grubu ve stüdyo müzisyenliğiyle kendini iyice pişiren Page, bu belgeseli daha da anlamlı kılan en önemli unsur kesinlikle. Stüdyo müzisyeni iken film müziğinden reklam jingle'ına ne varsa çalsa da, sonra yağlı boya tekniklerine, figür çizimlerine, grafik tasarımına, heykeltraşlığa yönelse de bir noktadan sonra artık kendi müziğini yapmak istiyor ve 1963'te Yardbirds ile yola çıkıyor. Ama asıl 5 yıl sonra başlayan Led Zeppelin macerası rock tarihinin en mühim kırılma noktalarından birini oluşturuyor. Page'in Zeppelin dönemine ait çok detaylı olmasa da içtenlikle yaklaşımlarının da yer aldığı belgesel, asıl konusundan çok da uzaklaşmadan daha çok onun gitara gitar merkezli müzikal dönemeçlerine odaklanıyor.

Bu üç müzisyenin Detroit, Dublin, Londra üçgeninde şekillenen sosyal köklerini, dinamik mızıka mikrofonu (Jack White), özel yazılımlar ve pedallar (The Edge), iki boyunlu gitar (Jimmy Page) gibi farklı arayışlarını ve beslendikleri kaynaklara olan sadakatlerini aynı belgesel içinde görebiliyoruz. Bu sadakati, bu bitmeyen öğrenme hevesini Jack White'ın eski bir folk şarkısı olan Froggy Went a-Courting'i diğer iki gitariste dinletirken ya da Jimmy Page'in Link Wray bestesi Rumble çalarken verdiği heyecanlı tepkilerden anlamak çok kolay. Aynı şekilde Page'in Whole Lotta Love girişini çaldığı sırada White ve The Edge'in ona bakışlarındaki hayranlıktan da anlamak mümkün. Gitaristlerin şiirsel ifadelerini, şık benzetmelerini estetik görüntülerle birleştiren Davis Guggenheim, üçlünün keşke daha uzun sürseydi dediğimiz sohbetleri ve canlı performanslarıyla derlediği belgeseli tadında bırakarak artık bu insanlara biraz daha farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor. Ayrıca Jimmy Page'in "6 tel var ama herkes farklı çalıyor" şeklinde özetlediği, aşka ve orgazma uzanan benzetmelerin yapıldığı gitar enstrümanına bu farklılıkların ve sınırsız benzetmelerin sembolize hali olarak bakmak da kolaylaşıyor. Bas gitar ve davul için de buna benzer belgeseller çekilse ne güzel olur diye düşündürüyor.