13 Temmuz 2026 Pazartesi
Elegy (2008)
12 Mart 2025 Çarşamba
Himalaya, Where The Wind Dwells (2008)
Senaryo: Soo-il Jeon
Choi, çalıştığı şirketin yeniden yapılanmaya gitmesi sonucu işten çıkartılmıştır. Kardeşinin fabrikasında çalışan işçilerden biri olan Dorgy ölünce ailesine ondan kalanları vermek üzere Nepal’in bir köyüne doğru yola çıkar. Fakat oraya vardığında Dorgy’nin ailesine onun öldüğünü söyleyemez. Misafir olduğu süre boyunca dağ köyünde sudan çıkmış balık gibidir. Amacı belli olan yolculuğu, bu huzur dolu köyde hissettikleriyle kendi iç yolculuğuna dönüşecektir. Soo-il Jeon’un yazıp yönettiği Himalaya, Where The Wind Dwells, minimal anlatımını benzersiz doğal görüntülerle süslemiş, özünde hüzünlü bir yapım. Bulunduğu coğrafyayı o kadar güçlü resmetmiş ki, sağanak yağmuru, parlayan güneşi, Himalayalar’dan esen soğuk rüzgârları iliklerinde hissetmek isteyen seyirciyi memnun etmesi neredeyse kaçınılmaz.
Tıpkı bu kayıp ama gerçek dünyaya yolculuk yapan Choi gibi şehirli olması muhtemel o seyirci için çoğu kez turistik anlamlar ifade etse de, Nepal köyünün son derece etkileyici iklimi, bitki örtüsü, kültürel ilginçlikleri bir araya geldiğinde ıssızlığın ortasında yeşeren yalnızlığın ve insanî saflığın bırakacağı etki, filmin anlatım tercihleri düşünüldüğünde seyirciden seyirciye değişebilir. Bu pastoral, kültürel ve belgesel doku, filme huzur/hüzün yüklü felsefi bir derinlik katıyor. Ama öte yandan, filmin katmanlaşamayan hikâye boyutu finale ulaşıldığında aynı etkiyi yaratamıyor. Yaratıyorsa da bunu sağlayan yine o büyülü dokudur. Zaten filmin ana gâyesinin aileye verilmesi gereken ölüm haberinden ziyade, Choi’nin yaşayacağı arınma yolculuğu olduğunu düşünüyorum. Şehrin acımasızlığından kaçıp kendini o doğal dokuda bulan Choi ile seyirci arasında kurulan bağ ne düzeyde olursa olsun, seyircinin o coğrafya ve kültürle kurduğu bağın önüne geçmesi zor. Başka bir deyişle, Soo-il Jeon’un aracı olarak yansıttığı doğal ortam, insanı ve ona ait olan her şeyi içinde öğütüp, dışarıya saf ve temiz bir şekilde sunabilecek kadar yetkin. Min-sik Choi (Failan, Old Boy, Crying Fist, Sympathy for Lady Vengeance) gibi müthiş bir oyuncunun varlığı filmin uluslararası arenada daha fazla duyulmasına yol açmıştır muhtemelen. Ama o öğütme sayesinde oyunculuk bile kendi çöplüğünde o doğallığa ayak uydurmak zorunda kalıyor.
12 Ağustos 2024 Pazartesi
A nyomozó (2008)
Yönetmen: Attila Galambos
Oyuncular: Zsolt Anger, Judit Rezes, Pálma Pusztai, András Márton Baló, Péter Blaskó, Csaba Czene, Andrea Spolarics, István Juhász, Éva Kerekes, Zoltán Tamási, József Tóth, Zsolt Zágoni, Ilona Kassai
Senaryo: Attila Galambos
Müzik: László Melis
Tibor Malkáv, tedavisi oldukça pahalı bir hastalığa yakalanan annesini iyileştirme derdinde sıradan bir patologdur. Sonra bir gün bir yabancı çıkagelip başka bir yabancıyı öldürmesi için ona para teklif eder. Annesini kurtarmak adına parayı kabul eder ve karşılığını verir. Ama sonra eline bir mektup geçer. Mektubu kurbanı yazmıştır. Bu kişi ona bir yabancıdan çok daha yakındır. Böylece tek seferlik kiralık katil Tibor, kurbanının kim olduğunu araştırmaya başlar.
A nyomozó, sakin anlatımını gizemli bir suç örgüsüyle bütünleştirmiş çok şık bir film. Başlangıçta filmi sürüklemesi gereken Tibor karakterinin fazlasıyla mekanik, hatta ruhsuz duruşuyla Avrupalı bir Coen anti-kahramanı izlenimi veren görüntüsü adım adım bu ruhsuzluğa anlam kazandıran, kendini o ruhsuzluk içinde var eden, aslında farklı bir ruh sahibi olduğunu gösteren bir ustalıkla ele alınıyor. Konusu itibariyle de şüphelileri ve onların gerekçeleri ile bilinen cinayet şablonunun ezberini bozmaya oynuyor. Zira cinayeti işleyenin filmin baş karakteri Tibor olması nedeniyle bu defa kayıp bir katili değil, cinayeti ustaca kurgulamış olan azmettiriciyi bulmamız gerekiyor.
Tibor’un annesini tedavi ettirme dürtüsüyle karıştığı gizemli cinayeti profesyonel bir kiralık katil gibi işlemesinin ardından oluşan kafa karışıklığı giderek yerini daha kabul edilebilir bir seyre bırakıyor. Çünkü soğukkanlı, duygusuz (ya da duygularını göstermemekte son derece usta) ve dümdüz bir kişilik olan Tibor’un mesleği gereği ölüm ve ölülerle olan yakın ilişkisinin sağladığı destekle çok pratik, aynı zamanda seyirciyi de güvende hissettirecek müthiş bir zekâya sahip olduğunu anlıyoruz. İş sadece sebebini bilmeden, maktülünü tanımadan katil olmasının ardındaki gerçekleri merak etmesine kalıyor. Orada da devreye öldürdüğü adamın kendisine önceden yazdığı mektup girince Tibor’un macerası başlıyor. Çoğu dedektifin aklına gelmeyebilecek kurnazlıklar ve cesur hamlelerle kendi işlediği cinayeti aydınlatma peşine düşüyor.
Sırf bu durum bile birçok senariste ilham verebilir. Macar yönetmen/senarist/oyuncu Attila Galambos’a verdiği ilhamın yine kendisi tarafından hayata geçirilişi, Tibor gibi benzerine az rastlanır bir kişiliğin yardımıyla farklı bir Agatha Christie dokusu taşımıyor değil. Ama bu dokuya Avrupalı kimliğini koruyarak ve üzerine kara film deneyimi de katarak ilerliyor. Tibor’un etrafında şekillenen karakter çeşitliliği, hemen her “katil kim” filminde (gerçi buradaki arayış “plânlayıcı kim”e dönüşmüş durumda) olduğu gibi hedef şaşırtmayı amaçlamış olsa da, senaryonun bu çeşitliliğe verdiği değer kendini belli ediyor. Özellikle kendi kurmacası içinde bir başka kurgu daha barındırdığı iddiasını öne sürmekten geri durmuyor. Tibor’un kürsüde yer aldığı, filmin tüm kadrosunun katıldığı ve filmdeki konumlarını amfi düzeninde tartıştıkları sahnenin yaratıcılığı, bu kurgusallığı bir senaryo atölyesi ciddiyetine konu edilecek denli tartışmaya değer, tabiî aynı zamanda mizahi bir düzleme taşıyor.
Tüm olumlu yönlerine rağmen A nyomozó’nun en önemli unsuru hiç kuşkusuz Tibor. Birçok yönden filmin kendisinin olduğu kadar Tibor’un da sahip olduğu cinayet romanı kahramanının gizemli edebî yönü filme de yansımış denebilir. Bunun yanında roman anlatıcısının onun hakkında söyleyebileceği kişilik özelliklerini bizzat kendisinin dile getiriyor olmasının da orijinal bir yanı var. Mesela alımlı ve sevimli kız arkadaşı Edit ile fiziksel yakınlaşmadan kaçınmasını “ben öyle şeyler bilmem” şeklinde açıklaması, yapılan espriler karşısında “benim espri anlayışım pek yoktur” demesi gibi tepkileri (veya tepkisizliklerin) böyle bir karakteri ironik biçimde sempatik kılması da önemli bir başarı. İçine düştüğü kriminal durumun türlü kişilik zaaflarını da beraberinde getirmesi beklenirken, soğukkanlılığını ve zekâsını muhafaza eden, insanlara doğru sorular sorarak, insanlara doğru yerlerde yalan söyleyerek şüphelileri sıkıştırmayı ya da sıkıştığı yerden kurtulmayı beceren Tibor’un tasarım ve uygulanışı çok başarılı. Sıradan bir adamın sıra dışılığı, bu her iki ucun da hakkını veren sahnelerle pekiştiriliyor.
Yine başlangıçta Zsolt Anger’ın iki önemli ödül kazandığı Tibor karakterini canlandırırken benimsediği minimalliğin aslında tam da bu filmin ihtiyacı olduğu hissediliyor. Ama özellikle Tibor’un kendisine doğrultulmuş bir silahı iki saniyede sahibine iade edişinin hemen öncesinde, silah sahibine olduğu kadar seyirciye de oynadığı kısacık karakter yükselişi kandırmacası, sonra tekrar saniyesinde Tibor normalliğine döndüğü sahne olağanüstü. Sanki aktör bile değilmiş izlenimi veren Zsolt Anger’ın yanında filmde neredeyse hiç kötü oyuncu olmaması da bu artılara eklenince Attila Galambos’un filmi mutlaka izlenmesi gereken küçük suç filmleri arasında yerini gururla alıyor.
31 Mart 2024 Pazar
Largo Winch (2008)
Senaryo: Jérôme Salle, Julien Rappeneau
Müzik: Alexandre Desplat
22 Mart 2023 Çarşamba
Body Of Lies (2008)
Meşhur Davos moderatörü David “One Minute” Ignatius’un aynı adlı kitabından William Monahan’ın filme uyarladığı, usta yönetmen Ridley Scott’ın yönettiği Body Of Lies, Amerika’nın Ortadoğu politikalarını her yönüyle malzeme yapmaya kararlı Hollywood’un son numarası. Son dedik ama belki ondan sonraki şu kısacık arada bile birkaç film çekilmiştir muhakkak. Bu filmler sürekli çekilecek, çekilmeli de… İzleyici bu filmlerin samimiyetini ve cesaretini kendi doğruları ışığında elekten geçiriyor, sağduyulu yanlarıyla milliyetçi söylemlerini birbirinden ayırt ediyor kendine göre. Edemediği anlarda ise kendi tarafından baktığı politik yönlerin yanlışlığını veya eksikliğini eleştiriyor. Bu sayede en azından gündemde tutuyor. Benzer eleştirilere oldukça müsait Body Of Lies, eskilerin “casus / ajan filmi” dedikleri türün günümüz teknolojisiyle kuşatılmış, aksiyonel hale sokulmuş cinsinden bir politik yapım.
Arap ülkelerinin tepesine yerleştirdiği uydularıyla, şehirlerine soktuğu bembeyaz Amerikalı ajanlarıyla (hatta DiCaprio bir ara Arap kılığına bile giriyor!) terörist avına girişen CIA’nin çalışma metodları üzerine fikir jimnastiği yapmaya soyunuyor. Çölün ortasında bile uyduları ekebilen, arı kovanına muhbir nasıl sokulur dersi veren zekâ dolu tekniklere karşı, en son teknoloji ile çalışan Amerikan istihbaratındaki birtakım güvenlik açıklarını bu sayede tespit etmiş olan Ignatius, İncirlik üssünü bile potaya dahil ettiği Ortadoğu monopolisinde İsrail’in esamesini neredeyse hiç okumadığından ötürü kendisi de açıklar veriyor. Onun yerine yakışıklı ajanını Arap hemşire ile masum bir gönül ilişkisine sokmayı tercih ediyor. Ama CIA’nin sahte bir cihad finansörü yaratıp, en büyük hedefi olan El Kaide’nin en mühim isimlerinden birine yem atmasının, muhbirlere karşı ciddiyetsiz tutumunun, çıkarları dışında kalan herkese ve her şeye duyarsız oluşunun getirilerini ve götürülerini iyi yansıtmış bir film denebilir.
Ridley Scott’ın tecrübeli yönetimi, sevdiği oyuncusu Russell Crowe’un sanki 15 yaş birden almış görüntüsü, DiCaprio’nun görüntü olarak her zamanki gibi tam oturtamasam da (bıyık ve sakalı attığınızda istihbarat biriminin kilit bir ajanı değil de, sınıf başkanı görünümünde sanki) oyun olarak yetkinliği (işkence sahnesinde iyi iş çıkarmış örneğin) ve tabii Ignatius’un politik aksiyonlardan hoşlananları yüzüstü bırakmayan teorileriyle, türün meraklılarına tavsiye edilebilir. O şans verildiğinde filmde aslında çok daha güçlü bir karakterin / oyuncunun varlığına tanık oluyoruz. Yalana karşı tahammülsüz, doğruluk timsali, telefonla operasyon idare etmeyip, üstün teknik donanımlar olmadan da sağlam bilgi aktarımı elde edilebileceği yönünde CIA’ye sıkı bir ayar veren karizmatik Ürdün istihbarat şefi Hani Salaam rolüyle Mark Strong (Revolver, RocknRolla, Syriana, Sunshine), filmin iki hit oyuncusunu bile ekarte edecek derecede özenli bir performans gösteriyor bana göre. Hatta filmin en mühim kırılma, kopma noktaları bile Hani üzerinden gittiği için, zekâsına hayran kalınacak ölçüde bir karakter tasarımının en verimli seviyede sonucu alınmış hali denebilir bu rol için. Klişeleşmiş iddiaları, karşı savunuları, gerçeklere yatkın komplo teorileri ve dürüstlüğün altını çizen pozisyonu ile alışıldık türden bir Ridley Scott filmi gibi durmasa da izlenebilir bir film. Amerikan Gangster gibi bir bombadan sonra güdük kaldığı yönler de var elbette.
6 Ekim 2022 Perşembe
Killshot (2008)
Yönetmen: John Madden
Oyuncular: Mickey Rourke, Diane Lane, Thomas Jane, Joseph Gordon-Levitt, Rosario Dawson
Senaryo: Hossein Amini, Elmore Leonard
Müzik: Klaus Badelt
Carmen Colson ve demirci eşi Wayne tesadüfen bulundukları bir emlakçı dükkânında azılı katillerin hedefi haline geliyorlar. Michigan’ın bu tenha yerinde, polisler bile Carmen ve Wayne’e yardım konusunda çaresizdirler. Federal Polis de çifte Tanık Koruma Programı’nı önermekten başka bir katkıda bulunamaz. Çift, tüm bu gördüklerinin ve başlarından geçenlerin bedelini fazlasıyla ödeyecektir.
Elmore Leonard materyallerinin sinemaya uyarlanışlarında türlü sonuçlar elde edildi bugüne kadar. İzlediklerim arasında Get Shorty, Jackie Brown, Out of Sight ve 3:10 to Yuma’nın üstünlüklerini tartışmamakla birlikte The Big Bounce ve Be Cool’u zamanımdan çalmış filmler olarak görürüm. Küçük suç hikayelerini arapsaçına çeviren, genelde tatminkar ama bilindik sonuçlara bağlayan Leonard’ın, sürükleyici ve gerilimli yapısına rağmen Killshot’ta da rotası pek fazla şaşmıyor. Kıyaslama yapacak olursam, yukarıda iki gruba böldüğüm filmlerin vasat olanlarına biraz daha yakın olmak üzere ortalarında yer aldığını düşünüyorum. Girişte karakterleri bize birer birer gösterdiği bölüme bakınca bir an için farklı bir film olacağı hissine kapılabiliyoruz. Emlakçı baskınıydı, market baskınıydı derken o his yerini başarısız biçimde zorlama aksiyona bırakıyor. Karakterlerin hikayeleri de pek ilgi çekici değil. Ama yine de güçlü kadro, bu sıradanlığın önünde dimdik durabiliyor çoğu zaman.
The Wrestler’dan sonra canlandırdığı mafya tetikçisi Armand 'The Blackbird' Degas rolü ile durduğu yerde karizma Mickey Rourke ve peşpeşe niteliksiz filmlerde kendini harcayan Diane Lane’e, hiperaktif suç makinesi Richie tiplemesiyle renk katan Joseph Gordon-Levitt’in kötü adam rahatsızlığına hakim performansı eşlik ediyor. Thomas Jane ve Rosario Dawson, bu sağlam üçlüye çok da üzerinde durulmayacak türden geri hizmet desteği sağlıyorlar. Daha çok Jude, The Wings Of The Dove, The Four Feathers gibi naif edebiyat uyarlamalarını senaryoya aktaran İranlı Hossein Amini ile, Mrs Brown, Shakespeare in Love, Captain Corelli's Mandolin gibi yine naif tarihi dramların yönetmeni John Madden’in bir Elmore Leonard romanıyla böylesi tür sıçraması yapmaları da ayrıca ilginç. Neticede sıkılmadan izlenebilir bir macera filmi. Fakat şu kadro ve materyalin kabasıyla sıfırdan bir suç epiği bile çekilebilir, daha ağır ilerleyen, etkili kara mizahı ve dramatik yoğunluğu olan modern bir şehir westerni de çıkarılabilirmiş sanki.
22 Mayıs 2022 Pazar
Bronson (2008)
11 Eylül 2021 Cumartesi
Julia (2008)
Yönetmen: Erick Zonca
Erick Zonca ismini daha önce duymuşsanız bunu büyük ihtimalle 90’lı yılların sonuna ait Fransız yapımı La Vie rêvée des anges filmine borçlusunuzdur. Samimi, doğal, hüzünlü ve kırılgan yapısıyla çok etkileyici olan bu film, Zonca isminde büyük beklentiler uyandırdı. Bir yıl sonra çektiği Le Petit voleur’u henüz izlememiş olmak bir eksiklik hissettirse de, bu yıl İngilizce çektiği ve başrolünde son yılların en kaliteli ve üretken oyuncularından Tilda Swinton’ı yönettiği Julia’ya öncelik tanımak kaçınılmaz oldu. Genel olarak çeşitli ayrıntılar haricinde La Vie rêvée des anges’den oldukça farklı bir film Julia. Sefil ve vurdumduymaz bir hayat yaşayan Julia isminde bir kadının işini kaybettikten sonra istemeye istemeye devam ettiği alkolikler toplantısında tanıştığı Elena ile anlaşma yapması, buna göre Elena’nın zengin kayınpederi tarafından yasal yollarla elinden alınan oğlunu Julia’dan kaçırmasını istemesi ile yola çıkan macera, Zonca’nın ilk uzun metrajının naif anlatımına ters düşüyor sanki.
Etik dertleri olan Zonca’nın, bu değerleri hikayesi çeperinde anlatırken Julia’yı seyirciye tanıtmakla fazla zaman harcadığı düşünülebilir. Oysa bir süre sonra bu tanıtma ve benimsetme sürecinin filmin ayrılmaz bir parçası olduğunu, olay örgüsünün bile Julia karakterinin yön değiştiren, kendini kaybeden, aramaya başlayan, bulduğuna kendisini inandırmak durumunda kalan özelliklerine hizmet etmekte olduğunu düşünmek mümkün. Çeşitli filmlerde bu durum iç içe geçmiş vaziyettedir. Film ya her şeyiyle baş karakterine hizmet eder, ya da geri kalan her şey bir süre sonra o karakteri öğütecek biçimde hikayesini öne çıkarır. Julia için her iki durumdan da söz edilebilir. Film süresince çeşitli anlarda karmaşık bir fidye trafiğinin Julia karakterinin önüne geçtiğini veya tam tersi, Julia’nın filmdeki her şeyi kendi varlığında öğüttüğünü düşünebilirsiniz. Zonca’nın Julia’ya sindire sindire yaşatmaya çalıştığı değişimin önündeki tek engel, yine değişim kavramının kendisi. Çünkü Zonca’nın ahlaki kaygılarının bir yansıması olarak bu değişimin doğurduğu final bölümü yüzeysel bulunabilecek bir vicdan hesaplaşmasına ermiş, değişim daha insani bir boyuta çekilmiş oluyor. Bunun yanında didaktik bir oldu bittiye getirilmiş izlenimi de uyandırıyor.
Erick Zonca, Tilda Swinton gibi bir madenden en fazla faydalanmasını bilmiş filmlerden birine imza atmakta. Oscar’ı ölçüt aldığımızda, yardımcı rolle de olsa Michael Clayton ile ödül aldığı performansından çok daha üstün bir yapıya sahip. Onsuz bu film neye benzerdi, bilmek fazla zor değil. Anglo sakson duruşunu Julia’nın salaş, umursamaz, telaşlı ve vicdanlı görüntüsüne uydurmakta hiç sıkıntı çekmiyor. Swinton, saatini saniyesi saniyesine Julia’ya ayarlamış diyebiliriz. Filmin geneli göz önüne alındığında herhangi bir ikna problemi yaşanması durumunda bunun sorumlusu Swinton değil, olsa olsa Julia’nın bencil kişiliğini vicdanıyla yüzleştirme sürecini yeterince kabul edilebilir kılamayan, Stockholm Sendromu’nu da bu doğrultuda silikleştiren Zonca senaryosudur. Yine de görüntü estetiği, sürükleyici yapısı ve en önemlisi Tilda Swinton’ın en iyi performanslarından biri için izlenmesi gereken bir film Julia.
28 Temmuz 2021 Çarşamba
Revanche (2008)

Müzik: Walter W. Cikan
Ukraynalı bir fahişe olan Tamara, Avusturya’da çalıştığı genelevin patronunun adamlarından biri olan Alex ile gizli bir ilişki içindedir. Birbirlerini seven Tamara ve Alex, bu durumu patronlarına sezdirmeden gizli gizli buluşmaktadırlar.Patronunun Tamara’ya yaptığı sınıf atlama teklifinden sonra bu işin böyle gitmeyeceğini anlayan Alex, bir banka soygunu planlar. Çünkü iki sevgilinin bulundukları hayattan kaçabilmeleri ve hayallerini gerçekleştirebilmeleri için paraya ihtiyaçları vardır. Öte yandan polis memuru Robert ile süpermarket görevlisi Susanne’ın uyumlu evliliklerine rağmen bir türlü çocuk sahibi olamamaları evliliklerini sıkıntıya sokmaktadır. Bu iki alâkasız hayatın kesişmesi ve sonrasında yaşananlar, şehirden kırsala uzanan hata, pişmanlık, ihanet, intikam ve sırlar dizisiyle zorlu bir sınavın çözülmesi güç sorularını oluşturmaktadır.
Karmaşık ilişkilerden kesişmeler yaratmayı, sonra onları çıkmaz sokağa sokmayı seven anlatımıyla Götz Spielmann, sade ama mesafeli yaklaşımından, tempo ayarlayışı ve solgun görünüşünden ötürü İskandinav sinemasına yakınlık hissi uyandırıyor. Tabiî çoğu Avrupa filminde bu havayı solumak mümkündür. Fakat özellikle tempo ve solgunluk yönünden ağır, sıkıcı, seviyesiz bir yapıda olduğu düşünülmesin. Normalde bazı çağdaşları, çektikleri birtakım sahnelere saniyeler, dakikalar boyu kilitlenirken, Spielmann istese rahatlıkla saniyeler, dakikalar boyu kilitleneceği pek çok sahneyi tadında bırakıp, o minimal duyguyu sunmanın yanında filmin ritmini bozmayarak hem olay örgüsüne, hem de ilgili sahnenin iç dinamiğine ilgiyi taze tutuyor. Belki film için getirilebilecek en ilginç eleştiri, içinde insana dair türlü kötü niyetler, ihanetler, zayıflıklar bulundurmasına rağmen, bütünüyle kötü niyetli bir film olmayışı olabilir. Çünkü yapısı itibariyle Avrupa sinemasının besleyip büyüttüğü farklı gerçekçi şiddet gösterilerine son derece müsait olması, fakat bunu daha çok bağlılık ifadesi veya köreltilmesi gereken bir cinselliğe, intikam ateşini yakıp yakmama arasında sıkışıp kalmış vicdan gerekçelerine döndürmesiyle film tam anlamıyla frenlenmiş. Senaryo açısından ilgi canlı tutulsa da, filmin gidip tutunduğu dallar bu sebepten fazla sağlam görünmüyor veya fazla iyi niyet, fazla insanî didaktiklik içeriyor. Yine de bir anlamda böyle filmleri Lars von Trier’in ellerinde hayal ediyor, sonra en iyisi hayal etmemek diye de düşünebiliyorum kendi adıma.

Filmin merkezindeki Alex rolüyle Johannes Krisch, olgun ve sert olduğu kadar, o olgunluk ve sertliğin içinde barınan kırılganlığı yansıtmada çok başarılı. Pek çok erkekte görülen, kaba görüntünün gizlemeyi başardığı sevgi ve bağlılığı doğal bir kalıba dökmeyi başarıyor. Revanche için yalnız kalmanın, yalnız bırakılmanın, yalnızlığı tercih etmenin, yalnız kalmayı kabul edememenin filmlerinden biri diyebiliriz. Vicdanın ne derece güçlü, ne derece zayıf suretlerde görünebildiğinin işaret fişeğini yakan filmlerden biri de diyebiliriz. Fakat belki de en önemlisi, hayatın bize tattırdığı yenilgilere karşı sunduğu rövanş şansında bile tuzaklar bulunduğunu fark ettiğimiz filmlerden biri diyebiliriz. Yine de insan olarak işimize geldiği ölçülerde bazen o tuzaklara o kadar hazırlıklıyız ki, hayran olunacak derecede hınzır çözümlerimiz var. Etik açıdan kötü olarak nitelenen çözümlerimizle iyi niyetlerimizi gerçekleştirecek kadar hem de…
8 Haziran 2021 Salı
Departures (Okuribito) (2008)
Mülayim bir çellist olan Daigo’nun yeni mesleğine alışma sürecinin hızı, anlayışlı eşi Mika’nın Daigo’nun mesleğini öğrendikten sonra onu sebepli terk edişi ile sebepsiz geri dönüşü, Daigo’nun kayıp babasının kaybolma gerekçelerindeki tutarsızlıklar gibi senaryo zaaflarına rağmen, filmin kendini tüm bu zaaflardan süzerek yarattığı bitkin ve efkarlı olduğu kadar huzurlu atmosferi, bu eksiklikleri bir şekilde izleyicinin kendi aklında tamamlamasına şans tanıyor denebilir. Bu atmosferin oluşmasında ise tecrübeli yönetmen Yojiro Takita ve görüntü yönetmeni Takeshi Hamada’nın görselliğinin, Joe Hisaishi’nin güçlü müziğinin ve başrol oyuncusu Masahiro Motoki’nin bazen yapmacık, çoğu zaman sade oyununun (bu sayede sağladığı özdeşleşme kolaylığının) etkili olduğu da bir gerçek. Kaliteli dram seven izleyenlerin şans vermesi pişmanlığa yol açmayacaktır.
18 Mart 2021 Perşembe
Snuff: A Documentary About Killing on Camera (2008)
“Snuff” argoda oyuncularının film esnasında işkence veya tecavüze uğradığı, daha sonra da gerçekten öldürüldüğü düşük bütçeli illegal yeraltı film çeşidine deniyor. Snuff: A Documentary About Killing on Camera belgeseli “Snuff film nedir”, “Amerikan Sineması ve Snuff”, “Mark’ın Hikayesi Bölüm 1-2”, “Seri Katiller ve Snuff”, “Savaş ve Snuff” olmak üzere beş bölümden oluşuyor. Sinefiller, yönetmen/yapımcılar, emekli FBI ajanları, emniyet görevlileri ve sinema tarihçilerinden oluşan küçük bir grup insanın snuff yorumları, The Texas Chainsaw Massacre, Henry: Portrait of a Serial Killer, Cannibal Holocaust, Faces of Death gibi filmlerden alıntılar, yorumlar ve çeşitli amatör görüntülerle şekillenen belgesel, bir belgesel olarak dört dörtlük olmasa da, içerdiği tartışma ve yorumlarla snuff dehşetinin boyutlarını irdelemeye çalışıyor.
20 yıl boyunca FBI’ın resmi kayıtlarına geçecek tek bir snuff filmin bulunamaması, ama öte yandan bu işin yeraltında pazarlama ve dağıtım ağına sahip olduğu gibi bilinmeyenler dile getiriliyor. Snuff gerçekten var mıdır, yoksa bir şehir efsanesinden mi ibarettir tartışmalarına verecek birden fazla cevabı olduğundan, dersine iyi çalışmış bir belgesel olduğu söylenebilir. Kurmaca snuff filmlerden alıntılar yanında, iki ortak seri katilin gerçek çekimlerinden ayıklanıp light hale getirilmiş görüntüler de bulunmakta. Savaş ve Snuff bölümünde tüm dünyaya yansımış Vietnam ve Irak savaşından alınan çekimlerin yorumculara göre snuff niteliği taşıması, aslında snuff’ın belirli bir şablona uyup uymadığının da analizini beraberinde getiriyor. Amerikan askerlerinin Iraklı mahkumları türlü eziyetlerle aşağıladığı görüntüler ile, El Kaide militanlarının kamera karşısında kafa kestiği çekimler arasında bilerek “göze göz, dişe diş” dengesi yaratılmak istenmemiş olabilir. Ama bu karşılaştırmanın bir dengeleme şeklinde algılanma riski de mevcut. Üzerinde anlaşılan nokta ise bu çekimlerin snuff sıfatına uyduğu ve artık günümüzde internet sayesinde snuff tabusunun yıkılmaya başlaması…
Belgeselde yer alan uzuv kesme, bağırsak çıkarma, canlı hayvan katletme görüntülerinden belki daha da dehşet verici olanı, film ve TV yapımcısı Mark L. Rosen’ın ilk hikayesinde anlattığı pedofil snuff filmleri çeken, el altından fahiş fiyatlara satan, Amerikalı müşterileri, hatta polis bağlantıları olan Rus sapığı hakkındaki gerçeklerdi. Bu sözde insanın yakalanışından ve ifşa oluşundan sonraki sürecin akıl almaz boyutları, ekranda kurmaca şiddet sahnelerinden zevk alanların dahi kanını donduracak cinsten. Mark L. Rosen, anlattığı her iki gerçek olayı da sadece anlatmakla kalmıyor, sanki o dehşeti oturduğu yerden yaşayıp seyirciye de çarpıcı biçimde yaşatıyor. Snuff: A Documentary About Killing on Camera, snuff miti hakkında çarpıcı kaynaklardan biri.
5 Ocak 2021 Salı
The Rocker (2008)
1980’lerde, ismini kendisinin koyduğu hard rock grubu Vesuvius’da davul çalan Robert 'Fish' Fishman (Office dizisinin Dwight'ı Rainn Wilson), grup daha albüm bile çıkaramadan gruptan atılır. Sebebi de plak şirketinin başkanının onun yerine gruba yeğenini sokmak istemesidir. Grup elemanları başta buna karşı gelseler de, bunun karşılığında Whitesnake’in alt grubu olacaklarını öğrenince anında Fish’i satarlar. 20 yıl sonra Vesuvius büyük bir grup olmuş, Rob ise bir işte dikiş tutturamayan, içindeki rock ruhunu ve kendisine yapılan haksızlığı yıllarca bastırmak zorunda kalan birine dönüşmüştür. Son işini kaybedip, sevgilisi tarafından da terk edilince evsiz kalan Rob, ablasının yanına taşınır. Yeğeni Matt’in klavye çaldığı A.D.D. isimli lise grubu, mezuniyet gecesi vereceği konser öncesinde davulcularını kaybedince çaresiz kalarak 20 yıl önce efsane olmanın eşiğinden dönmüş Fish’e teklif götürürler. Bu grup Fish için, yarım kalmış şöhret sevdasını, rüyalarını, çılgınlıklarını gerçekleştirmek için bir fırsattır.
İngiliz Peter Cattaneo, 1997 tarihli The Full Monty ile İngiliz işçi sınıfının ekonomik kriz içindeki bunalımından harika bir komedi-müzikal çekmiş bir yönetmendi. Uzun bir aradan sonra tekrar show business tarzı komedi dram anlatımına dönen Cattaneo, bu kez tipik bir Amerikan rock’n roll rüyasının gerçekleşme sürecini işliyor. The Full Monty kadar usta bir kara mizah örneği olmasa da, basmakalıp bir şöhret öyküsünü sıcak, sevimli ve kesinlikle eğlenceli komedi üslubuyla sunuyor. Artık burada hangi zıpır espirisinden örnek vereceğimi bilemediğim komik cümlelere, zaman zaman tuvalet mizahına meyleden sahnelere, Almost Famous gibi filmlere yaptığı ufak göndermelere, bu bağlamda hem rock konulu filmleri, hem de plak endüstrisini çeşitli yönlerden ti’ye alan serseri bir duruşa sahip.
3 Aralık 2020 Perşembe
Last Chance Harvey (2008)
New York'lu Harvey Shine, bir jingle yazarı olarak çıkmaza girmiş işini kaybetme noktasındadır. Patronundan son bir şans koparmıştır. Önce haftasonunda Londra'ya kızının düğününe gidecek ve pazartesi günü önemli bir toplantı için geri dönecektir. Kızının kilisede yürümek için üvey babasını seçtiğini öğrendiğinde yıkılmış bir halde, düğün yemeğine kalmadan havaalanına geri döner. Fakat uçağı da kaçırmıştır, böylelikle işini devam ettirme şansını da. Bunca sıkıntı arasında havaalanında bir kadeh içki içerken, onun hayatını derinden etkileyecek bir sürprizle karşılaşacaktır. Bu sürpriz 40'lı yaşlarında, duygusal ve bir onun kadar bir ilişkiye ihtiyacı olan bir kadındır.
Joel Hopkins adındaki İngiliz yönetmenin ikinci senaryo ve yönetmenlik çalışması olan Last Chance Harvey, rol kuşanmaktaki ustalıklarıyla bilinen Dustin Hoffman ve Emma Thompson’ın varlıklarıyla kamufle olmuş ve bu sayede pek çok aksayan yönünü bu isimlerin gölgesine saklamış bir film. Artık bir yaştan sonra kendilerini zıpkın yemiş orkinosa çeviremeyecek aşk duygusundan hayli uzak kalmış iki insanın giriş, gelişme, sorun, sonuç çizgisinden sapmamaya çalışan kontrollü romantizmi, türün sıkmadan izlenen örnekleri arasına girebilir. Lakin en obur romantik komedi müdavimleri bile mutlaka bir şeylerin eksikliğini hissedecektir. 2006 tarihli Stranger Than Fiction’da hiç aynı karede yer almadıkları ve karşılıklı oynamadıkları halde bile bana göre etkili bir kimya yaratmış Hoffman-Thompson ikilisi, bu film için hem sorun, hem de değil. Varlıkları böyle bir yapım için çok fazla. Fakat sanılmasın ki, burada sinema tarihine kazınacak performanslar izliyoruz. Sadece güven telkin ediyorlar. Sevimliler, sempatikler, filmdeki karakterleri gereği naifler. Geri kalanına Joel Hopkins farkında olmadan fazla izin vermiyor ne yazık ki.
Böylesi olumsuz şartlar dışında yalnızlıklarına bir şekilde inandığımız Harvey ve Kate’in sempatikliğine sığınıyoruz. Orada da uydurma bir “sözünde duramama” vakası ile “sorun” kısmı apar topar halledildikten sonra geriye mutlu son kalıyor. Onu yazmak için de senaryo doktoru olmak gerekmiyor. Last Chance Harvey, türün pek çok klişesini kanatları altına almasına rağmen bir türlü doygunluk hissi yaratmayan, tek albenisi Hoffman-Thompson ikilisi olan, onların da şöyle geçerken uğradıkları bir filmmiş izlenimi yaratan oyunlarıyla sıkıcılaşan basit bir film olarak kalıyor bana göre.
22 Kasım 2019 Cuma
Frozen River (2008)
Yönetmen: Courtney Hunt
Kanada'nın Amerika sınırına yakın bir yerde, hayatlarını güçlükle yürütebilen iki kadın, ayakta kalabilmek için yasadışı göçmen taşıma işine bulaşırlar. Sınırı oluşturan ve kışları donan bir ırmağı, eski bir kamyonetle geçerek zor durumda göçmenleri taşıyan iki kadın karşı kıyıya yaptıkları her seyahat, son seyahat olacağına kendilerine söz verirler ancak işler planladıkları gibi gitmez.
Frozen River, Kanada sınırındaki kaçak göçmen meselesi ve yine bu coğrafyanın Mohawk yerleşim bölgesindeki yerel adetlerinden bir kısmını hikayesi içinde tutabilmiş etkileyici bir dram. Annelik olgusunu iki farklı kültüre mensup iki kadın karakter üzerinden ele alan, kaçak göçmen sorununu da yine o iki kadının merkezinde olduğu bir polisiye rotaya yerleştiren film, bu sayede hem dramatik, hem de polisiye anlamda gerilimini sürekli canlı tutuyor. Filmin Ray Eddy’nin anneliğini, fedakarlığını ve vicdanını kabul edilebilir bir zemine yerleştirme başarısı, filmde görünmeyen sorumsuz baba figürüne olan kırsal bağda, beyaz yasalarındaki ayrımcı düzenlemelerde, yerli halkın törelerindeki katılıkta gerçekliğini pekiştiriyor. Özellikle Melissa Leo’nun kendisine çeşitli festivallerden ödüller ve Oscar adaylığı getiren Ray Eddy performansını boyutlandırmasında, ilk senaryosu ve yönetmenliğiyle güçlü bir filme adını yazdıran Courtney Hunt’dan daha etkili olduğu bile söylenebilir. Melissa Leo ve Misty Upham’ın toplumsal farklılık içinde kader ortaklığı yaşayan iki kadına hayat verişleri, filmin kimyasına pozitif etkiler bırakan en önemli unsurlar. Frozen River, 2008’in en kaliteli bağımsızlarından biri.
21 Haziran 2019 Cuma
Stop-Loss (2008)
25 Ekim 2018 Perşembe
Parking (Ting che) (2008)
8 Haziran 2015 Pazartesi
Man On Wire (2008)
Yönetmen: James Marsh
7 Ağustos, 1974'de, Philippe Petit isimli 25 yaşındaki bir Fransız akrobat, o zamanın en yüksek binaları olan New York şehrinin İkiz Kuleleri arasında gerilmiş telin üzerinde 45 dakika yürüdükten sonra, bu gösteriyi izinsiz gerçekleştirdiği için gözaltına alındı ve psikolojik değerlendirmeden geçip kısa süre sonra salıverilmek üzere hapse atıldı. Bu benzersiz olayın hazırlık evresini, Petit'nin dostları ve iş birlikçileriyle beraber yaptıkları planları, karşılaştıkları sorunları, aştıkları zorlukları inceleyen yönetmen James Marsh, belgeseli hazırlarken Petit'nin kitabı To Reach The Clouds'tan ve tabii ki olayın en yakın tanıklarından faydalanıyor. İmkansız diye tanımlanacak bir hayali gerçekleştirmenin en somut örneklerinden birini tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seren Man On Wire, 2009 Oscarlarında En İyi Belgesel ödülü kazanmıştı.
Daha İkiz Kuleler yapım aşamasındayken bir dergide kulelerin temsili bitmiş halini görüp birgün onların arasında yürüyeceğinin hayalini kuran Petit, bu büyük gösteri öncesinde 1971'de Paris'in Notre Dame Katedrali'nde, 1973'te ise Avustralya'nın meşhur Sydney Liman Köprüsü'nde izinsiz tel yürüyüşleri yaparak ses getirmiş. Ama İkiz Kuleler hayalinden hiç vazgeçmemiş. Aylarca New York'a gidip gelen Petit, Dünya Ticaret Merkezi güvenliğini geçmek, iki bina arasına tel germek için gerekli ekipmanları içeri sokmak, hava durumunu hesaplayarak teli çatılara ulaştırmak gibi bir sürü önemli işi, arkadaşları Jean-Louis Blondeau, Jean François Heckel, Annie Allix ve Amerikalı, Avustralyalı diğer gönüllüler yardımıyla halletmeye çalışıyor. Sanki birgün bu belgesele malzeme olacakmış gibi Petit ve arkadaşlarının sancılı, gerilimli, gelgitli çalışmalarının çekilmiş görüntüleri (üstelik çoğu kez İngilizce), olaya birebir dahil olmuş tüm bu isimlerin uç uca eklenmiş anlatımları, bazı yerlerde de gerilimi aktarabilmek için yapılan canlandırmalar her yönüyle James Marsh'ın başarılı belgeselinin parçalarını oluşturuyor.
Gerilla yöntemlerle gerçekleştirilen bu yürüyüşün bir "eylem"den ziyade kişisel bir hayalin izini sürmek adına yapılması, "neden yaptınız" sorusuna Petit'nin "nedeni yok" yanıtını vermesi çok düşündürücü. Belgeselde Petit, neden böyle bir çılgınlık yaptığını "kurallara boyun eğmeyi, kendini tekrarlamayı reddetmek, her gün, her yıl, her fikirle kendini yenilemek" şeklinde özetliyor gerçi. Ama "insan isterse başaramayacağı şey yoktur" şeklinde kişisel gelişim mottoları romantizminde ve sıkıcılığındaki mesajların çok üzerinde bir tecrübe bu. Adının konması, üzerine nedenler üretilmesi, slogan gibi gerekçeler bulma çabası eylemin kendisini yıpratabiliyor. Oysa Petit'nin bu azmi kadar, ona karşılık beklemeksizin yardım eden, yıllar sonra aynı heyecanı büyük bir hevesle, tutkuyla, gözyaşlarıyla ifade eden arkadaşlarının varlığının da önemi büyük. Birinin böylesine çılgınca bir fikri hayata geçirmek istediğini ciddi ciddi söylediğinde etrafında kimsenin kalmamasına pek şaşırmayız. Fakat bu insanlar sonuna kadar Petit'nin yanındaydılar. Günümüzde böyle dostlara sahip olmanın, iki dev bina arasına gerilmiş bir telde yürümek kadar sıkıntılı bir iş olabileceği de satır arasından okunabiliyor.
Öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşananları, içerdiği gerilimi, Petit ve Annie arasındaki romantizmi, hüzünlü sayılabilecek sonu ile değme filmlere taş çıkartan Man On Wire, son derece gereksiz bir şekilde Robert Zemeckis tarafından The Walk adıyla film yapılmış. Hazırda Oscar almış ve çok izlenmiş böyle yetkin bir yapım dururken Zemeckis'in bu belgesele bir Uzakdoğu yeniden çevrimi muamelesi yapmasını çok boş vaktinin olmasına vermek lazım. Zaten bu olağanüstü başarının ancak belgesel olanı makbuldür. Ölümle olan yürüyüşünü tamamladıktan sonra gözaltına alınırken polis kayıtlarına geçtiği adıyla "Man On Wire", yıllar sonra bir röportaj için 11 Eylül saldırıları hakkında ne hissettiği sorulduğunda, "o kadar insan öldükten sonra benim hislerimin bir önemi yok, ama şunu söyleyebilirim ki, o iki kule de benim için birer insan gibiydiler" demiş. Bu sıradışı karakterin tel üstündeki mükemmelliği, bitmeyen azmi kadar, zemin üzerindeki kusurlarını da görmeyi mümkün hale getiren James Marsh, bunu bilerek mi yaptı yoksa hiç farkında değil mi pek belli olmuyor. Bu sayede keşke etrafındaki kendini adamış insanlara da o kuleler gibi aynı değeri verseydi dedirtmeden edemiyor.
3 Mart 2015 Salı
It Might Get Loud (2008)
Yönetmen: Davis Guggenheim
An Inconvenient Truth ile 2006 yılında En İyi Belgesel Oscar’ı kazanan Davis Guggenheim, bazı dizi bölümleri ve birkaç ses getirmeyen film dışında pek bilinen bir isim değil. Hatta An Inconvenient Truth’dan önce oyuncu Elisabeth Shue’nun eşi olarak daha fazla tanınıyordu. 23 Ocak 2008 tarihinde The Edge (U2), Jimmy Page (Led Zeppelin) ve Jack White (The White Stripes) üçlüsü, ustası oldukları gitar üzerine hem iki lafın belini kırmak, hem de beraberce bir şeyler tıngırdatmak üzere bir araya geliyorlar. Davis Guggenheim da bu üçlü için tarihi değer taşıyan buluşmayı filme alıyor. Aslında sırf bu buluşma spontane biçimde filme alınsa, o bile çok değerli olurdu benim için. Fakat Guggenheim, üç farklı kuşağı temsil eden üç gitarist ile çok daha fazlasını hedeflediğini belli ediyor. Arşiv görüntüleri, solgun fotoğraflar, müzikal kökler, tarihi gerçekler, samimi itiraflar, dönüm noktaları ve nefes kesen müzikal anlardan derlenen harika bir kurguyla müzik tarihinde kısa (zaten uzunu filmlere sığmaz!) ama etkileyici bir yolculuk sunuyor.
İlk başta tamamen gitar odaklı bir belgesel imajı yaratılsa da, aslında bu üç insanı geçmişlerinden bugünlerine müzikal bir fenomen olarak izleyen bir yapım It Might Get Loud. Onların bir zamanlar ne kadar sıradan insanlar olduklarına, fakat içlerindeki müzik (gitar) tutkusunun önüne geçilemez gücü sayesinde nasıl birer ikona dönüştüklerine dair, hem müzikal, hem de dramatik yönü çok kuvvetli bir anlatım yolu izliyor. Bunu yaparken “içinizdeki azmi keşfedin, ışığı kaybetmeyin, uyuşturucudan uzak durun, çok çalışın” gibi binlerce öğreten adam mesajından uzak durup, yalnızca bu üç hayatın günümüze gelişi ile alâkadar oluyor. Zaten gereken mesajlar, onların hikâyelerinin içinde öylece duruyorlar. Üstelik hiç de sömürü sayılmayacak yoğun bir duygusallıkla. Bu duygusallık, onların star duruşlarının ardında yatan gerçek kişiliği ortaya çıkarırken, gitar tutkusu ve müzik yapma arzusunun hayatlarının hiçbir döneminde solmadığının altını çiziyor. Böylece ideali veya mesleği ne olursa olsun, tevazusundan ödün vermeyen, tutkuyla bağlı olduğu uğraşını ticari bir kazanç kapısı değil, hayatının kopmaz bir parçası olarak gören, nereden geldiğini unutmayan bir insan olmanın önemi daha da belirginleşiyor.
It Might Get Loud, 1975 doğumlu John Anthony Gillis, yani bildiğimiz adıyla Jack White'ın bir tahta parçası üzerine birkaç çivi çakıp, bir kola şişesi üzerine bir tel gererek gitar yapmasıyla başlıyor. Bu aynı zamanda White'ın belgesel genelinde görülen sadeliği ve gerçekliği savunan duruşunun yansıması. Teknolojinin duygu ve gerçekliği öldürdüğünü söyleyen White, hangi meslekte olursa olsun kullanım kolaylığının önemini dile getirerek, herkesi gitar yapabileceğini, herkesin gitar çalabileceğini anlatmaya çalışıyor. Jack White, 10 kardeşten en ufağı ve Detroit'in ekonomik sıkıntılar içinde ayakta durmaya çalışan kalabalık ailesi içinde kendi başına birşeyler başarmak adına çalışmak zorunda kalmış. 1930'lu yıllar blues müziğinin karanlık zamanlarıyla ruhani bir bağ geliştirmiş, Willie Johnson, Son House gibi efsanelerden hiç kopmamış bir adam. Hiçbir zaman gitar çalmak istemediği halde, bir döşemecide yanında çalıştığı Brian Muldoon ile birlikte işten sonra müzik yapmaya başlıyor. Hatta birlikte The Upholsterers adıyla üç şarkılık bir EP yapıyorlar. İki kişilik Flat Duo Jets grubunun üzerinde bıraktığı etkinin müzikal kariyer edinme yönünde hayatının dönüm noktası olduğunu öğreniyoruz. Tüm bu gerçek hayat kesitleri, daha başka samimi itiraflarla bütünleşerek Jack White gibi usta bir müzisyenin ve (hiç öyle görünmek istemese de) bir rock'n roll yıldızının aslında içimizden biri oluşundaki normalliği yansıtıyor.
1961'de doğan David Howell Evans ya da U2'nun Bono'dan sonraki fenomen ismi The Edge de belgeselde kendi müzikal yolculuğunu kısa pasajlarla anlatıyor. Jack White henüz 1 yaşındayken kurulan U2 bünyesinde hala lise arkadaşlarıyla müzik yapan The Edge sayesinde 70'lerin ortalarında ağır ekonomik bunalımlarla, daha sonra büyük yıkıma sebep olan terörle kuşatılan Dublin'e uzanıyoruz. Gençken ümidini hiç yitirmeyen, sahip olduğu gitar çalma yeteneğine sarılan ve başarıya uzanan bir birey olarak onun hikayesi de çok farklı değil aslında. Fakat Jack White'ın aksine gitardan farklı sesler elde etmek için ses üniteleri, yazılımlar ve teknolojik yenilikler kullanmayı seviyor. Şu sıralar hali bana göre içler acısı olan U2'nun 80-90 arası en verimli olduğu 10 yıllık dönemdeki müziğini karakterize eden en önemli unsur The Edge'in gitarıydı. Zamanla yeni teknolojik arayışlara ve oyuncaklara yönelen The Edge, ne yazık ki The Joshua Tree dönemine bir daha asla dönemedi. Ama geçmişine olan duygusal bağları ve mütevazi çalış tekniğiyle geçen yıllara, devasa şan ve şöhrete rağmen onun da ekrana yansıyan samimiyetinden en ufak bir kuşku duyulmuyor.
Ve 1944 yılında dünyaya gelen James Patrick Page, yani yaşayan gitar efsanelerinden Jimmy Page... The Edge henüz 5 yaşındayken kurulan tüm zamanların en iyi rock grubu Led Zeppelin'in gitaristi, Stairway To Heaven, The Immigrant Song, The Battle Of Evermore, Achilles Last Stand ve daha nicesini besteleyen adam. Geçmişi ve tecrübesi hepsinden daha yoğun olan Page'in müzikal yolculuğundan rahatlıkla ayrı bir belgesel çıkabilirdi. Karizmatik ak saçlarıyla eşsiz bir gitar bilgesi olmasına rağmen, bu belgesel onu da tüm tevazusuyla perdeye yansıtıyor ki, en anlamlı yansıma onunki oluyor kanımca. Genç yaşlarında bir folk müzik formu olan skiffle çalarken ilk ekranda göründüğü TV programında "gelecekte biyolojik araştırmalar yapmak istiyorum" diyen, ama sonrasında bir türlü müzik yapmaktan kopamayan, birkaç lokal müzik grubu ve stüdyo müzisyenliğiyle kendini iyice pişiren Page, bu belgeseli daha da anlamlı kılan en önemli unsur kesinlikle. Stüdyo müzisyeni iken film müziğinden reklam jingle'ına ne varsa çalsa da, sonra yağlı boya tekniklerine, figür çizimlerine, grafik tasarımına, heykeltraşlığa yönelse de bir noktadan sonra artık kendi müziğini yapmak istiyor ve 1963'te Yardbirds ile yola çıkıyor. Ama asıl 5 yıl sonra başlayan Led Zeppelin macerası rock tarihinin en mühim kırılma noktalarından birini oluşturuyor. Page'in Zeppelin dönemine ait çok detaylı olmasa da içtenlikle yaklaşımlarının da yer aldığı belgesel, asıl konusundan çok da uzaklaşmadan daha çok onun gitara gitar merkezli müzikal dönemeçlerine odaklanıyor.
Bu üç müzisyenin Detroit, Dublin, Londra üçgeninde şekillenen sosyal köklerini, dinamik mızıka mikrofonu (Jack White), özel yazılımlar ve pedallar (The Edge), iki boyunlu gitar (Jimmy Page) gibi farklı arayışlarını ve beslendikleri kaynaklara olan sadakatlerini aynı belgesel içinde görebiliyoruz. Bu sadakati, bu bitmeyen öğrenme hevesini Jack White'ın eski bir folk şarkısı olan Froggy Went a-Courting'i diğer iki gitariste dinletirken ya da Jimmy Page'in Link Wray bestesi Rumble çalarken verdiği heyecanlı tepkilerden anlamak çok kolay. Aynı şekilde Page'in Whole Lotta Love girişini çaldığı sırada White ve The Edge'in ona bakışlarındaki hayranlıktan da anlamak mümkün. Gitaristlerin şiirsel ifadelerini, şık benzetmelerini estetik görüntülerle birleştiren Davis Guggenheim, üçlünün keşke daha uzun sürseydi dediğimiz sohbetleri ve canlı performanslarıyla derlediği belgeseli tadında bırakarak artık bu insanlara biraz daha farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor. Ayrıca Jimmy Page'in "6 tel var ama herkes farklı çalıyor" şeklinde özetlediği, aşka ve orgazma uzanan benzetmelerin yapıldığı gitar enstrümanına bu farklılıkların ve sınırsız benzetmelerin sembolize hali olarak bakmak da kolaylaşıyor. Bas gitar ve davul için de buna benzer belgeseller çekilse ne güzel olur diye düşündürüyor.
.jpg)


























