8 Ağustos 2022 Pazartesi

Petite nature (2021)


Yönetmen: Samuel Theis
Oyuncular: Aliocha Reinert, Melissa Olexa, Antoine Reinartz, Izïa Higelin, Jade Schwartz, Ilario Gallo
Senaryo: Samuel Theis
Müzik: Ulysse Klotz

Uzun sarı saçları, yumuşak yüz hatlarıyla bir kız çocuğunu anımsatan 10 yaşındaki Johnny'yi izlediğimiz Petite nature ya da diğer bir adıyla Softie, dizi ağırlıklı bir oyunculuk kariyeri bulunan Samuel Theis'in yazıp yönettiği ikinci uzun metraj. Üç çocuklu bir ailenin ortancası olan Johnny, annesinin babasını terk etmesiyle kardeşleriyle birlikte başka bir muhite taşınmak zorunda kalır. Özgür ruhlu genç anne Sonia, sevgilisiyle gününü gün eden, yine de çocuklarına sahip çıkan bir kadındır. Tüm öğrencilerine karşı ilgili bir öğretmen olan Jean ile kurduğu bağ, giderek onun derme çatma hayatında en önemli şey olmaya başlar. Kendi annesinden ilham aldığı, Cannes Film Festivalinden Golden Camera ve Un Certain Regard ödülleriyle dönen 2014 yılına ait Party Girl ile ilk filmini yazıp yöneten Samuel Theis, Petite nature ile bu kez kendi çocukluğundan esinlenmiş. Filminin bir uyanış hakkında olduğunu söyleyen Theis, şu sorudan yola çıktığını dile getirmiş: Bir çocuk hayatının hangi noktasında kendini özgürleştirme arzusuna kapılır? Bu soruyu cinsel özgürlük bağlamında ele alması onu tehlikeli sulara yaklaştırsa da, Theis bu hareket noktasından Johnny'nin ebeveyn ve yeni çevre sorunlarıyla yaşadığı sıkışmışlıktan kurtulma arzusunun aradığı açık kapıları çalıyor.

İlk başta klasik ebeveynsel sıkıntılar, sefil bir yaşam, akran zorbalığı gibi meseleler üzerinden bir anlatım kuracağını düşündüren, ama bu meseleleri de es geçmeden başka bir ana tema belirleyerek o uyanışa odaklanan Theis, Johnny'nin etrafındaki herkesin onun bu uyanışında azlı çoklu üstlendiği paylara uğrama gerekliliğini de atlamıyor. Örneğin onu hem seven, hem döven annesinin tutarsızlığından, aynı zamanda zorbalığa karşı çok "çıtkırıldım" kalan oğlu üzerinde baskı kurmasından kaçıp sığındığı öğretmeni Jean'ı hayatının önemli bir yerine koyuyor. Ne var ki 10 yaşındaki bir çocuğun bu dönüm noktası, özellikle Jean'ın kabusu olma tehlikesi taşıyor. Bu çelişkiyi çok güçlü, hatta filmin melankolik tonuna bile baskı yapan bir gerilimle ele alan Theis, neyse ki Johnny'nin bu uyanışının acemiliğini istismar etmiyor. Zaten Theis'in bu acemiliği çok iyi teşhis etmesi sayesinde naif Johnny'nin tekinsizleşmesi filmi bıçak sırtı bir konuma sürüklese de, o tona uyum sağlayan bir kontrol de söz konusu. Yaşadığı kırık dökük hayata bir türlü direnemeyen Johnny'nin bu uyanışına karşılık bulamayacak olmasının verdiği öfke az çok kendini belli etse de, nihayet yemek masası sahnesinde etkileyici bir biçimde patlayıveriyor. 10 yaşındaki çocukları bile yetişkin makullüğünde çileden çıkarabilecek kalitesiz yaşamlar, ekonomik ve sosyal şartların zorluğu yetmezmiş gibi, onların kimlik edinme arayış ve çabalarını da baltalıyor.

İlk gösterimini 2021 Cannes’ın Eleştirmenler Haftası bölümünde yapan Petite nature, aday olduğu Queer Palm kategorisinde Hytti nro 6, Titane, Benedetta, Große Freiheit, Les Olympiades Paris 13e, Tout s'est bien passé gibi yapımlarla yarıştı. Ödülün sahibi olamasa da cesareti ve o cesaretin gerektirdiği bazı şartların tuzağına düşmeyip kendini çok iyi ifade etmesi sebebiyle de ilgi topladı. İlk filminde etkileyici bir performans gösteren Johnny rolündeki Aliocha Reinert, filme adını veren "yumuşak, yufka yürekli, çıtkırıldım" sıfatlarını hüzün yüklü bir duruşla yansıttığı kadar, özellikle sözünü ettiğimiz yemek masası sahnesindeki öfke nöbeti ve seyirciyi tedirgin eden bazı sahneleri sayesinde de geleceğin sık tercih edilecek oyuncularından biri olma potansiyeli taşıyor. Samuel Theis'in gösterişten uzak ama hikayesine çok iyi eşlik eden anlatımı, filmi festival seçkilerinden alışık olduğumuz o iddiasız ama kendi kulvarında güçlü yapımlar arasına koyuyor. Deep Purple'ın Vietnam Savaşı'nı protesto amacıyla yazdığı benzersiz Child In Time şarkısı eşliğinde izlediğimiz final sahnesi de, bir nevi hayata karşı kendi var olma savaşını veren Johnny'nin film boyunca yaşadıklarına karşı bir duruşu sembolize etmesi yönünden çok çarpıcı.

31 Temmuz 2022 Pazar

İnsanlar İkiye Ayrılır (2020)

 
Yönetmen: Tunç Şahin
Oyuncular: Burcu Biricik, Pınar Deniz, Aras Aydın, Başak Daşman, Erdem Akakçe, Nezaket Erden
Senaryo: Tunç Şahin
Müzik: Safa Hendem, Mehmet Cem Ünal

Uzun zamandır iş bulamayan olan Duygu, son çare olarak bankalar adına telefonla borç tahsilatı yapan şirketlerden birisinde çalışmaya başlar. Borçlular üzerinde psikolojik baskı kurma metotları öğretilen Duygu, kısa zaman içinde çalıştığı şirketin en başarılı elemanlarından birine dönüşür. En yüksek tahsilatı yapan çalışanın ek prim kazandığı firmada, başka bir hırslı çalışan olan Bahadır ile Duygu arasında kıyasıya bir rekabet vardır. Duygu ve Bahadır arasındaki bu rekabet, Ceren adlı genç bir kadının dosyası üzerinde çalışmaya başlamalarıyla iyice kızışır. Her ikisi de Ceren’i manipüle ederek kendi tarafına çekmeye çalışır. Ceren başlangıçta Duygu ile birlikte hareket etmeyi seçse de, Bahadır’ın çekimine karşı koyamaz ve zamanla genç adamın etki alanına girer. Ancak Ceren'in dosyası göründüğünden çok daha büyük bir sürpriz içermektedir. Tunç Şahin'in yazıp yönettiği ikinci uzun metrajı olan İnsanlar İkiye Ayrılır, Antalya Altın Portakal Film Festivali 2020'de En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Nezaket Erden), SIYAD Ödüllerinde yine Nezaket Erden'in performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerini aldı. Tunç Şahin, konusundan da anlaşılacağı üzere kapitalist düzen aktörlerinin borçlar sayesinde esir aldığı insanların, sözde aracı bu tip kurumlar vasıtasıyla başka dolaplarla esir alınmaya çalışılması üzerine modern bir anlatı kuruyor.

Son dönem Türkiye sineması, festivaller için yapılan minimal ve içe dönük filmler, gişeleri hedef alsa da batan çer çöp işler ve gişeleri hedef alan Cem Yılmaz, Ata Demirer tarzı komedi yapımları arasında sıkışmış durumda. İnsanlar İkiye Ayrılır ise iyi ve sürükleyici bir senaryo vasıtasıyla seyirciyle barışık ana akım sinemanın, çok fazla örneğini görmediğimiz zeki bir anlatımla da var olabileceğinin örneklerinden biri. Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar ve Ata Demirer'in tekeline düşmüş gişe hınzırı popüler yerli sinemanın dışında buna benzer ana akım işlerin fazla görülmemesi de ayrıca üzücü. Zira bu üçlüden ve ülkenin arthouse sinema örneklerinden sorumlu bir başka üçlüden ibaret bir sektör kendini tekrar etmeye mahkum. Tunç Şahin, Karışık Kaset adlı vasat romantik komediden 6 yıl sonra bu kez psikolojik gerilim öğeleri taşıyan bir suç dramıyla nabız yoklamaktan fazlasını gerçekleştiriyor. Gerilimden anladığı cin filmleri, suçtan anladığı da mafya filmleri olan bir kısırlığa meydan okurcasına toplumun çok büyük bir yüzdesini ilgilendiren borç kavramı üzerinden kurguladığı hikayesiyle hem tekinsiz bir üçlü iş ilişkisi düzeni kuruyor, hem de bu düzenin hedef aldığı banka ve diğer aracı kurumların oluşturduğu kapitalist düzenle hesaplaşma yollarını zorluyor. Bunu yaparken mantıklı bir alternatif suç örgüsü içinde, toplumun bu borç ve alacaklı ilişkisinin gerçeğine sadık kalarak ve en önemlisi politik doğruculuk tuzaklarından sıyrılma amacı taşıyarak yolunu çiziyor.

Tunç Şahin, filmin başlarında Duygu'nun banka müfettişi Müge tarafından sorgulandığı sahne ile bize ne olduğunu henüz bilmediğimiz olayların öncesine döneceğimizin sinyallerini veriyor. Böylece şimdiki zamanı ile geri dönüşler arasında gidip geleceğimiz bir anlatıma kendimizi hazırlıyoruz. Bu anlatıma gayet iyi sahip çıkan Şahin, belki de bu tasarımın olmazsa olmazı olan bir başka senaryo mantalitesini de başarıyla uyguluyor: Baş karakterleri olan Duygu, Ceren ve Bahadır arasında seyirciyi gelgitlere sürükleyecek şüphe tohumları ekmek. Uzun bakışmalardan, gereksiz sahnelerden arınmış, akıcı diyaloglarla ve dinamik bir kurguyla ektiği bu şüphe tohumlarının meyvesini, adım adım ulaştığı sürpriziyle alan film, bu sürprizin açıklandığı flashback katkılı blokta da benzerlerini yerli filmlerde pek görmediğimiz bir özenle hareket ediyor. Sömüren ve sömürülen taraflara gerçekçi bakışı, bunu filmin amacını ve duygusunu sömürmeden yapması, hele de kendini üstün gören bu finansal sistemin anladığı dilden konuşulabileceğini politik doğruculuğa prim vermeden göstermesi gibi açılardan kendi mütevazi hedeflerine ulaşıyor. Özellikle Burcu Biricik ve Pınar Deniz'in başarılı performanslarıyla taçlanan İnsanlar İkiye Ayrılır, Ciddi konusu, virajları, mesajları, sonuçlarıyla istenirse ana akım sinemanın ne denli sağlam örnekler çıkarabileceğinin bir kanıtı.

23 Temmuz 2022 Cumartesi

Çatlak (2020)

 
Yönetmen: Fikret Reyhan
Oyuncular: Hakan Salınmış, Hakan Emre Ünal, Giray Altınok, Tuğçe Yolcu, Elif Ürse, Taha Bora Elkoca, Süleyman Karaahmet, Süreyya Kilimci, Canan Atalay, Mehmet Bilge Aslan, Gülçin Kültür Şahin, Görkem Mertsöz, Cihat Süvarioğlu, Emir Ünver
Senaryo: Fikret Reyhan

Zamanında göçmen işçi olarak Londra'da çalışmış olan Fatih, orada arkadaşı Ayhan’dan, Türkiye’deki ailesine göndermek üzere yüklü miktarda borç almıştır. Borç, Fatih’in Türkiye’deki kalabalık ailesi tarafından iki servis minibüsü alınarak değerlendirilmiştir. Ancak bu borç Fatih'in dönmesinden sonra da ödenmeyince ağabeyiyle Türkiye’ye gelen Ayhan, Fatih’in ailesini ziyaret eder ve parasını ister. Bu borcun talep edilmesi, aynı binada ve iç içe geçmiş ekonomik çıkarlarla yaşayan kalabalık ailenin dengelerini bozar. Aile bireyleri arasında gizli kalmış çatışmalar su yüzüne çıkar. 2017'deki ilk filmi Sarı Sıcak ile çeşitli ödüller ve övgülerle sinema yolculuğuna başlayan Fikret Reyhan'ın ikinci uzun metrajı olan Çatlak, Türk sinemasının son yıllardaki en güçlü işlerinden biri. Bu gücü basit konusundan ziyade, o konuyu dar alanlarda giderek yükselen tansiyon ayarları yapan diyaloglardan ve o diyalogların doğal akışında kaybolup varlığını unutturan kamerasından alıyor. O kamera adeta üzerimize yapışarak bizi karakterlerle birlikte evin oturma odasına, mutfağına, koridorlarına, balkonuna, terasına götürüyor. Sanki görünmez olmuşuz, bu ailenin evine girmişiz gibi, karakterlerin konuşmalarına istinaden nereye ve kime bakacağımızı anlamış bir kameranın rehberliğine kendimizi teslim ediyoruz.

Sıklıkla Cristi Puiu'nun yaklaşık 3 saatlik filmi Sieranevada ile karşılaştırılan Çatlak, sadece 80 dakika içinde kimliğini, karakterini, amacını ortaya koyan bir film. Hatta ana çatışmasını sonuca ulaştırmaması, yan çatışmalarını tadında bırakması, gerilimi gittikçe arttıran senaryo matematiği bu süre dahilinde onu daha dolu dolu bir film yapıyor. İki bölümle ele alınabilecek film, Ayhan ve ağabeyi ile dışarıda buluşan Fatih'in onları eve getirmesiyle başlıyor. Konuyu bilmeden izlediğimizde neden böyle bir toplanma gerçekleştiğini, ne zaman sadede gelineceğini merak etmekle birlikte, Ayhan, Fatih ve ailenin babası Muhittin'in arasında geçen diyaloglarının sıradanlığına rağmen yavaş yavaş kendini belli eden gerilim, ziyaret amacını anlamamızla birlikte kendi dikenli yollarını döşemeye başlıyor. Muhittin'in biraz da haklı olarak sonradan haberi olduğu bu borcu sorgulayışı, alacaklı Ayhan'ın kibarlığı elden bırakmadan borç meselesini açma gayreti, Fatih'in mahcubiyet ile ortamı yumuşatma çabası o kadar güzel iç içe geçiyor ki, su deposu taşıma, Fatih'in evini gezme gibi gereksiz sahneler bile bu bölümün dengesini bozmuyor, gerçeklik duygusunu arttırıyor. Zira yıllar önce Londra'da alınan ve Türkiye'de kullanılan ama hala geri ödenmeyen o borcun varlığı, görünmeyen bir karakter gibi inşa edilip gerilim unsuru haline getirildiği için nasıl sahneler izlersek izleyelim onun varlığı hiç unutulmuyor.


Ayhan ve ağabeyi borç için 1 hafta mühlet verip ayrıldıktan sonra kendi başlarına bu durumun içinden çıkmak için çözümler üretmeye çalışan ailenin, akşam yemeği için bir araya geleceklerini öğrenince bir şekilde dananın kuyruğunun kopacağını anlıyoruz. Fikret Reyhan, bu borca bağlı olarak kalabalık aile fertlerinin birbirleriyle olan ilişkilerini o kadar ustaca detaylandırmış ki, Fatih'in pimi çekilmiş bir bomba gibi evin salonuna bıraktığı bu borç meselesi, aile içindeki eski hesapları, husumetleri, söylenmemişleri son derece zekice tasarlanmış bir zamanlamayla peş peşe ortaya dökmeye başlıyor. Düğün altınları, evin altına açılan bakkal, servis minibüsleri, bir yandan bu borcun kalabalık ailenin ortak borcu mu, yoksa sadece Fatih'in hatası mı olduğu ikilemi, çözüm seçenekleri ve daha da alevlenen tartışmalar sanki bir belgesel anı gibi tüm olağanlığıyla önümüze konuyor. Çocuklarını evlendirmek, onları iş sahibi yapmak, evlerini kurmak zorunda hisseden aile büyükleri, bunun rahatlığıyla kendi başlarının çaresine bakmayıp veya okumayıp önlerine konan bu işlere tutunan evlatlar, alttan alta birbirlerinin açıklarını biriktiren gelinler, her yeri ayrı oynayan enişteler, üniversite ya da evlilik çağında olan genç jenerasyon, ailenin olmazsa olmaz dışlanmış asabi erkek evladı, her daim babayı savunan küçük evladı, hatta kanepede uyuyakalan çocuk bile Çatlak'ı bir kurmaca olamayacak kadar sahici yapan unsurlar.

Özellikle kalabalık ve aynı evde ya da binada yaşayan aileler arasındaki maddi manevi ilişkileri çok iyi analiz etmiş olan Fikret Reyhan, Türk aile yapısındaki kalıplaşmış dindarlığa rağmen hoşgörüsüzlüğü, çıkarcılığı, riyakarlığı da satır aralarına sızdırmamazlık etmiyor. Ne kadar kalabalık, o kadar sorun gibi bir gerçeği de laboratuvar olarak seçtiği bu apartman sayesinde türlü boyutlarıyla ele alma fırsatı buluyor. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden özel jüri, İstanbul Film Festivali'nden en iyi yönetmen, senaryo ve FIPRESCI başta olmak üzere çeşitli ödüller alan Çatlak, özellikle Hakan Salınmış, Giray Altınok, Hakan Emre Ünal performanslarıyla göz dolduruyor. Ama filmde yer alan herkesin özel bir çaba sarf etmeden kendilerine düşen payın hakkını verdiğini söylersek yalan olmaz. Lakin bu harikulade sinema deneyiminin merkezinde kurgusuyla, zamanlamasıyla, senaryo matematiğiyle, dar alanlarda gösterdiği yönetim ustalığıyla Fikret Reyhan var. Bayramlarda, özel günlerde veya olağan durumlarda bu tip kalabalık aile toplantılarının yarattığı, görünenin ardında yatan gerilimi, çekişmeleri, daralmaları, patlamaları tüm çiğliğiyle önümüze koyup en ufak bir yabancılaşma hissettirmeyen Reyhan, katmanlara ayrılmış ve bu yüzden çatlakları kaçınılmaz kalabalık bir aile vasıtasıyla çarpıcı bir Türkiye profili sunuyor.

16 Temmuz 2022 Cumartesi

Küçük Şeyler (2019)

 
Yönetmen: Kıvanç Sezer
Oyuncular: Alican Yücesoy, Başak Özcan, Müfit Kayacan, Bülent Emrah Parlak, Nihal G. Koldaş, Nezaket Erden, Kubilay Tunçer, Seda Türkmen, Ece Dizdar
Senaryo: Kıvanç Sezer
Müzik: Turgut Mavuk, Can Saka

Bir ilaç firmasında çalışan Onur ve anaokulu öğretmenliği yapan Bahar çifti, İstanbul'daki lüks bir siteden aldıkları evde yaşamakta, iyi de geçinmektedirler. Ama Onur'un işten çıkarılması, sonrasında da eski işindeki pozisyonuna denk bir iş bulamaması çiftin evliliğini sıkıntıya sokmaya başlar. 2016'da çektiği ilk filmi Babamın Kanatları ile Ankara, Adana, Antalya festivallerinden ve SİYAD'dan bol bol ödül alan Kıvanç Sezer'in yazıp yönettiği ikinci filmi Küçük Şeyler, bu basit konuyu sade, sevimli, mizahi ve aynı zamanda dramatik açılardan ele alan bir film. Bu haliyle Babamın Kanatları'ndan oldukça farklı bir görüntü çizen Küçük Şeyler, bu kez İstanbul'un farklı bir bölgesinden, farklı bir sınıfından, bilinen insan manzaraları sunuyor. Daha filmin başında işten çıkarıldığını bir meyhanede Bahar'a söyleyen Onur, özgüveni sayesinde bu meseleyi kafasına takmadığını, nasıl olsa başka bir iş bulabileceğini düşündürse de, ilerleyen bölümlerde aslında onun hiç bir meseleyi kafasına pek takmayan yapıda olduğunu anlamaya başlıyoruz. Çalıştığı şirketin ofisinden sahasına düşmek istemeyen, başvurduğu başka şirketlerin mülakatlarında da umduğunu bulamayan Onur, tuhaf bir rahatlık içinde. Ama bu durumdan haklı olarak rahat olmayan kişi ise eşi Bahar.

Ödenmesi gereken bir ev kredisi, geçindirilecek bir ev olunca, ayrıldığı şirketten aldığı tazminatı bitiren, bu süre zarfında da yeni iş bulamayan, ilaç mümessilliğini de beğenmeyen, üstüne bu boşluğun yarattığı tembellik psikolojisinin tuhaflığına kendini kaptırarak gamsızlaşan Onur'un bu sorumsuzluğuyla Bahar'ın sorumluluk sahibi karakterinin çatışması kaçınılmaz bir hal alıyor. Kıvanç Sezer, bölümlere ayırdığı filmini adım adım bu çatışma üzerinden gerginleştirip Onur ve Bahar'ın birbirlerini yıprattıkları bunaltan bir iklime sokuyor. Evlilikleri en çok zorlayan kalemlerden biri olan ekonomik sıkıntılar özelinde çiftlerin artık birbirlerini "çalışan" - "çalışmayan" olarak tanımlamaya başlamaları evresini bilindik bir açıdan ele alan Sezer, sıkmayan, yormayan, küçük detaylarla zenginleştirilmiş bir kurgu anlayışıyla bu evreleri işliyor. Haklı ve düzgün bir karakter olan Bahar'ın Onur'un davranışları yüzünden psikolojisinin bozulmasıyla, problemli bir kişiliğe sahip Onur'un sorumsuzca bir özgürlüğe alışarak maddi eksikliği yüzünden psikolojisinin bozulması aynı çatı altında buluşuyor. Sezer sadece onları kullanmayıp çevrelerinden de faydalanıyor. Onur'ın eski işyerinden arkadaşı Mustafa ve eşinin yemeğe geldikleri bölüm, Onur'un annesinin yer aldığı bir başka yemek masası sekansı, Onur - Bahar çiftinin bu psikolojilerini çok iyi görebileceğimiz örnekler.


Onur'un iş bulamayıp, hatta bulmak için de özel bir çaba sarf etmeyip geleneksel aile reisi erkek havalarıyla "erk" olamadığını kabullenemeyişi, çocuk sahibi olamamalarının suçunu Bahar'a yüklemesi, iş durumu sorulduğundaki rahat tavırları, nihayet kendisinin de kabul ettiği beceriksizliği, Bahar gibi kendini ezdirmeyen güçlü bir kadının karşısında direnç gösteremiyor. Onur'un bu beceriksiz halinin sebeplerinden birini de, özellikle annesini dahil ettiği bir sahneyle yüzeye çıkaran Kıvanç Sezer, annelerin küçüklükten beri erkek çocuklarına gösterdikleri aşırı ilginin neticesinde, onların eşlerinden de aynı ilgiyi beklemelerinin yanlışlığına ince bir dokunuş yapıyor. Ebeveynlerin "o yapamaz, beceremez" diye büyüttükleri çocukların evlilik performanslarındaki arızalar, özellikle Onur gibi erkek tarafının eşlerinde annelerini aramalarından, tek taraflı fedakarlık, afra tafralarına anlayış, evde sürekli hizmet beklemelerinden kaynaklanıyor. Böylece yumurta bile kıramayan, tabaklarına hazır pilavı bile koyamayan erkeklerin, evlilikteki her türlü yanlışlarını kabullenmeyiş ve karşı tarafı suçlayış psikolojilerinin kaynağına inmek kolaylaşıyor.

Babamın Kanatları'na göre daha ana akıma yakın bir tarzla ikinci uzun metrajını çeken Kıvanç Sezer, dengeli, akıcı, yormayan bir sinema dili belirlemiş. Yer yer karikatürize kaçan mizahi tercihleri, zebra metaforunun amaçsızlığı, site sakini Hikmet Bey'in kullanılış biçimi gibi birtakım eksikliklerine rağmen son dönem yerli sinemanın iyi örneklerinden biri denebilir. 2019 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nden en iyi kurgu için verilen Cahide Sonku Ödülü, Dr. Avni Tolunay Özel Jüri Ödülü ve Alican Yücesoy'a en iyi erkek oyuncu ödülü kazandıran film, Adana, Malatya, Kayseri festivallerinden, ayrıca İtalya menşeli Festival del Cinema Europeo'dan FIPRESCI ödülleriyle döndü. Onur ve Bahar rolleriyle Alican Yücesoy ve Başak Özcan'ın performansları da filmin kalibresine çok uyan nitelikte. Yine Adana, Antalya, Kayseri ve Malatya'dan, aynı zamanda SİYAD'dan en iyi erkek oyuncu ödülleri kazanan Alican Yücesoy'un öne çıktığı Küçük Şeyler, kötü niyetli olmasa da bir miktar kibirli, sorumsuz, beyaz yakalılığın ardındaki geleneksel erkek kalıbına uyan Onur ile, onu taşıma fikrine günden güne yenilen Bahar çiftinin çevremizde pek çok versiyonunu görebileceğimiz gerçekçi hikayesini iddiasız ama etkili biçimde hayata geçiren bir film.

8 Temmuz 2022 Cuma

Day Night Day Night (2006)


Yönetmen: Julia Loktev
Oyuncular: Luisa Williams, Josh Phillip Weinstein, Gareth Saxe, Nyambi Nyambi, Tschi Hun Kim
Senaryo: Julia Loktev

19 yaşında kimliği, uyruğu, nereden geldiği belli olmayan bir genç kız Uzakdoğulu bir adam tarafından havaalanından alınarak bir otele yerleştirilir. İngilizce’yi aksansız konuştuğu için etnik geçmişine dair bir tahminde bulunamayız. Burada cep telefonuyla sürekli talimatlar almaktadır. Ayrıca otel odasına üç maskeli adam gelmekte, kızın giyim-kuşam, yeme-içme ihtiyaçlarını karşılamakta ve bir yandan da ona sahte kimliği ile ilgili bilgiler ve başka talimatlar yüklemektedirler. Bu genç kız, Times Meydanı’nda intihar bombacısı olmak üzere hazırlanmaktadır. 48 saat sonunda kanlı bir terör eyleminin suçlusu olmak için ölüme doğru yola çıkarken, bir yandan da kendi içinde, yapacağı eylemin sorgusunu yaşamaktadır.

Cannes, Chicago, Montréal, Woodstock gibi festivallerden ödülle dönmüş olan Day Night Day Night, 1969 Rusya doğumlu kadın yönetmen Julia Loktev’in 1998 yılı yapımı Moment Of Impact belgeselinin ardından çektiği ikinci filmi. Amerikan-Alman-Fransız ortak yapımı film, eskiden sadece Japon savaş pilotları Kamikaze’lerden dolayı bildiğimiz, günümüzde ise özellikle Ortadoğu’nun kaos ortamında farklı motiflerle tekrar dirilmiş, yüzlerce can almış intihar saldırılarına, bu defa saldırganın omuzlarından bakmaya çalışan ürkütücü bir dram. Loktev’in filminde günümüz sinemasının çağdaş duayenlerinin etkilerini görmek mümkün. Mesela bana kimi zaman Michael Winterbottom’un belgesele yakın kurgusunu, Gus Van Sant’ın karakterin ardından yürüyen kamerası yanında, yine sade ve ürkek hamlelerini, Michael Haneke’nin kilitlendiği anda beynimizde filmle alakalı düşünce fırtınası yaratan sabit planlarını fazlasıyla anımsattı. Elbette genç bir sinemacı olarak Julia Loktev’in bu beslenişi gayet anlaşılır bir durum. Fakat Loktev, belki de bu ustalardan aldığı harçlıklarla kendi küçük işini kurup üretken olma iyi niyetiyle kendi ayakları üzerine basmasını biliyor. Seyirciye, merkeze yerleştirdiği canlı bomba hüviyetindeki genç kızın havaalanından alınışı ile eylemi gerçekleştireceği ana kadar geçen, filme de adını vermiş 48 saati ayrıntılı biçimde aktarıyor.

Filistin yapımı Paradise Now ve Stephen Gaghan’ın çektiği Syriana’daki intihar eylemcilerine bakışın sahiciliğini Day Night Day Night’da da fazlasıyla görüyor olmamıza karşın, saydığım bu iki filmde yer alan isimli cisimli, sebebi, motifi belli karakterlerin arka planlarını burada göremiyoruz. Bu da çok farklı bir canlı bomba profili izlememizin önünü açıyor. Adı, kökeni, neden seçildiği, onu kimlerin seçtiği hiçbir şekilde zikredilmiyor. Bu bilinmezliğin esrarı ile yürüyen film bize uzun süre genç kızın otele yerleştikten sonraki rutinini göstermek suretiyle, avcı kimliğinde aslında birer av olan bu insanların psikolojilerine daha yakından bakmanın altyapısını hazırlıyor. Politik bir zemine oturtulmamış da olsa, gerek filmdeki ufak tefek ipuçlarından, gerekse bu ipuçlarının bize çağrıştırdığı adreslerden birtakım çıkarımlarda bulunabiliyoruz. Aslen Julia Loktev bu filmiyle bizden herhangi bir çıkarım, tahmin veya adres tarifi beklemiyor sanki.. Onun muhtemelen tek istediği, kurban olarak seçilmiş genç bir kızın içinde bulunduğu tüyler ürperten çıkmazı yakın plan alarak meramı ne ise bu yolla dile getirmek. Genel anlamda intihar saldırılarının trajik sürecini belki de en iyi bu şekilde isimsiz bir birey ve onun iç hesaplaşması kanalıyla yansıtabiliriz. Day Night Day Night’ın rotası da bu yönde.


Canlı bomba psikolojisi hakkında ne düzeyde bilgi sahibi olduğumuz tartışılır. Ama Loktev’in yarattığı anti-kahraman ve onun ölüm yolunda yaşadığı strese ortak olduğumuzu rahatlıkla hissedebiliriz. Otel odasındaki yalnızlığı, banyo yapması, koltuk altını temizlemesi, tırnaklarını kesmesi, dişlerini fırçalaması gibi günlük faaliyetleri, onu izleyenlere biraz daha yakınlaştırıyor. Şimdi bu gayet sıradan faaliyetler mi bizi ona yakınlaştırıyor diye düşünebilirsiniz. Ancak, bir intihar eylemcisi ile hergün karşılaşmıyor, bırakın onun iç dünyasını, günlük sıradan eylemlerinin bile normal insanlarınki ile benzerliğinin farkında olamayabiliyoruz. Bizim için belki de uzaylı gibi olan bu kişilik yapısı ile aramızda kurulan paralellikler, onların sadece talihsiz birer maşa oldukları gerçeğiyle yüzleşme sağlıyor. Üstelik bu kızın bize gram gram sunulan karakter yapısı da bu gerçekliği destekliyor.

Saldırıyı organize eden maskeli adamlarla otel odasında yerine getirdiği tuhaf seremoniye bir çocuk masumiyetiyle boyun eğmesi, kendisine söylenen pizzayı yalnız yemek istememesi, sırtındaki bombayla kalabalığa karıştığında belki tekrar tadamayacağı abur cuburlar satın alması, ne uğruna bu emele alet olduğunu bile bilmeyen kız ile empati kurulmasını daha da kolaylaştırıyor. Arada bir de olsa yapacağı eylemi sesli biçimde sorgulamaya kalksa da sonuçta elma şekeri yiyerek sırt çantasında bomba taşıyan yıkanmış bir beyinden söz ediyoruz. Eylemci kızın otel odasındaki fırtına öncesi yalnızlığıyla, bomba yüklü bir şekilde kalabalığa karıştığı andaki yalnızlığı, her iki durumda da izleyeni diken üstünde tutuyor. Ağır bir tempo, büyük ölçüde bu gerilime hizmet etmekte. Sabit planlar, zaten hiç müzik kullanılmayan filmin sessizliğini veya doğal şehir gürültüsünü anlamlı kılıyor. Sessizliği bozan, bazen sadece bizim düşüncelerimiz bile olabiliyor. Fakat kızın ilk eylem girişimini izlediğimiz öyle bir sahne var ki, o kalabalık içinde bile artık tüm sesleri susturan Loktev, seçilmiş bir kurbanın trajedisine olağanüstü bir vurgu yapıyor.

Filmin hemen hemen her karesinde görünen eylemci kız rolünde New York doğumlu Luisa Williams, altları morarmış olmasına rağmen çakmak çakmak bakan renkli gözleri ve tedirgin vücut diliyle oldukça tehlikeli bir dış görünüme sahip. Ama zamanla bu postun altında ürkek bir ceylan olduğuna dair son derece ikna edici bir rol sergiliyor. İçi ve dışının ironik sunumu, belki de Williams’ın ilk filmi olmasının verdiği amatör ruhla birleşince gerginlik, korku, sakarlık, yalnızlık duyguları izleyene çok rahat geçiyor. 650 kız arasından bu role seçilen Williams için gayet iyi bir başlangıç sayılabilir. Filmin başında yapılan duamsı ilginç replikler ile daha en baştan kısa bir ölüm anatomisi yapan, sonrasında ise klostrofobik ruh haline hem film olarak kendisini, hem de izleyiciyi hapsetmeyi başarabilen Day Night Day Night, biraz çaba gerektiren, o çabanın sonucu alındığı vakit tıpkı ucunu ardına kadar açmış finalinde olduğu gibi insanı derin düşüncelere sevk eden başarılı bir bağımsız.

30 Haziran 2022 Perşembe

Le tout nouveau testament (2015)

 
Yönetmen: Jaco Van Dormael
Oyuncular: Pili Groyne, Benoît Poelvoorde, Catherine Deneuve, François Damiens, Yolande Moreau, Laura Verlinden, Serge Larivière, Didier De Neck, Marco Lorenzini, Romain Gelin, Johan Heldenbergh
Senaryo: Thomas Gunzig, Jaco Van Dormael
Müzik: An Pierlé

Senaryosu Thomas Gunzig ve Jaco Van Dormael'e ait olan, Jaco Van Dormael'in yönettiği Le tout nouveau testament (The Brand New Testament) adlı filmde Tanrı erkek suretinde, Brüksel'de eşi ve kızı Ea ile yaşıyor. Eşi ve çocuğuna çok kötü davranıyor, odasındaki bilgisayarla insanların hayatını acımasızca kontrol ediyor. Karısını sürekli aşağılayıp, odasına girdi diye Ea'yı dövüyor. Kaba, ilgisiz, huysuz, ruhsuz babasının davranış bozukluklarından bunalan Ea, bir gün onun odasının anahtarını alıp bilgisayarını karıştırıp insanların ölecekleri günleri cep telefonlarına göndererek ifşa ediyor. Evi terk etmeye karar veren Ea, babasının odasındaki bir çekmeceden seçtiği 6 kişiyi kendine havari yapmak için çamaşır makinesindeki gizli geçitten geçerek bu insanları ziyaret etmeye başlıyor. Bu absürt konuyu alegorik bir zeminde, sık sık Jean-Pierre Jeunet'nin Amélie'si tadında işleyen Dormael, başlangıçta derme çatma, takibi zor bir üslup benimsemiş gibi görünse de, zamanla hem kendini toparlayıp yumuşatıyor, hem de bu üslubu zenginleştirerek seyirciyi alıştırıyor. Ea'nın rastgele seçtiği 6 havari adayının sırayla tanıtılmaya başlanmasıyla ritmini ve tonunu kontrol altına alan film, bu farklı hikayeler bünyesinde söyleyeceklerini, mesajlarını, eleştirilerini ustalıkla yerleştirebileceği özgür alanlar yaratıyor.

Küçükken metroda geçirdiği kazada sol kolunu kaybeden güzeller güzeli Aurélie, sıkıcı işlerde çalışmaktan yorulmuş, hayatında yeni bir anlam isteyen ve bu anlamı parktaki bir kuşun peşine takılarak bulmaya çalışan 60'ına merdiven dayamış Jean-Claude, küçükken gördüğü bir Alman kızdan çok etkilenip hayatı boyunca kadın bedenine zararsız bir tutkuyla hayranlık duyan Marc, hem hayat sigortası satan, hem de bir suikastçi olan François, varlıklı hayatından, ilgisiz kocasından sıkılan ve bir sirkte gördüğü dev gorile aşık olan Martine ve son olarak 54 günlük ömrü kaldığını öğrenince kız olmak isteyen ortaokul öğrencisi Willy, Ea'nın rastgele seçtiği havariler. Dünyaya indiğinde ilk karşılaştığı yaşlı evsiz Victor'ı da Yeni Ahit'i yazması için ikna eden Ea, bu insanları tek tek ziyaret ederek onları tanımaya çalışıyor. Doğduğundan beri Tanrı babası ve annesinden başka kimseyi görmediğinden onlara ölümlü yaşamla ilgili masum sorular soruyor, kulağını onların bedenlerine koyarak bu insanların "müziklerini" duyuyor, bazılarına rüyalar hazırlıyor vs... Hristiyan öğretilerinden, İncil'deki hikayelerden hareketle böylesi fantastik bir dünya, birbirinden ilginç karakterler ve onların mizahla karışık melodramlarından katmanlı bir senaryo yaratan Thomas Gunzig ve Jaco Van Dormael, beklenmedik bir Tanrı, Tanrıça, (kısa bir sahne de olsa oğulları İsa) ve en önemlisi zoraki de olsa bir aydınlanma/aydınlatma yolculuğuna çıkan kızları Ea tasarımlarıyla eğlenceli olduğu kadar güçlü alt metinler barındıran bir filme imza atıyorlar.


Yaşam, ölüm, yalnızlık, iletişimsizlik, aile, gerçek aşk, cinsel kimlik gibi pek çok konuya irili ufaklı dokunuşlar yapan film, saçma sapan bir Tanrı tarafından dışarısıyla fiziksel bağlantısı kopuk bir apartman dairesinden idare edilen dünya tasviriyle başlayıp, evden kaçarak dünyaya inen Ea ve onu geri götürmek için peşinden gelen Tanrı arasındaki mücadeleyle sürüyor. Aslında bu mücadele, havariler konusu sebebiyle ikinci planda kalıyor. Belki sadece baba - kız arasındaki kovalamacayla da bambaşka bir senaryo ortaya çıkabilirdi. Fakat Ea'nın rastgele seçtiği, tüm insanlar gibi kendi ölüm tarihlerini öğrenmiş olan 6 havarinin teker teker ele alınmasıyla yolunu çizen film, mizah ve dram arasında kurduğu güçlü dengeyle asıl kimliğini buluyor. Aslında karakter bolluğu sebebiyle kolayca dağılabilecek bu yapı, kurgu becerisinin de katkısıyla ortak bir rota üzerinde kalmasını biliyor. Bu kararlılığın en belirgin özelliği filmin tonu. Mizahın hep bir adım geriden geldiği, ama melankolinin hep bir adım önde olduğu bu ton, ölüm tarihini önceden bilmenin hüznünü çok iyi yansıtan bir ton. Yine de bu melankoli bile filmin ciddiyete olan uzaklığıyla arasındaki mesafeyi hep koruyarak kendini bu fantastik kurguya ezdirmiyor. Mesela yaşayan efsane Catherine Deneuve'ün canlandırdığı Martine'in çaresiz yalnızlığındaki gerçeklik ile, onun dev bir gorilde bulduğu aşkın absürtlüğü birlikte gayet iyi geçiniyor. 

Bağımsızlığını ilan ederek teker teker havarilerini toplayan (işini gücünü bırakıp kuş sürülerinin götürdüğü yere giden Jean-Claude hariç), bir yandan da Victor'a "Yepyeni Ahit"i yazdıran Ea, ölümlü dünyaya karşı donanımsızlığıyla, insan yaşamına dair sevimli cehaletiyle, çocuk kalbiyle bile bize anlatılmış tüm peygamberlerden daha ideal bir duruşa sahip. Mesela İsa'nın annesine karşı kabalığı, havarilerinin ailelerini terk edip kendisini izlemelerini istediği bilinir. "Kim ailesinden, hatta kendisinden nefret etmiyorsa, o benim havarim olamaz" demiştir. Yeni Ahit'in ahlaki öğretileri, tam bir zalimlik abidesi olan Eski Ahit'e göre daha iyiydi. Ama "İlk Günah" (yasak elmanın yenmesi sonrası cennetten kovulma ve ömür boyu cezalandırılma) ve "Kefaret" (buradaki "ödeme" işkence ve infaz görmek suretiyle Tanrı'ya yapılan ödemedir) görüşleri Eski Ahit'i bile gölgede bırakacak zalimlikler taşır. Film doğrudan bir din eleştirisinde bulunmuyor görünse de, esasen tüm duruşu septik bir gövdeden ibaret. Babası olan Tanrı'nın evinden kaçıp dünyaya gelmesi, peşinden gelen Tanrı'nın güçlerinin bu dünyada kaybolması, kader denilen ve asla değişmediği kabul edilen alın yazılarının aslında değiştirilebileceği gibi serbest uyarlamalar, yüzyıllar içinde dini kaidelerin, kutsal kitapların da insan elinde bu tür serbest uyarlamalara maruz kaldığının bir yansıması adeta. Ne var ki bu film, kendi uyarlamasıyla bir sanat formu olarak seyircisine iyi vakit geçirtmek gibi basit ve zararsız bir misyon üstlenirken, din tüm insanlığı günahlarla, yasaklarla terbiye etme densizliğini yüzyıllardır ulvi bir misyon gibi göstermeye çalışan (ve bunda başarılı olan) bir uyarlamalar yığını.


Thomas Gunzig ve Jaco Van Dormael'in alterrnatif yeni ahit yolculuğu, sadece yolculuktan ibaret olsaydı belki yol almakta bazı sıkıntılar çekebilirdi. Oysa havariler ve onların ne zaman öleceklerini öğrenmelerinden, Ea'nın onları ziyaret etmesinden itibaren çok daha genişleyen, çiçek gibi açılan bir senaryoyla karşılaşıyoruz. Her biri birer film veya dizi potansiyeli taşıyan 6 havarinin teker teker tanıtılması, filme karakterini veren o mizahi melankolinin yavaşça pişmesini, olgunlaşmasını sağlıyor. Bu karakter bolluğunu gayet iyi idare eden senaryo, her karaktere kendi alanlarını açıp gereken önemi verdiği için, zaman zaman karışık kurguyla tekrar her birine geri döndüğünde onlara karşı bir yabancılık hissettirmiyor. Bütün gün evindeki özel odasında bulunan bilgisayarda kullarının kaderlerini tayin eden, "Evrensel Istırap Kanunları" yazan, türlü felaketler tasarlayan, ama Ea'yı bulmak için dünyaya gittiğinde tüm güçlerini kaybedip sıradan bir ölümlüye dönüşen, Benoît Poelvoorde'nin başarıyla canlandırdığı karikatürize Tanrı'dan da anlaşılacağı üzere, Gunzig ve Van Dormael'in senaryosu da asırlar önce yazılmış olsa pekala kutsal kitap hikayelerinden biri olabilecek kadar absürt ve masalsı. Benoît Poelvoorde, Catherine Deneuve, François Damiens, Yolande Moreau gibi tecrübeli isimlerin yer aldığı oyuncu kadrosu, parlak senaryo sayesinde başrolün üstesinden gelen sevimli Pili Groyne etrafında kenar süsü değil, filmin önemli parçaları haline geliyorlar. Fantastik fikirlere düşkün Jaco Van Dormael kariyerinde Mr. Nobody ile birlikte önemli bir yere sahip Le tout nouveau testament, kabaca Tanrı ve din temelli bir konu üzerinde şekillense de, özünde insan olmanın ve hayatının önemine dair farklı suretler sunarak ve onları yorumlayarak yükselen bir film.

25 Haziran 2022 Cumartesi

L'événement (2021)

 
Yönetmen: Audrey Diwan
Oyuncular: Anamaria Vartolomei, Kacey Mottet Klein, Luàna Bajrami, Louise Orry-Diquéro, Sandrine Bonnaire, Anna Mouglalis, Pio Marmaï, Fabrizio Rongione, Eric Verdin 
Senaryo: Marcia Romano, Audrey Diwan, Annie Ernaux
Müzik: Evgueni Galperine, Sacha Galperine

Fransa’da henüz kürtajın yasal olmadığı 1963 yılında, istenmeyen hamileliğini bitirmeye çalışan bir genç kadının hikâyesini anlatan L'événement, istediği okulu kazanıp yaşadığı küçük şehirden çıkabilmek için sınavlara hazırlanan, bir yandan da ebeveynlerinin işlettiği kafede çalışan Anne'i mercek altına alıyor. Gittiği doktordan hiç beklenmedik bir şekilde hamile kaldığını öğrenince yasal olmadığı için gizlice kürtaj olabilmek için çeşitli yolları deneyen, yardım istediği kişiler tarafından dışlanan Anne'in hayata tutunma çabası, Annie Ernaux'nun romanından uyarlanmış. Marcia Romano ve Audrey Diwan'ın senaryo haline getirdiği, ikinci uzun metrajı olarak Audrey Diwan'ın yönettiği L'événement, Venedik Film Festivali’nden Altın Aslan ve FIPRESCI ödülleriyle dönen etkileyici bir dram. Filmin en belirgin özelliği, benzer temalı filmlerin sıkça başvurdukları yöntemlerden farklı olarak Anne’in yaşadıklarını yargılamadan, karakterin kendisine daha fazla odaklı olarak ele alması. Ayrıca kürtaj olgusunu, daha doğrusu kürtaj karşıtlığını, adeta etrafına korku salan görünmeyen bir canavar gibi resmetmesi de filmin itici güçlerinden biri.

Kürtajın bu kadar korkulan bir mesele olmasının kökeninde bir "can"a son vermenin vicdani rahatsızlığı yatar. Bu rahatsızlığı da "günah" kelimesinden başka bir şey bilmeyen din icat etmiştir. Gerçi filme dayanarak Annie Ernaux'nun romanında dine yönelik bir eleştiri göremiyoruz. Romanın satır aralarında belki vardır. Fakat yüzyıllar boyunca nesilden nesile işlenen hamileliğin sonlandırılmasının günah olduğu fikri, cinayet işlemiş olmakla eşdeğer tutuldu, tabulaştırıldı, dokunulmazlaştırıldı. Bilim insanı  Profesör Richard Dawkins, The God Delusion adlı kitabında "Embriyo acı çeker mi?" sorusuna kendi yorumuyla şöyle cevap veriyor: "Muhtemelen embriyo, henüz bir sinir sistemi sahibi olmadan önce alınırsa acı çekmez. Eğer bir sinir sistemi sahibi olacak kadar zaman geçmiş olsa bile (ki bu embriyo bir "insan" olduğu için acı çekiyor değildir), örneğin bir mezbahada can veren yetişkin bir inek kadar acı çekmediği kesindir. Hamile bir kadın, kürtaj olmadığı için acı çeker mi? Bu bir hayli olasıdır ve embriyonun bir sinir sistemi olmadığı düşünüldüğünde, annenin yeterince gelişmiş sinir sisteminin seçimi yapacak olan kişi olması gerekli değil midir?" İşte bu seçimi yapan Anne, o görünmeyen canavarın pençesine düşerek normale dönme mücadelesi vermeye başlıyor.


Üniversite hedefi, gelecek planları, önünde yaşanacak güzel yılları olan Anne, hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren bu hamileliği istemediğini paylaştığı doktoru, sonra da arkadaşları tarafından dışlanmaya başlıyor. Hatta gittiği başka bir doktor onu adeta kovarcasına başından savıyor. Günümüzde bile bazı çevrelerce (çoğunlukla dindar çevrelerce) "günahkar", "fahişe", "katil" gibi sıfatlarla tanımlanan kürtaj yaptırmak isteyen kadınların yaşadıkları ortadayken, 60'lı yıllarda bunları yaşayan Anne'in yorumlanışında çok dengeli bir tavır görüyoruz. Bu denge, Audrey Diwan'ın Anne'i bir ibret vesikası gibi göstermek yerine, sadece onun bu hamileliği istemeyen bir birey olduğunu anlatma niyetiyle sağlanıyor. Aslında bunu yaparken seyirciye de bir ayna tutulmuş, bu konu hakkındaki hisleri test edilmiş oluyor. Şöyle ki, zaten Anne'i bir günahkar veya ibretlik bir genç kız olarak görmek isteyenlerin fikri değişmeyecektir. Fakat bu sabit fikirliliğe saplanmak istemeyen, Anne ile film sınırları içinde bir bağ kurmayı başaran seyirci, onun ailesiyle, arkadaşlarıyla, okuluyla olan rutin ilişkilerini, geceleri dışarı çıkıp arkadaşlarıyla eğlenmek, dans etmek, sevişmek istemesinin normalliğini izledikçe onu üç boyutlu bir karakter olarak görecektir. İşte Diwan, görmek isteyenlere bu dengeyi sağlıyor. İstemeyenler ise Anne'in film boyunca yaşadığı fiziksel ve psikolojik mücadelelerden "su testisi su yolunda kırılır" "kendi etti, kendi buldu" sonuçlarından başka bir şey çıkaramaz.

Film her ne kadar "babası kim", "nasıl davranacak", "Anne'in fikri değişecek mi" gibi soruları cevaplasa da, asıl amacı bunları cevaplamak değil, Anne'in bu süreçte hafta hafta yaşadığı sıkıntıları hayatının normal akışıyla birlikte göstermek. Diwan, kamerasını 5 saniye bile Anne'den ayırmadan bizi adeta onun hayatına, ruh haline hapsediyor. Baş karakter ile bu kadar bir bütünleşme kurulduktan sonra onun yediği bir tokat, ona söylenen bir cümle, onun panikle karışık gerginliği, onun dışlanmışlığı seyirciye çok daha etkili biçimde geçiyor. Anne'in erkek arkadaşlarının, hele de kürtaj kararını paylaştıktan sonra en iyi arkadaşları olan Hélène ve Brigitte'in tutumlarının yarattığı nüanslar bu etkiyi güçlendiriyor. Özellikle Brigitte'in riyakarlığı ve Hélène'in sırrını açma ihtiyacı hissetmesi, en iyi diyebileceğimiz arkadaşlıkların bile bir kırılma noktasından sonra gerçek yüzünü gösterebildiğine dair gerçekçi bir bakış sunuyor. Yine de filmdeki herkes ve her şey, kürtaj özelinde Anne'in kendi bedenine ait kararı kendisinin vermesi sonrasında yaşadığı gerilimli ve dramatik sürece hizmet ediyor. Bu kararın en temel haklardan biri olması gerektiğinin altı, gerekirse rahatsız edici sahnelerle bile olsa çizilmeli çağrısı yapıyor. Fransa'nın Oscar'ı kabul edilen César Ödüllerinde umut veren oyuncu ödülü kazanan Romanya doğumlu 23 yaşındaki Anamaria Vartolomei'nin gücünü büyüleyici güzelliği kadar sadeliği ve doğallığından alan performansı L'événement'i değerli kılan en önemli unsurlardan biri.


Hayırsever faaliyetlerinden ötürü 1979 yılında Nobel Barış Ödülü verilen meşhur Rahibe Teresa "barışın en büyük düşmanı kürtajdır" derken tam olarak ne demek istiyordu anlamak mümkün değil. Ama bunu diyen biri, tecavüz veya ensest sonucu hamile kalan ya da 5-6 çocuktan sonra daha fazlasını istemeyen kadınların ruh halini anlayamayacak kadar barış (!) düşkünü olsa gerek. Florida 'da 1994 yılında bir peder olan Paul Hill, bir pompalı tüfekle, Dr. John Britton'ı ve korumasını kliniğinin önünde öldürdü. Bunu "masum bebeklerin" gelecekteki ölümlerini engellemek için yaptığını söyleyerek polise teslim oldu. Dr. Britton, her şeye rağmen kürtajı son çare olarak gören ve kadınlara bu kararlarını iyice düşünmelerini öğütleyen ilkeli bir doktordu ve yerine geldiği doktor da katledildiği için koruması ve çelik yeleği vardı. İdam cezasına çarptırılan Hill ise kendini bir şehit olarak görerek infaz edildi. Bu ve buna benzer çeşitli örnekler, rahip ve rahibelerin, aslında bütün din kurumlarının ve dindarların hayatımıza musallat ettikleri yasak ve günahlardan oluşan ikiyüzlülükleri bir virüs gibi nesilden nesile aktarmaları sonucu yol açtıkları tuhaflıkları yansıtıyor. Bırakın ölmeyi, acı bile çekmeyen embriyoyu sonlandırmayı bir insan öldürmeyle eş tutan bu yobaz zihniyet, her fırsatta cihat çağrıları yapan, canlı bomba ile onlarca insanın öldürülmesine şehitlik payesi biçen bir karaktere sahip. İşte L'événement, hatta öncesinde Cristian Mungiu filmi 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile ve Eliza Hittman imzalı Never Rarely Sometimes Always gibi yargılamayan, parmak sallamayan, meselesinin arkasında güçlü ve cesur biçimde duran filmler, hele de yalın bir sinema diliyle işleniyorsa iz bırakmaları hiç de zor olmuyor.