13 Mayıs 2021 Perşembe

Gelincik (2020)

 
Yönetmen: Orçun Benli
Oyuncular: Ahmet Mümtaz Taylan, Kaan Yıldırım, Hande Doğandemir, Bülent Emrah Parlak, Ulaş Torun, Nilperi Şahinkaya
Senaryo: Şükrü Üçpınar, Orçun Benli
Müzik: Sertaç Özgümüş

Şükrü Üçpınar ve Orçun Benli'nin senaryosunu yazdığı, Benli'nin yönettiği Gelincik, yerli sinemada pek rastlanmadığı üzere polisiye gizem türünde bir yapım. Rastlanmaması sebebiyle de buna alışkın ve hazırlıklı olmadığımız için onu kolaylıkla farklı bir yerde konumlandırabiliyoruz. Şehirden uzaktaki orman evine gelen bir genç adamın, uzun süre buraya uğramadığını anladığımız oyalanma sahnelerinden sonra ava çıkmasıyla ne sunacağını bilmediğimiz bu hikayeye giriş yapıyoruz. Adam önce tavşan olduğunu düşünerek bir gelincik vurur, onu yanına gittiğinde ise karşısına kendini Karadayı olarak tanıtan iri yarı bir adam çıkar. Onunla tanışırken adının Ayhan olduğunu öğrendiğimiz genç adam, Karadayı'dan gelinciklerin doğasını, en önemlisi de ne kadar kinci hayvanlar olduklarını öğrenir. Görevinden izinli olarak kendine ait bu dağ evine geldiğini anladığımız polis memuru Ayhan, kafasını toplamak için geldiği bu evde hem ardında bıraktığı anılarıyla yüzleşir, hem sürekli karşısına çıkan Karadayı'yı çözmeye çalışır, hem de evine musallat olan gelincikle mücadele etmek zorunda kalır. Orçun Benli bu hikayeyi anlatırken düz bir yöntem izlemiyor, sahip olduğu gizemi geri dönüşlerle besleyen bir kurgu tercih ediyor ki, filmi diri tutan en önemli unsurlardan biri bu tercih. Bu bütünü bir ekmeğe benzetirsek, seyircinin o ekmeğin izini sürebilmesi için ekonomik biçimde doğru yerlere kırıntılar bırakıyor.

Orçun Benli'nin 6. uzun metrajı olan Gelincik çeşitli yönlerden özel bir film. Önceki filmlerde de beraber çalışan Şükrü Üçpınar ve Orçun Benli ikilisinin sinema kaygısı içermeyen, gişe başarısından da uzak bu filmlerin ardından Gelincik gibi bir yapım ortaya çıkarmış olması az rastlanır bir durum. Bu kariyer içinde bambaşka bir yerde duran Gelincik, ülke sinemasındaki keskin sınıflaşma düşünülünce tür ve o türün yorumlanış biçimi dahilinde de az rastlanır bir film. Senaristlerin muhtemelen müslüman mahallesinde salyangoz satmak ya da "iş yapmaz" olarak gördükleri polisiye gizem türüne dair yaratıcı fikirler ortaya koyamamalarından doğan tembelliğe basit ama etkili bir cevap adeta. Önce Ayhan karakteri ile olta misali seyirciyi ilgi çekici bir muğlaklıkla yakalayan, fazla oyalanmadan onun karşısına Karadayı gibi bir adam koyarak bu muğlaklığı gerilimle katlayan, Ayhan'a dair geri dönüşlerle de başka bir kanaldan hikayesini katmanlayan Benli, atmosferini bozmayarak bu hikayeye dair kafamızdaki soruları ufak ama etkin dokunuşlarla cevaplıyor. Nelerden ya da kimlerden kaçtığı meçhul Ayhan ile, babacan tavrını şüpheci tavrıyla gölgeleyen (veya tam tersini yapan) Karadayı arasında daha ilk dakikadan itibaren oluşan tekinsiz hava, bazen bir pala, bazen bir balta, bazen bir tüfek gösterilerek, çoğu zaman da ikisinin birbirlerine keskin bakışlarıyla iyice geriliyor. Şömine başında içtikleri sahnede olduğu gibi bu gerginliğin içine bir miktar huzur karıştırma tuhaflığı bile başarıya ulaşıyor.


Benli ve Üçpınar, ellerinde Ayhan ve Karadayı gibi gerilim mayası çoktan tutmuş iki karakter olmasına rağmen bu avantajın üstüne yatmayıp asıl meselesine doğru ağır ama emin adımlarla yürümeye başlıyor. Başlarda filmin geçtiği zamana dair bir belirsizlik olsa da, araba, telefon gibi nesnelerle ya da flasbacklerle bir miktar kafa karışıklığı yaratıp bu belirsizliği yavaş yavaş ortadan kaldırmaya başlaması o emin adımların değerini ortaya koyuyor. Sözü edilen "ağırlık", "yavaşlık" aslında filmin en önemli karakterlerinden biri. Üstelik 75 dakika gibi bir sürede bu yavaşlığın bir kendini ifade unsuru olabilmesi hayranlık verici. Filmin bu karakter avantajıyla yetinmeyip kendini bir noktadan sonra siyasi açıdan beklenmedik bir yere konumlandırması, 90'ların terör ve terörle mücadele dinamiklerinde gezinen cesur bir politik gerilime evrilmesini sağlıyor. Huy olarak insanlara benzeyen fiziksel varlığı yanında, intikam peşindeki kinci geçmişin de bir metaforu sayılabilecek gelincik unsuru, Karadayı'nın "yukarıdakiler"e gönderme yaptığı tanrı kral Xerxes hikayesi, geçmişte yaşanan bir olayın içinde görünmez olup o olayı yerinde izleyerek hatırlama gibi parçalar, filmin sürekli kendini canlı tutma hamleleri olarak metni ve sinematografiyi güçlendiriyor.

Gelincik, son dakikalarında çözülmeye başladığı anlarda alıştıra alıştıra açığa çıkardığı nefis sürpriziyle, adını verdiğimiz zaman o sürprizi bozabilecek bazı tanıdık yabancı filmlerin finallerini hatırlatıyor. Ama o finallere benzemek için kastığını kesinlikle düşündürmüyor. Zira o final bloğuna kadar zaten kendi ayakları üstünde durabilmiş olan film, böyle anlamlı bir finali hak ediyor. Ayhan ve Karadayı arasında genelde Karadayı'nın yönlendirdiği diyaloglar, yaşanan tansiyon böylece nihai cevabına ulaşıyor. Vicdan, pişmanlık, geçmişin muhasebesi ve dahası bu finalin satır aralarından taşarak bir sele dönüşüyor. Ayhan'ın ürkeklik ile gerginlik arasında asılı kalmış ruh halini çok iyi veren Kaan Yıldırım ve Karadayı'nın keder ile gerginlik arasında asılı kalmış bilgeliğini çok iyi aktaran Ahmet Mümtaz Taylan'ın performansları filmin doğasına çok uygun. Karşılıklı sahnelerde sık sık Karadayı'nın ortamı sinsice germeye çalışan ince çıkışları, Ayhan'ın bunlara sinirlenip kendini frenleyişi ve bunların seyirciye olması gerektiği gibi ulaşması, bu iki oyuncunun gücü kadar, Orçun Benli'nin onları diyalogların gidişatına uygun biçimde kadrajlayan, türlü tempo ve kurgu becerileri içeren yönetmenliğiyle de mümkün oluyor. Gelincik, Şükrü Üçpınar ve Orçun Benli ikilisinin kariyerinde gerçek bir kırılma noktası. Yepyeni bir başlangıç. Hatta ilk olmayan bir ilk film.

8 Mayıs 2021 Cumartesi

La Zona (2007)


Yönetmen: Rodrigo Plá
Oyuncular: Daniel Giménez Cacho, Maribel Verdú, Daniel Tovar, Alan Chávez, Carlos Bardem, Mario Zaragoza, Marina de Tavira
Senaryo: Rodrigo Plá, Laura Santullo
Müzik: Fernando Velázquez
 
Lise öğrencisi Alejandro, Meksika’nın başkentinde, en son güvenlik teknolojisiyle korunan, duvarlarla örülü ve fakirlikle çevrili refah ve zengin bir site olan La Zona’da yaşıyor. Bir gece gecekondu mahallesinden üç genç La Zona’ya girip ev soymaya kalkışırlar. İş üstünde basılınca, yaşlı bir kadını öldürürler. Kaçmayı başaran kadının hizmetçisi güvenliği ayağa kaldırır. Çıkan çatışmada iki genç vurulur. Üçüncüsü -Miguel- ise La Zona’nın derinliklerine doğru kaçmaya başlar.
 
La Zona, zengin ve yoksul kavramlarının aynı coğrafyada, aynı havayı teneffüs ediyor olmalarına rağmen, aralarındaki uçurumun derinliğine çok çarpıcı vurgular yapan bir Meksika yapımı. Etrafı gecekondularla çevrili burjuva yerleşim bölgesi La Zona’nın dikanli teller ve yüksek duvarlarla çevrili izole konumu ile bu konumun mahremiyetini tehdit eden yoksul mahallelerin çoğunluk çaresizliği, global anlamda kuvvetli sosyo-kültürel göndermelere sahip. Aslında bunlara gönderme demek de doğru sayılır mı bilmem. Çünkü burjuvazi ile yoksulluk temsilleri hiç de dolaylı bir anlatım izleğinde değil. Şöyle ki, kabaca zengin ve yoksul yaşam şekilleri arasındaki fark, hemen hepimizin farkındalığı dahilinde güç ve zayıflık arasındaki eşitsizlikle aynı anlamda. Zaten La Zona’nın temel varoluş sebebi bu. Ancak belki de beraberinde çift taraflı bir eleştiride de bulunmuş sayılabilir ki sanırım filmin o kısmı izleyenin zihninde daha dolaylı bir yol izlermiş gibi görünüyor. Yani azınlık olan zenginin gücü ile, çoğunluğa sahip fakirin güçsüzlüğü arasındaki bariz tezat. Fakat kendi ülkemizden biliyoruz ki bu tezatlık sorgulanamaz bir dokunulmazlığa sahip değil.

La Zona, cinayetle sonuçlanan bir ev soygunu sonrası yaşananlarla belli bir örnekten çok yönlü çıkarımlar elde etmeyi/ettirmeyi başaran bir tokat. Fakirliğin etrafını kuşattığı elit bir bölge olması itibariyle daha önce yaşadığı kötü tecrübelerin de etkisiyle kalın duvarlar, güvenlik kameraları, güvenlik görevlileri ile önlemini almış, refah içinde, fakat oldukça huzursuz mini bir uygarlık. Bunun yanında kendi içinde oluşturduğu demokratik bir yapılanmayla apartman veya site yönetimlerinin doğal işlevlerini yerine getirme düzenini de oturtmuş. Bunlar gayet doğal. Hatta demokratik yapılanması dışında dışarıdan gelebilecek tehlikelerin ciddiyetine olan farkındalığından ötürü tartışmaya açık bireysel silahlanma durumu bile makul bir savunma şekli sayılabilir. Fakat La Zona ileri gelenleri, demokrasi kılıfı içinde kendi katı kurallarını oturtma adına sınıfsal ırkçılığa varan tutumlarıyla rahatsız ediciler. Özel hayatlarına yapılan tecavüzleri kanuni yollardan halletmek yerine kendi insan avları için organize olmayı seçiyorlar. Çünkü kanun kuvvetlerinin bile etkisiz kaldığı bir hak arayışı, o hakkın bulunamaması ile çoğu kez aynı anlama geliyor.
 

İçinde bürokratların da ikamet ettiği özel bir sitede bu hak arayışının yasalar yoluyla aranmıyor olmasıda çok anlamlı. Zengin, fakir, hatta iktidarı temsil eden bireylerin kendisinin bile bürokrasinin hantallığından, suçluların doğru dürüst cezalandırılmamasından, yasaların yeterince caydırıcı olmamasından şikayetçi olduklarına tanık oluyoruz. Varoşlar nasıl kendi yazılı olmayan kanunlarını mahallelerine yayabiliyorsa, La Zona burjuvaları da göze göz, dişe diş ilkeleri ile kendi çöplüklerinde kendi adalet anlayışlarını yerleştirebiliyorlar. Her iki tarafın da kafasına göre hareket edebilmesinin kolaylığı, yasaları ve onun uygulayıcısı olan polisleri de devre dışı bırakıyor. Üstelik para ve iktidarın gücü sadece kurumsal bazda değil, filmdeki idealist dedektif Rigoberto’yu yıldırdığı gibi bireysel çabaları da devre dışı bırakıyor.
 
Öte yandan “adalet parası olanlar içindir” düşüncesine sarıp sarmalanmış yoksul kesimin insanca yaşama hakları ile La Zona ahalisinin de şikayetçi oldukları “adaletin istedikleri şekilde tecelli etmeyişi” düşüncesi ne de güzel çakışıyor. Hiçbir kesime yaranamayan kanun ve hükümlerin “adalet” olarak tanımlanması da çok ironik. İster sırça köşklerde, ister gecekondularda yaşasınlar, insanlar için adalet kavramı hiçbir zaman tam manasıyla yerini bulmamıştır zaten. La Zona benzeri yerleşim alanlarında yaşayanların adalet, hak, hukuk ile daha yakın temasta olduğunu düşünürüz hep. Gecekondu sorunu da başlıbaşına bir inceleme konusu. Fakat esas olan gecekondu ile La Zona gibi uydu kent, studio city tipleri arasındaki refah uçurumunun orta yolunun bulunamayışı üzerine gelişmekte olan toplumları yönetenlerin sadece lafta kalan veya ufak tefek göz boyamalarla idare edilen kurnazlıkları. Çünkü bu çatışmanın sebebi elbette ki yıllar boyu sürdürülen yanlış global ekonomik politikalar ve oy toplamadaki zekasını ülke yönetiminde kullan(a)mayan politikacılar. İnsanların istedikleri yerde insanca yaşama hakları olduğunu kabul etsek de, kontrolsüz göçün ve kırsalı öldüren ekonomik iktidarsızlıkların sebep olduğu gecekondu kavramını kabullenmek zorunda kalmak çok kötü. Varoşların oy potansiyeli düşünüldüğünde oralara istif edilmiş insanların birçok yönden sömürüldüğü gerçeği unutulmamalı.
 
İşte o varoşların oylarıyla La Zona standartlarına kavuşan politikacı tipinin, kendini onlara karşı korumaya alma, onlara yapılan adaletsizliklere bırakın göz yummayı, ön ayak olma ikiyüzlülüğünün adıdır politika. Sorun sadece bu sayede kendi silahıyla vurulmuş konumuna düşen yoksul gecekondu insanlarının sorunu da değil. Eğitim, sağlık, kültür, adalet yönünden yoksun veya eksik büyüyen bu toplulukların ülke geneline yayılan suça, cehalete, yozlaşmaya önemli katkıları olduğu da bir gerçek. Artık bir yerden sonra sorun zengin-fakir ayırt etmeden herkesin sorunu oluyor. Büyük şehirlerin artan suç oranları, işsizlik, kontrolsüz kentleşme, nüfus artışı, kültür ve insan erozyonu hepsi zincirleme trafik kazası gibi birbirine giriyor. Bildiğimiz anlamda gecekondular zamanla çok katlı gecekondulara dönüşüyor. Bu sömürüden beslenen siyasi iktidarlar ve kaymak tabaka da La Zona cumhuriyeti gibi kendilerini yasalar üstü görüp istedikleri gibi at oynatabiliyorlar. Ama tüm bunlardan zengin olsun fakir olsun her şekilde etkilenen hep insanoğlu oluyor.
 

Film olarak La Zona’nın ekonomik, siyasi, sosyal yönden kıskaca aldığı insanların dramı da her iki yakadan izleyeni kıskaca alıyor. Olayın bireye yansıyan boyutu çok sarsıcı. Fiilen cinayeti işlemese de olaya karışmış olan ve diğer iki arkadaşı La Zona’lılar tarafından öldürülen genç Miguel ile, La Zona sakini zengin çocuğu Alejandro’nun yollarının kesişmesi, doğuştan elde edilen farklı statülere sahip bireylerin, şansın ve şanssızlığın hayatın her evresinde kolayca yan yana gelebildiğini, birbirlerinin hayatlarında önemli rol oynayabildiklerinin ispatı. Farklı sınıflara mensup iki ergen üzerinden tek mesaj iletiyor veya ergen masumiyetinden hareket ediyor gözükse de, hem Miguel’in cinayet işleyen arkadaşlarını, hem de Alejandro’nun La Zona’daki insan avını bir oyun gibi algılayan yaşıtlarını da hesaba katarak ergen-yetişkin farkı gözetmeden, özünde insan olanın birbirlerini algılayış biçimleri ile bir enerji yaratıyor film. La Zona’dan canlı çıkmanın zorluğu sadece orada saklanmak zorunda kalan, polise teslim olmayı isteyecek kadar çaresiz Miguel’in kimliğinde vurgulanmıyor aslında. Alejandro’nun ebeveynleri ile birlikte birkaç sağduyulu La Zona mukiminin de içinde yaşadıkları sistemden hoşnut olmamaları La Zona’yı bütünüyle burjuva çetesi tarafından idare edilen bir site yapmıyor. Ama çoğunluk kendi içinde vicdanı da asimile ediyor. Kapitalizmin insanlara dayattığı onlarca şeyden biri de bu değil midir?

Fakat esas acı olan, sistem memnuniyetsizliği ve tek tük vicdani rahatsızlığa rağmen, La Zona sisteminin iç bünyesinde hunharca çözdüğü problemler sonrası değişen bir şeylerin olmaması. Yani Miguel’in suçunu itiraf edip özür dilediği kamera kaydını izleyen Alejandro’nun babasının veya kazara güvenlik görevlisini vuran yaşlı adamın vicdani çırpınışları da kendi kendine eriyip gidiyor. Özel mülkiyet sahipleri bir süre sonra iyice çığrından çıkıp “özel adalet”e başvuruyorlar. Kanunların işe yaramadığı yerde belki başka çare de kalmıyor. Fakat o kadar karmaşık bir döngü ki, “ben adaleti sağlıklı biçimde sağlayabilirim” diye sağduyulu bir kanun koruyucu bile yıllar boyu emek verdiği adalet sistemi tarafından susturuluyor. Hayat herkes için kaldığı yerden devam ediyor. Yaşadığımız, tanık olduğumuz veya TV’de gördüğümüz cinayetler, linçler, kapkaçlar, banka hortumlamalar, politik suçlar, rüşvetlerle devam ediyor. Elimizde kalan tek vicdan temsilcisi olan Alejandro’nun insan olarak yapması gerekeni yapıp, vatandaş olarak yapmaması, köşe başında karnını doyurması gibi devam ediyor. Devam etmesi gereken şekilde etmese de…

3 Mayıs 2021 Pazartesi

Dans ma peau (2002)


Yönetmen:
Marina de Van
Oyuncular: Marina de Van, Laurent Lucas, Léa Drucker, Thibault de Montalembert, Marc Rioufol
Senaryo: Marina de Van
Müzik: Esbjorn Svensson

Kendi halinde bir iş kadını olan Esther bir gece bir partide sağ bacağını feci şekilde yaralar. Önce bu yarayı hiç farketmez ve o kazadan itibaren kendi vücudu ile tuhaf bir ilişkiye girer. Kendini kesmeye, hatta "yemeye" başlar. Anlaması, anlatması akıl karı olmayan bir film. Cronenberg'in Crash'inin ipini koparmaya cüret etmiş hali biraz da. Bir başka "beden" fetişi. Marina de Van, filmi yazmış, yönetmiş ve başrolü oynamış. François Ozon'un birkaç filminde yardımcı senaryo yazarlığı da yapmış olan Marina de Van, hassas mideler için izlemesi biraz zahmetli bu filmi ile şimdiden kendine has bir hayran kitlesi bile edinmiş. İnsan böyle filmleri tavsiye etmeye korkuyor. Fakat ilginçliği ile kendisine bağlamayı bilen bir yapım. Özellikle kendiyle baş başa kaldığı sahnelerin yarattığı tedirginlik duygusu, kendine, etine, şiddete, yalnızlığına gönderdiği kanlı mesajlar, tuhaf biçimde rahatsız edici bir huzuru da barındırıyor. İnsanın ara sıra "kendinden" biraz atıştırması gibi tüy dökücü orijinallikleri de düşünüş ve kullanış biçimiyle ilginç bir deneyim. Son derece ciddi ve karmaşık psikolojik analizler gerektiriyor. Az çok benzer temalı Trouble Every Day’dan daha iyi bulduğumu söyleyebilirim. Bonus niyetine Laurent Lucas da Esther'in sevgilisi rolünde. Tavsiye etmekle etmemek arasında kalınacak nadir filmlerden biri Dans ma peau...

27 Nisan 2021 Salı

Retfærdighedens ryttere (2020)

 
Yönetmen: Anders Thomas Jensen
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas, Andrea Heick Gadeberg, Lars Brygmann, Nicolas Bro, Roland Møller, Albert Rudbeck Lindhardt, Gustav Lindh, Anne Birgitte Lind
Senaryo: Anders Thomas Jensen
Müzik: Jeppe Kaas

Ortadoğu'da sahada görev yapan ordu mensubu Markus (Mads Mikkelsen), karısının bir metro kazasındaki trajik ölümünü haber alınca Danimarka'ya döner. Aynı kazadan kurtulan kızı Mathilde ile ilgilenmek için yeni hayatına alışmaya çalışan asker Markus, bir yandan acısını yaşarken, bir yandan da uzun süre ayrı kaldığı Mathilde ile iletişim sorunlarını çözmeye çalışır. Öte yandan, aynı metro kazasından kurtulan matematik ve istatistik takıntılı Otto (Nikolaj Lie Kaas), kaza olmadan hemen önce trenden inen birinden şüphelenmiştir. Tehlikeli bir çete lideri olan Kurt aleyhine tanıklık edecek olan bir adamın da bu kazada öldüğünü fark eden Otto, arada bir bağlantı olabileceğini düşünerek kendisi gibi geek arkadaşları Lennart ve Emmenthaler ile birlikte arayıp bulduğu Markus'a bu teorisini açar. İkna olan Markus intikam almaya karar verir. Danimarka sinemasının en önemli senaristlerinden biri olan Anders Thomas Jensen'in yazıp yönettiği Retfærdighedens ryttere (Riders Of Justice), bildik bir intikam hikayesinin bünyesinde aile içi iletişimsizlik, travmalarla başa çıkma, seçimlerin hayatlara etkisi, kader/tesadüf ikilemi, algoritma ve istatistik felsefesi gibi konularla temas halinde bir film.

Dramatik çatışmalarla harmanlanmış bir aksiyon/kara komedi olan Riders Of Justice, Anders Thomas Jensen'in yönettiği 5. film ve hepsi kaybeden karakterlerin hayatlarına dair ilginç dokunuşlar içermekte. Anlam arayışları kimi zaman suç, kimi zaman dramedi hikayelerinde türlü iniş çıkışlarla kendini gösterirken, karakterlere azlı çoklu anlam yükleme özeni yine sürüyor. Sert mizaçlı Markus'un acı kaybı sonrası hayatında fazla bulunamadığı kızı Mathilde ile iletişim kurmakta zorlanması, çaba gösterirken bile öfkeli kişiliğine yenik düşmesi, filmin hep yanında tutmaya çalıştığı bir çatışma olarak omurgaya bağlı duruyor. Ama film asıl rengini ve karakterini Otto, Lennart ve Emmenthaler üçlüsünün dahil olmasıyla bulmaya başlıyor. Markus filmin intikam peşindeki kolluk kuvveti iken, bu üçlü filme zeka, teknoloji, felsefe, aynı zamanda farklı dramatik yan öyküler katıyor. Çocukluktan kalma taciz travması yaşayan Lennart, kendi hatası yüzünden yaşanan bir kaza sonrası ailesi parçalanmış Otto, bu ikili dışında hiç arkadaşı olmayan teknoloji dehası Emmenthaler, filmin verimini ve albenisini arttırıyorlar.


Anders Thomas Jensen'in benzeri defalarca işlenmiş, hatta Hollywood tarafından kulağa bir Liam Neeson aksiyonu olarak gelebilecek bir intikam hikayesini renkli ve kendi içinde katmanlı karakterlerle farklılaştırma çabası olumlu sonuçlar veriyor. Şiddeti kanıksamış asker karakterini bir anda sivil hayata uydurmak zorunda kalan, bu yüzden kalan tek aile ferdi olan kızıyla ilişkisinde sorunlar yaşayan Markus etrafında kurulan karakter çeşitliliği, hem onun uyum problemine eğiliyor, hem de bağımsız yan hikayeler kuruyor. Bu karakterler hikayeye belli bir mizah katarken, dramatik yönden de destek sağlayarak filme dengeli bir ton kazandırıyorlar. Özellikle Otto'nun Markus ile kısa gelgitler yaşayan ilişkisi, sıcak bir dostluğun gelişimini de ağacın güçlü bir dalı haline getiriyor. Kızını bir kazada kaybetmiş Otto'nun, kızı kazada kurtulan Markus ile kurduğu empatinin hüzünlü ve iyileştirici etkisini hissettirecek küçük fikirler mevcut. Jensen ayrıca küçüklüğünde travmalar yaşamış ve birçok psikoloğa görünmüş Lennart karakteri ile, çetenin elinden kurtardıkları genç göçmen Bodashka arasında bir kader birliği kurarak, belki filme hiç konmayabilecek bu paralellikle iki karaktere birden boyut kazandırıyor.

Filmin bir başka tiplemesi olan Emmenthaler ise, teknolojik ve pratik zekasına rağmen, farklı bir sosyalleşme şekli olarak gördüğü bu intikam fikrine kendini fazla kaptırsa, Otto ve Lennart'ın aksine birini öldürmek konusunda soğukkanlı görünse de, aslında hiç de buna hazır olmadığını anladığı bir an yaşaması, yine Jansen'in karakterleri ele alış biçimindeki samimiyeti yansıtan bir örnek. Her ne kadar finaliyle bir miktar bu samimiyete ve doğrucu tavrına ters düşse de, asıl meselesinin doğruluğu ve gerekliliği tam teyit edilememiş bir intikamdan ziyade, bu karakterler arasındaki farklı dinamiklerin, çatışmaların, aile ve arkadaşlık kavramlarının iletişimsizlikle test edilişinin yansımalarını izliyoruz. Elsker dig for evigt (2002), Mørke (2005), Efter brylluppet (2006), Hævnen (2010) gibi incelikli aile dramları tasarlamış olan Jansen'in geniş yelpazesi her yeni filminde farklı ve benzer hikayeler bütünü içinde seyirciye dokunmasını bilen fikirler içeriyor. Blinkende lygter (2000), Adams æbler (2005), Mænd & høns (2015) gibi senaryolarında gölgeli ve aydınlık yanlarıyla yarattığı karakterlerden oluşan tuhaf ekip işlerinin yanına Retfærdighedens ryttere'yi de ekliyor. Aynı zamanda çok yakın dostları olan Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas ve Nicolas Bro üçlüsünü kimbilir kaçıncı kez bir araya getirerek filminin performans gücünü garantiliyor. Temposu, kurgusu, sevimli mizahı ve etkili dramatik anlarıyla iyi bir film ortaya koyuyor.

18 Nisan 2021 Pazar

Persischstunden (2020)


Yönetmen: Vadim Perelman
Oyuncular: Nahuel Pérez Biscayart, Lars Eidinger, Jonas Nay, David Schütter, Leonie Benesch, Luisa-Céline Gaffron, Alexander Beyer
Senaryo: Ilja Zofin, Wolfgang Kohlhaase
Müzik: Evgueni Galperine, Sacha Galperine

Usta Alman yazar ve senarist Wolfgang Kohlhaase'nin yaşanmış olaylara dayalı "Erfindung einer Sprache" adlı romanından Rus yazar Ilja Zofin'in senaryosunu yazdığı, Ukrayna doğumlu yönetmen Vadim Perelman'ın yönettiği Persischstunden (Persian Lessons), özellikle konusuyla muadilleri arasından sıyrılan Holokost dramlarından biri. Toplama kampına götürülürken yolda durdurulup katledilen bir grup esir arasından İranlı olduğu yalanını söyleyerek kurtulan Fransız Yahudi Gilles'in sıra dışı hikayesi filmin konusunu oluşturuyor. Askerlerden biri tesadüfen bağlı olduğu birliğin Nazi subayının kendisine Farsça öğretmesi için bir İranlı aradığı bilgisine sahip olunca Gilles infazdan kurtuluyor. Gilles hayatta kalabilmek adına Nazi subayı Klaus Koch'a tek kelime bilmediği Farsça'yı öğretmek için yeni baştan kendi uydurduğu bir dil yaratmayı planlıyor. Aslında bu çılgınlığı planladığı da söylenemez. Zira yalan söylediğini anlarsa onu öldüreceğini söyleyen Koch, başlangıçta 20 kelime öğretmesini isteyince kolayca uydursa da, zamanla kelime sayısının artacağı, en önemlisi de öğrettiği uydurma kelimeleri aklında tutması gerektiği gerçeği Gilles'in hayatta kalma mücadelesini çok farklı bir konuma yerleştiriyor.

Oskar Schindler (Schindler's List), Wladyslaw Szpilman (The Pianist) gibi gerçek, Guido (La vita è bella), Saul Ausländer (Saul fia) gibi kurmaca karakterlerle Yahudi soykırımı üzerine çekilen filmlerin konu, karakter ve çekim teknikleri yönünden diğerlerinden farklı tonlar taşıması, Yahudi soykırımı üzerine çekilmiş filmlerin fazlalığı ve hep benzer şeyleri söylemeleri düşünüldüğünde artık bir ihtiyaç haline geldi. 10-11 milyon civarında insanın öldüğü, milyonlarcasının da kurtulmayı başardığı soykırım, hayatta kalanların tanıklıklarıyla günümüze kadar ulaşmış sıra dışı kurtulma hikayelerinin de kaynaklarından biriydi. Hala da öyle ve Persischstunden gibi ilginç hikayeler çıkmaya devam ediyor. Hikayenin kahramanı Gilles'in hayatını kurtaran yalanıyla kendi omuzlarına yüklediği büyük yükün bir sinema filmi için önemli malzemeleri olduğu kesin. Asıl önemli olan ise bu malzemenin nasıl işlendiği. Hikayenin, romanın ve senaryonun farklı işlevleriyle ortaya çıkarılan filmin gerçekleri ne ölçüde yansıttığını bilemesek de, böyle bir hikaye kurmaca bile olsa mutlaka görülmeyi hak ediyor. Bir adamın canını kurtarmak için yalan söyleyip başka bir milletten olduğunu, o milletin dilini başkasına öğretebileceğini söylemesi, bunu acımasız Nazi subaylardan birine öğretmek zorunda kalması gerçek anlamda yaratıcı ve meydan okuyucu özellikler taşımakta.


Vadim Perelman, bu türe dair hemen her filmde olduğu gibi ana karakter etrafında tehditkar ve gerilimli çevre düzenini kuruyor. Arka planda Nazi zulmünü etkili bir fon olarak kullanırken, bir başka Yahudi'den aldığı kitapta yazan Reza ismini kullanan Gilles'i himayesine alan Nazi subayı Koch, başından beri Gilles'in İranlı olduğuna inanmayan ama bunu kanıtlayamayan Nazi askeri Max, yazısı kötü olduğu için katipliği Gilles'e kaptıran Elsa ile o fonun önüne asıl sahnelerini koyuyor. Sivil hayatında bir şef olan, savaş bitince İran'da restoran açmayı planlayan Koch, onun gibi Nazi olmayı reddederek orduya katılmayan ve Tahran'a giden kardeşi kadar cesur olamayışının ezikliğini de derinlerde saklayan bir karakter. Reza olarak bildiği Gilles ile sözde Farsça öğrenmeye başladığı anlarda soğuk ve acımasız karakterinin ardındaki sözde insanlığı ortaya çıkıyor. Kimseyle konuşmadığı şeyleri Gilles'e anlatıyor. Ona mutfakta ve masa başında iş veriyor, toplu infaz zamanlarında onu başka yere göndererek saklıyor, başkalarına ezdirmiyor. Hatta öğrendiğini sandığı bu çakma dille aylar sonra şiir bile yazıyor. Ama insanlığı "sözde" çünkü Gilles kazara "ekmek" ve "ağaç" kelimeleri için aynı kelimeyi uydurunca, belli aralıklarla öğrendiği bu kelimelerin eş anlamlı olabileceğini düşünemeden herkesin içinde onu döverek ve ağır işlere sürgün ederek aslında bir Nazi'den bir insan çıkamayacağını gösteriyor. Her ne kadar sonradan pişman olup tekrar yanına alsa da, ihtiyacı olanı alma arzusu baskın geliyor. Tabii ikili arasında belli belirsiz bir bağ da oluşuyor.

Geçmişi hakkında bir şey bilmemize gerek duyulmayan, Nazi zulmüne uğramış milyonlarca Yahudi'den biri olan Gilles ise canını kurtarmak için İranlı olduğu yalanını söylediği andan itibaren sıradan bir protagonist olmanın ötesine geçiyor. Ortaya çıktığı vakit öldürülecek olduğu yalanının sürekli test edilecek olmasının verdiği girdaba girince kelime uydurmak, uydurduğu kelimeleri de ezberlemek zorunda kalması, bu kez kendi kendine bir kelime üretme ve ezberleme sistemi oluşturma ihtiyacı doğuruyor. Dillerin oluşum ve gelişim tarihlerine baktığımızda iletişim ihtiyacından doğan ve mutlaka bir noktada uydurulmuş seslerin evrimleşmesi sonucuna ulaşırız. Gilles'in kendi dilbilim sistemini, içinde bulunduğu zor şartlardan devşirmesindeki zeki ve bir yanıyla dramatik çözüm, iletişim ihtiyacından ziyade hayatta kalma ihtiyacından vücut buluyor. Uydurmanın bir süre sonra üretime dönmeye başladığı bu süreç, acısı, tepkisi, karakteri simasına yansımış kamp sakinlerinin isimleri ve Gilles'in o isimlere yüklediği kavramlarla anlamlanmaya başlıyor. Bu anlam, Gilles'in uydurma ihtiyacının evrimleşerek geldiği son noktayı finalde kutsuyor. Kendisini hayatta tutan şeyin bir süre sonra onu güçlendirdiğini, kaynak haline getirdiğini anlayan Gilles, Reza olmanın sahteliğinden alternatif bir gerçeklik yaratıyor. Özellikle 120 battements par minute ile adından çokça söz ettiren Arjantinli oyuncu Nahuel Pérez Biscayart'ın yürekten performansıyla da güçlenen Persischstunden, çok özel bir lisanın filmi.

5 Nisan 2021 Pazartesi

The Father (2020)

 
Yönetmen: Florian Zeller
Oyuncular: Anthony Hopkins, Olivia Colman, Olivia Williams, Rufus Sewell, Imogen Poots, Mark Gatiss
Senaryo: Christopher Hampton, Florian Zeller
Müzik: Ludovico Einaudi

Roman ve oyun yazarı, aynı zamanda yönetmen Florian Zeller'in Le Père adlı kendi oyunundan uyarladığı The Father, İngiltere/Fransa ortak yapımı bir dram. Zeller'a bu oyunu beyaz perdeye uyarlamada yardımcı olan isim ise, Dangerous Liaisons, Atonement, The Quiet American, Carrington gibi roman ve oyun uyarlamalarından tecrübeli Christopher Hampton. (Bu film vesilesiyle ilginç bir not olarak Hampton yine Anthony Hopkins'in başrolde olduğu 1985 tarihli The Good Father filmini Peter Prince romanından uyarlayan kişi.) The Father, ait olduğu tiyatro kumaşını özellikle diyalog bazında bir sinema filmine de yakıştıran, dekor ve performans dengesini yine bu kumaştan sağlayan bir yapım. Yaşlandıkça dengesizliği ve unutkanlığı artan, onunla ilgilenen kızı Anne'i (Olivia Colman) zorlayan, depresif ama bir yanıyla da eğlenceli bir adam olan Anthony'nin (Anthony Hopkins) hastalığının kritik eşiğinde hikayeye dahil oluyoruz. Tüm ihtiyaçlarını karşılayan fedakar kızı Anne'in, tanıştığı adamla Paris'e yerleşmeye karar verdiği bu eşik, onunla yaşamaya alışmış Anthony'nin bu hastalığı yüzünden akıbeti ile yüzleşememesine yol açıyor.

Hafızayı, düşünmeyi ve sosyal becerileri etkileyen bir grup semptomu tanımlayan, bir çok türü bulunan "demans" (ya da yaygın ismiyle bunama) hastası olan Anthony, çalıştığı için her zaman evde olmayan kızı Anne'in bulduğu bakıcıları kaçıran, sürekli kendi başının çaresine bakabileceğini iddia eden, gittikçe artan hafıza sorunlarıyla mücadele eden, bu sorunları kabullenmeyen bir adam. Florian Zeller, kendi yazdığı oyunun kağıt üstünde basit görünen konusunu perdeye aktarırken teatral dengeleri ihmal etmeden, sinema avantajlarını kullanarak gerçek bir kurgu başarısı gösteriyor. Filmi anlayabilmemiz, anlamsız gözüken sahnelere anlam yükleyebilmemiz için bizi Anthony'nin zihnine kapatıyor adeta. Bir gün önce yaşadıklarını unutarak yeni güne başlayan, sadece Anne'i hatırlayan, onun verdiği kısa hatırlatmalara rağmen hatırlamadığı davranışlarına kendi mantığı ile sahip çıkan Anthony, artık hastalığın ilerlediği bu evrede o mantık ile de ciddi sorunlar yaşamaya başlıyor. Filmde Anthony dışında üç kadın, iki erkek karakter daha var ve onların Anthony'nin zihninde sürekli yer değiştirmeleriyle yaşadığı tuhaflıklar seyirciye aynen yansıtılıyor. Öyle ki, bir müddet sonra Anthony'nin bir anda kendini içinde bulduğu Hitchcock tarzı bir Alacakaranlık Kuşağı atmosferi bile soluyoruz. Zeller, Anthony'nin zihinsel istikrarsızlığını pratiğe dökerek, onunla yaşadığımız tekinsiz özdeşleşme sonrası kendine harikulade bir oyun alanı yaratıyor.


Florian Zeller, Anthony'nin bu sorunlu sürecine dahil ettiği ayrıntıları, bu sorunlu zihnin kenarlarına ve köşelerine o kadar ustalıkla yerleştiriyor ki, seyircinin bir anda her şeyi anlamasına, kendi kronolojisini oluşturmasına izin vermiyor. Her gün bir türlü bulamadığı kol saatini saplantı haline getiren Anthony'nin kayıp giden zamanı zaptetme çabası gibi, bizim de filmin ritmini yakalama ihtiyacımız beliriyor. Ama Zeller bunu bir ihtiyaçtan ziyade bir gizem kozu olarak mimliyor. Kolunda olduğu vakit kendini güvende hissettiği bu kol saati, sürekli övdüğü ve özlediği, ortalarda olmayan küçük kızı Lucy, gerçekte kime ait olduğu tam anlaşılmayan geniş apartman dairesi, Anne'in gidip gitmeyeceği belli olmayan Paris belirsizliği gibi ayrıntıların çevrelediği bu mental kaos, bunun bir kaos olduğunu hissettirerek ama kırılgan ve stilize bir üslupla organize ediliyor. Sık sık evin bölümlerini insansız olarak gösteren planlar, Anthony ve Anne'in dalıp gittikleri anlar, konuşmayan ama düşünen sahneler yaratma becerisine sahip. Bunun yanında Anthony, Anne ve Paul'ün tavuk yedikleri akşam yemeğinde yaşanan mükemmel döngü ve Anthony'nin küçük bir şoka neden olan Lucy rüyası, bu hastalığın başka semptomlarına da çarpıcı bakış açıları sunuyor.

Bütün bu olumlu bileşenleri sunmak için Anthony Hopkins ve Olivia Colman ikilisinin ustalıklarından faydalanmak filme başka bir seviye daha atlatıyor. The Father'ın orijinalinin bir tiyatro oyunu olduğu bilgisi, bu ikilinin karşılıklı sahnelerinde sık sık onları tiyatro sahnesinde hayal etmemizi sağlıyor. Özellikle filmde kendi adını ve doğum tarihini kullanan 83 yaşındaki Anthony Hopkins, kariyerindeki onlarca parlak performansa çok sağlam bir halka daha ekliyor. Sosyal medyadaki eğlenceli paylaşımlarını andıran birkaç deli dolu sahne yanında, yaşadığı tuhaf olayları, etrafındaki karakter değişimlerini anlamlandıramayan, unutkanlığını kabullenemeyen çaresizliği olağanüstü. Yaşlılığın doğal etkilerini, terkedilme korkusuyla kaplanmış çocuksu reflekslerle harmanlayan, her yönüyle sahici bu performansın özellikle finalde patlayan yolculuğu, bu kariyerin unutulmazlar arasında yerini alacaktır. Pandemi sonrası unutma temalı uydurma salgınlar ve gerçek hastalıklar üzerinden hafıza kavramının sorgulandığı senaryolar çoğaldı. Unutmak istemediğimiz kişi ve olayları unutmaya başlamamıza sebep olan hastalıkların vehametini, başımıza gelmeden anlayamayacağımızın, çaresizliğimizin farklı versiyonları ilham verici dram fikirleri yarattı. The Father ise, en trajik hastalıklardan birini, o süreci yaşayan bir adamın zihninden görmeye çalışan, gördüklerini de harikulade süzgeçlerden geçiren birinci sınıf bir dram.

25 Mart 2021 Perşembe

A Sun (2019)

 
Yönetmen: Mong-Hong Chung
Oyuncular: Yi-wen Chen, Samantha Shu-Chin Ko, Chien-Ho Wu, Greg Han Hsu, Kuan-Ting Liu, Chen-Ling Wen, Apple Wu, Ivy Yin
Senaryo: Yaosheng Chang, Mong-Hong Chung
Müzik: Sheng-Xiang Lin

Mong-Hong Chung'ın senaryosunu Yaosheng Chang ile beraber yazdığı ve kendisini yönettiği Tayvan yapımı A Sun, dört kişilik bir ailenin birkaç yıl içinde yaşadığı trajik olayları işleyen dokunaklı bir dram. Bir sürücü kursunda direksiyon eğitmenliği yapan baba A-Wen, kuaförlük yapan anne Qin, tıp okumak amacıyla dersaneye giden büyük oğul A-Hao ve hiçbir işte dikiş tutturamayıp suça bulaşan küçük oğul A-Ho'dan oluşan bu aileyi ve yaşadıklarını 2.5 saatlik süresi boyunca ağırbaşlı bir ton ve ritimle işleyen Chung, az da olsa mizahi, yer yer gerilimli, çoğunlukla melankolik bir üslupla dizayn ediyor. Kağıt üstünde pek çok yönüyle sıradan bir ailenin, küçük oğul A-Ho'nun bir suça karışması nedeniyle 1.5 yıl hapse mahkum edilmesi ve sonrasında çözülmeye başlaması, türlü olay ve karakterlerle boyutlandırılıyor. A-Ho’da hayal kırıklığına uğrayan, öfke duyduğu küçük oğlunun mahkum edilip fazla ceza alması için hakimi bile kışkırtan A-Wen, tüm ümidini doktor olmasını umdukları A-Hao’ya bağlıyor. Aslında ailesinin sandığı kadar iyi bir öğrenci olmayan A-Hao ise içine kapanıklığı ve naifliği ile küçük kardeşinin tam tersi bir karakter yapısına sahip. Yaşanan trajik bir olay sonrası tüm dengesi sarsılan ailenin, bir şekilde o dengeyi yeniden kurmak, devam eden hayatlarının dizginlerini ellerine almak için çabalayışlarını izliyoruz.

Mong-Hong Chung, sıradan bir çekirdek aile ve onun sıradan fertleri ile bu kadar uzun bir süre ne anlatabilir diye düşünen olursa, ona özellikle Uzakdoğu'dan çeşitli örnekler sunulabilir. Zira bu kültürün kendini sürekli yenilemeye yönelik senaryo hamleleri, karakter geliştirme fikirleri, olay örgüsünü zenginleştirme formülleri mevcut. Bunların kimi fazla arabesk veya duygu sömürüsüne meyilli tercihler de olabiliyor. A Sun, dört aile ferdi sayesinde kendini dört farklı parçaya bölüp bir müddet bu yolda ilerliyor. Filmin başlarında A-Ho'nun işlenen bir suça yardım edişi ve mahkeme sonrası hapse girişiyle bir süre hapishane klişeleri barındıran kanaldan, dersaneye giden ve sınıfındaki Xiao-Zhen ile yavaş yavaş arkadaşlıktan ilişkiye geçmeye başlayan A-Hao sayesinde duygusal bir kanaldan, ebeveynlerin aileyi ayakta tutma ve rutin geçinme gayretlerinden de başka bir kanaldan akan film, ele aldığı çatışmaları sömürü malzemesi yapmadan, sadece ailenin tüm zorluklara karşı ayakta durabilme mücadelesine odaklanıyor. Yan karakterlerin varlığına onların hikayelerini katmadan olası bir dağınıklığın önünü de alıyor. Ama bir yanıyla da onların sentetik kalmalarını istemiyor ve makinenin parçaları haline getiriyor.

Beklenmedik trajik kırılma noktası sonrasında nasıl bir yol izleyeceğine dair merak uyandıran film, o kırılmayla aile fertlerinin iletişim sıkıntılarını sorgulamak ve onlara sorgulatmak yönünde elini güçlendiriyor. Bu süreç, beraberinde A-Ho'nun hapse düşmesine sebep olan, hapisten çıkınca tekrar ona musallat olan serseri Radish'in dahil edilmesiyle gerilim de yükleniyor. Sonlara doğru yaklaştıkça narin yapısına kattığı bu gerilimle çok iyi bir suç gizemi, daha sonra da onun çözümlemesini ekleyen senarist ikilisi Chung ve Chang, güneş altında dramatik açıdan çok güçlü bir sahneyle tekrar o kırılganlığına dönerek, üstelik çok daha güçlü dönerek gözleri dolduruyor, yürekleri yakıyor adeta. Oyunculuk açısından ortada öyle çok büyük performanslar var sayılmaz. Ama asıl olay, oyuncudan ziyade gerçek kişiler gibi görünen oyuncuların taşıdığı doğallıkta saklı. O doğallık da oyuncuyum diyen çoğu aktörden çok daha vurucu etkiler taşıyor. Filme adını veren güneş olgusu ise, büyük oğul A-Hao'nun kız arkadaşı Xiao-Zhen'e gönderdiği cep telefonu mesajının harikulade kurgusu eşliğinde filmin en görkemli anlarından birini oluşturuyor. Güneşte kalanlar ve kendilerine bir gölge bulanlar diye betimlenen insanların hayatın zorluklarıyla nasıl baş edip edemedikleriyle varoluşlarını değerlendiren bu bakış, kendi derinliğini yaratıyor. Kaybedilenler sayesinde elinde kalanların değerini anlamak, onlara sahip çıkmak üzerine yeni olmayan ama eskinin gücünü çok iyi kullanan A Sun, keder ve umudu içtenlikle birleştiren, 2020 yılının en kırılgan Uzakdoğu yapımlarından biri.