14 Eylül 2019 Cumartesi

The Best Of Enemies (2019)


Yönetmen: Robin Bissell
Oyuncular: Taraji P. Henson, Sam Rockwell, Babou Ceesay, Anne Heche, Wes Bentley, Bruce McGill, John Gallagher Jr., Gilbert Glenn Brown, Caitlin Mehner, Nick Searcy
Senaryo: Robin Bissell, Osha Gray Davidson
Müzik: Marcelo Zarvos

Osha Gray Davidson'ın "The Best Of Enemies: Race and Redemption In The New South" adlı gerçek olaylardan ibaret derlemesini Robin Bissell'in senaryolaştırıp yönettiği The Best Of Enemies, 1971 yılında Durham, Kuzey Karolina’da yaşanan olaylara dayanan bir dram. Haksızlıklara karşı sözünü sakınmayan, savaşçı ve inatçı bir Durham sakini olan Ann Atwater (Taraji P. Henson) ve yerel Ku Klux Klan lideri C.P. Ellis (Sam Rockwell) arasındaki zoraki ilişkiyi konu alan film, ırkçılığın en hararetli bir döneminde ve coğrafyasında yaşananları samimi bir dille ele alıyor. Durham'da siyahların öğrenim gördüğü tek okulda yangın çıkması ve okulun kullanılmayacak hale gelmesiyle birlikte siyah topluluğun çocuklarının beyazlara ait diğer okullara nakledilmesini talep etmelerini, o dönemde içinden çıkılması güç olan bu sorun için çözüm zemininin aranması sürecini izliyoruz. Bu süreç için beklenmedik bir karar alınıyor. Üst makamlar tarafından siyahlar ve beyazlar arasında birçok konuda entegrasyon sağlanması için sözlük anlamı "yoğun bir tasarım veya planlama oturumu" anlamına gelen "charette" etkinliği düzenlenmesine karar veriliyor. Bu etkinliğe hakemlik etmesi için ise daha önce çeşitli charette organizasyonlarında bulunmuş Bill Riddick seçiliyor.

Riddick'in siyah olması, beyaz üst makamlar tarafından bu uzlaşma zemininin desteklenmesinin önünde bir engel teşkil etmiyor. Asıl engeller, Durham çevresinde inatçı adalet arayışıyla nam salmış Ann Atwater ve klan lideri olarak kendi çevresinde sayılıp sevilen C.P. Ellis'in bu uzlaşma zemininde ne kadar uzlaşabilecekleri konusunda kendini gösteriyor. Döneme istinaden aşırı zıt kutupları temsil eden Ann ve C.P., bu charette zirvesine eş başkanlık etmek için seçiliyorlar. Her iki ırktan eşit sayıda oluşturulacak bir komisyona başkanlık edecek bu ikili, Durham'da entegrasyon gerektirecek çeşitli sorunları münazara etmek, çözüm üretmek ve ortak paydada buluşmak üzere biraraya geliyorlar. Bu faaliyetin son gününde de komisyon olarak ele alınan bu sorunları teker teker oylayıp karara bağlayacaklar. Bu demokratik faaliyetler başta her iki tarafın burun kıvırmasına sebep olsa da, üst makamların uzlaşma zemini oluşturulması yönündeki baskıları nedeniyle bu komisyonun önemi herkesçe kabul ediliyor. Komisyonun siyah yarısı için tüm entegrasyon maddelerinin kabul edileceği kesin. Fakat beyaz yarısında hem ırkçı, hem de anti ırkçı üyeler mevcut. Ortada aşılması gereken belli bir oy sayısı olunca, klan bu anti ırkçı kesimi bir şekilde kendi tarafına çekme paniğine düşüyor.


Film, merkezine oturttuğu iki ana karakterin bu organizasyon sürecinde hem özel hayatlarına, hem de birbirleriyle olan ve adım adım dönüşmeye başlayan ilişkilerine daha çok yer veriyor. Bu demokratik sürecin sekteye uğramaması için yeri geliyor Ann, bir klan standına zarar veren siyah gençleri sertçe uyarıyor. C.P.'nin down sendromlu oğlunun bakımevindeki bir sorununu çözüyor vs. Ama asıl dönüşüm C.P. cephesinde yaşanıyor. Nefret beslediği siyahlarla aynı ortamda bulunmaya bile tahammül edemeyen, el sıkışmayan, her şeyden öte saygın bir Ku Klux Klan lideri olarak gençleri eğiten C.P. Ellis'in yavaş yavaş önce bu demokratik aktiviteye inanmaya, sonrasında ise temsil ettiği tüm bu hastalıklı değerleri sorgulamaya başlaması filmin en önemli temas noktalarından birini oluşturuyor. Entegrasyonun kabul edilmemesi, beyaz çocukların siyah çocuklarla aynı okula gitmemesi için oy üstünlüğü sağlamak amacıyla siyahlarla barış ve huzur içinde yaşayan beyaz komisyon üyelerini zorbalıkla kendi taraflarına çekmek isteyecek kadar aşağılık bir güruhun başında bulunmak, yaşanan bazı gelişmelerle artık C.P.'ye ağır gelmeye başlıyor. Hırdavatçı Lee Trombley ve C.P.'nin eşi Mary gibi beyaz karakterlerin de yardımıyla insani değerlerin uyanışı hızlanıyor.

Oscar ödüllü Green Book'un tekrar ivme kazandırdığı yaşanmış olaylardan uyarlanan ırkçılığa meydan okuma dramlarına eklenen yeni ve iyi halkalardan biri olan The Best Of Enemies, charette sürecinde tartışılan meselelerin detaylarına biraz daha inilse, münazara sahneleriyle sözel olarak biraz daha zenginleştirilse gücüne güç katabilirdi. Böylece Three Billboards Outside Ebbing, Missouri'de dönüşüm geçiren polis memuru Dixon rolüyle Oscar alan Sam Rockwell, yine dönüşüm sarmalındaki C.P. karakterinin ikna edici performansını diyaloglar açısından daha da kuvvetlendirebilirdi. Yine de karşısında yer alan Ann Atwater rolündeki Taraji P. Henson'ın tutkulu oyunuyla birleşince, keşke daha çok karşılıklı sahneleri olsa diyebileceğimiz zıtlıkların uyumuna güzel bir örnek teşkil ediyor. Sahip olduğu yeteneğin çok altında filmlerle boy gösteren Henson ise yaşadığı adaletsizliklerden sıtkı sıyrılmış Ann rolünde yıldızlaşıyor. Filmin sonunda gerçek Ann ve C.P. hakkında verilen bilgiler, bu hikayenin biraz daha uzatılabileceğini hissettirse de, tadında bıraktığı da göreceli olarak söylenebilir. Hollywood dönem filmlerinde eğlence aramanın dışında demokrasi, eşitlik, özgürlük, ırkçılık gibi toplumsal meselelere kafa yormayı dert etmeyen seyircileri elinden geldiğince memnun edecek olan film, ödül sezonuna göz kırpan bazı tavırlarına karşın görülmeyi hak ediyor.

9 Eylül 2019 Pazartesi

Bodied (2017)


Yönetmen: Joseph Kahn
Oyuncular: Calum Worthy, Jackie Long, Rory Uphold, Jonathan Park, Shoniqua Shandai, Dizaster, Walter Perez, Anthony Michael Hall, Simon Rex
Senaryo: Alex Larsen
Müzik: Brain Mantia, Melissa Reese

Üniversite öğrencisi Adam, "Battle Rap" adı verilen, rap şarkıcılarının karşılıklı atışmaları üzerine bir tez hazırlamaya karar verir. Adam, sadece araştırma yapmak için katıldığı kapışmalardan birinde kendisini bir anda bu gösterinin içinde bulur. İçindeki doğal yeteneği keşfeden Adam, battle rap çevresinin de bunu keşfedip gaz vermesiyle bu işi ciddi ciddi yapmaya karar verir. Zamanla bir saplantı haline gelen bu atışmalar Adam’ın özel hayatını da etkilemeye başlar. Hikayesini Joseph Kahn ve Alex Larsen'in birlikte tasarladıkları, Larsen'in senaryosunu kaleme aldığı, son yılların popüler video kliplerinde imzası bulunan Kahn'ın yönettiği Bodied, gücünü bu iki adamın dinamikliğinden alan eğlenceli bir yapım. Özellikle zeki, hazırcevap, ele avuca sığmayan diyaloglar ve rap atışmalarıyla dolu senaryo bir an olsun hız kesmeden akıyor. Akademisyen bir aileye mensup "inek" bir beyaz öğrenci olan Adam'ın, sokaklarda büyüyüp serpilen, siyah topluma malolmuş bu söz sanatına dayalı aktiviteye adım adım duymaya başladığı hayranlığın, artık hayranlığın ötesine geçerek pratiğe dökülme sürecini izliyoruz.

Filmin herhangi bir spor veya müzik draması gibi tahmin edilebilir bir izleği mevcut. Çok oyalanmadan Adam'ın tez konusunu, bu konuyu sahada daha iyi gözlemleyebilmek için yeraltındaki bir rap kapışmasına girişini, orada tesadüfen konu hakkındaki akademik birikimini bir alaylı gibi hayata geçirebildiğini fark etmesini görüyoruz. Daha sonra yükseliş, bazı dramatik açmazlar ve görkemli final, kabaca bu tahmin edilebilirliği doğrular nitelikte. Ama bu kabalığın içindeki parlak detaylar, zeki tespitler, iki farklı kültürel bakış açısını birbirine bağlayan linkler, güçlü bir mizah filmin asıl başarısını inşa eden unsurlar. Bir boks maçına, hatta içeriğe göre bir kafes dövüşüne benzeyen, rakibi mahlasına, fiziğine, etnik kökenine göre aşağılamaya dayalı bu atışmaların bir "battle" olarak adlandırılması boşuna değil. Zira aşağılamada, küfürde, hoşgörüsüzlükte, ırkçılıkta, cinsiyetçilikte sınır olmaması çoğu kez atışanları yumruk yumruğa bile getirebiliyor. Yalnız filmin temel amacı, bu aktiviteye merak sarmış bir gencin şöhret yolculuğundan ziyade, battle rap olgusunun dinamiklerini bireysel, toplumsal, kavramsal açılardan kendine göre yorumlamak.

Dilsel görecelik, kültürel çeşitlilik, ekonomik, cinsel ve ırksal farklılıklar bu kapışmalarda en pür halleriyle rakibe yansıtılırken, bunun teknik anlamda vücuda getirilişindeki zeka, aktüalite, çabukluk ve akıcılık üzerine enfes atışmalara tanık oluyoruz. Şiir normlarını günümüz sokak kültüründen devşirme argo betimlemelerle kafiyelemek, bunu rakibi rencide edici biçimde yapmak bu kapışmalarda çok önemli. Üstelik kapışanların seyircilerle aynı frekansı yakalaması gerekiyor. Aynı anda hem acımasız, hem de mizahi durmak, göndermelere hakim olmak şart. Adam'ın yaptığı gibi kabaca ön hazırlık yapılsa da karşı tarafın taşlamalarına, hakaretlerine saniyeler içinde doğaçlama cevap vermek kolay iş değil. Adam'ın yeraltı battle rap dünyasının zirve isimlerinden Behn Grymm ile kurduğu dostluğu dramatik kırılmalar için kullanan film, eğlenceli yönüyle ciddiyeti arasında çok başarılı yumuşak geçişler yapabiliyor. Renkli, karikatürize yan karakterler ile daha ciddi karakter çatışmaları arasındaki denge de bu sayede sağlanıyor.


Rap en başta bir siyah hareketi olarak gün yüzüne çıktığı için, siyah raconları benimseyen beyaz kesimin üzerindeki baskı ve temkini de atlamayan film, Adam gibi akademik aileden gelme bir beyazı bu dünyaya sokarak dile getirmek istedikleri için kendine uygun alanlar açabiliyor. Mesela siyahlar için bir beyazın ağzından çıktığında küfür gibi algılanan "nigger" kelimesindeki hassasiyetin rap evrenindeki algılanış biçimine değinen, Maya, Jas, Devine Write gibi kadın karakterler sayesinde rap kapışmalarındaki seksist bakış açısına farklı köşelerden bakan, sadece siyahlara değil, asyalı veya latin kökenli bireylere de ırkçılık penceresinden yüklenen, tüm bunların birleşimi olarak toplumdaki farklı alınganlık seviyelerinin özetini çıkaran senaryo, kelime seçimini sadece kendi sanatsal sınırları içinde önemseyen battle rap'in varoluşunu çok iyi betimliyor. Adam ve Ben'in atıştıkları bölümde olduğu gibi, genel veya özel hiçbir şeyin sır olarak kalmadığı, sadece kazanmaya odaklı bu acımasızlık, "hip-hop kültürü" ve "sokak sanatı" gibi tanımların içini doldurabilen sözel beceriler sayesinde bir boks ringinin ve bir münazara ortamının atmosferini harmanlayabiliyor. Rap müziğin doğru ellerde ne kadar cesur ve uyarıcı olduğu su götürmez. Meydan okuma ya da bu evrendeki tanımıyla "diss atma" bu işin ruhunda var. Kimi zaman karşındaki rakibe, kimi zaman da doğrudan sistemin kendisine.

Kendisi de rap kapışmalarıyla ünlenmiş, hatta hayat hikayesi 2002 yapımı Curtis Hanson filmi 8 Mile'a konu olmuş Eminem'in yapımcıları arasında olduğu Bodied, gözünü budaktan sakınmayan bir yapım. Rap meraklıları kadar, bu müziğe mesafeli olanların da ilgisini çekebilecek potansiyelde bir film. Disney dizisi Austin & Ally'de Austin'in komik kankası Dez olarak tanıdığım Calum Worthy'nin başarıyla sürüklediği film, tanınmamış oyuncuların parlamayan oyunculuklarıyla ilerlemesine rağmen, asıl performansları sahnedeki kapışmalarla değerlendirdiğimiz vakit kendini yükselten bir yapıda. 8 Mile, bir gencin (Jimmy) bu yeraltı sahnelerinde yükselişini pek de matah olmayan dramıyla birleştiren bir film iken, Bodied bir gencin (Adam) bu yeraltı sahnelerinde yükselişini bu sıradışı aktivitenin tüm boyutlarını sorgulayan bir yaklaşımla ele alıyor. Akademik bakış açısından oluşan çıkış noktasını, adım adım bu yeraltı kuşağının rap atışmalarıyla olan ilişkisine, dolayısıyla toplumsal, cinsel, insani bakış açılarına doğru ilerletiyor. Hatta yer yer bazı aksiyon ve gerilim filmlerinin bile yaratamadığı ambiyanslar yaratabiliyor. Yerinde duramayan temposuyla eğlendiriyor. En mühimi de, çamura bulanmış bir şiirselliğin izini sürüyor. İnsanın kelimelerle, cümlelerle olan ilişkisinde gelebileceği hassas noktalara temas ediyor.

3 Eylül 2019 Salı

Parasite (2019)


Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Song Kang-ho, Choi Wooshik, Lee Sun-kyun, Jo Yeo-jung, Park So-dam, Lee Jung-eun, Jang Hye-jin, Park Myung-hoon-I, Jung Ji-so, Jung Hyun-joon
Senaryo: Joon-ho Bong, Han Jin-won
Müzik: Jung Jae-il

Memories Of Murder (2003), The Host (2006), Mother (2009) gibi harikulade üç filmin sahibi, Güney Kore sinemasının en iyi üç yönetmeninden birisi olan Joon-ho Bong, bu filmlerin ardından çizgi roman uyarlaması Snowpiercer (2013) ve Okja (2017) ile sinemasına Amerikan eli değdirerek özgün yapısından uzaklaşmış, Hollywood normlarına yönelmişti. Her ne kadar Snowpiercer saf bir Joon-ho Bong filmi gibi durmasa da başarılı tasarımı ve sınıfsal yapılanmaya farklı açılardan bakabilen fantastik vizyonuyla iyi bir yapımdı. Ancak vasat Disney yapımlarından hallice Okja ile çoğu hayranını hayal kırıklığına uğrattığı da bir gerçek. Genelde uzun metrajlarını üç yıl arayla çeken Bong, bu kez Okja'dan iki yıl sonra Parasite ile Güney Kore orijinine dönüş yapıyor. Senaryosunu Han Won Jin ile birlikte kaleme aldığı Parasite'ta Bong, ekonomik ve sınıfsal dengesizliklere karşı eleştirel bakışla şekillendirdiği, kaliteli kara mizahla süslediği, tahmin edilemez dramatik kırılmalarla yücelttiği tarzına dönüşünü kutluyor adeta.

Salaş bir mahalledeki binanın zemin katında yaşayan dört kişilik işsiz Kim ailesinin bazı rastlantılar sonucu varlıklı Park ailesinin ihtiyaçları doğrultusunda birer birer o varlıklı hayata sızmalarını konu alan Parasite, bu konu vesileyle önüne çıkan sınıfsal farklılıkları, hayat standartları arasındaki uçurumları, yaşam kalitesi eşitsizlikleri birbirine çarpıştırarak eleştirme fırsatlarını kullanmaya başlıyor. Kim ailesinin delikanlısı Ki-woo'nun bir arkadaşı sayesinde Park ailesinin liseli kızları Da-hye'ye İngilizce dersi verme fırsatı yakalamasıyla başlayan süreç, aşama aşama öğretmen, sanat terapisti, şoför, hizmetçi kadrolarının zekice komplolar neticesinde Kim ailesince ele geçirilmesine kadar uzanıyor. Amaçları uğruna her yolu mübah sayan Kimler, kendi kendilerini istihdam etmek suretiyle hayalini kurdukları konforlu yaşam tarzına bir yerlerden dahil olmayı başarıyorlar. Her şey onlar için yolunda giderken hiç hesaba katmadıkları, haliyle bizim de asla katamayacağımız müthiş bir kırılma noktasıyla kendilerine açtıkları güvenli alanlar bir anda tehlikeye giriyor.

Filmin sürprizlerini filme saklayıp biçim ve anafikirler üzerine yoğunlaşırsak önceki Bong filmlerinden izleri yine yoğun biçimde görebiliriz. Nasıl ki Memories Of Murder sadece bir seri katil filmi, The Host sadece bir canavar aksiyonu, Mother ise sadece bir suç yapımı değilse, Parasite da sadece yoksul bir ailenin başka bir zengin aile yaşantısına sızma hikayesinden ibaret değil. Filme adını veren "parazit" olma hali, başkalarının sahip olduğu bedene girip oradan beslenmeyi, onların kurduğu düzene tutunup sömürmeyi sembolize etse de, Bong'un bu parazitlik olgusunu yalın halde bırakmaya niyeti olmadığını biliyoruz. O parazitlere musallat olan başka unsurları da oyuna dahil ederek bu fikrin sağlamasını yapmaya çalışması, özeleştiriye, empatiye, zaten sahip olunmayanların kaybedilme tehlikesiyle karşı karşıya kalınmasına zemin hazırlayan Bong, böylece Kim ailesinin yalan ve hilelerden kurduğu sistemin bir anda çökmesini, kendi özüne dönmesini sağlıyor. Başka metaforlar için yer açmayı da ihmal etmiyor.


Pizza kutusu katlamak gibi günü kurtaran işlerle karınlarını doyurmaya çalışacak kadar sefil durumdaki Kim ailesinin, buna rağmen wifi şifresini değiştiren komşularını dert edinmesi, artık içinde bulundukları şartları kanıksadıklarını, bu şartlara hayıflanmak yerine sinekten yağ çıkaracak derecede fırsatçı çözümler için pusuda beklediklerini gösteriyor. Bekledikleri fırsatı bir ucundan yakalayınca da birer parazit gibi dört koldan yapışıyorlar. Yakalanma tehlikesi yaşadıkları şahane bölümde hamam böcekleri gibi geniş bir sehpanın altına saklanıyorlar. Baba Ki-taek bir salyangoz gibi yerde sürünmek zorunda kalıyor. En önemlisi de koku mefhumu üzerinden bu sefaletin vurgusunun yapılması. Park ailesinin küçük oğlu Da-song, evlerindeki tüm Kim fertlerinin aynı koktuğunu fark ediyor. Bay Park, şoförü Ki-taek'in turp gibi koktuğunu söylüyor vs. Tüm bu aşağılayıcı metaforları sevimli ama bir o kadar da düzenbaz Kim ailesine yükleyen Bong, iki aile arasındaki, başka bir deyişle zengin ile yoksul arasındaki ayrımı genel bakış çerçevesinde keskinleştirerek hikayesini koyultuyor.

Zengin ve yoksula ait alanların ayrıştırılması yanında, çekirdek ailelerin kendilerine ait alanlarının dışına çıktıklarında, birbirleriyle iletişime geçtiklerinde ya da o alanları bir şekilde ihlal ettiklerinde karşılaşmaları muhtemel sorunları az çok tahmin edebiliyoruz. Ama Bong'un çok önemli bir kırılma noktası yaratan buluşuyla tüm bu sorunlara seviye atlatması, kolay kolay bir yönetmen/senaristin alabileceği bir risk değil. Fakat bu riskler alınmazsa, telefondaki "gönder" tuşunun dolu bir silahın tetiğine benzemesi (gerçi filmde Kuzey Kore füzelerine benzetiliyor), güç dengelerinin saniyeler içinde el değiştirmesiyle yaşanacak kişilik dönüşümleri, kendi başına bir film potansiyeli taşıyan bir sırrın dakikalar içinde dallanıp budaklanması nasıl mümkün olabilir? Fakir ama mutlu Kim ailesinin, zengin ama mutlu olmayışının betimlenişi, önce tuhafça güldüren, birkaç dakika sonra koyu bir dramla hüzünlendiren Joon-ho Bong anlatımının vuruculuğu nasıl gediğine oturabilir?

Yağmur sonrası zemin kattaki evlerini su basan Kim ailesinin bu enfes bölümde yaşadıkları sonrasında baba Ki-taek'in plan yapmak üzerine oğluna söyledikleri, hep duyduğumuz beylik öğütleri, hatta bazı kişisel gelişim söylemlerini tersten okuyan bir hayat tecrübesinin yükselişi adeta. Park ailesine sızmak için her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayan Kimler, o kadar plan arasına başka planların sızmış olabileceğini hesaba katamazlar haliyle. Hayat planlanmamalı belki de. Planlandığı zaman aksi durumlar çoğu kez yıkımla sonuçlanıyor. Hayatın o kadar çok evresi var ki, hangisini planlayıp hangisini planlamamamız gerektiğine dair bir kullanma kılavuzumuz yok. Bu yüzden başkalarının hayatından ziyade, kendi hayatımıza parazit gibi yapışmamız gerekiyor. Bir an Yeşilçam melodramları gibi bitecek diye korkutan final, bu plan teorisi dahilinde kendi ters köşesiyle kendi arkasını topluyor. Joon-ho Bong'un vazgeçilmezi olan şahane Song Kang-ho başta olmak üzere kadronun iyili kötülü performansları bu güzel ve anlamlı hikayeyle uyum içinde seyrediyor. Bong, unutulmaz filmlerden oluşan kariyerine Parasite ile yine yenilikçi bir halka ekliyor.

31 Ağustos 2019 Cumartesi

John Wick: Chapter 3 - Parabellum (2019)


Yönetmen: Chad Stahelski
Oyuncular: Keanu Reeves, Ian McShane, Laurence Fishburne, Halle Berry, Lance Reddick, Asia Kate Dillon, Mark Dacascos, Anjelica Huston, Saïd Taghmaoui, Jerome Flynn, Yayan Ruhian, Cecep Arif Rahman, Sergio Delavicci
Senaryo: Derek Kolstad, Shay Hatten, Chris Collins, Marc Abrams
Müzik: Tyler Bates, Joel J. Richard

2017'deki Chapter 2, John Wick'in Continental Hotel'de İtalyan mafya ailelerinden birinin veliahtı, aynı zamanda Yüksek Şura üyesi olan Santino D'Antonio'yu öldürmesiyle sonuçlanmış, bu büyük kural ihlali neticesinde John Wick'in kalemi kırılmıştı. Buna göre üyeliği iptal edilecek, tüm hizmetlerden men edilecek ve diğer üyelerle iletişimi kesilecekti. Başına ise 14 milyon dolar ödül konmuştu. John Wick ile eskiden gelen bir dostluğu olan otel yöneticisi Winston ona 1 saatlik kaçış süresi verince kendisi için güvenli New York'tan kaçıp sistemden çıkmak için bir "geçit" aramaya başlayan kahramanımız, saat dolunca peşine düşen ödül avcılarından kurtulup gizemli bir sanat okulunun yöneticisinin yardımıyla Kazablanka'ya kaçmayı planlıyor. Bütün bunlar, hala gizemi çözülmemiş John Wick evreninin tuhaf prosedürleri olarak karşımıza çıkıyor. John'un bu çıkmazdan kurtulmak için ödemesi gereken bedellere uzanan yolculuğu yeni karakterlere ve tabii ki bol aksiyona zemin hazırlıyor. Fütüristik mekanlar, karakterler ve organizasyonlarla dolu bu evren çözüldükçe daha da dallanıp budaklanıyor.

Yönetmenliğe bu seri ile adım atan profesyonel dublör Chad Stahelski yine John Wick 3: Parabellum'um koltuğunda. Tasarlanması üstün zeka gerektirmeyen bu karakteri ve yaşadığı geniş suç dünyasını yaratan, ilk iki filmi de tek başına yazan Derek Kolstad ise bu defa üç senaristten yardım almış. Evren genişledikçe idare edilecek kalemlerin çoğalmasıyla filme mizah veya dram takviyelerinin yapılması kolektif bir çalışma gerektirebiliyor. John ile çalkantılı bir geçmişi olduğunu anladığımız Sofia, John'un yardım ve yataklık edenleri cezalandırması için üst makamlardan gönderilen Yargıç, onun tuttuğu acımasız shinobi (Uzakdoğulu paralı suikastçiler) ordusu, Fas çöllerinde konuşlanmış Yüksek Şura yetkilisi "Elder" gibi farklı karakterleri evrene monte eden, farklı kulvarlar açıp hepsini aksiyonla donatan Stahelski - Kolstad ikilisi, uzun aksiyon sekaslarıyla tür meraklılarını yarı yolda bırakmayacak tüm önlemleri alıyorlar. Tabii bu aksiyon anları uzadıkça çoğu öldürme şekillerinin birbirine benzediğini, haliyle kamera hareketlerinin ve dublörlük ihtiyaçlarının bir süre sonra belli kalıplar dışına çıkamadığının farkına varabiliyoruz. Yine de atlar, motosikletler, kesici ve vurucu silahlarla (hatta bir kitapla bile) türlü aksiyon fikirleri havada uçuşuyor.

Her koşulda takım elbisesinden ödün vermeyen John Wick'in çizgi roman ve western geleneklerinden beslenen yalnız kahraman tiplemesinin bu minvalde bir seyirliğin öznesi olması seriyi üç filme ulaştırdı. Gerçi artık tümüyle yalnız da sayılmaz. 2021 için Chapter 4 anons edildi bile. Bunun yanında The Continental adıyla bir dizi projesi de duyuruldu ki, bu devasa organizasyonun geçmişi ve detaylarının oturtulması açısından gayet iyi bir fikir. Bu dizide rol almasa da (belki sonradan konuk olur) Keanu Reeves'in daha uzun süre John Wick'in ekmeğini yiyeceği kesin görünüyor. Zira şu sıralar onun dışında elle tutulur bir filmi yok. Ian McShane ve Laurence Fishburne gibi usta isimlere Halle Berry, Anjelica Huston, Saïd Taghmaoui gibilerinin konuk olarak eklendiği filmde B sınıfı aksiyonlarıyla ünlü Mark Dacascos'u, özellikle de son yılların aksiyon bombası The Raid filmlerinde zevkle izlediğimiz Endonezyalı dövüş sanatları ustaları ve dublörleri olan Yayan Ruhian ve Cecep Arif Rahman'ı görüyoruz. Ancak yargıç rolünde izlediğimiz, Orange Is The New Black ve Billions dizilerinde oynamış Asia Kate Dillon'ın ise yeterince tehditkar bir duruş sergileyip sergilemediği tartışılır. Finaliyle 4. filmde yine ortalığın karışacağı sinyallerini veren Parabellum, seriye zeval vermeyen bir devam halkası.

23 Ağustos 2019 Cuma

Coherence (2013)


Yönetmen: James Ward Byrkit
Oyuncular: Emily Baldoni, Maury Sterling, Nicholas Brendon, Lorene Scafaria, Elizabeth Gracen, Hugo Armstrong, Lauren Maher, Alex Manugian
Senaryo: James Ward Byrkit
Müzik: Kristin Øhrn Dyrud

James Ward Byrkit'in senaryosunu yazıp yönettiği Coherence, "Miller" adlı bir kuyrukluyıldızın dünyanın yakınından geçtiği bir gece dört çiftten oluşan 8 arkadaşın akşam yemeği buluşmasının yavaş yavaş gizemli olaylarla çığırından çıkmaya başlamasını anlatan bir film. Coherence, bir storyboard sanatçısı olan Byrkit'in ilk uzun metrajı ve 2013'ten beri başka filmi de yok. Zeki olduğu kadar giderek karmaşıklaşan senaryosuyla tam bir kısır döngü yaratan, düşük bütçesiyle uzun metraj Alacakaranlık Kuşağı etkisi taşıyan film, karakterlerin evde buluşup yemeğe oturdukları ilk 15 dakikadan sonra adım adım eteğindeki gizemleri dökmeye başlıyor. Elektriklerin kesilmesi, kapının bilinmeyen biri tarafından çalınması, dışarı çıktıklarında biraz ilerdeki bir ev dışında tüm muhitin elektriksiz kaldığını görmeleri, içlerinden iki kişinin o eve gitmeleri, içinde alakasız objelerin bulunduğu beyaz bir kutuyla dönmeleri gibi bir an olsun soru üretmekten vaz geçmeyen senaryo, kendi kendini sürekli yenileyen bir yapıya sahip. Büyük çoğunluğu tek mekanda geçen filmlerin olmazsa olmazı bu yenilenme hali, Coherence'in en güçlü yanını oluşturuyor.

Yemek başladığında dünyaya yakın kuyrukluyıldızların insanlar üzerindeki etkilerinden, doğaüstü olaylardan bahsederlerken kendi başlarına da bunların gelebileceğini akıllarına getirmeyen, ama kısa sürede o konuşmaların ısıttığı havaya giren karakterler, haklarında bilgi sahibi olmadan bile kısa sürede benimsetiliyor. Zira tek mekanın seyirciye sağladığı özdeşlik kurma hali, çok bilinmeyenli olaylar zinciriyle birlikte gitgide güçleniyor. Hikayenin merkezindeki Emily, onun erkek arkadaşı Kevin, Kevin'in eski sevgilisi Laurie, Laurie'nin erkek arkadaşı Amir şeklinde karışık bir ilişki durumunu, bunun yanında diğer karakterler arasındaki başka ilişki sırlarını da bu esrarengiz olaylar zincirine halka yapan senaryo, yarattığı bu çift taraflı gerilim ile içinden çıkılması güç bir zihin trafiği meydana getiriyor. Bir sonraki hamleler asla kestirilemiyor. Böylece bu gizeme teslim olmaktan, boyutları farklılık gösteren ipuçlarından ümitsizce teoriler üretmeye çalışmaktan başka bir şey kalmıyor. Hatta teori üretmeye dahi mecal bırakmayan film, merak içinde sonunu getirmemizi talep ediyor.

Byrkit, sırlarla dolu senaryosuna bilimsel anlamda koltuk çıkmak için de hazırlığını yapmış. Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger tarafından 1935'te ortaya atılan, genellikle kuantum mekaniği ve Kopenhag Yorumu'yla ilgili bir paradoks olarak bilinen düşünce deneyi "Schrödinger'in Kedisi" ile de bağlantı kurmamız yönünde teşvik ediliyoruz. Ancak bu talep, paradoksal bir efor gerektirdiğinden, o yoğunluğu paralel evren dinamikleriyle yorumlamaya çalışmak, olaylar zincirini biraz daha hafifletip dengelememizi sağlıyor. Ne şekilde açıldığı bilinmeyen bir geçit sayesinde boyut/evren değiştirme fantezisi çok sayıda kitaba, filme konu olmuş, güçlü bir ilham malzemesi sağlamıştır. Coherence de bu malzemeden zeki varyasyonlar türetmiş filmlerden biri. Hatta iyi bir roman uyarlaması havası bile mevcut. Düşük bütçe, tanınmamış oyuncular herhangi bir dezavantaj yaratmıyorsa bunda kanlı canlı senaryonun payı büyük. James Ward Byrkit'in bu filmden başka bir uzun metraj yazıp yönetmemiş olması da ayrıca şaşırtıcı. Oysa Another Earth ve I Origins gibi düşük bütçeli bilim kurgu/dram vizyonuna sahip filmler çekmiş Mike Cahill'e benzer bir kariyer yapabilirdi.

10 Ağustos 2019 Cumartesi

Pájaros de verano (Birds Of Passage) (2018)


Yönetmen: Cristina Gallego, Ciro Guerra
Oyuncular: José Acosta, Carmiña Martínez, Natalia Reyes, Jhon Narváez, Greider Meza, José Vicente, Juan Bautista Martínez
Senaryo: Maria Camila Arias, Jacques Toulemonde Vidal, Cristina Gallego, Ciro Guerra
Müzik: Leonardo Heiblum

2015 yılında gezgin Theodor Koch-Grünberg'in günlüklerini dayanarak senaryosunu yazdığı ve yönettiği El abrazo de la serpiente (Embrace Of The Serpent) ile haklı bir beğeni toplayan Kolombiyalı sinemacı Ciro Guerra'nın, yine o filmde yapımcılardan biri olarak görev yapmış Cristina Gallego ile birlikte yönettiği bir sonraki filmi Pájaros de verano (Bird Of Passage), 1960 ve 1980 yılları arasında Kolombiya'nın kuzeyindeki Guajira bölgesinde yaşanan gerçek olaylardan ilham alınmış bir film. Bu bölgede yaşamını sürdüren Wayuu yerlilerinin gelenek görenekleriyle süslü bir açılış yapan film, evlilik çağına gelmiş güzel Zaida'nın taliplerinin giriştiği maddi ve manevi mücadeleden enstantaneler sunuyor. Bu taliplerden Rapayet, azmi ve girişkenliğiyle Zaida'nın annesi Úrsula'nın başlık parası için istediklerini temin ederek muradına eriyor. Ama asıl mesele Rapayet'in bunu temin ederken adım adım girdiği yol. Ticaretle uğraşan genç adam, yakın arkadaşı Moisés sayesinde uyuşturucu trafiğine adım atıyor. Azim ve girişkenlik, ticari zekayla birleşince Rapayet ve Moisés yavaş yavaş büyümeye, bu piyasada söz sahibi olmaya başlıyorlar.

Tabii uyuşturucu ticaretinin olduğu yerde zamanla silahlar, egolar, ihanetler, rakipler ve cinayetler de türüyor. Dönemin uyuşturucu trafiğinde türeyen bu bileşenler alışık olduğumuz suç filmlerinin kaba rotasını izlese de, ağır tempo, yerli yüzlerden doğal performanslar, Kolombiya kırsalının otantik lokasyonları ve geleneklere bağlı hassas dengeleriyle farklı bir suç dramı inşa ediliyor. El abrazo de la serpiente'de ülkesinin eski tarihinde görkemli bir pastoral yolculuğa çıkan Ciro Guerra, bu defa 1960 - 1980 yılları arasındaki ülkesi Kolombiya'nın pastoral geçmişine 5 perdelik bir yolculuk tertipliyor. Tarihsel gerçekliklerin günümüz ile olan bağlarını, ne derece değiştiklerini ve aynı kaldıklarını görmemizi sağlıyor. İnsanın para ve güç karşısında saflığını yitiriş, özellikle anne Úrsula vasıtasıyla törelere bağlılığın güç karşısında riyakarlığa evriliş süreci su gibi kendi yolunu buluyor. Filmin ilk perdesindeki naif folklorik atmosfer, beşinci perdede yerini silahlara, kan ve gözyaşına bırakıyor. Suça dayalı kapitalizmin keşfiyle yıllardır oturtulmuş köy geleneklerin menfaatler uğruna hiçe sayılması, dost ailelerin bile birbirine düşmeleri, Kolombiya özelinde günümüz toplumlarının suç kökenleri hakkında fikirler veriyor.

Pájaros de verano, kendi halinde bir köylü genç olan Rapayet'in suç dünyasındaki yükselişi ve trajik çöküşü olarak özetlenebilir. Tüm çalışkanlığına, girişimciliğine, iyi niyetine, dürüstlüğüne rağmen içine girdiği işin tekinsizliği nedeniyle bedeller ödemek, olmadığı bir şeye dönüşmek zorunda kalması dersi de çıkarılabilir. Bu haliyle de izleyene çekici gelmeyebilir. Ama Ciro Guerra'yı El abrazo de la serpiente'den tanıyan seyirciler, yönetmenin bu hikayeleri ele alışındaki kültürel zenginliği tatmışlar ise Pájaros de verano'dan da zevk almaları kuvvetle muhtemel. Guerra'nın El abrazo de la serpiente'de de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni David Gallego yine becerisini konuşturmak suretiyle bu coğrafyanın dönemsel motiflerini perdeye başarıyla yansıtıyor. Rapayet rolündeki José Acosta gibi çoğu oyuncunun ilk veya ikinci filmi olması, zaten çoğu karakterin oyuncu dahi olmamaları filmin gerçekliğini arttırmaya yarıyor. Bu tarzından ödün vermemesini dilediğimiz Ciro Guerra ise Johnny Depp ve Robert Pattinson'ın başrollerini paylaştığı İtalya/ABD ortak yapımı yeni filmi Waiting For The Barbarians ile İngilizce filmler dünyasına adım atmış olsa da beklentileri arttırmaya devam ediyor.

2 Ağustos 2019 Cuma

Werk ohne Autor (Never Look Away) (2018)


Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
Oyuncular: Tom Schilling, Sebastian Koch, Paula Beer, Saskia Rosendahl, Oliver Masucci, Hanno Koffler, Ina Weisse, Jörg Schüttauf, Franz Pätzold, David Schütter, Rainer Bock, Evgeniy Sidikhin, Jeanette Hain, Cai Cohrs
Senaryo: Florian Henckel von Donnersmarck
Müzik: Max Richter

Nazi rejimi altında bir çocukluk, komünizm gölgesinde bir gençlik geçiren Kurt Barnert adında bir sanatçıyı merkezine alan Never Look Away, 2006 tarihli ilk uzun metrajı Das Leben der Anderen (The Lives Of Others) ile Almanya adına Oscar ve BAFTA dahil pekçok ödül kazanan, ama ardından Hollywood'a The Tourist adlı kötü bir sipariş filmi çeken Florian Henckel von Donnersmarck'ın yazıp yönettiği tarihi bir dram. The Tourist sonrası ülkesine yine benzer formüllerle dönen, yine iki dalda Oscar adaylığı alan Donnersmarck, bu defa uzun, yoğun ama kendini tamamlayamayan bir filme imza atıyor. The Lives Of Others'da 80'li yıllar Doğu Berlin'indeki baskıcı siyasi ortamı, çok güçlü bir dönüşüm hikayesi eşliğinde sanat çevresiyle karşı karşıya getiren yönetmen, Never Look Away ile tarihi çerçevesini 1930'lu yıllardan 1960'lı yıllar arasında genişleterek yine siyaset-sanat dengeleri üzerine farklı dramatik yapılar kurmaya çalışıyor. Temelde Kurt'ün çocukluğundan orta yaşlarına kadar olan zaman diliminde yaşadıklarını, yetenekli bir sanatçı olarak onun sanatsal gelişimi etrafında şekillendiren senaryo, kurmaya çalıştığı bu yapılar arasında güçlükler yaşıyor. En önemlisi de, sıkça potansiyelinin hakkını veremiyor.

Genç ve güzel teyzesi Elisabeth ile Dresden'de dönem zihniyetinin farklı sanat disiplinlerine bakışını özetleyen "Yozlaşmış Sanat Sergisi" adında bir modern sanat müzesini gezerken tanımaya başladığımız küçük Kurt'ün hikayesi, aslında ondan rol çalarak Elisabeth'in trajik hikayesi olarak ilk yarım saate damgasını vuruyor. Filme adını veren "asla gözlerini kaçırma" cümlesi de, Kurt'ün özgür bir bakış açısı geliştirmesi, cesur olması yönünde öğüt veren teyzesi Elisabeth'e ait. Kurt'ün ergenliğini pas geçip, sadece o dönemdeki nazi ordusunun savaşta yenilişini ve Rus kuvvetlerinin Almanya hakimiyetini betimleyen Donnersmarck, bu defa da hikaye ile bağlantılı Profesör Carl Seeband'e yoğunlaşıyor. Nazi ordusunun üstün ırk oluşturma politikasının bir uzantısı olarak zihnen ve bedenen hastalıklı Alman vatandaşlarını kısırlaştırma, toplumdan izole etme programının önemli isimlerinden jinekolog Seeband'i de Elisabeth ile bağlantılı olarak belli bir süre izledikten sonra Tom Schilling'in canlandırdığı Kurt Barnert'e, yani filmin sadedine gelmemiz yaklaşık 1 saati buluyor. Tabii Elisabeth, özellikle de Seeband bu sadedin önemli parçaları. Kurt'ün Ellie ile olan aşkı, sonra onun çalkantılı bir siyasi iklimde sanatsal arayışları, Düsseldorf'taki sanat okulu maceraları derken Donnersmarck için idare edilmesi gereken trafik yoğunlaşmaya başlıyor.


Donnersmarck, elindeki malzemeyi organize ederken bir yandan Oscar kılavuzu hazırlıyor, bir yandan da ödül normlarına dair ezberleri bozmaya yönelik hamlelerde bulunuyor (ya da derli toplu bir kurgu oluşturamıyor.) Örneğin modern sanata yönelik kurulan zengin evren hakkında sağlam argümanlar sunacak diye beklerken, dönüp dolaşıp "sen bu değilsin" nasihatine hapsoluyor. Sanatçı tıkanıklığı yaşayan Kurt'ün, kendi sanatı adına gerçekte ne yapmak istediğini bir gazete fotoğrafı sayesinde fark etmesine ikna olsak bile, neden üstün ırk oluşturma programının başındaki Dr. Kroll'un pozunun tetikleyici olduğu havada kalıyor. Tarzını bulduktan sonra teyzesi Elisabeth'ten de ilham alması kaçınılmaz. Ancak tıpkı Elisabeth gibi trajik bir yan hikayesi olan babası Johann yerine Seeband'i tuvale taşımasını, üstelik tesadüfün iğne deliği bir kolaj ile hiç bilmediği geçmişteki bir yaraya tuz basmasını koyabileceğimiz bir gerçeklik bulmakta zorlanabiliyoruz. Sıradan altı rakam ve ikramiye kazanan altı rakam karşılaştırması, Profesör Antonius van Verten'in hayatın anlamını keçe ve yağ ile keşfetme hikayesi, Kurt ve Ellie ilişkisinin Yeşilçam melodramlarını aratmayan tesadüfü ve dahası bu zorlanmaya katkı sağlıyor.

Never Look Away, içerdiği dönemleri çok iyi etüd etmiş tertemiz prodüksyonu, özen gösterilmiş sanat yönetimiyle görkemli bir yapım. Üç saatlik süresini de ömür törpüsüne dönüştürmüyor. Ancak senaryo ve kurgudaki bu aksaklıklar/eksiklikler, odak noktalarına yönelik operasyonların yetersizliği, önemli sorumluluğa sahip Tom Schilling'in sıklıkla tutuk görünen performansı gibi sebeplerden ötürü dört dörtlük olamıyor. Elisabeth'in "gözlerini kaçırma" tavsiyesinin film ile kurduğu özdeşliği, Kurt'ün sanatsal kendini buluşu ile tanımlayacaksak o noktada da vurucu sayılmaz. The Lives Of Others'ın idealist yazarı Georg Dreyman rolünde izlediğimiz usta oyuncu Sebastian Koch, güzeller güzeli Paula Beer, yüzü ve performansıyla kimi zaman Margot Robbie'yi anımsatan, kendisinden ayrı bir film çıkarılabilecek Elisabeth rolüyle Saskia Rosendahl filmin diğer kozları. Ne var ki tüm kozlarına rağmen, 2000'li yılların en etkileyici dönüşüm hikayelerinden biri olan The Lives Of Others kadar kendine sahip çıkan bir film değil.