30 Ocak 2023 Pazartesi

À plein temps (2021)

 
Yönetmen: Eric Gravel
Oyuncular: Laure Calamy, Anne Suarez, Geneviève Mnich Cyril Gueï, Lucie Gallo, Nolan Arizmendi, Agathe Dronne, Mathilde Weil
Senaryo: Eric Gravel
Müzik: Irène Drésel

Pazarlama uzmanıyken şimdi lüks bir otelde kat hizmetleri görevlisi olarak çalışan Julie’nin her günü bir macera içinde geçer. Şehir merkezinden çok uzakta yaşadığından, çalıştığı otele gitmek için sabah gün ağarmadan kalkmakta, iki küçük çocuğunu hazırlayıp komşusu yaşlı bayan Lusigny'ye bırakmakta, sürekli vasıta değiştirerek işine ulaşabilmektedir. Bu sabahların birinden itibaren filme dahil oluruz. Ama bu sabahın farkı, Paris genelinde uygulanmaya başlanan genel grevle birlikte tüm toplu taşıma sistemlerinin durmuş olmasıdır. Zamana karşı her gün daha zorlu bir şekilde yarışan Julie, iki çocuğu, mevcut işi, bir yandan da yeni işi için ayarladığı gizli görüşmenin hassas dengelerini sağlamak zorundadır. İki kısa filmin ardından 2017'de ilk uzun metrajı Crash Test Aglaé'yi çeken Eric Gravel'in yazıp yönettiği ikinci film olan À plein temps (Full Time), tempolu, hassas ve günlük rutinlerin çalışanların sırtına yüklediği gerilimi çok iyi yansıtan bir dram. Erken kalkıp varsa çocukları hazırlamak, onları bakıcıya, okula vs. bırakmak, işe yetişmek için arabalarla veya toplu taşıma araçlarıyla kalabalık yollara düşmek, geç kalındıysa açıklama yapma stresi yaşamak ve daha nice evre çalışanların her gün yaşadıkları maceraların en bilinenleri. À plein temps'in kahramanı Julie'den bir an olsun ayrılmayan Eric Gravel, onun zaten zor olan hayatını daha da zorlaştırmak için toplu taşıma grevi icat ederek onun macerasını hiç gecikmeden seyirciyi ortak ediyor.

Tabii bu grev Gravel'in icadı değil ve günlük hayatta da çeşitli sektörlerin çalışanları çeşitli talepleri gerçekleşsin diye bu haklarını kullanıyorlar. Özellikle eğitim, sağlık, ulaşım gibi hassas sektörlerin grevleri hayatı daha çok etkilerken, grev yüzünden bu hizmetleri alamayanların isyanının yarattığı ikilemler için söylenecek pek bir şey kalmıyor. Gravel da özellikle bir şey söylemiyor. Zaten didaktik bir tutum izleyenlerden olmadığı gibi, hayatın bu ikilemlerini olağan haliyle aktararak da çok şey söylenebildiğinin fakında olanlardan denebilir. Julie'nin sabah uyandıktan gece yatana kadar olan temposunu Ben ve Joshua Safdie tarzına benzer bir telaş ambiyansıyla anlatarak, içinde suç unsurları, şiddet, kötücül karakterler olmadan, sadece bir yerlere yetişmenin zamana karşı verilen mücadelesinden son derece tanıdık bir aksiyon ve gerilim kuruyor. Julie'yi sadece grev sonrası evine hayli uzak işine giderken yaşadığı sıkıntılarla tanımıyoruz. Uzmanı olduğu işten çok farklı bir işte çalışmak zorunda kalan, bu işinden gizli başka bir iş başvurusu yapan, boşandığı kocasının geciktirdiği nafakayı istemek için bir türlü ona ulaşamayan iki çocuk annesi Julie'nin bu zorlu temposu, tüm bunları, hatta belki de daha fazlasını yaşamak zorunda kalan insanları yakalamaya, bunları yaşamayanları dahi yaşandığına samimice inandırmaya muktedir bir tempo.

Gravel tüm bu hengame arasına Julie'nin hayat mücadelesindeki duruşunu zenginleştirecek küçük yan karakter dokunuşları da yapıyor. Çalıştığı otele yeni gelen Lydia ile iş hayatının acımasızlığına, Vincent ile de bekar hayatının bir partnere olan ihtiyacına vurgu yapan Gravel, Julie'nin tüm bu çevre düzenini yansıtabilmek için onu zorlama dram fikirleriyle değil, herkesin hemfikir olabileceği gerçekçi gözlemlerle var ediyor. Yönetmen hem À plein temps'te Julie, hem de Crash Test Aglaé'de komedi ve yer yer absürt anlatımıyla işlediği genç Aglaé üzerinden, bireyin hayatını idame ettirebilmesi için gerekli olan iş ihtiyacının ve kapitalist düzen karşısında bu ihtiyaç uğruna göze alınanların muhasebesini yapmak istiyor. İki filminde iki farklı tarzda bunu yapabiliyor olmasıyla da takip edilmesi gereken bir yönetmen / senarist olduğunu kanıtlıyor. Şu ana kadar çektiği bu iki filminde yarattığı iki kadın karaktere olan bağlılığı, Gravel'ı sonuç bazlı optimist bir konuma koysa da, sırf karakter yaratmakla kalmayıp, film boyunca yarattığını takip etmeyi bırakmayan bir sinemacı olduğunu da gösteriyor. Julie'ye hayat veren Laure Calamy'nin göz alıcı performansını da eklediğimizde tüm derdini anlatabilen ve ikna edebilen hacimli bir dram ortaya çıkıyor. 2021 Venedik Film Festivali'nde en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu ödülleri kazanan À plein temps, Los lunes al sol (2002), Le Couperet (2005), L'emploi du temps (2001), Deux jours, une nuit (2014) gibi bireyin ihtiyaçlarını karşılaması için hayati öneme sahip iş ve emeğin ekonomik kriz ve kurtlar sofrası karşısında ayakta kalma mücadelesini içeren yapımlar arasında yerini alıyor.

22 Ocak 2023 Pazar

Close (2022)

 
Yönetmen: Lukas Dhont
Oyuncular: Eden Dambrine, Gustav De Waele, Émilie Dequenne, Léa Drucker, Igor van Dessel, Kevin Janssens
Senaryo: Lukas Dhont, Angelo Tijssens
Müzik: Valentin Hadjadj

2018'de çektiği ilk uzun metrajı Girl ile başta Cannes Film Festivali'nden aldığı 4 ödül olmak üzere pek çok festivalin gönlünü kazanan Lukas Dhont'un ikinci filmi Close, 13 yaşındaki Léo ile Rémi adlı iki arkadaşı izliyor. Aynı sınıfta liseye başlayan, okulda ve dışarıda tüm vakitlerini birlikte geçiren, hatta sık sık Rémi'nin odasında yatıya kalan iki arkadaşın bu yakınlıkları, okuldaki arkadaşları tarafından onlara gay yakıştırmasına yol açsa da, Dhont buradaki basit çatışmanın olası tuzaklarına düşmeden hikayesini başka bir yöne çekiyor. Kızların onlara gay olup olmadıklarını sormalarından sonra iki arkadaşın dillendirmedikleri, bir türlü teşhis koymadıkları bir soğukluk devreye giriyor. Bir Léo, bir Rémi kendini diğerinden uzaklaştırmak için çeşitli hamleler yapıyorlar. Ama bu uzaklaşma adı konulmamış ve sağlıksız biçimde olunca tekrar eskisi gibi olmakta da sorun yaşıyorlar. Dhont, çoğumuzun yaşamış olabileceği gibi, ergenlik çağlarında çok yakın olduğumuz arkadaşlarımızla çok kolay küsebildigimiz, üstelik de barışmanın kolay olmadığı bu ruh durumunu hikayesinde çok iyi detaylandırıyor. Toylukları neticesinde doğru adımları atamayan, mantıklı biçimde uzlaşamayan Léo ve Rémi'nin iletişimsizlikleri üzerinden incecik dantel gibi işlenmiş bir gerilim de kuran Lukas Dhont, hayatın içinden çekip çıkardığı bu iki çocukla, ihtiyacı olan her şeyi anlatabiliyor. Üstelik onların okul ve aile çevrelerini bu gerilime çok fazla bulaştırmadan, sadece iki güzel ve geleceği parlak çocukla bu gerginliği hissettirebiliyor. 

Lukas Dhont, bu iki karakterinin sadece iletişimsizliklerine yaslanmayıp, "sancılı" olması kaçınılmaz bu büyüme hikayesine kelimenin tam manasıyla trajik bir sancı yerleştirmek suretiyle yeni bir rota oluşturuyor. Tabii bu rota da büyük ölçüde özenle işlenmiş o soğukluk halinden besleniyor. Böylece bir yas ve o yasın üstesinden gelme sürecine sürükleniyoruz. Sürüklenmek çünkü ergenliğin kestirilemez evreninde vuku bulması olası bir trajedinin 13 yaşındaki Léo perspektifinden yansıması bizi hüznün türlü hallerine sürüklüyor. Normal bir yetişkinin bile taşımasının çok zor olacağı bir yükün ve o yükün Léo'nun omuzlarına binişindeki o narin kederin sade yolculuğunu izliyoruz bu defa. Bu sadeliklerden hüzün devşirmede artık ustalaşmaya başlayan Dhont, zaten baştan beri peşine takılacağını sezdirdiği Léo'ya iyice yapışarak onun bu ruh halinin röntgenini çekiyor. Rémi ile olan yakın arkadaşlığının bazı akranları tarafından eşcinsellik ile tanımlanmasından rahatsızlık duyduğundan mı, yoksa bunun doğruluk payı olabileceğinden rahatsızlık duyduğundan mı, asıl nedenin ne olduğunu bize söylemekten imtina eden Dhont, çektiği bu röntgeni kendi kendimize okuyabilmemiz için bize bir sürü imkan sunuyor. Mesela ailesinin çiçek tarlasında özveriyle çalışan, etrafına her zaman insanın içini ısıtan kocaman bir gülümsemeyle bakan, obua çalan Rémi'yi hayran hayran izleyen ince ruhlu Léo ile, sanki birilerine bir şeyler ispat etmek istercesine maskülen sporlardan biri olan buz hokeyi takımına girip kendini hırpalayan Léo arasındaki muğlaklığı nasıl istersek öyle yorumlamamızı istiyor.


Close, dostluk temasının ele alınışı yönünden yine 2022 yapımı Martin McDonagh filmi The Banshees Of Inisherin ile ortak noktalara sahip. Bir gün yakın dostu Pádraic'ten hoşlanmadığını fark eden Colm ve bunu hazmedemeyen Pádraic arasındaki basit anlaşmazlık, yine basit bir tetikleyici yüzünden çok sıkı dost olan Léo ve Rémi'nin birbirlerini yıpratışları bize çok yakın olmanın getirdiği çabuk aşınmayı hatırlatıyor. Tabii ki her yakın dostluk bu kadar kolay aşınmayabilir. Fakat özellikle yakın arkadaşlar arasındaki küslüklerin tamiri ya çok zordur, ya da imkansızdır. Bu da sanıldığının aksine o ilişkilerin üzerinde durduğu buz tabakasının çabuk erimesinin sonucudur. Birbirini çok iyi tanıyan, çok seven, bir elmanın iki yarısı gibi olan arkadaşların birbirlerini özleme şansı bile olmaması, bir süre sonra sıkılmaları, gülüp eğlendikleri ortak noktaları artık sıkıcı bulmaya başlamaları, yeni arkadaşlara, yeni heyecanlara ulaşamamanın sıkıntısını çekmeleri sonucu o yakınlığı kaybetmeleri, evliliğin yıpratıcı etkisine de benzer. En kötü etkilerinden biri de yalnızlık çekmek ki, Dhont bunu Léo üzerinden çok iyi okumakta. Léo'nun bu zor evresinde yaşadığı fiziksel ve ruhsal sancıları adım adım takip eden, fazla konuşmadan, sadece onu gözlemleyerek ve bu gözleme bizi de ortak ederek kendi yarattığı karakteri adeta yeniden inşa ediyor. Dhont bu harikulade gözlemci tutumunu Girl'de de göstermişti. Lara vasıtasıyla ergenlik, cinsel kimlik, yalnızlık üzerine yetişkin didaktizmi sergilemeden, ustalıkla bir süreç oluşturarak ve o süreci doğal akışına bırakarak güçlü bir anlatı kurmuştu. Close da aynen bu hassas ve doğal anlatının bir ürünü.

Yine Girl'deki gibi parlak renk paletleri, özgür ifade şekilleri, doğal akışın getireceği türlü dramatik anlar, doğru yer ve zamanda konum almış ya da ayaklanmış kamera bizi bekliyor. Lukas Dhont, Girl'ü birlikte yazdığı senarist Angelo Tijssens ile, görüntü yönetmenliğini yapan Hollandalı Frank van den Eeden ile, müziklerine imza atan Valentin Hadjadj ile Close'da tekrar çalışmış. Hepsi de kendi alanlarında birinci sınıf işler çıkarmışlar. Dhont, Girl'de henüz ilk filmini çeken Victor Polster'dan çok iyi faydalanmış, o da aralarında Cannes'ın da bulunduğu 6 festivalden en iyi erkek oyuncu ödülü kazanmıştı. Close'da ise yine ilk filmlerinde Gustav De Waele (Rémi) ve Eden Dambrine'den (Léo) çok iyi performanslar alıyor. Ama özellikle baştan beri dizginleri elinde tutan Eden Dambrine'in sessiz ve kırılgan bir şekilde değişen, dönüşen, yoğunlaşan, çözülen Léo'ya hayat verişi unutulmaz bir hale bürünüyor. Dhont'un oyuncu olmayan başrollerden aldığı verim inanılmaz. Dambrine sadece güzel bir çocuk değil, gelecek vaat eden bir oyuncu olarak kendine söylenilenleri yaptığı kadar doğal kaldığı anlarıyla da büyüleyici bir Léo ortaya koyuyor. Ayrıca Rémi'nin annesi Sophie rolüyle izlediğimiz Émilie Dequenne de kendi sahnelerinde son derece çarpıcı. Girl, ilerde "Girl"ün yönetmeninin yeni filmi" diye karşılayacağımız yeni Lukas Dhont filmlerinin habercisiydi. Artık bu cümleye "Girl ve Close'un yönetmeninin yeni filmi" eklemesi yapılacak. Çünkü malzemesi hiç bitmeyecek büyüme hikayelerine yeni bir soluk getiren Dhont, karakterlerini ve seyircisini duygudan duyguya sürüklemesini bilen, fakat birdenbire onları sürüklediği yerde bırakıp seyircinin onların nasıl ayağa kalkacağını kendisinin bulmasını isteyen bir sinemacı olarak rüştünü ispatlamış bulunuyor.

16 Ocak 2023 Pazartesi

An Cailín Ciúin (2022)

 
Yönetmen: Colm Bairéad
Oyuncular: Catherine Clinch, Carrie Crowley, Andrew Bennett, Michael Patric, Kate Nic Chonaonaigh
Senaryo: Colm Bairéad, Claire Keegan
Müzik: Stephen Rennicks

İrlandalı hikaye yazarı Claire Keegan'ın 2010 yılında yayınlanmış "Foster" adlı hikayesinden uyarlanan An Cailín Ciúin (A Quiet Girl), 1981 senesinde bir İrlanda kırsalı olan County Wexford'da geçiyor. Dokuz yaşındaki Cáit, kalabalık, sorunlu ve yoksul bir ailenin çocuğudur. Bu sorunlar evde ve okulda onun sessizleşmesine sebep olmuştur. Annesinin hamileliği nedeniyle yazın akrabaları olan Eibhlín ve Seán Cinnsealach çiftinin yanına gönderilir. Eve ne zaman döneceğini bile bilmeden, tanımadığı bu insanların evinde kalmaya başlayan Cáit için bu yeni yaşam, eskisinden çok farklı ve unutulmaz olacaktır. Hikayeyi filme uyarlayan ve yöneten Colm Bairéad, kısa filmler ve İrlanda dışında pek bilinmeyen dizi bölümlerinden sonra uluslararası arenada ismini duyurduğu bu ilk uzun metrajı ile o hikaye duygusunu, o duyguda yer etmiş şiirselliği, kırılganlığı, yaşama karşı umudu, yine yaşamın acı gerçekliğiyle iç içe anlatıyor. Bu ifadelerden ortada büyük prodüksiyonlu, bol klişeli ve duygu sömürüsünden prim yapmaya çalışan geveze bir film olduğu anlaşılmasın. İsminde de geçen o sessizliği alıp onu bir ifade biçimi olarak kısa konuşmalarla, az ve öz şiirsel betimlemelerle, doğayla, nefis kadrajlarla, müzikle yoğuran Bairéad, bu kır atmosferinin tüm nimetlerindense, filmine hizmet edeceğini düşündüğü nimetlerinden faydalanmayı seçiyor. Bu ekonomik ve minimal yaklaşımdan huzur ve hüzün yüklü bir büyü yaratıyor. Çok iyi bir şiir veya hikaye yazmak için yazarın sadece bir kalem ve kağıda ihtiyacı olması gibi.

Yazar Claire Keegan'ın hikayesinin edebi tonunu, nefesini, kıvrımlarını okuyanlar bilebilir. Ama film formatında gördüğümüz bu hikayenin içinde hem küçük Cáit'in hayatında önemli yer tutacak 1981 yazının ince sızısı, hem de çok etkileyici bir sinema var. Kurgusundan ışığına, sinematografisinden müziğine sinemanın hem hikaye anlatan, hem de o hikayeyi görselleştiren gücünü kullanan Colm Bairéad, filmin edebi dokusunu koruyor. Filmi tanımlayabilecek onlarca sıfattan belki de en önemlisi "kırılgan" olsa gerek. Cáit gibi, talihi meleksi güzelliğine hiç benzemeyen küçük bir kızın merkezinde yer aldığı bu mütevazi hikaye o kırılganlık olmasa derdini bu denli zerafetle anlatamazdı. Hamile haliyle bir sürü çocukla ve ev işleriyle cebelleşen annesi, hiç bir işe yaramayan babası ve ona bir hilkat garibesi gözüyle bakan kardeşleri yüzünden hayata karışamayan, evde ve okulda dışlanan Cáit'in bu halini hiçbir şekilde sömürmeyen, ucuz dram malzemesi yaparak tribünlere oynamayan film, tamamen Cáit'in bu masumiyeti, hüznü, dokunsan incinecek ruh hali  sayesinde kırılgan kalabiliyor. Cáit'e ve bu sebepten filme bir şey olacak diye ödümüz kopuyor sanki. Cinnsealach çiftine götürülmeden önceki bu çekilmez yaşamı üzerinde çok oyalanmayan, ama yine de o çekilmezliği seyirciye geçirmeyi bilen Bairéad, Cáit'in Cinnsealachların çiftlik evine geldikten sonra alışık olmadığı bambaşka bir hayata gözlerini açmasını o kadar yalın, hassas ve huzurlu bir dille anlatıyor ki, adeta filmin nefes alıp vermeye başladığını duyabiliyoruz.

Eibhlín sayesinde bu yeni ama geçici evinin, Seán sayesinde de küçük çiftliğin rutinleriyle tanışan Cáit, bu çiftin hayatına bir güneş gibi doğuyor. Başlarda Seán ile biraz mesafeli olunsa da, zamanla çiftlikte ona yardım etmeye başlayan Cáit, hiç özel bir çaba sarf etmeden onun da kalbine dokunabiliyor. Aslında konuşmaktan ürktükleri bir sır sebebiyle bu çiftin kalbine neden dokunulması gerektiğini de zamanla anlıyoruz. Kısacası Cáit ve Eibhlín - Seán çifti birbirlerine iyi geliyorlar, birbirlerini tamamlıyorlar. An Cailín Ciúin, çok güçlü bir aidiyet duygusu, aynı zamanda çatışması içeriyor. Ufak detayları bile manidar hale getiren büyülü atmosfer, film boyunca aklımızın bir köşesinde öylece duran bu aidiyetin sınırlarını sorgulatıyor. Umudu ve çaresizliği, yaşama sevincini ve hüznü çok dokunaklı bir lisanla, en önemlisi de sanki bunlar birbirlerinin yoldaşıymış gibi iç içe geçiren bu hassas hikayenin akışına kapılmak, nitelikli sinemayla olduğu kadar, edebiyatla da ilgili seyirciler için de olası. Hint-Avrupa dil ailesinin Kelt dilleri koluna ait bir dil olan İrlandaca'nın konuşulduğu film, bu dilin pek de estetik sayılmayacak tınısına rağmen, sahaftan bulunmuş enfes bir kitap gibi dinginlik, incelik, sadelik içinde akıp gidiyor. Kalp kıran finaliyle de harikulade bir nokta, belki de iç burkan bir virgül koyuyor. Cáit rolündeki Catherine Clinch bu ilk filmiyle yine hiç abartmadan, belki de oyuncu olmadığı için en doğal haliyle kalpleri bir kırıp, bir onarıyor, en sonunda da yerinden söküyor sanki. Film de Berlin Uluslararası Film Festivali'nden iki ödül başta olmak üzere  birçok festivalin kalbini çalmış vaziyette.

5 Ocak 2023 Perşembe

Argentina, 1985 (2022)

 
Yönetmen: Santiago Mitre
Oyuncular: Ricardo Darín, Peter Lanzani, Gina Mastronicola, Santiago Armas Estevarena, Alejandra Flechner, Paula Ransenberg, Gabriel Fernández, Norman Briski
Senaryo: Mariano Llinás, Martín Mauregui, Santiago Mitre
Müzik: Pedro Osuna

"Aralık 1983'te Arjantin demokrasiye döndü. Yedi yıllık askerî diktatörlüğün ardından Alfonsín eski komutanları insanlığa karşı suçlardan yargılama emri verdi. Bozgunculara karşı savaşı kazanmış havasındaki komutanlar sadece askerî mahkemeyi kabul ettiler. Yeni hükûmet iktidara geleli yedi ay geçmesine rağmen davada ilerleme kaydedilemedi. Davayı sivil yargının devralacağı dedikoduları hızla yayılmaya başladı. Bu durumda davanın Yargıtay'da görülmesi gerekecekti ve dava açma sorumluluğu Savcı Julio Strassera'ya ait olacaktı."

Bu altyazılarla açılan Argentina, 1985, senaryosunu Mariano Llinás, Martín Mauregui ve Santiago Mitre'nin yazdığı, Arjantinli oyuncu, senaryo yazarı ve yönetmen Santiago Mitre tarafından yönetilen bir yapım. Film, 1976-1982 yılları arasında ülkede yaşanan üç askeri darbeden sonra iktidarı ele geçirerek faşist devlet terörü uygulayan, adam kaçırma, cinayet, tecavüz, gasp, sistemli işkence gibi insanlık suçları işleyen, kaybolan on binlerce muhalifin ölümünden sorumlu olan dokuz generalin (özellikle devlet başkanlığı yapan Jorge Videla, Roberto Viola ve Leopoldo Galtieri’nin) yargılanma sürecini anlatıyor. Malouines adaları savaşını İngiltere’nin kazanması sonucu yönetimi devretmek zorunda kaldıkları sivil hükümet tarafından, sivil mahkemede açılan bu olağanüstü dava sürecini, gerçek belge ve olaylardan yola çıkarak, tanıkların ağzından anlatıyor. Tüm baskı ve tehditlere cesurca direnen savcı Julio César Strassera ve ailesi yanında, soruşturmayı birlikte sürdürdüğü savcı yardımcısı Luis Moreno Ocampo ve gençlerden oluşan ekibi de merkezine dahil eden film, bu yargı sürecini yaşanmış olaylara sadık kalarak, karakterlerin isimlerini bile değiştirmeden aktarıyor. 2 saat 20 dakikalık süresine rağmen sürükleyici, kendini politik detaylara boğmayan, baş karakterlerin hem dava, hem de davayla alakalı kişisel ikilemleriyle ilgilenen film, drama, gerilime, hatta ufak çapta bir mizaha bile yer açabilecek gövdeli bir anlatım sergiliyor.

Santiago Mitre, tarafsız yaklaşılmayacak bu mahkeme sürecini ve etrafında şekillenen yan yolları ele alırken, sivil hükümet sonrası tam anlamıyla temizlenmemiş kolluk kuvvetlerinin gölgesinden tedirgin edici bir gerilim unsuru olarak faydalanmasını biliyor. Başlarda haklı olarak bu davanın kendisine verilmesinden tedirginlik duyan Strassera, yine de cunta dönemine ve aktörlerine duyduğu nefretin güdüleriyle, idealist ve cesur bir savcı olarak bu zor görevi üstlenerek bir anda ülke tarihinin odak noktasına yerleşiyor. Öyle ki filmde de değinildiği üzere Arjantin halkı ve hukuk çevreleri tarafından Nürnberg Duruşmaları'ndan sonra tarihin en önemli davası olarak görülen bu davayı üstlenmek gerçekten cesaret istiyor. Sivil mahkemeyi tanımayan, askeri mahkemede yargılanmak isteyen, bu sayede paçayı kurtaracağını düşünen general sürüsü, neyse ki yeni hükumetin kararlı tutumu sayesinde halka açık mahkemede yargılanmaktan kurtulamıyor. Bu defa da, işlenen onlarca insanlık suçudan itaatsiz astların sorumlu olduğunu, kendilerinin hiçbirinden haberi olmadığını, "kandırıldıklarını" iddia ediyorlar. Ülkenin güvenlik sorunlarını bahane ederek işledikleri suçlarla ülkenin en önemli güvenlik sorunu haline geliyorlar. Strassera ve dikta rejimine karşı dinamik bir tepkiye sahip genç ekibi, dava için tanık ve belge toplarken polis teşkilatındaki cunta artıklarının henüz ayıklanmamış olması sebebiyle organize bir gizlilik içinde hareket ediyorlar. Tehdit telefonları, bomba ihbarları hiçbirini davadan yıldıramıyor. Çünkü savcısından halkına herkeste bir demokrasi ve adalet açlığı olunca bu gücün önünde durmak zorlaşıyor.


Bu davada alınacak karar, idealizmin, adaletin, zorbalığa ve faşizme karşı duruşun emsali olacağı için hayati öneme sahip. Bunu dünya seyircisinin anlayabilmesi, 1976-1982 dönemi Arjantin'in içinde bulunduğu cehennemi bilmesiyle yakından ilgili. Yani seyirci bu dönem hakkında arşiv yazıları veya kitaplar okuduysa, filmler izlediyse, filmden (sadece bu filmden değil, bu dönemle ilgili yapılmış tüm filmlerden) alacağı tatlar daha farklı olacaktır. Savcı Strassera, tüm bu kötülüklerin başı olan, ucu en ufak biçimde kendilerine değdiğinde hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sinsice inkar yoluna giden generallerin karşısına dikilince, daha yeni bu dikta rejiminden kurtulmuş Arjantin'in bütünüyle pisliklerden ayıklanmadığı anlaşılıyor. Strassera ve genç ekibinin işlerinin zorluğu, generallerden birinin genç savcı yardımcısı Ocampo'nun amcası General Vidale olması, hatta Ocampo'nun bu sebepten annesiyle de ilişkilerinin bozulması ve daha pek çok engel, adalet ve daha iyi bir gelecek isteyen herkesin, bedeli ne olursa olsun elini bir şekilde bu devasa taşın altına koymasıyla aşılmaya çalışılıyor. Film, bu kenetlenmenin altını çizdiği için de değerli. O taşın altındaki en önemli ellerden biri olan canlı tanıklar, mahkemede kan donduran ifadeleriyle cesurca bu generallerin başında olduğu insanlık suçlarını anlatırken, sinemanın kolektif hafızanın en önemli aygıtlarından biri olduğuna bu defa biz yeniden tanıklık ediyoruz. Öte yandan, adaletin geç de olsa tecelli etmesi ile, o "geç" kalınmışlığın kayıpları arasındaki çelişki, geç kalmamamız gerektiği gerçeğini yüzümüze vurmaktan geri durmuyor.

Santiago Mitre, uzun süresine rağmen bir an bile sıkmayan, dinamik, dramatik anların kıymetini bilen, gerçeklere sadık bir anlatımla belki de ülke tarihinin en önemli filmlerinden birine imza atıyor. Savcı Strassera'yı canlandıran usta aktör Ricardo Darín'in liderliğindeki oyuncu kadrosu da kendi kariyerlerinde böyle bir filmin bulunmasından gurur duyuyor olmalılar. Popülaritesini, 1984 yılında Kişilerin Kaybolması Ulusal Komisyonu (CONADEP) tarafından düzelenen televizyon programından, bu süreçteki araştırmalara ilişkin nihai rapordan ve bu raporlardan oluşan kitapların başlığından alan, Arjantin'de Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci sırasında meydana gelen Devlet terörizmini reddetmek için dile getirilen, yürüyüşlerde ve siyasi faaliyetlerde sıklıkla slogan halinde kullanılan, kısacası bu teröre karşı sembolik bir anlam taşıyan "nunca más" (bir daha asla) ifadesinin mahkemedeki son güne kattığı anlam da tüyleri diken diken eden nitelikte. Arjantin sineması o kara yıllarıyla hesaplaşmaktan hiç vazgeçmedi. Üstelik Arjantin'in yaşadıklarını başka ülkeler de yaşadı, hala yaşayanlar var, gelecekte de yaşanacak. Gerek kurgu, gerekse yaşanmış olaylardan uyarlanan, kurgulandığında dahi gerçek tanıkların ifadelerinden faydalanan Arjantin politik sineması, Garage Olimpo, El secreto de sus ojos, Crónica de una fuga, La historia oficial, El Clan gibi daha nice filmle bu yedi yıllık kabus dönemini, hatta bu dönemin hemen sonrasındaki temizlenme sürecini anlatmış, acılarına isyan etmiş, unutmamış ve unutturmamaya çalışan güçlü bir sinema. Argentina, 1985 de bu sinemanın en değerli parçalarından biri. 

30 Aralık 2022 Cuma

The Banshees Of Inisherin (2022)


Yönetmen: Martin McDonagh
Oyuncular: Colin Farrell, Brendan Gleeson, Kerry Condon, Barry Keoghan, Sheila Flitton, Pat Shortt, David Pearse
Senaryo: Martin McDonagh
Müzik: Carter Burwell

1923 senesinde İrlanda'nın Inisherin adındaki küçük bir adasında geçen The Banshees Of Inisherin'in hikayesi, Colm Doherty (Brendan Gleeson) ve Pádraic Súilleabháin (Colin Farrell) adlı iki dostun arasındaki çok basit bir anlaşmazlığa dayanıyor. Pádraic bir gün her zamanki gibi dostu Colm'u çağırıp hep takıldıkları bara gitmek istiyor. Kapısını çalıp da kimse açmayınca pencereden Colm'u tek başına içeride otururken görüyor. Daha sonra barda Colm ile karşılaştığında onun kendisine soğuk davrandığını fark ediyor. Colm, artık Pádraic ile arkadaşlık etmek istemediğini, ondan sıkıldığını, vaktini kemanına ve bestelerine ayırmak istediğini söylüyor. En iyi dostunun bu ani kararı karşısında ne yapacağını bilemeyen saf Pádraic, durumu bir türlü kabullenemiyor. Martin McDonagh'nın yazıp yönettiği dördüncü uzun metraj olan The Banshees Of Inisherin, bu basit konunun kendi içinde serpilmesine sessiz sakin izin veren ama monotonlaşmasına izin vermeyen, üzerine ne ekseniz yetişecek verimli toprak gibi bir film. Sinema kariyerinden önce bir oyun yazarı olarak bildiğimiz McDonagh, bundan önceki üç suç filminde gösterdiği zeki olay örgüsünü, yer yer grileştirdiği kara mizahını, bu kara mizaha ustaca yoldaş ettiği drama duygusunu, akıcı ve tiyatro estetiği taşıyan diyaloglarını yine sergiliyor. Ama ilk defa bu özelliklerini bir suç janrası bünyesinde göstermiyor. İki adamın arasındaki basit bir küslükten yine basit formlarda varoluşçu, psikolojik, tarihi çıkarımlarda bulunuyor.

28 Haziran 1922 - 24 Mayıs 1923 tarihleri arasında vuku bulan İrlanda İç Savaşı'nın fonunda geçen film, hiç öyle derinlemesine savaş karşıtlığı, politik mesajlar vs. taşımadan, adanın uzak bir köşesinden duyduğumuz cılız patlama sesleriyle bu savaşın varlığını yanında taşıyor. Adanın diğer tarafında Anglo-İrlanda Antlaşması'nın kabul edilmesi için İrlanda Ulusal Ordusu ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu diye ikiye bölünmüş kardeşlerin savaşı sürerken, Inisherin, bu savaşa tam bir tezat oluşturacak şekilde sessiz, huzurlu, yeşil, bir yandan da tenha, kasvetli, hüzünlü bir yer olarak tasvir ediliyor. McDonagh, sudan sebeplerle çıkan savaşlara atıfta bulunurcasına bu sevimli adanın iki samimi dostu arasında durup dururken çıkan psikolojik savaşla kurduğu paralelliği hikayelendiriyor. Bu hikaye, McDonagh'nın İrlanda kökenli İngiliz damarlarında bulunan olay, durum, toplumsal/gerçekçi gibi hikaye türlerinin birbirinden rol çalan yapılarını, İngiliz edebiyatının halk arasında gelişip yayılmış sözlü hikaye geleneğini, hatta tragedya unsurlarını çeşitli ölçeklerde bünyesinde barındırıyor. McDonagh, yine edebiyat tarihindeki bazı şair, romancı ve oyun yazarlarının eserlerinde yarattıkları hayali ülke ve şehirleri anımsatan bir tercihle Ebbing, Inisherin gibi gerçekte var olan bazı şehirlerden ilham alan fakat gerçekte var olmayan şehirleri merkez alıyor. Belki bu sayede senaryolarındaki gerçekçi ve kurgusal dengeleri bu hayali şehirlerin bünyesinde daha rahat dile getirebiliyor. Realiteden kopmadan kendi coğrafyasında, kendi hikayesini anlatmanın keyfini sürüyor.


Herkesin birbirini tanıdığı, alışkanlıklardan kopmanın zor olduğu, esnafın, çevre sakinlerinin dedikodu ve havadis açlığı duydukları, sınırlı ve rafine boş vakit aktivitelerinin bulunduğu, yaşanan bir olayın hemen duyulduğu, zaman içinde bu olayın anlatıla anlatıla anonimleşerek, hatta üzerinde oynamalar yapılarak nesilden nesile aktarılan kıssadan hisse bir hikayeye, bazen folk şarkılarına dönüştüğü Inisherin gibi küçük yerleşim yerlerinin tarihi ve insani dokusunu çok iyi bildiğini hissettiren Martin McDonagh, iki ana karakterinin kişisel meselesinden iki farklı yüzü, birçok da boyutu olan bir hikaye çıkarıyor. Bir gece önce beraber takıldığı Pádraic'i ertesi gün sıkıcı bulduğu için dışlayan Colm, bir gece önce beraber takıldığı Colm'un bu kararını bir türlü kabullenemeyen Pádraic, ayrı ayrı incelenmesi gereken incelikli karakterler. Pádraic'in bu durumla ilgili hem barmenle, hem de kızkardeşi Siobhán ile aynı diyaloğu yaşaması bile, kırsal insanlarının bir olay karşısında verdikleri kolektif tepkinin iyi bir gözlemi. McDonagh, kendini boş muhabbetlerden arındırıp, keman çalmaya, beste yapmaya adamak, günlerini sanat içinde geçirmek isteyen Colm'un bu kararının kabul edilirliğiyle, Pádraic'in bu karar için kendine göre makul bir açıklama beklemesi, en önemlisi de "nazik" olunması talebinin kabul edilirliğini eşitleyerek çok zarif bir senaryo rotası oluşturuyor. Bir sabah uyandığımızda aldığımız bir kararı uygulama kararlılığı gösterirken, o karardan etkilenebilecek başkalarına bunu nasıl ifade etmemiz gerektiği üzerine bu "nezaket" tavrına yapılan vurgu, iki yetişkin arasında yaratılan bu ilginç, belki de dışarıdan sığ görünen anlaşmazlığa başka bir perspektif katan unsurlardan biri.

McDonagh, inatçı iki keçi hikayesini oluştururken, Colm'un artık Pádraic ile görüşmeme, Pádraic'in de bunu hazmedememe davranışlarını kıssadan hisse kisvesine sokmadan, ama bu inatlaşmanın çeperlerini genişleterek bir iddialaşmaya dönüştürüyor. Özellikle Colm'un bu inadını tehlikeli bir iddia boyutuna getirmesi, onun bu iddiasını ciddiyetini anlamayan Pádraic'in hala aralarını düzeltebileceklerine dair umudu kafa kafaya gelince, özene bezene büyütülmüş bir meselenin etrafında zararlı otlar bitmeye başlıyor. Kardeşin kardeşe, dostun dosta düşman olduğu, uzaktan görüp seslerini duydukları iç savaşın minyatür bir halini huzurlu Inisherin adasında Colm ve Pádraic arasında hissediyoruz. Üstelik Colm'un bu inat savaşı esnasında etrafa saçtığı "mayınlar", masum bir cana bile mal oluyor. Sudan sebepler yüzünden çıkan savaşlar, taraflara bir şey kazandırmadığı, galip belirlemediği gibi, hiçbir ilgisi olmadığı halde arada ezilen, canından olanlar yüzünden ister kişiler, ister uluslar arasında yaşansın, savaşların ortak zararları hakkında çarpıcı paralellikler kurmamızı kolaylaştırıyor. McDonagh, bu iki kişilik hengamede yine her filminde yaptığı gibi kanlı canlı iki yan karakter (hatta bir de Jenny adlı çok sevimli sıpa) ile hikayesine yan anlamlar yüklemeyi başarıyor. Ebeveynlerini kaybettiklerinden beri saf Pádraic'i çekip çeviren, bu yüzden hayatının elinden kayıp gitmemesi için bir yol ayrımına giren kızkardeş Siobhán'ın ve işe yaramaz polis memurunun Pádraic'e yarenlik etmeye hevesli sevimli oğlu Dominic'in küçük yan hikayeleri, filmin ana gövdesinde kendi ayakları üzerinde durabilen hem sağlam, hem kırılgan dramlar olarak filmi yükseltiyor. Hatta filme Mrs. McCormick adlı kehanetçi bir Şekspiryen cadı figürü bile iliştiriyor McDonagh.


Venedik Film Festivali'nden aldığı en iyi filme verilen Altın Aslan, en iyi senaryo ve erkek oyuncu (Colin Farrell) ödülleri başta olmak üzere şimdiye dek 50'yi geçen ödül, 100'ü geçen adaylık alan The Banshees Of Inisherin, In Bruges hariç bütün McDonagh filmlerinde çalışmış Ben Davis'in İrlanda doğasının güzelliğini betimleyen görüntü işçiliğiyle de büyüleyen bir film. Hiç görmediğimiz iç savaşın gölgesinde izole bir huzur taşıyan bu görüntüler, hikayenin aldığı dalgalı şekilleri de yansıtan pastoral neşe ve kederlerin tabloları gibiler. Pádraic rolüyle olağanüstü bir performans sunan Colin Farrell ile, her daim ustalığı ve karizmasıyla güven veren Brendan Gleeson'ın sürüklediği film, McDonagh'nın onlara In Bruges'den gelen güveninin bir diğer meyvesi. İkili arasındaki güçlü kimya bir yana, McDonagh senaryolarının katmanlı ve dominant yapısının kimya yaratmada çok etkili olduğu artık herkesçe malum. Siobhán rolünde izlediğimiz Kerry Condon, Chicago, Phoenix, Washington, Dallas, Boston gibi çeşitli festivallerin en iyi yardımcı oyuncu kategorilerinin haklı galibi olarak kendine ayrılmış bölümlerde çok etkileyici. Hatta Siobhán yine Inisherin'de bambaşka bir hikayenin kahramanı olarak ayrı bir filme bile konu olabilirdi. Dominic olarak izlediğimiz Barry Keoghan da bu filme ve kadroya yakışır biçimde iz bırakıyor. Bir roman inceliğinde yazılmış diyalogları, aynı incelikle çekilmiş görüntüleri, arkadaşlık merkezi etrafında toplanmış kardeşlik, küslük, sevgi, nefret, din, yalnızlık, sanat temalarına seyahatlerin yapıldığı The Banshees Of Inisherin, çağımızın en önemli hikaye anlatıcılarından biri olma yolunda her filmiyle çok sağlam adımlar atan Martin McDonagh'nın en son adımı.

22 Aralık 2022 Perşembe

Corsage (2022)

 
Yönetmen: Marie Kreutzer
Oyuncular: Vicky Krieps, Florian Teichtmeister, Colin Morgan, Katharina Lorenz, Aaron Friesz, Manuel Rubey, Finnegan Oldfield, Rosa Hajjaj
Senaryo: Marie Kreutzer
Müzik: Camille

Avusturyalı yönetmen Marie Kreutzer'in yazıp yönettiği Corsage, 1800'lü yıllarda ortalama kadın ömrü olarak görülen 40 yaşına gelmiş Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth'in bu sancılı dönemini izlediğimiz Avusturya, Lüksemburg, Almanya, Fransa ortak yapımı tarihi bir dram. Eşi İmparator Franz Joseph ile, çocuklarıyla, emrindeki hizmetkar grubuyla ve hayatından gelip geçen birkaç erkekle olan ilişkilerini izlediğimiz film, Elisabeth'in bunalımlı, kırılgan, öfkeli, sevecen, melankolik, tutkulu yeniliklere aç, sıra dışı karakter yelpazesini gözler önüne seriyor. İmparatoriçe olarak her şeye sahip, her istediğini yapabilen bir özgürlüğe ironik olarak, bulunduğu konum itibariyle istemediği saray adetlerine, sıkıcı yemek ve davetlere katlanmak zorunda kalması, etrafında kendisini heyecanlandıracak hiçbir yeniliğin bulunmaması, Elisabeth'in yıpranmışlığını tetiklemeye başlıyor. Ne var ki artık 40 yaşına geldiği için, özgürlüğünden faydalanma, kabuğunu kırma hamleleri çevresinin tepkileriyle karşılaşıyor. Saray disipliniyle yetişmiş oğlu Prens Rudolf ve hatta küçük kızı Valerie bile onun birtakım heveslerine yaşlarından olgun tepkiler veriyorlar. Annelerinin bulunduğu konuma yakışır şekilde davranmasını istiyorlar. İmparatorun, eşi Elisabeth'i sadece kendi konumunun bir temsilcisi olarak gördüğünü söylemesi ve artık bu gerçeği kanıksamaya başlayan Elisabeth'in kendi hayatına, isteklerine, arzularına daha fazla sahip çıkmak istemesi arasında yaşadığı bocalamalar, bunalımlarının artmasına yol açıyor.

Marie Kreutzer, filme adını veren, Elisabeth'in bütün gününü içinde geçirdiği korsenin bedenini sıkıştırmasını, hayatının ve özgür ruhunun bu görkemli rutine sıkışmış olmasıyla özdeşleştirerek güçlü bir metafor yaratıyor. Yaşlandığını kabul etmek istemediği gibi, bir imparatoriçeden önce bir kadın olduğu duygusunu da kaybetmek istemiyor. Bilgiye ve yaşama aç bir kadın olduğunu en çok kızkardeşinin yaşadığı Northamptonshire ziyaretinde hissediyoruz. Yakışıklı ve flörtöz binici eğitmeni Bay, Elisabeth'in tutkularına, yine orada tanıştığı ve icat ettiği kamerasıyla onu filme almak isteyen Louis Le Prince de yenilikleri deneme coşkusuna sesleniyor. Yine yanında kendini rahat hissettiği, kendisi gibi küçük çılgınlıklar yapmayı seven kuzeni Bavyera Kralı Ludwig ile özgürlüğünü ve kadınlığını hissetmek istiyor. Ne var ki hemen her girişiminde önüne çıkan farklı engeller onu bu kalabalık ve ihtişam içinde öylece duran yalnızlık duygusuna daha da hapsediyor. Doktorunun tavsiyesiyle başladığı eroinin buğulu kollarını keşfediyor. Küçük yaşama sevinçleri ile intihar girişimleri arasında gidip gelen bu hayatın, beli incelten, vücudun daha zayıf ve genç görünmesini sağlayan korselerin giyilip çıkarılması arasında gidip gelen denge ve duygu değişimleriyle benzeşmesi kaçınılmaz. Bu değişimler onu hastane ziyaretinde rastladığı bir hastaya sigara verip yanına uzanacak kadar cömert, iyi bir talip bulduğu için evlenmek isteyen en önemli yardımcısı Marie'ye izin vermeyecek kadar bencil yapabiliyor. Özellikle final bloğu sakin ama görkemli anlar taşıyan Corsage, imparatoriçe de olsa bir kadının toplum tarafından kendine biçilmiş rollerine olan isyanına değinen zarif ve hüzünlü bir film.

Dünya prömiyerini 2022 Cannes Film Festivali'nin Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) bölümünde yapan Corsage, Judith Kaufmann'ın usta işi görüntü yönetmenliğiyle, Fransız oyuncu ve şarkıcı Camille Dalmais'nin dönemin atmosferinden çok farklı ama filmin ruhuna tam oturan dream pop / darkwave şarkılarıyla, Monika Buttinger'ın olağanüstü kostüm tasarımlarıyla güçlü bir kadın dayanışması sergiledikleri bir yapım hüviyetinde. Bu görkemli mutfağın kraliçesi ise Lüksemburglu başarılı oyuncu Vicky Krieps... Filmin ilk saniyesinden finaline kadar, hatta kapanış jeneriğindeki dansıyla bile nefes alıp veren bir oyunculuk sergileyen Krieps, Almanca, İngilizce, Fransızca konuştuğu, en önemlisi de acı tatlı temsil ettiği tüm duyguları çok rahat ve etkileyici suretlerde önümüze koyduğu için canlandırdığı karakteri ve buna bağlı olarak filmi daha da yükselten bir etkiye sahip. Yine Cannes'da gösterildiği Belirli Bir Bakış bölümünden En İyi Performans ödülü, aynı zamanda Chicago Uluslararası Film Festivali ve Avrupa Film Ödülleri'nden en iyi kadın oyuncu olarak dönen Krieps, neden son yılların en çok aanılan oyuncularından biri olduğunu yine kanıtlıyor. Bu mutfağın şefi olan Marie Kreutzer ise en son 2019'da yine çalkantılı bir kadın karakter üzerinden gittiği Der Boden unter den Füßen'in (The Ground Beneath My Feet) ardından çektiği Corsage ile Avrupa sinemasının mutfağındaki yerini biraz daha sağlamlaştırıyor.

7 Aralık 2022 Çarşamba

House Of Games (1987)


Yönetmen: David Mamet
Oyuncular: Lindsay Crouse, Joe Mantegna, Mike Nussbaum, J.T. Walsh, Lilia Skala
Senaryo: David Mamet
Müzik: Alaric Jans

Usta senarist David Mamet’in yazıp yönettiği House Of Games, 80’lerin sonlarına doğru pek fazla revaçta olmayan, ama bu filmin de dahil olduğu başarılı örneklerin ardından tekrar yükselişe geçen zeki dolandırıcılık ve suç öykülerinden biri. House Of Games aynı zamanda Mamet’in yönettiği ilk film olma özelliğine de sahip. Seyirciyi kandırmaya ama bunu yaparken olay akışına uydurmaya çalışan bir film olarak Margaret ve Mike arasında kurguladığı tekinsiz suçilişkisinin köşelerini seyirciye fazla hissettirmeden çizmiş, içini de gayet iyi doldurmuş bir yapıda. Filmin bu gücü, kumar borcu olan bir müşterisine yardım etmek için çok hin bir dolandırıcı olan Mike ile işbirliği yapan psikolog Margaret rolüyle seyircinin empati kurması gereken kadın kahramanı, soğuk ve kimi zaman itici duruşuyla Lindsay Crouse ile tanımlamış olmasına rağmen hiç zarar görmüyor. Hatta tam tersi, Margaret’in karakter gelişimine/değişimine çok uygun zeminler hazırlayarak bu zıtlığı meydan okurcasına kendi lehine çeviriyor.

Margaret ve Mike, yönetmen David Mamet’in de katkılarıyla yer yer siyah beyaz klâsiklerin dokusunu ve film noir atmosferini yansıtan tadımlık sahneleriyle çok iyi bir ikili oluşturmaktalar. Aklıma sürekli “zeki” kelimesini getiren House Of Games, bu zekâyı sadece dolandırıcılık kulvarında değil, iki ana karakteri aracılığıyla kurguladığı duygusal zekâ ve onun iki taraflı çökertilişi sonrasında yaşanan trajik adaletle de gösteriyor. Aldatan ve aldatılan arasında yaratılan kimya, seyirciye de geçen intikam duygusunu arzuyla benimsetiyor. Lindsay Crouse ve Joe Mantegna’nın rollerini taşıma başarılarının, zaten çok iyi olan bir David Mamet senaryosu bünyesindeki güçlü diyaloglarla bütünleşmesi House Of Games’i özellikle kendi döneminin en usta işi suç yapımlarından birisi haline getiriyor. Bu filmin öncesinde The Postman Always Rings Twice, The Verdict, The Untouchables gibi senaryolar yazmış olan Mamet, yönetmenliğe ilk adım attığı House Of Games ile, İspanyol görüntü yönetmeni Juan Ruiz Anchía’nın da katkılarıyla müthiş bir yapıma yönetmen olarak adını yazdırma şansı yakalamıştı. Yönettiklerinden çok yazdıklarıyla ünlü olan Mamet’in bana ve pek çok sinemasevere göre yönettiği en iyi filmidir.