14 Haziran 2019 Cuma

Mon roi (2015)


Yönetmen: Maïwenn
Oyuncular: Emmanuelle Bercot, Vincent Cassel, Louis Garrel, Isild Le Besco, Chrystèle Saint Louis Augustin, Félix Bossuet
Senaryo: Etienne Comar, Maïwenn
Müzik: Stephen Warbeck

Fransız oyuncu, aynı zamanda kendi yazıp yönettiği dört filmi bulunan Maïwenn'in dördüncü filmi olan Mon roi, avukat olan Marie-Antoinette (filmde kısaca Tony deniyor) ve bir restoran sahibi, karizmatik çapkın Georgio arasındaki uzun soluklu, bol gelgitli, tutkulu olduğu kadar yıpratıcı ilişkiyi tüm yönleriyle ameliyat masasına yatıran bir film. Aşk, nefret, öfke, mutluluk, kıskançlık, sorumsuzluk, sırlar, özgürlük, eski ilişkiler, pişmanlık, ebeveynlik gibi başlıkların hangisini alırsak alalım, Tony - Georgio ilişkisinde karşılığı olmayan yok. Yıllardır bu kavramların birini, birkaçını, hepsini konu alan yüzlerce film çekiliyor. Ama hepsinin altına girebilen, bunları tek bir çift üzerinden okuyabilen, yaptıklarıyla / yapmadıklarıyla herkesin kendinden çok fazla şey bulabileceği bir senaryoyu öyle her zaman bulamıyoruz. Etienne Comar ile birlikte senaryoyu yazan Maïwenn'in her yönüyle yansıtmak istediği bu arızalı ilişki, tüm temiz ve kirli çamaşırları ortaya döken türden. Sanki senaryoyu yazarken hissedilen özgürlük filmin biçiminde de hissedilsin dercesine çekilmiş ve ortaya bu ilişkinin yükselen, alçalan, kırılan, patlayan noktalarından meydana gelen tempolu bir kolaj çıkmış. Maïwenn, kolajın kronolojisini Tony'nin yaşadığı kayak kazası sonrası tedavi gördüğü ortopedi merkezinde yaşadıklarıyla esleyip, hem zamanda sıçramaları daha makul hale getirmiş, hem de bu karışık kurgu sayesinde bu denge problemli ilişkinin gidişatını daha gizemli hale getirmiş.

Bir eğlence yerinde tanışan Tony ve Georgio, her ilişkinin başlangıcında olduğu gibi heyecan ve tutkuyla yola çıkıyorlar. Bu heyacanın etkisiyle birbirlerini tanıdıklarını düşünüp beraber yaşamaya, evliliğe, çocuk sahibi olmaya yelken açıyorlar. Ama eski sevgilisi olan ve Tony ile birlikteliğini kabullenemeyen Agnès'in intihara teşebbüsü sonrası Georgio'nun vicdanen huzursuz olup Agnès ile ilgilenmeye başlaması, açığa çıkmayı bekleyen sorunların fitilini ateşliyor. Bağlılıklar sorumlulukları, sorumluluklar sorunları beraberinde getiriyor. Ayrılıklar, tekrar birleşmeler, başka sorunlar durmak bilmiyor. Özgür ruhlu bir adam olan Georgio'nun, Tony hamileyken onun psikolojisi evliliklerini ve doğacak bebeklerini etkilemesin diye ayrı eve çıkmak istemesi, uyuşturucu bağımlılığını gizlemesi, Tony'yi güvenli alanı olarak gördüğü için ayrılmaya yanaşmaması, öte yandan Tony'nin Georgio'yu evlilik bağı ile değiştirebileceğini sanması, haklı biçimde onu eski sevgilisine gösterdiği aşırı ilgi yüzünden kıskanması, her ayrılık sonrası geri dönmek için Georgio'nun yaptığı kurlar neticesinde yelkenleri suya indirmesi, ilişkiyi tuhaf ama bir o kadar da tanıdık bir döngüye sokuyor.

Maïwenn filme genelde Tony tarafından baksa da, karşısına koyduğu Georgio gibi zor bir adamın temsil ettiği erkek davranışlarına da çok hakim bir yol izliyor. Georgio'nun cazibesi, eğlenmeyi, mutlu etmeyi, gönül almayı çok iyi bilmesi, "benimle barda tanıştın, kütüphanede değil" demesi gibi ilişkinin/evliliğin sorumluluklarını kendine göre esnetip, yaptığı tutarsızlıkları dürüstlüğe vurarak savunabilmesi, filmin karakter tasarımında ne kadar derine nüfuz edebildiğini gösteriyor. Tony cephesinde ise, daha çok bu zor adamı taşıma çabalarının yarattığı psikolojik yüklerle mücadele söz konusu. Beyaz atlı prens algısının gerçek hayatta rastlanan eğreti duruşunu kabullenemeyen Tony'nin sürekli yeniden yazılan ve bozulan ezberler arasında kalışını izliyoruz. Geçmişe sünger çekip, sonra tekrar bir şekilde aynı tutku girdabına kapılması, karşısındaki istikrarsız adamın istikrarsızlıklarına bir türlü ayak uyduramadığı için doğru bildiklerinin yanlış çıkmasıyla sürekli yıpranması Tony'yi sürekli boyutlandırıyor. Georgio'nun özgürlüğü ve Tony'ye bağlılığı arasında yaşadığı bu istikrarsızlık da eklenince, her ikisi için "ne onunla, ne de onsuz" bir çıkmaz yaratıyor.


Mon roi'yı analiz etmek hem kolay, hem de zor. Bir kadın ve bir erkek öznesinden çıkarılabilecek en basit ve en zor unsurları çarpıştırıp, hem rüya gibi bir aşk hikayesi, hem de kabusa dönüşen açmazlar döngüsü içinden daha pekçok farklı okuma yapılabilir. Tony'nin kaza sonrası tedavi süreci, kaza öncesi de Georgio ile yaşadıkları, zamanlaması iyi ayarlanmış usta kurgu hamleleriyle birbirine bağlanıyor. Böylece huzurlu ve gergin anlar uç uca eklenip birbirine yaklaştırılarak, bir evlilik içinde her an her türlü duygunun yaşanabileceğine dair tekinsiz bir ortam yaratılıyor. Bir yandan bu ilişkiyi sürekli detaylandırıp boyut kazandıran skeçler, bir yandan da giderek nasıl sonuçlanacağı merak uyandıran uzun soluklu ve gergin bir bütünlük izliyoruz. Sonlara doğru geçmiş ve şimdiki zamanın birleşmesiyle tamamlandığı sanılan döngü, aslında ikisi arasındaki ilişkinin başka bir boyutuna temas eden bir finalle nihayetleniyor. Sürekli gelgitlerin yaşandığı bir evliliğe de böylesi nokta gibi görünen virgüller yakışırdı.

Mon roi, çok farklı bir konu veya benzerine rastlanmamış karakterler içermemesine rağmen, o konudan ve Tony - Georgio çiftinden zengin içerikler, romantik ve psikolojik gerilim anları üretmeyi başarıyor. Her daim karizmatik ve ikna edici Vincent Cassel ile, Tony rolüyle 2015 Cannes Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Emmanuelle Bercot uyumu şahane. Belki aralarında bir kimya yok ama bu ilişkinin anatomisi onu hemen bertaraf ediyor. Özellikle filmin duygu ve mantık ikilemi arasındaki tüm yükü sırtlanmış olan Bercot'un performansı harikulade. Onu gülerken, öfkeden deliye dönerken, acı çekerken, sarhoş olup ortalığı karıştırırken, sevdiği adama aşkla bakarken izlemek büyük keyif. Maïwenn'in bu hikayeyi, Tony'yi, onun mevsimleri andıran bu duygu değişimlerini çok iyi analiz edip filme aktarması, üstelik karşısına Georgio gibi çok zor bir erkeği dümdüz işlemeden koyması, bir kadın dokunuşundan çok daha fazlasını işaret ediyor. Peri masalından insani arızalara uzanan bir yelpazenin tüm renklerini, evliliğin mi aşkı öldürdüğünü, yoksa aşkın ömrünün zaten kısa olduğunu mu, ne isterseniz düşünmenizi sağlayacak geniş çaplı bir ilişki analizi sizi bekliyor.

31 Mayıs 2019 Cuma

Loin des hommes (2014)


Yönetmen: David Oelhoffen
Oyuncular: Viggo Mortensen, Reda Kateb, Djemel Barek, Vincent Martin, Nicolas Giraud
Senaryo: David Oelhoffen
Müzik: Nick Cave, Warren Ellis

Albert Camus'nun L'Hôte adlı kısa hikayesinden David Oelhoffen'in senaryosunu yazıp yönettiği Loin des hommes (Far From Men), 1954 senesinde Fransız ordusuna karşı bağımsızlık mücadelesi veren Cezayir'de geçen bir dram. Cezayir'de doğmuş ama aslen İspanyol olan ve küçük bir Cezayir köyünde öğretmenlik yapan Daru (Viggo Mortensen) aynı zamanda çalıştığı okulda tek başına yaşayan yalnız bir adam. Bir gün Daru'ya Fransız kolcular tarafından Cezayirli bir mahkum olan Mohamed'i garnizona götürme görevi verilir. Kuzenini öldürme suçundan mahkum edilen bu adam, çıkarılacağı mahkemede büyük ihtimalle idam cezası alacaktır. Bulundukları bölgede Fransız ordusu Cezayirli isyancılara karşı acımasızca savaş vermektedir. Öte yandan Mohamed'in köylüleri ise intikam için onun peşindedirler. Bir dönem Fransız ordusunda da görev almış olan Daru ve tutsağı Mohamed, Atlas Dağları'nda tehlikelerle dolu bir yolculuğa çıkarlar.

Konusu itibariyle western ruhu taşıyan bir yol filmi olarak Loin des hommes, farklı etnik kökene, kültüre, sosyal statüye ait iki adamın, savaş şartlarında bir hedefe doğru zoraki olarak birlikte yola çıkmalarından elde edilebilecek tüm köşe taşlarına sahip bir dram. Farklılıklarına rağmen Daru ve Mohamed'in en önemli ortak noktaları, kötü kalpli olmamaları ki, bunu yaşadıkları türlü olaylarda ince ince seyirciye işleyen senaryo çok sağlam bir karakter gelişimi kronolojisi izliyor. İzole bir köy okulunda kendi hainde öğretmenlik yaparken başlangıçta bu görevi kabul etmemekte dirense de, eski bir asker olan, içinde bulundukları sıcak ortamın farkında olan, en önemlisi de kendisine cinayet suçuyla teslim edilen bu çelimsiz köylünün dışarıda hiçbir şansı olmadığını anlayarak ona biraz da acıyan Daru, her yeni macerada kısa süreli tutsağı olan ve Fransızca konuşarak anlaştığı Mohamed'i biraz daha sahipleniyor, koruyor, anlıyor. Öte yandan kuzenini öldürmek zorunda kalan, bu yüzden hem Fransızların, hem de kendi insanlarının peşine düştüğü, bunun doğacak sonuçlarından ailesini korumak için Fransızlara teslim olmayı tek çözüm olarak gören Mohamed ise aslında idam edilmeye götürüldüğünün farkındalığına rağmen Daru'nun adil himayesine razı olmuş bir yılgınlıkla ona eşlik ediyor. Beraber geçirdikleri süreçte o da adım adım Daru'ya güven besleyip, onun pozitif tutumuna aynı yaklaşımla cevap veriyor.


Daru ve Mohamed, birlikte çıktıkları bu uzun yol boyunca hiç hesapta olmayan tehlikeler, ikisinin de ummadığı dostane anlar paylaşıyorlar. Cinayet işliyorlar, yağmurda ıslanıyorlar, uyumadan önce sohbet ediyorlar, bir sigarayı paylaşıyorlar, hem Cezayirli isyancılara, hem de Fransız askerlerine esir düşüyorlar, geçmişlerini deşiyorlar, hatta geneleve bile uğruyorlar. Bunlar bir anda veya uzun bekleyişler neticesinde olsaydı aynı etkiyi uyandırmama ihtimali yüksekti. Camus'nun kısa hikayesini geliştiren David Oelhoffen'in standart bir yol filmi bileşenlerine olan hakimiyeti, her şeyden azar azar ve kararında, kimi zaman tebessüm ettiren, çoğunlukla dramatik kıvamda kendini gösteriyor. Bu kıvama dahil edilmesi beklenen Cezayir - Fransa ikilemlerini en başta iki baş karakteri üzerinden okurken, onların önce insan oldukları gerçeğini hep önde tutuyor. Kendi ülkelerinde isyancı konumuna düşen Cezayirlilerin, teslim olan isyancıları bile öldürecek kadar zalim Fransız ordusu gerçeklerinin üzerini örtmüyor. Berzina'daki üzüm bağlarında çalışan, herkesin Los Caracoles (gittikleri yerlere sırtlarında evlerini taşıyarak gittikleri için "Salyangozlar") dedikleri İspanyol çiftçi ailelerin bir ferdi olan Daru'nun "o zamanlar Fransızlara göre Araptık, şimdi ise Araplara göre Fransızız" demesi, politik iklim değişimlerinin, savaşların neden olduğu önyargıların etnik ve coğrafi değerler üzerinde yarattığı adaletsiz değişkenleri çok güzel özetliyor.

Baba tarafından Danimarkalı olan New Yorklu oyuncu Viggo Mortensen, bildiği pek çok yabancı dil sayesinde bu tip Fransız, İspanyol, Arjantin, Meksika yapımlarında boy göstermeyi seven bir aktör. Özellikle Eastern Promises (2007), Captain Fantastic (2016), Green Book (2018) filmleriyle pek çok haklı ödül ve adaylıklar elde eden tecrübesi, Loin des hommes'da da ekrana yansıyor. Mohamed rolüyle karşısında yer alan Cezayir asıllı Fransız aktör Reda Kateb ise canlandırdığı karakterin üzgün, yılgın, çaresiz duruşu için biçilmiş kaftan adeta. Film artık sona yaklaştığında bu iki farklı adamın kurduğu dostluğun nasıl nihayetleneceğine dair iki olası seçenek duruyor. Bu yol ayrımı, filmi o hüzünlü gerçeklikten uzaklaştırmayarak üzerine düşeni yapıyor. Coğrafyası dışında bir westernin sahip olduğu her şeyi bünyesinde barındıran Loin des hommes, üstüne bir de bu tip westernlerin vazgeçilmez isimlerinden Nick Cave ve Warren Ellis ikilisinin müzikleriyle içeriği en iyi şekilde tamamlıyor. Venedik, Bükreş, Roma, Münih, Norveç gibi ülkelerin festivallerinden ödüllerle ayrılan film, sayısız yol filmi arasında üst sıralarda anılması gerekenlerden biri.

24 Mayıs 2019 Cuma

Respire (2014)


Yönetmen: Mélanie Laurent
Oyuncular: Joséphine Japy, Lou de Laâge, Isabelle Carré, Claire Keim, Radivoje Bukvic, Roxane Duran, Thomas Solivérès
Senaryo: Julien Lambroschini, Mélanie Laurent, Anne-Sophie Brasme
Müzik: Marc Chouarain

De battre mon coeur s'est arrêté (2005), Je vais bien, ne t'en fais pas (2006), La chambre des morts (2007), Paris (2008), Le concert (2009), Et soudain tout le monde me manque (2010) gibi Fransız filmlerinin, Inglourious Basterds (2009), Beginners (2010), Now You See Me (2013) gibi Hollywood yapımlarının başarılı oyuncusu Mélanie Laurent, 10 parmağında 10 marifet bir insan. Üç uzun metraj senaryosu, beş uzun metraj yönetmenliği, 2011 tarihli En t'attendant adında bir albümü var. 36 yaşındaki aktris, girdiği her işin altından başarıyla kalkan, üretken, çalışkan ve tutkulu kişiliğini ortaya koyan yapısıyla her geçen gün kendine biraz daha hayran bırakıyor. Anne-Sophie Brasme romanından, bir başka Fransız oyuncu olan Julien Lambroschini ile birlikte senaryosunu yazıp kendisinin yönettiği Respire (Breathe), Laurent'in kamera arkasındaki en iyi filmlerinden biri. 17 yaşındaki güzel, iyi huylu, nazik, çalışkan, biraz da içe dönük lise öğrencisi Charlie ile okula yeni gelen asi ruhlu Sarah arasındaki dostluğu irdeleyen Respire, bir büyüme hikayesi görüntüsünde çok boyutlu bir psikolojik gerilim/dram kimliği taşıyor.

Ebeveynleri ayrılığın eşiğinde olan, ama yine de sakin, hüzünlü, genel anlamda pozitif bir ruh haline sahip Charlie, birgün okula yeni kaydolan, buna rağmen girişkenliğiyle herkesle hemen kaynaşan Sarah ile tanışıyor. Annesinin uluslararası bir sivil toplum örgütünde çalıştığını, bu yüzden ülke ülke gezdiğini, bu okula Nijerya'dan geldiğini söyleyen Sarah, kısa sürede Charlie ile yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bir arkadaşlık kuruyor. Charlie ve annesi, aile dostlarıyla birlikte birkaç günlüğüne Azizler Yortusu tatiline giderken, annesinin ülke dışında olduğunu söyleyen Sarah da onlarla gidiyor. Ama yaşından fazla tavırlar sergilemeye, bir süre sonra Charlie yerine orada bulunan yetişkinlerle vakit geçirmeyi tercih edince, hele de içkili oldukları bir gece yaşadıklarının ardından, tekrar normal hayatlarına döndüklerinde ilişkileri eskisi gibi olmuyor. Charlie'ye karşı tavır alan, onu ezik görmeye başlayan, onun hayatına istediği gibi girip çıkma hakkını kendinde bulan Sarah, böylesi yakın bir dostluğa (hatta muğlak bir duygusal yakınlığa) kendini kaptıran Charlie'nin naif kişiliğini suistimal etmekten çekinmiyor. Paylaştıkları sırları başkalarına anlatarak, yalanlar söyleyip iftiralar atarak, türlü zorbalıklar yaparak Charlie'yi yıpratmak istiyor. Sarah'nın bu davranışları kadar, Charlie'nin tepkisizliği veya yerinde veremediği tepkileri de seyircide ayrıca öfke yaratıyor.


Mélanie Laurent, sakin ama akıcı bir tempoyla bu küçük gibi görünen ergen anlaşmazlığını seyirci için içinden çıkılması güç bir sinir harbine çevirmekte çok başarılı. Sarah'nın kötücüllüğü ile Charlie'nin fazla iyi kalpli oluşu arasında orta yolun bulunmasına müsaade etmeyerek gerilimi hep diri tutuyor. Güçlünün zayıfı ezmesi, kendi çıkarları için kullanması, zalimken mağduru oynaması, zayıfın ise körleşmeye gönüllü bir saflıkla buna izin vermesi, öteki yanağını çevirmesi, karşı tarafın anladığı dilden konuşamaması, var olan evrensel politik iklimin, toplumsal kaygan zeminlerin küçük bir özeti gibi adeta. Laurent ve Lambroschini, romana sadık kaldıkları ölçüleri yer yer belli etseler de, romanın bu karmaşık ergen tutumlarını çok daha derinlemesine etüt etmiş olması beklenir. Film ise, bağımsız bir festival yapımı mütevaziliğinde, ama güçlü etkiler bırakması kaçınılmaz psikolojik gerilim detaylarını iyi kullanan bir yapıda.

Charlie ve Sarah arasındaki dinamikler değiştikçe, filmde ergenlikte yaşanan duygu dengesizliklerine ne kadar doğru yaklaşıldığı görülebiliyor. Birgün birbirinin boğazına sarılan, ertesi gün sarmaş dolaş olan, birbirini başka arkadaşlarından kıskanan, özellikle kıskandırmaya çalışan, yaşça büyük insanlarla vakit geçirerek arkadaşını küçük gören, ailesiyle ilgili yalanlar söyleyerek çevresi tarafından kabul görmeyi bekleyen ergenlik bilmecesine dair pekçok şeyi bu ilişkide de bulmak mümkün. Sarah, kendine yarattığı bu suni çevre ile nefes alırken, Charlie'nin sık sık nefesinin kesilmesi astım hastalığından fazla anlamlar taşıyor. Genç oyuncular Joséphine Japy ve Lou de Laâge, hem yüz ifadeleriyle, hem de zıt karakterlerini en iyi şekilde temsil eden performanslarıyla filmi birlikte sırtlıyorlar. Mélanie Laurent, basit gibi görünen bu sancılı büyüme hikayesini biraz muğlaklık da katarak boyutlandırma becerisiyle yönetmenlik teki olgunluğunu gösteriyor. Finalde filmin ismine yapılan göndermenin gücü ise, aslında bitmemiş, bittiği noktada tekrar başlayacak başka bir filmin zihinlerde canlanmasını sağlıyor.

16 Mayıs 2019 Perşembe

Grüsse aus Fukushima (2016)


Yönetmen: Doris Dörrie
Oyuncular: Rosalie Thomass, Kaori Momoi, Nami Kamata, Moshe Cohen, Honsho Hasayaka, Aya Irizuki, Thomas Lettow
Senaryo: Doris Dörrie
Müzik: Ulrike Haage

Yaptığı bir hata yüzünden evliliğin eşiğinden dönen genç Marie, yaşadığı derin acıyı bastırmak için ilginç bir yol seçer. Başkalarının da kendisi gibi, hatta kendisinden daha güçlü acılar yaşadığına tanık olmak, böylece biraz olsun kendini iyi hissetmek istemektedir. Bu vesileyle 2011 yılında Japonya'nın Fukushima bölgesinde yaşanan nükleer felaketin kurbanlarına moral vermeyi amaçlayan Clowns4Help isimli küçük gruba katılır. Burada yaşayanlar genelde köklerinden ayrılamamış ya da ayrılmak istememiş yaşlı insanlardır. Bütün gün sıkıcı aktivitelerle bu insanları neşelendirmeye çalışan Marie, bu işin kendisine göre olmadığını anlayıp oradan ayrılmaya karar verir. Son gün, bir arkadaşının arabasının anahtarlarını alıp kendisini harabeye dönmüş evine bırakmasını isteyen bir yaşlı kadına yardım eden Marie, bu kadından çok etkilenip son anda dönmekten vazgeçer ve kadının evine gidip ona toparlanmasında yardımcı olmak ister. Bu inatçı ve huysuz kadın, Fukushima’nın son geyşası Satomi’dir.

Männer, Happy Birthday Türke!, Keiner liebt mich, Kirschblüten - Hanami gibi filmlerin tecrübeli Alman yönetmeni Doris Dörrie'nin yazıp yönettiği Grüsse aus Fukushima, farklı coğrafyalardan iki bezgin kadının hayata karşı yeni bir başlangıç yapma gayretleri üzerine küçük ama etkileyici bir dram. Sonradan itiraf edeceği bir hatası yüzünden sevdiği adamdan ayrılmak zorunda kalan genç Marie ile, büyük bir felaket geçirmiş, bu esnada trajik biçimde genç geyşa öğrencisinin ölümüne tanık olmuş 60'lı yaşlarındaki Satomi arasında kurulan beklenmedik dostluğu, bu iki kadının bir yoldaşa duydukları ihtiyaç duygusu üzerinden ağır ağır kuran film, kendine çizdiği yolu kendi mütevazi detaylarıyla örüyor. Satomi’nin evini derleyip toparlamak için iki kadının işbirliği içinde çalışmalarıyla sakin bir rutin belirleyen Doris Dörrie, küçük dokunuşlarla bu rutini elinden geldiğince çeşitlendirmeye, bunu yaparken de doğallıktan sapmamaya çalışıyor. Marie ve Satomi arasında başlangıçta yaşanması beklenen anlaşmazlığı çok büyütmeden ve uzatmadan, asıl meselelerine daha fazla vakit ayırmak istiyor.


Asıl meselelere gelirsek, farklı kültürlerden gelen, farklı nedenlerle aynı coğrafyada yolları kesişmiş iki kadın olarak Marie ve Satomi'nin yeni bir başlangıç sayılabilecek yerleşmeleri esnasında, hem kendilerini, hem de birbirlerini iyileştirme sürecini izliyoruz. Bu süreç, Dörrie'nin Marie aracılığıyla Japon görgü kurallarına, geyşa kültürüne küçük ve mütevazi seyahatlerini de beraberinde getiriyor. Ama bu iki farklı kadın hikayesinin kesiştiği yerde bu batıdan doğuya bakışın pek bir önemi kalmıyor. Zira gerek büyük bir felaketin, gerekse özel hayata dair sorunların Marie ve Satomi’de açtığı yaraların kıymeti ancak paylaşıldığı zaman değerleniyor. Dörrie, İngilizce olarak anlaştırdığı karakterlerini diyaloğa boğmayıp, az ama öz paylaşımlarla birbirlerine yakınlaştırıyor. Fukushima’da yaşanan felakette hayatlarını kaybedenlerin hayaletlerinin ziyaretleri de (filmin doğal tonuna pek uymasa da) Satomi’nin geçmişiyle yüzleşme noktasında duyulan eksikliği doldurma çabası olarak görünüyor.

Satomi, dramatik açıdan Marie'ye göre biraz daha itina gösterilmiş bir karakter sayılabilir. Ama Marie'nin itinasız görünme sebebi büyük oranda onu Fukushima'ya sürükleyen nedenlerin iyi işlenmemiş olması. TV filmlerinde pişmiş genç oyuncu Rosalie Thomass'ın çok iyi performansına bakarak iyi kalpli, hüzünlü, fakat bir o kadar da hayata tutunmak için çabalayan Marie'nin başına bir aldatma hikayesinden çok daha fazlasının gelmiş olması gerekli diye düşünebiliyoruz. Thomass'ın karşısında ise 70'li yılların başından beri oyunculuk yapan 1952 doğumlu aktris Kaori Momoi bulunuyor. Onun güven veren performansı Satomi’nin güçlü karakterini ete kemiğe büründürmekte hiç zorlanmıyor. Japon kültürüne ayrı bir ilgi duyan Doris Dörrie, 2008 tarihli Kirschblüten - Hanami'den yıllar sonra Grüsse aus Fukushima ile yine kültürel farklılıkların engel teşkil etmediği ortak insani duyguları sırtlanıyor. Filmi önce renkli çekmek isteyen, ama Fukushima’da yerin ve göğün aynı renkte olduğunu, siyah beyaz çekmenin daha iyi olacağını söyleyen Dörrie, bu hikayenin hüznünü, çiğ ve sakin atmosferini betimlemek için doğru bir karar verdiğini gösteriyor.

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Avengers: Endgame (2019)


Yönetmen: Anthony Russo, Joe Russo
Oyuncular: Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Chris Evans, Benedict Cumberbatch, Mark Ruffalo, Scarlett Johansson, Jeremy Renner, Josh Brolin, Brie Larson, Tom Holland, Chris Pratt, Zoe Saldana, Dave Bautista, Chadwick Boseman, Paul Rudd, Elizabeth Olsen, Sebastian Stan, Pom Klementieff, Don Cheadle, Anthony Mackie, Evangeline Lilly, Tessa Thompson, Rene Russo, John Slattery, Tilda Swinton, Jon FavreauKaren Gillan, Tom Hiddleston, Letitia Wright, Danai Gurira, Benedict Wong, Gwyneth Paltrow, Hayley Atwell, Michael Douglas, Robert Redford
Senaryo: Christopher Markus, Stephen McFeely
Müzik: Alan Silvestri

Infinity War sonrası Thanos'un bütün güç taşlarını üstüne dizdiği Sonsuzluk Eldivenini takıp parmak şıklatarak evrenin yarısının küle dönüştürmesi ile dünya büyük bir yıkıma uğramıştır. Avengers ekibinden hayatta kalan Captain America, Black Widow, Bruce Banner ve Thor kayıpların yasına ve başarısızlıklarının derdine düşmüşlerdir. Tony Stark ve Nebula, kontrol edemedikleri, içinde bir günlük oksijen kalmış bir uzay gemisinin içinde, uzay boşluğunda sürüklenmektedirler. Eşi ve çocukları bu yıkımda küle dönen Clint Burton / Hawkeye ise kendini dünyada hayatta kalmış kötüleri cezalandırmaya adayarak acısını bastırmaya çalışmaktadır. Captain Marvel da ortaya çıkıp ekibe faydalı bir iş yapar ama artık ortada yeniden ekip oluşturacak bir birlik, uğruna savaşılacak bir amaç kalmamıştır. Herkes kendi yoluna gider. Aradan 5 yıl geçtikten sonra birgün Kuantum Bölgesi'nden çıkmanın bir yolunu bularak 5 yıl sonrasında bir depoda ortaya çıkan Scott Lang / Ant-Man, vakit kaybetmeden Captain America ve Black Widow'u bularak onları zamanda geri gidip yaşananları değiştirebileceklerine dair ikna eder. Bu yeni ümit sayesinde hem kendi dostlarını, hem de dünyada yaşanan kayıpları geri getirebileceğini düşünen bu üçlü her biri bir yana dağılmış Avengers kahramanlarını bu risklerle dolu plana katmak isterler. Ancak aradan geçen zaman, onların hayatlarında büyük değişikliklere sebep olmuştur. Önce bu ekibi toplamak, sonra tek seferlik olmak üzere geçmişe dönmek, bu sürede kesinlikle hayatta kalmak, 6 adet sonsuzluk taşını en başta bulundukları yerden alıp dönmek hiç de kolay değildir.

Avengers: Infinity War ekibinin neredeyse tamamı, uzun bir ara vermeyip hemen bir sene sonra Endgame ile 11 yıllık Marvel destanının sonuna gelmiş bulunuyor. Her film, her karakter, hatta bir önceki Infinity War bile Endgame'de son halini alacak, misyonlarını tamamlayacaklardı. Bunun senaryo ekibine ve yönetmenler Anthony ve Joe Russo kardeşlere yüklediği devasa sorumluluk, epik finalin ilk ayağı Infinity War ile hakkı verilerek yerine getirilmişti. Infinity War, MCU itibarına zarar vermemiş, tam tersi onu yücelterek kendi misyonunu fazlasıyla tamamlamış ama öte yandan göreceği en büyük tehlike ile tanıştırmış, hüzünlü sonuyla topu Endgame'e atmıştı. 7'den 70'e hayran kitlesinin çizgi romana veya sinematik evrene dayalı teoriler geliştirmesine zemin hazırlamıştı. Endgame bu teorilerden büyük bir kısmını çeşitleyip detaylandırarak doğrulasa da, özellikle karakterler üzerinde yaptığı oynamalarla "kendi ezberlerimi ancak ben bozarım" haklı gururunu yaşayan bir film olmuş.

Infinity War'un sonunda bir amblem ile duyurulduğu üzere Captain Marvel'ın oyuna dahil edilecek olması, bu evren hayranları arasında büyük infial yaratmıştı. Böylece Endgame öncesi onu biraz tanıtmak, hatta parlatmak gerekiyordu. Bu sebeple biraz da apar topar Captain Marvel solosu dolaşıma sokuldu. Düşük bütçeli bağımsızlar ve dizi bölümleri dışına çıkmamış Anna Boden - Ryan Fleck ikilisinin yazıp yönettiği filmin çok iyi eleştiriler almaması, Oscarlı Brie Larson'ın Carol Denvers rolüyle tam benimsenememiş olması, belki de en önemlisi bu filmin iki aşamalı Avengers finalinin arasında gösterime girmesi ve beklentilerin altında kalması, Endgame'de beklenen Captain Marvel atağını biraz sönük kılıyor. Belki de en güçlü Avenger olarak bilinen Captain Marvel'ın yolculuğu Iron Man, Thor, Captain America veya ilk Avengers filmi civarlarında bir şekilde başlatılmalı, orta karar bir solo film ile Endgame'e monte edilmemeliydi. Endgame'de o kadar kalabalık bir kadro, o kadar çok halledilmesi gereken mesele var ki, Captain Marvel bu yoğunlukta bir ayrıntı olarak kalıyor. Evrenin yarısı yok olmuşken, hayatta kalanlar bir şekilde tutunmaya çalışırken, iki solo film ile temelleri atılmış, büyük final için teorilerin vazgeçilmezi haline gelmiş Ant-Man'in ortaya çıkıp Kuantum kartını oynamasıyla zamanda yolculuk ihtimali belirmesi, bir anda tüm umutları yeşertiyor.


Zamanda yolculuğun bir ihtimal olmanın ötesinde, risklere sahip gerçekleştirilebilecek bir hamle olduğu, filmin kendi kurmaca bilimselliği dahilinde süratle mümkün kılınıyor. Yapılan komik deneyler, Tony Stark'ın bir gecede olayı çözmesi, özel kıyafetlerin ortaya çıkması vs. bizi Endgame'in ilk aşamasına ışınlamak için hemen geçilmesi gereken detaylar. Tabii onun öncesinde 5 yıl sonrasında bambaşka birer bireylere dönüşmüş olan Thor ve Hulk'ın komik, Hawkeye'ın dramatik yuvaya dönme serüvenlerini izliyoruz ki, "5 yıl sonra ekibi yeniden toplamak" denince akla bir soygun filminin motivasyonu gelmese olmaz. İkişerli takımlar halinde zamanda yolculuk edip 6 taşı çalarak geri dönmek fikri de zaten o soygun fikrini taşıyor. Taşların bulundukları lokasyonlara göre hangi zaman, nereye gidileceği belirlendikten sonra iç içe geçmiş "taş çalma" maceraları izliyoruz. Bunlar aynı zamanda Endgame'in adının hakkını verircesine, 11 yıl 22 filmlik geçmişle, henüz ölmemiş olanlarla, hatta birebir kendileriyle yüzleşecekleri yolculuklar olarak tasarlanmış ki, böylece flashback kasmaktan kurtulup, direkt flashback içine konuşlanmak suretiyle bu görkemli geçmiş yad edilmiş. Ancak bu yad ediş ile soygunun kendisi unutulmayıp, bir senaryo başarısı olarak geçmiş ve gelecek gayet iyi harmanlanmış.

Bu Back To The Future ve türevlerine (hatta Hot Tub Time Machine'e bile) yapılan atıflar bir yandan filmin komedi/macera yönünü parlatırken, bir yandan da hüzünlü buluşmalarla, dramatik yüzleşmelerle kendi dengesini yaratıyor. Tek amaç, Thanos'tan önce taşlara sahip olup Infinity War'un sonucunu değiştirmek, kayıpları geri getirmek (ya da bir şekilde hiç kaybolmamalarını sağlamak) olunca, bu evrenin en kudretli kötüsü Thanos'un eli de armut toplamayacak elbette. Onun bu zaman soygunu ve yeniden tüm taşlara sahip olma oyununa dahil olması için senaristlerin eli de armut toplamıyor. Filme saklanması gereken yüzlerce ayrıntı, beklenen o destansı savaş, o savaşın içinde her karakterin adeta geçit töreni yapıp kendi hünerlerini sergileyeceği sekanslar, bu evrende iyi kötü 11 yıl geçirmiş, bağ kurmuş seyirci için tüyleri diken diken eden süper kahramanlıklar birbirini izliyor. Evet bunlar uçan, şimşekler saçan, büyüyen, bir yumrukta onlarca düşmanı deviren karakterler. Ama tüm bu süper güçlerin, o görkemli ve çok fonksiyonlu kostümlerin altında yatan insanı da bu 11 yılda sık sık gördük. Endgame, o insanların süper güçleri ve kostümleri dışında, mutluluğu ve acıyı paylaşmalarını da kutsayarak misyonunu tamamlıyor. Belki de onları birer insan olarak hep birlikte görmenin anlamı çok daha anlamlı. Bazılarının misyonu tamamlandı, bazılarının maceraları devam edecek. Ama Infinity War ve Endgame ile bir devir kapandı. Böyle bir devir kapanacaksa tam da mutluluğun, hüznün, huzurun, kahramanlığın, kayıpların birbirine girdiği bir şekilde kapanmalıydı.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Anime nere (2014)


Yönetmen: Francesco Munzi
Oyuncular: Fabrizio Ferracane, Marco Leonardi, Peppino Mazzotta, Giuseppe Fumo, Barbora Bobulova, Anna Ferruzzo, Vito Facciolla, Pasquale Romeo, Aurora Quattrocch
Senaryo: Francesco Munzi, Maurizio Braucci, Fabrizio Ruggirello, Gioacchino Criaco
Müzik: Giuliano Taviani

Yıllar önce çoban olan babaları kan davası yüzünden katledilmiş üç kardeşten Luigi, Milano'da uyuşturucu işine girmiş, mafya aleminde isim yapmış bir adamdır. Hali vakti yerinde bir iş adamı olan, evli ve bir çocuk babası kardeşi Rocco da işlerin perde arkasındadır. Öte yandan en büyükleri Luciano ise köklerini terk etmeyip, doğup büyüdüğü bir Milan köyünde çiftçilikle uğraşmaktadır. Luciano'nun oğlu Leo, amcası Luigi'ye hayrandır ve yaşadığı köyden kurtulup onun gibi bir gangster olmak istemektedir. Köyde tartıştığı bir gencin mekanına gece pompalı tüfekle ateş açtıktan sonra Luigi amcasının yanına, Milano'ya kaçar. Bu olayın ardından köyün bir diğer mafya ailesi, oğlu Leo'nun özür dilemesi için Luciano'yu uyarır. Köyün saygın ve güçlü ailelerinden Talluraların desteğini de alarak hasımları olan Barreca'ya karşı güçlenmek  isteyen Luigi, köyde büyük bir aile buluşması planlar. Bu buluşma hiç de umulduğu gibi olmayacaktır.

Gioacchino Criaco'nun romanından Francesco Munzi, Maurizio Braucci, Fabrizio Ruggirello üçlüsünün senaryolaştırdığı, Munzi'nin yönettiği Anime nere (Black Souls), bir güç ve erkeklik simgesi olarak mafya olgusuna yaklaşımıyla dikkat çeken, 2014 Venedik Film Festivali'nde En İyi Film ve Yönetmen olmak üzere dört ödül kazanan bir suç dramı. Güç ve huzur arasında bölünmüş geniş bir ailenin, hem kendi içinde yaşadığı, hem de asla sonu gelmeyen kan davası geleneğinin yarattığı sorunlarla boğuşmasını yalın bir üslupla ele alan film, bu çıkışsızlığın bilinciyle seyirciye yalan söylemeyerek, gereksiz pozlar vermeyerek tüm kötümserliğini hissettiriyor. Trajik bir baba kaybı yaşadıktan sonra büyüdükçe hepsi kendi gideceği yolun seçimini yapmış olan kardeşler hikayesi, hayatın içinden çıkmış bir hikayeler bütünü olduğu için kimseye yabancı değildir. Luigi ve Rocco'nun aksine mafyaya bulaşmamayı, köyünde hayvanlarıyla birlikte huzurlu bir hayat yaşamayı tercih eden Luciano, filmin dramatik merkezini oluşturuyor. Ailenin en büyük erkeği olarak, kontrolü dışında bu ailenin gözlerinin önünde erimesine seyirci kalmak zorunda kalıyor. Bu yüzden oğlu Leo'nun su yolunda heba olmaması için çırpınıyor.


Ne var ki mafya düzenini aile gelenekleriyle bir tutan bu aile yapısı, gerçek gücü, saygıyı, erkek olmayı bu illegal yapılanma bünyesinde tanımlamaktan kurtulamıyor. Bu ailede büyüyen çocuklar için de uzlaşma yerine göz dağı, elindekiyle yetinme yerine açgözlülük, hoşgörü yerine şiddet ön plana geçiyor. Leo, çiftçi babası Luciano'nun değil, gangster amcası Luigi'nin aileye saygınlık getirdiğine inanıyor. Onuruyla huzurlu bir yaşam sürmek için kirli işlerden uzak durmak isteyen Luciano'nun kendi öz oğlu tarafından bile hakir görülmesi, bu çarpık düzenin kaçınılmaz getirilerinden biri. Bir diğer kaçınılmaz da, kelle koltukta bir yaşam ki, savunduğunuz değerler ne kadar ulvi olursa olsun, suçtan, kötülükten ne kadar kaçarsanız kaçın, Luciano gibi geniş ailenizde yalnız kalmışsanız bunlardan uzak kalmanız o kadar zordur. Yanlış seçimler, çoğu zaman acı bedelleriyle beraber gelirler.

Gioacchino Criaco romanı ve Francesco Munzi filmi, İtalyan mafya ailesi düzeninin çürümüşlüklerini abartılı top tüfek hengamesine bulamadan, bu ailenin kendi sakat dinamiklerinin birer birer yıkılışıyla betimliyor. Sadece geçmişe dayalı bir kan davasına değil, yaşanılan bu bıçak sırtı hayatın vahşi doğasında bulunan ihanetlere, ikiyüzlülüklere, gücün yanında yer almak uğruna başvurulan sahteliklere, nereden geleceği belli olmayan tehlikelere de atıfta bulunuyor. En önemlisi de, onuru, dürüstlüğü, güçlü olmayı, erkekliği bu suç kültürüyle yeniden tanımlayarak aklamanın açacağı derin yaraları gözler önüne seriyor. Beklenmedik ama kesinlikle güçlü finaliyle de mutlu sonla bitmesi imkansız bu dramlar silsilesini ustaca trajediye dönüştürüyor. Marco Leonardi, Peppino Mazzotta, Barbora Bobulova gibi güçlü İtalyan oyuncular arasında Luciano'nun yorgunluğunu, çaresizliğini, o çaresizliği dönüştürme çabasını çok iyi yansıtan Fabrizio Ferracane'nin performansı haklı olarak öne çıkıyor. Anime nere, dokusu, temposu ve gerilimiyle mafya filmleri türüne farklı açılardan bakabilen tarz sahibi bir yapım.

30 Nisan 2019 Salı

Napszállta (2018)


Yönetmen: László Nemes
Oyuncular: Juli Jakab, Vlad Ivanov, Evelin Dobos, Julia Jakubowska, Benjamin Dino, Christian Harting, Mónika Balsai, Judit Bárdos, Levente Molnár
Senaryo: László Nemes, Clara Royer, Matthieu Taponier
Müzik: László Melis

1914'te patlak veren I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde, 1913 yılında Budapeşte'de geçen Napszállta (Sunset), henüz 2 yaşındayken ebeveynlerini kaybetmiş, yıllar sonra bir genç kız olarak başkente dönen Írisz Leiter'in izini süren bir dram. Ölümünden önce ailesine ait olan seçkin bir şapka mağazasına gelen Írisz, burada iş bulup çalışmak istemektedir. Mağazayı aileden devralan Oszkár Brill, Írisz ile karşılaşınca hayalet görmüş gibi olur. Aradan geçen yıllardan sonra Leiter ailesinden birini görmeyi beklememektedir. Sadece o değil, karşılaştığı herkes Írisz'den rahatsız olmuşa benzemektedir. Írisz'den bir an önce kurtulmak isteyen Brill, ona mağazada iş olmadığını, uygun pozisyon bulduğunda onu çağıracağını söyleyerek ertesi gün onu göndermek ister. Ama gece Gaspar adlı bir arabacı Írisz'in odasına zorla girerek onun bir erkek kardeşi olduğunu söyler. Kayıtlarda kardeşi olup olmadığını öğrenmek için eski okuluna giden Írisz, başta hoş karşılanmasa da, oranın yetkilisi tarafından adının Kálmán olduğunu öğrendiği ağabeyinin varlığından haberdar olur. Üstelik şehirde Kálmán'ın varlıklı bir adamı öldürüp cesedini parçalara ayırdığına dair iddiaları duymayan yok gibidir. Böyle bir ortama bir Leiter olarak gelmiş olmasının zorluğuna rağmen şehirden ayrılmayan Írisz, ağabeyi Kálmán'ı bulmak için sırlar ve tehlikelerle dolu bir maceraya atılır.

2015 yılındaki ilk filmi Saul fia ile olağanüstü bir başarı elde eden László Nemes'in, Clara Royer ve Matthieu Taponier'in yardımlarıyla senaryosunu yazdığı, Saul fia'daki tarzına yakın bir biçimle yönettiği Napszállta, ilk film kadar ödül ve adaylıklar almamış olsa da yine üstün bir yönetmenlik anlayışıyla kotarılmış bir yapım. Saul fia ile karşılaştırılacak çok fazla ortak noktası, aynı zamanda ayrılan yönleri var. Nemes nasıl ki ilk filminde seyirciyi Saul'a adeta zincirlediyse, Napszállta'da bizi Írisz'den bir an olsun ayırmıyor. Nemes'in Írisz'in önünden, daha çok da arkasından takip ettiği kamerasıyla çevrede olup bitenlere onun açısından bakmamız yönünde dayatmaları sürüyor. Hatta yine sık sık alan derinliği sağlanarak filme, olaylara, kişilere tamamen Írisz gibi yabancılaşmamız, yalnızlaşmamız isteniyor. Karakterin zihnine hapsolmak, onun düştüğü gizemin içinde kaybolmak, sorulara onların içine hesapsızca dalarak cevap aramak için muazzam bir yöntem. Ancak film, Saul fia'dan farklı olarak Írisz'in çevresine de geniş olarak bakan, diğer karakterlerini daha somut tamamlayıcılar olarak belirleyen bir yapıda. Saul fia'yı tanımlamak için başka filmlerden örnekler vermekte zorlanırken, Napszállta'yı sürükleyici bir polisiye/gizem romanı uyarlamasına veya sürprizlerle dolu bir film noir örneğine benzetmek mümkün.

Karakter olarak Saul ve Írisz arasında da önemli benzerlikler mevcut. Her ikisinin de bir amacı var ve o amaç uğruna gözlerini karartmış vaziyetteler. Írisz ölümüne inatçı bir kadın. Başlangıçta ailesinin kurduğu Budapeşte'nin en popüler şapka mağazasının varisi olmasına rağmen, birden ortaya çıktığında hiçbir şeyi eskisi gibi bulamayacağını biliyor. Hatta hiç para almadan bile mağazada çalışmaya, şapka tasarımı yapmaya razı. Fakat ne zaman ki bir ağabeyi olduğunu öğreniyor, ailesiz geçen yıllarının acısına istinaden kendisini Kálmán'ı bulmaya adıyor. Ne var ki kötü şöhretli Kálmán'ı arama yolunda önünde türlü engeller var. Bu şöhret yüzünden şehre geldiği andan itibaren karşılaştığı herkesin ona yaklaşımı, bırakalım yaklaşımları, sadece bakışları bile olağanüstü tekinsiz bir atmosfer oluşmasına sebebiyet veriyor. Bu süreç boyunca itilip kakılıyor, horlanıyor. Ama bir yandan da yine o şöhret yüzünden insanların çekindiği biri haline geliveriyor. Özellikle Brill, önce göndermek istediği Írisz'in inadı neticesinde onu yakınında tutmak istiyor. Kálmán'ın nerede olduğu, sözü edilen cinayeti işleyip işlemediği, işlediyse bunun nedeni, öldürülen adamın yaslı eşi olan Kontes Rédey, kontesin ilişkide olduğu Otto von König adındaki Avusturyalı bir adam, eskiden mağazanın atölyesinde çalışmış ve tuhaf biçimde kaybolmuş Fanni adlı bir kız, çok şey bilen ama bir türlü Írisz'e söylemeyen Andor isimli genç işçi, atölyede çalışan kızlardan birini düzenli olarak seçilmiş kişi olarak belirleyip onunla ne yaptıkları belli olmayan bir grup soylu erkek gibi çeşitli gizemleri Írisz'in etrafına ören senaryo, Nemes'in orijinal yönetim tarzı karşısında çok fazla söz sahibi sayılmaz.


Haliyle tüm bu tekinsiz çevre düzenini ana akım bir polisiye gerilim gibi değil, Írisz'in gözükaralığının, inatçılığının, konuşkan olmayan mizacının, anlamlı yüzünün detaylarında vücut bulan tek planlarla, aktüel kamera hareketleriyle izliyoruz. Yapmaması söylenenleri yapan, gitmemesi söylenen yerlere giden, bu yüzden başına türlü işler gelen Írisz'in bu inatçılığı, merakı ve korkusuzluğuna yapılan ısrarlı vurgular, bir süre sonra onun aslında bu duygulardan beslenen, onların müptelası olmuş bir kadın olduğu düşüncesini yerleştiriyor. Nitekim filmin ana gövdesinden kopmuş olağanüstü final sahnesi bu düşünceyi iyice sivriltiyor. Belki Nemes'in vurgulamak istediği başka şeyler de vardır. Ama sırf bunun altının çizilmesi bile filmi yüksekte asılı tutmaya yetiyor. Artık her sahnede yakın plan gördüğümüz, peşinden oradan oraya savrulduğumuz Írisz'in zihnine o kadar yerleşmiş oluyoruz ki, donuk yüz ifadesindeki korku, endişe, hüzün bile ayıklanabilir hale geliyor. Belki de ayıklanabildiği illüzyonuna kapılıyoruz. Nemes, Saul fia'da nasıl ki Géza Röhrig'in donuk ifadelerinden faydalandıysa, burada da genç oyuncu Juli Jakab'ın içinde oyunculuk namına ne varsa adeta tırnaklarıyla kazıyıp çıkarmış. İki filminde de öyle başrol oyuncuları seçmiş ki, başlarına ne gelirse gelsin, gerekli tepkiyi verdikten sonra tekrar o ürkütücü donuk doğallığa geri dönmesine ve bu sayede o karakterin bu donukluğu altında yatan derinliğine seyircinin daha kolay ulaşmasına olanak tanımış.

Bir an bile sırıtmayan sanat yönetimi, döneme dair titiz kostüm ve mekan detayları, Saul fia'yı andıran "dar alanda kalabalık figürasyon" zenginliği, Nemes'in Sual fia'da da birlikte çalıştığı Mátyás Erdély'nin görüntü yönetimi, 12 Şubat 2018'de hayatını kaybeden László Melis'in filmin ruhuna uygun, hatta zaman zaman fabrika sirenlerini andıran tema müzikleri bu harikulade ikinci filmin diğer olumlu yönleri. Tabii Napszállta sırf olumlu yönlerle dolu bir film sayılmaz. Yer yer ağırlaştığı, odak noktalarından uzaklaşıp dağınıklaştığı, bazı noktaları yeterince açıklığa kavuşturmadığı, yarık kalmışlık duygusu verdiği anlar yok değil. Olağanüstü diye nitelediğimiz final sekansının herkesi tatmin etmeyebilecek veya anlam yüklenemeyecek olma ihtimali de bir gerçek. Ama bir filme yüklediklerimizden memnun kaldığımız sürece sorun kalmıyor. László Nemes'in biraz da üzerimize yıktığı bu sorumluluk, her iki filminin odak noktası iki karakterinin üzerine yıktıklarının yanında hiç sayılır. Onlar gerçekten yaşayan, kan, ter içinde ölüm korkusunu yegane amaçları uğruna ötelemiş çok özel tasarımlar. László Nemes'i bundan böyle hep bu stilize anlatımla ve mikroskop altına alınmış tek bir karakter eşliğinde filmlerle mi izleyeceğiz bilinmez. Ama ilk iki filminde hem aynı kalabilmiş, hem de bir o kadar fark yaratabilmiş yönetmenlerden biri olduğunu var sayarsak, bu hiç şikayet edilecek bir şey olmaz.