2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2026 Pazar

The Truth Beneath (2016)

 
Yönetmen: Lee Kyoung-mi
Oyuncular: Son Ye-jin, Kim Joo-hyuk, Kim So-hee-I, Choi Yu-hwa, Shin Ji-hoon-I, Kim Min-jae
Senaryo: Jeong Seo-kyeong, Jeong So-yeong-II, Kim Da-young, Lee Kyoung-mi, Park Chan-wook
Müzik: Jang Young-gyu

Milletvekili adayı Jong-chan’ın seçim kampanyasının başladığı gün lise ögrencisi kızı Min-jin ortadan kaybolur. İlk olarak Jong-chan’ın seçim rakibinden şüphelenilir. Anne Yeon-hong başlangıçtaki şoku atlattıktan sonra bir dedektif gibi olayın arkasındaki gerçekleri araştırmaya başlar. Araştırdıkça da hem ailesi hem de Min-jin'in çevresi hakkında sarsıcı detaylarla karşılaşır. Beş kişiden oluşan senaryo ekibinde filmi yöneten Lee Kyoung-mi ile birlikte Park Chan-wook'un da yer aldığı The Truth Beneath, ilk bakışta klasik bir “kayıp çocuk” hikayesi gibi görünse de kısa sürede aile içindeki sırların, toplumsal baskıların, siyasi ikiyüzlülük ve hırsın ön plana çıktığı bir dram/gerilim olduğunu ilan ediyor. Güney Kore sineması, intikam temalı gerilimler, romantik komediler, tarihi dramlar kadar, psikolojik gerilim ve toplumsal eleştiriyi bir araya getiren yapımlarla da konum belirlemiş bir yelpazeye sahip. The Truth Beneath de bunlardan biri. Lee Kyoung-mi, amaçladığı gerilim tonunu alışıldık aksiyon sahneleriyle değil, huzursuzluk yaratan sessizlikler, dar mekan kullanımı ve karakterlerin psikolojik çöküşü üzerinden kuruyor. Böylece izleyiciyi sürekli tedirgin eden bir atmosfer yaratıyor. Filmin renk paleti çoğunlukla soğuk tonlardan oluşuyor. Bu tercih, hikayedeki duygusal mesafeyi ve huzursuzluğu destekliyor. Kamera kullanımı da oldukça kontrollü ve yakın plan çekimler karakterlerin baskı altında kaldığını hissettiriyor.

The Truth Beneath, belli bir süre bu kaçırılma olayının yaklaşan seçim ile alakalı olduğuna yönelik bir iklim yaratıyor. Ancak anne Yeon-hong'un bu kaybı hazmedememesi, eşinin de nüfuzunu kullanarak bilgi, belge, tanık ekseninde gayriresmi araştırmaya girişmesi, adım adım bazı bulgulara ulaşması, bunları yaparken de bir karakter dönüşümü yaşamaya başlaması onu filmin merkezine oturtuyor. Zira bu kayıp yaşanana dek bir yan karakter gibi duran, başlangıçta edilgen görünen Yeon-hong, gerçeği öğrenme uğruna giderek daha sert ve kararlı biri haline geliyor. Bunda Lee Kyoung-mi'nin bir süre karakterden ziyade olay odaklı stilize bir üslup benimsemesinin etkisi var. Siyasi imaj takıntısı, iktidar hırsı, siyasette ve evlilikte güç dengeleri, aile içi iletişimsizlik, ergenlik dönemi sıkıntıları, akran zorbalığı, kadınların toplum içindeki konumları, ihanet, şantaj gibi çeşitli meseleleri olay akışına iliştirilmiş basit birer eklenti şeklinde değil, birbirini tamamlayan sebep-sonuç ilişkileri olarak tasarlıyor. Yas ile başetmenin farklı yolları olduğu malum. Yeon-hong, kaderine razı olmak yerine keçi gibi inatçı bir biçimde bu gizemi çözmek için kocasının seçim kampanyasını bile gözden çıkarak her şeyini ortaya koyuyor. Baba Jong-chan’ın siyasi rakipleri, zengin aile çocuğu Min-jin'in okuldan arkadaşı yoksul Mi-ok ve başka yan unsurlar, bu kayıp vakasının farklı katmanlarında yer alarak gizemi arttırıyorlar.

Filmin en önemli özelliği, alışıldık olay örgüsü anlatımından farklı bazı biçimsel tercihleri. Tempolu ve parçalı bir kurguya rağmen ilk başlarda seyirciye sıkıcı gelebilecek ağır işleyiş, sık sık video klip türü kesmeler, kafada belli bir düzen kurmayı güçleştiren anlatım biçimi, yine başlarda karakterleri benimsetme yönünde bir çaba olmayışı gibi bir stil zorlayıcı gelebilir. Aslında bu stile Park Chan-wook rejisinden aşina sayılırız. Dört kadın senariste senaryo katkısını bu yönde sağladığı belli oluyor. Oldboy'un kamera asistanlığıyla başladığı kariyerini görüntü yönetmenliğiyle sürdüren Joo Sung-rim'in katkısı da anlaşılıyor. Bir süre sonra hem bu tempoya, hem de karakterlere alıştığınızı, filme dahil olduğunuzu hissediyorsunuz. Psikolojik ve polisiye gerilim dozu arttıkça senaryodan şüpheler, sürprizler, komplolar, ifşalar bir bir çıkmaya başlıyor. Birbirine çok iyi bağlanan karanlık ilişkiler, tatmin edici bir sürpriz dalgası yaratıyor. Final de belki bu anlatım farklılığı sebebiyle her seyirciyi tatmin etmeyebilir. Ama yine de filmin genel tonu düşünüldüğünde bu tür bir final de yadırganmamalı. Filmin performans yıldızı, kesinlikle Yeon-hong rolündeki Son Ye-jin. Kontrolü eline aldığı andan itibaren karakterinin acısını, öfkesini, inatçılığını çok samimi biçimde yansıtan Son Ye-jin, en son Park Chan-wook'un No Other Choice filminde de rol almıştı. The Truth Beneath, özellikle Park Chan-wook filmlerini anımsatan tekinsizliğe sahip, gözden kaçmış yapımlardan.

5 Eylül 2021 Pazar

Christine (2016)

 
Yönetmen: Antonio Campos
Oyuncular: Rebecca Hall, Michael C. Hall, Tracy Letts, Maria Dizzia, J. Smith-Cameron, Timothy Simons, Kim Shaw, John Cullum, Kimberley Drummond
Senaryo: Craig Shilowich
Müzik: Danny Bensi, Saunder Jurriaans

Senaryosu Craig Shilowich'e, yönetmenliği Antonio Campos'a ait Christine, 1974 yılında Florida, Sarasota’da 30 yaşındaki hırslı bir TV muhabiri olan Christine Chubbuck'ın gerçek hikayesini anlatıyor. Christine, haber yönünden kısır bir yerde yaşamasının verdiği mesleki monotonluktan bir türlü kendini kurtaramamış bir kadındır. Özellikle de terfi almak konusunda yaşadığı rekabet, iş arkadaşı George'a beslediği karşılıksız aşk ve ikinci baharını yaşama peşindeki annesi Peg'den ibaret ev hayatı onu farklı parçalara bölmüştür. Reytinglerdeki düşüş sebebiyle kanal müdürü ondan daha sansasyonel haberler bulmasını, bunları duygu sömürüsüne varacak boyutlarda kullanmasını ister. Bir de bunların üstüne vücudunda teşhis edilen ufak bir tümör eklenir. Tüm bu bileşenlerle kuşatılmış Christine'in ruhsal ve fiziksel sıkışmışlığını adım adım çok iyi inşa eden film, onun trajik sonuna giden yolu da aynı titizlikle döşüyor. Satır aralarında daha önce şiddetli bir atak geçirdiğini öğrendiğimiz Christine'in bu istikrarsız ruh hali, kendini daha iyi hissetmek için annesiyle geldiği Sarasota gibi sakin ve küçük bir yerleşim yerinde iyice o sıkışmışlıkla daha da bileyleniyor.

Christine'in iş ve özel yaşamındaki gelişmeleri gereksiz ve abartılı yükselişler yerine olabildiğince sade bir şekilde anlatmayı seçen film, bu üslubunu Christine'in bazen tedirgin edici sakinliğiyle, bazen patlamaya hazır bir bomba görünümüyle çok iyi dengeliyor. Filmin yegane pusulası olan Christine de böylesine kestirilemez ve dalgalı olunca o pusulanın göstereceği yöne de güven olmuyor. Bu durum filmi daha da çekici hale getiriyor. Senarist Craig Shilowich, Christine'in etrafındaki karakterleri kesinlikle kötü örnekler olarak tanımlamıyor. Onu çok seven yardım sever iş arkadaşı Jean'e ve yine onu çok seven annesi Peg'e ergenlik çağındaki kızlar gibi naz yaparak, bazen de kıskanarak yaklaşan, hoşlandığı kanalın "anchorman"i George'un kendisine olan tavırlarından duygusal çıkarımlar yapan, kanal müdürü Michael ile sürekli didişen, onu kanala çarpıcı hikayeler getirmesi için serbest bırakmasına rağmen bir türlü yaratıcı şeyler bulamayan, bulduğu beğenilmeyince de öfkelenen yine Christine'in kendisi. Kısacası etrafında onu sıkıştıran, mobbing uygulayan veya duygularıyla alay eden kimse yok. Ama film öyle bir atmosfer kuruyor ki, bu insanlar sanki Christine'in önünde bir kariyer, aşk, huzur engeliymiş gibi varlıklarını sürdürüyorlar. O atmosfer de Christine'in ta kendisi.

Christine, ana karakterini duygusal yönden savunmasız, kırılgan ve kederli yansıttığı kadar, aynı zamanda onu kibirli, tekinsiz, sinir bozucu şekilde yansıtmayı da beceren bir film. Üstelik bu zıtlığı nasıl ustaca dengeleyebildiğini de birbirini takip eden sahnelerle Christine'in farklı olaylara verdiği tepkilerden, yükselişlerinden, alçalışlarından sezmek mümkün. Bir haber muhabiri olarak kanalına reyting getirmek uğruna sansasyonel olaylar peşinde koşmak ile, inandığı habercilik şekli arasında kalan, lakin inandığı doğrultuda da içerik üretmede ve ürettiklerini kabul ettirmede sıkıntılar çeken Christine için daralan psikolojik çemberin yol haritası da çok iyi çizilmiş denebilir. Kanal müdürü Michael ile yaşadığı tartışmalar, annesiyle inişli çıkışlı diyalogları, George'un bizim için bile yanlış anlamaya müsait belli belirsiz sinyalleri, çocuk sahibi olmasını riske sokan rahatsızlığı derken, küçük bir yerleşim yerinin yerel kanalında hem psikolojik, hem de fiziksel daralmanın tam ortasında bir kadının varoluş çabasını izliyoruz. Shilowich ve Campos ikilisi, yazım ve yönetim anlamında bu karışıklığı çok yerinde kurgu hamleleriyle, dramatik etkilerini seyreltmeyen bir sakinlikle organize ediyorlar. Ama çeşitli bağımsız festivallerden ödüllerle dönen Rebecca Hall'ın güçlü performansı olmasa tüm bu organizasyon nasıl yürürdü bilinmez. Sarsıcı finaliyle ardında cevaplı cevapsız sorular, derin psikolojik çıkarımlar bırakan Christine, televizyon tarihinin en unutulmaz olaylarından birini, karakterinin de hakkını vererek masaya yatıran bir film.

3 Haziran 2020 Çarşamba

Mali Blues (2016)


Yönetmen: Lutz Gregor

Televizyona yaptığı birkaç belgeselden sonra ilk uzun metraj belgeselini yapan Alman yönetmen Lutz Gregor'un çektiği Mali Blues, Batı Afrika ülkesi Mali'nin en önemli dört müzisyeni eşliğinde hem ülkenin müzikal yelpazesine, hem de radikal İslamcıların baskısı altındaki sosyo kültürel yapıya bakıyor. Mali, kölelik döneminde oradan kaçırılan köleler tarafından Amerika'nın pamuk tarlalarına getirilen blues ve cazın doğum yeri olarak kabul edilir. Ülkenin kültürel kimliğini tanımlamada en önemli rolü hep müzik üstlenmiştir. Hoşgörülü bir İslam ve barış içinde bir ülke hayal eden Mali halkının sözcülüğünü yapan dört cesur müzisyeni yakın plana alarak bu önemli rolün etkilerini şiirsel, gerçekçi, eğlenceli, hüzünlü açılardan başarıyla yansıtan Lutz Gregor, karışık bir kurguyla Fatoumata Diawara, Ahmed Ag Kaedi, Bassékou Kouyaté, ve Master Soumy gibi dört güzel insan aracılığıyla çarpıcı bir Mali portresi sunuyor. Bu sayede belki de bu portreye bakmanın en işler yolunun müzikten geçtiğini, ülke insanına ve genel olarak Afrika kültürüne yaklaşmanın en etkin yolunun müzik olduğunu doğruluyor.

Malili bir aileden Fildişi Sahili doğumlu Fatoumata Diawara, adını Batı Afrika'daki kültürel ve tarihi bölgeden alan bir müzik türü olan Wassoulou ve Afro-Küba cazı tarzında üç albümü bulunan bir müzisyen, aynı zamanda aralarında bol ödüllü Timbuktu (2014) filminin de bulunduğu birkaç filmde yer almış bir oyuncu. Ergenliğinde Mali'nin başkenti Bamako'ya teyzesinin yanına gönderilen, 18 yaşında Fransa'ya taşınan Diawara, ailevi sebeplerle uzun süre uzak kaldığı memleketinde ilk konserini vereceği dönemde belgesele konuk oluyor. Kidal doğumlu Tuareg blues gitaristi Ahmed Ag Kaedy, 90'larda Libya'da askeri eğitim aldığı dönemlerde ilgi duyduğu müziği daha da ileri götürmek isteyen, Kidal'a döndüğünde bu tutkusundan vazgeçmeyen, 2012'de radikal İslamcıların yönetime gelmesiyle yasaklı hale gelen bir müzisyen. Evi yıkılan, enstrümanları yakılan, Kidal'dan sürgün edilen, eğer geri dönerse parmaklarının kesilmesiyle tehdit edilen Ahmed Ag Kaedy, müziği bırakmayıp Portland'a giderek orada çalışmalarını sürdürüyor. Amanar isimli grubuyla iki albüm, 2019'da da Akaline Kidal adında ilk solo albümünü yapıyor. Diawara ve Ag Kaedy, belgeselde hayatlarının çeşitli dönemlerini samimi ve hüzünlü, ama müziğe olan tutkularını hissettirerek anlatıyorlar. İkisinin sohbetleri yanında, bir Bamako gecesinde halı üzerinde açık havada seslendirdikleri şarkı, belgeselin en büyülü anlarından biri olarak göz kamaştırıyor.


Ségou doğumlu tecrübeli müzisyen Bassékou Kouyaté, 12 yaşında bir geleneksel Mali gitarı olan ngoni çalmaya başlamış, 80'lerin sonlarına doğru da Bamako'ya taşınmış. Daha sonra şarkıcı olan eşi Amy Sacko'nun da yer aldığı Ngoni ba adlı grubuyla müzik yaparak 2007'den bu yana beş stüdyo albümü çıkarmış ve çeşitli uluslararası festivallerde pek çok konser vermiş. Etnik gruplardan biri olan Mande halkına ait Mande müziğinin en modern örneklerini vermiş. Mali'nin en eski enstrümanlarından biri olan, hatta blues müziğin doğduğu yer olduğu için banjonun ondan evrildiği kabul edilen ngoniyi çalmayı müzisyen babası Mustapha Kouyaté'den öğrenmiş. Ngoniyi manyetik, amplifikatör, wah wah pedalı ve birkaç ekstra tel ile modernleştiren Bassékou Kouyaté, bu müziğin yerelliği kadar evrenselliğine, birleştirici gücüne, kültürel ehemmiyetine sonuna kadar inanan bir müzisyen. Ailesi ve grubuyla huzurlu bir yaşam sürerken kültürüne sahip çıkıyor, kendini ülkenin sorunlarından soyutlamıyor, 300'den fazla etnik grup barındıran Mali'nin barış ve kardeşlik içinde yaşaması gerektiğini savunuyor. Bamako'da genç kesimin çok sevdiği rapçi Master Soumy'yi de belgesele taşıyarak ülkenin müzikal yelpazesini tamamlayan Lutz Gregor, onun göç, eğitim, din ve kişilik özgürlüğünden bahseden cesur lirikleriyle bezeli şarkılarından, coşkulu konserlerinden örnekler gösteriyor.

Her ne kadar müzisyen olarak son derece yetenekli, tutkulu, başarılı olsalar da, star kavramından uzakta kendi alanlarına ışık olmuş bu dört müzisyeni ışıltılı konserlerin, kalabalık konserlerin dışında normal hayatlarının mütevaziliğinde de görmemiz, belki onlara olan saygımızı daha da katlıyor. Haksız yere sürgün edilmiş karizmatik Ahmed Ag Kaedy'nin hüzün yüklü izole duruşu, Bassékou Kouyaté'nin ailesi ve grubuyla müziğin çevrelediği rutin yaşamı, evinden çıkıp avluda dedesiyle sohbet ettikten sonra sokaklara karışan rap yıldızı Master Soumy'nin mahallenin yakışıklı ve saygılı delikanlısı profili o kadar samimi tatlar barındırmakta ki, bir belgeselin amaçlarından biri de bu doğallık sayesinde farklı coğrafyaların birbirlerine ayna tutmalarını sağlamak. Geceleri konserlerde halkı coşturan, gündüz Cuma namazında yine halkla birlikte saf tutan Bassékou Kouyaté ve Master Soumy, ülkesinin kırlarından, sokaklarından, tozundan toprağından bir parça olduklarını hiç unutmamış Ahmed Ag Kaedy ve Fatoumata Diawara, Mali'den çıkan daha yüzlercesini temsilen çok yönlü bir resim çiziyorlar. Diawara'nın yıllar sonra eve dönüşünün şiirsel hüznü, köyü olan Ouelessebougou'da kadınlar tarafından şarkılarla, danslarla karşılanışı, onları karşısına alıp ülkenin kanayan yaralarından biri olan genital mutilasyondan bahseden şarkısını söylediği inanılmaz bölüm belgeseli çok daha yukarılara taşıyor. Her sahnesi Lutz Gregor ve görüntü yönetmeni Axel Schneppat'in muhteşem görüntüleriyle, Mali'nin rengarenk kıyafetleriyle, kederli insan yüzleriyle, çok uzun bir ömre sahip müzikleriyle bezeli Mali Blues, iyi bir müzik belgeselinin sadece bir müzik belgeseli olmadığının kanıtlarından biri.

16 Mayıs 2019 Perşembe

Grüsse aus Fukushima (2016)


Yönetmen: Doris Dörrie
Oyuncular: Rosalie Thomass, Kaori Momoi, Nami Kamata, Moshe Cohen, Honsho Hasayaka, Aya Irizuki, Thomas Lettow
Senaryo: Doris Dörrie
Müzik: Ulrike Haage

Yaptığı bir hata yüzünden evliliğin eşiğinden dönen genç Marie, yaşadığı derin acıyı bastırmak için ilginç bir yol seçer. Başkalarının da kendisi gibi, hatta kendisinden daha güçlü acılar yaşadığına tanık olmak, böylece biraz olsun kendini iyi hissetmek istemektedir. Bu vesileyle 2011 yılında Japonya'nın Fukushima bölgesinde yaşanan nükleer felaketin kurbanlarına moral vermeyi amaçlayan Clowns4Help isimli küçük gruba katılır. Burada yaşayanlar genelde köklerinden ayrılamamış ya da ayrılmak istememiş yaşlı insanlardır. Bütün gün sıkıcı aktivitelerle bu insanları neşelendirmeye çalışan Marie, bu işin kendisine göre olmadığını anlayıp oradan ayrılmaya karar verir. Son gün, bir arkadaşının arabasının anahtarlarını alıp kendisini harabeye dönmüş evine bırakmasını isteyen bir yaşlı kadına yardım eden Marie, bu kadından çok etkilenip son anda dönmekten vazgeçer ve kadının evine gidip ona toparlanmasında yardımcı olmak ister. Bu inatçı ve huysuz kadın, Fukushima’nın son geyşası Satomi’dir.

Männer, Happy Birthday Türke!, Keiner liebt mich, Kirschblüten - Hanami gibi filmlerin tecrübeli Alman yönetmeni Doris Dörrie'nin yazıp yönettiği Grüsse aus Fukushima, farklı coğrafyalardan iki bezgin kadının hayata karşı yeni bir başlangıç yapma gayretleri üzerine küçük ama etkileyici bir dram. Sonradan itiraf edeceği bir hatası yüzünden sevdiği adamdan ayrılmak zorunda kalan genç Marie ile, büyük bir felaket geçirmiş, bu esnada trajik biçimde genç geyşa öğrencisinin ölümüne tanık olmuş 60'lı yaşlarındaki Satomi arasında kurulan beklenmedik dostluğu, bu iki kadının bir yoldaşa duydukları ihtiyaç duygusu üzerinden ağır ağır kuran film, kendine çizdiği yolu kendi mütevazi detaylarıyla örüyor. Satomi’nin evini derleyip toparlamak için iki kadının işbirliği içinde çalışmalarıyla sakin bir rutin belirleyen Doris Dörrie, küçük dokunuşlarla bu rutini elinden geldiğince çeşitlendirmeye, bunu yaparken de doğallıktan sapmamaya çalışıyor. Marie ve Satomi arasında başlangıçta yaşanması beklenen anlaşmazlığı çok büyütmeden ve uzatmadan, asıl meselelerine daha fazla vakit ayırmak istiyor.


Asıl meselelere gelirsek, farklı kültürlerden gelen, farklı nedenlerle aynı coğrafyada yolları kesişmiş iki kadın olarak Marie ve Satomi'nin yeni bir başlangıç sayılabilecek yerleşmeleri esnasında, hem kendilerini, hem de birbirlerini iyileştirme sürecini izliyoruz. Bu süreç, Dörrie'nin Marie aracılığıyla Japon görgü kurallarına, geyşa kültürüne küçük ve mütevazi seyahatlerini de beraberinde getiriyor. Ama bu iki farklı kadın hikayesinin kesiştiği yerde bu batıdan doğuya bakışın pek bir önemi kalmıyor. Zira gerek büyük bir felaketin, gerekse özel hayata dair sorunların Marie ve Satomi’de açtığı yaraların kıymeti ancak paylaşıldığı zaman değerleniyor. Dörrie, İngilizce olarak anlaştırdığı karakterlerini diyaloğa boğmayıp, az ama öz paylaşımlarla birbirlerine yakınlaştırıyor. Fukushima’da yaşanan felakette hayatlarını kaybedenlerin hayaletlerinin ziyaretleri de (filmin doğal tonuna pek uymasa da) Satomi’nin geçmişiyle yüzleşme noktasında duyulan eksikliği doldurma çabası olarak görünüyor.

Satomi, dramatik açıdan Marie'ye göre biraz daha itina gösterilmiş bir karakter sayılabilir. Ama Marie'nin itinasız görünme sebebi büyük oranda onu Fukushima'ya sürükleyen nedenlerin iyi işlenmemiş olması. TV filmlerinde pişmiş genç oyuncu Rosalie Thomass'ın çok iyi performansına bakarak iyi kalpli, hüzünlü, fakat bir o kadar da hayata tutunmak için çabalayan Marie'nin başına bir aldatma hikayesinden çok daha fazlasının gelmiş olması gerekli diye düşünebiliyoruz. Thomass'ın karşısında ise 70'li yılların başından beri oyunculuk yapan 1952 doğumlu aktris Kaori Momoi bulunuyor. Onun güven veren performansı Satomi’nin güçlü karakterini ete kemiğe büründürmekte hiç zorlanmıyor. Japon kültürüne ayrı bir ilgi duyan Doris Dörrie, 2008 tarihli Kirschblüten - Hanami'den yıllar sonra Grüsse aus Fukushima ile yine kültürel farklılıkların engel teşkil etmediği ortak insani duyguları sırtlanıyor. Filmi önce renkli çekmek isteyen, ama Fukushima’da yerin ve göğün aynı renkte olduğunu, siyah beyaz çekmenin daha iyi olacağını söyleyen Dörrie, bu hikayenin hüznünü, çiğ ve sakin atmosferini betimlemek için doğru bir karar verdiğini gösteriyor.

22 Kasım 2018 Perşembe

Asura: The City Of Madness (2016)


Yönetmen: Kim Seong-su
Oyuncular: Jung Woo-sung, Hwang Jung-min, Joo Ji-hoon, Kwak Do-won, Jung Man-sik, Yoon Ji-hye, Kim Hae-gon, Kim Won-hae, Oh Yeon-ah, Kim Jong-soo
Senaryo: Kim Seong-su
Müzik: Lee Jae-jin

Kentsel dönüşüm ve yeniden yapılandırma sürecindeki 480 bin nüfuslu Annam şehri, yozlaşmış belediye başkanı Park Seong-bae'nin hakimiyetindedir. Hakkında açılan yolsuzluk davasındaki savcılığın tek tanığını son anda şantajla tanıklık yapmaktan caydırır ve davadan yırtar. Bunu sağlayan ise, güçlünün yanında yer almayı şiar edinmiş Dedektif Han Do-kyeong'dur. Do-kyeong kendi tabiriyle belediye başkanının şahsi av köpeği gibi onun kirli işlerinden sorumludur. Aynı zamanda başkanın kızkardeşi ile evli olan Do-kyeong, karısının son evre kanser yüzünden gördüğü tedavi masraflarının karşılanması nedeniyle sorgusuz sualsiz eniştesinin emrinden çıkmamaktadır. Do-kyeong, savcılığın tanığını tehdit ederken kendisine yardımcı olan uyuşturucu müptelası serseriyi izleyen bir başka polisin ölümüne sebep olunca savcılığın radarına girer. Do-kyeong'un bu cinayetini yakalayan bölge savcısı Kim Cha-in, soruşturma açılmaması karşılığında Do-kyeong'dan belediye başkanına karşı kendileriyle işbirliğine girmesini şart koşar. Hem belediye başkanı Park Seong-bae, hem de bölge savcısı Kim Cha-in tarafından sıkıştırılan Do-kyeong, çift taraflı oynamak durumunda kalır.

Kim Seong-su'nun yazıp yönettiği 4. uzun metraj olan Asura: The City Of Madness, zekice kurgulanmış polisiye olay örgüsü, bu örgüye ustalıkla eklenmiş politik gerilimi ve çok güçlü performanslarıyla Güney Kore sinemasının başarılı örneklerinden biri. Ülke kültürünün getirisi olan ve artık kanıksanmış birtakım abartılarına rağmen, klişelere yüz vermemeye gayret eden, bu gayretinden çoğu zaman galip çıkan Asura, sinema tarihinin politik soslu polisiye yapımlarından ufak miraslar taşıyor. Özellikle birbirine düşman iki major gücün arasına sıkışmış, ikisine de aynı anda esir düşmüş yoz polis figürünün merkezde yer aldığı nitelikli suç filmleri arasında gösterilmeyi hak ediyor. Bu hak belki uzun vadede daha ciddi şekilde kendisine teslim edilir mi bilinmez. Ama teslim edilmezse de muhtemelen birazdan değineceğimiz finali yüzünden fırsatı kaçırmış bir film olarak anılacak. Bu iki güç arasında kaldığı süre boyunca yemediği dayak, işitmediği hakaret, yaşamadığı talihsizlik kalmayan Do-kyeong karakteri o kadar bilinçli işlenmiş ki, suni vicdan gelgitlerinden, basmakalıp kahramanlıklardan, şov amaçlı zeka gösterilerinden arındırılarak, hatalarıyla, köşeye sıkışmış çaresizliğiyle tam bir kaybeden olarak tasarlanmış.


Ama Do-kyeong, bu kayboluşun, bu çift taraflı sıkışmışlığın içinde kendi çıkışını bulmanın yolunu ararken bir sinema karakteri olarak gücüne güç katıyor. Kim Seong-su, zaman zaman politik skandallarını duyduğumuz Güney Kore siyasetindeki yolsuzluk haberlerinden bir benzerini kaleme alırken tek boyutlu düşünmeyip, adalet mekanizmasındaki yolsuzlukları da buna paralel hale getiriyor. Yozlaşmanın iki yüzünü birden bu paralellikte ele alırken, hemen her milletin aşina olduğu geniş tabanlı bir çürümeye dikkat çekiyor. Bu hengamede direksiyonu Do-kyeong gibi bir karaktere vererek politika ve adalet eleştirilerinin yavan biçimde sloganlaşmasının önüne geçiyor. Eleştirel bazda tansiyonun düşmesine izin vermediği gibi, gereksiz aksiyon numaralarıyla ortalığı canlı tutma ihtiyacı da duymuyor. Ama istediği zaman aksiyonun da hakkını vereceğini gösteriyor. Örneğin çok iyi çekilmiş yağmurdaki araba takip sahnesi, bu bünyede sakil durmadığı gibi, filmin kapasitesinin aksiyonu da kapsadığını, ama kesinlikle ona bel bağlamadığını belli ediyor. Üstelik yine bu hengamede Do-kyeong'un genç ortağı Moon Seon-mo'nun yükseliş ve çöküş yan öyküsü de filme kendisini dahil etmeyi biliyor. Her şey tadında, kıvamında, yolunda. Ta ki malum finale kadar.

Do-kyeong'un seyirci dahil kimselere açık etmediği planı dahilinde finale doğru yaşanan düşman tarafların buluşması, çok iyi başlamasına rağmen filmin genel kıvamına ihanet edercesine yavaş yavaş kanlı ve kolaya kaçan bir kontrolden çıkışa doğru evrilince, keşke o açık edilmeyen planın başka aşamaları da olsaydı diye hayıflanmak kuvvetle muhtemel. Kesinlikle filme uyumlu bir final değil bu. Filmin nasıl bu aşamaya getirildiğine çok bilinçli bir şekilde anlam verebilirken, kendini bir anda basit bir aksiyon gibi konumlandırmasına anlam vermek için uğraşmak gerekebiliyor. Fakat bu bile Asura'nın genelini zedeleyemiyor kanımca. Çünkü o ana dek ne yapmak istiyorsa neredeyse hepsini doğru yapıyor. Do-kyeong'u çok iyi tanımlayıp bir nevi bu görevini tamamlamış oluyor. Jung Woo-sung, Hwang Jung-min ve Kwak Do-won gibi Güney Kore sinemasının üç güçlü isminin güven veren performansları, göründükleri her anı taşımakta hiç teklemiyor. Cesur, gerçekçi, bir şekilde kolayı tercih etmeyip (final haricinde tabii) sürekli başka yollar arama eğilimindeki akıcı senaryo Asura'yı bu türün dikkate değer filmleri arasına koyuyor.

19 Ekim 2018 Cuma

Eshtebak (Clash) (2016)


Yönetmen: Mohamed Diab
Oyuncular: Nelly Karim, Hani Adel, El Sebaii Mohamed, Ahmed Abdelhamid Hefny, Waleed Abdel Ghany, Tarek Abdel Aziz, Hosny Sheta, Ahmed Dash, Ahmed Malek, Mohamed Abdel Azim, Gamil Barsoum, Mahmoud Fares, Attef Ammar, May Elghety, Mohamed Tarek, Mohamed Gamal Kalbaz, Ashraf Hamdi, Ali Eltayeb
Senaryo: Khaled Diab, Mohamed Diab
Müzik: Khaled Dagher

"2011. Mısır Devrimi ile Hüsnü Mübarek'in 30 yıllık başkanlığı sona erdi. 2012. Müslüman Kardeşler İslami Partisi üyesi Muhammed Mursi yeni Cumhurbaşkanı seçildi. 2013. Milyonlarca kişi Cumhurbaşkanı Mursi aleyhine gösteriler yapmaya başladı. Bunlar, Mısır tarihinde yapılan en büyük protesto eylemleriydi. Üç gün sonra Ordu, Cumhurbaşkanı Mursi'yi görevden aldı. Ertesi gün Müslüman Kardeşler taraftarları ve Mısır Ordusu Mısır'ın dört bir yanında çatışmaya başladı. Bu da o günlerden biri..."

2013 Mısır Askeri Darbesi sırasında, tamamı göstericileri toplayan bir polis kamyoneti içinde geçen Mohamed Diab filmi Eshtebak (Clash), ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamı yüzünden Mursi yanlıları ve ordu destekçilerini ayırt edemeyen polisin kafasına estiği gibi eylemlerden insanları topladığı kamyonetlerden birinin içinde başlayıp, yine orada biten bir film. Diab, bu fikriyle "tek mekanda geçen filmler" kategorisine başarılı bir parça ekliyor. 97 dakikalık süresi boyunca bir dakika bile dışarı çıkmayan film, gittikçe kalabalıklaşan kamyonetin içinden farklı Mısır manzaraları yansıtıyor. Kadın, çocuk, genç, yaşlı, en mühimi de Müslüman Kardeşler yanlıları ile ordu destekçilerini aynı kamyonette tıkış tıkış hale getiren Diab, aslında kendine çok geniş bir anlatım alanı yaratıyor. Kamyonete ilk alınan iki basın mensubundan birinin Amerikan vatandaşı bir Mısırlı olması, ortalığın daha da ısınacağının habercisi. Gösterilerden rastgele toplanan yeni insanlar bindirildikçe zıt kutuplar böylesi sıradışı bir ortamda hiç olmadıkları kadar birbirlerine yakın oluyorlar. Haliyle nasıl tepki verileceğini kestiremiyorlar. Öfke en ön safta kendini gösteriyor. Anlaşmazlıklar, kavgalar saatler ilerledikçe yerini daha insani tepkilere bırakıyor. Çünkü Mısır'ın yaz sıcağında yaklaşık 8 metrelik kamyonette mahsur kalmış, sayıları 20-25 arasında değişen insanların bir noktadan sonra taraf oluşları geri plana düşmeye başlıyor.


Asıl malzemelerini bu küçük alandan toplayıp şekillendiren Mohamed Diab, kamyonetin pencerelerinden dışarıda olan biteni de göstererek karakterlerin bazen hapsolmuşluklarını, bazen de güvende oluşlarını değişmeli olarak betimleyen bir anlatım geliştiriyor. Karşıt görüşler hararetli tartışmalar içine girmişken bir anda dışarıda yaşanan gelişmeler, içeride kolektif reaksiyonlara zemin hazırlıyor. Bazen de tam iki taraf yelkenleri suya indirip ortak paydalarını keşfetmeye başlamışken tekrar o çirkin siyasi taraflaşmaya itilebiliyorlar. Bu belirsizlik, istikrarsızlık, gerilim aslında Mısır'ın içinde bulunduğu ruh halini temsil ettiğinden, Diab sayesinde kamyonete hapsedilmiş bir Mısır portresi izliyoruz. Üstelik sadece siyasi tabanlı anlaşmazlıklar değil, kız meselesi, kadının toplumsal konumu, eski güzel günlere duyulan özlem gibi hayatın içinden meseleler de bu ortama dahil edilerek dar alanda kısa paslaşmalara zemin hazırlanıyor. Senaryoyu birlikte yazan Mohamed ve Khaled Diab, sık sık reality atmosferi yakalayıp bu doğallığın nimetlerinden sonuna kadar faydalanıyorlar. Kendilerinin gerçekte böyle bir kamyonette mahsur kaldıklarına veya mahsur kalanların yaşadıklarından damıtılmış gözlemlerini bu şekilde pratiğe döktüklerin dair güçlü hisler uyandırıyorlar.

Diab, karşıt görüşlere olduğu kadar farklı karakterlere de sahip insanları biraraya toplayıp onlara son derece zor şartlar tayin ettikten sonra tarafsızlık beklentilerini doğal akış içinde karşılamayı daha uygun görüyor. Bu tavır, zorlama mesajların ve suni sloganların önünü kesiyor. Kamyonete alınan hiç kimsenin üzerinde "Müslüman Kardeşler" veya "ordu yanlısı" yazmadığı için, insanların birbirlerini ve polisi kolayca kandırabilecekleri fikri cepte olsa da, tüm ülkeye hakim olan güvensizlik iklimi neticesinde herkesin birbirine inanmamaya hazır olan ruh halinin altı çiziliyor. Polislerin insan haklarını hiçe sayan gözaltı uygulamalarını gözler önüne sererken, onların arasında insani özelliklerini yitirmemiş olanların varlığını da inkar etmiyor. Hepsinin toplamında dram, trajedi ve mizahla örülü güçlü bir anlatımla propagandaya mahal vermeyip, zıt görüşlerin ötesine geçerek insanların birbirlerine olan ihtiyacına destek çıkıyor. Bu ihtiyaç yalnız fiziki manada birbirini koruyup kollama olarak değil, birbirine inanma, insanca yaşama haklarına saygı gösterme manasına da dikkat çekiyor. Finalde bu inanma ihtiyacına ne kadar ihtiyaç olduğu çok trajik bir biçimde anlatılıyor. No Man's Land (2001) veya Mandariinid (2013) gibi birbirine düşman iki askeri tek mekana hapsedip aralarındaki düşmanlığın arkasındaki hümanist dengeleri hedefine koyan senaryoları, bir kamyonet dolusu insanı çok daha zor şartlarda sınava tabi tutarak geliştiren Eshtebak, en büyük gücünü dengeli senaryosundan ve doğallığıyla hayran bırakan oyuncu performanslarından alıyor. İnsanlar arasındaki ideolojik düşmanlığın ardında yatan kardeşliğin değerini yükseltirken, bir yandan da ne yazık ki bu çirkin siyasi çekişmelerin gölgesinde kalan o kardeşliğin kazanabilmesi için daha çok empatiye ihtiyacımız olduğunu söylüyor.

16 Eylül 2018 Pazar

Maudie (2016)


Yönetmen: Aisling Walsh
Oyuncular: Sally Hawkins, Ethan Hawke, Kari Matchett, Gabrielle Rose, Zachary Bennett, Billy MacLellan
Senaryo: Sherry White
Müzik: Michael Timmins

Daha çok dizi yapımcısı ve senaristi olarak bilinen Sherry White'ın, 1903-1970 yılları arasında yaşamış Kanadalı ev kadını ve resim sanatçısı Maud Lewis'in hayatından senaryolaştırdığı, İrlandalı yönetmen Aisling Walsh'ın yönettiği Maudie, Kanada/İrlanda ortak yapımı sade bir dram. Ama bu sadelik, sevimlilik hali Hacimli bir hüzün tabakasıyla güçlendirilmek suretiyle ekrana aktarılıyor. Maud Lewis'in hayatının dönüm noktası olan 30'lu yaşlarında başlayan film, öncesinde olanları daha sonra çeşitli şekillerde dile getirmek üzere balıkçı eşi Everett Lewis ile ilişkisi ve yeteneğini keşfetmesi üzerine odaklanıyor. Kanada'nın Nova Scotia'daki Marshalltown kasabasında teyzesi Ida ile yaşayan Maud, eklemlerde iltihap şeklinde meydana gelen romatizmal bir hastalık olan romatoid artrit (RA) rahatsızlığı sebebiyle yürüme ve konuşma güçlüğü çeken, yine de elden ayaktan düşmemiş çok pozitif bir kadın. Maud, birgün kasabanın marketine ev işlerinde yardımcı olacak bir kadın aradığına dair ilan bırakan Everett Lewis'i gördükten sonra sıkıcı hayatını renklendirmek adına bu ilana başvuruyor. Rahatsızlığı gereği ev işlerinde pek iyi olmaması, biraz da başına buyrukluğu nedeniyle onu mecburen işe alan Everett ile başlarda sorunlar yaşamasına rağmen yavaş yavaş ikili arasında bir bağ oluşmaya başlıyor.

Başlangıç noktası olarak bu ilişkiyi seçip merkezine koyan senaryo, Maud - Everett arasında kademe kademe kurduğu şeyi sakin ve duygusal bir tonla yürütüyor. Kaba saba Everett ile, içinde bir sanatçı ruhu taşıyan, fiziksel kırılganlığına karşın güçlü ve inatçı özelliklere sahip Maud, derme çatma küçücük evde aynı yatakta yatmak zorunda kalan iki zor karakter. Aralarında işçi-işveren ilişkisinin, özellikle Maud'un resme olan ilgisini keşfedip bu işten para kazanmaya kadar gidecek bir sürece girmesiyle bir bağlılığa dönüşmeye başlaması, evliliğe doğru yol alması, birbirine alışmış iki insanın samimiyetinden başka bir şey içermiyor. Bu sebeple gerçek hayattan uyarlanmış bir film olmasının birçok detayı filme de aynı samimiyetle yansıyor. Everett'in müşterilerinden biri olan Sandra'nın, Maud'un bu yeteneğini keşfetmesi üzerine onun hayatında çok şey değişeceğini düşünüyoruz. Kendi yaptığı kartpostallar, ahşap üzerine yaptığı rengarenk resimler onun ününü ülke sınırları dışına çıkarıyor. Televizyona bile çıkıyorlar. Ama kendi kendilerine yetmeleri, onların ihtiyacı olan tek şey. Zaten haber olduktan sonra bile hayatlarının değişmemesi, bundan rahatsızlık duymamaları da bunun göstergesi.


Zamanda yapılan hızlı atlamalarla kendini fazla dağıtmak istemeyen film, Lewis çiftinin rutinlerini, sevimli ve huysuz hallerini, yarenliklerini tıpkı o küçücük evleri gibi dar çerçevelerle anlatıyor. Ama Maud'un da söylediği gibi, tüm hayat zaten çerçevelenmiş. Resim yapma motivasyonunda önemli unsurlardan biri olan bu çerçeveleme, aslında o çerçevenin içindekiler kadar, dışında kalan her şeyin de bu hayata dair olduğu fikrine sahip çıkmanın, çizilenlerin çizilmeyenleri de kapsayabilen duygusal potansiyellerine inanmanın sembollerinden biridir. Maud'un sevdiği şeyi yapması, yeteneği ile ilham kaynağı oluşu, bunun yanında iç dünyasındaki yoğunluk nedeniyle verecek çok sevgisi olması onu hayatın farklı mevsimlerinden farklı sahnelerini çerçevelemeye teşvik ediyor. Ama ruhunun derinliklerinde sevilme ihtiyacının sürekli büyüdüğü gerçeği de var. Hastalığı, 30'lu yaşlarından önce bebeğini kaybetmiş olması, dominant Ida teyzesinin himayesinde kendini keşfedememesi gibi sebeplerle hep geride kaldığını hissettiği hayata bir yerlerden tutunma arzusu ona başarının kapılarını açıyor. Önce Everett için çalışıp bir işe yaradığını, sonra da zamanla onunla arasında oluşan bağ ile sevildiğini hissetmek istiyor. Resme olan kabiliyeti sayesinde her iki duyguyu da pekiştiriyor. Bunlardan daha fazlasını istemeyen harika bir kadın Maud Lewis.

Sally Hawkins, Maud Lewis rolüyle parlak kariyerinde canlandırdığı sıradışı ve derinlikli kadınlara bir yenisi daha eklemiş. Ethan Hawke ise bu önemli rol karşısında basit bir eşlikçi olmanın ötesine geçip, tecrübesiyle Maud'un yeni yaşamının şekillenmesindeki en önemli unsur olan Everett'in kaba görüntüsünün arkasındaki duygusal adamın ağır ama emin dönüşümünün üstesinden gelmiş. Başlarda nasıl olacağı merak konusu olan Hawkins - Hawke uyumu, senaryonun incelikli üslubu ve oyuncuların hakim performansları ile kıvamını bulmuş. Aisling Walsh da güçlü bir idare sergileyince, hele de görüntü yönetmeni Guy Godfree'nin gerek dar mekanlarda, gerekse Kanada'nın Newfoundland kırsalında elde ettiği zengin pastoral görüntüler de buna eklenince etkileyici unsurlar çoğalıyor. Ortama uygun ılık country melodileriyle hüznün ve huzurun resmini de yapan Maudie, zaman sıçramaları nedeniyle birtakım boşluklar oluştursa da, başarı üzerine yapılmış sıkıcı biyografilerden farklı olarak kendi halinde ve bu kendi halin güzelliklerini büyük oranda hayat arkadaşlığına uzanan duygusal birliktelik üzerinden görmeye çalışan bir film. Bireysel başarı figürü olarak Maud Lewis'in kişiliği kadar sanatını da kesinlikle önemseyen, ama bunu yersiz biçimde abartmayan, sanatın veya buna bağlı zanaatın yaşam üzerindeki etkileri hakkında farklı bir film aynı zamanda.

22 Haziran 2018 Cuma

A martfüi rém (2016)


Yönetmen: Árpád Sopsits
Oyuncular: Károly Hajduk, Gábor Jászberényi, Zsolt Anger, Péter Bárnai, Zsolt Trill, Zsófia Szamosi, Mónika Balsai, András Réthelyi, Piroska Móga
Müzik: Márk Moldvai

Bir kadının tecavüz edilerek öldürülmesi sonrasında, kadınla en son görülen Ákos Réti isimli gencin apar topar önce idama sonra iyi halden 25 yıl hapis cezasına mahkum olması, 7 yıl geçtikten sonra kadınların aynı kasabada aynı türde vahşice öldürülmeye başlanması üzerine soruşturma dosyasının tekrar açılmasının konu alındığı Macaristan yapımı A martfüi rém (Strangled), Macaristan'ın Martfüi şehrinde 60'lı yıllarda yaşanmış gerçek olaylara dayalı bir gerilim. Dönemin politik iklimini de fonuna yerleştiren, ama o fonu emniyet ve adalet sistemindeki açıkları işaret etmek için kullanan yönetmen Árpád Sopsits, polisiye temposu, gerilim kurgusu, dönem atmosferi, sert sahneleri, başarılı performanslarıyla ülkesinde ödül ve övgülere boğulmuş bir filme imza atıyor. Karakter çeşitliliğine rağmen Macaristan sinemasının özelliklerinden biri olarak soğuk ve mesafeli oyunculukların açıkça görüldüğü, buna rağmen tutkulu performansların böyle bir ortamda sivrilmek için çok rahat alan bulduğu bir film.

Önce Ákos Reti'nin suçlu mu, suçsuz mu olduğuna, suçsuz ise neden bu cinayetin onun üstüne kaldığına, akabinde de dışarıda tekrar alevlenen seri katil dehşetine bakacağını bildiğimiz film, katili gölgede bırakıp soruşturma sürecine ve kahramanlarına odaklanacak diye beklerken, katili de oyuna aktif biçimde dahil ederek elini güçlendiriyor. Böylece iki cepheden ilerleyen film, katil Bognár'ın kurban seçimi ve cinayet süreci ile, genç savcı Zoltán Szirmai'nin onu yakalamak için verdiği mücadele arasında bir kurguyla ilerliyor. Tabii her iki cephe de kendi içinde detaylara sahip. Mesela Ákos Reti dosyası tekrar açılınca 7 yıl önceki delillere istinaden apar topar onu mahkum ederek hem üstlerini, hem de toplumu savuşturmak isteyen Hakim Gábor ve Dedektif Bóta için bu dava eski defterlerin açılması demek olduğundan, genç ve idealist savcı Zoltán ile bürokratik ve psikolojik uyuşmazlıklar yaşıyorlar. Öte yandan, seri katil Bognár'ın karanlık yüzü ile normal yaşamı arasındaki tezatlığın yarattığı akış da filmin katmanlaşmasını, karakterlerin giderek boyut kazanmasını sağlıyor.

Bu tip gerçek hikayeleri veya kurgu senaryoları kendi yakın tarihinin fonunda işlemeyi seven Macar sineması, A martfüi rém ile bu sevgisini sürdürüyor. Bu tarih hakkında didaktik hareket etmeden, elinden geldiğince politik doğrucuk yapmadan, asıl hikayesini ve onun kollarını siyasi argümanlarla boğmayan tonda seyrediyor. Ama kuru bir seri katil hikayesi organize etmeyip, sosyolojik, politik, psikolojik açıları görebiliyor, böylece temelde yer alan adalet kavramına daha temkinli yaklaşabiliyor. Zira bu gerçek hikayedeki adalet sağlama aceleciliği sonucu insan onurunu, hayatını etkileyebilecek hukuki kararların sorgulanması gerekliliği hep bir kenarda duruyor, kendini hiç unutturmuyor. Teknik alanlarda güven verdiği gibi, Bárnai Péter, Anger Zsolt, Jászberényi Gábor ve Hajduk Károly dörtlüsünün güçlü performansları da A martfüi rém'i 2016'nın kaliteli suç dramlarından biri yapıyor.

21 Ocak 2018 Pazar

Que Dios nos perdone (2016)


Yönetmen: Rodrigo Sorogoyen
Oyuncular: Antonio de la Torre, Roberto Álamo, Javier Pereira, Luis Zahera, Raúl Prieto, María de Nati, María Ballesteros, José Luis García Pérez, Rocío Muñoz-Cobo, Teresa Lozano
Senaryo: Isabel Peña, Rodrigo Sorogoyen
Müzik: Olivier Arson

Isabel Peña ve Rodrigo Sorogoyen'in senaryosunu yazdığı, Sorogoyen'in yönettiği Que Dios nos perdone (May God Save Us), 2011 yazında Madrid'de geçen bir polisiye. Özellikle yaşlı kadınlara tecavüz edip onları döverek öldüren bir seri katilin peşindeki iki dedektif olan Velarde ve Alfaro'yu izliyoruz. İlk cinayet sonrası meseleyi hırsızlık odaklı gibi görseler de, cinayetler sürdükçe ve maktüller hep yaşlı kadınlardan oluşunca olayın bir seri katil işi olduğu çok geçmeden anlaşılıyor. Yapılan otopsiler sonucu büyük penise sahip olduğu bilgisi dışında hiçbir ipucu bırakmayan katili bulmak için seferber olan polis teşkilatı, yaklaşan Papa ziyareti neticesinde bu olayın gizli tutulmasını, en azından yaşlı kadınlara tecavüz edildiği gerçeğinin kamuoyuna sızdırılmamasını istiyor. Ancak sadece bu dava odaklı bir film izlemiyoruz. Olayı üstlenen dedektif ortaklar Velarde ve Alfaro filmin merkezinde çok önemli bir yer tutuyor. Farklı karakterlere ama her ikisi de sorunlu hayatlara sahip bu iki polis, bir yandan bu zor dava ile ilgilenirken, davayla hiç ilgisi olmayan kişisel problemleriyle de boğuşmaktalar. Fakat bu farklı katmanları iç içe çok iyi geçiren Sorogoyen, ortaya çok iyi bir polisiye gerilim, aynı zamanda güçlü bir dram çıkarıyor.

Öfke kontrolü sorunu olan Alfaro, bir iş arkadaşını darp etmekten soruşturma geçirmekte, yalnız yaşayan kekeme Velarde ise kadınlarla ilişki kurmakta başarılı değildir. Seri katil davasıyla birlikte ikilinin bu sıkıntılarını derli toplu bir kurguyla izlediğimiz film, birkaç sahne dışında hiç aksamıyor. Velarde'nin apartmandaki temizlikçi kadınla, Alfaro'nun ise ailesiyle yaşadığı sorunlar yanında, iki dedektifin birbirleriyle de zaman zaman yaşadıkları gel-gitler, bu aksamaya izin vermiyor. Merkezdeki kimliği ve motivasyonları bilinmeyen seri katil davası, bu bireysel yan hikayelerle çatışma yaşamıyor. Katille ilk sıcak temas sağladıkları bölümün mantık zorlayıcı tesadüfü bile neyse ki kendini net bir sonuca ulaştırmadığı için ritmi bozmuyor. Filmin fiziksel ve ruhsal sertliği, bu ritim içinde çok kolay eriyor, olaylar ve karakterler bir süre sonra kendi doğallıklarını ya da rol icabı varoluşlarını seyirciye kolayca kabul ettiriyorlar. Velarde gibi asosyal veya Alfaro gibi öfkesini dizginlemekte zorlanan insanlarla hep bir yerlerde karşılaştığımız / karşılaşmaya hazır olduğumuz için yabancılık çekmiyoruz. Bu zıt kutupların birbirleriyle girdikleri diyaloglar durumu pekiştiriyor. Örneğin ikilinin cadde üzerinde fahişelere gitme üzerine sohbet ettikleri bir sahnedeki doğallıkları bunun kanıtlarından biri.


Nihayet katilin de filme dahil oluşuyla gücünü iyice arttıran film, hem Velarde ve Alfaro'nun katili yakalama misyonlarını seyircinin gözünde ete kemiğe büründürüyor, hem de ikisi için daha tekinsiz bir atmosfer oluşmasını sağlıyor. Özellikle kurbanlarından birini avına düşürdüğü bölüm, nefes kesen bir gerilime sahne oluyor. Velarde'nin sırf beyin, Alfaro'nun ise kas gücünden oluştuğu algısıyla da sık sık oynayan Sorogoyen, finale doğru giden yolda tasarladığı trajik anlar sayesinde onların birer kaybeden olmalarının seyirciye verdiği güvensizliğe çok iyi sahip çıkıyor. Yine gerilimin tavan yaptığı enteresan bir finalle filmin o ana kadar başarıyla gelmiş olduğu noktanın yüzünü kara çıkarmıyor. Seri kurbanlardan katil profili çıkarma çeşitliliği, bir dışavurum (Alfaro) veya içe atım (Velarde) davranışı olarak sonuçlarının nereye varacağı kestirilemeyen öfke kavramı, şüphe duygusunun boyutlarının suçlu yakalamadaki rolü, tecavüz ve cinayet suçunun bu defa yaşlı kadınları hedef almasından sonra spontane biçimde gelişen toplumsal ötekileşme muhafazakarlığı gibi daha pek çok konu kendine serbest alan bulabiliyor.

Velarde ve Alfaro rolleriyle Antonio de la Torre ve Roberto Álamo'nun karşılıklı ve ayrı ayrı performansları da Rodrigo Sorogoyen'in hazırladığı bu özgür alanı çok iyi değerlendiren ustalıkta seyrediyor. Özellikle 2017'de İspanya'nın Oscar'ı Goya Ödüllerinde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü kazanan Roberto Álamo'nun Alfaro performansı görülmeye değer. Nereden geldiğini bilmediğimiz öfkesi, gamsızlığı, tekinsizliği ve Velarde'ye olan alaycı / sevecen yaklaşımı yanında, bir günde bir sürü ağır şeyi üst üste yaşayan bir aile babası olarak Alfaro karakteri, tıpkı filmin genel karakteri gibi kendi doğallığından besleniyor. Bu genel karakter içinde yer bulan öfke, yalnızlık, din, sadakat, adalet, intikam, Oidipus Kompleksi gibi kavramlar karakterleri olduğu kadar izleyenleri de zorlayan, ikilemlere sokan farklılıklar içeriyor. Bu da onu iyi bir film yapıyor.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Jestem Morderca (2016)


Yönetmen: Maciej Pieprzyca
Oyuncular: Miroslaw Haniszewski, Arkadiusz Jakubik, Michal Zurawski, Agata Kulesza, Magdalena Poplawska, Tomasz Wlosok, Piotr Adamczyk, Karolina Staniec
Senaryo: Maciej Pieprzyca
Müzik: Bartosz Chajdecki

1970'lerde Polonya'da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen Jestem Morderca (I'm A Killer), kurbanlarını kadınlardan seçen, Silezya Vampiri olarak adlandırılan bir seri katili yakalamaya çalışan polis teşkilatındaki birimin başına geçen evli ve bir çocuk babası Janusz Jasinski'nin araştırma sürecini konu alıyor. İdealist Jasinski için önemli bir kariyer fırsatı olan bu davada son kurban valinin yeğeni olunca, katilin bulunması yönünde hem üst makamlardan, hem de kamuoyundan yoğun baskılar geliyor. 1972'de başlayıp uzun bir zaman dilimine yayılan bu dönem, tipik bir katil kim filmi gibi işlense de, Jasinski'nin dönüşüm sürecini de odak noktasına alıyor. Kendisine verilen görevi çok ciddiye alan, yabancı kaynaklara, teknolojik gelişmelere dayalı bir araştırma içine giren Jasinski için bu dava bir saplantı haline geliyor. Son cinayet sonrası olay yerinde görülen, tıpkı katil gibi 41 numara bot giyen, sorunlu bir evlilik yaşayan Wieslaw Kalicki'yi yakalıyor ve ondan itiraf almaya çalışıyor. Ne var ki bazı deliller onu işaret ediyor görünse de, Kalicki katil olmadığında ısrar ediyor. Kalicki yakalandıktan sonra cinayetlerin durması, Jasinski'nin elini güçlendiriyor ve iki adam arasında psikolojik bir savaş başlıyor.

Polonya tarihindeki önemli suç davalarından biri olan bu olayı senaryolaştırıp yöneten Maciej Pieprzyca, temposu düşmeyen, dönem detaylarını atlamayan güçlü bir suç gerilimi çekmiş. Bir süre olayın seri katil takibi şeklinde sürmesi, ardından Wieslaw Kalicki'nin yakalanışı, sonra da onun gerçekten katil olup olmadığı yönünde ikilemler yaratılması filmi hep diri tutmakta. Elinde Kalicki'den başka hiçbir şey olmayan Jasinski'nin, gördüğü yoğun baskılar sonucu yüzde yüz inanmasa da onu üstlerine ve topluma Vampir olarak tepside sunma zorunluluğu, vicdanının önüne geçiyor ve film burada psikolojik dram ile gerilim arasında tutturduğu dengeyi korumayı başarıyor. İdealizmin yozlaşmaya doğru evrilmeye başlaması noktasında filmin en önemli mesajlarından biri, görev bilinci ve vicdan olgusunun şöhret ve para karşısında fazla direnç gösteremeyişi, bu sayede bireyin sağlam ilkelerinin kolayca yıkılabilmesi, hatta onu başka insanların hayatlarını hiçe saymaya kadar götürmesi olarak özetlenebilir. Vampiri yakalayan polis olarak bir halk kahramanına dönüşen Jasinski'nin, bu uğurda evliliğini, dostluklarını, en önemlisi de iş ahlakını yitirmeye başlaması, kısacası bir protagonistin aşama aşama bir antagoniste dönüşümü, kendine filmin suç örgüsünden bağımsız bir yol çizmeyip, bir şeridin iki yanında aynı istikamete ilerlediğini hissettiriyor.

Yalnız aynı istikamete gidilirken, zaman zaman Jasinski'den karışık sinyaller alıyoruz ki, senarist ve yönetmen Maciej Pieprzyca burada tutarsızlık gösteriyor gibi bir algı oluşabiliyor. Örneğin Jasinski'nin Kalicki ile dostluk kurması, kimi zaman ondan itiraf alma amaçlıyken, kimi zaman da gerçekten samimi duygular dahilinde yansıyor. Belki Pieprzyca bu iki hissiyatı aynı anda vermek istiyor. Fakat bu bir şöyle, bir böyle durum, karakter istikrarı yönünden kısa bir süre savrulduğunu düşündürüyor. Neyse ki yaşanan önemli bir kırılma noktasının ardından bu savrulma, duracağı yeri kesinleştiriyor ve tekrar aynı istikamette yol alma sürüyor. Tabii bu yol, adaletsizliğin, yozlaşmanın, vicdansızlığın acı sonuçlarına doğru giden bir yol ve herkesi derin sorgulara itecek derecede güncel. Zaten 70'lerdeki bu olaylar zinciri, suç tarihinde farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda benzerleri defalarca yaşanmış, hala da yaşanmakta olan adalet kirliliğinin halkalarından sadece biri. Miroslaw Haniszewski ve Arkadiusz Jakubik gibi Polonya sinemasının iki tecrübeli oyuncusunun müthiş performanslarıyla gücünü ikiye katlayan Jestem Morderca, suç ve ceza üzerine derin fikirlere sürükleyecek güçlü bir yapım.

10 Eylül 2017 Pazar

Perfetti sconosciuti (2016)


Yönetmen: Paolo Genovese
Oyuncular: Giuseppe Battiston, Marco Giallini, Kasia Smutniak, Valerio Mastandrea, Anna Foglietta, Edoardo Leo, Alba Rohrwacher, Benedetta Porcaroli
Senaryo: Filippo Bologna, Paolo Costella, Paolo Genovese, Paola Mammini, Rolando Ravello
Müzik: Maurizio Filardo

Yedi kişilik samimi bir arkadaş grubu, bir akşam yemeği için biraraya gelmek üzere estetik cerrah Rocco ve psikolog Eva çiftinin evinde toplanırlar. Neşe içinde hem yemek yer, hem de sohbet ederler. Arkadaşlıklarının ne kadar güçlü olduğundan, birbirlerinden saklayacak hiçbir şeyleri olmadığından dem vururlar. Bu iddia büyür ve yemek boyunca bir oyun oynamaya karar verirler. Herkes telefonlarını masaya koyacak, gelen telefonlara, resimlere, mesajlara hep beraber bakacaklardır. Başlangıçta eğlenceli süren bu oyun, saatler ilerledikçe gergin ve can sıkıcı bir hal almaya başlar. Çünkü hepsinin gizlediği önemli sırlar vardır ve bunlar teker teker açığa çıkacak gibi görünmektedir. Beş kişilik bir senaryo ekibinin yazdığı, bu beş kişi arasında bulunan Paolo Genovese'nin yönettiği Perfetti sconosciuti (Perfect Strangers), tek mekanda geçen, son derece akıcı diyalogların yer aldığı, komedi, dram, hatta trajedi öğelerini büyük bir ustalıkla biraraya getirmiş müthiş bir yapım. Mükemmel bir tiyatro oyunundan uyarlanmış hissi veren, zekice diyalogların, esprilerin, olay örgülerinin birbirine bağlandığı Perfetti sconosciuti, aralarında Tribeca'nın da bulunduğu çeşitli festivallerden senaryo ağırlıklı ödüllerle dönmüş bir film.

Yemekte buluşacak olan üç çiftin evlerinde yaptıkları hazırlıklarla açılan film, burada kurduğu diyalogların bazılarını gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar gündeme getirmek üzere kısa ama kalıcı bir girizgah yapıyor. Yemeğe yeni sevgilisi ile beklenen Peppe'nin, sevgilisinin rahatsızlık bahanesi ile katılmaması yüzünden tek başına gelmesi ile ekibin tamamlanması, yemekte girilen neşeli diyaloglar ve alkolün de verdiği özgüven sayesinde birbirlerinden saklayacak hiç sırları olmadığı iddiasına kadar gelen genel hava, modern çağda adeta insanın bir uzvu haline gelmiş cep telefonlarının masaya konup gelecek tüm mesaj ve aramalara birlikte bakılması yönünde kurgulanan bir oyuna dönüşünce çok geçmeden sadede geliniyor. Birkaç itiraz olsa da, böyle bir amaçla oynanacak oyuna itiraz etmek, saklayacak birşeyleriniz olduğu anlamına gelebileceği için herkes razı gelmek durumunda kalıyor. Zaten o ana kadar da gayet güzel ilerleyen muhabbet, telefonlar ortaya konduktan sonra gelmeye başlayan arama ve mesajlarla iyice çeşitleniyor.

Aile, dostluk, evlilik, eski sevgililer, çocuk sahibi olma, ayrılık, fiziksel görünüm, cinsel kimlik, sırlar ve daha birçok konunun konuşulacağı bu oyunun gidişatı o kadar ustaca ayarlanmış ki, gelen arama ve mesajların niteliğine göre dozu yavaş yavaş artan bir tansiyon sayesinde karakterlerle yaşanan özdeşleşme de giderek artıyor. Mesela hoparlöre verilen aramalarla hissedilen gerilim, o arama sonlandıktan sonra belirlenen gündem, çiftler arasında yükselen gerilim, tarafların kendilerini haklı çıkarmak için ortaya koydukları argümanlar, çatışmalar, konuya uzak olan diğerlerinin yorumları, gizlenen tek bir sırrın bile ne kadar önemli ve çok katmanlı olduğunu gösteriyor. Tam o aramanın ateşi sönmeden başka birine bir mesaj geliyor ve gündem bir anda değişiveriyor. Aynı süreç, farklı tasarım ve boyutlarla tekrar dolaşıma giriyor. Birbiriyle alakasız bu olaylar arasında yapılan geçişlerin doğallığı, tartışılan konuların bir anda değişmesi, ilginin bir karakterden diğerine geçişi hayranlık verici. Bu sürecin bir süre sonra sıkıcı olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduran senaristler, yine müthiş bir hamle tasarlayarak hiç çaktırmadan filme bir başka kırılma noktası daha ekliyorlar.


Telefonları aynı olan Lele ve Peppe'nin, Lele'nin her akşam belli bir saatte gelmesini beklediği uygunsuz olabilecek bir mesaj yüzünden gizlice telefonları değiştirmesi üzerine yaşananlar, komedi ve gerilimin iç içe geçtiği, filmin kendinden başka kısa filmler çıkarabilecek kadar muktedir bir senaryoya sahip olduğu çok güçlü anlar yaratıyor. İnsanların kara kutusu haline gelmiş telefonların, başkasıyla değiştirildiğinde bile ne kadar tehlikeli olabileceğine dair emsal teşkil edebilecek bu bölümden sonra dramatik dozunu iyice arttıran film, çiftlerin ve çok yakın arkadaşların dahi birbirlerinden ne kadar çok şey gizlediklerini teker teker ifşa ediyor. Gelen her telefon ve mesajın kendi içinde sağlam mesajları var. Bu mesajlar bazen afili cümlelerle, bazen de seyircinin duygusal zekasına güvenerek iletiliyor. WhatsApp, Facebook gibi paylaşım hesaplarını da barındıran bu telefonların, içindeki sırlarla birer canlı bomba gibi taşınıyor olmasındaki dehşeti bu yedi karakter aracılığıyla yüzümüze vuran film, yaşanan birtakım yüzleşmelerle seyirciye ayna tutmasını da çok iyi beceriyor. İnsanların iş ve özel hayatlarında sakladıkları sırların açığa çıkıyor olmasından duyacağımız rahatsızlık / rahatlama kontrastı da böylelikle mükemmel biçimde o aynadan ekrana, yani bize yansıyor.

İçinde onlarca sürpriz barındıran Perfetti sconosciuti, teker teker açığa çıkan gerçekler sayesinde çiftlerin, arkadaşların birbirlerine karşı ne kadar sırdaş, aynı zamanda ne kadar ikiyüzlü olduklarını göstermesi açısından rahatsız edici yönlere de sahip. Ama bu, filmin gerçekçiliğini daha da sivrilttiği için, bazı sırların ve ikiyüzlülüklerin yüzümüze vuruluyor olmasından kaynaklı bir rahatsız etme hali. İşinde gücünde olan, çoluk çocuk ve sorumluluk sahibi insanların kendilerine ait güvenli alanlar yaratma ihtiyaçlarıyla, tutkularını, kaçamaklarını, fetişlerini boca ettikleri bu telefonlar insanların vazgeçilmezi olduğu kadar celladı da olabiliyor. Zaten bu yedi kişinin birbirleriyle yüzleşmeleri kadar kendileriyle de yüzleşmiş olmalarından kaynaklı müthiş bir trajik canlılık hakim senaryoya. Karakterlerin hepsinin kendine ait zayıf anlarından, onları canlandıran oyuncular güçlü performanslar ortaya çıkarıyor. Bunu sağlayan da cıva gibi yerinde duramayan, ne zaman ne şekilde karakterleri sıkıştıracağı, ezeceği, yok edeceği belli olmayan tekinsiz senaryo. Ama film en büyük ters köşesini sona saklıyor ki, burada da asıl darbeyi seyirciye vurarak misyonunu tamamlıyor adeta. Onlara gelen her telefon veya mesaj üzerine, onların yaptığından çok daha fazlasını tartışmamız, üzerine çok şeyler söylememiz mümkün. Perfetti sconosciuti'yi basitçe özetlemenin imkanı yok. 2016'nın en iyi 10 filminden biri olduğunu söylemek belki bir özet sayılabilir.

27 Ağustos 2017 Pazar

Dangal (2016)


Yönetmen: Nitesh Tiwari
Oyuncular: Aamir Khan, Fatima Sana Shaikh, Sanya Malhotra, Aparshakti Khurana, Sakshi Tanwar, Zaira Wasim, Suhani Bhatnagar, Ritwik Sahore, Girish Kulkarni
Senaryo: Piyush Gupta, Shreyas Jain, Nikhil Mehrotra, Nitesh Tiwari
Müzik: Pritam Chakraborty

Eski güreşçi Mahavir Singh Phogat ve zorla güreşçi yapıp başarıdan başarıya koşturduğu kızları Geeta ve Babita'nın gerçek olaylara dayalı hikayesini, aralarında yönetmen Nitesh Tiwari'nin de bulunduğu dört kişilik bir senarist ekibinin senaryosuyla izlediğimiz Dangal, Bollywood sınırlarını da aşıp gelen filmlerden. Bir Aamir Khan Productions yapımı olması itibariyle tüm görkemli Bollywood unsurlarına, başarı öyküsü bir film olması itibariyle de tüm spor filmi klişelerine sahip. Hatta girişte de belirtildiği üzere, kişiler ve bazı olaylar gerçek olsa da, senaristler tarafından dramatize edilmiş bir film Dangal. Bu yüzden nasıl başladığı, geliştiği ve sonlandığı seyircinin onlarca spor filmi senaryosundan tecrübe ettiği düzlemde ilerliyor. Tabii Hint yapımlarının kendine has dokunuşlarından fazlasıyla nasibini alarak, etkileyici anlar yaratarak ve teknik kapasitesini sürekli yüksek tutarak. Olayların ne kadarı filmde anlatıldığı şekliyle gelişti bilemiyoruz. Öyle ya da böyle, ortada çeşitli yönleriyle mutlaka anlatılması, tüm dünyanın öğrenmesi gereken bir başarı öyküsü olması, Dangal'ı özel bir konuma oturtuyor.

Hindistan'ın, tarihi boyunca güreş dalında hiç altın madalya kazanmamış olmasına kafayı takan, bunun sorumlusu olarak yeterli imkanları sağlamayan, spora ve sporculara destek olmayan sistemi suçlayan Mahavir Singh Phogat'ın en büyük hayali, birgün Hindistan'a bir altın madalya gelmesi. Bu hayalini gerçekleştirmek için doğacak oğlunu yetiştirmeye hazır. Ama bir türlü oğlu olmayınca, üstüne üstlük dört kız evlat sahibi olunca bu hayalinden gittikçe uzaklaşmaya başlıyor. Birgün büyük kızları Geeta ve Babita'nın bir sokak kavgasında erkek çocukları dövdüklerini öğrenince kaybolan umutları yeşeriyor. Hiç gönüllü olmadıkları halde kızları sıkı bir disiplinle güreşçi yapmaya karar veriyor. Özellikle Geeta üzerine yoğunlaşan senaryo, kızların adım adım yükselişini neredeyse tek bir klişeyi bile atlamadan perdeye taşıyor. Tabii burada Hindistan'daki kız çocuklarına yönelik tutuculuğun tüm boyutlarıyla ele alınmaması mümkün değil. Bu noktada hiç falso vermediği söylenebilir. Bir Arap ülkesi kadar bağnaz olunmasa da, Hindistan'da güreş sporuyla ilgilenen kızlara takınılan bu tutumun önünde hem bir baba, hem de antrenör olarak kaya gibi dikilen Mahavir Singh Phogat, bu duruşuyla filmin en önemli mesajlarından birini taşıyor.


Hiç gönülleri olmamasına rağmen Mahavir'in iki kızını güreşçi olarak yetiştirmek istemesi, bu uğurda kimi zaman tavizsiz ve acımasız davranması, seyirciyi Mahavir'i sorgulamaya itebiliyor. Kızların birgün gizlice bir kız arkadaşlarının düğününe gitmeleri, Mahavir'in orayı basıp onları azarlaması da buna tüy diken anlardan biri oluyor. Ancak düğünü yapılan 14 yaşındaki kız çocuğunun Geeta ve Babita'ya söylediklerinden sonra tahmin etmesi zor olmayan bir dönüşüm haklı olarak filme ivme kazandırıyor. Özellikle spor akademisi çağına gelince Mahavir ve Geeta arasında yaşanan gelgitler, bir baba - kız çatışması yanında, kuşak çatışması içine düşen bir sporcu - antrenör dengelerine de sahip oluyor. Eski usül güreş taktikleri ile modern yöntemler arasındaki çatışmayı lafta bırakmamaya çalışıp mümkün olduğunca detaylandırmak isteyen senaryo, her iki metodu da sıkıcı hale getirmeden Mahavir ve Geeta üzerinden kişileştiriyor. Tabii eski usülü temsil eden antrenör babayı hep haklı çıkararak. Bunun bir sakıncası yok. Büyük sözü dinlemek çoğu zaman ihtiyaç duyduğumuz birşeydir. Ama burada Mahavir gibi kişisel hayalini gerçekleştirmek için kızlarını kullanan, fakat bunun yanında o kızlara kendi bireysel özgürlüklerini, özgüvenlerini kazandıran bir baba figürünün haklı çıkması çok önemli.

52 yaşındaki aktör / yapımcı Aamir Khan, Bollywood'a yön veren en önemli isimlerden biri. Bu sinemanın karikatürize ve dramatik tüm bileşenlerine hakim olan Khan, tecrübesiyle Geeta ve Babita'yı farklı yaşlarda canlandıran tecrübesiz dört genç kıza da antrenörlük yapıyor adeta. Hatta onları kamera arkasında da zorladığını düşündürebiliyor. Bazen slogana kaçması kaçınılmaz bu gibi Bollywood yapımlarının kendini ifade etme biçimleri, müziği, dansı, komediyi ve gözyaşını 2.5 saatin üzerinde seyreden sürelere hızlı bir kurguyla yaymaktan ibaret. Konu da Dangal'daki gibi ilgi çekiciyse o 2.5 saatin nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Olağanüstü sinematografisi, güreş koreografileri, şarkıları ve Pritam Chakraborty imzalı tema müzikleriyle bu ilgi çekici konuyu daha da renklendirmek için elinden geleni ardına koymayan bir film Dangal. Bundan sonra 2010 Olimpiyatlarına Oyunlarına Hindistan’ı temsilen katılan ilk kadın güreşçi olan ve altın madalya getiren ilk sporcusu olmayı başararak tarihe geçen Geeta Phogat'ın kariyerini anlatmak için de böyle görkemli bir film gerekirdi. Keşke bir yazılı metinle değil de, finalle bağlantılı biçimde 5-10 dakika daha ayrılıp, bir sonraki 2014 olimpiyatlarında altın madalya alan Babita da onurlandırılsaydı. Yine de Dangal'ın bundan sonra Aamir Khan'ın en iyileri arasında gösterilmesi kaçınılmaz.

18 Ağustos 2017 Cuma

El ciudadano ilustre (2016)


Yönetmen: Mariano Cohn, Gastón Duprat
Oyuncular: Oscar Martínez, Dady Brieva, Andrea Frigerio, Manuel Vicente, Belén Chavanne, Marcelo D'Andrea, Nora Navas, Daniel Kargieman
Senaryo: Andrés Duprat
Müzik: Toni M. Mir

"Nobel Edebiyat Ödülü'nü almak konusunda iki farklı duygu hissediyorum. Bir yandan gururum okşandı, gerçekten okşandı. Ama diğer yandan bu acı duygu içimde çok daha ağır basıyor. Benim inancıma göre bu tür oy birliği ile alınmış onay kararı bir sanatçının çöküşüyle doğrudan ve şüphe götürmez şekilde alakalıdır. Bu ödül şunu kanıtlıyor; eserlerim kişilerin zevkleri ve ihtiyaçlarıyla aynı görüşte. Yargıçların, uzmanların, akademisyenlerin ve kralların. Açık bir şekilde, ben sizin için en konforlu sanatçıyım ve bu konforun her artistik eserde bulunması gereken ruhla çok az ilgisi var. Sanatçıların sorgulaması ve şaşırtması gerekiyor. Bu yüzden bir sanatçı olarak ulaşabileceğim son noktaya gelmekten pişmanlık duyuyorum. Ancak hissettiğim en kalıcı duygu şu aslında; gururuma yediremediğim, ikiyüzlü bir şekilde beni kızdıran, yaratıcı macerama son vermeye karar verdiğiniz için size teşekkür etmektir. Ama lütfen bunları söyleyerek sizi suçladığımı düşünmeyin sakın. Gerçek bu değil. Burada suçlanacak tek kişi var o da benim. Çok teşekkür ederim."

Nobel Edebiyat Ödülü kazanan ünlü Arjantinli yazar Daniel Mantovani'nin (Oscar Martinez) ödül töreninde yaptığı bu konuşmayla başlayan El ciudadano ilustre (The Distinguished Citizen), bu ödülü kazanmayı kariyerinde bir düşüş olarak gören kurmaca bir yazarı takip ediyor. Avrupa’da yaşayan ve çok yoğun bir davet temposu olan Daniel, Arjantin’de büyüdüğü, romanlarının beslendiği Salas kasabasından gelen daveti kabul ediyor. 40 yılın ardından ilk kez kasabaya giderek nostaljik duygularını tekrar harekete geçireceğini, anılarını tazeleyeceğini, masum bir arınma hissiyatı yaşayacağını düşünürken kendini tuhaf, komik, sinir bozucu olaylar zincirinin içinde buluyor. Eski arkadaşlar, eski sevgili, değişen lokasyonlar, hap baki kalmış cehalet gibi unsurlar tipik bir eve dönüş hikayesinin temelleri iken, oradan çıkan başarılı bir entelektüelin yaşadığı çatışmaları çok etkili biçimde dile getiren film, bu çatışmaları kültür, şöhret, edebiyat, sanat, vefa/vefasızlık ve insan davranışlarının ikiyüzlülüğü üzerine konumlandırarak çok diri bir kara mizah tonu elde ediyor. Yıllar önce terk ettiği kasabasındaki kültür sanat algısındaki banallikler, mikro ve makro toplumlarda sıkça görülen kültür sanat algısındaki cehaleti yansıtır nitelikte. Tabii Daniel sadece bu algı ile yüzleşmiyor, kasabada bıraktığı insanların ya da yeni tanıdıklarının türlü sorunlarının da odak noktası haline geliveriyor.


Gençlik yıllarında Salas'taki eski sevgilisi Irene ile evlenmiş yakın arkadaşı Antonio, onların Daniel'i saplantı haline getirmiş kızları Julia, Daniel'i turistik bir amaç uğruna kullanma eğilimindeki yönetici Cacho, kasabadaki bir resim yarışmasında Daniel'in jüri başkanı olarak elediği resmin öfkeli sahibi, Daniel'den engelli oğluna yeni bir tekerlekli sandalye almasını isteyen bir adam, kitaplarından birinde kendi babasından bahsettiğini iddia eden başka bir kasaba sakini gibi türlü karakterler mevcut. Daniel'in memleketini ziyaret etmesini fırsat bilerek geçmişin ezikliklerini veya şimdinin sağlıksız çıkarımlarını onun üstüne boca ediyorlar. Onun kitaplarındaki Salas referanslarını fırsat bilerek ve bahane ederek onu bir hedef tahtası haline getiriyorlar ya da kişisel çıkarları için kullanabilecekleri bir özne halinde görüyorlar. Bu açıdan hiç de romantik bir memlekete dönüş hikayesi yaşanmıyor. Zaten senarist Andrés Duprat'ın amacı da bu değil. En azından amaçlarından biri, geldiğimiz yer ile değil, kendimizi dönüştürdüğümüz şey ile alakalı bir duruş belirleyebildiğimiz gerçeği. Ünlü biri olmanın etrafta (ya da hemşehriler bazında) yarattığı beklentilerle baş etmenin dayanılmaz ağırlığı.

Harika edebiyatın haksızlık ve güçlüklerle yaşayan toplumlardan çıktığını, "kültür" kelimesini cahil, aptal ve tehlikeli insanların diline doladığını, yazar olmak için kağıt, kalem ve kibir gerektiğini, daha buna benzer pekçok düşüncesini aktaran Daniel'in, hem şöhretli hem elit bir yazar olarak karşılaştığı bu insan ve olayların sığlığı ile olan imtihanı tipik bir yazar kibrinin yansımaları olarak görülebilir. Ama bir sanatçı olarak bu insan ve olayların doğup büyüdüğü yerden çıkmış olmasının yarattığı tuhaf ikilemler çok iyi yansıtılmakta. Birgün ünlü bir yazar olarak Nobel Ödülü alıyorken, başka birgün kendinizi memleketinizin köhne bir tavernasında eski arkadaşınızın saçma dansını izlerken bulabiliyorsunuz. Sizi "Saygın Vatandaş" olarak seçip heykelinizi diken de, fikirlerinizi beğenmeyip üzerinize yumurta atan da aynı cahil motivasyonlarla bunları yapıyorken, her şeyi yüzeyselin ötesinde düşünmeye çalışan bir yazar olarak haklı biçimde kendinizi üstün, kibir duygunuzu da korunaklı bir liman gibi görmenizin önünde bir engel kalmıyor. İşte El ciudadano ilustre, bazı etkinlikler için yıllar sonra doğup büyüdüğü Salas kasabasına dönen Nobel sahibi Daniel Mantovani'nin hem memleket hasreti klişesine, hem de sanatçı ve halk arasındaki düşünsel/eylemsel çelişkilerine farklı açılardan yaklaşabilmiş, üstelik bunları doğru telakki etmiş bir film.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Al final del túnel (2016)


Yönetmen: Rodrigo Grande
Oyuncular: Leonardo Sbaraglia, Clara Lago, Pablo Echarri, Federico Luppi, Uma Salduende, Walter Donado, Laura Faienza, Facundo Nahuel Giménez, Javier Godino
Senaryo: Rodrigo Grande
Müzik: Lucio Godoy, Federico Jusid

Bir trafik kazası sonucu karısını ve kızını kaybeden, kendisi de tekerlekli sandalyeye mahkum olan Joaquín, evinin bodrumunda elektronik eşya tamiriyle uğraşan, uyuşuk köpeğiyle yaşayan, kendi düzenini kurmuş bir adamdır. Birgün evindeki bir odayı kiralamak üzere striptizci Berta ve küçük kızı Betty hayatına girer. Apar topar odayı kiralayan anne kız sayesinde hayatı bir az olsun renklenen Joaquín, bir gece çalıştığı zemin kattaki duvarın ardından gelen sesler üzerine orayı takibe almaya karar verir. Teknolojik aletlerden iyi anladığı için küçük kameralar ve dinleme cihazlarıyla yan tarafta olup bitenleri izlemeye başlar. Galereto liderliğindeki bir grup hırsız, evin yakınındaki bir bankayı soymak üzere tünel kazmaktadırlar. Hırsızların aynı zamanda gizli kasalarda şantaj malzemesi olacak belgeleri alması için emniyetten gizemli biriyle de işbirliği olduğunu öğrenen, üstelik Galereto'nun işlediği bir cinayete de tanık olan Joaquín, bu soygun planını baltalamak üzere harekete geçer.

Arjantinli Rodrigo Grande'nin yazıp yönettiği Al final del túnel (At The End Of The Tunnel) heyecan ve gerilim yüklü bir suç filmi. Hızlı sayılabilecek bir girişle Joaquín'in münzevi hayatına önce Berta ve Betty'yi sokan, onları bu hayata bir çırpıda alıştıran Rodrigo Grande, bir süre sonra yan binadaki soyguncuları oyuna dahil ederek sadede geliyor. Bir yandan Joaquín'in onları gizli gizli izleme ve dinleme safhaları, bir yandan Berta ve birkaç yıldır bilinmeyen bir sebeple hiç konuşmayan küçük Betty ile kurmaya çalıştığı iletişim ile paralel ilerleyen film, Joaquín'in soyguncular arasında çıkan anlaşmazlık sonucu işlenen bir cinayete tanık olması ve sürpriz sayılabilecek bir kırılma noktasıyla dozunu arttırmaya başlıyor. Joaquín'in bu münzevi hayatını sürdürdüğü muhite bir tünel uzaklığında bulunan önemli bir bankaya düzenlenecek bu soygunda yozlaşmış bir emniyet görevlisinin de parmağının olması, Sadece Joaquín'in köpeği Casimiro ile konuşan Betty'nin sırrı derken birkaç kanaldan gizem ve gerilim inşa eden film, bu kozlarını da tünelin içindeki ve dışındaki çeşitli sahnelerle gayet iyi kullanıyor.

Joaquín'i ufak çapta MacGyver'ın tekerlekli sandalyedeki hali gibi tasarlayan Rodrigo Grande, bu mekanik zekanın verdiği güveni, aynı zamanda bu fiziksel handikapın getirdiği dezavantajları seyirciye de kolayca aşılayabiliyor. Mantık hataları evhamından kendini arındırmak suretiyle film esnasında gösterdiği bir köpek mamasını, kol saatini, köpek aksesuarına takılan dinleme cihazını, sonradan patlayacağını bildiğimiz silah gibi gösterip uygun yerlerde patlatıyor. Hatta senaryosunda tüm bu soygun ve o soygunu baltalama planlarını aynı anda yapan kişi olduğundan, önünde engel teşkil edeceğini düşündüğü Berta'yı uzun süre devre dışı bırakmaktan da geri durmuyor. Neyi, kimi, nerede, nasıl kullanacağını sadece kendisi bildiğinden, seyirci olarak tahminlerimizi bir nebze güçleştiriyor. Tarantino finallerini de andıran final hesaplaşması sayesinde ürettiği çözüm, böyle bir düğüm ancak bu yöntemle çözülebilirdi dedirtiyor. Arjantin sinemasının en popüler ve tecrübeli aktörlerinden Leonardo Sbaraglia ve özellikle La cara oculta filmindeki rolüyle göz dolduran İspanyol oyuncu Clara Lago'nun performanslarıyla güçlenen Al final del túnel, bir zamanlar David Fincher dendiğinde akla gelen tarzı andıran gerilimli, sürprizli yapısıyla görülmeyi hak eden bir film.

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Contratiempo (2016)


Yönetmen: Oriol Paulo
Oyuncular: Mario Casas, Ana Wagener, Bárbara Lennie, José Coronado, Francesc Orella, Iñigo Gastesi, San Yélamos
Senaryo: Oriol Paulo
Müzik: Fernando Velázquez

Adrián Doria, Asya pazarı ile yaptığı ticari anlaşmaları ve yüksek teknoloji şirketi nedeniyle "Yılın Girişimcisi" ödülü almış başarılı bir iş adamıdır. Evli ve bir çocuk babası olan Adrián'ın, fotoğraf sanatçısı Laura Vidal ile de gizli bir gönül ilişkisi vardır. Filmin şimdiki zamanında, bir dağ oteli odasında yanında fotoğrafçı sevgilisi Laura'nın cesedi dururken polis tarafından tutuklanıp kefaletle serbest bırakılan Adrián'ın evinde tedirginlikle birini beklediğini görürüz. Adrián, kendisine güvenilir bir savunma yaratmak için kendi avukatı Felix tarafından tavsiye edilen tanık hazırlama ve adli bildirimlerde uzman, deneyimli avukat Virginia Goodman ile buluşur. Bu şantaj ve cinayet davasında Adrián'ın sakladığı bazı sırlar olduğunu anlayan kurt avukat Virginia, onu sıkıştırmaya başlar. Adrián ve Laura bir gün kaçamak yaptıkları dağ evinden dönerken araba kazası geçirirler ve diğer arabada bulunan Daniel Garrido isimli gencin ölümüne sebep olmuşlardır. Olayı polise bildirmek yerine bir plan yapıp ayrılırlar. Laura arabayla eve dönerken, Adrián cesedi arabasının bagajına koyup göle atar. Oğulları kaybolan Tomás Garrido ve eşi, bu işin peşini bırakmamaya kararlıdır.

Özellikle 2012'de yazıp yönettiği El Cuerpo ile polisiye gerilim kulvarında önemli bir başarı sağlayan Oriol Paulo'nun imza attığı Contratiempo, bu minvaldeki beklentileri boşa çıkarmayan yine çok katmanlı bir suç dramı. El Cuerpo ile taşıdığı benzerlikler yönünden ele alırsak, büyük çoğunluğu Adrián ve Virginia'nın davanın gidişatı hakkında konuştukları gece ortaya çıkan gerçeklerin flashbacklerinden oluşan zeki kurgunun seyirciyi kolayca avucunun içine alması Contratiempo'nun en genel özelliğini oluşturmakta. Laura cinayetine giden yoldaki en mühim kırılma noktası olan trafik kazasının detayları, sonrasındaki panik anı, Adrián ve Laura'nın ayrı ayrı başından geçenler, tesadüfler, twistler, kazada ölen Daniel'in babası Tomás'ın bir dedektif gibi olayı araştırma inadı, Paulo'nun polisiye zekasıyla şekilleniyor. Seyirci olarak bir yandan Adrián ve avukatının vekili olan Virginia arasında gece tek mekanda geçen gerçeği bulma, onu nasıl değiştireceğine karar verme buluşmasını izlerken, diğer yandan o buluşmada Adrián'ın anlattıklarıyla sürece dahil olup nefeslerimizi tutuyoruz. Çünkü bu hikaye her an her şeyin değişebileceği, gerçekle yalanın kolaylıkla iç içe geçebileceği türden bir canlılık taşıyor.


Gerek El Cuerpo'da, gerekse Contratiempo'da görülen bir başka benzerlik ise, Oriol Paulo'nun üst sınıfın zaaflarına karşı bir duruş sergilemesi kadar, yine de kritik kararları onların vermesi yönünde açık kapı bırakması. Fakat karakterlerin bu açık kapının yerine daha riskli olan yolu seçmeleri, ehlikeyf üst sınıf bireylerinin konforlarını kaybetmemek uğruna herşeyi göze alabileceklerine dair basit bir okumayı da beraberinde getiriyor. Paulo, bu basitlikten hareketle o riskli seçimi kontrollü biçimde dallandırıp budaklandırmayı çok iyi beceren bir senarist/yönetmen. O an kendilerince doğru olarak gördükleri, fakat yanlışlığı sonradan anlaşılacak bu kararları kendine uygun biçimde cezalandırmayı seviyor. Tabii bu "kendine uygun" meselesi tartışılabilir. Zira Paulo'nun kartları karıştırıp sonra yavaş yavaş onları sıraya dizme üslubunu daha önce başka senarist/yönetmenlerin bazı filmlerinde görmüşlüğümüz var. Örnek vermeye kalkarsak film için spoiler tehlikesi mevcut olacağından, Paulo'nun bu polisiye gizem/gerilim şablonundan taze ve canlı başka versiyonlar üretmedeki başarısını tekrar edelim olsun bitsin.

Contratiempo, sürpriz final yönünden de El Cuerpo'dan geri kalan bir film değil. Oriol Paulo'nun film için önceden sağladığı kurgusal bütünlüğü bize açık etmeye niyeti yok. Yeni açılmış puzzle kutusundan çıkan parçaları önümüze koyup, her anıyla deneme yanılma, sonra tekrar deneme çabamızı sınıyor. Sona yaklaştıkça bitiriyor gibi görünen manzaraya daha dikkatli bakmamız gerektiğini anlıyoruz. Nihayet puzzle bittiğinde ise ona başka bir açıdan bakmamız gerektiğini son 10 dakikaya sığdırabilecek kadar da bu bütünlüğe hakim bir adam. Geri dönüş sahneleri birer joker gibi ustalıkla kullanıyor. Adrián ve Virginia Goodman arasında filmin gerçek zamanındaki zeki diyaloglarla da tansiyonu hiç düşürmeyerek geçmiş ve şimdiki zamanın birbirinden beslenmelerini sağlıyor. Son 10 dakikanın bitiminde ise kendi gelecek zamanını çoktan belirlemiş oluyor. Filmin dört ana başrolünden Mario Casas (Adrián) ve Bárbara Lennie (Laura) çok iyiler. Ama Ana Wagener (Virginia Goodman) ve El Cuerpo'da da izlediğimiz José Coronado (Tomás) gibi İspanyol sinemasının iki tecrübeli oyuncusunu izlemek büyük keyif. Rollerinin her kıvrımına çok hakim bu oyuncuların canlandırdıkları karakterler adeta akrandan taşıyor. Enfes bir polisiye roman kıvamındaki senaryosu ile Contratiempo, aynı özelliklere sahip El Cuerpo'dan sonra Oriol Paulo'nun yeni çalışmalarının da yolunu gözletiyor.