Cek Cumhuriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cek Cumhuriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Kasım 2017 Perşembe
Pokot (2017)
Yönetmen: Agnieszka Holland
Oyuncular: Agnieszka Mandat-Grabka, Wiktor Zborowski, Jakub Gierszal, Patrycja Volny, Miroslav Krobot, Borys Szyc, Tomasz Kot, Andrzej Grabowski
Senaryo: Olga Tokarczuk, Agnieszka Holland
Müzik: Antoni Lazarkiewicz
Olga Tokarczuk'un "Drive Your Plough Over The Bones Of The Dead" adlı romanından, Tokarczuk ile birlikte aynı zamanda filmi yöneten Agnieszka Holland'ın senaryosunu yazdığı Pokot, iki köpeği ile Polonya'nın Dolnoslaskie kırsalında yaşayan 60'lı yaşlarındaki Janina Duszejko'nun merkezinde olduğu ilginç bir polisiye. Yönetmenliğe Krzysztof Zanussi'nin asistanı olarak başlayan, Andrzej Wajda ile senaryo çalışmalarında bulunan Agnieszka Holland, Polonya sinemasına kapalı kalmayıp kısa sürede dışarı açılmış, Almanya, Fransa, Polonya ortak yapımı Europa Europa ile 1990'da En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı kazanmış, günümüze gelene kadar The Wire, The Killing, Treme, House Of Cards gibi dizilerin bazı bölümlerini yönetmiş tecrübeli bir yönetmen. En son 2011'de yönettiği ve bu defa Polonya'nın En İyi Yabancı Film Oscar'ı adayı olan In Darkness'tan bu yana uzun metraj çekmeyen Holland'ın bu tecrübesini aktardığı Pokot, gerek ana akım, gerekse bazı kaynaklarda benzetmesi yapılan Fargo gibi kült polisiyelerin hiçbirine yüzde yüz ait durmayan, sadece onlardan bazı parçalar almış gibi duran bir film.
Av mevsiminin kurallarına uyulmadığı bu kırsalda her daim kaçak avcılarla ihtilaf halindeki eski mimar, yeni İngilizce öğretmeni Bayan Duszejko'nun evlatları kadar sevdiği iki köpeği birgün kaybolunca ve devamında kasabada bazı şüpheli ölümler gerçekleşince bir seri katil hikayesi izleyeceğimizi düşünüyoruz. Ama ısrarla konuyu basit bir cinayet araştırması boyutlarına çekmek istemeyen film, hem birer birer dahil olan tekinsiz karakterlerle, hem de Duszejko'nun ateşli bir hayvan hakları savunucusu olmasının dramatik çaresizliğiyle akış belirliyor. Ama bunu yaparken zaman zaman fazla dağılıp ağırlaşarak bu akışı sağlayamıyor. Bu anlarda kolayca oluşturabileceği gerilimi de bir nebze törpülüyor. Bu anların oluşmasında filme dahil edilen yan karakterlerin gerekliliği veya rol ağırlıkları da etkili oluyor. Roman içinde ilginç gelebilecek kimi roller, filmi ağırlaştırabiliyor. Mesela polis merkezinde çalışan genç Dyzio senaryoya destek babında ne kadar işe yarar bir yan karakter ise, özünde ilginç bir adam olan doğa bilimci Boros hiç olmasa da olur bir tipleme olarak göze çarpıyor. Romanın tarzı nasıl ve Holland bu tarza ne ölçüde sadık kaldı bilemiyoruz. Fargo odağında olmasa da ortada genel anlamda iyi bir film var. Aksama, hantallaşma kadar, akıcı ve sarsıcı anlar da mevcut ki, filmin kendinden koparmamaya gayret eden bir yanı hep hissediliyor.
Filmini "janrlar arası, anarşist-feminist bir polisiye" olarak tarif eden Agnieszka Holland, bu tarife katılacağımız ve katılmayacağımız noktaların birbirine karışarak sıralandığı bir film çekmiş. Politika, din, bürokrasi, çevre, hayvan hakları alanlarında söyleyecek sözleri olan ve bunları genelde Duszejko'nun insan sevgisine denk tuttuğu hayvan sevgisi üzerinden veya direk kendi anarşist-feminist-hümanist kişiliğinin toplumla yarattığı çatışmalardan devşirerek dile getiren film, cinayetlerin sadece insanlara karşı değil, hayvanlara karşı da işlendiğinin altını çizmekten hiç vazgeçmiyor. Öldürülenler bir polis şefi, bir rahip, bir kumarhane/genelev işletmecisi ve bir vali olunca, bu makamların temsil ettiği değerlerin çıkaracağı malzemeyi de iyi değerlendirdiği söylenebilir. Uzun süre hedef saptırmayı başaran, lakin tahmin etmesi de pek zor olmayan, yine de sürpriz sayılabilecek final, ardından hiç de alternatif bir polisiyeye uymayan ikinci bir final ile nihayetlenen Pokot, sonuç olarak savunduğu her şeyi seyirciye geçirmeyi başaran bir yapım. Üstelik başta Duszejko rolüyle adeta filmi tek başına sırtlayan Agnieszka Mandat-Grabka'nın deneyim kokan performansı olmak üzere, görüntü yönetmenleri Jolanta Dylewska ve Rafal Paradowski'nin etkileyici görsellikleri ile de artılarına artı katıyor.
5 Ocak 2017 Perşembe
Anthropoid (2016)
Yönetmen: Sean Ellis
Oyuncular: Cillian Murphy, Jamie Dornan, Charlotte Le Bon, Anna Geislerová, Marcin Dorocinski, Toby Jones, Harry Lloyd, Alena Mihulová, Roman Zach
Senaryo: Sean Ellis, Anthony Frewin
Müzik: Robin Foster
Gerçek olaylardan uyarlanan Anthropoid, 1942'de SS Generali Reinhard Heydrich'e düzenlenen suikast operasyonu Anthropoid'i anlatan bir II. Dünya Savaşı dramı. Heinrich Himmler'den sonra Hitler'e en yakın rütbeli olarak bilinen "Prag Kasabı" Heydrich, "Final Solution" adı verilen, yahudileri toptan ortadan kaldırma projesinin ve "Operation Reinhard" denilen 1 milyondan fazla Polonyalı yahudinin katledildiği operasyonun sorumlusu. Bu suikast süreci, Londra'dan emir alan paraşütçü suikast ekibinden Josef Gabcík (Cillian Murphy) ve Jan Kubis (Jamie Dornan) merkezli işleniyor. Josef ve Jan'ın Prag'a indikten sonra oradaki az sayıda direnişçiyle biraraya gelmeleri, bir ailenin yanına yerleştirilmeleri, onlara yardımcı olmak için görevlendirilen Marie ve Lenka adlı iki güzel kadınla yaşadıkları duygusal ilişki, benzerlerini defalarca gördüğümüz savaş dramlarından farklı bir düzlemde ilerlemiyor. Ama hedefin tehlikesi ve ortamın ihanete, güvensizliğe uygun olması, filmin gerilimli halini hep yüksekte tutmasını sağlıyor.
Gerçek olaylardan ve kişilerden uyarlanan senaryo, yönetmen Sean Ellis ve en önemli Stanley Kubrick filmlerinde asistanlık yapmış Anthony Frewin tarafından kaleme alınmış. Yazıp yönettiği ilk uzun metrajı Cashback ile heyecan yaratan ama sonrasında bana göre vasatı aşamayan işler yapan Sean Ellis, Anthropoid ile standart olarak iyi bir film çekmiş olsa da, Cashback'in zihin açıcı sinema zekasıyla alakası olmayan memuriyetini sürdürüyor. Tabii ki kendini özgür bırakmış bir romantik komediyle, tarihi gerçeklere dayalı bir savaş dramını aynı kefeye koymak yanlış. Ama Cashback sonrası bu naif, yaratıcı, heyecan uyandıran sinema izleğinden gideceği düşünülürken, hem konusu, hem de sinema dili belli bir film için aynı heyecan ortaya çıkmıyor. Bazı ufak gerilim anları, suikast bölümü ve aksiyonlu son yarım saat gayet iyi çekilmiş. Hatta görüntü yönetmenliğini de kendisi yaptığı için sanatsal değerdeki Prag görüntülerini de filme serpiştirerek savaşın çirkin yüzüyle şehrin huzur veren tarihi dokusu arasında bir kontrast yaratmış. Ama belki klişeler, belki derinleştirilememiş karakterler, belki suikastin ana hedefi Heydrich'i sadece tek bir sahnede görmek, onun yaptıklarını yazılı veya sözlü ifade etmek, belki kime ne olacağının önceden belli tarihi gerçeklere dayalı olması, belki de hepsi filmi ortada bırakıyor.
Anthropoid Operasyonu, nihai amacını gerçekleştirmiş, kendi kahramanlarını yaratmış olsa da, akışı değiştirememiş, hatta nazi zulmünü daha da alevlendirmiş bir operasyon olarak tarihe geçmiş. Bunda tuzu kuru İngiltere'nin suikast sonrasına yönelik hiçbir tedbir almaması, muhtemel ihanetlere karşı donanımsız olması da etkili. Zaten bu operasyona karşı bir tutum sergileyen Ladislav Vanek'in kaygısı da, tek kurşun atmadan Çekoslovakya'yı işgal eden Hitler'in intikam için geride kalanları acımasızca katledeceği gerçeği. Yani başarılı olsa da olmasa da, hatta hiç yapılmasa da değişen çok fazla bir şey olmayacak bu operasyon herşeye rağmen filme alınmayı, insanlara II. Dünya Savaşı'nın binbir yüzünden birini anlatmak için izlenmeyi hak ediyor. Bunun yanında Anthropoid, oyuncu kadrosundan sadece 2003 tarihli Zelary filminden tanıdığım Anna Geislerová'yı beğendiğim, Cillian Murphy ve Toby Jones'u ise beklenmedik biçimde tutuk bulduğum bir filmdi.
2 Nisan 2014 Çarşamba
Alois Nebel (2011)
Oyuncular: Miroslav Krobot, Marie Ludvíková, Karel Roden, Leos Noha, Alois Svehlík, Tereza Vorísková, Marek Daniel
Senaryo: Jaroslav Rudis, Jaromír Svejdík
Müzik: Petr Kruzík
Çekoslovakya’da Sovyet işgalinin son bulduğu günlerde Rus askerlerinin çekilmesiyle büyük bir otorite boşluğu oluşmuş, dönemin Cumhurbaşkanı Vaclav Havel’in genel af ilan etmesiyle suç oranı iyice yükselmiştir. 1989 yılında Polonya sınırına yakın küçük bir istasyonda gar şefliği yapmakta olan Alois Nebel, mülayim bir demiryolu şirketi çalışanıdır. Yalnız yaşamakta olan Alois, demiryolu etrafına her sis çöktüğünde geçmişinden kalma trajik anılarla yüzleşmektedir. İşine mani olmasın diye bir rehabilitasyon merkezine kaldırılan Alois, orada sınırı geçip bir cinayete karıştığı için yakalanarak işkence edilen dilsiz bir yabancıyla karşılaşır. Kısa bir süre sonra dilsiz adam oradan kaçar. Alois ise hastaneden çıkınca daha hafif bir göreve atanır.
Jaroslav Rudis ve Jaromír Svejdík ikilisinin grafik çizgi romanından uyarlanan Alois Nebel, iki kısa filmin ardından ilk uzun metrajını çeken Tomás Lunák’ın filmi. Rotoskop, yani film karelerinin tek tek elden geçirilerek renklendirilmesi ya da animasyon haline getirilmesi tekniğiyle çekilen film, görsel açıdan Richard Linklater filmleri Waking Life (2001) ve A Scanner Darkly (2006) kıvamını bu defa siyah beyaz bir bakış açısıyla yansıtıyor. Bu tekniğin gerçek ile animasyon arasında sağladığı damak tadı, Alois Nebel gibi bir 80’ler sonu soğuk Avrupa atmosferiyle -hele de siyah beyaz atmosferiyle- son derece uyum içinde. Bu sayede filmi sarmalayan Prag ve civarının soğuk, karlı, yağmurlu havası seyirciyi de iklimine dahil ediyor. Özellikle sonlara doğru yağan fırtınalı yağmurun ortasında kalmışız gibi dahi hissedebiliyoruz. Dönemsel ve iklimsel atmosfer yaratma becerisinin üstüne, filmin konusunun dramatik dinginliği, minimal temposu, tren nostaljisi da eklenince, keyif veren şiirsel bir resimli roman gibi akan sahneler izliyoruz.
1945 Nazi işgaline dayanan trajik bir çocukluk anısının etkisini hala üzerinde taşıyan Alois’in sessiz sakin yalnızlığı, bu anıya bağlı bir intikam hikayesiyle beraber aynı sakinlikle yol alıyor. Bu minimal üslup gerek TV’den, radyolardan, günlük konuşmalardan duyduğumuz 80’ler sonu Prag’ının siyasi havasıyla, gerek sona ermekte olan Rus işgalinin geride bıraktığı karaborsa ortamıyla, gerekse Alois’in tren garında tanıştığı dul Kveta ile yakınlaşmasıyla kendine farklı kulvarlar da açarak filmin içini ekonomik biçimde dolduruyor. O farklı kulvarlarda seyreden intikam ve sevgi amaçlarına da ulaşan final, hem bir sona, hem de yeni bir başlangıca ulaşıyor. Aynı sağanak yağmur altında biten ve başlayan hayatlar, kapanan ve açılan dönemler, geçmişin tüm trajedilerine rağmen ve onlardan yoğrulmuş biçimde nefes alıp veriyor.
Etiketler:
2011,
Almanya,
Cek Cumhuriyeti,
z) Animasyon Kuşağı,
z) Siyah-Beyaz Filmler Kuşağı
28 Mayıs 2007 Pazartesi
Zelary (2003)
Yönetmen: Ondrej Trojan
Oyuncular: Anna Geislerová, György Cserhalmi, Jaroslava Adamová, Anna Vertelárová, Iva Bittová
Senaryo: Kveta Legátová, Petr Jarchovský
Müzik: Petr Ostrouchov
Çek topraklarının Nazi işgali altında olduğu 1940'lı yıllarda Eliska, üniversiteler Almanlar tarafından kapatıldığı için tıp eğitimini tamamlayamayan ve bu yüzden bir hastanede hemşire olarak çalışan genç bir kadındır. Sevgilisi cerrah Richard ve ortak dostları Doktor Chldek'le birlikte direnişçilere katılmıştır. Bir gece, taşradaki dağlık bir bölgeden hastaneye, acil kan nakli gereken ağır yaralı bir adam getirilir. Yalnızca Eliska'nın kan grubu adamınkini tutmaktadır. Verilen kan, adamın hayatını kurtarır ve çağdaş, şehirli, eğitimli Eliska ile köylü, ekmeğini taştan çıkaran, çocuk ruhlu Joza arasında sıradışı, güçlü bir ilişki kurulur.
Doktorların yer aldığı direnişçi grup ortaya çıkarılınca Gestapo peşlerine düşer ve yaşamları tehlikeye girer. Eliska'nın sevgilisi Richard, bir gece kaçarak ülkeyi terk edince, Eliska'nın kalabileceği emniyetli bir yer bulmaları gerekir. Kızı ücra bir bölgedeki dağ evinde saklayabileceği düşüncesiyle Joza ile temasa geçerler. Eliska, alışkın olduğu şehir yaşamını ardında bırakıp yeni bir kadın olmak zorunda kalır: artık dağ adamının karısı Hana'dır o. Yeni yuvası, zamanın 150 yıl önce durduğu dağ köyü Zelary'dedir.
Doktorların yer aldığı direnişçi grup ortaya çıkarılınca Gestapo peşlerine düşer ve yaşamları tehlikeye girer. Eliska'nın sevgilisi Richard, bir gece kaçarak ülkeyi terk edince, Eliska'nın kalabileceği emniyetli bir yer bulmaları gerekir. Kızı ücra bir bölgedeki dağ evinde saklayabileceği düşüncesiyle Joza ile temasa geçerler. Eliska, alışkın olduğu şehir yaşamını ardında bırakıp yeni bir kadın olmak zorunda kalır: artık dağ adamının karısı Hana'dır o. Yeni yuvası, zamanın 150 yıl önce durduğu dağ köyü Zelary'dedir.
Kveta Legátová’nın Jozova Hanula adlı romanından uyarlanan ve Ondrej Trojan tarafından yönetilen Zelary, 2004 yılında En İyi Yabancı Film kategorisinde aday olmuş, ancak ödülü Kanadalı Les Invasions Barbares'e kaptırmış son derece başarılı bir Çek yapımı dram. Özellikle Avrupa’ya has çekiciliği ve harika oyunu ile Anna Geislerová’nın devleştiği film, roman uyarlamalarının perdeye yansıması sonucu oluşan masalsı atmosferi yaratmada da hedefine ulaşıyor. Geislerová’nın etrafına örülen karakter zenginliği de bir o kadar çekici..
Gestapo’dan kaçması için, dava arkadaşları tarafından kendisine her ayrıntısı düşünülmüş yeni bir hayat verilen Eliska, çalıştığı hastanede kan verdiği köylü ile evlenip, Zelary köyünde yaşamak zorunda kalan şehirli bir genç kadınken, kendisine koca olarak seçilen orta yaşını biraz geçkin Joza ise köpeği Azor ile yaşayan, aşka sevgiye aç, saf ve becerikli bir dağ köylüsüdür. Yan yana gelmesi pek mümkün olmayan bu özelliklere sahip iki karakterin buluşması, yabancılık, alışma evresi ve aşka dönüşüm düzleminde hatasız ilerliyor. Sadece Eliska ve Joza arasındaki ilişkinin değil, sosyal açıdan şehirli Eliska’nın, köylü Hana’ya dönüşümü de bu düzlem üzerinde yerini alıyor. Başlangıçta mecburen gerçekleşen her iki dönüşümün, zamanla bireyin kendi seçimi halini almasını çok iyi işleyen Zelary, izleyiciyi de bu dönüşüm sürecine ortak ederek gücünü ortaya koyuyor. Bu güç, sadece iki ana karakter sayesinde elde edilmiyor elbette.
Artık Hana olarak yaşamak zorunda kalan Eliska’nın, belki normal şartlarda asla koca olarak seçmeyeceği Joza’ya alışma süreciyle eş zamanlı ilerleyen köy sosyal yaşamına alışma sürecine katkıda bulunan en önemli unsurlardan biri de Zelary köylüleri.. Pek çoğunun Eliska’nın sığıntı durumundan haberdar olmasına karşın, onu bağırlarına basarak kendi samimi sosyal çarklarında öğütmeleri, küçük toplumlardaki pozitif veya negatif dönüşümün ne derece etkili ve çabuk olduğu yönünde fikir verebiliyor. Köy ortamının vereceği fikirin hep olumlu yönde olacağı düşünülür. Ama realist biçimde Zelary köyünde karısını döven, içki içen, başkasının karısına tecavüze yeltenen, üvey çocuğuna dayak atıp evden kovan insanlara da rastlıyoruz. Ama bu kötü huyların köy atmosferinin birbirine kenetlenmişliği içinde erimesi de kaçınılmaz oluyor. Joza ile birlikte, köyün eğitimsiz doktoru yaşlı bayan Lucka, anlayışlı rahip, asi çocuk Lipka, Zena rolünde aynı zamanda ülkesi Çek Cumhuriyeti’nde başarılı bir yaylı çalgılar ustası olan Iva Bittová gibi sıcacık karakterler, Hana’nın bağlanma sürecine katkıda bulunuyor. Hele de Zena’nın küçük kızı Helenka rolündeki Anna Vertelárová’nın hem kendisi, hem de oyunu görülmeye değer.
Dönüşüm evresine katkıda bulunan bir diğer önemli etken de köy olgusu. Ağaçları, dağları, tepeleri, çiçekleri ile o kadar güzel bir köy izliyoruz ki, sıkıcı olarak gördüğümüz bu küçük coğrafi olgunun insan ruhunda yarattığı arınma duygusuna, temiz havasına, güneşine, yağmuruna, karına tanık oluyoruz filmde.. Hana, bütün mevsimleri arka arkaya yaşadığı bu köyde aşkı ve insani sıcaklığı, bunun yanında zaman zaman zorbalığı da yaşayarak kendi iç mevsimlerinin de farkına varıyor. Filmin pastoral dokunuşları o kadar etkili ki, ekran karşısında o temiz havayı ciğerlere çekmek, ot ve çiçek kokularını duyumsamak, terlemek, üşümek mümkün hale geliyor neredeyse. Ama öte yandan, savaşın gölgesinde yaşamanın getirdiği gerilimin bu güzellikleri yerle bir edeceği endişesi de filmin bir köşesinde duruyor hep.
Dönüşüm evresine katkıda bulunan bir diğer önemli etken de köy olgusu. Ağaçları, dağları, tepeleri, çiçekleri ile o kadar güzel bir köy izliyoruz ki, sıkıcı olarak gördüğümüz bu küçük coğrafi olgunun insan ruhunda yarattığı arınma duygusuna, temiz havasına, güneşine, yağmuruna, karına tanık oluyoruz filmde.. Hana, bütün mevsimleri arka arkaya yaşadığı bu köyde aşkı ve insani sıcaklığı, bunun yanında zaman zaman zorbalığı da yaşayarak kendi iç mevsimlerinin de farkına varıyor. Filmin pastoral dokunuşları o kadar etkili ki, ekran karşısında o temiz havayı ciğerlere çekmek, ot ve çiçek kokularını duyumsamak, terlemek, üşümek mümkün hale geliyor neredeyse. Ama öte yandan, savaşın gölgesinde yaşamanın getirdiği gerilimin bu güzellikleri yerle bir edeceği endişesi de filmin bir köşesinde duruyor hep.
Zelary, işlediği saf güzellikler yanında acı gerçekleri de iki saati aşkın süresine ustaca sığdırmış, yürek coşturduğu gibi yürek burkan da bir film. Görüntülerin ihtişamı, senaryonun samimiyeti, oyuncuların doğallığı bir araya geldiğinde oluşan kimyaya her zaman rastlayamıyoruz. Savaşa karşı gizliden faaliyette bulunan elit Eliska’dan, zoraki bir savaş gelinine dönüşen köylü Hana’nın ve Zelary köyünün hikayesi mutlaka görülmeli.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





