Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2025 Perşembe

Exit 8 (2025)

 
Yönetmen: Genki Kawamura
Oyuncular: Kazunari Ninomiya, Yamato Kôchi, Kotone Hanase, Nana Komatsu
Senaryo: Genki Kawamura, Kotake Create, Kentaro Hirase
Müzik: Shouhei Amimori, Yasutaka Nakata

Metrodan inen bir adam, dışarı çıkmak üzere yürüdüğü koridorda bir süre sonra hep aynı yolu yürüdüğünü, her seferinde "Exit 8" yazan tabelanın bulunduğu koridora tekrar girdiğini fark eder. Bir tabelada bu döngü içinden çıkabilmesi için bazı talimatlar görür. Buna göre, eğer yürüdüğü bu yol üzerinde bir anormalliğe rastlarsa geri dönmesi gerekecektir. Ancak böylelikle kat kat yüzeye çıkabilecektir. Kotake Create'nin video oyunundan Kentaro Hirase ve Genki Kawamura'nın uyarlayıp Kawamura'nın yönettiği Exit 8, oyun uyarlaması olması yanında, özgün senaryo gibi görünen gizemli, tuhaf, ürkütücü ve sonlara doğru hüzünlü bir film. Beyond The Infinite Two Minutes, One Cut Of The Dead gibi iyi fikirleri matematiksel biçimle mayalayan Japon filmlerinin yanına yakışan bir tona sahip. Tabii onlar gibi komedi öğeleri yerine daha karanlık, gergin ve merak unsurunu sürekli koruyan hamleleri mevcut. Koridorda yürüdükçe ve talimatları öğrendikçe, sıra sıra reklam panolarını, kapı sayısını ezberleyen, koridora her girdiğinde robot gibi karşısından yürümeye başlayan çantalı adamı da normalliğin içine katan isimsiz kahramanımız, bu rutini bozan en ufak bir değişikliği anormallik olarak kabul edip geldiği yoldan geri dönmek zorunda. Film başlangıçta koridorda birkaç tur yapıp hiç bir anomali de yaratmadan hem kahramanını, hem seyirciyi bu rutine alıştırıyor. Sonrasında ufak değişikliklerle bu normalliği sekteye uğratıp gizemli yönüne tekinsiz bir kimlik ekleyerek ilerliyor.

Film, koridorda sıkışmış adamın karşılaştığı anormallik dozunu giderek arttırırken işin içine halüsinasyonları ya da bu mini evrenin fantastik unsurlarını da katıyor. Bazıları anormallik yaratma adına karşısına çıktığı halde adamın geri dönmesine engel olmaya çalışan, böylelikle onun talimatlara olan sadakatini test eden bir meydan okumaya dönüşebiliyor. Buradan sistemsel alt metinlere ulaşmak çok kolay: Yoluna çıkan çeldiriciler her ne ve nasıl olursa olsun talimatlara uymalısın, uymazsan yerinde sayar, yükselemezsin. Ama bir süre sonra filmin sadece bu isimsiz adam üzerinden dinamikler kurmak istemediğini anlıyoruz. Adamın normalliğinin bir parçası olan, koridorda sürekli karşısına çıkan çantalı yürüyen adamın ve küçük çocuğun bu mini koridor evrenindeki hikayeleri de dahil olunca senaryonun kendini yenileyişi ve karakterize edişi el yükseltiyor. Adamın bu koridorda sıkışmadan önce kız arkadaşının hamile olduğunu öğrenmesinin dramatik kabulünü de cebine koyan film, mekanik bir alternatif bilim kurgu olmanın ötesine geçip daha insani bir kimlik ediniyor. Yapısı gereği beklenmedik, tahmin edilemez "anormallikler" nedeniyle ilgiyi hep dinç tutan Exit 8, başrol oyuncusu Kazunari Ninomiya'nın taşıyıcı performansıyla da görülmeyi hak eden, herhangi bir Black Mirror bölümü olabilecek iken kendini iyi genişleten bağımsız bir fantastik yapım.

26 Haziran 2025 Perşembe

Black Box Diaries (2024)

 
Yönetmen: Shiori Itô

2024 yapımı Black Box Diaries, Japon gazeteci ve belgeselci Shiori Itō’nun kişisel hikâyesine dayanan, kendisinin yönettiği sarsıcı ve cesur bir belgesel. Itō, 2015 yılında tecavüze uğradığını iddia ettiği gazeteci Noriyuki Yamaguchi'ye karşı verdiği hukuk mücadelesini belgeleyerek hem kişisel hem de toplumsal bir tabuyu kırıyor. Belgeselin adı, tecavüz olayından sonra delil olarak kullanılan ve olayın kayıtlarını tutan bir iç çamaşırındaki ses kayıt cihazına (Itō’nun tabiriyle “kara kutu”) gönderme yapıyor. Bu “kara kutu”, hem Itō’nun hafızasını hem de toplumun bastırdığı gerçekleri simgeliyor. Itō üzerinden cinsel şiddet mağdurlarının adalet arayışını ve toplumdaki sessizliği gözler önüne seren yapım, hem Japonya’da hem uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı. Itō, kendi tecavüz vakasını ve ardından gelen adli süreci tüm açıklığıyla kameralara taşırken, izleyiciye sadece bir mağdurun değil, aynı zamanda toplumsal, hukuki, siyasi baskılara karşı direnen bir kadının hikâyesini sunuyor. Kendini numune alarak Japonya’daki cinsiyet eşitsizliğini, ataerkil adalet sistemini, politik açıdan arkası sağlam olanların kollanmasını ve medyanın sessizliğini sorgularken, tüm bunların Japonya'ya özgü olmadığını, evrenselliklerini de seyircinin algılarına emanet ediyor.

Belgeselin en güçlü yönlerinden biri, samimi ve doğrudan anlatımı. Itō’nun kamerası çoğu zaman bizimle direkt konuşuyormuşçasına yakın. Bu yakınlık, izleyiciyle kurulan empati bağını kuvvetlendiriyor. Ancak yine bu yakınlık, belgeselin duygusal yükünü zaman zaman ağırlaştırıp seyirciyi savunmasız bırakıyor, onu tanıklığa zorluyor. Benzer olaylar yaşamış olanlar için tetikleyici etkisi fazla denebilir. Itō, bir mağdur olarak bu pozisyonunu hep yanında tuttuğu gibi, aynı zamanda anlatıcı, soruşturmacı ve yönetmen olarak da hikâyesini şekillendiriyor. Bilgisayar kamerasına içini döküp ağladığı kadar, mahkeme salonlarından evinin köşelerine, katıldığı sivil toplum örgütleri toplantılarından, gizli kamera çekimlerine, arşiv görüntülerinden ekrana el yazısıyla yansıtılan kişisel video günlüklerine uzanan geniş bir perspektif kullanıyor. Fakat bu çeşitlilik yer yer dağınık bir görüntü de vermiyor değil. Yoğun bir duygusal an sonrası başka bir sahnede bu anın etkisini birden azaltan başka bir içeriğin devreye girmesi istikrarsızlık yaratabiliyor. Lakin bu durum belgeselin doğal bir sonucu olarak görülebilir. Zira Black Box Diaries, kurgulanmış bir hikâye değil, hala kapanmamış bir yaranın muhasebesi gibi.

Genel olarak Black Box Diaries, çağımızın en çetin meselelerinden birine, cinsel şiddete ve mağdurların adalet arayışına dair cesur ve çarpıcı bir tanıklık sunuyor. Belgesel, kişisel olanın ne kadar politik, sessizliğin ise ne kadar gürültülü, tepkisizliğin ne kadar çözümsüz olabileceğini hatırlatıyor. Sadece bir belgesel de değil, bir direniş, bir adalet çağrısı ve bir farkındalık eylemi adeta. Shiori Itō sadece kendi hikâyesini anlatmakla kalmıyor, başkalarının da konuşabilmesi için bir kapı aralıyor. Onun için sarf ettiğimiz çeşitli sıfatların yanına "aktivist" kelimesini de eklememiz yerinde olacaktır bu yüzden. Hatta bulunduğu coğrafyanın siyasi ve kültürel katılığına ithafen onu bu cesaretini bir kamikaze pilotuna benzetmek bile mümkün. #metto hareketinin Japonya ayağındaki en önemli figür kendisi. Her ne kadar bazı gizli kamera görüntülerini kullanmasıyla etik anlamda eleştirilse ve bunda haklılık payı olsa da, buradaki nihai amaca ulaşma yolunda mübah olan bazı şeylerin yasadışı olması çok da önem arz etmiyor. Nihai amaç, Yamaguchi gibi avcılara hak ettikleri cezayı vererek onun benzerlerine korku salmak, daha çok suskun insanın Itō gibi konuşmalarını sağlamak.

18 Şubat 2024 Pazar

Perfect Days (2023)

 
Yönetmen: Wim Wenders
Oyuncular: Koji Yakusho, Arisa Nakano, Tokio Emoto, Aoi Yamada, Aoi Yoshida, Yumi Asô
Senaryo: Wim Wenders, Takuma Takasaki

Wim Wenders ve Takuma Takasaki'nin senaryosunu yazdığı, artık dünyaya mal olmuş sinemasıyla bir gezgini andıran usta Alman yönetmen Wim Wenders'in yönettiği Perfect Days, adını Lou Reed'in filmde de duyduğumuz eskimeyen şarkısı Perfect Day'den alan bir yapım. Tokyo'daki modern tasarımlara sahip umumi tuvaletleri temizlemekle görevli Hirayama'yı gözlemliyor, onunla yatıp onunla kalkıyor, onun peşinden gidiyoruz. Birçok kişinin burun kıvıracağı, önemsiz bulacağı, tiksineceği işini son derece titizlikle, şikayet etmeden, kendini vererek, ağirbaşlı ve sıkılmadan yapan Hirayama, hepsi birbirine çok benzeyen günlerinden anlamlar yakalamaya, eylemlerini kişisel bir sanata, kendisiyle ve çevresiyle uyumlu bir geleneğe dönüştürmeyi çalışan bir adam. Wenders ve Takasaki, tuvalet temizlikçisi mesleğini özellikle bir alegori olarak göstermeye çalışmasalar da, seyircinin algılama ayarlarına söz geçiremeyeceklerini bilecek kadar tecrübeliler. "Bir şehrin ve içindeki insanların pisliklerini temizleyen tertemiz bir adam" klişesinin çok ötesinde gizli veya aleni çok şey var filmde. Ama bu şeyler o kadar basit ve minimal biçimlerde filme dahil ediliyor ki, sanki dahil edilmiyor, doğal akış içinde bir sinema filminin parçası olmanın ötesine geçip kendi yollarını buluyorlar. Wenders de sadece buna aracı oluyor. Hayatımız, ona anlam katan rutinlerimiz kadardır. O nüanslardaki giz sadece bize özeldir. Yaptığımız mesleğe, alışkanlıklarımıza, rafine zevklerimize başkalarının anlam yüklemesini beklemez, istemeyiz. İşte Hirayama kendi hayatının anlamını bu nüanslarda bulmuş bir karakter.

Perfect Days, Hirayama'nın birbirine benzeyen günlerinden derlenmiş 2 saatlik bir kesit. Ortasında başlayıp ortasında biten bir film. Herhangi bir dönüşüm, değişim, bir sırrın keşfedilişi, o uyanış ardından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kabilinden iddialar söz konusu değil. Her sabah gün ağarmadan, alarmsız kendi kendine aynı saatte uyanan, dişlerini fırçalayan, kapıdan çıkıp arabasına binerek işine giden bir çalışan. Ama bu basit ve hemen herkesin yaptığı eylemlerin arasında saklı bazı detaylar, o basitlığin içine sızmış güzelliklere işaret ediyor. Mesela en basitinden kapıdan çıkma eylemini ele alalım. Hirayama öylesine kapıdan çıkıp gitmiyor. Kapıyı açtığında gökyüzüne bakıp, sabah ayazının ve henüz ağarmamış havanın tatlı yoğunluğunu içine çekerek gülümsüyor. Arabaya binip yola çıkmadan önce bir kaset seçiyor, o kaset eşliğinde işe gidiş yolunu sinematik bir tecrübeye çeviriyor. İşini saygı yüklü bir disiplinle yapıyor. Molalarında bir yandan yemeğini yerken, bir yandan etrafı gözlemliyor, ağaçların arasından sızan güneş ışıklarının fotoğrafını çekiyor. Temelde sabah kalktıktan gece yatana kadar belli bir yol haritası izliyor. Groundhog Day çağrışımı yapan şekilde her gün aynı güne uyanmanın bir benzerini yaşıyor gibi görünse de, bu fantastik bir film değil ve aslında çoğumuz farklı ölçülerde aynı günü yaşıyoruz. Bizim de bu monotonluğu çekilir kılmak için kendimize göre ufak çözümlerimiz, alışkanlıklarımız, kimseyi rahatsız etmeyecek rafine hazlarımız var. Özellikle yoğun iş ve şehir yaşamı içinde olanların bu tekdüzeliği biraz olsun sağaltmak için kendi çözümleri, kendi rotaları da mevcut.


Hirayama'nın kendi rutinleri arasına sızan, bazen aksatan ufak tefek farklılıklar da ortaya çıkıyor. Ama evden kaçan yeğeni Niko'nun ziyaretine benzer farklılıklara rağmen kendi haritasından sapmadan hayatını sürdürmeyi seviyor. Öyle ki, ona duygusal bir bağ hissettirip onu bu rotadan saptıracak insanlarla uzun süreli temaslarda bulunmaktan imtina ediyor gibi görünüyor. Baba, kardeş, yeğen, iş arkadaşı, hoşlanılan bir kadın, kim bu hayata dahil olmaya başlarsa Hirayama'nın kendine has hafta içi ve hafta sonlarından oluşan hayatının artık eskisi gibi olmayacağına olan inanç, bir seyirci olarak bize bile sirayet ettiyse Hirayama tarafından nasıl hissedilir bilemiyoruz. Belki de Hirayama için insanlarla etkileşimde bulunma meselesi, hiç görmediği birinin tuvaletlerdeki gizli bölmesine bir kağıt parçası bırakarak başlattığı SOS oyunu oynamaya benziyor bir yanıyla. Kimseye dışlayıcı, yargılayıcı, tepkili, öfkeli yaklaşmıyor. Lakin içten içe tutkuyla bağlı olduğu yalnızlığından kopmamaya çalışıyor. Tüketim çılgınlığına, dijital dünyanın kolay erişilebilir kuru kalabalığına, insanların sebep olacağı binlerce yıkıma tamamen yabancı, uzak ve korunaklı olmak istediği her halinden anlaşılıyor. Spotify'ı bile bir müzik dükkanı zanneden, kasetlerle, kitaplarla, fotoğraf makinesiyle, bisikletiyle, günlük rutinleriyle mutlu biri olarak artık eşine ender rastlanan insanlardan. Wim Wenders, sadeliğiyle büyüleyen bir anlatımla Hirayama'nın birbirine benzeyen günlerini sıralar ve bu günlerin aralarına ufak tefek detayları serpiştirirken hem bu adamın sıradan bir Tokyo gününe, hem de onun sözlere dökülmeyen iç dünyasına bakmayı/baktırmayı başaran ustalıklı bir yönetim sergiliyor.

Başta Unagi, Shall we dansu?, Korô no Chi gibi filmler olmak üzere kariyerinin başından beri çeşitli festivallerden pek çok ödül kazanan 68 yaşındaki Japon sinemasının usta aktörlerinden Koji Yakusho, Hirayama'nın babacan tavrını, pozitif duruşunu, o duruşun ardında gizlenen hüznü, samimi neşesini, doğayla olan sessiz ilişkisini hiçbir efor veya abartı göstermeyen performansıyla vücuda getiriyor. Bu rolüyle Cannes Film Festivali'nden En İyi Erkek Oyuncu ödülü alması da gayet yerinde bir karar. Filmi Franz Lustig'in nerede sade, nerede estetik olacağını bilen, sadeyken bile estetik olabilen sinematografisiyle izlemek ayrı bir keyif. Hirayama'nın kasetlerinden duyduğumuz House Of The Rising Sun, Redondo Beach, (Sittin' On) The Dock Of The Bay, Feeling Good ve tabii ki Perfect Day gibi 60 ve 70'lerin şarkıları da bu güzel adamın nostaljisinin, yalnızlığının, gizeminin harika fon müzikleri olmuş. 80'ine merdiven dayamış Wim Wenders, Perfect Days ile ağaçlardan sızan ışık hüzmeleri misali, sıkıcı görünen ama yine de alıştığımız rutinlerimizin arasına sızan insanları, manzaraları, kitapları, şarkıları yalnızlığımıza ortak edişimizin filmini yapmış. Dijital dünyada analog, kir içinde temiz, 38 milyonluk Tokyo'da yalnız kalan bir adamın içine bakmış. Günlerimizin mükemmel olması için illa mal, mülk, para, pul, insanlarla dolu aktiviteler gerekmediğini, sadece alışkın olduğumuz, kafamızda hiyerarşisini kurduğumuz, her gün tekrar etmesinden mutlu olduğumuz rutinlerimizin aksamamasının bile yeterli olabileceğini hatırlatmış.

26 Mayıs 2022 Perşembe

One Cut Of The Dead (2017)

 
Yönetmen: Shin'ichirô Ueda
Oyuncular: Takayuki Hamatsu, Yuzuki Akiyama, Harumi Shuhama, Kazuaki Nagaya, Manabu Hosoi, Hiroshi Ichihara, Mao, Shuntarô Yamazaki, Shin'ichirô Ôsawa, Yoshiko Takehara, Miki Yoshida
Senaryo: Shin'ichirô Ueda, Ryoichi Wada
Müzik: Shôma Itô, Kyle Nagai, Nobuhiro Suzuki

Shin'ichirô Ueda ve Ryoichi Wada'nın yazıp Ueda'nın yönettiği One Cut Of The Dead (Kamera o tomeru na!), İkinci Dünya Savaşından kalma eski bir su arıtma tesisinde düşük bütçeli bir zombi filmi çeken yönetmen ve film ekibine gerçek zombilerin saldırmasını konu alan bir zombi komedisi. Gelmiş geçmiş en orijinal zombi yapımlardan biri olan filme, çekimlerin tam ortasında dahil oluyoruz. Tutkulu yönetmen Higurashi'yi 42. çekimde bile istediği verimi alamadığı genç oyuncularını azarlarken görüyoruz. Derken çekimlere ara veriliyor ve biz oyuncuların kendi aralarındaki konuşmaları, film hakkındaki yorumlarını izliyoruz. Setteki bazı çalışanların ısırılması ve devamında zombi saldırılarının başlamasıyla kesintisiz, tek çekim halinde 37 dakika boyunca cinayetler, çığlıklar, kan, kurtulma mücadeleleriyle film bitiyor. Sonra 1 ay öncesine dönüyoruz ve bu filmin yönetmen Higurashi'ye veriliş, oyuncu seçme ve prova aşamaları ekrana yansıyor. Çekim başlayınca da ilk 37 dakika tek çekim olarak izlediğimiz bölümün tek çekime yansımayan kamera arkasını kurgusal olarak izliyoruz ki, filmin komedi yanı da burada ortaya çıkıyor. Kesintisiz çekimde yaşanan türlü aksaklıklar, senaryoda olmayan ama tek çekim olduğu, üstelik özel bir kanalda canlı yayınlandığı için kesilemeyen, müdahale edilemeyen anlar, oyuncuların doğaçlamaya kaymaları vs. filmin basit bir zombi parodisinden fazlası olmak istediğini gösterir nitelikte. Shin'ichirô Ueda, ancak peş peşe izlendiği takdirde birbirini çok iyi tamamlayan iki bölümle tür sinemasının sınırlarının ne kadar genişleyebileceğine dair bir meydan okuma gerçekleştiriyor.

Filmin zombi hikayesi söz konusu olduğunda ortada orijinal bir senaryodan söz etmek mümkün değil. Oyuncu performansları da bir felaket. Ama Ueda'nın öncelikleri bunlar değil. İlk ve ikinci bölümün birbiriyle olan organik ilişkisini biçimsel olarak ele almak. Önce kronolojik bir yer değiştirme ile felaketi, sonra da onun öncesinde yaşananları gösteren yapıbozumu denemek. Fakat Ueda bu biçimsel denemesini, yani baştan aşağı ilk bölümün spoilerı olabilecek ikinci bölümü bir yandan filmin bütçesiz, tek çekim telaşının amatörlüğüyle anlatırken, belli bir matematiği de göz ardı etmiyor. Üstelik bu matematik, doğal akışı içinde kendi komedi ambiyansını kuruyor. Böylece tek çekim olarak izlediğimiz ilk bölümdeki bazı sahnelerin perde arkasını, bu defa kurgulanmış bir biçimde izliyoruz. Yani ortada gerçekten kafa yorulmuş, emek verilmiş bir iş var. Ueda, filmin bitiş yazıları esnasında gerçek film ekibinin hem ilk, hem de ikinci bölümde "film içinde film" çektiği bazı gerçek kamera arkası anları da göstererek ortada nasıl bir özenin olduğunu fark etmemizi sağlıyor. Çeşitli alternatif film festivallerinden 30'a yakın ödül kazanan One Cut Of The Dead, Fransız yönetmen Michel Hazanavicius tarafından Coupez! adıyla yeniden uyarlanıp Cannes 2022'nin açılışını yaptı. Romain Duris, Bérénice Bejo gibi kaliteli oyuncuların rol aldığı bu yeniden çevrimdeki performanslar orijinalinden daha iyidir mutlaka. Ama orijinalindeki hırpanilik ve yavanlık da filmin doğasına tam oturmuş denebilir. En önemlisi de macera arayan yönetmenleri cezbedecek olan bu biçimsel orijinalliği.

8 Haziran 2021 Salı

Departures (Okuribito) (2008)


Yönetmen: Yôjirô Takita
Oyuncular: Masahiro Motoki, Tsutomu Yamazaki, Ryoko Hirosue, Kazuko Yoshiyuki, Kimiko Yo, Takashi Sasano
Senaryo: Kundo Koyama
Müzik: Joe Hisaishi

Çello çaldığı orkestranın dağılması üzerine bir anda işsiz kalan Daigo, eşiyle birlikte büyük şehirden doğduğu kasabaya dönerek annesinden kalan kafe-eve yerleşir. Gazete ilanından bulduğu iş ile bir anda kendini gelenekler icabı ölüleri tabutlarına koymadan önce son yolculuklarına hazırlayan küçük bir cenaze şirketi çalışanı olarak bulur. Sürpriz sayılabilecek bir sonuçla 61. Akademi ödüllerinde En iyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan Japonya yapımı Okuribito / Departures, Japon geleneklerinin ölüleri uğurlama merasimlerini temel alarak ölüm ve sonrası hakkında, yaşayan insanın içinde bulunduğu sakin, tedirgin, hüzünlü ve korkulu ruh hallerini yer yer mizahi öğeleri de kullanarak yansıtmaya çalışan bir dram.
 
Pek fazla suya sabuna dokunmayan, düzensiz ve biraz da gereksiz biçimde dış sese başvuran, temelleri yeterince sağlam atılmamış bir baba-oğul ilişkisini kozlarından biri olarak belirleyen (o kozu da gayet iyi kullanan) film, bu açılardan biraz dağınık ve temposuz görünüyor. Kayıplarını ilginç bir seremoniyle defneden aileler, Daigo’nun fazla derinleşmeyen hayat muhasebeleri, çello çaldığı sahneler, taş mektubu ve dokunaklı final, Okuribito’nun etkili dramatik formüllerini oluşturmakta. Kendisi için fazla sorun yaratmayan, yarattığı sorunları da hüzünlü bir kalıba sokup kimi zaman basit, kimi zaman iyimser müdahalelerle çözen ilk uzun metraj senaryosuyla Kundo Koyama, ölümün aslında bir yeniden doğuş olduğu felsefesiyle üzgünlüğüne ümit de eklemiş.

Mülayim bir çellist olan Daigo’nun yeni mesleğine alışma sürecinin hızı, anlayışlı eşi Mika’nın Daigo’nun mesleğini öğrendikten sonra onu sebepli terk edişi ile sebepsiz geri dönüşü, Daigo’nun kayıp babasının kaybolma gerekçelerindeki tutarsızlıklar gibi senaryo zaaflarına rağmen, filmin kendini tüm bu zaaflardan süzerek yarattığı bitkin ve efkarlı olduğu kadar huzurlu atmosferi, bu eksiklikleri bir şekilde izleyicinin kendi aklında tamamlamasına şans tanıyor denebilir. Bu atmosferin oluşmasında ise tecrübeli yönetmen Yojiro Takita ve görüntü yönetmeni Takeshi Hamada’nın görselliğinin, Joe Hisaishi’nin güçlü müziğinin ve başrol oyuncusu Masahiro Motoki’nin bazen yapmacık, çoğu zaman sade oyununun (bu sayede sağladığı özdeşleşme kolaylığının) etkili olduğu da bir gerçek. Kaliteli dram seven izleyenlerin şans vermesi pişmanlığa yol açmayacaktır.

11 Mayıs 2017 Perşembe

La tortue rouge (2016)


Yönetmen: Michael Dudok de Wit
Senaryo: Michael Dudok de Wit, Pascale Ferran
Müzik: Laurent Perez Del Mar

Dört kısa animasyonun ardından ilk uzun metrajını çeken Hollandalı yönetmen Michael Dudok de Wit'in tasarladığı, Studio Ghibli‘den Isao Takahata’nın da yapımcıları arasında bulunduğu La tortue rouge, bir deniz kazası sonucu ıssız adaya düşen bir adamın sıradışı hikayesini tamamı diyalogsuz olarak anlatan bir animasyon. Diyaloğa ihtiyaç duymayacak bir masal tasarlamak zor gibi görünse de, etkileyici görsel işçiliği sayesinde bunun üstesinden başarıyla gelen de Wit, yalnızlık, hayatta kalma, aşk, umut, özgürlük, aile gibi kavramları bu görsel bütünlük içinde dile getirmekte hiç zorlanmıyor. Doğal ses ve görüntülerin sağladığı pastoral yoğunluk, adamın hayatta kalma, adadan kurtulmaya çalışma gayretleriyle bütünleşince ortaya müthiş bir yalnızlık kasveti de çöküyor. Yaşanan masalsı kırılma noktasıyla birlikte filmin anlatacakları yön değiştirip daha da çeşitleniyor. Bu beklenmedik sürpriz kırılmayı izleyenlere bırakarak filmi değerlendirdiğimizde söyleyemeyeceğimiz çok şey olsa da, filmin duygu dünyasına farklı kanallardan sızabilmek mümkün.

Zaman zaman kısa animasyon geçmişinden sonraki ilk uzun metrajı olması nedeniyle bazı sahneleri uzattığı izlenimi verse de, de Wit'in yarattığı bu ıssız ve hüzünlü evren, bizi kendi iç ıssızlığımızla buluşturabildiği için bu acelesi olmayan tempo kimi zaman bir meditasyon etkisi de bırakabiliyor. Kaldı ki, özdeşlik kurduğumuz bu adamın film boyunca yaşayıp yaşayacağı her şeyi sahiplendiğimiz vakit, zaten ona bir film olarak bakamıyor, kendi yalnızlığımıza tutulmuş bir ayna gibi görmeye başlıyoruz. Böylece bu yalnızlığı şekillendiren çaresizlik, sevgi eksikliği, hüsran, huzur ve hüzün duyguları tüm benliğimizi sarıyor. Sevdiğinle sahil kenarında yürüme huzuru, su altındaki bir kayalıkta sıkışma gerilimi, günler süren emeklerin bir anda yıkılmasının öfkesi, bırakıp gitmenin yürek dağlayan hüznü ve dahası... En dramatik olan ise, kendi yarattığımız hayal dünyamızda yaşadığımız gerçekliğin bile bir gün bitecek olmasının tarifsizliği. Kırmızı bir kaplumbağanın varoluş ihtimaline ancak o güzel dünyada yer var çünkü.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Confessions (Kokuhaku) (2010)


Yönetmen: Tetsuya Nakashima
Oyuncular: Takako Matsu, Masaki Okada, Yukito Nishii, Kaoru Fujiwara, Yoshino Kimura, Ai Hashimoto, Makiya Yamaguchi
Senaryo: Kanae Minato, Tetsuya Nakashima
Müzik: Toyohiko Kanahashi

Film, Yuko Moriguchi adında bir lise öğretmeninin sınıfındaki öğrencilere süt kutuları dağıtmasıyla başlıyor. Moriguchi bu arada öğrencilerine artık öğretmenliğe devam etmeyeceğini anlatıyor. Gayet sakin bir şekilde konuşmasına devam ederken, bir süre sonra kızı Manami'nin ölümünün önceleri bir kaza olduğunu düşündüğünü, ama daha sonrasında sınıfındaki iki öğrenci tarafından cinayete kurban gittiğini söylüyor. Moriguchi bu öğrencilere "Öğrenci A" ve "Öğrenci B" diye hitap ediyor. Bu öğrenciler Japonya'daki yasalar doğrultusunda, 14 yaşın altında oldukları için sebep oldukları ölümden sorumlu tutulamıyor. Bu yüzden de öğretmen Moriguchi onları adalete havale etmek yerine çok daha ürkütücü bir intikam planıyla kendi adaletini devreye sokuyor. İşte bu intikam planına da, daha ilk sahneden gördüğümüz sütlerle başlıyor ve açıklamasını da sınıfta yapıyor. Bu iki öğrencinin az önce içtikleri sütlere, kızının HIV virüsü taşıyan babasının kanını kattığını açıklıyor. İşte bu noktadan sonra geri dönülemez bir intikam oyunu başlamış oluyor.

Kanae Minato’nun aynı adlı romanından Tetsuya Nakashima’nın senaryosunu yazıp yönettiği Confessions (Kokuhaku), Moriguchi’nin sınıfta yaptığı bu konuşmayla adım adım gerilimi arttıran ilk yarım saatlik bölümünde, trajik olaya ait flashbackleri, sınıf içinde yaşanan gürültülü ortamı ve ağır çekimli video klip estetiğine sahip geçişleriyle harmanlanmış müthiş bir giriş yapıyor. Uzakdoğu sinemasının intikam temalı filmler skalasına farklı bir boyut getirdiği söylenebilecek film, bir grup lise öğrencisi özelinde hem kötülüğün sahiplerine, hem de mağdurlarına yönelik isabetli atışlar yapan bir yapım. İntikamın basit tanımından hareketle bu kavramda hedef ve biçim değişiklikleri yapmak suretiyle farklılık yaratmaya çalışıyor. İntikam üzerine artık söylenmeyen fazla bir şey kalmadığını düşünürken senede mutlaka bir veya iki film (ki bunlar genelde Uzakdoğu yapımı oluyorlar) çıkıp zihinleri tekrar bulandırmayı beceriyor.


Öğretmen Moriguchi’nin küçük kızı Manami’nin ölümünden sorumlu tuttuğu öğrencilerden intikam alış şekli, bu karanlık tarafa geçişin farklı bir pedagojik okuma gerektirebilecek türden zalimliği olarak kendini gösteriyor. Filmde Shuya ve Naoki benzeri çocukların, adını kendilerince koydukları, nedenini kendilerince belirledikleri çiğ öfkelerini dışa vuruş biçimlerinin psikolojik temellerini oluşturan aile, arkadaş, sosyal çevre gibi unsurlarına çok farklı, yasal olmayan bir yöntemle darbe vuruluyor: Onları ölümcül bir hastalık tehditiyle “ötekileştirmek”. Hatta bu kozun özellikle Shuya tarafından savuşturulması olasılığı için bile zalimce bir B planına sahip. Moriguchi’nin ne olursa olsun eğitimci kimliğini, öfkeli ve hüzünlü bir anne kimliğinden çok belirgin ölçülerde ayırmadığı da gözleniyor ki, bu açıdan filmin belli bir didaktik mesaj altına girmediği de anlaşılabiliyor. Ama yüreğindeki tarifsiz acının yasal yollardan telafi edilmeyeceğini anladığında başvurduğu intikam, sinemada görmekten hoşlandığımız bu kavramın keskin çizgilerini zorlayacak yapıda olduğundan asıl mesajın burada olduğu da anlaşılıyor.

Bilim fuarında birincilik kazanan zeki Shuya’nın intikam planıyla Moriguchi’nin intikam planı arasındaki hedef farkı da intikam gibi bir duygunun bile adalet gözetebileceğinin bir örneği. Shuya’nın Suç ve Ceza'nın kahramanı Raskolnikov'un karısını öldürdükten sonraki savunmasından alıntı yaptığı üzere “bazı insanlar tüm şeytani ve canice işleri yapabilirler, bunu yapmaya sonuna kadar hakları vardır” söylemlerinin bumerang etkisine maruz kalması, ergenlerin sabit fikirli kör öfkelerinin sonuçlarını göremeyen tecrübesizliklerine işaret etmekte. Şeytani ve canice işleri yapabilen birinin, aynı işler kendi başına geldiğinde yapabileceği fazla bir şey kalmıyor. Bu basit kısasa kısası sinematik bazda ele almak için ise Confessions gibi estetize edilmiş şiddete ihtiyaç duyuluyor çoğu zaman. Mesela finale doğru yaşanan olağanüstü patlama sahnesi, etme bulma meselesine masalsı bir hava dahi katabiliyor. Genel olarak Tetsuya Nakashima’nın etkileyici anlatımı Takako Matsu’nun görkemli oyunuyla da birleşince, intikam etiketinin hakkını derin düşüncelere sevkederek veren bir film daha kazandığımızı anlıyoruz.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Outrage (Autoreiji) (2010)


Yönetmen: Takeshi Kitano
Oyuncular: Takeshi Kitano, Jun Kunimura, Kippei Shiina, Ryo Kase, Tomokazu Miura, Tetta Sugimoto, Takashi Tsukamoto, Hideo Nakano, Renji Ishibashi, Fumiyo Kohinata
Senaryo: Takeshi Kitano
Müzik: Keiichi Suzuki

Yakuza ailelerinin yaptığı büyük toplantıdan sonra ailenin başı, Murase ailesinin bitirilmesi kararı alır ve bu görevi Ikemoto ailesine verir. Ama Murase ve Ikemoto hapiste kardeşlik yemini etmişlerdir. Ikemoto’nun Murase’ye bulaşabilmesi için bir bahane lazımdır. O bahaneyi de birkaç adamının Murase’nin mekânında hesap ödememesiyle çözümler. Olaylar, özürler ve yine olaylar birbirini izler. Murase, büyükbaba tarafından emekli edilir ama Murase’nin sağ kolu Kimura bu durumdan hiç hoşnut değildir. Ikemoto, büyük aileye karşı görevini yerine getirmiştir fakat aile onu da bitirme plânları yapmaktadır. Ödlek bir dalkavuk olan Ikemoto’nun pis işlerinden sorumlu olan tecrübeli Ôtomo (Takeshi Kitano), bu entrikalar yumağında duracağı yeri anlamaya çalışmaktadır. Ne var ki değişmeye yüz tutmuş geleneksel Yakuza rutinleri ve raconları eski toprak Ôtomo’nun işini güçleştirmektedir.

Aktör, senarist ve yönetmen olarak sinemada 30 küsür yılı deviren Takeshi Kitano’nun yine bu üç kıyafeti giyerek çektiği Outrage, suç dünyasının entrikalarla süslü klâsik unsurlarını izlemeye meraklı seyircilerin kaçırmaması gereken bir yapım. Bu kesmi daha ilk dakikalarından itibaren içine çeken filmin herhangi bir yenilik ya da bu tarz filmlerin üzerine bir şeyler koyma gibi bir iddiası yok. Ayak oyunları, kesilen parmaklar, kurşunlar, ilginç Yakuza gözdağları ve infazları, güven vermeyen, her an taraf değiştirecekmiş gibi duran ve sürekli birbirlerine atar yapan karakterlerle bir mafya filminden beklenen her şey mevcut. Bunun yanında tüm Yakuza ailelerini himayesine alan büyükbabaların, bu aileler arasında güç kazanmaya başlayanları sudan sebeplerle birbirine düşürerek iktidarı koruma stratejisi bazı derin devlet politikalarını andırmıyor değil.


Kitano’nun değinmeye çalıştığı bir başka nokta da, Ôtomo gibi eski Yakuza âdetlerinde takılıp kalmış bir gangsterin çağa ayak uydurma yönünde bocalaması. Artık özür niyetine parmak kesmenin modasının geçmesi, kardeşlik yeminlerinin kolayca bozulması gibi örnekler yanında Ôtomo’nun bu gelenekselliğinin altı biraz daha çizilebilir, böylece dünyanın en tehlikeli mafyasına ait yeni vizyonların eskiye galip gelişinde yaşanan ikilemlerden daha derin bir Ôtomo kimliği çıkarılabilirdi. Ama en son Zatoichi ile izlediğim Kitano filmlerinin karakteristik özelliklerinden biri de, başkalarından beklenecek şeyleri Kitano’dan beklememek. Yine de Outrage, popüler sinemanın nimetlerinden yararlanan, özellikle son 20 dakikası çetin geçen sürükleyici bir suç yapımı. 2013’te çıkması plânlanan devam filminin çalışmaları da sürmekte.

28 Ekim 2010 Perşembe

Riding Alone For Thousands Of Miles (2005)


Yönetmen: Yimou Zhang
Oyuncular: Ken Takakura, Shinobu Terajima, Kiichi Nakai, Ken Nakamoto, Jiamin Li, Jiang Wen, Lin Qiu, Zhenbo Yang
Senaryo: Bin Wang, Yimou Zhang, Jingzhi Zou
Müzik: Wenjing Guo

Bir babanın ilgisine veya ilgisizliğine uğramış oğulların tüm hayatlarına kalıcı etkileri olduğunu görüyoruz. Baba-oğul ilişkisi, belli bir yaşa kadar normal seyrindedir. Ama oğul büyüdükçe, model aldığı babasının kuşağını sorgulamaya başlar. Çünkü baba, büyümekte olan oğluna artık eskisi gibi açık bir sevgiyle değil de, daha kontrollü, daha içe dönük, daha öğretici, ve bunun getirdiği didaktik sıkıcılıkla yaklaşmaya başlar. Belki de yetişkin birer erkek olarak bir çoğumuz bu yüzden babamızla en son ne zaman sarıldığımızı veya güle eğlene bir şeyler yaptığımızı hatırlamayız. Yine bazılarımız bunu babamızın bizi artık eskisi gibi önemsemediği “yanlış” düşüncesine bağlar. Oysa baba bir sığınak, bir yetkili merci, bir destektir. Baba, bırakın 18 yaşı, 25-30’da bile bir sosyal garanti abidesidir. Birçok kesimde baba, oğluna iş bulan, onu evlendiren, ona sosyal güvence sağlayan bir sigortadır. Oğul ise bunun rahatlığıyla boşvermişliğinin tüm olası negatif faturalarını sadece babasına keser. O yaşlı adam, artık oğlunu kucağına alıp sevemese bile, onu herkesin içinde övüp yüceltmeyi zaman zaman kendi olgunluğuna uygun göremese bile, onu çok sevdiği gerçeğini içinde taşır. Hem onu anlayabilmenin en etkili yolu, birgün o evladın baba olmasıdır. Baba olunca, çocuk veya ergen iken, o kimi zaman katı bulduğumuz, bizi asla anlamadığını düşünerek kızdığımız babamıza dönüştüğümüzü görmek hayatın tuhaf oyunlarından biridir. Ve belki o zaman yaşadığımız aydınlanma, bizi derin bir anlayışa, sorgulamaya, hoşgörüye iter.

70’li yaşlarındaki hali vakti yerinde Takata, Japonya’da balıkçılık yapmaktadır. Bir gün, uzun zamandır küs olduğu oğlunun eşi Rie, Takata’ya ulaşarak ona oğlunun kanser hastası olduğunu söyler. Dargınlığın kalkması durumunda onun sağlığına faydası olabileceği düşüncesiyle onu hastaneye davet eder. Takata üzüntü ve karışık duygularla hastaneye gider. Ama oğul Ken-ichi babasını görmeyi reddeder. Bir süre sonra gelini Rie, uzakdoğu halk dansları uzmanı olan eşinin Çin’in Yunnan bölgesinde çekmekte olduğu halk operası belgeseli ve belgeseldeki halk şarkıcısı ile ilgili yarım kalan çalışmasının kasetini Takata’ya gönderir. Ken-ichi, Çin’in geleneksel maskeli operalarından en iyisi sayılan “Binlerce Kilometrelik Yalnız Seyahat” i ve bu operayı en iyi seslendiren şarkıcı Li Jiamin’i filme almıştır. Şarkıcının bu operayı söylemek için bir sene sonrasına randevu vermesini izleyen baba Takata, ilk başta pek ilgisini çekmese de, kanser olan oğluyla ikinci bir şans elde edeceğini umarak oğlunun yarım kalan işini bitirmek üzere Çin’e doğru yola çıkar. Amacı Li Jiamin’in performansıyla “Binlerce Kilometrelik Yalnız Seyahat” i filme çekip hasta yatağındaki oğluna izlettirmektir.


Takata Çin’e vardığında bazı sorunlarla karşılaşır. İlk olarak Japonca bilmeyen saf tercüman Lingo’ya, Jasmine isimli bir tercüman bularak dil sorununu çözmek ister. Bunun yanında şarkıcı Li Jiamin hapse düşmüştür. Sıkıntılı bürokrasiyi zar zor aşarak Li Jiamin’i bulur, her şeyi hazırlar. Ama şarkıcı, hapse düştükten sonra göremediği küçük oğlu Yang Yang’ı aklından çıkaramamakta, şarkı söyleyememektedir. Takata’nın oğluna gösterebileceği bir performans elde etmesinin tek yolu, Yunnan’a gidip küçük Yang Yang’ı bulmaktır.

Takata’nın belki de oğlu için son kez bir şeyler yapma fırsatı elde etmesi, bu uğurda kilometreleri, bürokrasiyi, terslikleri aşmaya çalışması ve hesapta olmayan bir başka baba-oğul dramına tanık olması gerçekten çok dokunaklı unsurlarla işleniyor. Çin’in tarihsel dokusuna ayrı bir itina gösteren, o hissiyatı adeta görünmeyen bir oyuncu gibi kanlı canlı hale getirebilen Zhang Yimou, ağır ama sürükleyici temposuyla film süresince dolduruşa getirdiği, yükledikçe yüklediği izleyeni sona yaklaştıkça öyle bir boşaltıyor ki, buruşuk bir surat, ıslak gözler, buruk bir kalp, bitkin düşmüş bir huzur zaten söze gerek bırakmıyor. Taş kalpli olmaktan korkanların kendilerini test etmeleri için iyi bir fırsat olabilir. Zaten baba (veya adayı) olan herkese özel reçete olarak yazılmalı veya izlenmesi yönünde kanun hükmünde kararname çıkarılmalı. Filmdeki iki baba-oğul hikayesi, özellikle babalar açısından hüzün dağı eteklerinden hiç inmiyor. Farklı kesimden ve kültürden iki babanın, yine farklı insani açılardan tanık olduğumuz ortak olan tek özellikleri ise sevgi. Her ikisi de, Zhang Yimou’nun, aşka dair destansı ağıtlarını, babalar-oğullar yönünden ele aldığında da aynı görkemi elde edebileceğinin ispatı. Köyü ve kenti temsil eden bu iki baba, evlat sözkonusu olduğunda “dünya”yı ve “insan”ı yansıtıyor.


Zhang Yimou çektiği filmlere hayallerini, rüyalarını, gerçeklerini, emeğini, yüreğini koymaktan çekinmeyen fantastik bir yönetmen. İster epik tarihi filmler, ister bunun gibi modern zaman dramları yazıp-yönetsin, aynı yoğunluğu, içtenliği, sürekliliği yakalıyor. Görselliğe çok fazla arka çıktığı bir gerçek. Ama bazı işgüzar çağdaşlarının sırf görsellikle boşluk doldurmaya çalışmalarından farklı olarak, hikâyesine de en az onun kadar değer veriyor. Kendi filmini çekerken onun içinde yaşıyor adeta. Efsanevi atmosferler, masalsı sekanslar, rengârenk kostümler, inanılan oyuncular ve kalabalık figürasyonlar kullanmak, bunları tutkulu müzikleri ve kendine özgü romansı ile birleştirmek için gerekli erdemlere haiz. Mükemmeliyetçi yönetim ve organize kabiliyeti sayesinde, tüm dünyayı ilgilendiren önemli aktiviteler için akla gelen birkaç isimden biri oluyor.

Riding Alone For Thousands Of Miles, Çin’in maskeli opera geleneği veya Yang Yang’ın yaşadığı köy ve köylüler gibi folklorik motifleri, günümüz teknolojisi ile aynı filmde buluşturmayı kusursuz şekilde başaran bir film. Geleneksel öğeleri işleme yönünden eline, sadece yüzünü yıkaması için su dökülebilecek Zhang Yimou’nun, teknoloji ve insan ilişkileri arasındaki tartışmalı çizgiyi kendi dokunaklı yöntemleri ile aşması çok profesyonelce. Filmin duygu yüklü pek çok durağı mevcut. Hele bunlardan ikisi var ki samimiliğini, kırılganlığını ve yoğunluğunu teknolojiye borçlu. Bu sahneler, o son teknoloji ürünü makinelerin arasından insan yüreğine sızmayı başaran insancıl ruhun, bir babanın ciğerini nasıl dağlayacağını bilen sahnelerden.


Hong Kong, Japonya, Çin ortak yapımı Riding Alone For Thousands Of Miles, Zhang Yimou'nun en iyi filmlerinden biri. Aslında bu da saçma bir cümle oldu. Onun iyi olmayan filmi var mı ki? En kötü diyebileceğinizin derinlerinde bile mutlaka biryerlere dokunan anlar vardır. Bir film bir insanı nasıl ağlatabilir diye düşündüğüm, anlam veremediğim anlar olmuştu. Yaşlanma belirtileri mi, doğru zamanlama mı bilinmez, ama kesin olan Zhang Yimou'nun insan ruhunu iyi tanıyan, hangi bam tellerine basacağını bilen bir sinema adamı olduğu.

29 Mayıs 2009 Cuma

19 (2000)


Yönetmen: Kazushi Watanabe
Oyuncular: Daijiro Kawaoka, Kazushi Watanabe, Takeo Noro, Ryo Shinmyo
Senaryo: Kazushi Watanabe

Yer tarifi bahanesiyle durdurdukları genç Usami’yi kaçıran üç silahlı serseri önce çocuğu biraz hırpalıyorlar. Daha sonra hep beraber süpermarket alışverişi yapmalar, oyun oynamalar, yemek yemeler, hayvanat bahçesine gitmeler, fotoğraf çektirmeler, sahilde gezinmeler birbirini izliyor. Usami’nin neden kaçırıldığı, onu kaçıranların kim oldukları veya amaçları üzerine izleyenin kafasının bir köşesinde hep yanıp sönen soru işaretini canlı tutmasına rağmen, esasen bir suç filmi olarak anılmak istemediği çok açık. Artık bir süre sonra o soru işaretinin varlığını bile unutturacak düşük tempo, bir miktar Stockholm Sendromu, bir cinayet ve gözalıcı bir görsellik el ele verip bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Fakat bu görsellik, alternatif grupların albüm kapaklarında veya o albümlerin bookletlerinde verdikleri karizmatik pozları andıran figürler ile, kasvetli şehir ve sahil görüntülerinin iç içe geçmişliğini harmanlayarak kendini ifade etme yoluna gidiyor. Yaklaşık 128 milyon nüfuslu Japonya’nın bireysel yalnızlığına ironik bir atıf gibi de görebileceğiniz 19 için buna benzer daha başka afili analizler de yapılabilir. Bu birey-şehir tabanlı yorumlara kapılarını açık tutmuş bir film zira. Özellikle sahil sahneleri oldukça etkileyici. Dört gizemli gencin sıkıntılı yol hikayesi olarak özetlenecek filmi yazıp yöneten Kazushi Watanabe, filmde aynı zamanda kaçırma eylemini gerçekleştiren üçlünün lideri konumundaki Yokohama karakterini de canlandırıyor. Zaten en gizemli ve karizmatik rolü kendine seçmiş olduğu belli. Japon olmasına rağmen kendisini gözüm biryerlerden ısırıyordu. Meğer Takashi Miike'nin akıllara ziyan Bijitâ Q'sunda da oynamış.

Beklen(me)dik sonu ile de kafalardaki soru işaretlerine yenilerini eklediği gibi, o soruların cevapları için gündelik yaşamın getirdiği kasvetli ruh çözümlemelerine topu atar bir yapısı var. O topu yakalayamadığını düşünenler olursa bu filmi beğeneceklerini pek sanmıyorum. O topu yakaladıklarını düşenenler ise kendi içlerine döndüklerinde yine anlam veremedikleri bazı noktalarla uğraşmak zorunda kalabilirler. 19, beklenti çıtasını iyi ayarlayabilen Uzakdoğu sineması düşkünlerini memnun etme potansiyeli olan bir film. Ancak bir de o çıtayı ayarlayamayan Uzakdoğu sineması düşkünleri de var ki, onlara tavsiye etsek mi etmesek mi bilemedim.

15 Şubat 2007 Perşembe

Lost In Translation (2003)


Yönetmen: Sofia Coppola
Oyuncular: Bill Murray, Scarlett Johansson, Catherine Lambert, Giovanni Ribisi
Senaryo: Sofia Coppola
Müzik: Kevin Shields

Bob Harris uluslarası alanda şöhrete sahip olmasına rağmen bir süredir düşüşe geçmiş bir film yıldızıdır. Rol bulmakta zorluk çektiğinden dolayı Tokyo'da bir viski reklamında oynaması için gelen teklifi kabul eder. Üniversiteden yeni mezun olan Charlotte ise fotoğrafçı eşinin yine Tokyo'da yapacaği bir çekim sebebiyle Japonya'da bulunmaktadır. Birbirinden tamamen farklı bu iki insan, çeşitli rastlantılar sonucu kaldıkları otelde tanışırlar. Önceleri zaman geçirmek için sohbet şeklinde olan ilişkileri giderek karşı koyamadıkları bir yakınlaşmayı beraberinde getirir.

Dingin, kırılgan, sevimli, hüzünlü yapısıyla Lost In Translation, Sofia Coppola’nın yazıp yönettiği gerçekten saygı duyulası bir film. Nedenleri çok. Bill Murray gibi dev bir oyuncunun, Scarlett Johansson gibi seksi-sevimli yeni nesil bir aktrisin tutturduğu gizemli kimya, melodram severleri ziyadesiyle memnun etmişti. Tokyo gibi dünyanın en kalabalık şehrinde duyulan yalnızlık atmosferinde filizlenen ikilinin dostlukları, aslında daha önce de benzerlerine rastlanan klişe hayat hikayelerinin buluşması gibi görülebilir. Yaşlanan Hollywood starının bir Japon reklamında oynaması veya ilgisiz kocanın yalnızlıktan bunalan genç ve güzel karısının arayış içine girmesi sinema izleyicilerinin hiç de yabancısı olmadığı konular. Belki buna benzer hikayeler daha çok işlenecek. Ama Lost In Translation’da olduğu gibi saf bir incelikle, yürek titreten bir duygusallıkla, hüzün takviyeli bir mizah anlayışı ile anlatıldığında bu basmakalıp görünen hikayeler bir anda insanı kucaklıyor.


Filmin merkezindeki yalnızlık teması için Tokyo’nun seçilmesindeki ironi, genç ve yaşlı iki insanın aynı frekansı yakalaması ironisi ile buluştuğunda Coppola’nın dışardan kişisel gibi görünen yazımının aslında ne kadar insana ait olduğu gerçeği, filmin hemen hemen her anına sinmiş durumda. Coppola’nın bu filmdeki atmosfer yaratma başarısı, filmin dünyada aldığı sayısız ödülün sebeplerinden sadece biri olması gerekir. Olması gerekenden fazla bir oyunculuk veya diyalog olmamasına rağmen, sadece kalabalık içindeki yalnızlık duygusunu izleyenin iliklerine işletebilmiş bir film her şeyden önce.. Filmde bu bunalım ve yalnızlık ortamı o kadar başarılı resmediliyor ki, sıkıcı bulanların olabilme ihtimali de yeterince ironik. Halbuki Tokyo hiç de dört duvar gibi gösterilmiyor, gündüzü, gecesi, sokakları, eğlence yerleri, televizyon programları ile yaşayan bir metropol. Ama kişi kendine ait, uğruna her türlü fedakarlığı göze alabileceği yalnızlığını, metropol yalnızlığına kurban edince, artık o yalnızlığını paylaşabileceği kişileri arıyor ve artık bulunmak istiyor ki bu da ironi fırtınasının başka bir esintisi.

Charlotte ve Bob, yani Johansson ve Murray arasındaki ilişki filmin omurgasını oluşturuyor. İkilinin adını koymakta zorlandığımız ilişkilerinde belki de tek emin olduğumuz şey, saf ve kırılgan bir sevgi.. Bir bakıma bireysel özgürlüklerin, sorumluluklara yenik düşmeme çabasını anlatan duygusal bir bağ. Bir metropolde, hatta o metropolün lisanında bile kaybolmanın çaresizliği karşısında düşmeyi umursamadan kendini bırakıverme.


Filmin kendine has naif yapısının gücü sayesinde bu iki karakterin soğuk bakışları ve sakinliklerinin altında, yüreklerinde kopan fırtınaların farkına varmak çok da zor olmasa gerek. “Minimalist oyunculuk” sözü işin kolayına kaçmaktan başka bir şey değildir. Oyuncunun tepkisiz bir duruşunun da öncesi, o anı ve sonrası vardır ki bu aşamaların başarıyla geçildiği dikkatli bir izleyici tarafından fark edilebilir. Bill Murray’in reklam çekimi sırasındaki oyununa gülüyor, finaldeki duygu seline kendinizi kaptırabiliyorsanız, film ödüllerin en güzelini almış oluyor zaten. Kevin Shields, Squarepusher, Air, My Bloody Valentine şarkıları eşliğinde izlediğimiz genç Sofia Coppola’nın çağdaş melodramı, kırık kalbinize bir darbe daha vururken, sağlam kalbinizi sessiz sedasız kırıveriyor.

11 Ocak 2007 Perşembe

The Promise (2005)


Yönetmen: Kaige Chen
Oyuncular: Dong-Kun Jang, Hiroyuki Sanada, Cecilia Cheung, Nicholas Tse, Ye Liu, Hong Chen
Senaryo: Kaige Chen
Müzik: Klaus Badelt
Küçük Quingcheng, bir savaş sonrası ölüleri yağmalamaktadır. Karşısına çıkan Tanrıça Hanshen, dünyanın tüm zenginliklerine sahip olabileceğini, ama karşılığında bir fedakarlık yapmasını teklif eder. Bunun bedeli olarak aşık olduğu herkesi kaybedecektir. Quingcheng bu teklifi kabul eder. Aradan 20 yıl geçer.
 
Çin, Japonya ve Güney Kore ortak yapımı The Promise (Wu ji), Uzakdoğu sinemasının güçbirliğini yansıtan ve yine bu camianın tanınmış oyuncularını epik bir peri masalında bir araya getiren çok başarılı bir yapım. Çinli yönetmen Kaige Chen, Together ve Farewell My Concubine gibi iki başarılı filme imza atmıştı. Oyuncular da Uzakdoğu sinemasının aşina olduğu yüzlerden oluşuyor. Mesela Koreli aktör Dong-Kun Jang’ı, Taegukgi, 2009: Lost Memories filmlerinden hatırlıyoruz. Japon aktör Hiroyuki Sanada’yı ise Ringu serisi ile birlikte, uluslar arası başarı kazanmış iki film olan The Twilight Samurai ve 2003 Edward Zwick yapımı The Last Samurai'de Tom Cruise ile birlikte izlemiştik. Çinli oyuncular Cecilia Cheung, Nicholas Tse ve Ye Liu da ülkelerinde oldukça popüler konumdalar. Bu karma kadro, hüzün yüklü oyunculukları ile bu masalı taçlandırıyorlar.

Filmin bazı çevrelerce 2002 tarihli efsanevi Yimou Zhang yapımı Hero ile kıyaslanması pek şık durmuyor açıkçası. Her iki filmin basit bir öyküyü destansı anlatımla sunmasına, anime-manga kültüründen beslenen kuşakların ilgileri büyük ölçüde etki ediyor. Sonuç olarak bu bir kültür anlayışı ve bu iki film arasında yapılan kıyas batı kaynaklı.. Bu stili benimsemiş nice film varken referans olarak Hero'nun gösterilmesi, Hero'nun muhteşem bir eser olmasının ötesinde, batıya pazarlanış şekli ile de ilgili bir konu. The Promise’i eleştirirken ilk yapılacak iş, filmi Hero'nun gölgesinden uzaklaştırmak olacaktır.
 

Tarihi epik savaş filmlerinin gerektirdiği görkemli alanlar, kalabalık ve organize figürasyon, özel efektlerle birleşince The Promise, üzerine düşen görevin ilk ayağını başarıyla geçmekte. Öte yandan tüm bunlara aşk ve melodram katılacaksa onun için de özel, manalı yüzlerin duygu yüklü oyunculukları gerekecektir. Ama bu oyunculuklar, anlatılanın bir masal olmasının getirdiği hafif abartılı bir şekile de bürünmektedirler. Bu tip oyunculuklar The Promise'de de bulunmakta ama Hero kadar olmasa da ekstradan kimi sahnelerde gerçekliği de barındırmakta. Tüm bunlar, olağanüstü mekanlar, tasarım harikası kostümler ve etkileyici görüntülerle birleşince keyifli iki saat geçirme ihtimali artıyor.

Özellikle finaldeki dörtlü aşk ve sadakat hesaplaşmasına ulaşıncaya kadar, basit gibi duran konunun nasıl çiçek gibi açılıp serpildiğini görmek bu sinemanın karakteristik özelliklerinden biri.. Ana tema gerçek aşk ve bağlılık sorgulaması olunca, genelde tek bir doğru olduğu savunulur. Ancak The Promise, bu doğrunun bir ucunu da izleyene bırakıyor. Ayrıca Hero, Kung-Fu Hustle, Crouching Tiger, Hidden Dragon ve benzeri filmlerdeki yerçekimine meydan okumayı tuhaflık değil, estetiklik olarak algılayanların izlemesi gereken filmlerden biri olarak da heybetli bir şekilde karşımızda duruyor.