Yönetmen: Kirill Serebrennikov
Oyuncular: August Diehl, Maximilian Meyer-Bretschneider, Friederike Becht, Dana Herfurth, Burghart Klaußner, David Ruland
Senaryo: Kirill Serebrennikov, Olivier Guez
Olivier Guez'in aynı adlı kitabından Rus yönetmen Kirill Serebrennikov’un uyarladığı, Das Verschwinden des Josef Mengele (The Disappearance of Josef Mengele), Auschwitz imha kampının “Ölüm Meleği” olarak anılan garnizon doktoru Josef Mengele'nin savaş sonrasında son derece özenli ve sistematik bir düzenekle Arjantin, Paraguay ve Brezilya’da saklandığı dönemleri anlatan bir film. 1950'lerde Arjantin, 1960 ve 70'lerde Paraguay ve Brezilya günleri arasında karışık bir kurgu izleyen film, en önemli nazi savaş suçlularından biri olan Mengele'nin etrafındaki çemberin daralışını, bu daralmanın onun üzerindeki psikolojik etkilerini, ele aldığı dönemlerin ruhunu da koruyarak işliyor. Nüfuslu babası ve nazi partisinden dostlarına rağmen ancak Güney Amerika’da saklanma imkanları bulabilen Mengele, kendisiyle birlikte Auschwitz'de çalışan pek çok üst düzey nazi subayının yakalanıp yargılandığı, akabinde de idam edildiği bir insan avından kaçmak için yıllarca güvenli evlere sığınıyor. Artık eski günlerindeki gibi mevki, makam sahibi olmamanın, bir fare gibi saklanmak zorunda kalmanın acısı hiç peşini bırakmıyor. Kibrinden etrafındakiler de bolca nasibini alıyor. Arada haberlerde duyduğumuz üzere milyonlarca yahudinin toplama kamplarına, yani ölüme gönderilmesinden sorumlu SS yetkilisi Karl Adolf Eichmann'ın Kudüs'teki yargı sürecini takip ediyor. Bir gün aynı şeyleri kendisinin de yaşayacağı korkusuyla yaşıyor.
Serebrennikov özellikle 2018 tarihli Leto filminde de gördüğümüz üzere özenli bir sanat yönetimi ve sinematografiyle çektiği filmini yine siyah beyaz estetiğine yaslıyor. Zaten Leto'nun görüntü yönetmeni Vladislav Opelyants ile bu filmde de çalışmış. Sonuç tabii ki çok olumlu. Üstelik bu defa merkezine aldığı kişi Mengele gibi biri olunca, onun filmin her yerine sinen habis ve kibirli karakterinden etkileyici bir psikolojik gerilim elde etmesini biliyor. Belirtilen yıllar arasında karışık bir kurgu izleyerek Mengele'nin yıpranmış psikolojisine, bir anda dibe vuran yüksek egosunu koruma çabasına farklı açılardan bakabilen, aynı zamanda bu farklılıklar arasında bir bütünlük de kurabilen Serebrennikov, adım adım bir çöküşü resmediyor. Onun saklanarak yaşadığı her döneme ilişkin yarattığı klostrofobi, siyah beyaz anlatımla daha da güçleniyor. Bir dönem kendisi gibi aileleriyle Güney Amerika'ya yerleşmiş bir nazi güruhunun görkemli yaşantısından da ufak kesitler sunan film, kendilerini hala Hitler zamanlarındaki gibi üstün ırk, hakim güç olarak görme illüzyonundaki bu insanların ümitsizce imparatorluk fikir ve sloganlarını yaşatmaya çalıştıklarını görüyoruz. Zaman atlamaları, geri dönüşler, ileri gidişler bazı detayların üzerinde fazla tepinmeyi de engelleyerek filmi hantallaşmaktan kurtarıyor. Ayrıca saklanma amaçlı kullanılan bu ülkelerdeki idari ve ahlaki yozlaşmışlık da ekonomik ölçülerde filme yansıyor.
Filmde renkli olarak çekilen rahatsız edici bir flashback sahne bulunuyor. Mengele’nin yahudilere yaptığı insanlık dışı deneyler gösterilirken cücelerden oluşan bir orkestranın seslendirdiği müzik eşliğindeki bu grotesk sahne Mengele'nin karanlık geçmişine, deneklerini seçme yöntemine, Auschwitz toplama kampındaki ağırlığına dair güçlü bir özet niteliğinde. Auschwitz öncesi ve Auschwitz dönemini renkli çekip, filmin ağırlıklı olan farklı saklanma dönemlerini siyah beyaz çeken Serebrennikov, bu kontrast ile filme alışılmadık bir derinlik de katıyor. 1977 yılında geçen, oğlu Rolf'un Brezilya'daki babasını ziyaret ettiği bölümde baba-oğul arasındaki kuşak çatışması, normal bir baba-oğul arasındakinden çok daha sert cereyan ediyor. Zira dünya çapında aranan bir caninin oğlu olarak soyadını değiştirmekle ve onunla ilişkili her şeyden uzak durmakla Rolf da bir nevi gizli bir hayat yaşıyor. Geçmişi yüzünden babasıyla hesaplaşması da bu sebepten gergin geçiyor. Cannes’da dünya prömiyerini yapan Das Verschwinden des Josef Mengele, onu canlandıran August Diehl'in yüksek performansıyla da dikkat çeken bir film. Sanat yönetimi, sinematografisi, rejisi yanında özellikle makyaj olarak da Diehl’in farklı dönemlerdeki duruş ve oyunculuğu övgüleri hak ediyor. Tarihte gizli kalmış bu tip figür ve olayların kaliteli biçimde ele alınması, günümüze de uzanan bir farkındalık eli işlevi görebiliyor. Bu açıdan bakınca kapsamlı bir belgesel olmasa da kara bir dönemin karanlık aktörlerinden birine yakından bakmamızı sağladığı için önemli bir film.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder