14 Aralık 2007 Cuma

Stranger Than Fiction (2006)


Yönetmen: Marc Forster
Oyuncular: Will Ferrell, Emma Thompson, Dustin Hoffman, Maggie Gyllenhaal, Queen Latifah
Senaryo: Zach Helm
Müzik: Britt Daniel, Brian Reitzell

Karen Eiffel, uzun yıllar süren çalışmalarından sonra romanını büyük oranda tamamlamıştır. Tek eksik romanın sonunun bir türlü belli olmamasıdır. Baş kahramanı Harold Crick'i nasıl öldüreceğine karar verememesinden kaynaklanan bu sorun, Karen'ın hayatını kabusa çevirir. Ama bütün bu olanlardan habersiz yaşayıp giden biri vardır: Harold Crick! Harold, Karen'ın romanda kendisi ile ilgili olarak yazdığı herşeyi birebir yaşamaktadır. Romanın gidişatı ile kendisi arasındaki bağlantıyı keşfeden Harold, hayatının sonunun romanın sonu ile aynı olmaması için bir şeyler yapması gerektiğini anlar. Bütün bu olanlardan habersiz olan Karen, büyük bir gayretle romanını sonlandırmaya çalışmaktadır.


Stranger Than Fiction’dan söz ederken esas girişin Will Ferrell’in canlandırdığı Harold Crick ile yapılması uygun görülebilir. Ama Harold, romancı Eiffel’in yarattığı bir karakter ve aralarındaki ilişkiyi daha iyi anlamak adına Eiffel ile yapılan bir giriş daha sağlam temelli olacaktır. Romanın yazarı Eiffel ile romanın baş kahramanı olan vergi müfettişi Harold arasındaki ilişkinin bize çağrıştırdıkları o kadar çeşitli ki.. Tanrı-kul, efendi-köle, Azrail-fani, anne-oğul.. Asosyal, plan-program, tertip düzen manyağı ve bu sayede oldukça sıkıcı Harold’un dişlerini kaç defa fırçaladığını, kaç adımda otobüse ulaştığını, her gün aynı saatte harfi harfine ne yaptığını, saat kaçta uyuduğunu vesaire, İngiliz aksanıyla konuşan ortayaş üzeri bir kadın sesinden duyuyoruz. O ses, belgesel anlatıcıları, haber spikerleri kadar düzgün diksiyonu ve estetik bir rutinle dile getirdiği cümleleriyle bize bu adamı tanıtmakla yükümlü tipik bir dış ses olarak görünüyor. Ta ki Harold o sese bir tepki verene kadar.. Bu durum bizim için de tam bir şok! Çünkü bir romandan çıkmış gibi savrulan bu cümleleri meğer bizim gibi Harold da duyuyormuş.

Bu bilgiyi edindikten sonra o ana kadar Harold ile ilgili verilen bu bilgiler ilgimizi çekmemişse bile, artık daha dikkatli dinliyoruz. Kendi hayatının detaylarını hiç tanımadığı bir kadının sesinden dinleyen ve buna reaksiyon veremeyecek kadar bıkkın bir rutine hapsolmuş Harold, o ses birdenbire satır arasında Harold’un öleceğini söyleyince artık o rutinin bozulacağını hem biz hem de o fark ediyor. Durup dururken kaynağı belirsiz bir ses size öleceğinizi söylediğinde her insan gibi Harold da o sesten daha fazlasını duymak istiyor. Ama ses, öyle Harold’a cevap verebilecek bir durumda değil. Bazen susuyor, hiç konuşmuyor. Bu da Harold’u deli ediyor, isyan ettiriyor tabi. Sesin ara ara susmasının da sebebi, sahibi ile doğrudan alakalı. Çünkü o ses, ciddi bir yazar tıkanıklığı içine girmiş bulunan, tarzı ile birçok hayran edinmiş ünlü yazar Karen Eiffel’in sesi.

Harold’un öleceğini daha filmin başlarında öğrenmiş olmamız, filmin geri kalanına zarar vermek şöyle dursun, farklı karakterlerin de dahil olması durumunu beraberinde getirmesiyle, son derece düzeyli bir fantastik komedi ile sahici bir dramın karışımını yudumluyoruz. Hem daha Harold’un öleceği de kesin değil. Öleceğini öğrendiği andan itibaren Harold’un kendi yaratıcısının peşine düşmesi, bu süreçte Eiffel’i bir yazar olarak çok iyi analiz etmiş olan üniversite profesörü Jules Hilbert (Dustin Hoffman) ile buluşması, vergi cezası kesmek için uğradığı pasta dükkanını işleten deli dolu, asi ve idealist Ana Pascal (Maggie Gyllenhaal) ile tanışması da gerçekleşiyor. Hikayenin diğer tarafında ise, yazarların çektiği kabızlığa karşı yayımcı şirketlerin görevlendirdiği kontrol görevlilerinden birinden Eiffel da nasibini alıyor. O da Penny (Queen Latifah) ki filmde ona da gereksinim var. Çünkü Eiffel’in yazma sıkıntısının nedenlerini izleyici ile paylaşabilmesi arasında bir köprü lazım. Kısaca senarist Zach Helm, filmin karakterlerini laf olsun diye tasarlamamış.


Oyuncu kadrosu da aynı titizliğe sahip çıkıyor. Emma Thompson ve Dustin Hoffman’ın varlığı izleyene güven veriyor. Hele de Thompson, Karen Eiffel’in çaresizliğini yansıtmada bilinen ustalığını konuşturuyor. Will Ferrell ve Maggie Gyllenhaal uyumundan bahsedecek olursak, bu paragraf bitene dek “kimya” kelimesini çok sık kullanacağımı belirteyim. İkili arasında bir kimya sorunu olup olmadığı çok tartışıldı. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak bir vergi memuru ile pastacı arasındaki kimya nasıl olmalı ise, Harold ve Ana arasındaki kimya da öyle. Yani bu kimyasızlıktan bambaşka bir kimya doğuyor aslında. Gyllenhaal’ın karşısına Heath Ledger jenerasyonundan birini koysaydınız bana göre asıl o zaman zorlama bir kimya sorunundan söz edilebilirdi. Ana ne kadar hoş ve alımlıysa, Harold’un o kadar sıradan görünmesi gerekirdi. İşte bu kimya dersini de yüksek notla geçmiş bir film bana göre.

Will Ferrell’in tarzının dışına çıkmasının meyvesi çok lezzetli. Onun gibi her tarafı oynayan bir komedyenin böylesi oturaklı bir karaktere olan uyumu, Reign Over Me’deki Adam Sandler eksikliklerini hiç mi hiç hissettirmiyor. Bunda yönetmen Marc Forster’in etkisi ne derece etkilidir bilemiyorum ama filmin bütününü ele alırsak, özellikle Stay’den sonra kendisine fazlaca bel bağladığım Forster’ın bir sonraki filminde bu kadar iyi olmasını da beklemiyordum. Yine fantastik bir hikayeyi, bu kez dozajı kontrollü bir komedi ile perdeye yansıtma becerisi sayesinde bir kat daha devleşiyor.


Harold’un hayatın anlamını, Eiffel’in yazarlık adı altında yaratıcılık gücünün sınırlarını sorguladığı mükemmel bir film Stranger Than Fiction. Mükemmelliği kişisel bir yorum olarak kullandığımın altını çizerek, bazı eleştirilerde rastladığım noktalara da değinme hakkımı saklı tutuyorum. Mesela güldürmeyi birinci amaç olarak görmeyen komedilere alışmak için çok yerinde örneklerden birisi. Neden böyle bir şeye alışalım derseniz, bu filmler katran karası dram potansiyellerini, o dramın dokusuna zarar vermeden ustaca yumuşatan, kırılganlığını sevimli unsurlarla muhafaza ve müdafa eden özelliklere sahiptirler diyebiliriz. Stranger Than Fiction, bayrak yarışında Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, Being John Malkovich, Truman Show, Adaptation, Grounhog Day gibi devlerle aynı kulvarda koşan bir film. Şimdilik sıra onda ve onun elinden bayrağı alacak olan filmi beklemekte. Peki bu yarış neyin yarışı ve bu kulvar neyin kulvarı?

Hudutsuz bir hayalgücünün, yaratıcılığın, fantazinin hudutlarını kendi mütevazi gramerleriyle çizen, gerçek olamayacak öykülerinden insana dair gerçeklikler elde etmeyi başaran yapımlar bunlar. Üstelik hikayesiyle, hudutlarıyla sapına kadar gerçek anlatımlara sahip filmlerin başarılı olabildiği kadar hem de.. Hayatı boyunca bir TV dizisi kahramanı olduğundan habersiz yaşayan, bir sabah uyandığında her gün aynı günü yaşamak zorunda kalan, eski sevgilisini unutmak için tüm hafızasını sildiren, hayranı olduğu sanatçının beynine giden bir yolu keşfeden veya Harold gibi bir gün kendisinin aslında yazar tıkanıklığı içinde olan bir yazarın baş roman kahramanı olduğunu fark eden bireylere dair anlattıkları şeyler, yaşadığımız hayatın anlamına yapılacak en sıkı vurgular olmalı. Bu filmler 21. yüzyıla uzandığımız günlerin sinema şaheserleri kabul edilmeli. Çünkü günümüz kirliliğinde buna benzer yaratıcı fikirlerin sinemaya aktarılması, bırakın aktarılmasını, o fikirlerin ortaya çıkması bile o kadar zor ki.. Son derece hassas bir denge tutturulması da şart.


Kanımca bu eşsiz kulvarda bu filmlerle aynı bayrak yarışında koşma fırsatını ellerinin tersiyle iten Angel-A ve Click gibi fikirlerin heba edilmesi ile bu dengenin önemi daha da anlaşılır bir hal alıyor. her biri için derin incelemeler yapabileceğimiz, sonuçta ise sadece insanın özüne ulaşabileceğimiz bu eserleri bağrımıza basmalı, gelecek nesillere aktarmalıyız. Stranger Than Fiction için yapacağımız incelemenin sonucu da bu filmlerden farklı bir yola çıkmıyor. Bize hayatımızın da birer roman olabileceğini, hepimizin kendi romanımızda baş kahraman, başkalarının romanlarında ise etkin veya değil, bir yan karakter olduğumuzu hissettiriyor. Kadere olan inanç hakkımızı saklı tutarak, dünyanın bir yerinde bizi yazan bir yazarın olduğu fikrine tebessüm ettiriyor. Kimi zaman romanlardan daha tuhaf bir hayatımız olduğu düşüncesine kapıldığımız anlara mütevazi bir gönderme yapıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder