Yönetmen: Na Hong-jin
Oyuncular: Hwang Jung-min, Zo In-sung, Hoyeon, Michael Fassbender, Alicia Vikander, Taylor Russell, Lee Sang-hee, Eum Moon-suk
Senaryo: Na Hong-jin
Müzik: Michael Abels
Hope adındaki Güney Kore'nin ücra bir sahil kasabasında, hayvanların parçalanmış cesetleri ve açıklanamayan yıkım, bilinmeyen korkunç bir şeyin ortaya çıktığını haber verir. Kasabanın polis şefi Bum-seok, yardımcısı genç polis Sung-ae ve avcı Sung-ki ile arkadaşları, neyle karşı karşıya olduklarını anlamaya çalışırken kendilerini bir hayatta kalma mücadelesinin içinde bulurlar. Fakat film ilerledikçe tehdit kavramının kendisi de sorgulanmaya başlar. Sırasıyla The Chaser (2008), The Yellow Sea (2010), The Wailing (2016) gibi birbirinden tekinsiz filmleri yazıp yönetmiş Na Hong-jin, 10 yıllık uzun bir aranın ardından Hope ile farklı bir türle karşımızda. Film pek çok benzeri gibi başlangıçta tehditi göstermek için acele etmeden, onun geride bıraktığı izleri kullanıyor. Parçalanmış bedenler, boş sokaklar, uzaktan gelen silah sesleri ve ne olduğunu anlayamayan insanların paniği. Böylece seyirci, karakterlerle birlikte bilinmeyenin peşinden sürükleniyor. İlk bölümdeki bu belirsizlik, filmin en güçlü gerilim kaynağı. Yaklaşık ilk saati, neyin saldırdığını göstermeden tehlikeyi hissettirme konusunda oldukça başarılı. Kamera karakterlerin gerisinde kalırken seyirci de onların bilgi eksikliğini paylaşıyor. Mekan kullanımı, yıkımın boyutu ve ses tasarımı bu gerilimi besliyor. Na Hong-jin, bu ilk saat içinde hiçbir şey için acele etmiyor, hatta bazen tadını çıkartıyor gibi bile hissettiriyor. Tabii bunu ağır ve sıkıcı biçimde yapmayıp, sonrası için gerekli olacak olan uyuyan kaosu besliyor. Sonrası ise biraz tartışmalı.
Hope'u yalnızca bir yaratık istilası filmi olarak okumak, filmin yapmak istediği şeyi eksik bırakır. Na Hong-jin'in ilgilendiği meselelerden biri, insanın anlamlandıramadığı bir tehlikeyle karşılaştığında nasıl davrandığı. Korku, insanları mutlaka dayanışmaya yöneltmez. Bazen tam tersine, onları daha saldırgan, daha bencil ve daha aptalca kararlar almaya iter. Tehdit karşısında akıl yürütmenin yerini önyargılar, korkunun yerini öfke, hayatta kalma arzusunun yerini ise kör bir şiddet alır. Filmin en ilginç tarafı da burada: İnsanlar, neyle karşılaştıklarını anlamadan onu yok etmeye girişirler. Bilmedikleri bir şeye karşı duydukları korkuyu, onu anlamaya çalışmak yerine şiddetle bastırırlar. Na Hong-jin'in insan doğasına ilişkin karamsarlığı, önceki filmlerinden tanıdık. Ancak Hope, bunu doğaüstü korku yerine bilimkurgu ve yaratık filmi kalıpları üzerinden anlatıyor. Filmin ilk saati çok güçlü olsa da, hikaye kasabadan ormana kaydığında film iki ayrı anlatı hattını bir arada tutmakta zorlanıyor. Kovalamacalar ve çatışmalar eğlenceli, ne var ki fazla tekrar hissi doğuyor. 160 dakikalık süre de bu sorunu büyütüyor. Filmin yaratık tasarımlarında H. R. Giger'ın Alien evrenini hatırlatan unsurlar mevcut. Buna karşılık özellikle yaratıklarla olan birçok sahnede dijital efektler, böylesine iddialı bir yapımın görsel dünyasına yakışmayacak kadar yapay duruyor. Filmin teknik açıdan en tartışmalı tarafı burası.
Hope'un temel problemlerinden biri de fikir eksikliği değil, fikirlerini tek bir güçlü anlatıda birleştirememesi. Film aynı anda kanlı bir yaratık filmi, absürt bir kara komedi, insan doğasına yönelik bir taşlama ve büyük ölçekli bir bilimkurgu gizemi olmak istiyor. Bu türlerin her birinde etkileyici anlar da yakalıyor. Ancak aralarındaki geçişler her zaman doğal değil. Üstelik yaratıkların ardındaki mitoloji açıldıkça, başlangıçtaki gizem duygusu da zayıflayabiliyor. Seyircinin zihninde oluşan soruların hepsi tatmin edici biçimde karşılanmıyor. Final ise bir kapanıştan çok daha büyük bir hikayenin kapısını aralayan bir son izlenimi bırakıyor. Bu durum bazı izleyiciler için heyecan verici, bazıları içinse hayal kırıklığı yaratabilir. 160 dakikanın üzerine bir de devam filmine kapı açılması filme dair bir yorgunluk hissine de kapı açıyor. Panikleyen, hata yapan ve kontrolü kaybeden polis şefi Bum-seok rolündeki Hwang Jung-min filmin insani merkezini oluşturuyor. Geleneksel aksiyon kahramanlarından farklı olarak her duruma hakim bir karakter değil. Avcı Sung-ki rolünde izlediğimiz Zo In-sung hikayenin daha saldırgan, daha içgüdüsel tarafını temsil ediyor. Şerif yardımcısı Sung-ae rolündeki Hoyeon ise kaosun ortasında etkili bir varlık gösteriyor. Kimi zaman abartıya kaçılsa da, performanslardaki korku, şaşkınlık, öfke gibi ortak özellikler oldukça etkileyici. CGI'dan hiç anlaşılmayan Michael Fassbender, Alicia Vikander ve Taylor Russell'ın varlıkları filmin bilimkurgu mitolojisi açısından önem taşıyorlar. Ancak bu oyuncuların hikayedeki kullanımı, ekrandaki varlıklarının yarattığı beklentiyi bütünüyle karşılamıyor.
Hope, kusursuz bir bilimkurgu aksiyon filmi değil. Ancak güvenli sularda yüzmeyi reddeden, seyircinin beklentilerini bilerek bozan ve büyük fikirler uğruna anlatısal bütünlüğünü riske atan bir yapım.
Na Hong-jin'in The Wailing filmindeki kontrollü paranoyasını ve giderek büyüyen dehşetini sevenler için ilgi çekici olabilir. Fakat aynı yönetmenden kusursuz bir senaryo, kusursuz bir final ve her ayrıntısı yerine oturan bir gizem bekleyenler için daha problemli. Filmin satır arası başarılarından biri, canavarların ne kadar korkunç olduğunda değil, insanların kendilerini haklı gördüklerinde ne kadar korkunçlaşabildiğinde yatıyor. Ne var ki bu güçlü düşünce, filmin bütün dağınıklığını telafi etmeye yetmiyor. Kötü CGI kullanımı, mantık, devamlılık, kurgu hataları, öte yandan çok iyi çekilmiş bazı sahneler (ki bunların çoğu insanların yer aldığı sahneler), nasıl geçtiği anlaşılmayan yaklaşık 2,5 saat. Hope, izleyiciyi bilinmeyenin yarattığı dehşetle yakalayan, ardından bu dehşeti insanlığın kendisine yönelten, çılgın ve iddialı bir film. Ancak anlatmak istediği şeyler büyüdükçe, bunları anlatma biçimi de giderek dağılabiliyor. Hikaye anlatımı ve rejisiyle bu filme kadar hiç boşu olmayan Na Hong-jin sanki tüm bu artı ve eksileri kasten bir araya getirmiş gibi. Sıradan bir canavar filmi yapmakla yetinmiyor belki. Fakat bu kez bütün riskleri aynı ölçüde başarıyla yönetemiyor.

