28 Şubat 2021 Pazar

Little Fish (2020)

 
Yönetmen: Chad Hartigan
Oyuncular: Olivia Cooke, Jack O'Connell, Soko, Raúl Castillo
Senaryo: Aja Gabel, Mattson Tomlin
Müzik: Keegan DeWitt

Aja Gabel'in kısa hikayesinden Mattson Tomlin'in senaryosunu yazdığı, 1982 Lefkoşa doğumlu Chad Hartigan'ın yönettiği Little Fish, fotoğrafçı Jude (Jack O'Connell) ile veteriner Emma (Olivia Cooke) arasındaki aşkın tuhaf bir pandemiyle sınandığı ABD/Kanada ortak yapımı romantik bir dram. Tanışıp flört eden, bir süre sonra da evlenen Jude - Emma çifti, insanların bazen aniden, bazen de yavaş bir şekilde hafıza kaybına uğradığı bu pandemi içinde aşklarına, anılarına sahip çıkmak zorunda kalırlar. Çünkü Jude hastalığa yakalanmıştır ve yavaş yavaş ilişkilerine dair bazı anılarını yitirmeye başlar. Artık hayatımıza nüfuz etmiş pandemi kavramını farklı şekillerde ele almaya başlayan ilham verici senaryolardan biri olan Little Fish, bu defa hastalığı "unutma" olarak tasarlamış. Away From Her, Still Alice, Iris, Poetry ve daha bir çok filme esin kaynağı olmuş Alzheimer hastalığından farklı olarak kurbanlarını sadece yaşlılardan seçmeyen, ne şekilde yayıldığı bilinmeyen, bir balıkçıya teknesini, bir şoföre otobüsünü, bir pilota uçağını kullanmayı, hatta bir maraton koşucusuna durmayı unutturan NIA (Neuroinflammatory Affliction - Nöroinflamatuar Hastalık) adlı bu salgına her an herkes yakalanabiliyor ve tedavisi bulunmuyor. Böyle bir ortamda filizlenen Jude - Emma ilişkisi, ileri geri bir kurguyla, yer yer şiirsel ve sıklıkla beslendiği melankoliyle işleniyor. Böyle bir hastalığın karşısına pek çok şey koyabilmek ve o şeylerin yitirilişini izlemek varken aşk kavramını koyarak kırılgan bir üslupla içinde ne varsa döküyor.

Pandemi ile birlikte eski alışkanlıklarımızı ne kadar süreliğine olduğunu bilmediğimiz biçimde terk etmek zorunda kalışımız hepimizi üzdü. Bu salgın hastalık yüzünden insanlar birbirlerine veda bile edemeden öldü. Onlarla birlikte biz de enkaza döndük. Yapacak çok işleri, görecek çok yerleri, yaşayacak çok şeyleri vardı. Bu yarım kalmışlık, belki de insan hayatındaki en trajik durumlardan biri. Ama daha trajik olanı, hala hayattayken bu yarım kalmışlığı yaşamak. Bu sebepten Alzheimer en acımasız hastalıklardan biri. Yavaş yavaş her şey siliniyor. Kendimizi, sevdiklerimizi, duygularımızı unutmaya başlıyoruz. 2011 yapımı Perfect Sense'de insanların duygu ve duyularını adım adım yitirmelerine sebep olan kurgusal pandemide Michael ve Susan'ın ilişkilerini ayakta tutma çabalarını izlemiştik. 2020 tarihli Yunan filmi Apples yine bir salgın sebepli hafıza kaybı üzerine sade ve duygusal okumalar yapabilmiş bireysel bir dramdı. Perfect Sense'deki kadar kapsamlı ve rahat yüzü göstermeyen bir salgın olmasa da, Little Fish de iki aşığın bir anda kendilerini tam ortasında buldukları, en büyük yıkımı sadece "unutma" olan bir salgına odaklanıyor. Üstelik sadece bu hastalığa yakalanan Jude'un unutması üzerinden değil, Emma'nın sahip olduğu bu aşkı unutturmama çabası üzerinden de bir hikaye kuruyor. Emma, Jude'a sürekli hayatlarına dair sorular sorarak hafızasını kontrol ediyor. Unuttuğu şeyleri ona tekrar hatırlatıyor. Kendi çapında kitaplar okuyor, notlar alıyor. Hatta kendi veteriner kliniğinde Jude'a küçük bir operasyon bile yapıyor. Onun yitirmeye başladığı anıları kendi yitirdikleri olarak görüyor. Ama geçmişi her seferinde yeniden kurmak zorundayken geleceği nasıl inşa edeceği konusundaki çaresizliği yakasını bırakmıyor.


Bu çaresizliğe rağmen, yakın arkadaşları Ben ve Samantha çiftinin yaşadıklarıyla da bu hastalığın tehlikeli yanlarını gören Emma, sevdiği adamın bu şekilde ellerinden kayıp gitmesine karşı her türlü mücadeleyi vermeye çalışıyor. İngiltere'deki annesinin de hastalığa yakalandığını öğrenmesi, Jude'un duygularını unutmamak için ona yazdığı duygusal mektubu duyması, Jude ile bir yandan gelecek planları yaparken, bir yandan da onun unuttuğu boşlukları doldurması Emma'yı bu çaresizlik ve mücadele arasında asılı bırakıyor. Emma, unutmak kadar unutulmanın da bu hastalığın trajedisi olduğunu sonuna kadar hissettiriyor. Öyle ki, unutan zaten ilişkinin önemli detaylarını, ilişki için verilen emekleri unutacak ama asıl acı unutulanın üstüne kalacak. Emma'nın duygu dolu ve çaresizliğini betimleyen monologları, iki aşığın koyu bir gökyüzü altındaki romantik enstantaneleriyle birleşince kaçınılmaz öncesinde beraber geçirilen günlerin değeri seyirciye de geçmeye başlıyor. Jude ve Emma'nın sade ve sevimli detaylarla örülü tanışma, flört, evlilik geri dönüşlerinin romantizm katkısı, bu hastalık sürecini duygu sömürüsünden ve gereksiz yükselmelerden arındırıyor. Bir süre sonra o dönüşlerin aslında filmin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabulleniyor, dümdüz bir kronolojiyle, flashback olmadan anlatılsa bu etkiyi yaratmayacağına inanıyoruz.

Filme adını veren "Küçük Balık", Jude ve Emma'nın evliliklerinin romantik bir sembolü olduğu kadar, balıkların 4-5 saniyelik hafızaları olduğuna dair mite bir gönderme de olabilir. Ama bunun yanlışlığı bilimsel olarak kanıtlanmış, balıkların 4-5 ay önce yaptıklarını bile hatırladıkları tespit edilmiş. Hafızayı birdenbire ya da yavaşça silen salgın fikri gibi senaryo buluşları, kendilerini bilim ve mantıkla açıklamak zorunda değillerdir. Asıl amaç, bu garip salgınların insan ruhunu nasıl etkilediğine yönelik hikayeyi inşa edebilmek ve seyircide empati yaratabilmektir. Little Fish bunu başarabilmiş küçük bir film. Geri dönüşleri, ileri gidişleriyle genel anlamda uyum içinde. Mesela Emma'nın Jude'a "seninle karşılaştığım gün çok üzgündüm" sözü filmin başında, ortasında ve sonunda kendi anlamlarını buluyor. Üzerine çok kafa yorulmazsa sürpriz sayılabilecek ilginç finali de yakışmış denebilir. Eden Lake, Starred Up, '71, Unbroken gibi sert filmlerle daha çok tanıdığımız Jack O'Connell ve Me and Earl and The Dying Girl, Katie Says Goodbye, Sound Of Metal gibi bağımsız dramların hakkını vermiş Olivia Cooke'un güçlü kimyaları, bu iki İngiliz oyuncuyu adı geçen filmlerden tanıyan seyirciyi sarmakta sorun yaşamıyor. Özellikle Olivia Cooke, 2019 tarihli Sound Of Metal'de işitme duyusunu kaybeden sevgilisine karşı fazla işlevli olmayan karakterinin aksine, Little Fish'te hafızasını kaybetmeye başlayan eşine karşı çok daha tutkulu, fedakar ve yıpratıcı bir profil, güçlü bir performans çiziyor. Yıllandıkça Perfect Sense gibi iyi demlenecek bir film olma potansiyeli taşıyan Little Fish, fantastik bir tehdit gölgesinde iyi bir romantizm kuran, kurduğu her şeye de sahip çıkan bir dram.

23 Şubat 2021 Salı

Les traducteurs (2019)

 
Yönetmen: Régis Roinsard
Oyuncular: Lambert Wilson, Olga Kurylenko, Riccardo Scamarcio, Alex Lawther, Sidse Babett Knudsen, Eduardo Noriega, Anna Maria Sturm, Frédéric Chau, Maria Leite, Manolis Mavromatakis, Sara Giraudeau, Patrick Bauchau
Senaryo: Romain Compingt, Daniel Presley, Régis Roinsard
Müzik: Jun Miyake

Oscar Brach adlı gizemli bir yazarın çok satan Dedalus üçlemesinin son kitabı olan "Dedalus: The Man Who Did Not Die"ın eşzamanlı çevirisini yapmak üzere, üçlemenin yayıncısı Eric Angstrom'un bir araya getirdiği farklı ülkelerden dokuz tercüman, kendilerine imzalatılan özel anlaşma dahilinde hiçbir şekilde dışarıyla bağlantının olmadığı, Rus milyardere ait lüks bir sığınağa yerleştirilir. Katı kurallarla, silahlı güvenlik görevlileri eşliğinde Pazarlar hariç, 9'dan 8'e kadar aynı salonda 1 ay boyunca çeviri yapacak olan çevirmenler, 1 ay da düzenleme ile uğraşmak suretiyle 2 ay boyunca bu lüks sığınakta yaşayacaklardır. Başlangıçta ortam gayet eğlencelidir. Ama Angstrom, romanın ilk birkaç sayfasını çevirmenlere teslim ettikten bir süre sonra ilk 10 sayfası internete sızdırılır. Sızdıran kişi, Angstrom'a 5 milyon euro verilmezse 100 sayfa daha sızdıracağını söyleyen bir şantaj mesajı atmıştır. Bunun üzerine çeviri etkinliği durdurulur, suçlu bulunana kadar herkes tesiste alıkonur. Angstrom ve çevirmenler, böyle izole bir ortamda sayfaları kimin nasıl sızdırabildiğini bulmaya çalışırlar. Romain Compingt, Daniel Presley ve Régis Roinsard'ın senaryosunu yazdığı, bununla birlikte ikinci uzun metrajını çeken Régis Roinsard'ın yönettiği Les traducteurs, gizemli olay örgüsü, renkli ama renk vermeyen karakterleri ve farklı kurgusuyla etkileyici bir film.

İngiltere, Çin, İtalya, Portekiz, Rusya, Almanya, İspanya, Danimarka ve Yunanistan'dan, yani Dedalus roman serisinin en çok sattığı ülkeleren seçilen 9 tercümanın gözlerden uzak büyük bir tesiste, sıkı güvenlik önlemleri altında toplanıp, milyonlarca okurun beklediği bu serinin son halkasını çevirmeleri ama daha çevirinin başlarında çevrilen sayfaların bir kısmının internet erişimi olmayan bu yerden akıl almaz biçimde dışarı sızdırılması, haliyle 9 kişilik bir şüpheli listesi gibi bir malzeme, kulağa ilk elden Agatha Christie polisiyeleri gibi tınlıyor. Bu kez "katil kim" sorusunun yerini "köstebek kim" sorusu alıyor. Tabii filmin o kaynaktan beslenen fakat modern senaryo refleksleri ve bol geri dönüşlü kurgu hamleleriyle dizayn ettiği hikayesi, elinde birden fazla olan sırlarını birer koz haline getirmeyi ve ilgiyi sona kadar tutmayı biliyor. Bunlar birden fazla olunca, idare edilmeleri, zamanlamaları, tutarlılıkları önem kazanıyor. Senaryonun tüm bunları dört dörtlük hallettiği söylenemez. Özellikle sürprizi bozmayacak şekilde ifade edersek en uzun flashback bölümünde yaşananlar, her ne kadar müthiş bir gerilim ritmi taşısa, daha sonra açıklanacak olan amacını güçlendirse de, zamanlama ve tutarlılık açısından sıkıntılar taşıyor. Zaten başka türlü bu "sızdırma" işi nasıl açıklanabilirdi, bu şekilde açıklanmasaydı B planı nasıl olurdu, o da başka bir sıkıntı.


Senaryonun özellikle kurgusal Dedalus romanına önem yüklemeye yönelik girişimleri çok başarılı. Çevirmenlerin birbirleriyle romanın edebi tarzı, karakterlerin yaşadıkları, dünya çapında popüler olma sebepleri üzerine yaptıkları kısa sohbetler ve aralarındaki kimi atışmalar filmi zenginleştiren unsurlardan. Romanın çevrilmesinden sonra internetten sızdırılmaya başlanmasının ardından senaristler bir yandan işin polisiye yönünü işlerken, bir yandan da çevirmenler arasında yarattığı bu etkileşimler sayesinde, hepsinin olmasa da seçtiği bazılarının karakter derinliğine inmeye çalışıyorlar. Hatta içlerinden evli ve iki çocuk annesi Danimarkalı çevirmen Helene Tuxen'i numune alarak, tüm bu dünyaca popüler roman, çeviri, sızdırma olaylarından bağımsız biçimde bir çevirmenin kişisel kariyer, çevirmenlik, evlilik, annelik yaklaşımlarından çok çarpıcı bir dram yaratmayı başarıyorlar. Üstelik bu numune yan karakteri ve onun hikayesini ustaca filmin ana gövdesine monte ederek adeta şov yapıyorlar. Helene kadar, romanda intihar mı ettiği, yoksa cinayete mi kurban gittiği belli olmayan Rebecca ile kendini çok fazla özdeşleştirmiş olan gizemli Katerina (Rusya), böyle bir roman çevirisinin hakkını verebilmek için fazla güvensiz ve tecrübesiz görünen Alex (İngiltere), çeviriyi sırf ekonomik sebeplerden dolayı kabul eden idealist akademisyen Konstantinos (Yunanistan) da, Angstrom'dan duyduğumuz "çevirmen başkasının hayatını yaşar" sözünün farklı yansımaları olarak tasarlanıyorlar.

Çevrilen sayfaların imkansız görünen şartlar altında hangi çevirmen tarafından nasıl dışarı sızdırıldığı, asıl amacının ne olduğu, romanın yazarı Oscar Brach'ın ortalarda görünmemesi, aralara serpiştirilmiş olan geri dönüşlerde Eric Angstrom'un kiminle konuştuğu ve tabii çevirmenlerin bazı sözlerinden, tavırlarından, mimiklerinden ne derece güvenilir oldukları gibi çeşit çeşit bilinmezi sevk ve idare ediş noktasında genel anlamda iyi bir iş çıkaran yönetmen/senarist Régis Roinsard ve arkadaşları, edebiyatla çevrelenmiş katmanlı bir polisiye gösteri sunuyorlar. Fakat Agatha Christie romanlarındaki suçlu ve suç arasındaki zeka orantısında kurulan bağlantıyı burada kuramama ihtimalimiz var. Burada işlenen suç ve ortaya sürülen suçlu arasında mantık olarak bir kan uyuşmazlığından söz etmek mümkün. İşin motivasyon ayağında klişe de olsa sıkıntı olmamasına rağmen, mesela seyirciyi The Usual Suspects ters köşesinde rastladığımız olağanüstü kimyanın beklentisine sokan bu motivasyonun bağlantı noktaları, aynı seyirciyi hayal kırıklığına uğratabiliyor. Yer yer kendini dağıtan kurgu, yine kendini toparlamayı ve ritmine alıştırmayı biliyor. Tamamı Fransızca konuşan uluslararası oyuncu kadrosunda Lambert Wilson, Olga Kurylenko, Alex Lawther ve Sidse Babett Knudsen performansları daha çok dikkat çekiyor. Sürükleyici, gizemli, edebi ve gelgitli yapısıyla, planlı programlı sürprizleriyle, bazı karakterler üzerinde kurduğu başarılı dramatik yapılarla Les traducteurs, iyi bir polisiye gizemde olması gereken pek çok özelliğe sahip bir yapım.

11 Şubat 2021 Perşembe

Never Rarely Sometimes Always (2020)

 
Yönetmen: Eliza Hittman
Oyuncular: Sidney Flanigan, Talia Ryder, Théodore Pellerin, Sharon Van Etten, Mia Dillon
Senaryo: Eliza Hittman
Müzik: Julia Holter

Birkaç kısa filmin ardından iki uzun metraj çeken Eliza Hittman'in yazıp yönettiği üçüncü film olan Never Rarely Sometimes Always, bir Pennsylvania kasabasında ailesiyle birlikte yaşayan 17 yaşındaki Autumn'un hamile olduğunu öğrenmesiyle başlıyor. İstemediği bu durum sonrası altüst olan genç kız, kuzeni Skylar ile birlikte ailesine haber vermeden kürtaj olmak üzere New York'a doğru belirsiz bir yolculuğa çıkıyor. Başından sonuna sade bir üslupla, bu sadeliğin satır aralarına incelikle yedirilmiş dramatik ve gerilimli anlarla bu yolculuğun öncesini ve kendisini betimleyen Eliza Hittman, böylece kariyerinin en iyi filmine imzasını atıyor. Autumn'un ailesi, arkadaş çevresi be işyeriyle ilgili kısa ama fikir verici sahnelerin ardından onun kuzeni, aynı zamanda en iyi arkadaşı olan Skylar ile bizi tanıştıran Hittman, ikisinin birlikte omuzlayacağı kürtaj yükünden kurtulma sürecinde yaşayacakları ilkleri doğal akışına, önüne bazı engeller de koyarak bırakıyor. Kariyerinin en iyi filmine attığı o imza, aynı zamanda bir kadın senarist/yönetmen imzası. Çünkü Autumn ve Skylar arasındaki ilişkiyi, gizli tutmak zorunda kaldıklarını, muhafazakar ve erkek egemen bir toplumun dişlilerine takılmamak için verdikleri mücadeleyi bir erkek senarist/yönetmenin anlayıp bu doğallıkta anlatması çok zor.

Eliza Hittman, başına gelen olay yüzünden Autumn'u ne yargılıyor, ne de onun üzerinden akranlarına, ebeveynlere, seyircilere vaazlar vermeye çalışıyor. Öte yandan gerçekliği, hamlığı ve iki genç kızın gizlice başka bir şehirde kürtaj amaçlı katlanmak zorunda kaldıkları sebebiyle sanki "genç kızlara ibret olsun" dermiş gibi algılanma tehlikesi de var. Öyle ki film hakkında yapılan bazı muhafazakar yorumlar bunu gösterir nitelikte. Autumn'un yaptığı bir korunma hatası da olsa, Hittman'in peşinde olduğu şey bu hatanın bedelleri değil, patriarkal üstünlüğün kendinde hak olarak gördüğü aşağılama, basit bir arzu nesnesi olarak görme, ona sahip olma küstahlıklarını yüzlerine vurma çabası. Kürtajı bir ahlaki çöküntünün sonucu olarak değil, kürtaj süreci ve prosedürlerinin bu küstahlıklara çanak tutarcasına gereksiz detaylandırılışı karşısında bir hak olarak konumlandırıyor. Kürtajın kadın bedeni ve psikolojisine yaptığı baskıyı "suç", "ayıp" veya "günah" şeklinde kadına havale etmeyip, o beden ve psikolojiye sanki kendisine aitmiş gibi bakan eril sosyal yapılanmaya ve bürokrasiye öfke şeklinde yansıtıyor. Açıkça dillendirmese de, istem dışı taşınan bir canlıyı dünyaya getirmeme tercihinin bencillikten değil, önündeki hayatı kendi istekleri ve tercihleri doğrultusunda emrivakisiz yaşama arzusundan kaynaklandığını hissettiriyor.


Filmin en az Autumn kadar önemli diğer karakteri olan Skylar'ı da incelemek gerek. İkisi arasındaki ilişkinin gücünü, en başta böyle zorlu bir sınavı sorgusuz, sualsiz, yargısız biçimde üstlenmelerinden anlıyor ve kabulleniyoruz. Şayet Skylar, Autumn'u sorgulayarak, yargılayarak bu yolculuğa çıksaydı, Skylar'ın ve tüm filmin samimiyeti yerle bir olurdu. 2007 tarihli Cristian Mungiu filmi 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile'de kürtaj olacak Gabita ve ona yine sorgusuz sualsiz yardımcı olan arkadaşı Otilia'nın hikayesinde yaşananların, seyirciye hissettirilenlerin benzerliği, bu trajik tercihleri olduğu kadar, Otilia ve Skylar arasındaki benzerliği de akıllara getiriyor. O filmin başrolü, arkadaşı için travmatik bir zorbalık dahil bir çok şeyi göze alan Otilia idi. Hittman senaryosunda ise başrol Autumn ve Skylar arasında adilce pay edilmiş. Skylar'ın hiç bilmedikleri bir çevrede, başlarına ilk kez gelmiş bir olay karşısındaki soğukkanlılığı, zekası, iş bitiriciliği, fedakarlığı güven veriyor, ikna sağlıyor. Tabii fedakarlık konusunda Otilia kadar hasar görmese de, amacı doğrultusunda dişiliğini kullanarak erkek egemen sistemi kendi lehine aygıt haline getirmeyi başarıyor. Öyle ki Hittman, seyirciye Autumn ile kurdurmayı becerdiği ilişkinin hacmi kadar Skylar ile de kurdurarak aslında aynı filmin içinde iki bakış açısı birden sunuyor.

Dışarıdan filmin adı haklı olarak sıkıcı biçimde manasız görülebilir. Bu sıklık zarfları, çeşitli sektörlerde yapılan bazı anketlerde, bireylere sorulan davranış biçimlerinin ne sıklıkta yapıldığını öğrenmek için başvurulan bilgi edinme oltaları gibidir. Bu zarflar, kürtaj yaptırmak isteyen bir genç kızın özeline inecek şekilde atılmaya başlandıkça, ilgili sahnede geçen sorulara verilecek "asla, nadiren, bazen, her zaman" şıklarının hem ne kadar doğru bir film ismi olabileceğini, hem de senaryoyu nasıl kestirme yollardan zenginleştirebileceğini anlıyoruz. Hittman, yeri geldiğinde kalıplaşmış anket soru ve şıklarının bile zekice bir senaryoya katık edilebileceğine, o senaryoya önemli katkılar sağlayabileceğine dair pratik çözümler içeren vizyonunu belli ediyor. Autumn'un verdiği tek kelimelik cevaplar da bu zeka çeperinde su gibi yolunu buluyor. Sidney Flanigan (Autumn) ve Talia Ryder (Skylar) adlı iki başrol oyuncusunun henüz bu ilk filmlerinde gösterdikleri doğal ve mütevazi performanslar, filmin ruhuyla da birebir örtüşüyor. Dünya prömiyerini 2020 Sundance Film Festivali’nde yapan, başta Berlin Uluslararası Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü olmak üzere pek çok önemli festivalden ödülle ayrılan Never Rarely Sometimes Always, 2020 yılının en başarılı yapımlarından biri.

5 Şubat 2021 Cuma

Seven Days (2007)


Yönetmen: Shin-yeon Won
Oyuncular: Yunjin Kim, Hie-sun Park, Mi-suk Kim, Myeong-su Choi, Hang-Seon Jang, Dong-hwan Jeong
Senaryo: Je-gu Yun
Müzik: Jun-seong Kim
 
Seul’ün en iyi savunma avukatlarından biri olan Yoo Ji-yeon (Junjin Kim) kızı Eunyoung ile mutlu bir hayat sürmektedir. Fakat birgün Eunyoung, katıldığı okul koşusunda kaçırılır. Kaçıran kişi cep telefonuyla iletişim kurduğu Ji-yeon’un polise haber vermesi durumunda kızını yavaş yavaş öldüreceğini söyler. İstediği ise fidye değil, kısa bir süre önce HJ isimli genç kıza tecavüz edip öldürmek suçundan gözaltına alınmış CJ’in savunmasını üstlenmesi, hatta onun beraat etmesini sağlamasıdır. Üstelik Ji-yeon’a sadece 7 gün süre tanımıştır. Zamana karşı yarışa başlayan, kızını kurtarabilmek için tüm delillerin suçunu işaret ettiği, önceden de benzer sabıkaları olan CJ’in davasını üstlenmek zorunda kalan Ji-yeon, davanın derinlerine indikçe bir sürü kişi, olay ve sürprizle karşılaşacaktır.
 
Bazı filmler vardır, kendi türü dahilinde aslında hiç de sahip olmadığı nitelikleri sanki sahipmişcesine sunmaya çalışır. Doktor olmadığı halde ameliyata girer örneğin. Uç bir örnek gibi görünse de bunu yapan birçok film sayabiliriz. Doğal olarak bocalar, tökezler ve düşerler. Yere düşmekle birlikte komik de düşerler. Bazı filmler vardır, yine kendi türünü temsilen gerçekten sahip oldukları nitelikleri sunmakta acizdirler. Yani doktor olduğu halde ameliyata girmeye korkarlar. Onların sonu da pek farklı değildir. Seven Days ise temsil ettiği tür olan polisiye/dram sınırları içinde bu iki başlı türün hatırı sayılır örneklerini yeterince özümsemiş, en başta sağlam bir gerilim sürükleyiciliğine, akıcı bir hikayeye, geniş açılımlara sahip olması gerekliliğini kavramış bir Güney Kore yapımı. Özenle sakladığı sırları sürprize, başlangıçta yarattığı ikilemleri ise gerilim soslu bir drama dönüştürmeyi başardığı söylenebilir. Polisiye gerilimlerin alamet-i farikası olan “katil kim” gelgitleri, kriminal gizemler ve üstüne üstlük baş karakterin şantaja uğramış bir kadın avukat olmasının getirdiği hukuki yol ayrımları yerli yerinde. Bunlara evlat sevgisi, intikam, politik ihtiras unsurları da eklenince Seven Days için kendi türünün son zamanlardaki en başarılı örneklerinden biri olduğunu ifade etmek mümkün.

Filmin Amerikanvari görüntüsü de inkar edilemez. Fakat filmin tarz olarak kalifiye Hollywood polisiye gerilimlerinin örgüsünü fazlaca çağrıştırıyor olması, Seven Days’in taklit olmakla suçlanamayacak derecede kendi ayakları üzerinde durduğu gerçeğini etkilememeli. Kaldı ki Seven Days, bir Uzakdoğu yapımı olması yönünden içinde yoğun şekilde kültürel motifler kullanmakla yükümlü bir film değil. Sözü edilen gelgitler, gizemler, bu türü ilginç kılan başlıca özelliklerden olduğu gibi, her ülke sinemasının bu başlıklardan dilediği gibi faydalanma hakkı var. Fakat kimi bunlardan yukarıdaki doktor örneklerindeki gibi faydalanırken (ya da faydalanamaz iken) Seven Days, Güney Kore kabuğuna tıkılıp kalmamış, tüm dünyanın kültür farkı gözetmeksizin keyif aldığı polisiye sinemanın genetik kodlarını kullanarak kaliteli bir örnek haline gelmiş. Kaliteli etiketi yapıştırma sebebim görece nedenlere dayanmakta.


Seven Days tüm bu övgü dolu sözler yanında, bana göre çok fazla üzerine gitmemeye gayret ettiği güçlü bir anlatım potansiyeline de sahip. Kurgusal bütünlük, kafa karıştırmayan flashbackler, ışık ve renk kullanımı (bazen de ufak ve gereksiz zoomlamalar) yanında, mesela Eunyoung’ın bulunduğu sahne gibi etkileyici sekansları da heybesinde taşıyor. Bu tip etkili yetenekleri olmasına rağmen bunları her önüne gelen sahnede kullanıp tüketmek yerine daha tasarruflu biçimde, senaryo ile birlikte yürüterek o potansiyelini har vurup harman savurmuyor. Bu bağlamda kendi ameliyatını yapabilen, yeteneği elvermesine, potansiyeli olmasına rağmen bilmediğine de bulaşmayan bir doktor.
 
Filmin Ji-yeon için yarattığı ikilemler, ruhi ve fiziki zorluklar, bir baş karakter olarak onu benimsememiz yönünde oldukça etkili. Zamana karşı yapılan, kızını kurtarmaya yönelik yarışın, süreç içinde Ji-yeon’un gerçeği arayış çabasına dönüşmesi de bu karakteri ve olaylar yelpazesini zenginleştiriyor. İşinin ehli ve bu sayede medyatik bir kişi olarak Ji-yeon’un sahip olduğu yetenekler onun araştırmacı, şüpheci ve mesleğinin gereklerine hakim bir avukat oluşu ile, çocuğunu kurtarmak zorunda kalan bir anne oluşu arasında sıkışmışlığına her zaman kafi gelmeyebiliyor. Ji-yeon’un anlamak ve uğraşmak zorunda kaldığı sorunlar büyüdükçe yükü de ağırlaşıyor. Bu noktada Ji-yeon’un yakın dostu, serseri ruhlu polis Seong-yeol ile bu yükü paylaştıran senaryo mantığı, Seven Days’de olduğu şekliyle iyi işlendiği vakit filmin çokyönlülüğünü kuvvetlendirdiği gibi, izleyiciyi pozitif manada aynı amaca hizmet eden iki farklı kulvarda seyreden polisiye gerilim cenderesine yerleştiriyor. Süreç işlerken şüpheli listesine eklenen karakterler ve sanık sandalyesinde oturan tekinsiz CJ ile polisiye bulmaca yönünden zengin malzemesini gerekli köşelere yerleştirmesini de bilmiş. Bir bütünü bulmaca haline getirmek için önce onu iyi parçalamak gerekiyor. Seven Days bana göre öncelikle bu parçalama işini iyi becerdiği için iyi bir polisiye olarak görülmeli. Ayrıca özellikle belli bir ciddiyete soyunmuş Güney Kore yapımlarında kimi zaman görülen araya parça misali seviyesiz mizaha da prim vermemiş (seviyeli olanların olumlu sonuçlar verdiği de olmuştur bu arada), bu sayede iç disiplinini ve polisiye ciddiyetini zedelememiş.
 
Tüm dünyayı kasıp kavuran Lost popülaritesi ve o meşhur Uzakdoğu orta yaş çekiciliği tamamen bir yana, Yunjin Kim sahiden iyi bir oyuncu. Oyunculuk anlamında işini yarı yarıya hafifleten manalı yüz ifadesine bel bağlamadan, bazen fazla donuk veya tepkisiz gelse de temelde hangi durumda ne tepki vereceğini bilen reflekslere sahip. Başrolü taşıması için artık uluslar arası bir yüz haline gelmiş bir oyuncudan da esasen bu beklenir. Ayrıca Ji-yeon’un en büyük yardımcısı acar polis Seong-yeol’u canlandıran Hee-soon Park da kendine düşen payı pejmürde görünümü ve tempolu oyunuyla yerine getiriyor. Tüm bu övgülere rağmen Seven Days’i türdaşlarından pek de farklı bulmayanlar olabilir. Veya fazla Hollywood bulanlar… Bu da gayet doğal. Lakin Hollywood’da bile son zamanlarda böylesi ayda yılda bir çıkarken bu yorumların benim açımdan pek bir belirleyiciliği yok aslında. Bazı filmleri oldukları gibi kabul etmesi zordur, hep negatif bir şeyler bulur, olmasa da uydururuz. Bazı filmleri de kabul etmek aksine daha kolay gelir. Bu durumun kişiden kişiye değişen özellikleri size Seven Days’i sevdirir veya sevdirmez. Eğer Seven Days’in önemli görevlerinden biri “karakteri olan bir film olmak” ise bence bunu başarmıştır.

28 Ocak 2021 Perşembe

Apples (2020)

 
Yönetmen: Christos Nikou
Oyuncular: Aris Servetalis, Sofia Georgovassili, Anna Kalaitzidou, Argyris Bakirtzis, Kostas Laskos
Senaryo: Christos Nikou, Stavros Raptis
Müzik: Alexander Voulgaris

Ani hafıza kaybının tuhaf bir salgın şeklinde insanları yakaladığı Atina'da orta yaşlı Aris'i izliyoruz. Bir gün evinden çıkıp dolaştıktan sonra uyuyakaldığı otobüsün son durağında şoför tarafından uyandırılır. Üzerinde kimlik ve cüzdan olmadığı için, artık insanların alıştığı unutma hastalığına yakalandığı anlaşılarak görevlilere haber verilir. Böylece bir süre sonra kimsesiz olduğu belirlenen hastalara yardım edip onlara yeni kimlikler veren bir iyileşme programına dahil edilir. Christos Nikou ve Stavros Raptis'in senaryosunu yazdığı, aralarında Yorgos Lanthimos'un Kynodontas (Dogtooth) ve Richard Linklater'ın Before Midnight filmlerinin de olduğu çeşitli yapımlarda yönetmen yardımcılığı yapmış Christos Nikou'nun yönettiği Mila (Apples), Yunan Yeni / Tuhaf Dalgası filmlerinden biri. Bu dalganın yaratıcı senaryo arayışları, kimi zaman Yunanistan'ın sosyo-ekonomik meselelerinden beslenen sert bir dram veya bir kara mizah ile, kimi zamansa fantastik bir fikir etrafında kendini gösteriyor. Tekinsiz bir atmosfer, donuk karakterler, minimal bir anlatım, metafor kullanmayı seven, seyirciyle yüz göz olmaktan imtina eden bu art house akım, son derece orijinal örnekler yanında, biçim ve ruh anlamında tembel yapımlar da doğurdu. Mila da bu eşgale uyan bir film. Ama belki de bu kalıplar içinde olup da şimdiye kadar içinde taşıdığı duygulara en saf, en hüzünlü biçimde sahip çıkan film olabilir.

İnsanları semptomsuz, habersiz, bir anda yakalayan bu hafıza kaybı salgınının artık kanıksandığı bir evrede dahil olduğumuz film, kahramanımız Aris de bir gün bu hastalığa yakalanınca bu hastalara nasıl yaklaşıldığına, tedavi süreçlerine dair yolculuğuna başlıyor. Üzerinde kimliği olmayan, bir süre sonra arayıp soran olmayınca hiç bir yakınının olmadığı anlaşılan Aris gibi hastalar, hastanede işleri bitince yeni kimliklerle garip bir iyileşme programına alınıyorlar. Onlara kalacak bir yer, ihtiyaçlarını karşılamaları için para, en önemlisi de kasetler aracılığıyla çeşitli görevler veriliyor. Hafızanın ne ölçüde yitirildiğinin anlaşılması açısından unutulmayacak bir eylem olarak bisiklete binmek, sinemaya, bara, partilere gitmek, sosyalleşmek, yeni karşı cinslerle tanışmak, onlarla tek gecelik ilişkiler yaşamak, yüksekten havuza atlamak, ölmek üzere olan biriyle vakit geçirmek, ölünce de cenazesine katılmak gibi pek çok görev veren, her bir görev sonunda da bu yaptıklarının fotoğraflarını çekmelerini isteyen program görevlileri, sık sık bu yapılanları da denetliyor. Böylece yeni hayatına yeni anılar biriktirerek başlayan Aris'in bu görevler esnasında yaşadıklarından bu tuhaf akıma özgü sakin bir kara mizah tonu inşa ediliyor.


Baştan beri bu garip hastalığı sakin ve tepkisiz geçiren, verilen görevleri eksiksiz yerine getiren Aris, bir gece sinema çıkışında karşılaştığı, kendisi gibi unutanlardan biri olan Anna ile nereye gittiği belli olmayan bu yolda kader birliği yapıyor. Birbirlerine hem yardımcı, hem de dost olan Aris ve Anna ile film, bu tuhaflık içinde yeşermeye çalışan muğlak bir romantizme de temas ediyor. Ama Aris'i gördüğümüz ilk andan itibaren filmin atmosferine tam oturan o muğlaklık kendini tane tane salıvermeye başlıyor. Aris'in hiç bilmediğimiz hafıza kaybından önceki yaşamına dair filme serpiştirilen ufak kırıntılar, sessiz sakin bir bunalma ve kırılma anı ile yaşadığımız sürpriz sayılabilecek final, o ana dek izlediğimiz her türlü tuhaflığı anlamlandırıyor. Film boyunca tam yerine oturtamadığımız ya da unutma/unutulma psikolojisine havale ettiğimiz melankolinin altında yatan gerçek ortaya çıkınca Yunan Yeni Dalgası dahilinde görmeye pek de alışık olmadığımız bir tamamlanmışlık, güçlü bir farkındalık, ağırbaşlı bir aydınlanma, ama hepsinin üstünde derin bir kedere şahit oluyoruz. Christos Nikou bu duyguların hepsini filmin dokusunu bozmadan aktardığı ve film içinde sızdırdığı tahminleri çok fazla gizlemeye çalışmadığı için finalini sakince kucağımıza bırakıp gözden kayboluyor. Seyirciyi oturduğu yerde yakalayan (ve bir süre daha oturmasını sağlayan) bu hamle ve gözden kayboluş o kadar sade ki, onu epik kılan da filmin kendisi değil, seyircinin algılayış biçimi oluyor.

Aris'i filmde sık sık elma yerken görüyoruz. Filme adını veren, kutsal metinlerde, mitolojik eserlerde, masallarda, bilimsel keşiflerde sembolik olarak kullanılan elma, tercih edilmenin, kandırılmanın, değişime uğramanın, ödül olmanın ve bazı başka değerlerin ölçüsü olarak kullanılmıştır. Her elma sunumu ya da tercihinden sonra güçlü bir değişim başlar. Cadının verdiği elmayı ısıran Pamuk Prenses'in hayatı değişir, Adem ile Havva yasak elma yüzünden cennetten kovulur ve dünya hayatı başlar. Newton’un kafasına elma düşer ve yerçekimi kanununun keşfi için gerekli şartlar oluşur. Yunan mitolojisinde kendisine verilen 12 görevden biri olan "Akşam Kızlarının Bahçesi"nden Herakles'in 3 altın elmayı sorgusuz sualsiz çalması, Aris'in yeni anılar oluşturmak için verilen görevleri sorgusuz sualsiz yapması ile ne derece ilişkilendirilebilir ya da ilişkilendirilmeli midir? Elma simgesi, insan düşünce yapısında kolay şekillenebilecek, kolay anlaşılabilecek kadar basittir. Bir ödül olduğu durumlarda onu kabul/tercih etmek insanın hür iradesine bırakılmıştır. Bir değişim yaşanır ve insan o değişimin sonuçlarıyla yaşamaya ya alışır ya da kendini zorlar. Bu durumda Aris'in içinde bulunduğu durumu da elmadan daha iyi bir meyve sembolize edemez sanki. Elma alırken manavın Aris'e elmanın faydaları arasında hafızaya da iyi geldiğini söylemesi ve bunun üzerine Aris'in yaptığı da tam olarak kendini bulduğu o değişime adapte etme arzusuyla alakalı. Değişim arzusu, değişmeden önceki durumu unutma arzusundan da kaynaklanır bazen. Aris Servetalis'in belki de tam olması gerektiği gibi canlandırdığı Aris'in unutma, hatırlama, kabullenme ve reddetme üzerine yaşadıklarını anlatan Mila, müsait olmasına rağmen güçlü bir dram yerine ince bir sızı bırakan filmlerden.

21 Ocak 2021 Perşembe

Pacto de Fuga (2020)

 
Yönetmen: David Albala
Oyuncular: Benjamín Vicuña, Roberto Farías, Eusebio Arenas, Francisca Gavilán, Victor Montero, Diego Ruiz, Gonzalo Canelo, Willy Semler, Mateo Iribarren, Vladimir Huaiquinir, Alberto Ellena, Mauricio Roa, Amparo Noguera, Juan Diaz Garay
Senaryo: David Albala, Raúl Blanchet, Loreto Caro-Valdes, José Córdova-Llanos, Manola Palomera, Susana Quiroz-Saavedra, Cecilia Ruz 
Müzik: Jonathan Grandcamp, Stuart Menderman, Juan Cristóbal Meza, Anita Tijoux

Temmuz 1988'de General Augusto Pinochet diktatörlüğü altındaki Şili'nin Santiago Hapishanesi'nde bulunan 2000 mahkum arasına siyasi suçlardan hüküm giymiş 120 kişilik bir mahkum grubu gönderilir. Güvenlik nedeniyle hapishanenin ayrı bir bölümüne yerleştirilen devrimci mahkumlardan León Vargas, Rafael Jiménez, Patricio 'Pituco' Velásquez ve Germán Sanchez gibi haklarında idam cezası verilmesi beklenen önemli isimler, deli işi bir kaçış planı yapmışlardır. Ama her kaçışta olduğu gibi burada da türlü engellerle karşılaşırlar. Kalabalık senaryo ekibi arasında da yer alan David Albala'nın yönettiği Pacto de Fuga, yaklaşık 2 yıl sürecek bu kaçış girişimini konu alan gerçek olaylara dayalı bir yapım. Faşist diktatör Pinochet dönemi, tıpkı Arjantin'in cunta döneminde olduğu gibi Şilili sinemacılara her zaman ilham kaynağı olmuş bir dönem. Gerek bu dönemi arkasına alan kurmacalar (Tony Manero), gerekse yaşanmış olaylara dayalı politik dram ya da gerilimler (No), ülkenin yaşadığı bu travmaların hayal gücünü besleyen, aynı zamanda gerçekten orada yaşanmış olayların sinema filmlerine uygunluğunu tescilleyen yanına işaret ediyor.

Özellikle yukarıdaki Tony Manero ve No filmlerinin yönetmeni Pablo Larraín'in yarattığı politik farkındalık, Şili sinemasının geçmişle kapanmamış hesaplarını sanatsal boyutlara taşımakta önemli bir referans noktası. Pinochet zamanlarının önemli malzemelerinden biri olan ve ülke tarihine "Operación Éxito" olarak geçmiş inanılmaz kaçış hikayesinin anlatımını üstlenen David Albala, belgeseller ve kısa filmlerden sonra ilk uzun metrajını çeken bir yönetmen olarak film bünyesinde el attığı türlere hakimiyet sağlamış bir yönetim sergiliyor. Özellikle hapishane filmleriyle oluşmuş pek çok klişeden beslenmesi yanında, filmin politik altyapısına bu klişeleri ezdirmediği söylenebilir. Hapishane müdürü, baş gardiyanı, ispiyoncusu yanında, yakalanmaktan son dakika kurtuluşlar, seyirciye de ters köşe yapan zeki hamleler, aylar geçtikçe büyüyen tünelin getirdiği ekstra sorumluluklar bu gerçek kaçış öyküsünün ne kadarına sirayet etmiştir tam bilememekle birlikte, bu çılgın plan dahilinde bir çok şeyin mümkünatı, gerçekten yaşanmış olmasıyla güç kazanıyor. Tabii Hollywood'dan aşina olduğumuz o senaryo ve dramatizasyon kıvrımlarının varlığı, bu haklı özgürlük mücadelesine gölge düşüremiyor.


Özellikle karizmalarıyla öne çıkan León Vargas ve Rafael Jiménez'in liderliğinde organize edilen kaçış planı, temposu iyi ayarlanmış, gerilim ve dram öğeleri yerli yerinde kullanılmış bir kurguyla, deyim yerindeyse tadı çıkarılarak anlatılıyor. Filmin politik arka planını hapishanenin dar atmosferinde ekonomik yollarla besleyen senaryo, aile ziyaretlerinde ve devrimci mahkumların birbirleriyle ya da sistemi temsil eden hapishane unsurlarıyla çatışmaya düştükleri anlarda kurulan diyaloglarla gücünü hissettiriyor. Dışarıda da bu kaçışa yardımcı olacak dava arkadaşlarının faaliyetleriyle ilgili de bir kulvar açan film, hemen her şeyi kitabına uygun yaparak hapishaneden kaçış üzerine yapılmış kalburüstü yapımlardan biri olduğunu kanıtlıyor. Üstelik haklı ve gerçek politik altyapısı sayesinde temelsiz muadillerinden daha üst sıralarda kendine yer buluyor. Zaten filmin ayrılmaz bir parçası olan bu politik zemin, onlar içeride hummalı biçimde çalışırken dışarıda yaşanan siyasi olaylarla da pekiştiriliyor. Radyodan emniyet güçlerine karşı yapılan terör eylemlerini duydukça dışarıdan gelecek yardımların tehlikeye girme riskiyle de yüzleşmek zorunda kalıyorlar. 2012 tarihli Pablo Larraín filmi No'da detaylı biçimde işlenen, Pinochet'nin 1988'de 8 yıl daha iktidarda kalmak için yapmak zorunda kaldığı referandum için reklamcı Rene Saavedra'nın "Hayır" kampanyası için çektiği şen şakrak reklam filmlerini hapishane televizyonundan görüyoruz.

Referandumdan "Hayır" çıkınca bu defa sol parti kurmaylarının bu kaçış yüzünden 19 yıl sonra kapılarına gelen demokratikleşme adımlarını tehlikeye düşüreceğine dair tartışmalarına tanık oluyoruz. Dış yardım olmadan bu kaçışın başarılı olamayacağı gerçeğiyle birlikte pek çok zorluğa karşı başladıkları işi bitirmek isteyen siyasi mahkumlar ve dışarıda özellikle Rafael Jiménez'in eşi Paulina Baeza'nın ısrarcı tavrı, hayranlık uyandıran bir birlik beraberlik duygusuyla filmi kuşatıyor. 2 saat 15 dakikalık süresini hiç hissettirmeyip yağ gibi akan temposu, dönemin siyasi akışını bu çılgın kaçış macerasına ustalıkla katık eden kurgusu, dramatik, duygusal, gerilimli, öfkeli anları ve oyuncuların güçlü performanslarıyla servis edilen bu gerçek direniş hikayesi, üzerinden yıllar geçtikçe en iyi hapishane ve hapishaneden kaçış filmleri arasında gösterilecek kalitede. 2005'te çektiği Perspecplejia belgeseli haricinde çektiği ilk uzun metrajı olan Pacto de Fuga ile ülkesi Şili'nin son yıllardaki en büyük hitine imza atan, bu filmi de kendi kurduğu Calibre 71 bünyesinde çeken David Albala, kendisinden 5 yaş küçük Pablo Larraín gibi ileride bir markaya dönüşür mü bilinmez. Dönüşmese de bu filmle birlikte Şili tarihinin en önemli olaylarından birini perdeye taşıma misyonunun altından başarıyla kalktığı kesin.

11 Ocak 2021 Pazartesi

Soul (2020)


Yönetmen: Pete Docter, Kemp Powers
Seslendirenler: Jamie Foxx, Tina Fey, Graham Norton, Alice Braga, Richard Ayoade, Phylicia Rashad, Angela Bassett, Wes Studi, Rachel House, Donnell Rawlings
Senaryo: Pete Docter, Kemp Powers, Mike Jones
Müzik: Trent Reznor, Atticus Ross, Jon Batiste

Caz piyanisti olarak kariyer yapmak isteyen Joe Gardner, bir ortaokulda yarı zamanlı müzik öğretmenliği yapmakta, aynı zamanda kulüplerde çalma fırsatı kovalamaktadır. İşini iyi yaptığı için okulda tam zamanlı öğretmenliğe getirilerek iş güvenliği, sağlık sigortası, emeklilik gibi haklarını elde eder. Bir gün, bir kulüpte davul çalmakta olan eski öğrencilerinden Curley, Joe'ya müthiş bir teklifte bulunur: Camianın çok önemli saksafon müzisyenlerinden biri olan Dorothea Williams'ın grubunda piyano çalma fırsatı... Turneye başlamak üzere olan Williams, daha ilk provada harika bir performans sunan Joe'yu gruba alır. Hem işinde, hem de kariyer yapmak istediği müzikte işi yaver giden Joe beklenmedik biçimde kaza geçirerek başka bir boyuta geçer ve kendisini "Great Beyond"a (ölümden sonraki yaşam, bir bireyin kimliğinin veya bilinç akışının, beden ölümünden sonra sahip olmaya devam ettiği bir varoluşa ya da dinde bilinen adıyla ahirete) giderken bulur.

Hayatındaki bu çok önemli kırılma noktalarının tadını çıkaramadan ölmeyi kabullenmeyen Joe, ahiretten kaçmaya çalışırken bu kez kendini hepsinin adının Jerry olduğu ruh danışmanlarının doğmamış ruhları hayata hazırladıkları "Great Before"a (varoluş öncesi, yani insan ruhunun doğumdan önce var olduğu inancı) düşer. Henüz ölmediğini, bedeninin bekleme evresine girdiğini öğrenen Joe, burada kişilikleri tamamen oluştuğunda ve içleindeki "kıvılcımı" bulduklarında dünyaya gönderilen küçük ruhlarla karşılaşır. Joe'nun konumunda olanlar, bu küçük ruhlara ihtiyacı olan kıvılcımı bulmalarında rehberlik etmekle görevlendirilmişlerdir. Bunun için rehberlerin ruh ikizleriyle eşleştirilmeleri gerekmektedir. Yaşanan karışıklıkta Joe, dünyaca ünlü bir çocuk psikoloğu olan Bjorn T. Börgensson kimliğini alır ve Great Before'un en haylazı 22 ile eşleştirilir. Halinden memnun olan, dünyaya dönmek istemeyen, binlerce rehberin başedemediği 22'yi ikna edemezse ölüp ahirete gitmesi gereken Joe'nun işi hiç kolay değildir.


Pete Docter, Kemp Powers ve Mike Jones'un yazdığı, Monsters Inc., Up, Inside Out gibi kaliteli animasyonları yazıp yönetmiş, Toy Story 1-2 ve WALL•E senaryolarında yer almış Docter'in yönettiği Soul, bu konunun içereceği mesajlar tahmin edilse bile izlenmesi keyif veren Pixar animasyonlarından biri. Çocuk ve yetişkin seyirci arasında bir denge kurmayı, nihayetinde daha çok yetişkinlere, daha doğrusu onların içinde sıkışmış çocuklara seslenmeyi seven Pete Docter, Soul ile özenle tasarlanmış fantastik hikayelerinden çıkardığı dünyevi mesajlarına yenilerini ekliyor. Her filminde olduğu gibi, kahramanlarının kendi yaşamlarının anlamını bulmaya yönelik engebeli yolculuklarına, eğlenceli maceralarına ve hüzünlü duraklarına ortak ediyor. Baş kahramanımız Joe Gardner'ı önce New York'ta sürdürdüğü umutlarla dolu yaşamında, daha sonra da yaşadığı kaza neticesinde sıkıştığı ruhlar aleminde takip eden Soul, temelde hayatın anlamını bulmak üzerine bir hikaye. Bunun kulağa "dünyayı kurtarma macerası" kadar klişe geldiği bir gerçek. Bir bakıma kişinin kendi hayat gayesini keşfetmesiyle kendi dünyasını kurtarması olarak görülebilir. Joe için bu gaye, tutkuyla bağlı olduğu caz müzikte ilerlemek, başarılı olmak, takdir edilmek. Tek başına filmi taşımaya yetmeyen bu amacın yanına, hiç bilmediği dünyaya gitmek istemeyen 22'nin amaçsızlığını da ekleyen senaryo, bu pratik çözümle istediği çatışma ve macera zeminini de kurarak çoğu Pixar filminde olduğu gibi bunu bir benlik arayış yolculuğuna dönüştürmeyi başarıyor.

Film, Great Beyond evrenini detayları ve kurallarıyla eğlenceli biçimde tanıttıktan sonra, dünyaya dönmek isteyen Joe ve dönmek istemeyen 22 arasındaki ikilemi aşmak için bu kuralların dışında kalan bir çözüm üretmiş. Gemisiyle kayıp ruhların kurtarılmasına yardım eden Moonwind'in de çabalarıyla dünyada komada olan bedenine geri dönme şansı yakalayan Joe, 22'yi de peşinden sürükleyince yaşanan aksilik sonucu 22, Joe'nun bedenine, Joe ise o sırada hastane yatağında olan terapi kedisi Mr. Mittens'ın bedenine giriyor. Bu noktadan itibaren film tersine bir tasarımla bu defa 22'ye dünyadaki şehir hayatını detayları ve kurallarıyla eğlenceli biçimde tanıtmaya başlıyor. Üstelik bunu yaparken asıl amacına daha çok yaklaşıyor. Her ne kadar dünyayı tanımasa da, çok zeki ve insani ilişkilerden anlayan bir ruh olan 22, Joe'nun bedeninde çok iyi işler yapıyor. Asi bir kişiliğe sahip olan Joe'nun trombon çalan öğrencisi Connie'yi müzikten kopma noktasından döndürüyor. Bunu yaparken eğitim sistemine inanmayan Connie'ye "yöneten sınıfın temel dersleri muhalefetin sesini keser" gibi büyük laflar ediyor. Veteriner olmak isterken yaşadığı aksilikler yüzünden berber olmak zorunda kalan ama bundan hiç şikayet etmeyip mesleğinin faydasını ve verdiği mutluluğu keşfeden Dez ile Joe'nun aksine caz dışında bir şeyler konuşuyor. Terzi annesi Libba ile arasını düzeltiyor. Pizzanın, lolipopun tadını alıyor, müziği duymaya ve sevmeye başlıyor. Doğmamış bir ruh olarak hem Joe'nun bu insanlarla olan ilişkilerindeki eksiklikleri görmesini sağlıyor, hem de dünyada yaşadığı ufak detaylarla bile yaşamanın ne kadar keyifli olabileceğine dair inancı artıyor.


Bir tarafta dünyaya dönüp en büyük hayalini gerçekleştirdiği halde hayatının anlamının gerçekte bu olmadığını, ıskaladığı pek çok şey olduğunu 22 sayesinde fark eden Joe, diğer tarafta kazara Joe'nun bedenine girmesiyle dünyada mutlu bir şekilde yaşamanın ufak ayrıntılarda gizli olduğunu tecrübe eden ve bir bedende dünyaya gelmeye hazır hisseden 22... Soul aslında gözümüzün önünde duran "hayatımızın anlamı, beklediğimiz kıvılcım ufak detaylarda gizlidir" mesajını veren onlarca filmden biri. Ama ruhlar aleminden başka bir yer görmemiş 22'nin dünyevi tecrübesizliği yüzünden gökyüzünü seyretmeyi ve yürümeyi bile hayatındaki kıvılcım olarak görmesindeki incelik az da olsa fark yaratabiliyor. Bir müzisyen ya da veteriner olmak, ev ve araba sahibi olmak için büyük borçlar altına girmek, çocuk yapmak, hatta insanca yaşayabilmek için çalışmak zorunda kalmak gerçekten amaçlarımız ya da aradığımız kıvılcımlar mıdır? Gökyüzünü seyretmek, yürümek, müziği hissetmek, yiyeceklerin tadını almak, sohbet etmek Joe'nun söylediği gibi sıradan yaşamsal şeyler midir? Filmin bunlara kendince cevap veren mükemmel bir aydınlanma sahnesi var ki, Trent Reznor ve Atticus Ross'un aynı güzellikteki Epiphany adlı bestesiyle güçlenen bu duygu dolu kolaj, basit bir özetten çok daha fazlasını ifade ediyor. Belki Great Before'daki ruh personeli Jerry'ler (ve tabii muhasebeci Terry) Inside Out'daki duygu temsilcileri gibi daha renkli ve eğlenceli biçimde tasarlanabilirdi. Ama yine de Inside Out gibi iki faklı kanaldan çok iyi işleyen hikayesi, seslendirme kadrosu ve hayatlarımıza dokunmayı beceren mesajlarıyla Soul, ruhu olan bir film.