27 Ocak 2007 Cumartesi

Garden State (2004)


Yönetmen: Zach Braff
Oyuncular: Zach Braff, Natalie Portman, Peter Sarsgaard, Ian Holm
Senaryo: Zach Braff
Müzik: Chad Fisher, Alexi Murdoch

Los Angeles
’da yaşayan aktör Andrew Largeman, New Jersey’deki yakınları ve babası ile yıllardır görüşmemeyi başarmıştı. Fakat kader onu tekrar eski yaşamıyla yüzleşmek zorunda bıraktığında karşısına ona yepyeni tecrübelerin kapısını aralayan sıradışı bir kız olan Sam çıkar.
Garden State, aşk, ölüm, arkadaşlık, yalan, çocukluk, uyuşturucu, aile gibi evrensel temalara ve bunun yanında pekçok altbaşlığa da alışık olunmadık bir şekilde değinen nefis bir alternatif gençlik filmi. Ama bu American Pie gençliğinin yozluğu ile aynı satırlarda kullanılmayacak kadar farklı bir film. Alternatif kelimesi yerine göre insanlar için kafa karıştırıcı olsa da, bu kategorinin en nitelikli filmlerinden Donnie Darko'yu buna güzel bir örnek niyetine verebiliriz. Ancak Donnie Darko’nun gizemli ve karanlık yanından çok, o filmdeki sorgulayan, merak eden, veya hayatı en ufak bir parçasından yakalamaya çalışan, kendine yetmeye çalışan arayış içindeki olgun gençlik karakterlerini Garden State’de görüyoruz. Yazan, yöneten ve başrolü oynayan genç Zach Braff, yukarıda bahsedilen temalar üzerine kişisel ama yerinde tespitler yapmış ve örneklendirmiş ki, klişeden uzak ama bir o kadar da insan doğasına ait ayrıntılar denizine bizi davet ediyor. Bu kadar çok temayı ve ayrıntıyı son derece naif bir filme yedirmek gerçekten büyük başarı. Bunu en son başarmış filmerden biri de Lost In Translation idi.


Sundance Film Festivali' nin önemli filmlerinden Garden State, bizim feodal bağlarımıza pek bağdaşmayan “alıp başını gitme” olgusunu o kadar güzel sorguluyor ki, ait olduğumuz yer, arkadaşlık, aile ve aşkın tariflerini de kendine has naiflikle ve gayet başarılı senaryosuyla yapmayı başarıyor. Hatta film, hayatın anlamına dair kendine ait, aslında gözümüzün önünde duran bir formüle bile sahip. Scrubs dizisinin acar doktoru Zach Braff, Natalie Portman, Peter Sarsgaard (Boys Don’t Cry’da nefret ettiğimiz Sarsgaard’ı sevme fırsatı) ve usta aktör Ian Holm’ün içten oyunculukları senaryo ve görüntülerle birleşince film üç boyutlu bir hal alıyor ve bizi de onların arasında yaşayan biri yapıveriyor.

Zach Braff’ın felsefelerini, verdiği örneklerle destekleme yöntemi zaman zaman sıradışı. Filmi izleyenler “falanca konularda anlatılması gerekenler bunlar mı olmalı” diyerek tatminsizliklerini belirtebilirler. Gerçekten Braff’ın altına girdiği konular çok derin, kapsamlı ve yüzyıllardır insanın doğasında olan şeyler. Ama onun bunları yeniden ele alıp, test edip tez sunması gerekmiyor. O kendine bir “üslup” geliştirmiş ve bunları olabildiğince kişisel bir şekilde ve yeri geldiğinde güzel şarkılar eşliğinde (özellikle “zirve” sahnede Simon & Garfunkel’in olağanüstü güzel The Only Living Boy In New York şarkısı gibi) anlatabilmiş. Eğer kaliteli, ince esprili, zeki, duygusal ve huzur dolu bir gençlik filmi aranıyorsa, Coldplay, The Shins, Frou Frou, Nick Drake şarkıları eşliğinde zaman zaman absürd, ama aklı başında Garden State izlenmeyi hak edenler arasında.

25 Ocak 2007 Perşembe

The Jacket (2005)


Yönetmen:  John Maybury
Oyuncular: Adrien Brody, Keira Knightley, Kris Kristofferson, Jennifer Jason Leigh, Kelly Lynch, Brad Renfro, Daniel Craig
Senaryo: Massy Tadjedin, Steven Soderbergh, Peter Guber
Müzik: Brian Eno
 
Körfez savaşında başından aldığı yaraya rağmen kurtulan Jack Starks, uzun süre sonra Vermont'taki evine dönmüştür. Ancak gelişen tuhaf ve beklenmedik olaylar sonunda kendini bir cinayetin zanlısı olarak bulan Jack, deli teşhisi konarak akıl hastanesine gönderilir. Burada, doktor Becker ve asistanları tarafından Jack üzerinde bazı deneysel çalışmalar yapılmaya başlanır. Jack'e uyuşturucu maddeler enjekte edilir ve üzerine vücudunu tam anlamıyla saran bir ceket giydirilerek hastanenin morgundaki çekmecelerden birine kapatılır. Jack kısa süre sonra bazı halüsilasyonlar görmeye başlar, bu süreç onu kendi ölümünü görebileceği geleceğe doğru bir yolculuğa çıkaracaktır.
 
Bugüne kadar kayda değer bir film yönetmişliği olmayan yönetmen John Maybury sanırım bu filmle gelecekte daha iyi işler alacaktır. Çünkü film gerek oyuncu seçimi,-yer yer aksamaya uğrasa da- gerek senaryosu ve gerekse dramatik örgüsüyle benzerlerinden oldukça başarılı.

Fantastik öğeleri sinemada izlemek, “eğer gerçekten böyle olsaydı, bizim başımıza gelseydi ne yapardık” şeklinde izleyiciyi düşündürüyorsa (örneğin Memento'da Leonard Shelby’nin hastalığı bizde olsa) başarılıdır. Ya da konu olarak daha önce işlenmemiş fantastik öğelerin kullanıldığı yapıdaki filmler iyi işlenmişse her zaman izlenir. Bu tip konuya sahip filmler arasında mütevazi bir başyapıt olarak gördüğüm, her sabah uyandığında aynı günü yaşayan Bill Murray filmi Groundhog Day'i örnek verebilirim. Ayrıca özellikle Jim Carrey filmlerinde izleyiciye sunulan “Tanrı olsaydınız; yalan söyleme yetiniz elinizden alınsaydı; doğumunuzdan itibaren hayatınız bir dizi olsaydı ve sizin bundan haberiniz olmasaydı; hafızanınızı sildirebilseydiniz” sorularının işlenişini görmek herkesin merakını bir şekilde gıdıklar. Bu fantezilerimizi sinemada değişik tarzlarla izlemek keyif vericidir. O yüzden ister komedi, ister dram, ister gerilim olsun bu konular her kalıba girer.
 

Öte yandan The Jacket, daha önce izleyip beğendiğimiz pek çok filmden etkiler taşıyor. Öyleki, savaş sonrası travmatik gelgitler yaşayan karakterlerin konu edildiği filmler dahil, filmi izlerken yer yer K-Pax, One Flew Over The Cuckoo’s Nest, Butterfly Effect filmlerinden referanslar sezilebilir. Yanlış anlaşılmasın, The Jacket'in bu filmlerden üstün bir tarafı yok. Sadece konu işlenirken yaptığı çağrışımlardan dolayı bu filmler aklımıza gelebilir ve "acaba bu filmler izlendikten sonra mı" sorusunu düşünülebilir.

Yine de filmin kendi başına ayakta durmasını sağlayan öğeler de yok değil. Bunların başında tabiî ki Adrien Brody var. Sevimli ve hüzünlü yüz ifadesini o kadar yerinde kullanıyor ki, yattığı yerden bile çok iyi oyunculuk çıkarıyor. The Pianist'i nasıl sürüklediyse bu filmi de öyle sürüklüyor, gözleriniz onu arıyor. Ama The Pianist'te sürüklemek zorunda olduğuyla buradaki arasında çok fark olduğunu söylemeliyiz. The Jacket'da daha zahmetsiz ama kurgu ve konu itibariyle elinden gelenin en iyisini yapma gayretli bir oyunculuk.. Kadrodaki diğer ünlü isimler ise daha 2. sınıf kalmışlar. MacKenzie rolündeki Daniel Craig bile diğer tanınmış oyunculardan daha iyi bir performans göstermiş sanki. Öte yandan neden ceket imgesinin seçildiğini, bir ceketin bu hikayede neyi sembolize ettiğini anlamak için filmi dikkatli bir şekilde izlemek gerekebilir. Zira filmdeki deli gömleği ve ceket tezatlığının anlatmak istediği net olarak anlaşılmayabilir.

Sonuç olarak izlemesi zevkli ve ilerleyişi merak uyandırıcı, en önemlisi de Adrien Brody’nin iyi bir oyun çıkardığı başarılı bir gizem filmi The Jacket.

22 Ocak 2007 Pazartesi

Layer Cake (2004)


Yönetmen: Matthew Vaughn
Oyuncular: Daniel Craig, Tom Hardy, Jamie Foreman, Colm Meaney, Sienna Miller, Tamer Hassan, Sally Hawkins, Burn Gorman, Dexter Fletcher, Jason Flemyng, Ben Whishaw
Senaryo: J.J. Connolly
Müzik: Ilan Eshkeri, Lisa Gerrard

Daniel Craig’in oynadığı isimsiz kahraman uyuşturucu işini son derece dikkatli bir şekilde yapan, bu yüzden hiç yakayı ele vermemiş bir “işadamı”dır. Gangster değil işadamı olduğunu söyleyen X, herkes gibi birikimleri ile artık emekli olmak isterken, tepedeki adam Jimmy ona son iki görev daha verir. Dostu olan mafya babası Eddie Temple’ın uyuşturucu bağımlısı kızını bulmak ve tehlikeli gangster Duke ve tayfası ile, onların oyuna getirdiği Sırp mafyasının da içinde olduğu yüklüce ecstasy için pazarlığa oturmak. X kendisini bu karışık yumağın tam ortasında buluverir. Karmaşık ilişkilerin aslında daha da karmaşık olduğunu farkedecektir.

Prodüktör Matthew Vaughn, Guy Richie imzalı Lock, Stock & Two Smoking Barrels ve Snatch gibi muhteşem filmlerinde görev almış, bunun yanında yine benzer yapıdaki Mean Machine'e de katkıda bulunmuş ve sonunda Layer Cake ile yönetmenliğe söyunmuş başarılı bir sinema adamı.. Hatta İngiltere’de yılın en iyi yönetmeni bile seçilmiş.. Sırtını büyük ölçüde J.J. Connolly’nin aynı adlı romanına dayandıran filmi izledikten sonra, romanı merak etmemek elde değil. Piyasaya Lock, Stock.. ve Snatch etiketiyle çıkan film, hem benzer hem de benzemez öğeler taşıyor.


Bir kere Layer Cake, diğer iki filmin başdöndürücü dinamizminden oldukça uzak. Matrak diyaloglar, kaçma-kovalamaca, daldan dala atlayıp yine ayakları üzerine düşebilen bu iki film, Guy Richie’nin keskin zekasını evlere şenlik bir komedi-aksiyona dönüştürebiliyorken, Layer Cake kitaba bağlılığın da muhtemel etkisiyle daha olgun, bereketi harekette değil, diyaloglarda arayan, zaman zaman da bulabilen bir film. Peki Lock, Stock.. ve Snatch ile olan benzerliği nereden geliyor? Diğerleri kadar olmasa da renkli karakter bolluğu, ilişkilerin karmaşıklaştırılması, hikaye içinde hikaye kurgusu ve Amerikan sinemasında görmekte zorlandığımız İngiliz usulü zeka pırıltıları.. Amerikan sinemasına da fazla haksızlık etmemeli, zira 1988 Frank Oz yapımı, Steve Martin-Michael Caine imzalı, bir komedi-suç başyapıtı Dirty Rotten Scoundrels gibi zaten karışık meseleleri sonunu hazırlayarak iyice karıştıran bu tarz komedilerin seveni çok fazla.

Başrol oyuncusu Daniel Craig, tipik İngiliz soğukkanlılığı ile oynuyor ve rölünün gereklerini yerine getiriyor. Road To Perdition, Tomb Raider, The Jacket, Munich gibi filmlerdeki yan rollerden sonra nihayet son ve ilk sarışın James Bond olarak Casino Royale'de başrol aldı. Tarihin en tartışmalı Bond'larından biri olsa da, daha önceleri Timothy Dalton'un bile James Bond olduğu düşünülürse bu tartışmaların gereksizliği su yüzüne çıkıyor. Layer Cake, söylentilere göre Guy Richie’nin Swept Away filmindeki başarısızlığı üzerine onunla yollarını ayıran Matthew Vaughn’ın ilk filmi ama hiç de ilk film gibi durmayan, Richie filmleri kadar cazibeli ve eğlenceli olmasa da kendisini izlettirebilen sade bir yapım. Ve bana göre, şaşırtıcı finalde herhangi bir mesaj kaygısı olmadığını ifade edebilecek kadar zeki bir film.

20 Ocak 2007 Cumartesi

Shadowless Sword (Muyeong geom) (2005)


Yönetmen: Young-jun Kim
Oyuncular: Ji-Woo Choi, Ho-bin Jeong, Jun-ha Jeong, Su-ro Kim, Ki-yong Lee
Senaryo: Young-jun Kim

926 yılında Balhae ülkesi, Georan tarafından düşürülmüştür. Georan ise Dongranguk ülkesini kurar. Balhae’den sağ kalanlar ise ülkelerini yeniden kurmak için çalışmaya başlarlar. Ancak ailede kral olabilecek herkes öldürülmüştür. Geriye sadece bir kişi kalmıştır. O kişi de uzaklarda bir yerde saklanıp ticaretle uğraşmayı tercih eden Prens Jeonghyeon’dur. Georan, krallığın bu son varisini bulup yok etmesi için Katil Bıçaklar Ordusu’nu, Balhae ise müstakbel krallarını bulması için üstün bir savaşçı olan güzel subay Yeon Soha’yı göndermiştir.
  
Shadowless Sword, Uzakdoğu’nun destansı aşk-entrika-aksiyon üçgenine sahip son dönem yapıtların bir başka çarpıcı örneği. Bu tarzda izlediğimiz diğer filmlerde bulunan görkemli kostümleri, estetik kavga sekanslarını, etkileyici planları ve masal havasındaki oyuncu performanslarını Shadowless Sword'da da görüyoruz. Yukarıdaki üçgenle harmanlanmış filmler çoğaldıkça, kalite konusunda da bir ayrım belirginleşti. Özgün çalışmaların yanında, başarısız taklitlere de rastlanmaya başlandı. Shadowless Sword'u rahatlıkla bu türün başarılı örnekleri arasında gösterebiliriz.

Kral olmak için gerekli meziyetlere sahip olmadığını düşünen Prens Jeonghyeon ile, onun kral olabilmesi için hayatını ortaya koyan subay Yeon arasındaki gizemli çekim, tarihi epik aksiyon filmlerinde rastladığımız tutkulu aşk üçgenlerine benzese de, burada bir üçgenden ziyade, kral-hizmetkar romantizminin çekiciliği söz konusu. Ama bu romantizm, filmin sonuna dek korunan bir kontrole sahip. Daha çok, sadakat ve inanç kavramlarını yücelten bu ilişki, tüm kötülüklere karşın ayakta kalabilmenin yolunu bu kavramlara dayandırmakta ve onları korumakta buluyor. Aşk üzerindeki tül perdeyi ise aynı titizlikle yerinde tutuyor.


Yine masalsı filmlerde, dönemin en büyük silahı olan kılıçlara çeşitli kişilikler, fantastik güçler veya o kişilikleri ve güçleri sembolize eden anlamlar yüklendiğini görmekteyiz. Bu filmde de yine hakimiyeti temsil eden bir kılıç bulunmakta. Üstelik yine fantastik ve oldukça yaratıcı bir kılıç tekniğiyle de tanışıyoruz. Bu unsurlarla beraber filmdeki görkemli kostümler, planlar, mekanlar ve dövüş sahneleri, filme anime-bilim kurgu tadı vermekte ve bu tat, tarihi filmlerde görülmesi muhtemel kasvetli havayı da dağıtmakta. Özellikle de pazar yerinde, damda, ormanda, su altında ve finalde izlediğimiz kavga sahneleri, koreografisi ve estetiğiyle keyifli anlar yaşatıyor.

Lee Seo-jin, Yoon Soy, Lee Gi-yong ve Shin Hyeon-joon, Güney Kore sinemasının yeni nesil popüler ve yetenekli oyuncularından. Bu iki erkek, iki bayan oyuncu, iki iyi-iki kötü karakteri yansıtırken, kötülerin bile olgun bir şekilde karakterize edilmesini sağlıyorlar. Her masalın bir kıssadan hissesi olduğu üzere Shadowless Sword'un mesajı da, “kılıç insanları öldürmek için değil, senin değer verdiğin bir şeyi korumak içindir” şeklinde ve bu mesajı destekleyen güçlü bir öyküye, estetik bir görselliğe sahip. Kimilerine aşırı fantastik kaçan bu türün meraklılarının kesinlikle kaçırmaması gereken bir film.

19 Ocak 2007 Cuma

Let It Ride (1989)

Yönetmen: Joe Pytka
Oyuncular: Richard Dreyfuss, David Johansen, Teri Garr, Jennifer Tilly, Allen Garfield, Edward Walsh
Senaryo: Nancy Dowd
Müzik: Giorgio Moroder

At yarışı tutkunu Trotter, bu tutkusu sonucu yaşadığı kayıpları yüzüden karısı Pam ile ilişkisine çeki düzen vermek ister. Ona bahislere girmeyeceğine söz verir. Trotter’ın arkadaşı taksi şöförü Looney’nin ise müşterilerinin arka koltuktaki konuşmalarını kaydederek arkadaşlarına dinletme huyu vardır. Bu kayıtlardan birini tesadüfen Trotter’a dinletince olan olur. Kasette konuşan iki adam, ertesi gün yapılacak koşuda Charity isimli atın birinciliğinin ayarlandığını söylemektedir. Trotter hiç tereddüt etmeden 50 dolar ile bahislere katılır. Tuhaf bir şekilde Trotter o gün feci şekilde şanslıdır. Yarışı Charity kazanır ve ondan sonra artık Trotter’ın durmaya niyeti yoktur..

Jay Cronley’nin Good Vibes kitabından Nancy Dowd’un senaryolaştırdığı Let It Ride, basit konusundan hareketle şans, evlilik, din, arkadaşlık, burjuvazi gibi olguları bünyesinde barındıran, fakat şans hariç diğerlerine hiçbir şekilde doğrudan göndermede bulunmayan değişik bir komedi örneği. Hızlı temposu, klişe olmaktan kaçınan senaryosu, zeki esprileri, 80’li yılların doğal rüküşlüğü, özenle seçilmiş gayet komik yan karakterleri ve de en önemlisi Richard Dreyfuss faktörü, filmi benzerlerinden ayıran özellikler..

Filmin şans üzerine söyledikleri başlangıçta “şanslı olduğunun farkına varmamak” yönünde ivme kazanacak gibi görünüyor. Ama Let It Ride, şans ana başlığı etrafında dönüp duran komik olaylar ve komik tiplemeler ile kendi kabuğunda bir özgünlük yaratmayı beceriyor. Bu kabuktan da anlaşılabileceği gibi, 80 küsür dakika süresince başdöndürücü bir hızla ilerleyen film, kısa sayılabilecek süresi içinde karakterlerini komedi türüne uygun, fakat bir o kadar da benzerlerinden farklı bir yola sokuyor. Filmde hissedilen bu farklılık hissi, önemli ölçüde hınzır senaryoda hissediliyor. Aynı durumda söylenecek daha basit bir cümle yerine, daha komplike ama kesinlikle daha eğlenceli bir benzerini yeğlediğine pek çok yerde tanık oluyoruz. Az da olsa durum komedisine başvurması, yine bu tavır sayesinde yapay durmadığı gibi, hoş bir denge sağlıyor.

Filmin, izleyiciyi içine çeken iki ayağı bir pabuca girmiş yapısı, beraberinde o izleyiciye hızlı bir diyalog takibi de dayatıyor. Ancak bu dayatmanın sonuçları genelde olumlu yönde. Bizi boşuna olmayan hızına alıştırmasında, her biri birbirinden ilginç karakterler ve tabi ki Dreyfuss’un hiperaktif oyunu çok etkili oluyor. Filmin vites düşürdüğü anlar ise bir o kadar renkli. Trotter’ın kazandığı yüklü miktardaki parayı almak için gittiği gişede gişe görevlisiyle karşılılı yaktıkları sigara ile sohbet etmeleri, foto finiş anları, tuvaletteki dua sahnesi çok keyifli. Trotter’ın Pam’i evinde yarı sızmış şekilde bulduğu sahne, gerçek şans üzerine kısa süreli bir duygu esintisine yol açsa da, 80’lerden beklenmedik şekilde doğrudan mesaj yerine, izleyiciye sessizce elektriğini iletme yolunu seçiyor. Üstelik bu yöntemi pek çok komik sahnede de benimsiyor. Böylece “mesaj verme” ile “düşündürme” arasındaki ince çizgiden ikincisine daha bir fazla oynuyor.

Yüzde doksanı hipodromda geçen Let It Rıde, çimde koşan atlardan çok, kenarda onlara umut bağlamış başta Trotter olmak üzere her kesimden insanın umut koşuşturması üzerine farklı ve akıl dolu bir komedi. Trotter’ın yaşadığı sıra dışı gün, Groundhog Day'deki hava durumu sunucusu Phil Connors’un o sürekli yaşadığı gün gibi, mistik güçlerce hediye edilmişlik benzerliği taşıyor. Her kumarbazın hayaline bir anda sahip olan ve sürekli kazanmaya başlayan Trotter, yine filmin genel karakterine bağlı olarak iletmek istediği mesajı izleyene bırakıyor. Hatta filme sorsanız, size bir mesaj iletmek istemediğini bile söyleme ihtimali vardır.. Özellikle de kumarın ahlaki boyutu üzerine..

Sinemaya eskisi kadar sık devam etmeyeceğini, kendini daha çok tiyatro çalışmalarına vereceğini söyleyen Richard Dreyfuss’un performansı büyüleyici.. Özellikle bahisleri kazandığı anlardan sonra Trotter bedeninde Dreyfuss’u tam bir trans durumunda görebiliyoruz. Bu abartılı bulunma tehlikesi içeren sevinç gösterisinin, hep kaybeden olmuş Trotter’ın artık sürekli kazanmaya başlamasıyla anlaşılabilir hale geldiği de söylenebilir. Hipodrom ahalisi tarafından asla kaybetmeyecek bir efsaneye dönüşmesi ve izleyenin buna verdiği gayri ciddi reaksiyon da büyük ölçüde Dreyfuss’un çizdiği üçkağıtçı kumarbaz tiplemesi ile sağlanıyor. Dreyfuss’dan sonraki en iyi performans, Looney rolü ile David Johansen’e ait. Onun da zaman zaman Trotter’dan aşağı kalır yanı kalmıyor ve bu hızlı komediye çok uygun bir oyuncu olduğunu belli ediyor. 80’lerin güzel aktrislerinden Teri Garr ve Jennifer Tilly ile iyi tasarlanmış diğer karakterler Let It Ride'a komedi yanında hafiften vodvil-müzikal-kabare havası da katmaktan geri durmuyor.

15 Ocak 2007 Pazartesi

Jacknife (1989)

 

Yönetmen: David Hugh Jones

Oyuncular: Robert De Niro, Ed Harris, Kathy Baker, Charles S. Dutton

Senaryo: Stephen Metcalfe

Müzik: Bruce Broughton

 

Zamanında Vietnam'da çarpışmış iki dostun yıllar sonra buluşması, bu eski dostlardan Joseph'ın (De Niro), bunalımını ve sendromunu halen üzerinden atamamış David'in (Harris) kızkardeşi ile çıkmaya başlaması, ardından gelen anılar, hatalar ve yüzleşmelerle fazlaca bunaltılmamış sade yaşamlar üzerine bir film. Daha önce TV'de bir iki kez denk gelmeme rağmen izleyememiş olduğum, iki usta oyuncunun performanslarını merak ettiğim bir filmi daha aradan çıkarmış oldum. De Niro 80'ler sonunda ne ise oydu ve çok sevimli, aynı zamanda klastı. Beni esas etkileyen Ed Harris'in durmadan içen, sorunlu asker eskisi David Flannigan olarak çok çarpıcı bir role imzasını atmış olmasıydı. Hikaye olarak çok fazla beklenti içine girilmemesi gereken, fakat yine de kişisel performansların basit ve klişe bir hikayeyi anlamlı kılmaya çalıştığı mütevazi filmlerden biriydi.

11 Ocak 2007 Perşembe

The Promise (2005)


Yönetmen: Kaige Chen
Oyuncular: Dong-Kun Jang, Hiroyuki Sanada, Cecilia Cheung, Nicholas Tse, Ye Liu, Hong Chen
Senaryo: Kaige Chen
Müzik: Klaus Badelt
Küçük Quingcheng, bir savaş sonrası ölüleri yağmalamaktadır. Karşısına çıkan Tanrıça Hanshen, dünyanın tüm zenginliklerine sahip olabileceğini, ama karşılığında bir fedakarlık yapmasını teklif eder. Bunun bedeli olarak aşık olduğu herkesi kaybedecektir. Quingcheng bu teklifi kabul eder. Aradan 20 yıl geçer.
 
Çin, Japonya ve Güney Kore ortak yapımı The Promise (Wu ji), Uzakdoğu sinemasının güçbirliğini yansıtan ve yine bu camianın tanınmış oyuncularını epik bir peri masalında bir araya getiren çok başarılı bir yapım. Çinli yönetmen Kaige Chen, Together ve Farewell My Concubine gibi iki başarılı filme imza atmıştı. Oyuncular da Uzakdoğu sinemasının aşina olduğu yüzlerden oluşuyor. Mesela Koreli aktör Dong-Kun Jang’ı, Taegukgi, 2009: Lost Memories filmlerinden hatırlıyoruz. Japon aktör Hiroyuki Sanada’yı ise Ringu serisi ile birlikte, uluslar arası başarı kazanmış iki film olan The Twilight Samurai ve 2003 Edward Zwick yapımı The Last Samurai'de Tom Cruise ile birlikte izlemiştik. Çinli oyuncular Cecilia Cheung, Nicholas Tse ve Ye Liu da ülkelerinde oldukça popüler konumdalar. Bu karma kadro, hüzün yüklü oyunculukları ile bu masalı taçlandırıyorlar.

Filmin bazı çevrelerce 2002 tarihli efsanevi Yimou Zhang yapımı Hero ile kıyaslanması pek şık durmuyor açıkçası. Her iki filmin basit bir öyküyü destansı anlatımla sunmasına, anime-manga kültüründen beslenen kuşakların ilgileri büyük ölçüde etki ediyor. Sonuç olarak bu bir kültür anlayışı ve bu iki film arasında yapılan kıyas batı kaynaklı.. Bu stili benimsemiş nice film varken referans olarak Hero'nun gösterilmesi, Hero'nun muhteşem bir eser olmasının ötesinde, batıya pazarlanış şekli ile de ilgili bir konu. The Promise’i eleştirirken ilk yapılacak iş, filmi Hero'nun gölgesinden uzaklaştırmak olacaktır.
 

Tarihi epik savaş filmlerinin gerektirdiği görkemli alanlar, kalabalık ve organize figürasyon, özel efektlerle birleşince The Promise, üzerine düşen görevin ilk ayağını başarıyla geçmekte. Öte yandan tüm bunlara aşk ve melodram katılacaksa onun için de özel, manalı yüzlerin duygu yüklü oyunculukları gerekecektir. Ama bu oyunculuklar, anlatılanın bir masal olmasının getirdiği hafif abartılı bir şekile de bürünmektedirler. Bu tip oyunculuklar The Promise'de de bulunmakta ama Hero kadar olmasa da ekstradan kimi sahnelerde gerçekliği de barındırmakta. Tüm bunlar, olağanüstü mekanlar, tasarım harikası kostümler ve etkileyici görüntülerle birleşince keyifli iki saat geçirme ihtimali artıyor.

Özellikle finaldeki dörtlü aşk ve sadakat hesaplaşmasına ulaşıncaya kadar, basit gibi duran konunun nasıl çiçek gibi açılıp serpildiğini görmek bu sinemanın karakteristik özelliklerinden biri.. Ana tema gerçek aşk ve bağlılık sorgulaması olunca, genelde tek bir doğru olduğu savunulur. Ancak The Promise, bu doğrunun bir ucunu da izleyene bırakıyor. Ayrıca Hero, Kung-Fu Hustle, Crouching Tiger, Hidden Dragon ve benzeri filmlerdeki yerçekimine meydan okumayı tuhaflık değil, estetiklik olarak algılayanların izlemesi gereken filmlerden biri olarak da heybetli bir şekilde karşımızda duruyor.