22 Şubat 2022 Salı

A Hero (2021)

 
Yönetmen: Asghar Farhadi
Oyuncular: Amir Jadidi, Mohsen Tanabandeh, Sahar Goldust, Fereshteh Sadre Orafaiy, Ehsan Goodarzi, Sarina Farhadi, Saleh Karimaei
Senaryo: Asghar Farhadi

Ödeyemediği bir borç yüzünden hapis cezası çeken Rahim, borcu tahsil etmeyi planladığı 2 günlük izin sırasında eniştesiyle beraber alacaklısı Bahram'ı şikayetini geri çekmesi için ikna etmek üzere harekete geçer. Ancak bu şekilde serbest kalabilecektir. Bu esnada kız arkadaşı yüklü miktarda altın dolu bir çanta bulur. Rahim önce özgürlüğünü güvence altına almak için altınları almayı düşünür ama sonra daha karmaşık bir plan yapar: Çantayı kendisi bulmuş ve gerçek sahibine iade etmiş süsü vererek, cezasını hafifletmek ister. Sosyal medyanın da yardımıyla bu davranışı ile şehirde “kahraman” olarak anılmaya başlasa, amaçladıkları gerçekleşecek gibi görünse de işler iyice içinden çıkılmaz bir hale girer. İranlı auteur Asghar Farhadi'nin Cannes'dan Grand Prix ve François Chalais ödülleriyle dönen filmi A Hero (Ghahreman), Farhadi'ye ait tüm karakteristikleri taşıyan bir dram. Ahlak, dürüstlük, vicdan ve kişisel tercihler nedeniyle değişen ilişki dinamiklerinden oluşan rotası yine şaşmıyor. Çok iyi bir hikaye anlatıcısı olan Farhadi, günlük hayattan seçtiği sıradan karakterlerini bu değerlerle test ederek bir nevi Tanrı rolüne bürünse de, bile isteye çıkmaza sürüklediği hikayenin ve onun dallarının yarattığı özdeşlik ve empati neticesinde karakterlerini kendi başlarına, kendi tercihleriyle bırakarak, hem onlara, hem de seyircilere türlü ikilemler sunarak bu rolünü daha insani boyutlara çekiyor.

Farhadi, artık kanıksandığı üzere belli ahlaki değerler üzerinden kurguladığı senaryolarını A Hero'da da yine sıradan karakterlere uyarlıyor. Fakat ilk defa daha geniş kitlelere dokunan bir kahramanlık hikayesiyle anlatım çapını genişletmeyi deniyor. Tabii bu kahramanlığın basit bir yalan planı üzerine inşa edilmesi, aynı zamanda Farhadi'nin onu sallayıp devirmeye çalışacağı anlamına da geliyor. Çünkü yalancının mumunun nereye kadar yanacağını tam bilemesek de, sürenin çok uzun olmayacağını kestirebiliyoruz. İşte A Hero, o mumun yanma süresinde yaşananları anlatıyor. Özünde kötü bir insan olmayan ama iyi niyetine rağmen yaptığı yanlışlar yüzünden hapse düşen Rahim'i bir seyirci olarak benimsemek çok kolay. Yine de bu benimseyişin adını koymak lazım. Onu bizim de yapabileceğimiz hatalar yüzünden mi, yoksa dışarıdan ibretlik bir hikaye izlememiz sebebiyle yapmayacağımız hataların bir öznesi olması yüzünden mi benimsiyoruz? İlki gayet insani bir özdeşlik iken, ikincisi başıyla sonuyla bir dram haberi izleme konforu sunuyor. Yani iki türlü de ahlaki pusulası şaşırmış bir karakterin sürdürdüğü yalanların yolculuğunu izliyoruz. Rahim'in iyi niyetli acemiliğinin karşısında konumlandırılan alacaklı Bahram'da kötü bir insan değil ve belki de her iki tarafın bu kötü olmama halinden çatışmalar üretilmesi son derece hayata dair.


Asghar Farhadi'nin o alışıldık iddialı olmayan rejisi ilk önce hikayesini anlatma eğiliminde olduğu için, sinematografik veya sanatsal becerilerden ziyade çoğu zaman kurgu, devamlılık ve oyuncu/diyalog yönetimi ön plandadır. Bu da metaforlarla, sembollerle, imalarla fazla yüz göz olmayı sevmediğinden ona birtakım güçlükler çıkarabilir. A Hero'da yine bazı filmlerinde yaptığı gibi kritik sahnelerden birini göstermeyerek seyircinin olay gidişatında boşluk yaratabiliyor. About Elly'de Elly'nin kayboluş anı, The Salesman'daki saldırı sahnesi, A Separation'da sürpriz bozmamak adına dile getirmeyeceğimiz önemli bir başka sahne bu tercihe birkaç örnek. O sahnelerin eksikliği bazı filmlerde yalan ve gerçek arasındaki gizemli çizgiyi ortadan kaldırabileceği için gerekli olurken, bazılarında ise kurguda kesip atılmış gibi bir boşluk yaratarak filmin ikna sürecini etkileyebiliyor. A Hero'da ise altınların bulunduğu bölümün yalanlara ve gerçeklere dayalı ikilemini zedelememek için gösterilmemesi veya Farhadi'nin hiç başvurmadığı bir yöntem olarak flashback bile kullanılmaması kısmen eksiklik hissettirebiliyor. Yine de Farhadi'nin her türlü olumsuzluğu bertaraf edebilecek çözümleri mevcut. O çözümlerin başında da anlattığı hikayenin dallanıp budaklanması, çatışmaların sürekli tazelenmesi, empati gücü yüksek ahlaki açmazların birbirini tetiklemesi geliyor.

Ülkesi İran'da çektiği filmlerin daha başarılı olması Farhadi'nin kendi toplumunu daha iyi analiz etmesinden kaynaklı. Her ne kadar senaryolarındaki evrensellikten sıkça söz etsek de, özellikle İspanya'da çektiği bir önceki filmi Todos lo saben'deki Farhadi ölçütlerindeki eksikliği, biraz da İran toplumundaki ahlaki dengelerin bozulmasının yarattığı psikolojik gerilimin aromasına da bağlayabiliriz. Eşinden boşanmış, konuşma güçlüğü çeken oğluyla birlikte ablasında kalan, bulunan altın planını birlikte yaptığı sevgilisi Farkhondeh ile daha iyi bir gelecek umudu taşıyan Rahim'in eline geçen fırsatı masum sayılabilecek bir yalanla süslemek istemesi ama olayın basın, sosyal medya ve yardım kuruluşları vasıtasıyla büyümesi sonucu sorgulanma evresine geçişi, bunun üzerine Rahim'in hata üstüne hata yaparak o yalanı kontrolden çıkan bir canavara çevirmesi şüphesiz her toplumda yaşanabilecek bir giriş, gelişme, sonuç sırası. Olayı polisin veya basının değil de belediyenin insan kaynakları görevlisinin sorgulaması her ne kadar inandırıcı gözükmese de, o sorgulama bölümündeki psikolojik gerilim Farhadi'nin diyalog yazmaktaki ustalığının bir başka versiyonu olarak çok çarpıcı. Çok güçlü çatışmalar kurup, şimdi nasıl toparlayacak diye düşündürttükten sonra akışına bıraktığı o ustalık sonucu film gideceği yeri kendi belirliyor adeta. Yalan mevzusu yüzünden biraz didaktik olmak, Rahim'in konuşma zorluğu çeken oğlu Siavash üzerinden biraz duygu sömürüsüne başvurmak ama bunların hepsini senaryonun hizmetine sunarken kontrollü davranmak da bu ustalığın getirdiği şeyler. Çaresizliği ve saflığı çok iyi resmeden Amir Jadidi'nin performansının da etkisiyle kıvamını bulan A Hero, Farhadi'nin en iyisi değil belki ama gerçekçi ve güçlü sinemasının bir başka örneği.

16 Şubat 2022 Çarşamba

Swallow (2019)

 
Yönetmen: Carlo Mirabella-Davis
Oyuncular: Haley Bennett, Austin Stowell, Elizabeth Marvel, David Rasche, Denis O'Hare, Laith Nakli, Luna Lauren Velez
Senaryo: Carlo Mirabella-Davis
Müzik: Nathan Halpern

Varlıklı bir ailenin veliahtı Richie ile evli olan ve hamile kaldığını öğrenen Hunter, hamileliğinin ilk aylarında ufak nesneleri yutma arzusunun gitgide yükseldiğini ve buna karşı koyamadığını fark eder. Bu durum tehlikeli bir noktaya geldiğinde tıbbi ve psikolojik yardım almak zorunda kalır. Hunter bir yandan eşi ve ailesinin gitgide artan baskılarını göğüslemeye çalışırken bir yandan da takıntısının ardındaki karanlık sırrı açığa çıkarmaya uğraşır. Toprak, kağıt, saç, boya, kül vb. gibi besin olarak kabul edilmeyen maddelerin devamlı ve ısrarlı bir şekilde yenilmesi veya yutulması alışkanlığı olan Pika sendromuna sahip bir genç kadının yaşadıklarını konu alan Swallow, Carlo Mirabella-Davis'in senaryosunu yazıp kendisinin yönettiği bir ilk film. Sanıldığının aksine bu rahatsızlıkla ilgili farkındalık yaratmak veya öğretici bir üslupla bunun üstesinden gelmek gibi bir amaç gütmeyen Mirabella-Davis, onu senaryosunun karanlık ve gizemli bir aracı haline getirerek Hunter'ın ruhsal dalgalanmalarının yansımalarından biri olarak kullanıyor. Alt sınıftan bu aileye gelin olarak geldiği için aile buluşmalarında sık sık kayınpederi ve kayınvalidesinin üstü açık ya da kapalı imalarına maruz kalan, önemsenmeyen Hunter, sadece doğuracağı varisin hatırına ilgi görür hale geliyor.

Carlo Mirabella-Davis, senaryosunun bir çok farklı versiyonu çekilebilecek dram ve gizem potansiyelini çok yerinde hamlelerle açığa çıkarıyor. Hunter'ın tesadüfen eline geçen nesnelerle olan tuhaf ilişkisini, onları yutmadan birkaç saniye öncesindeki muğlak tutkusunu çok iyi betimliyor. Anlam veremediğimiz Pika sendromuna sahip kişilerin o nesnelere olan takıntılarını tanıma fırsatı buluyoruz. 2002 tarihli Marina de Van filmi Dans ma paeu'da vücudunu kesmekten, hatta küçük parçalar koparıp yemekten haz alan Esther'ın bu saplantılı haline benzer şekilde ürkütücü bir sakinlik görüyoruz bu anlarda. Hunter'ın tuhaf dinginliği, onu hem kırılgan, hem de patlamaya hazır bir bomba arasındaki ince çizgide konumlandırıyor. Eşine ve onun ailesine karşı gösterdiği uysallığının bir noktada biteceğini biliyor, o noktanın yeri ve zamanının belirsizliğine kapılıyoruz. Ama Mirabella-Davis, elindekilerle yetinmeyip Hunter'ın daha derinlerine inmek, Pika sendromunu yüzeysellikten sıyırmak istiyor. Geçmişe dair kimseye anlatmadığı bir sırrın açığa çıkması, Hunter'ın kendisiyle barışmaya duyduğu ihtiyacı tetikliyor. Gerilimin tavan yaptığı olağanüstü yüzleşme sahnesi, filmin interaktif gücünün somutlaştığı bir arınmaya, gecikmiş bir hesaplaşmaya, uzun süre acı veren çürük bir dişten ya da bel büken bir yükten kurtulma çabasına dönüşüyor.

Swallow, sağ gösterip hem sağ, hem sol vuran filmlerden biri. Eline geçirdiği Pika rahatsızlığını sömürmeden, tümüyle ona bel bağlamadan ilerliyor. Hatta Hunter filmde bu sendrom yerine sadece hamilelik üzerine gelgitler yaşasaydı bile yeterli olabilirdi. Pika sendromunu tetikleyen unsurlar arasında çocukluk travmalarının, suçluluk duygusunun, ebeveyn eksikliğinin, dışlanmanın da bulunuyor olmasının bilinciyle Mirabella-Davis, bu durumu senaryosu için bir koz haline getirmeyi başarıyor. Hunter'ın eşi ve ailesiyle ilgili negatifliği de sınıfsal bir çatı altında kurunca Hunter'ın yalnızlığı, dışlanmışlığı, Pika sendromu esnasında yaşadıkları, onunla baş edememesi daha da sivrilebiliyor ve anlamlanıyor. Özellikle Haley Bennett'in Hunter'a kattığı suni mutluluğu, cisimleri yutmaya yönelik engellemesi zor tutkuyu, geçmişin bastırılmışlığıyla iyice belirginleşen kederi iliklerimize kadar hissediyoruz. Çeşitli festivallerden genelde Carlo Mirabella-Davis ve Haley Bennett'in paylaştığı 16 ödül ve birçok adaylık alan Swallow, insanın kendisinin ya da başkalarının hataları sonucu oluşmuş travmalarının tetiklediği Pika benzeri birçok ilginç dışavurumun ilham verici senaryolar çıkarabileceğine güzel bir örnek.

11 Şubat 2022 Cuma

Ninjababy (2021)

 
Yönetmen: Yngvild Sve Flikke
Oyuncular: Kristine Kujath Thorp, Nader Khademi, Arthur Berning, Tora Christine Dietrichson, Silya Nymoen, Evelyn Rasmussen Osazuwa
Senaryo: Johan Fasting, Yngvild Sve Flikke, Inga Sætre
Müzik: Kåre Vestrheim

Johan Fasting, Yngvild Sve Flikke ve Inga Sætre üçlüsünün ilk senaryosu, Yngvild Sve Flikke'nin ikinci uzun metraj rejisi olan Norveç yapımı Ninjababy, partilemeyi seven, alkol ve uyuşturucudan uzak duramayan, cinsel hayatına dikkat etmeyen Rakel'in bir gün hamile olduğunu öğrenmesiyle değişen hayatını konu alan bir komedi dram. İlk başta tek gecelik ilişki yaşadığı aikido hocası Mos'dan hamile kaldığını düşünen Rakel, bebeğin 6 buçuk aylık olduğunu öğrenince babasının aynı kendisi gibi gününü gün eden Pikkjesus olduğunu anlar. O da bebeği istemeyince zaten doğurmaya yanaşmayan Rakel, kürtaj olmak ister. Ne var ki çok tuhaf bir hamilelik geçiren, karnı normal hamileler gibi büyümeyen, belirtileri geç gösteren genç kadın hamile olduğunu fark etmediği için kürtaj için çok geç kalmıştır. Bebeği doğurmak zorunda olduğunu kabullenen ama anne olmak da istemeyen Rakel alternatif çözüm arayışlarına başlar. Kimi zaman Hollywood romantik komedilerini andıran yapısıyla akıcı, eğlenceli, aynı zamanda dramatik doğasını da inkar etmeyen Ninjababy, bu formülü İskandinav yapımlarının kendine has dramedi atmosferine uyarlıyor. Bir ilk senaryoya göre katmanlı, donanımlı, duygusal zekası yerinde, mizahi ayakları da yere basan film, odağındaki Rakel'i çok iyi tanımladığı kadar, etrafındaki yan karakterleri de garnitür olarak görmeyen bir olgunlukla hareket ediyor.

Astronot, gezgin, bira tadımcısı, orman korucusu ve karikatürist, Rakel'in yapmak istediği 5 meslek. Kendi çapında karikatürler çizen ama düzensiz yaşamı nedeniyle hayatta henüz istediği yere gelememiş Rakel, bir de üstüne hamile kalınca kısıldığı kapandan kurtulma çareleri arıyor. Kürtaj seçeneği ortadan kalkınca evlatlık verme, çocuk sahibi olamayan üvey ablası Mie gibi başka alternatifler belirse de işler kontrollü bir şekilde karıştırılarak filmin ipini koparmasına veya ağırlaşmasına izin verilmiyor. Üstelik senaryoya ve görselliğe katkı sağlayan çok iyi de bir fikri var. Ninjababy ismi, belirtiler uzun süre kendini göstermediği, bebek hiç fark ettirmeden bir ninja gibi sessiz ve sinsice rahimde büyüdüğü için Rakel'in ona taktığı lakaptan geliyor. Bu zeki, komik ve hazır cevap ninja bebek, Rakel'in amatör çizimiyle canlanıp sadece onun görebileceği şekilde müstakbel annesinin kararlarını sorgulayarak sık sık karşısına çıkıyor. Bu parlak fikir, "bir anne, kendi karnındaki bebeği duyabilseydi neler yaşanabilirdi" sorusuna dair hem mizahi, hem de düşündürücü bir çok malzeme sağlıyor. Filmin kariyer ve annelik seçimi konusunda çok büyük lafları yok. Sadece Rakel'in samimi düşünceleri var. Anne olmanın güzelliği, kutsallığı kadar, anne olmak istememenin, anneliğin sorumluluğunu üstlenemeyecek olmanın samimiyeti. Hele de istenmeyen hamileliğin ahlaki sorgusuna maruz kalmak uğruna anne olmak istememenin haklılığına yönelik ufak bir beyin fırtınası oluşturabiliyor.

Bir ibret hikayesi olmaktan kaçınan Ninjababy, meselenin kendi doğal didaktikliğini harlamadan, her ne kadar mizahi yanlarına sık sık uğrasa da meselenin ciddiyetini de yadsımadan kendi yolunu çizen bir film. Rakel'in kendi yarattığı Ninja Bebek ile olan diyalogları, Mos ile ilişkisi, Mos'un Leila adını verdiği, strateji oyunu Warhammer'dan esinlenip yaptığı oyuncak figür ve bu figür için kurguladığı hikayesi, evlat edinmeye dair dillendirilen düşünceler, bir uyanış karakteri olarak Pikkjesus ve diğer detaylarıyla mutlaka görülmesi gereken anlar içeriyor. Karışık duygular yaratan etkileyici finali de filmin geneline çok yakışıyor. Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Komedi seçilen, 71. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde ise Generation 14plus bölümünün Kristal Ayı - Özel Mansiyon ödülünü alan Ninjababy, ülkesi Norveç'e ait Amanda Ödülleri'ni de ödül ve adaylıklarla domine etti. Bu ödüllerden biri de Rakel'in hem mizahi, hem de dramatik duruşuna hakim Kristine Kujath Thorp'un performansına verildi. Ülkesinde TV dizileri, mini seriler yazıp yönetmiş Yngvild Sve Flikke, sade, dinamik, nerede ve nasıl konumlanacağını bilen rejisiyle koyu ve soğuk Norveç iklimini ısıtmasını biliyor. Kendisi bu güzel film sayesinde umarız sinemaya daha fazla ağırlık verir ve Ninjababy gibi daha nice yapımlara adını yazdırır. 

4 Şubat 2022 Cuma

Verdens verste menneske (2021)


Yönetmen: Joachim Trier
Oyuncular: Renate Reinsve, Anders Danielsen Lie, Herbert Nordrum, Hans Olav Brenner, Maria Grazia Di Meo, Deniz Kaya
Senaryo: Joachim Trier, Eskil Vogt
Müzik: Ola Fløttum

Joachim Trier - Eskil Vogt ikilisinin yazıp Trier'in yönettiği 5. uzun metraj olan Verdens verste menneske (The Worst Person In The World), 30 yaşına girmek üzere olan Julie'nin iniş çıkışlarla dolu hayatını izliyor. Önce tıp okuyan, sonra insanların bedenlerinden ziyade duygu ve düşüncelerine ilgi duyduğunu fark ederek psikolojiye yönelen, ardından yetenekli olduğunu düşünerek fotoğraf sanatına yönelen Julie, aynı durumu aşk hayatında da yaşayan bir kadın. Özellikle uzun soluklu bir ilişki arayışında olmayan ve kendini tek bir ilişkiye esir etmek istemeyen Julie, buna rağmen 40'lı yaşlarındaki çizgi roman yazarı Aksel ile ciddi olduğunu sandığı bir ilişkiye yelken açıyor. Çocuk istememesi ve her zamanki bağlanma sorunları bu ilişkiyi de tehdit ediyor. Kimseyi tanımadığı bir partiye kaçak girerek orada tanıştığı Eivind'den çok etkileniyor. İkili, partnerlerini aldatmama sözü vererek partide hoş vakit geçirdikten sonra birbirlerine veda ediyor. Bir tarafta artık Julie'nin hiç bir yere gitmeyeceğini düşünerek sıkıcılaşan Aksel, diğer tarafta partide tanıştığı ve gizemli kalışının cazibesinden bir türlü kurtulamadığı Eivind, ortada da hem kariyer, hem de duygu olarak bir türlü hayatından tatmin olmamış Julie... The Worst Person In The World, 12 bölüm, bir prolog ve bir epilogdan oluşan, aslında belli bir başı ve sonu olmayan, bu genç kadının 30 yaş sonrası hayatından kesitler içeren bir film. Joachim Trier'in Reprise (2006) ve Oslo, 31. august (2011) sonrası "Oslo Üçlemesi" denilen üçlemenin son halkası.

Reprise'da yazdığı ilk kitabıyla ünlü olduktan sonra yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle hastanede tedavi gören Philip, Oslo, 31. august'te şehir dışında bir yerde sürdürdüğü uyuşturucu tedavisini tamamlamasına az bir zaman kala şehre indiği bir gününü izlediğimiz Anders merkezli ilk iki filmden sonra bu kez bir kadın karakterin odağında benzer ve farklı Trier dokunuşları görüyoruz. İyi görünümlü, hali vakti yerinde, refah seviyesi en yüksek başkentlerden birinde yaşayan bu karakterlerin kariyer, psikolojik ya da duygusal problemlerinden çatışmalar yaratmak kimi zaman fazla burjuva görünse de, bunları absürt, karikatürize veya yapmacık hallere sokmadan, hayatın doğal akışı içinde yansıtma, aynı zamanda güçlü bir melankoliyle ifade etme becerisi hep kendini gösteriyor. Özellikle Oslo, 31. august'ün spontane görünümlü katmanlı yapısı, depresif ve hüzünlü dokusu Trier'in tarzını iyice belirginleştirdi. Verdens verste menneske, bu tarifin içine az da olsa mizah katan, 5. bölümdeki (Kötü Zamanlama) hayatın durduğu ve 7. bölümdeki (Yeni Bir Bölüm) sihirli mantar tribi sahneleri gibi farklı denemelerle Julie'nin karmaşık psikolojisine atıflar yapan bir film. Bu yeni malzemeler o tarzı daha dinamik kılarken, üçlemenin son ayağını diğer ikisinden de ayrı bir yere koyuyor. 


Trier ve Vogt'un filmi neden 12 bölüme ayırdıkları, buna gerek olup olmadığı tartışılır. Örneğin tek başına kısa bir film olabilecek 2. bölüm (Aldatma), sanki bir romanın su gibi akan bölümlerinden biriymişçesine bu tercihi olumlarken, yaklaşık 3 dakika süren 3. bölüm (#MeeToo Çağında Oral Seks) filmden çıkarılmış olsa rotadan en ufak bir sapma olmazdı. Julie'nin aynı adlı bir makale yazması ve bunun bir internet sitesinde yayınlanması, en önemlisi de oral seks/feminizm çelişkisi hakkında biraz da klişe olmuş düşünceleri pekala başka bir bölüme de eklenebilirdi. Bunun gibi üçer beşer dakikalık bölümler, ziyan olmasın diye filme eklenmiş görüntüsü çizerken bir miktar dağınıklık da yaratmıyor değil. Ama dediğimiz gibi, ilk iki filmden o Trier dağınıklığına bir nebze aşinayız zaten. Burada sadece Julie'nin hayatına dair bazı detaylar, skeçler halinde bölüm başlıkları konarak dağınıklık yaratmış. Julie'nin Eivind ile olan ilişkisinin başlangıcına odaklanan Aldatma ve Kötü Zamanlama adlı bölümler biraz Hollywood romantik komedilerine öykünmekle eleştirilse de, bu benzetmeye İskandinav eli değmiş çoğu girişim kendi orijinal atmosferlerini kurmakta hiç sorun yaşamıyor. Üstelik bu iki bölüm, büyük resmin önemli parçalarını oluşturmakta. Sadece Reprise ve Oslo, 31. august'ün dramatik anlatılarını kanıksamış seyirci için kısa bir şok sonrası yaşanan boş bulunmayla bu kafa karışıklığı ve beraberinde benzetmeler belirebiliyor. 

Verdens verste menneske'nin biçimsel anlamda bölümlere ayrılması, baş karakteri Julie'nin kariyer ve aşk hayatındaki tercihlerinde tek bir bölüme saplanıp kalmak istememe haliyle güzel örtüşüyor. Trier o kadar hayatın içinden bir film çekmiş ki, sadece Julie'nin değil, pek çok insanın hayatı da böylesine dağınık, uzunlu kısalı bölümlere bölünebilecek denli derme çatma bir kurguyla ifade edilebilirdi. Üstelik bu akışın içinde Julie tam ortada olmasına rağmen Aksel ve Eivind'e de dokunmayı ihmal etmiyor. Romantik komedilerde adettir: Kadın kahramanımız iki erkek arasında gidip gelirken bize iki adamın artıları, eksileri yavaş yavaş sezdirilir ve nihayetinde bir taraf tutulmuştur ve final oraya doğru gider. Trier ne Julie'yi, ne de iki adamı bu klişelerle tanımlamak istemiyor. En başta Julie iki farklı türde okunabilecek bir karakter. İstediği kariyere sahip olabilecek, istediği ilişkiyi başlatıp bitirebilecek bir kadın. Fakat bunun bir özgürlük ve güç olması kadar, istikrarsızlık, kararsızlık ya da ne istediğini tam olarak bilememe, bu yüzden mutluluğu bulamama olarak algılanması da mümkün. Hayatının kontrolünü hep elinde tutmuş ama o kontrolle ne yapacağını bir türlü kontrol edememiş. Bir noktada başrolde olması gereken kendi hayatının yardımcı kadın oyuncusu olduğunu hissetmiş. Aksel ile olan ilişkisinin tükenmişliği, Eivind ile yeni ve tutkulu bir ilişkiye başlama fikrinin yarattığı heyecan seyirciye çok rahat işliyor. Çünkü Trier tüm bunların altyapısını hazırlayıp gram gram damarlara zerk ediyor. İlişkilere dair yeni bir şey keşfetmiş değil. Sadece elinde olanlardan yaptığı kolajı spontane bir dağınıklık içinde, aynı zamanda kendi düzenini bulacak bir kontrol mekanizmasıyla skeçlere, dönemlere, sevinçlere, hüzünlere bölüyor.


Oslo Üçlemesi, Trier'in baş karakterlerinin varoluşsal endişelerini, hayatlarına ne ölçüde hakim olduklarını, nerelerde güçlü, nerelerde zayıf kaldıklarını, en önemlisi de bir film başrolü olmalarına rağmen pekala yanımızdan geçip giden insanlar olabileceklerini hissettiren bir bütünlük sağlayarak son buluyor. İş ve aşk hayatımızda, aile ve arkadaş ilişkilerimizde yer alan ayrıntılarda saklı ne kadar fazla şey olduğunu, bu ayrıntılar toplamının aslında hayatlarımızın ta kendisi olduğunu düşündürüyor. Güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, nezih ortamlar, refah kokan Oslo sokakları, kafeleri, restoranları, partileri, güvenli alanları, üçlemenin bireysel iç huzursuzluklarıyla tezat halinde olsa da, Trier'in asıl derdi devasa dünya meseleleri, çevre sorunları, politik taşlamalar değil. Evet, kimi zaman bunlar da bindiğimiz üçleme treninin pencerelerinden görünüp kayboluyor. Ana karakterin dünyası, çevresi, kariyer, aşk ve yaşam politikaları üzerinden kurulan evren, kendi doğal akışında tutunma çabaları içeriyor. Üçlemenin bu son halkasında Julie'nin kendi hayatında yardımcı oyuncu olduğu benzetmesi, aslında üçlemenin tamamına ait özetlerden biri. Philip, Anders ve Julie kendi hayatlarında gerçekte neyin anlamlı olduğunu aramaya, bunu yaparken de yazmaya, uyuşturucuya, kariyer deneyimlemeye veya aşka sığınıyorlar. Bunun için bencil olmaları gerektiğinin de farkındalar. Bu yüzden dünyanın en kötü insanı olmasalar da, anlaşılabilecek ölçülerde dünyanın en bencil insanları olabiliyorlar. İlk iki filmden farklı olarak Verdens verste menneske bitmemiş bir film. Bir nevi bu bencilliğin hiç son bulmayacağının da ilanı. Güzelliği, ışıltısı, performansıyla tam bir gönül çelen Renate Reinsve ile, üç filmde de rol almış Anders Danielsen Lie'nin duygudan duyguya savuran varlıkları, yıllar geçtikçe daha da demlenecek bu güzel filmin bitmemişliğini zenginleştiren, anlamlandıran unsurlar.

28 Ocak 2022 Cuma

The Tragedy Of Macbeth (2021)

 
Yönetmen: Joel Coen
Oyuncular: Denzel Washington, Frances McDormand, Alex Hassell, Bertie Carvel, Brendan Gleeson, Kathryn Hunter, Corey Hawkins, Harry Melling, Matt Helm, Moses Ingram, Lucas Barker
Senaryo: Joel Coen, William Shakespeare
Müzik: Carter Burwell

1032-1057 yılları arasında hüküm sürmüş İskoçya kralı Macbeth'in efsaneleştirilen hayatı William Shakespeare tarafından The Tragedy Of Macbeth olarak edebi bir metinle oyun haline getirildiği yüzyıldan bu yana hala dokusunu koruyan, hala tiyatro sahnelerine ve başka formatlara uyarlanmaya devam eden bir performans geleneği. Hemen hemen tüm Shakespeare eserleri gibi sayısız tiyatro oyunu, televizyon, opera, beyaz perde uyarlaması yapılan Macbeth, iktidar hırsı, güç zehirlenmesi, dostluğa ihanet gibi toksik konuların zamansız, mekansız, nesiller boyu işlenebilecek ustalıkta ele alındığı klasiklerden biridir. Hikaye şöyle başlar: Krala karşı ayaklanan Macdonald tarafından yürütülen Norveç ve İrlanda güçlerini bozguna uğrattıktan sonra Macbeth ve sağ kolu Banquo bir açıklıkta gezinirlerken, karşılarına Üç Cadı çıkar. İlk cadı Macbeth'i Glamis Baronu, ikincisi Cawdor Baronu, sonuncusu da bir sonraki kral diye selamlar. Cadılar aynı zamanda Banquo'nun bir kraliyet hanedanına babalık edeceğini bildirirler. Kehanetlerini sıralayan cadılar ortadan kaybolduktan sonra kraldan mesaj getiren ve başka bir baron olan Ross, savaşta zafer kazanan Macbeth'in yeni rütbesinin Cawdor Baronluğu olduğunu bildirir. Böylece ilk kehanet yerine gelmiş olur. Diğer kehanetlerin de yerine geleceğine inanan Macbeth'in ruhunu kral olma hırsı sarar. Macbeth, karısına yolladığı bir mektupta cadıların kehanetlerinden bahseder. Kuzeni olan Kral Duncan, Macbeth'in Inverness'deki şatosunda kalmak isteyince Lady Macbeth, Duncan'ın ortadan kalkması durumunda kocasının kral olacağı fikrine kendini kaptırır. Macbeth, kralı öldürmek konusundaki endişelerini dile getirse de, Lady Macbeth onu ikna eder.

Inverness'de kaldığı ilk gece Macbeth, Duncan'ı odasında öldürür. Bu trajik olayın ardından kendi başlarının da derde girebileceğini düşünen Duncan'ın çocuklarından Malcolm İngiltere'ye, kardeşi Donalbain ise İrlanda'ya kaçar. Tahtın gerçek veliahtlarının bu ani kaçışı, babalarının katilleri onlarmış görüntüsü verir ve bundan yararlanan Macbeth, ölü kralın akrabası olduğundan kendini yeni İskoç Kralı ilan eder. Ama cadıların kehanetleri henüz bitmemiştir. Yeni kehanetler Macbeth'i tedirgin etmeye devam edecektir. Joel Coen'in uyarladığı ve ilk defa bir süre tiyatroya odaklanacağını duyuran kardeşi Ethan Coen olmadan tek başına yönettiği The Tragedy Of Macbeth, sinema tarihine en iyi Shakespeare uyarlamalarından biri olarak geçmeyi hak eden bir yapım. Joel Coen'in yıllardır beraber çalıştığı kardeşinden ayrı olarak çektiği ilk filmin bir uyarlama, üstelik farklı formatlarla yüzlerce kez yorumlanmış bir uyarlama olmasının sebepleri vardır elbette. Genelde kendi materyallerini yazıp yönetmeye alışmış Coen kardeşlerden Joel Coen'in hep gerçekleştirmek istediği bir proje ya da özgün bir senaryo yerine bir Shakespeare uyarlamasıyla olası solo kariyerine etkileyici bir giriş olarak adlandırılabilir. Tiyatro sanatına düşkünlükleriyle bilinen Coenlerden Ethan, kendini bir süre tamamen tiyatroya verince, Joel de tiyatro estetiğiyle yoğrulmuş bir Shakespeare klasiğini uyarlamayı tercih etmiş olabilir. Ama The Tragedy Of Macbeth, olası solo kariyer için havayı koklama veya kardeşinin yokluğunda oyalanma gibi basit bir uyarlama değil.


Joel Coen, kendi Macbeth uyarlamasının metinsel, teatral ve sinematik yapıtaşlarına çok özen göstermiş. Orijinal metne olmasa da, Shakespeare'in şiirsel oyun işleyişinin konuşma diline mümkün olduğunca yaklaştırılmış haline sadık bir dil belirlemiş. Böylece nazım ve nesirin bir görünüp bir kaybolduğu, birbirlerinden rol çalmaya çalıştıkları veya hangisinin öne çıkacağını kestiremediği gizemli ama daha anlaşılabilir bir poetik bilinç oluşturmuş. Bu ifade şeklinin 21. yüzyıl seyircisindeki karşılığı çetrefilli olsa da, 21. yüzyılda bu bilincin peşine düşülmesi de çok önemli. Coen'in dildeki asaleti korumaya çalışması, hatta giderek film içinde onu sahiplenmesi harikulade bir ritim sağlıyor. Fakat Coen en önemli aşamayı ve özeni biçimde kaydetmiş. 2021 tarihli uyarlamasını 30'lu ve 40'lı yıllardaki bazı Alman Dışavurumcu filmlere, Danimarkalı yönetmen Carl Theodor Dreyer'ın sessiz film yıllarına, Akira Kurosawa, Masaki Kobayashi gibi Japon geleneğine, Ingmar Bergman'ın erken dönemine ve aransa başka referanslar da bulunabilecek eşsiz siyah-beyaz evrenine dair sanatsal zenginliklere yakın tutmak istemiş. Coen ve görüntü yönetmeni Bruno Delbonnel, 1872-1966 yılları arasında yaşamış ünlü İngiliz tiyatro oyuncusu, yapımcısı, yönetmen ve set tasarımcısı Edward Gordon Craig'in teorik yazılarını da incelemiş. Craig'i onlara öneren isim ise filmde kehanetlerde bulunan cadıyı canlandıran aktris Kathryn Hunter'mış. Coen, tiyatro tasarım tarihi üzerinde önemli bir etkisi bulanan, bir çok Shakespeare yapıtını sahne için tasarlayan Craig'in fikirlerinden çok etkilenmiş. Onun gerçeküstü yaklaşımını Delbonnel ile birlikte hayranlık verici minimal boyutlara çeken Coen, The Tragedy Of Macbeth ile adeta bir uyarlama dersi veriyor.

Macbeth, baş karakteri kötü olan veya Lady Macbeth tarafından manipüle edilerek geri dönüşü olmayan bir kötülüğe sürüklenen bir anti kahramanın yükseliş ve düşüşünü anlatan Shakespeare oyunlarından. Karşısına çıkan cadıların kehanetleri üzerine kaderci bir yapısı olduğuna inanılsa da, aslında o kaderin kontrolünü eline almak isteyen, ne pahasına olursa olsun hedeflerine erişmek için acele eden, bu uğurda paranoyaklaşan, insanlıktan çıkan ve delirmeye başlayan bir adam Macbeth... Kendisine çok iyi davranan, onu tüm zaferleri ve sadakati sebebiyle onurlandıran Kral Duncan, savaşlarda omuz omuza çarpıştığı dostu Banquo, baron Macduff, onun eşi Lady Macduff ve çocukları, bu adamın iktidar ve güç hırsından, paranoyasından, öfkesinden trajik biçimde payını alıyor. Macbeth'in bir türlü sona ermeyen kaybetme korkusu, işlerin bu noktalara geleceğini düşünmeyen Lady Macbeth'in de yarattığı canavardan duyduğu vicdan azabı, her ikisini de kendi cehennemlerine hapsediyor. Shakespeare trajedileri arasında önemli bir yeri olan Macbeth, manipülasyonun, ihanetin, zalimliğin, güç arsızlığının ulaştığı boyutları göstermesi açısından her döneme ve konuma uyan yapısıyla bir başyapıt. Joel Coen'in bu başyapıta minimalist, şiirsel, teatral yaklaşımı, 1948 tarihli Orson Welles uyarlaması ile birlikte en özgün Macbeth yapımlarından biri olduğunu, zamanın haklı çıkarıcı yörüngesine sokuyor.


Denzel Washington ve Frances McDormand'ın performansları üzerine başka yeni ne söylenebilir bilemeyiz. Sıkça aynı kadraja girmeseler de karşılıklı ve tekil olarak onları izlemek büyük keyif. Tiyatro disiplini bünyesinde zaman zaman mekanikleştiği izlenimi veren genel performanslar, filmin usta ve daha genç oyuncularının uzun, şiirsel ya da çarpıcı repliklerinden sızan kabiliyetleri fark etmemizi engellemiyor. Oyuncular kağıt üzerindeki bu metni oynadıkları kadar, metin de adeta ete kemiğe bürünüp onları oynatıyor. Filmin en dikkat çekici performanslarından biri de, Coen'in üç cadıya getirdiği yeni yorum üzerine öne çıkan tek cadı olan, aynı zamanda Ross'un harabede karşılaştığı yaşlı adamı da canlandıran 65 yaşındaki tiyatro oyuncusu ve yönetmeni Kathryn Hunter... Şu sıralar Kenneth Branagh'ın başkanlığını yaptığı 100 yılı aşkın geçmişe sahip Londra konservatuarı RADA (Royal Academy Of Dramatic Art) mezunu ve aynı zamanda üyesi olan Hunter, günümüz "fiziksel tiyatro"nun (çeşitli vücut hareketleriyle hikaye anlatımını kapsayan bir teatral performans türü) önemli temsilcilerinden biri. Coenlerle daha önce Inside Llewyn Davis ve The Ballad Of Buster Scruggs'da da çalışmış olan Fransız görüntü yönetmeni Bruno Delbonnel'in siyah, beyaz, griden, ışık ve gölgelerden oluşan olağanüstü atmosfer inşası, Joel Coen'in bu ilk solo filmini layığıyla kutsayan ustalıkta. The Tragedy Of Macbeth, üzerinde 2021 yazmasına rağmen zaman tüneliyle adeta onyıllar öncesinden günümüze ışınlanmış bir uyarlama harikası.

21 Ocak 2022 Cuma

The Electrical Life Of Louis Wain (2021)

 
Yönetmen: Will Sharpe
Oyuncular: Benedict Cumberbatch, Claire Foy, Andrea Riseborough, Toby Jones, Hayley Squires, Sharon Rooney, Aimee Lou Wood, Stacy Martin, Phoebe Nicholls, Adeel Akhtar, Taika Waititi, Richard Ayoade, Nick Cave
Senaryo: Simon Stephenson, Will Sharpe
Müzik: Arthur Sharpe

1860 - 1939 yılları arasında yaşamış İngiliz ressam Louis Wain biyografisi olan The Electrical Life Of Louis Wain, gerek Wain'in enteresan kişiliği ve hayatı, gerekse bu hayatı layığıyla perdeye aktaran yönetimi sebebiyle klasik biyografilerden bir nebze ayrılan bir yapım. İngiliz film ve dizi oyuncusu Will Sharpe'ın Simon Stephenson ile birlikte senaryosunu yazdığı, ikinci uzun metrajı olarak Will Sharpe'ın yönettiği film, tarzıyla umut veren bir yönetmenin müjdecisi. Filme dahil olduğumuz 1881 senesinde 21 yaşında olan Wain, kendinden küçük beş kız kardeşi ve annesiyle birlikte yaşayan, ailesinin maddi sorumluluğunu üstlenmiş deli dolu, yetenekli bir ressam. Çalışmak zorunda olmasına rağmen düzenli bir iş edinemeyen, bu konuda da sık sık korumacı kız kardeşi Caroline ile tartışmalar yaşayan Louis Wain, yaptığı hayvan resimlerini beğenen Sir William Ingram'ın verdiği fırsatı değerlendirerek dönemin önemli gazetelerinden birinde iş buluyor. Kız kardeşleri için tutulan yatılı öğretmen Emily Richardson'a tutulması ve kendisinden 10 yaş büyük Emily ile evlenmesi hayatının dönüm noktası oluyor. Zira Emily'nin özellikle kedilere olan düşkünlüğünden çok etkilenen, hem eşinden, hem de onun bulup eve aldığı sevimli kedi Peter'dan ilham alan Wain, kariyerinin de dönüm noktasını buluyor.

Louis Wain, Sir William'ın himayesinde çalışmaya başlamadan evvel para karşılığı şipşak çizimler yapan, tehlikeli ya da sevimli ayırt etmeden hayvanları resmetmeyi seven, boks yapan (ama beceremeyen), opera yazan (ama beceremeyen), elektrik devreleri çizen çılgın bir adam. Filme adını veren elektrik kavramıyla ilişkisi de filmin soyut, felsefi ve aynı zamanda şiirsel yönüne omuz verir nitelikte. Wain'in, bizi zamanda ilerleten şeyin elektrik olduğuna dair bir teorisi var. Ona göre kendi elektriğimiz ile geçmişi geleceğe dönüştürüyoruz. Üstelik bu süreç tamamen tersine de çevrilebilir. Zira geçmişi hatırlamak, geleceği hayal etmekten farklı değil. Hayatında çok önemli kayıplar yaşadıkça, ne kadar çok acı çekerse resimleri de o kadar güzel oluyor. Filmdeki benzetmeye istinaden karısı Emily ve kedisi Peter'a dair anıları, bir türlü yakalayamadığı havadaki o gizemli elektrik için bir paratoner haline gelerek onu ilhama boğuyor. Hayatın temel taşlarından biri olarak gördüğü elektriğin, maddelerin elektron, pozitron, proton gibi parçacıklarının hareketleriyle ortaya çıkmış bir enerji türü olmasının ötesinde, kullanılış veya maruz kalınış şekline bağlı olarak insan bedenine ve ruhuna yaptığı etkileri keşfetmeye, anlamaya, yorumlamaya çalışıyor.


Wain'in hayvanlara, onları çizmeye, portrelemeye olan ilgisi, bir gün Emily ile birlikte yağmurda buldukları ve Peter adını verdikleri kedi yavrusu sayesinde kedi türüne yoğunlaşıyor. Dönemin bakış açısıyla kedi, köpek gibi hayvanların evcil hayvan olarak evlere alınıp beslenmesi toplum tarafından tuhaf karşılanmakta. Emily'nin şefkatli ve cesaretlendirici etkisiyle kediler özelinde hayvanlara karşı geliştirilen önyargıları ortadan kaldırmak için onları sanatının önemli bir parçası haline getiriyor. Kedileri antropomorfize ederek, yani insan dışındaki canlı ve cansız varlıklara insansı anlamlar yükleyerek, kısacası insanlaştırarak resmetmek suretiyle "kötü bir elektrik formu" olarak tarif ettiği önyargıları, yanlış anlamaları, hor görmeleri değiştirip bunları sevgiye, hoşgörüye dönüştürmeye çalışıyor. Çeşitli hayvan derneklerinde üyelik, hatta National Cat Club'da yöneticilik yapıyor. Portreler, çocuk kitapları, dergiler, gazeteler, onun kedi sevgisini pozitif bir elektrik akımı gibi yaymasını sağlıyor. Özellikle Victoria Devri İngilteresi'nde çok popüler olan antropomorfik hayvan portre geleneğinde kendine özel bir yer ediniyor. Kıyafet giyen, enstrüman çalan, balık tutan, çay servis eden, operaya giden, oyunlar oynayan kediler yanında olağanüstü kaleydoskopik/fraktal kedi portreleri görüyoruz. Louis Wain, bir sanatçı olarak bu sevgi, sempati ve hoşgörü yolunda bir çok meslek kesiminden daha fazla yol alıyor.

Will Sharpe ve Simon Stephenson, bu malzemesi bol biyografiyi tasarlarken Olivia Colman'ın seslendirdiği bir anlatıcı belirlemiş ve Wain'in çocukluğunu, ergenliğini pas geçip, hayatında önemli değişimlerin ufukta gözüktüğü 1881 yılından başlamayı tercih etmişler. Nezaket ve zekanın buluştuğu bir üslupla kurgulanan diyalogları filmin zerafetine, sevimliliğine, dramatik kenarlarına, Louis Wain'in naifliğine çok yakışıyor. Sharpe, biçim olarak Wes Anderson'dan, Jean-Pierre Jeunet'den, Tim Burton'ın Little Fish ruhundan izler taşıyor. Görüntü yönetmeni Erik Wilson'ın, müzikleri yapan Arthur Sharpe'ın emekleri filmin dokunaklı yapısına büyük katkı sağlıyorlar. Claire Foy, Andrea Riseborough, Toby Jones gibi kaliteli oyuncular, Taika Waititi, Nick Cave, Richard Ayoade gibi kısa ama hoş misafirlikler sofrayı zenginleştiriyor. Benedict Cumberbatch ise her zamanki özverisi ve rolüne bürünüşüyle gerçek halini bilmediğimiz ama bu halini çok sevebilecegimiz Louis Wain performansıyla bu adamın zeki, çılgın, dingin, aşık, kederli kişiliğini adeta yeniden inşa edip bir sinema filmine uyarlıyor. Wain'in şizofrenliği veya dengesizliği üzerine hiç bir duygu sömürüsüne yüz vermeden bir rota çizen film, sanat tarihinin kıyısında kalmış sanatçılardan biri olan bu güzel insana, sanatına ve fikirlerine hak ettiği görünürlüğü sağlaması açısından ilgiyi hak ediyor.

10 Ocak 2022 Pazartesi

Un monde (2021)

 
Yönetmen: Laura Wandel
Oyuncular: Maya Vanderbeque, Günter Duret, Karim Leklou, Laura Verlinden
Senaryo: Laura Wandel

Laura Wandel'in yazıp yönettiği Belçika yapımı Un monde (Playground), aynı okula giden ortaokul çağındaki Nora ve Abel adlı iki kardeşin yaşadıklarını konu alan bir dram. 70 dakikalık süresinin tamamı okul sınırları içinde geçen film, yine bu sürenin çok büyük bir bölümünde Nora'nın yakın plan çekilmiş görüntülerinden oluşmakta. Bu tarzıyla 2016'da En İyi Yabancı Film Oscar'ı dahil pek çok ödül kazanan László Nemes filmi Saul fia'yı andıran Un monde, o filmde Auschwitz'de Sonderkommando olarak görev yapan Saul'un gözünden yaşattığı kaos ortamını farklı dönem ve koşullarda bir ortaokula uyarlamaya çalışmış. Alan derinliği yaratarak küçük Nora'ya odaklanan Laura Wandel, sadece ona yaklaşan diğer karakterleri netleştirip diğerlerini flu bırakmak suretiyle daha çok biçim üzerinde duracağını belli ediyor. Zaman zaman bu biçimi bırakıp gerekli gördüğü anlarda etrafını da netleştiren yönetmen, filmin büyük bölümünde kadrajda göremediğimiz anları ve sesleri de Nora'nın arka planına dahil ediyor. Söz konusu Auschwitz olduğunda Saul'un arka planındaki göremediğimiz sahneler ve duyduğumuz sesler dehşet verici olabiliyorken, burada ise okul ortamında çocukların telaşı, rutin sohbetleri, çığlıkları, kahkahaları, iğneleyici, aşağılayıcı sözleri farklı bir kaosu yansıtıyor. Peki bu kaos film için ne derece gerekli? Wandel, okul bahçesini, sınıfları, yemekhaneyi, sosyal etkinlik alanlarını geniş planlarla göstermek yerine, hepsini Nora etrafındaki flu atmosfere hapsederek Nora ve onu daraltan okul rutini arasındaki kaosu betimliyor.

Aslında Nora'yı boğan sebepler türlü türlü. Okulda zorbalığa uğrayan ağabeyi Abel'ın durumuna çok üzülen Nora, okula yeni başlamasının da verdiği psikolojiyle günden güne kendini harap ediyor. Abel, bu durumu çevresine, özellikle de babasına anlatmaması için Nora'ya baskı yaptığı için küçük kız iyice dertlenip okuldan soğuyor, derslere odaklanamıyor. Dayanamayıp babasına söylediğinde ise okulda tek tanıdığı insan olan Abel tarafından dışlanıyor. Sınıfındaki diğer kızlarla kaynaşmaya çalışsa da, bir doğum günü daveti sebebiyle orada da sorunlar yaşıyor. Okul dışına hiç çıkmayan Wandel, çocukları okula bırakıp çıkışta da alan babalarının korumacı tutumuyla meseleye ailevi bir boyut da katıyor. Babanın işsiz olduğu, hiç görmeyip hakkında bir şey bilmediğimiz annenin yokluğu gibi belirsizlikler neticesinde çocukların bir de okulda zorbalıklarla, dışlanmalarla uğraşmaları, onlara olan seyirci bağlarımızı güçlendiriyor. Okulda akran zorbalığına uğrayan çocukların bir çoğu, arkadaşları tarafından dışlanma, ailelerinin tepkilerinden çekinme veya zorbalığın dozunun artması gibi nedenlerden dolayı susmayı tercih eder. Bazıları da Abel gibi zamanla ezilen yerine ezen olmayı seçenekleri arasına koyar. Okul dışındaki yaşamlarından hiç bir sahne görmediğimiz Nora ve Abel'ın neler yaşadığını bilmeden, sadece tahminlerle okulda tutunamayışlarının analizini yapmak kolay sayılabilir. Wandel bol bol Nora yakın planıyla onun henüz bu yaşında nasıl bir psikoloji içinde debelendiğini anlatmakta da zorluk yaşamıyor. Zaman zaman bu anlatım biçimi sarkar gibi olsa da, kısa süresi sebebiyle göze fazla batmıyor.

Un monde her ne kadar Nora merkezli iki çocuğun okul hayatında karşılaştıkları zorlukları anlatsa da, bu zorluklar farklı ortamlarda farklı şekillerde yetişkinlere de uyarlanabilir. Bu manada okul zorbalığı ve genel anlamda zorbalık konusunda film bize yeni şeyler sunmuyor. Nora sayesinde bu soruna dışarıdan bakmanın getirdiği bazı kör noktaları görebilmesi seviyesini yükseltmekte. Bize konu/senaryo olarak yeni şeyler sunmayacağının farkında olan yönetmenler, anlatılarında fark yaratmak istiyorlar. Siyah beyaz, çerçeve oranı, plan sekans, animasyon teknikleri veya belgesel tarzı farklı ifade yöntemleriyle biçime ağırlık veren yönetmenler, şayet zayıf ya da alışıldık hikayelerinin üstünü örtmek için yapmıyorlarsa bu tercihlerinde belli bir saygıyı hak ediyorlar. Laura Wandel, László Nemes tarzını kendi filmine uyarlarken mekan ve karakter seçimini iyi yapmış, bu mekan okul olunca yaşanan sıkıntılar arasından da zorbalığı seçerek kısa ve boşlukları seyirciye bırakan bir analiz yapmış. Wandel, filmini normal bir biçimde çekmiş olsaydı ne kadar ses getirirdi bunu tam olarak bilemez ama yorumlayabiliriz. Bu haliyle Cannes'ın Belirli Bir Bakış ödülü dahil şimdiye kadar çeşitli festivallerden 12 ödül kazanan Un monde'de, Wandel'in adeta yüzünü zihnimize kazıdığı başroldeki Maya Vanderbeque'in oyunculuktan öte bir doğallık taşıyan performansı yürek yaralıyor. Wandel, filminde konuştukları kadarını, hatta belki daha fazlasını konuşmadığı anlarıyla ifade etme becerisi gösteren yeni bir sinemacı. Henüz bu ilk filmiyle başka film ve yönetmenleri anımsatsa da sonraki filmleriyle nasıl bir yol izleyeceği belli olmayan, bu belirsizliği de çekici hale getiren bir yönetmen olarak iyi bir başlangıç yapıyor.