Yönetmen: Kim Yong-hoon-I
29 Aralık 2020 Salı
Beasts That Cling To The Straw (2020)
Yönetmen: Kim Yong-hoon-I
21 Aralık 2020 Pazartesi
Druk (2020)
11 Aralık 2020 Cuma
Sound Of Metal (2019)
3 Aralık 2020 Perşembe
Last Chance Harvey (2008)
New York'lu Harvey Shine, bir jingle yazarı olarak çıkmaza girmiş işini kaybetme noktasındadır. Patronundan son bir şans koparmıştır. Önce haftasonunda Londra'ya kızının düğününe gidecek ve pazartesi günü önemli bir toplantı için geri dönecektir. Kızının kilisede yürümek için üvey babasını seçtiğini öğrendiğinde yıkılmış bir halde, düğün yemeğine kalmadan havaalanına geri döner. Fakat uçağı da kaçırmıştır, böylelikle işini devam ettirme şansını da. Bunca sıkıntı arasında havaalanında bir kadeh içki içerken, onun hayatını derinden etkileyecek bir sürprizle karşılaşacaktır. Bu sürpriz 40'lı yaşlarında, duygusal ve bir onun kadar bir ilişkiye ihtiyacı olan bir kadındır.
Joel Hopkins adındaki İngiliz yönetmenin ikinci senaryo ve yönetmenlik çalışması olan Last Chance Harvey, rol kuşanmaktaki ustalıklarıyla bilinen Dustin Hoffman ve Emma Thompson’ın varlıklarıyla kamufle olmuş ve bu sayede pek çok aksayan yönünü bu isimlerin gölgesine saklamış bir film. Artık bir yaştan sonra kendilerini zıpkın yemiş orkinosa çeviremeyecek aşk duygusundan hayli uzak kalmış iki insanın giriş, gelişme, sorun, sonuç çizgisinden sapmamaya çalışan kontrollü romantizmi, türün sıkmadan izlenen örnekleri arasına girebilir. Lakin en obur romantik komedi müdavimleri bile mutlaka bir şeylerin eksikliğini hissedecektir. 2006 tarihli Stranger Than Fiction’da hiç aynı karede yer almadıkları ve karşılıklı oynamadıkları halde bile bana göre etkili bir kimya yaratmış Hoffman-Thompson ikilisi, bu film için hem sorun, hem de değil. Varlıkları böyle bir yapım için çok fazla. Fakat sanılmasın ki, burada sinema tarihine kazınacak performanslar izliyoruz. Sadece güven telkin ediyorlar. Sevimliler, sempatikler, filmdeki karakterleri gereği naifler. Geri kalanına Joel Hopkins farkında olmadan fazla izin vermiyor ne yazık ki.
Böylesi olumsuz şartlar dışında yalnızlıklarına bir şekilde inandığımız Harvey ve Kate’in sempatikliğine sığınıyoruz. Orada da uydurma bir “sözünde duramama” vakası ile “sorun” kısmı apar topar halledildikten sonra geriye mutlu son kalıyor. Onu yazmak için de senaryo doktoru olmak gerekmiyor. Last Chance Harvey, türün pek çok klişesini kanatları altına almasına rağmen bir türlü doygunluk hissi yaratmayan, tek albenisi Hoffman-Thompson ikilisi olan, onların da şöyle geçerken uğradıkları bir filmmiş izlenimi yaratan oyunlarıyla sıkıcılaşan basit bir film olarak kalıyor bana göre.
29 Kasım 2020 Pazar
Los Cronocrímenes (2007)
20 Kasım 2020 Cuma
El otro hermano (2017)
11 Kasım 2020 Çarşamba
Art Of Fighting (2006)
Yönetmen: Han-sol Shin
Oyuncular: Yun-shik Baek, Hyun-kyoon Lee, Yeo-jin Choi, Eung-su Kim
Senaryo: Dong-hyun Min, Han-sol Shin
Güney Kore’deki bir meslek lisesinde öğrenci olan Byung-tae, okuldaki serserilerden dayak yemekten nevri dönmüş bir halde kendisine dövüşmeyi öğretecek bir usta aramaktadır. Boşa giden birkaç deneyimin ardından, nereden nasıl geldiği belli olmayan orta yaşlı, gizemli bir adam olan Oh Man-su’nun bir vukuatına şahit olunca aradığı ustayı bulduğuna inanır. “Bana dövüşmeyi öğret” şeklinde adama musallat olur. Israrlardan bunalan ve yediği dayaklardan ötürü biraz da ona acımaya başlayan Oh Man-su, Byung-tae’ye hayata uyarlanmış bazı teknikleri gram gram vermeye başlar. Kulağa Karate Kid gibi geliyor olsa da, hiç mi hiç sevmediğim Karate Kid’den haliyle daha çiğ bir şiddet ve Kore’ye özgü mizah soslu dram anlayışı ile işlenmiş, gıcır gıcır bir usta-çırak filmi Art Of Fighting.
Art Of Fighting, son zamanlarda izlediğim en şık jeneriklerden biriyle başlıyor. Babası polis olan Byung-tae’nin okulda yediği sopalara içerliyoruz. Usta rolündeki Baek Yun-shik’in filme dahil olmasıyla filmin öğreten adam ve oğlu seyrinde gitmesi beklenirken, yazıp yönettiği ilk filmiyle yönetmen Han-sol Shin bunu daha sterilize bir üslupla, usta-çırak didaktizminden farklı ele alıyor. Yun-shik ustanın verdiği tüyolar, Karate Kid’in tonton Miyagi Usta’sı Pat Morita’nın (toprağı bol olsun) talimatlarına temelde benziyor. Duvar boyama ile çamaşır sıkma benzeşmesinden farklı olarak Yun-shik, çubuklarla sinek yakalama ya da içler acısı kartal duruşu/vuruşu saçmalıklarına prim vermiyor. Onun öğütleri Miyagi’ninkiler kadar elit ama bir o kadar da sokağa ait. Her ikisi de çekirgelerine bu teknikleri savunma amaçlı kullanmalarını öğütlese de, etrafta bu kadar kaşınan olduktan sonra pratik kaçınılmaz oluyor. Her ustada olduğu gibi Miyagi’de de kavganın bir etiği vardı. Onun, kimi deneysel, kimi bu etikten gelme öğretileri Ralph Macchio zavallısını 80’lerin o taşkın Amerikan abartısıyla karate şampiyonu yapmıştı. Hatta Karate Kid II’de yine bu Macchio’dan bir aksiyon kahramanı olabileceğine inanmamızı beklediler. 80’ler biraz da böyleydi işte.. Ama bu konseptin 2000’e yansıyan ve Amerikan olmayan bir çağdaşı, 2000’ler perspektifimizin ne yönde olduğunun ipuçlarını verebilir. Bana bu perspektifi sunan, adı geçen iki film değil, daha genel bir bakış:
2000 gerçekliği, 80’in şimdi bize ucube gelen yapmacık taraflarının ipliğini pazara çıkarmayı çok iyi beceriyor. Ama 2000, 80’e nefret duymuyor, onu yok saymıyor. Sadece onunla biraz maytap geçiyor ve kendi gerçekliğini ispatlamak için onu koz olarak elinde tutuyor. 80’lerin sadık hayranları, çoğunlukla Amerika’nın dayattığı bazı saçmalıkları, gerçekmişçesine sindiriyorlar. Daha da ilerisi, bu sindirim bir yaşam biçimi haline geliyor. Ve 2000’lere uyum sağladığını zanneden bu sindirimciler, birlikte sinema, tiyatro, lokanta, cadde, sokak, forum ortamını bile paylaşmak istemeyeceğiniz toplum bireyleri olup çıkıyorlar. Neyi sevdiklerini biliyorlar, ama neden sevdiklerini bilmiyorlar. Bilseler de anlatamıyorlar. Çünkü 80’lerin, o yılları yaşayan herkese yüklediği virüse karşı bir anti-virüs geliştirememişler. Bu, okuyarak, dinleyerek ve izleyerek elde edilen bir anti-virüs çünkü.
Art Of Fighting’in ustası Yun-shik ise 80’ler parodisi Miyagi’nin, 2000’lerin katı gerçekliğinin parodi versiyonu. Muhtemelen karanlık işler tezgahından geçmiş, içkisi sigarası olan, yellenen, su tabancasıyla etrafındakileri ıslatan, kapılardan süt çalan, kavgada ahlak olmadığını savunan tam bir “freak”.. Onun öğretilerini uygulayan Byung-tae ise bu adil görünen ahlaksızlığı, sportif bir başarı amacı gütmeksizin hayatına uygulamayı kısmen de olsa başarıyor. Hiç olmazsa kavganın ahlaksızlığından, özgüvenini kazanmak adına faydalanıyor. Bu sapına kadar gerçek öğretinin bize öğrettiği de, sapına kadar hayata dair.. Rakibin ellerinden bastırıp, öne düşen başına attığımız kafa darbesinin durduğu yer ile, kartal vuruşunun durduğu yer, acı gerçek ve komik hayal gibi.













