30 Ekim 2007 Salı

Was nützt die Liebe in Gedanken (Love In Thoughts) (2004)


Yönetmen: Achim von Borries
Oyuncular: Daniel Brühl, August Diehl, Anna Maria Mühe, Jana Pallaske, Thure Lindhardt
Senaryo: Hendrik Handloegten, Annette Hess, Alexander Pfeuffer, Achim von Borries
Müzik: Thomas Feiner
 
1927 Almanya’sında genç bir şair olan Paul Krantz ve zengin bir aileden gelen Günther Scheller okul arkadaşı ve aynı zamanda çok iyi dostturlar. Günther, Paul’ü ailesinin Berlin dışındaki doğayla iç içe yazlıklarına davet eder. Daha önce Günther’in güzel kızkardeşi Hilde ile tanışmış ve çok etkilenmiş olan Paul, onu yeniden görmek umuduyla yazlığa gider. Hilde de oradadır. Paul ve Günther, kendi aralarında belirledikleri kuralları ve aşk odaklı ilkeleri bulunan bir “İntihar Kulübü” kurarlar. Orada kaldıkları günün ertesinde yazlık evlerinin bahçesinde bir parti vermeye karar verirler. Bu parti pek çoğu için unutulmaz anılara sebep olacağı gibi, sonrasında da telafisi mümkün olmayan yaralara yol açacaktır.

Cümle çevirisi “düşüncelerdeki aşk neye yarar?”, İngilizce adı Love In Thoughts olan Was nützt die Liebe in Gedanken, savaşın gölgesinde sürmesine rağmen daha çok o gölgenin serinliğinde seyreden, karmaşık olduğu kadar, potansiyel sertliğini kırılganlığıyla çok ince biçimde törpülemiş küçük aşk hikayelerine sahip bir gençlik filmi. Açılışta günümüz Alman sinemasının en popüler isimlerinden olan Daniel Brühl’ün canlandırdığı Paul Krantz’ın sorguya götürülme sahnesi filmi mesaj kaygılı politik bir dram sanmamıza yol açabiliyor. Ancak sorgudan da anlaşılacağı gibi detayları vermeden elim bir şekilde sonuçlandığını anladığımız bir takım olaylar zincirini geri dönüşle izlemeye başlıyoruz.
 
Savaş ve politika kavramlarına sadece bir iki noktada değinen ve bunu hemen hemen hiç hissettirmeden yapan filmin esas meselesi savaş, burjuvazi, idealizm, sanat ve en önemlisi cinsel bunalım içinde sıkışmış görünen, bu çıkmaz içinde aşkı ve cinselliği arayan beş gencin birbirleriyle olan gerilimli, ama özünde yaralanmış ilişkileri diyebiliriz. Hepsi hakkında kolektif çıkarımlarda bulunmamızı sağlayabileceği gibi, özellikle bireyler üzerine yoğunlaşarak da incelenmesini mümkün kılan güçlü bir omurgaya sahip olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Paul ve Günther’in yakın dostluğu ekseninde gelişen yan karakterlerin, daha sonra bir bütünün parçaları olduklarını hissettirmeleri dikkate alındığında, yönetmen Achim von Borries’in eser uyarlamalarında sıkça düşülen monotonluğa kapılmadığı gözleniyor. İşçi sınıfına ait Paul ile burjuva Günther’in sınıf önyargılarından uzak dostlukları, sevgiye aç yüreklerinin ve gençlik ateşlerinin de verdiği heyecanla onları kendi aralarında aşk temelli bir İntihar Kulübü kurmaya kadar götürüyor. Yasaları, idealleri ve hırsı olan bir kulüp.
 
 
İşbu yönetmelik ile İntihar Kulübü'nün yasalarını belirliyoruz.
Üyeleri; Paul Krantz ile Günther Scheller'dir.
Madde 1: Bu intihar kulübünün adı Fehou'dur.
Madde 2: Âşk, uğruna ölmeye hazır olduğumuz tek nedendir.
Madde 3: Âşk, uğruna öldüreceğimiz tek nedendir.
Bu nedenle bir kere daha âşkı hissedemeyeceğimizi anladığımızda hayatımıza son vereceğimize yemin ederiz. Ve âşkı bizden çalanları da yanımızda götüreceğiz.

Paul ve Günther’in yakın dostluğu, Paul’ün Günther’in kızkardeşi Hilde’ye olan aşkını etkilemiyor. Paul’ün Günther’den gizleme gereği duymadığı, Günther’in de bundan rahatsızlık duymadığı, hatta Hilde ile ilgili tüyolar bile verdiği bu aşk, şartlara rağmen Paul için imkansız bir noktada aslında. Paul, daha önce cinselliği tatmamış bir genç olarak, kontrollü bir tutku, şiirsel bir hevesle seviyor Hilde’yi. Oysa ayran gönüllü, maymun iştahlı, bir film noir kadrosuna famme fatale kontenjanından doğrudan katılabilecek denli kalp kırıcı Hilde, kendisinin de itiraf ettiği üzere tek bir erkeğe saplanıp kalacak bir yapıya sahip değil. Başlangıçta Paul gibi düzgün ve hem duygusal, hem cinsel yönden saf kalmış bir erkeğe kişiliği gereği fareyle oynayan kedi kisvesiyle yaklaşıyor. Hilde, Paul’e tamamen ilgisiz değil. Ancak onun karakterinde bir kadın, Paul’ün ve diğer erkeklerin kendisine olan tutkusundan beslenen, sevmekten çok sevilmeye aşık bir Venüs edasında. Yaşadığı burjuva hayatının da bunda payı büyük. Öyle ki, şiirsel güzelliği ile etrafındaki tüm hemcinslerini ekarte ettiği gibi, varlıklı bir soyun efradı olarak erkekleri de “kullan at” eşyası olarak görmesi kaçınılmaz. İstediğini elde edeceğinden hiç kuşkusu olmayan, zaten ağabeyi Günther’in de söylediği gibi hiç de teorik olmayan, proletaryayı seven bir kadın Hilde.. Bunu belki de en istikrarlı gönül eğlencesi olan mutfak işçisi Hans ile olan ilişkisinden anlıyoruz. Dolayısıyla burjuvazi karşısında gariban kalan Paul’ün Hilde ile şansı da var denebilir. Hilde de bunun farkında. Ama dediğimiz gibi, gücünü sevilmenin şımarıklığından alan Hilde için, Paul’ün platonik ürkekliği bile kafi geliyor. Kısaca Paul’ün romantizmi ne kadar Hilde’ye fazla geliyorsa, Hilde’nin uçarılığı da Paul’e o kadar fazla geliyor.


Günther ve Hilde’nin ağabey-kardeş ilişkisi, 2003 Bernardo Bertolucci filmi The Dreamers’daki Theo ve Isabelle’in ilişkisini anımsatıyor. Burjuvazinin kendilerine bahşettiği cinsel özgürlüğü doyasıya yaşayan ikiliden Günther’in eşcinselliğine karşın gerçek aşkı bu tercihte arama istikrarı ile, Hilde’nin erkekleri parmağında oynatma hevesi her ne kadar farklılık gösterse de, ikisinin de cinsel tercihlerinin hayati bir ortak noktası mevcut. O da hem Günther’in eşcinsel tutkusuna, hem de Hilde’nin sevdiği proletarya konumu yanında havalı bir şımarıklığa sahip olan mutfak işçisi Hans.. Biseksüel hoyratlığıyla Günther ve Hilde’nin cinsel açlıklarını karşılayan, tutku ile boş vakit eğlencesi arasındaki sınırda gezinen bir seks oyuncağı.. Bu karışık üçlü arasında cinsel manada kendine bir yer bulamayan bakir Paul, Hilde’ye olan aşkını romantik sınırlar dahilinde açığa vuramayacağını anladığında tüm savunma silahlarını kaybediyor.
 
İşte tam bu noktada Hilde kadar güzel, alımlı ve özgür olmadığının farkında olan, saf fakat her normal gencin yaşamaktan kaçamayacağı cinsel yoğunluğa sahip olan Elli ile Paul’ün yollarının kesişmesi kaçınılmaz oluyor. Paul’e karşı ilgisini gizlemeyen Elli, Hilde’nin kör ettiği Paul için kendini sunduğunda, artık savunmasız kalmış, belki de aşka ve cinselliğe her zaman savunmasız olan Paul’ün hamlesi de gayet normal oluyor. Bir anlamda hem Paul hem de Elli, Hilde’nin gölgesinden kısa süre de olsa kurtulup, filmin bizi ilişkilere yabancılaştıran omurgasından bir nebze uzaklaştırmayı başaran bir kaçamak yaşıyorlar.

Tüm bu ilişkilere, filmin çoğunun geçtiği yaz evindeki parti gecesinde tanık oluyor olmamız, filmin anlatım gücünü kanıtlıyor. İçkinin su gibi aktığı, şarkıların söylenip, dansların edildiği, gençlerin birbirlerine temsil ettikleri cinsel kimlikleri kişilikleriyle harmanladıkları bu gece, tahmin edileceğinin aksine kasvetli ve gerilimli bir atmosferde, sessiz sakin biçimde yaşanıyor. Fakat bu gecenin sabahında şehirdeki evlerinde yaşananlar, yönetmen Achim von Borries’in özenle bizi hazırladığı olacakların bilinmezliğine götürdükçe, gerçek olaylara dayalı bu hikayenin trajik sonuna da kavuşmamız o derece çarpıcı olabiliyor. Akşamdan kalma kör bir sabaha uyanmak ve o sabahı cezalandırmak gibi bir duygunun yakanıza yapışması gayet mümkün.
 

Filmin kişilik yelpazesini genç oyuncuların başarılı performansları ile yüzümüze salladıkça, gençlerin birlikte sabahladıkları yaz evinin koyu serinliği yüzümüze vuruyor adeta. Paul Krantz’ı canlandıran Daniel Brühl, Günther rolüyle belki de filmin en tekinsiz yüzüne ve oyununa sahip August Diehl, Hilde olarak izlediğimiz ve yakın zamanda yitirdiğimiz usta aktör Ulrich Mühe’nin kızı Anna Maria Mühe, Elli rolüyle Jana Pallaske, Hans rolüyle de beklenen Sean Penn filmi Into The Wild’ın kadrosunda da bulunan Thure Lindhardt, yukarıda saydığımız aşkın, tutkunun ve cinselliğin türlü hallerini cesur performanslarla izleyene aktarıyorlar. Oyuncu ve görüntü yönetimiyle insan doğasından ve doğa manzaralarından çok güzel planlar çıkarmış, müziğiyle hikayenin yoğunluğunu ve belirsizliğini daha da koyultmuş güçlü bir film Love In Thoughts.

27 Ekim 2007 Cumartesi

Little Miss Sunshine (2006)


Yönetmen: Jonathan Dayton, Valerie Faris
Oyuncular: Greg Kinnear, Toni Collette, Steve Carell, Alan Arkin, Abigail Breslin, Paul Dano
Senaryo: Michael Arndt
Müzik: Mychael Danna, DeVotchKa
 
Hoover ailesi, herbiri farklı aile birayleri ve takıntılarıyla normal bir Amerikan ailesidir. Kendisini takıntı derecesinde başarıya endekslemiş baba Richard, aile düzenini korumaya sağlayan anne Sheryl, savaş pilotu olana dek konuşma orucu tutan Nietzche hayranı ağabey Dwayne, küfürbaz, başına buyruk büyükbaba, iş ve özel hayatında hayalkırıklığı yaşayarak intihar girişiminde bulunmuş eşcinsel Frank Dayı ve Little Miss Sunshine güzellik yarışmasına katılma hakkı kazanmasıyla çılgına dönen dünya tatlısı, biraz kilolu ve zeki Olive.. Olive'in bu hayalini gerçekleştirmek için tüm aile külüstür sarı minübüslerine atlayıp Kaliforniya'ya doğru yola çıkarlar. Bu yolculuk sırasında yaşadıkları onları biraz daha birbirlerine yaklaştıracak, sürprizlerle dolu bir deneyim geçirmelerini sağlayacaktır.
 
Kazanmak, kaybetmek... Kazananlar, kaybedenler... Hayatımızda kazandığımız şeyleri, kaybettiklerimizle kıyasladığımızda nedense hiç tatmin olmayız. Pek bir şey kazanmadım ama çok şey kaybettim deriz. İnsanoğlunun doyumsuzluğu akıl almaz boyutlardadır. Dünyaları verseniz yaranamazsınız. Kazandıkları değil, kaybettikleri ön plandadır. Kazandığına veya sahip olduklarına şükretmek yerine, kaybettikleriyle duygu sömürüsü yaparak daha çok kazanmanın yollarını eşeler. Kendi kazandığı yetmezmiş gibi, başkalarının kazanmasından da zevk alır hale gelmiştir ki bunun altında da doğrudan veya dolaylı olarak kendi çıkarı yatmaktadır. Kazananların karşısındaki kaybedenleri umursamaksızın, iki tarafın mücadelesiden bencilce haz duyar. Böylece bireysel kazanma duygusu, kitlesel hatta ulusal bir hal almış olur. Spor müsabakaları bunun bir örneği. Hem bireysel, hem takım olarak kazanmanın sağladığı mutluluk tadına doyulmaz bir duygudur. Kendi kazandığı bir yana, başkalarının kazançlarından nemalanıp günü kurtarsa da, kendi gerçeğine geri dönmek zorundadır. Çünkü başkalarının kazandığı paranın, şanın, şöhretin, itibarın, yarışmanın, maçın ona verdiği geçici rahatlık, yerini gerçek dünyanın soğuk ve yağışlı iklimine bırakacaktır.

Güzellik yarışmaları, belki de yarışmaların en anlamsızı. Eline bir sihirli değnek verildiğinde ilk işinin dünya barışına katkıda bulunmak olduğunu söyleyen, sülün gibi salına salına yürüyerek, bel kırarak, göz süzerek yarışan ve hatta bu sayede para kazanan, bir avuç jürinin insafına kalan kaderleriyle oynanmasına izin veren bu güzel kızların kazanma anlayışları aslında insan evladının kazanma oburluğunun geldiği en çarpıcı noktalardan biridir. Güzel bir yüzü ve fiziği aptalca bir yarışma ile tescilleme ihtiyacı, genlerden gelen o kazanımı kayıp haline getirmiyor mu? İşte Little Miss Sunshine, 7 yaşındaki dünya güzeli küçük Olive’in (Abigail Breslin) hayatında yaşayacağı en etkili kazanım deneyimine yaptığı yolculuğu anlatan bir film.


Red Hot Chili Peppers, REM, Smashing Pumpkins, Janet Jackson gibi müzisyenlerin çeşitli kliplerinde imzaları bulunan Jonathan Dayton ve Valerie Faris çiftinin yönettiği Little Miss Sunshine, Olive’in katılacağı minikler güzellik yarışmasının adı.. Michale Arndt’ın yazdığı hikayede küçük Olive’den ibaret değil. Filmin açılışında kısa kısa gördüğümüz aile fertleri, bizi nasıl bir filmin beklediğinin sinyallerini veriyor. İnsanı heyecanlandıran sinyaller bunlar. Ailenin babası Richard (Greg Kinnear), hani şu bilgelikler yumurtlayan kişisel gelişim kitaplarından birinin yazarı. Onun kitabı 9 adımda kazanmanın sırlarını veriyor. Zaten onun kazanmakla ilgili kurduğu cümleler, sadece kendi ailesine değil, izleyene de sıkıcı gelmeye başlıyor:

“Hepimizin varlığının derinlerinde uyanmayı bekleyen bir kazanan vardır.”
“Kaybedenler kendinden vazgeçmiş insanlardır.”
“Şans, kaybedenler tarafından başarısızlıklara verilmiş bir isimdir.”
“Özür dilemek zayıflık belirtisidir.”
“İğneleme, kaybedenlerin sığınağıdır.”
“İğneleme, kaybedenlerin kazananları kendi seviyelerine çekme çabasıdır.”


Zaten kişisel gelişim kitaplarının bir çoğu da buna benzer sloganlardan beslenen, 8-10-20 maddeyle hayatın sırrını verdiğini sanan ukalalıklarla doludur. Sigarayı bırakmanın, zayıflamanın, kilo almanın, iş dünyasında tutunmanın veya Kemal Sunal’ın Dokunmayım Şabanıma filmindeki gibi kız tavlamanın maddeler halinde sunulması, bu kitapların yazarları ve yayımcıları tarafından ne tür bir haz içeriyor acaba? Sorsanız onlar bunu para için değil, “kaybedenlere” yardımcı olmak için yapıyorlardır. Kaybedenlerin sırtından para kazanmak, para icat olduğundan bu yana düzenli olarak yapılan bir faaliyettir zira.


Yarışmaya katılacak kızına ve intiharın eşiğinden dönen Proust uzmanı eşcinsel kayınbiraderi Frank’e (Steve Carell) yukarıdaki cümleleri söyleyip duran Richard, sarı bir minibüse doldurduğu ailesiyle yarışmanın yapılacağı şehre doğru yola çıkar. Ne olursa olsun kendine destek çıkan eşi Sheryl (Toni Collette), edepsiz dede (Alan Arkin), Nietzche hayranı olan, savaş pilotu olmak isteyen, ailesini sevmeyen ve onlarla yazı yazarak iletişim kuran sorunlu büyük çocuk Dwayne (Paul Dano) ile 6 kişilik tuhaf bir yolculuk başlar. Hani yol filminin klasik özelliklerinden biridir. Kilometreler ilerledikçe kesik yol çizgileri sorunları delik deşik eder, yolda yaşananlar, yolda konuşulanlar, yolda karşılaşılanlar yolculara farklı pencere kenarı bakış açıları sağlar. Uzun yolun sağladığı zoraki beraberlikler, bir de bakmışız ki beraberinde hoşgörüyü, itirafları, birlik-beraberliği, samimiyeti de getirmiş. Little Miss Sunshine’ın aynı minibüse binmiş 6 karakterinin kan bağından başka ortak noktaları bulunmaması, bizi çok katmanlı bir yol hikayesine davet ediyor gibi görünüyor.

Filmin en büyük şansı bir kere oyuncu kadrosu. Çok fazla yükselen performansları olmamasına rağmen Alan Arkin, Steve Carell ve gerek oyunculuk, gerekse kadın olarak beğendiğim Toni Collette gibi artistlere kayıtsız kalmak zor. Kinnear ile genç oyuncular Paul Dano ve Abigail Breslin’in ikna kabiliyetlerinde de sorun yok. Bu kimyanın birleşimi, iletişim kopukluğu yaşayan aile bireylerinin soğuk atmosferini vermekte pek sıkıntı yaşamıyor aslında. Ama yönetimden ziyade, yazım kaynaklı bazı arızalar da yok değil. Mesela başlangıçta baba Richard’ın kızının dondurma yemesine karşı çıkmasından, finaldeki hoşgörüsüne uzanan halkanın zincirlerinde eksiklikler var. Belki yol ve yolda yaşadıkları onu bu noktaya getiriyor. Belki de baştaki “kazanma” takıntısının ve kendi ilkelerinin yersiz oluşunu yüzüne vuracak bir olay veya itiraf yaşamamasıdır buna sebep.. Yine de Richard’ın aile reisi oluşundaki ölçülü pozisyon korunmuş denebilir. Porno dergi okuyan, torununa kızlarla yatmasını salık veren dede karakterine, tutarsızlığına rağmen tadımlık bir geçiş layık görülmüş.


Upuzun tasvirleriyle meşhur Marcel Proust uzmanı eşcinsel Frank ise başka bir muamma. Film boyunca sakin, olgun ve makul bir profil çizen Frank’in bir gönül ilişkisi yüzünden intihara kalkışmış olabileceği fikri biraz ciddiyetten uzak gözüküyor. Hele benzin istasyonundaki “tesadüfün böylesi” durum, Frank’e olmasa da, filme olan samimiyeti sorgulatıyor. Niye Frank’in samimiyetini sorgulatmıyor derseniz, onun cevabı Steve Carell’in sevimli-bunalım kompozisyonundaki başarısından kaynaklanıyor. Bir de neden Nietzche hayranı olduğunu ve neden savaş pilotu olmak istediğini anlayamadığımız tipik Amerikan ergeni Dwayne üzerinden daha yapıcı bir dram çıkabilirmiş diye düşünmeden edemiyor insan.. Anne Sheryl ise Collette sayesinde öyküdeki varlığının çizgilerini çoktan çizmiş ama ailesiyle dans bile etmiyor nedense.

Çocuk güzellik yarışması ambiyansını çok iyi yakalayan film, o eğlenceli gibi görünen ortamdaki makyajlı ve sözde bakımlı yarışmacı küçük kızların büyümüş de büyümüş görüntüleriyle amaçladığı etkiyi uyandırıyor. Hele de değil küçük kızınızı, hamsterinizi bile emanet etmeye korkacağınız bir yarışma sunucusuyla, bu yarışmaların toplumsal ironisine çok ustaca dikkat çekiyor. Tüm bunlara rağmen Little Miss Sunshine’ı film olarak tıpkı afişi gibi anlatmak da mümkün: İçinde 6 iyi oyuncunun ve aslında çok daha katmanlı 6 hayali karakterin bulunduğu, ama arkasından itilmeye ihtiyacı olan sarı bir “loser” minibüs. Ama Abigail’e “gerçek kaybeden, kazanamamaktan korkandır, onlar denemez bile” şeklinde cesaret veren dedenin söylediği üzere, onlar deniyorlar. Hem de iyi deniyorlar.

23 Ekim 2007 Salı

The Prestige (2006)


Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Christian Bale, Hugh Jackman, Michael Caine, Scarlett Johansson, David Bowie, Piper Perabo, Andy Serkis
Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan
Müzik: David Julyan

Rupert Angier (Hugh Jackman) ve Alfred Borden (Christian Bale), genç yaşlarda karşılaştıkları ilk andan itibaren dostça bir rekabetin içinde yer alan iki sihirbazdır. Zaman içinde gelişen yetenekleri ile birlikte aralarındaki rekabet de büyür. Biri alışılmadık ve ilginç olan bir gösteri yaptıktan sonra diğerinin bu ilüzyondaki sırları keşfetmek için giriştiği çaba şeklinde yıllarca devam eden bu rekabet, bir noktadan sonra hiç beklenmedik yerlere varacak ve çevrelerindeki herkes dahil kendilerini de büyük bir tehlikenin içine atacaktır.

Bir sihir hilesi üç aşamadan oluşur. Vaat bölümünde sihirbaz seyirciye bir nesne gösterir. İkinci aşama Dönüşüm. Burada sihirbaz bu sıradan nesneyi alışılmadık bir şekilde sıra dışı bir hale dönüştürür. Son bölüm olan Prestij’de ise beklenmedik ve şok edici bir biçimde gösterisini bitirir. Filmle ilgili okuduğum hemen her yazı Michael Caine’in The Prestige’in girişindeki bu anlatımı ile başlıyor. Uyarlanan kitabın yazarı Christopher Priest’e bile “keşke ben de romana böyle giriş yapsaydım” dedirten bu açılış, Christopher Nolan ve kardeşi Jonathan Nolan’ın romanı senaryolaştırmadaki ustalığının birinci dakika golü. Bu üç aşama, tek bir gösteri için geçerliyse, bizim tanıdığımız Nolan kesinlikle bu sıralama ile oynayacaktı. Zira yine öyle yapıyor. Ama bu öyle riskli bir girişim ki, ancak usta bir sihirbaz çaktırmadan, el çabukluğu marifet ile bu karışımı lezzetli bir hale getirebilir. Jonathan’ın kısa hikayesi Memento’yu senaryo haline getirip yöneten Christopher Nolan, Memento gibi benzersiz bir kokteyl ile elde ettiği karışımın formülü yanında başka formüllere de sahip olduğunu göstererek, bir sihirbazın bir sonraki hamlesinin belirsiz çekiciliğiyle farklı işlere imza atıyor. Viktorya dönemi İngiltere’sinde geçen filmde görünen, görünmeyen sihirbazlar var. Görünmeyen Edison gibi bir deha ile, David Bowie’nin ağızları bir karış açık bırakan cool görünümü ve kendini o konuma yakıştıran dengeli oyunu ile iyi ki de görünen Nikola Tesla gibi bir bilim adamı bile belli açılardan sihirbaz sayılırlar. Eldeki gerçeklerden hayal bile edilemeyecek ölçüde başka gerçeklere ulaşmışlardı. Ama The Prestige bittiğinde bu gösterinin en büyük sihirbazının Nolan olduğunu anlamamız gecikmiyor.

2006 yılında sinemada sihirbazlar fırtınası esti. Bana göre Paul Giamatti’den başka elle tutulur bir yanı olmayan The Illusionist’in klişelerle örülü bunaltıcılığının ardından sihirbazlara ve ilüzyon gösterilerine hak ettikleri prestijin sağlanması gerekiyordu. (Tıpkı yavan Joel Schumaher Batman’inin yıllar sonra Nolan Batman’i ile kazandığı prestij gibi.) Çünkü bu insanlar görünene daha yakından bakmamızı istiyorlardı. Gözü, kulağı, beyini bir faaliyete zorlayan, kurnaz zekalar ürünü ilüzyonların sırrını çözebilmemiz için bize kibarca meydan okuyorlardı. Görünenin arka planında olup bitenler bu mesleğin temeliydi zaten. Onların yaptığı, bilim ve teknikten beslenen, kimi zaman sanat sınırına dayanan bir parodiydi. O sınırı geçer mi bilmem, anlamam. Felsefi açıdan görünenin ötesine geçme olgusu ile, bakkaldan alınabilecek birkaç parçanın yardımıyla görünenin ötesine geçme yöntemi arasında bir nüans. Bir tablodan okunan fiziki, felsefi, edebi önermelerin çıkış noktası olan sulu boyayla yumurta akının karıştırılmışlığı. Ne sihir, ne keramet!


Sondan başlayıp başa dönen, aralarda Nolan anlatım üslubu ile kritik duraklara uğrayan, buna rağmen usta işi bir kronoloji tutturan The Prestige, trajediyle sonuçlanan bir gösterinin ardından, ümit vadeden yeni yetme iki sihirbazın yıllara yayılan sert rekabeti ekseninde ilerleyen harikulade bir macera. Birbirlerini çok iyi etüd eden (veya öyle zanneden) Alfred Borden (Christian Bale) ve Robert Angier (Hugh Jackman)’in inişli çıkışlı inat, hırs ve prestij mücadelesinde centilmenlik veya hoşgörü yok. Fakat Borden’in bulduğu bir numara fitili ateşliyor, ortalığı daha da ısıtıyor. Yönetmen Christopher Nolan, esas sihirbazlığını Memento ile kanıtlamış, yıllar sonra bile sihirini koruyacak bir numara bulmuştu. Insomnia ve Batman Begins gibi görünenin karanlık tarafıyla haşir neşir olan filmlerin ardından The Prestige’de ise bağlı olduğu roman gereği tüm sırlarını ifşa eden ve gücünü bu ifşalardan devşiren bir gizemin anahtarlarıyla türlü kapılar kilitliyor ve açıyor. Borden ve Angier’in birbirlerine olan nefretleri kimi yüklemeler sayesinde belli bir iyi-kötü ayrımı ile belirginleştirilse de seyirciyi gel-gitlerden alıkoymuyor. Bazen Borden’i, bazen Angier’ı mazur ve mağdur gösteren, ama yol aldıkça tarafını kesinleştiren bir film. İki farklı sihirbazın güç kavgasına girişmeye başlamalarıyla vaatte bulunuyor, bu iki baş karakterini özlerine sadık kalmak kaydıyla dönüşüme uğratıyor ve son aşamada kibar bir hamleyle iki eliyle tuttuğu tülü ekranın önünden çekerek prestijini teslim ediyor. Şoku atlattıktan sonra alkışlamak veya yuhalamak bize kalıyor.

Bale ve Jackman kanlı bıçaklı ama aynı zamanda daha derinlerde birbirlerinin numaralarını ve bir sonraki hamlelerini öğrenmeyi saplantı haline getirecek kadar da zekalarına değer veren iki eski dostu canlandırmada çok başarılılar. İnatlaşmaları, tutkuları, zayıflık ve kurnazlıkları belli bir noktaya kadar burun buruna gitse de, Borden’ın “Yer Değiştiren Adam” numarasının muazzam gizeminin bir türlü çözülemeyişi onu öne çıkarıyor. Bu müthiş sırrın ardında yatan kaya gibi güçlü dramatik veriler, Angier’ın bu sırrı bilmeden kendine uyarladığı aynı numaranın farklı sonuçları kadar çarpıcı. Fakat Angier’ın fantastik çözümü ile Borden’ın insani çözümü arasında kurulan güç dengesi, The Prestige’in film boyunca çekilmiş olan kılıçlarının görkemli bir şekilde kınına sokulması ile bozuluyor. Denge yeterince adil. Bir sihirbaz tüm hayatını mesleğine adayabilir. Ama Borden ve Angier’ın hayatlarını tek bir gösteriye adamaları, üstelik bu uğurda sihirbazlığın o bahsettiğimiz zerafetini şiddet ile değiş tokuş etmekten bile çekinmemeleri onları ayrı bir yere koyuyor. Vaatlerde bulunsalar, dönüşüm geçirseler de bu rekabette prestijin tek bir tarafa ait olması kaçınılmaz hale geliyor. Diğer bir bakışla, bulundukları vaatler ve geçirdikleri dönüşümler ilüzyonun parçaları gibi dursalar ya da resmen ilüzyon olsalar da, son kararı veren ve bu sayede prestij sağlayan gerçeğin ta kendisi oluyor.

Michael Caine, Scarlett Johansonn, David Bowie ve Andy Serkis’in yardımcı rolleri, Nolan’ın bütün filmlerinde görev almış görüntü yönetmeni Wally Pfister’ın sinematografisi, David Julyan’ın müzikleri, bu prestijli filmin kadrosuna yakışan düzeyde. The Prestige gizem yüklü şık havası, usta oyuncuları ile sürükleyici bir macera ve yıllar sonra bir klasik olarak anılacak kalitede.

4 Ekim 2007 Perşembe

Captivity (2007)

Yönetmen: Roland Joffé
Oyuncular: Elisha Cuthbert, Daniel Gillies, Pruitt Taylor Vince, Michael Harney, Laz Alonso
Senaryo: Larry Cohen, Joseph Tura
Müzik: Marco Beltrami

Ne ile karşılaşacağımı tahmin ederek, nasıl karşılaşacağımı merak ederek zahmet ettiğim filmin tek ve yegane sebebi İngiliz yönetmen Roland Joffé idi. Kendisi 80'li yıllarımda beni çok etkilemiş olan The Killing Fields ve The Mission filmlerini düpedüz yönetmiş olan adamdı. Arada birkaç filmini takip edemeyip, Gary Oldman için katlandığım, Nathaniel Hawthorne romanına ihanet eden The Scarlet Letter'dan memnun olmama durumuna düşmemle birlikte takibi bırakmıştım. Öyle böyle 2007'ye geldik. Elisha Cuthbert'in Paris Hilton misali bir "celebrity"yi canlandırdığı için mi bilinmez, kimliği belirsiz şahıs veya şahıslarca haklı olarak bir bodruma hapsedilmesiyle cereyan eden olayları konu edinen, sıradanlığı paçasından akan bir film izleyeceğim, The Scarlet Letter'a rağmen aklıma gelmezdi.. Meğer The Scarlet Letter ne güzel bir filmmiş! Diyeceğim o ki, bu adamın takip edilecek bir yanı kalmamış. Zaten yeni projesi de şu iki Rus güzelinden mürekkep müzik grubu TATU ile ilgili bir drama imiş. Paris Hilton'dan bir Ripley kırması yaratabileceğine inanan, yaşlılığın kendisine hiç yaramadığını düşündüğüm Joffé için uğurlar olsun diyor, neresinden tutsanız elinizde kalacak film için sabırlar diliyorum..

27 Eylül 2007 Perşembe

Once Were Warriors (1994)


Yönetmen: Lee Tamahori
Oyuncular: Rena Owen, Temuera Morrison, Mamaengaroa Kerr-Bell, Julian Arahanga, Taungaroa Emile, Cliff Curtis
Senaryo: Riwia Brown, Alan Duff
Müzik: Murray Grindlay, Murray McNabb

Beth
, beş çocuğu ve kocasıyla Yeni Zelanda'da bir gecekonduda yaşayan Maori kökenli, bir kadındır. 18 yıl önce Maori ailesinin evlenmesini istemediği kocası Jake iyice içkiye bulaşmış, çocuklarıyla ilgilenmeyen, Beth'e kötü davranan, onu acımasızca döven bir adamdır. Beş çocuklarından biri olan Nig bir çeteye katılmış, Boogie ise bir sosyal yardım kurumu tarafından götürülmüştür. Beth tüm sorunlarına rağmen aileyi bir arada tutmaya çabalarken tek yardımcısı hayatla ilgili umutlarına dört elle sarılan kızı Grace'dir. Yazar olmak isteyen Grace'in başına gelenler ailenin kaderini değiştirir ve Beth'in, geleneklerinde yatan gücü keşfetmeye zorlar.


Fiji ve Polinezya kökenli Maoriler, Yeni Zelanda yerlileridir. En bilinen özellikleri savaşçı, özgürlüklerine ve topraklarına düşkün olmalarıdır. Bu düşkünlük sayesinde Yeni Zelanda da onlar için tahsis edilen alanlara hiçbir yapı izni vermiyorlar, bu sayede de çevrenin doğal güzelliğinin korunmasında çok önemli bir rol oynuyorlar. Eskiden yarı çıplak yaşarlar, ilginç dövme ve makyajlar yaparlar, savaşa giderken kendilerini beyaza boyarlar, çok zor durumda kaldıklarında insan eti yerlerdi. Bu dehşet verici özellikleri yanında onurlarına düşkün olmaları, soylarını kötülüklere karşı savunma içgüdüleri ve zorda kalmadıkça vahşileşmemeleri yüzünden tarihçileri ikiye bölmüşlerdir. Maori kabilesine özgü Haka Dansı ise 1800’lü yıllarda ortaya çıkmış bir savaş dansıdır. Tam bir intikam ve meydan okuma dansı olan Haka, çatışmalardan önce rakip kabilelere gözdağı vermek için yapılırdı. Öyle ki, Maoriler günümüze kadar bu dansı taşımayı başarmışlar, tarihte girdikleri savaşlarda ve hatta spor müsabakalarında bile rakiplerini korkutmak için bu dansı sergilemişlerdi. Şimdilerde soyu tükenmekte olan Maoriler önceleri ikiye ayrılırlardı: Çağdaş ve hatta entelektüel duruşa sahip “uygar” Maoriler ve günümüze kadar gelmiş olan “savaşçı” Maoriler.

Yeni Zelanda’lı yönetmen Lee Tamahori’nin 1994 yılında çektiği, Alan Duff romanından uyarlanmış Once Were Warriors, bir zamanlar savaşçı olan bu Maorilerin 90’lı yıllarda gecekondularda yaşam mücadelesi veren kesimine ait çok çarpıcı bir aile dramı. Modern çağın gerekleri ile köklerine bağlılık arasında sıkışmış kalabalık Heke ailesinin iki küçük çocukları dışındaki her bir bireyi üzerine çarpıcı vurgularda bulunan film, bu ailenin yine Maorilerden oluşan çevresini de öykünün içine dahil ederek bir miktar genişlik de sağlıyor. Ama esas merkez alınan Heke ailesi zaten konu olarak yeterince geniş ve katmanlı. Onların sorunları hem bir Maori ailesinin, hem de yerinden yurdundan türlü sebepler yüzünden göçüp, şehir hayatına uyum sağlamak zorunda kalan çoğu kalabalık ailenin yaşayabileceği ağırlıkta.

Bireysel olarak da yine gerek Maori kimliğinin gölgesinde kalan şehirli çıkmazlar ile, evrensel boyutta hepimizin tanık olabileceği veya yaşayabileceği türden dramatik kadın-erkek-çocuk, anne-baba-evlat problemlerinden güçlü bir kesit sunuyor. Kalabalık Heke ailesinin karşılaştığı sorunlar, filmin apaçık ekonomik, sosyal, psikolojik mesajlar vermesinin de önünü alıyor. Zira bu sorunları karşılayış biçimleri başlıbaşına birer mesaj sayılabilir. Refah seviyesi en yüksek ülkelerden biri olan Yeni Zelanda’da bile alt-üst kavramlardan söz edilebileceği meselesini, kültürel alt-üst kavramıyla birlikte vererek sınıfsal farklılıkların yeni yüzyıla kadar ulaşabildiğinin de altını çiziyor. Filmin sonunda Beth’in verdiği açık mesaj, bizim çoktan çıkarmış olduğumuz bir yapıda da olsa, filmin özüne cuk oturan, hatta gerçek gücün sembolü olan Beth’in ağzından duyulması gereken türden.


Ailenin en güçlü kişiliği şüphesiz anne Beth.. Ama bu “güç” kavramı fiziksel olarak ele alındığında ibre kesinlikle baba Jake’i gösteriyor. Bundan doğal bir şey olamaz diye düşünebiliriz. Fakat güç kadar, o gücün kullanımı da bu kavramın belirleyicisi olmalı. Jake, ayık olduğu zamanlarda Beth’e karşı sevgi saygı yörüngesinde dolaşıyor. Çocuklarına karşı ilgisiz, arkadaşlarıyla takılmayı, onlarla içmeyi, geceyi de onları kendi evine davet edip parti vererek bitirmeyi seviyor. Tabi sarhoş iken Beth’i acımasızca dövmesi, üst katta çocukları uyumaya çalışırken dostlarıyla bağıra çağıra şarkı söylemesi onun ne çapta bir aile babası olduğu hakkında çok açık fikir verecektir. Böyle durumlarda Beth gibi anaç kadınlar itaatkar, sabırlı ve arabulucu olmak durumundadırlar. Anneliğin ve kadınlığın gerektirdiği, gerek kapalı toplumlarda olsun, gerekse geleneklerin hakimiyeti elden bırakmadığı modernize çırpınışlar yaşayan ufak komünitelerde olsun bu şekildedir. Beth’de de değişen bir şey yok. Ama sorumsuz ve kaba kocası yüzünden çocuklarıyla olan ilişkileri zarar görmeye başladığında, bu itaatkarlığın yerini daha mücadeleci ve makul bir hırçınlık alıyor. Fakat özellikle Beth’in yaşadığı bu kademe kademe yükseliş filmde çok iyi resmedilmiş. Tabi ki ailenin çocukları, her şeyden önce fedakar bir anne olan Beth’in değişim sürecini yansıtmasına yararı dokunan basamaklar oluyorlar haliyle. İki ufak çocuk için zaten ilgiye sevgiye muhtaç olduklarını söylemeye gerek yok. Ama diğer üç yetişkin evladının yaşadığı sıkıntılar, Jake’den hiçbir yardım görmeden üstlenmek zorunda kaldığı sorumluluk bombardımanında Beth’i parçalara bölüyor.

Zamanında severek evlendiği Beth’in ailesinin Maori sınıfsal farklılıkları yüzünden Jake’i hakir görmeleri ve bu evliliğe başından beri karşı olmaları Beth ve Jake’in aşklarını engelleyememiş. Ama yıllar geçtikçe bilinçaltındaki bu sınıfsal ezikliği üzerinden atamayan Jake’in hıncını Beth’den vahşice çıkarması, her biri çeşitli sorunlarla boğuşsalar da temelde iyi huylu ve zeki çocuklarıyla iletişim kurmaması Jake’in dengesiz ve problemli kişiliğini açıklıyor. Ailenin en büyük çocuğu Nig, babasının aile içinde yarattığı kaos ortamından kurtulmak için, Maori geleneklerine bağlı bir sokak çetesine katılıyor. Diğer erkek çocuk Boogie, polisle başı derde girdiği için bir yetiştirme yurduna veriliyor. Orada yerel savunma sporları ve tabi Haka gösterisi öğreniyor. Ailenin genç, güzel kızı ve annesine gerçek anlamda yardımcı olan tek çocuk olan Grace ise kurtuluşu kendi hayal dünyasında arayan, annesi gibi güçlü olan kişiliğini gösterme fırsatı bulamadığı buhranlı ortamdan kurtulma hayalinde bir saflık timsali. Ama eril Maori çevresine sıkışıp kalmış Grace’in ödeyeceği ağır bedel, diğerleriyle kıyaslanamayacağı gibi, filmin en dramatik dönemecini de oluşturuyor. Beth’in gerçek gücünü ortaya koymak için çocuklarına yönelmesi yanında, geleneklerinde ve kanında olan savaşçı ruhunun farkına varması da, bir zamanlar savaşçı olan bir toplumun ferdi olarak, onu modern çağın getirdiği uğruna savaşılan değerlerin değişkenliğini vurgulayan bir sembol haline getiriyor.


Beth Heke rolüyle mükemmel bir oyunculuk sunan Rena Owen, başrol olduğu kadar aynı zamanda filmin en iyisi. Beth’in neşeli, kederli ve kızgın hallerini izlemek ve anlamak onun sayesinde mümkün oluyor. Çeşitli festivallerden çeşitli ödüllerle dönen Once Were Warriors’un Rena Owen’den sonraki en önemli oyuncuları, Jake rolündeki Temuera Morrison ile Grace’i canlandıran Mamaengaroa Kerr-Bell. Tamamı Yeni Zelandalı oyunculardan oluşan kadronun başrolünü paylaşanlar, gerek klasik oyunculuk maharetlerini, gerekse temsil ettikleri değerleri göstermekte çok başarılılar. Bu film sonrası aralarında James Bond filmi Die Another Day’in de bulunduğu bütçeli ve çoğunlukla vasat aksiyonlar üzerinde yoğunlaşmayı tercih eden Lee Tamahori’nin kariyerine çok iyi bir giriş sağladığı da söylenebilir. Filmden 5 yıl sonra yine Alan Duff romanından çekilen What Becomes Of The Broken Hearted? adlı bir devam filmi çekildiyse de, etkisi hiçbir zaman Once Were Warriors kadar olmadı. Once Were Warriors, eskinin modern ile yaşadığı çatışma kadar, köy-kent ikileminin odak noktası olan göçün yarattığı arızaları ve buna benzer kimi üstü kapalı toplumsal eleştirilerini yedi kişilik bir aile üzerinden yapabilen, karakterleri ile barışık, hikayesine sadık ve sürükleyici bir aile dramı olarak izlenmesi gereken bir yapım.

23 Eylül 2007 Pazar

Barfuss (2005)


Yönetmen: Til Schweiger
Oyuncular: Til Schweiger, Johanna Wokalek, Nadja Tiller, Michael Mendl, Steffen Wink, Alexandra Neldel
Senaryo: Til Schweiger, Jann Preuss, Stephen Zotnowski, Dina Marie Chapman, Nika von Altenstadt
Müzik: Max Berghaus, Stefan Hansen, Dirk Reichardt

Başına buyruk bir hayat yaşayan Nick (Til Schweiger), iş başvurusu için gittiği akıl hastanesinde temizlik işçisi olarak işe alınır. Tuvalette kendini asmak üzere olan hastalardan Leila’yı (Johanna Wokalek) tesadüfen görüp kurtarınca Leila, Nick’e bağlılık duyar. Hastaneden kaçıp onu evine kadar takip eder ve artık onu hiç bırakmayacağını söyler. Fazlaca saf olan ama deli sayılamayacak Leila’yı ikna edemeyeceğini anlayan Nick, çok zengin olan üvey babasının iş teklifini değerlendirmek ve terk ettiği eski kız arkadaşı ile evlenecek olan erkek kardeşinin düğününe gitmek üzere Leila ile birlikte yola çıkar.

Görüldüğü üzere bir romantik komedinin sahip olabileceği en iyi konulardan birine sahip olan Barfuss, bazı Hollywood aksiyonlarının silik tiplemelerinden hatırlayabileceğimiz Alman oyuncu Til Schweiger’in yönettiği, senaryosuna, prodüktörlüğüne ve editörlüğüne katkıda bulunduğu, başrolü üstlendiği sıcak, samimi, eğlenceli bir film. Kendisi dışarıdan çok Formula 1 bir insan gibi görünse de, ele aldığı görevleri hakkıyla yerine getiriyor. Romantik komedi kitabının en mühim maddelerini uygulamaya başarıyla geçirmesi haliyle bazı saçma sahnelere de zemin hazırlamıyor değil. Ama oldukça dokunaklı birkaç sahne içermesi ve bu sahnelerin gözlerde birikmelere yol açması bile çok yüksek bir ihtimal. Sabun köpüğü severlerin atlamaması gereken çok sevimli bir yapım. Öyle ki, fonda Leonard Cohen şarkısı Hallelujah coverı çalan lunapark sahnesini belki iki, hatta üç kez izletebilecek, elinizi yüzünüzü tekrar köpükleme arzusu uyandırabilecek hoş kokulu bir sabun adeta.

20 Eylül 2007 Perşembe

The Dead Girl (2006)

 

Yönetmen: Karen Moncrieff

Oyuncular: Toni Collette, Marcia Gay Harden, Brittany Murphy, Mary Beth Hurt, Rose Byrne, Giovanni Ribisi, James Franco, Kerry Washington, Bruce Davison, Josh Brolin

Senaryo: Karen Moncrieff

Müzik: Adam Gorgoni

 

Kendisine sürekli hakaret eden, huysuz, çekilmez yatalak annesine bakan utangaç ve gizemli Arden (Toni Collette), birgün kırsalda gezinirken kolunda “12:13” yazılı bir dövme, boynunda da “Taken” yazılı bir kolye bulunan vahşice öldürülmüş bir kızın cesedini bulur. Polise haber veren Arden, bu sayede bir süre sonra çevresinde tanınmaya başlar. Arden’e yaklaşmak isteyen tuhaf süpermarket çalışanı Rudy (Giovanni Ribisi) ondan bir randevu koparmayı başarır. Ama gerçekte bu iki tuhaf insanın hikayesi değildir anlatılan. Bulunan ölü kız ile ilgili fakat birbirinden habersiz dört kadının olaydan sonra yaşadıkları kesitleri izlemeye başlarız. Beşinci kişi ise ölü kızın kendisidir.

 

The Stranger, The Sister, The Wife, The Mother ve The Dead Girl olmak üzere beş bölümden oluşan film, ölü kızın merkezde olduğu beş farklı kısa filmin birleştirilmiş hali gibi duran çok çarpıcı bir bağımsız yapım. Sözü edilen kızın ölümüne getirdiği beş farklı bakış ile, aynı olayın değişik taraflar tarafından ele alınışı, üstelik bu tarafların film içinde hiçbir fiziksel temas yaşamaması, alışık olunmadık bir anlatım üslubu ile ele alınıyor. Sırasıyla cesedi bulan kadının, cesedin kızkardeşine ait olduğunu düşünen kadının, katil olması muhtemel şüpheli adamın karısı olan kadının, ölü kızın annesi olan kadının ve en sonunda ölü kızın bizzat kendisinin kısa hikayelerinden oluşan çok başarılı bir kolaj sunuluyor. En uzak parçadan başlayıp, tüm sır perdesinin kalktığı ölü kızın öldüğü gün yaşadıklarını izlediğimiz filmin, benzerine pek rastlanmayan kurgusu, bir trajedinin farklı anatomisini çok akıllıca förmüle ediyor. Kuşbakışı bakıldığında görülmesi olası bu zeki sıralama, yere inilip sırayla bu beş odanın içine girildiğinde de, o trajediyi merkezden çekip bir köşede bekleten, karakter ağırlıklı etkileyici dramlar sunuyor. Bu sunumlar çeşitli dram klişelerinden besleniyor gözükseler de, hem ortada açıklığa kavuşması beklenen sırlar, hem de bu dramların olaylarla ilgisi merak edildikçe film çekiciliğini muhafaza ediyor. Anlatım olarak her biri sakin ve gizemli bir atmosfer içinde akarken ölü kızın ruhu, soyut biçimde bu kısa öykülerin gerilim unsuru olarak hissediliyor. Filmle aynı adı taşıyan The Dead Girl adlı son bölüm ise, geride kalan dört bölümün ifşa ettiği ve gizlediği sırları yine sağlam bir dramatik öyküyle birbirine bağlıyor. Ama buna rağmen beş hikayenin beşinin de bir ucu açık bırakılmış yapıları film bittikten sonra bile izleyenleri zihinsel olarak aktif tutabilecek, hayalgüçlerini zorlamalarını sağlayabilecek derecede iyi tasarlanmış denebilir.

 

 

The Dead Girl’deki beş ayrı kadın ve onların kısa hikayeleri, vahşice öldürülmüş kıza belli noktalardan bağlı oldukları gibi, kendi içlerinde bağımsız özelliklere de sahip ve hatta derinlikli.. Ölü kızı bulan Arden’in sinir bozucu annesi ve garip süpermarket işçisi Rudy ile olan ilişkisi, genç bir doktor olan Leah’nın ölü kızı kendi kayıp kızkardeşine benzetmesi sonrası anne-babası ve erkek arkadaşı ile olan ilişkisi, kiralık depo sahibi Ruth’un, ilgisizliğinden yakındığı, daha sonra da şüphelenmeye başladığı kocası ile ilişkisi, kayıp kızını ümitsizce arayan, fakat onun beraber yaşadığı fahişe ev arkadaşı Rosetta vasıtasıyla hiç görmediği torununa ulaşan anne Melora’nın Rosetta ile ilişkisi ve son olarak ölü kız Krista’yı trajik sonuna götüren olaylar zinciri, dağınık görüntünün aksine kendi içlerinde derli toplu işleniyor. Şüphesiz bunda en büyük pay, filmi yazıp yöneten Karen Moncrieff’e ait.. Böylesi bir kadın karakter kadrosuyla tipik bir “katil kim” oyunu oynamak yerine, hemen hemen hergün işlenen herhangi bir cinayeti alıp, onu ilgili/ilgisiz başka karakterler nezdinde inceleyen, ucuz feminizm tuzağına düşmeyen gerçek bir kadın dramı çekmiş.

Beş kısa hikayenin beş ana karakteri arasında özellikle Toni Collette ve Marcia Gay Harden gibi iki usta oyuncunun birinci sınıf oyunları yanında, özellikle Mary Beth Hurt , The Wife bölümüne damgasını vuruken, genç kuşaktan Rose Bryne ve üstlendiği rollerin hakkını veren Brittany Murphy ile beşgen tamamlanıyor. Fakat bu beşgenin dışında kalan yan karakterler de basitçe geçiştirilmeyip ciddiye alınmış, filme hız ve yön katan seçimler.. Yine kısa ama etkili performanslarla Arden’in huysuz annesini canlandıran Piper Laurie, Krista’nın fahişe ev arkadaşı Rosetta’yı çok iyi oynayan Kerry Washington, erkek tarafında ise Giovanni Ribisi, James Franco ve onu tanıyanların bile bu filmde tanımakta zorlanacağı bir Josh Brolin bulunmakta. San Diego Film Eleştirmenleri Birliği’nin en iyi orijinal senaryo ödülüne layık gördüğü The Dead Girl, soruları, cevapları ve yine sorularıyla usta işi bir dram/gerilim olduğu kadar, kaliteli oyunculardan çıkan parlak performanslar resmi geçidi gibi aynı zamanda.