Cümle çevirisi “düşüncelerdeki aşk neye yarar?”, İngilizce adı Love In Thoughts olan Was nützt die Liebe in Gedanken, savaşın gölgesinde sürmesine rağmen daha çok o gölgenin serinliğinde seyreden, karmaşık olduğu kadar, potansiyel sertliğini kırılganlığıyla çok ince biçimde törpülemiş küçük aşk hikayelerine sahip bir gençlik filmi. Açılışta günümüz Alman sinemasının en popüler isimlerinden olan Daniel Brühl’ün canlandırdığı Paul Krantz’ın sorguya götürülme sahnesi filmi mesaj kaygılı politik bir dram sanmamıza yol açabiliyor. Ancak sorgudan da anlaşılacağı gibi detayları vermeden elim bir şekilde sonuçlandığını anladığımız bir takım olaylar zincirini geri dönüşle izlemeye başlıyoruz.
Üyeleri; Paul Krantz ile Günther Scheller'dir.
Madde 1: Bu intihar kulübünün adı Fehou'dur.
Madde 2: Âşk, uğruna ölmeye hazır olduğumuz tek nedendir.
Madde 3: Âşk, uğruna öldüreceğimiz tek nedendir.
Bu nedenle bir kere daha âşkı hissedemeyeceğimizi anladığımızda hayatımıza son vereceğimize yemin ederiz. Ve âşkı bizden çalanları da yanımızda götüreceğiz.
Paul ve Günther’in yakın dostluğu, Paul’ün Günther’in kızkardeşi Hilde’ye olan aşkını etkilemiyor. Paul’ün Günther’den gizleme gereği duymadığı, Günther’in de bundan rahatsızlık duymadığı, hatta Hilde ile ilgili tüyolar bile verdiği bu aşk, şartlara rağmen Paul için imkansız bir noktada aslında. Paul, daha önce cinselliği tatmamış bir genç olarak, kontrollü bir tutku, şiirsel bir hevesle seviyor Hilde’yi. Oysa ayran gönüllü, maymun iştahlı, bir film noir kadrosuna famme fatale kontenjanından doğrudan katılabilecek denli kalp kırıcı Hilde, kendisinin de itiraf ettiği üzere tek bir erkeğe saplanıp kalacak bir yapıya sahip değil. Başlangıçta Paul gibi düzgün ve hem duygusal, hem cinsel yönden saf kalmış bir erkeğe kişiliği gereği fareyle oynayan kedi kisvesiyle yaklaşıyor. Hilde, Paul’e tamamen ilgisiz değil. Ancak onun karakterinde bir kadın, Paul’ün ve diğer erkeklerin kendisine olan tutkusundan beslenen, sevmekten çok sevilmeye aşık bir Venüs edasında. Yaşadığı burjuva hayatının da bunda payı büyük. Öyle ki, şiirsel güzelliği ile etrafındaki tüm hemcinslerini ekarte ettiği gibi, varlıklı bir soyun efradı olarak erkekleri de “kullan at” eşyası olarak görmesi kaçınılmaz. İstediğini elde edeceğinden hiç kuşkusu olmayan, zaten ağabeyi Günther’in de söylediği gibi hiç de teorik olmayan, proletaryayı seven bir kadın Hilde.. Bunu belki de en istikrarlı gönül eğlencesi olan mutfak işçisi Hans ile olan ilişkisinden anlıyoruz. Dolayısıyla burjuvazi karşısında gariban kalan Paul’ün Hilde ile şansı da var denebilir. Hilde de bunun farkında. Ama dediğimiz gibi, gücünü sevilmenin şımarıklığından alan Hilde için, Paul’ün platonik ürkekliği bile kafi geliyor. Kısaca Paul’ün romantizmi ne kadar Hilde’ye fazla geliyorsa, Hilde’nin uçarılığı da Paul’e o kadar fazla geliyor.
Günther ve Hilde’nin ağabey-kardeş ilişkisi, 2003 Bernardo Bertolucci filmi The Dreamers’daki Theo ve Isabelle’in ilişkisini anımsatıyor. Burjuvazinin kendilerine bahşettiği cinsel özgürlüğü doyasıya yaşayan ikiliden Günther’in eşcinselliğine karşın gerçek aşkı bu tercihte arama istikrarı ile, Hilde’nin erkekleri parmağında oynatma hevesi her ne kadar farklılık gösterse de, ikisinin de cinsel tercihlerinin hayati bir ortak noktası mevcut. O da hem Günther’in eşcinsel tutkusuna, hem de Hilde’nin sevdiği proletarya konumu yanında havalı bir şımarıklığa sahip olan mutfak işçisi Hans.. Biseksüel hoyratlığıyla Günther ve Hilde’nin cinsel açlıklarını karşılayan, tutku ile boş vakit eğlencesi arasındaki sınırda gezinen bir seks oyuncağı.. Bu karışık üçlü arasında cinsel manada kendine bir yer bulamayan bakir Paul, Hilde’ye olan aşkını romantik sınırlar dahilinde açığa vuramayacağını anladığında tüm savunma silahlarını kaybediyor.
Tüm bu ilişkilere, filmin çoğunun geçtiği yaz evindeki parti gecesinde tanık oluyor olmamız, filmin anlatım gücünü kanıtlıyor. İçkinin su gibi aktığı, şarkıların söylenip, dansların edildiği, gençlerin birbirlerine temsil ettikleri cinsel kimlikleri kişilikleriyle harmanladıkları bu gece, tahmin edileceğinin aksine kasvetli ve gerilimli bir atmosferde, sessiz sakin biçimde yaşanıyor. Fakat bu gecenin sabahında şehirdeki evlerinde yaşananlar, yönetmen Achim von Borries’in özenle bizi hazırladığı olacakların bilinmezliğine götürdükçe, gerçek olaylara dayalı bu hikayenin trajik sonuna da kavuşmamız o derece çarpıcı olabiliyor. Akşamdan kalma kör bir sabaha uyanmak ve o sabahı cezalandırmak gibi bir duygunun yakanıza yapışması gayet mümkün.
Filmin kişilik yelpazesini genç oyuncuların başarılı performansları ile yüzümüze salladıkça, gençlerin birlikte sabahladıkları yaz evinin koyu serinliği yüzümüze vuruyor adeta. Paul Krantz’ı canlandıran Daniel Brühl, Günther rolüyle belki de filmin en tekinsiz yüzüne ve oyununa sahip August Diehl, Hilde olarak izlediğimiz ve yakın zamanda yitirdiğimiz usta aktör Ulrich Mühe’nin kızı Anna Maria Mühe, Elli rolüyle Jana Pallaske, Hans rolüyle de beklenen Sean Penn filmi Into The Wild’ın kadrosunda da bulunan Thure Lindhardt, yukarıda saydığımız aşkın, tutkunun ve cinselliğin türlü hallerini cesur performanslarla izleyene aktarıyorlar. Oyuncu ve görüntü yönetimiyle insan doğasından ve doğa manzaralarından çok güzel planlar çıkarmış, müziğiyle hikayenin yoğunluğunu ve belirsizliğini daha da koyultmuş güçlü bir film Love In Thoughts.













