28 Şubat 2023 Salı

Amador (2010)

 
Yönetmen: Fernando León de Aranoa
Oyuncular: Magaly Solier, Celso Bugallo, Pietro Sibille, Fanny de Castro, Sonia Almarcha
Senaryo: Fernando León de Aranoa
Müzik: Lucio Godoy

Geçimini sınırdan çaldığı çiçekleri satarak kazanan partneri Nelson ile arası pek iyi olmayan Marcela, ona bir veda mektubu yazarak terk eder. Ama aynı gün hamile olduğunu öğrenince geri döner. Ne yapacağını bilemediği için durumunu herkesten gizler. Ekonomik ve sosyal açıdan zor durumda bir göçmen kadın olarak karşısına bir fırsat çıkması halinde çalışmak ister. O fırsat da çok geçmeden çıkar. Yazın bir ay boyunca, yatalak durumdaki Amador’un bakıcılığını yapması için onun kızı Yolanda tarafından işe alınır. Bu bir ay süresince şehir dışında olacak olan Yolanda ve ailesi yokken gündüzleri Amador'un her şeyiyle ilgilenmek durumunda olan Marcela, başlarda soğuk davranan ama gittikçe ona alışan Amador'un rutinlerine alışır. Fakat bir gün yaşlı adam yatağında ölünce, tıpkı hamileliği gibi, Amador'un ölümünü de herkesten saklar. İşini ve çok ihtiyacı olduğu maaşını kaybedeceğini düşünerek sanki hiç ölmemiş gibi her gün eve gelip bu rutini sürdürür. Fernando León de Aranoa'nın yazıp yönettiği Amador, başarıyla kendi ayakları üstünde durabilen dokunaklı bir dram. Aranoa, az ama öz çektiği filmlerle İspanyol sinemasına renk katan senarist/yönetmenlerden biri olarak bu 6. uzun metrajında da bu dokunaklılığını sürdürüyor.

Fernando León de Aranoa, özellikle Los lunes al sol'da üç karakter üzerinden ele aldığı iş, emek, geçim derdi, sınıf farkı gibi meselelerden kopmadan, bu defa Marcela adlı genç bir göçmen kadını merkezine alarak dokunaklı bir hikaye kurguluyor. Bakıcılığını yaptığı hasta ve yaşlı Amador ile Marcela arasında hızlı ama sindirilebilen şekilde hasta - bakıcı, biraz da baba - kız ilişkisini soğuk başlayan, giderek ısınan minvalde işleyebiliyor. Ekibiyle beraber sınırdan çaldığı çiçekleri Madrid'de satarak geçimini sağlamaya çalışan partneri Nelson'un rahatlığının tersine, borçlarını, bir de üstüne beklenmedik hamileliğini düşünen Marcela hiç rahat değil. Göründüğü gibi soğuk ve huysuz olmadığını anladığımız Amador'un filme kattığı yapboz, deniz kızı gibi metaforları çok iyi kullanan yönetmen, Marcela ve Amador'un birbirlerinden pek çok şey öğrenecekleri bir dram süreci izleyeceğimizi düşündürdükten sonra rotasını değiştirip Marcela'yı yalnız bırakıyor. Tabii bu öğrenme sürecini de kısa ama etkili biçimde gösteriyor. Amador'un ölümünden sonra da bu öğrenme, paylaşma sürecini bi şekilde devam ettiriyor. Fakat asıl meselesinin, zor hayat şartlarında bulduğu bir işi kaybetmemek gibi masum bir amaç uğruna bu ölümü, aynı zamanda Nelson'un çocuğuna uygun bir baba olup olmadığından emin olmaması yüzünden de hamileliğini gizlemesiyle yaşanacak olaylar olduğu anlaşılıyor.

Bu kadar sırrın Marcela'nın omuzlarına ağır geleceğini düşünen Aranoa, haftada bir gün Amador'u ziyaret eden yaşlı seks işçisi Puri'yi oyuna dahil ederek kendine verimli bir kanal daha açıyor. Böylelikle duygularını, sırlarını ifade etme fırsatı bulan Marcela'nın hüznüne ortak oluşumuz daha da pekişiyor. Maaşını kaybetmek gibi bir bencillikle bu ölumü gerekli yerlere bildirmeyen, sanki Amador hiç ölmemiş gibi bakıcılık işine, normal hayatına tedirginlikle de olsa devam eden Marcela'nın aslında bir rutine, farklı bir çevreye, yalnızlığını paylaşacak birilerine tutunma ihtiyacı çok daha görünür hale geliyor. Öleceğini bilen ve kendi boşalttığı yeri Marcela'nın karnındaki bebeğe bıraktığını söyleyen, pencereden gördüğü tekerlekli sandalyede bacakları örtülü güzel kadının bir deniz kızı olduğunu iddia eden, Tanrı'nın insanlardan gizlenmek için bulutların arkasına saklandığına inanan, hayatının son günlerinde bile yapboz ile uğraşan Amador'un bıraktığı bu detayların Marcela'ya yansımaları da filmin dramatik örgüsünde kendine güzel yerler buluyorlar. Özellikle yapboz imgesi, üç dokunaklı sahneyle anlamını kuvvetlendiriyor. Parçalarla bütüne ulaşmamızla o bütünün parçalara ayrılması arasındaki tezatlığı, parçaları birleştirerek ulaştığımız gerçekliklerin bizi yeniden parçalara bölebileceği gerçeği bu sahnelerde zeki ve dengeli bir şiirsellikle ifade ediliyor. Aranoa, incelikle karıştırdığı hikayesini, ardında bir hüzün tortusu bırakarak yine incelikle çözüme ulaştırıyor. Madeinusa ve La teta asustada gibi yapımlarla dikkat çeken Perulu oyuncu Magaly Solier'in abartısız, duru ama nerede farklılaşacağını bilen oyunu da filmin kalitesini yükseltiyor.

14 Şubat 2023 Salı

Petra (2018)

 

Yönetmen: Jaime Rosales
Oyuncular: Bárbara Lennie, Alex Brendemühl, Joan Botey, Marisa Paredes, Petra Martínez, Carme Pla, Oriol Pla, Chema del Barco, 
Senaryo: Michel Gaztambide, Clara Roquet, Jaime Rosales
Müzik: Kristian Eidnes Andersen

Michel Gaztambide, Clara Roquet ve Jaime Rosales'in senaryosunu yazdığı, festivallerin sevdiği yönetmenlerden biri olan Katalan yönetmen Jaime Rosales'in yönettiği Petra, filme adını veren genç ressam Petra'nın, sanatçılara her zamanki ortamlarının dışında yaşama ve çalışma fırsatı vererek onlara derinlemesine düşünmeleri, araştırmaları veya iş üretmeleri için zaman tanıyan bir " Konuk Sanatçı Programı" dahilinde çok ünlü, güçlü, zengin ve acımasız bir sanatçı olan Jeume Navarro'nun kırsaldaki büyük evine gelmesiyle başlar. Birkaç günlüğüne eve yerleşen Petra, önce evi çekip çeviren Teresa, sonra da Jaume'un eşi Marisa ve oğlu Lucas ile tanışır. Bir süre sonra Lucas ile yakınlaşır gibi olsa da kendini geri çeker. Çünkü aslında Petra'nın oraya gelme sebebi başkadır. Petra, Jeume Navarro'nun hiç tanımadığı babası olduğunu düşünmektedir. İhanet, şantaj, sırlar ve yalanlarla dolu bir Yunan trajedisinin ortasına düşen Petra'nın gerçeği bulabilmesi için önünde çetin sınavlar vardır. Yedi bölüme ayrılmış ve oluş sırasına göre dizilmemiş halde izlediğimiz film, bu bölümlere verdiği cümle şeklindeki isimlerle ne izleyeceğimizi de söyleyerek ilginç bir yöntem belirliyor. Bazıları bölümlerle alakalı spoiler tatsızlığı yaşatsa da, ne olduğundan ziyade nasıl olduğunun altını daha fazla çizmeye çalışan stilize bir yapım var karşımızda.

Film bölümlere ayrılmamış şekilde kronolojik olarak anlatılsaydı belki şu halinden biraz daha sıradan görünebilirdi. Bölümlere ayrılmış şekilde kronolojik olarak anlatılsaydı da öyle olurdu muhtemelen. Bölüm bölüm işlenmiş olmasının ve bazı yerlerde kronolojinin bozulmasının en önemli amacı çarpıcı bir etki bırakmak. Örneğin bir bölümde yaşanan trajediden sonraki bölümde o trajedinin çok öncesine dönülmesi, sonu bilinerek izlense de, o sona varana dek yaşananları, sırları, yalanları, başka detayları göstererek belli bir tazelemede bulunuyor. Sanatçı programına katılan normal bir ressam olarak gördüğümüz Petra'yı, daha sonra önümüze çıkan annesiyle olan bir bölümde gördüğümüzde bu programa neden katıldığını anlıyoruz. Bu geri dönüşler, adı konmuş flashbackler filmi kurgusal yönden farklılaştırdığı gibi, sebep-sonuç yer değiştirmeleri sayesinde insanların hayatlarının nasıl da ufak ayrıntılarla değişebileceğinin çıkarımlarını yapmamızı sağlayabiliyor. Elbette kendi hayatlarımızda bu çıkarımların farkındayız. Fakat bunları yıllara yayılan ve birçok insanı derinden etkileyen bir film senaryosunda gördüğümüzde, bize hissettirdikleri şeylerin olasılıkları üzerine daha yaklaşık düşünme biçimleri üretiyoruz. İlişkilerdeki toksik yönleri, güvenli alanları, empati ve antipati kurulacak bölgeleri netleştirebiliyoruz.

Yönetmen Jaime Rosales, entrika, sır, yalan ve bunların trajik sonuçlarından oluşan bir filmin kulağa hızlı, sert, yükselmiş gelmesinin tam tersine sakin ve düşük tempoda ilerliyor. Kamerası soldan sağa, sağdan sola dönerken bile çok yavaş hareket ediyor, bazen de karakterlerin durup düşünürkenki ruh hallerini sindirtmek için hareketsizce onların yüzünde bekliyor. Yüzlere yapılan ani kesmeler olmadığı için diyaloglar olağan seyrinde ilerlerken bu yavaş kamera hareketleri yüzünden karakterlerin birbirlerinin cümlelerine verdikleri ilk tepkileri kaçırabiliyoruz. Yine de bu stil filme zarardan çok estetik katıyor. Senaryonun birtakım pembe dizi formülleri içermesi de bu estetik sayesinde ikinci planda kalıyor. Bunun yanında final bölümünde izlediğimiz şok bir sahnenin altyapısı oluşturulmamış. Yani seyirci için oluşturulmuş ama yan karakterlerden biri olan eylemin baş aktörünün neticelendirdiği bu şoka giden yolun taşları iyi döşenmemiş diyebiliriz. Bir yan karakteri ihmal edip sonra da ona kritik bir sahne yazarsanız bu eylem sorgulanır. Büyük bir çoğunluğu Katalonya'nın Girona bölgesinde çekilen filmin prodüksyon ve mekan tasarımları da filmin içinde bulunduğu farklı ruh hallerine istinaden kimi zaman sanatsal bir yoğunluğa, kimi zaman da tekinsiz bir soğukluğa işaret ediyor. İspanyol sinemasının en gözde oyuncularından biri olan Bárbara Lennie'nin, üzerinde filmin dramatik ağırlığını en fazla taşıyan Petra'ya hayat verişi de yine ustalıklı. Oyuncu, salt etkileyici bakışlarının gücüne yaslanmayıp tecrübesinin getirdiği ikna yeteneklerini yine sergiliyor. Artılarının çokluğu sebebiyle Petra, 2018'in en çarpıcı İspanyol yapımlarından biri olarak görülmeyi hak ediyor.

11 Şubat 2023 Cumartesi

Miracol (2021)

 
Yönetmen: Bogdan George Apetri
Oyuncular: Ioana Bugarin, Emanuel Parvu, Cezar Antal, Ovidiu Crisan, Valeriu Andriuta, Valentin Popescu, Ana Ularu
Senaryo: Bogdan George Apetri

Bogdan George Apetri'nin yazıp yönettiği Miracol, Rumen Yeni Dalgası'nın çarpıcı örneklerinden birisi. Bir arkadaşının yardımıyla gizlice manastırdan çıkan genç rahibe Cristina şehir merkezindeki hastaneye gitmek için kendisini bekleyen taksiye biner. Yolda rahibe kıyafetini değiştirmek için taksi şoföründen bir yerde durmasını ister. Hastaneye varınca da jinekoloji polikliniğine gider. Çünkü hamiledir. Orada ne olduğunu görmeyiz. Daha sonra ilk olarak karakola gidip bir polis şefini, ardından gittiği bir evde de kapıyı açan kadına Dr. Ivan diye yalana çevirdiği birini sorar. Ama iki yerde de aradığını bulamaz. Biraz dolaştıktan sonra kendisini bırakan taksi şoförünün onu almasını beklemeden başka bir taksiyle manastıra dönmeye karar verir. Ama bu kararın onun için hayati önemde olduğunun farkında değildir. Apetri, ülkesinin yeni dalgasının hemen hemen tüm özelliklerini taşıyan filminde sabit planlı uzun sahneleri doğal akışına bırakarak ve diyaloglarla sürükleyerek biçimsel açıdan bu uzunluğu hissettirmemeyi başaran bir üslup benimsiyor. Takside geçen Cristina, şoför ve Dr. Ivan üçlüsünün takside, Dedektif Marius ve yardımcısı Misu'nun arabada geçen, Cristina'nın bindiği ikinci taksideki sahneleri diyalogların yeşerttiği bu üslubun çok güçlü örnekleri. Tabii bunun gibi birkaç sahne daha var ama sürpriz bozmamak için onları filmi görmemiş olanlara saklayalım.

Apetri bu gibi karakterlerini konuşturduğu, üstelik çoğu da araba sahnelerinde sabitlediği kameraya konuşturduğu sahnelerin dışında sessiz kaldığı sahneleriyle de güçlü bir sindirim sağlıyor. Mesela bebeğin babasının kim olduğu, hastaneden sonra neden söz knusu yerlere gittiği, filmin Dedektif Marius'u merkez aldığı andan itibaren onun soğukkanlılığı ile mücadele veren kişiliğinin filmdeki fonksiyonu gibi bize açık açık söylenmeyen parçaları yorumlama fırsatı bulduğumuz bu sessiz anlar da yeni dalganın karakteristiklerinden. Kırılma anı diyebileceğimiz bölümden sonra yaşanan trajedinin de etkisiyle din, adalet, suç başlıklarının sinir uçlarını daha da belirginleştiren film, kelimenin tam anlamıyla "şaşırtıcı" bir final yaparak temsil ettiği ya da etmeye çalıştığı ne kadar başlık varsa hepsinin ağırlığını seyircinin omuzlarında hissetmesini sağlıyor. Kısa filmlerinin ardından 2010 yılında çektiği ilk uzun metrajı Periferic ile çok sayıda ödüle uzanan Bogdan George Apetri'nin üçüncü filmi Miracol, din kavramından ziyade ahlak kavramının insanca yaşayabilmek için belirleyici bir unsur olduğunu kah uzaktan, kah yakından okuyan bir yapım. Genç oyuncu Ioana Bugarin'in Cristina rolüyle dikkat çektiği film, yapısal olarak keyif veren, ancak gerçekçi polisiye yönüyle hazmı zor bir deneyim.

5 Şubat 2023 Pazar

Madre (2019)

 
Yönetmen: Rodrigo Sorogoyen
Oyuncular: Marta Nieto, Jules Porier, Alex Brendemühl, Anne Consigny, Frédéric Pierrot, Raúl Prieto
Senaryo: Isabel Peña, Rodrigo Sorogoyen
Müzik: Olivier Arson

Babasıyla birlikte Fransa'da tatildeki 6 yaşındaki Iván bir gün İspanya'da bulunan annesi Elena'yı telefonla arayarak sahilde tek başına olduğunu söyler. Babası ortada yoktur ve hava karamak üzeredir. Üstelik bir adam ona doğru yaklaşmaktadır. Tüm bunları küçük çocuğun telefondaki sesinden duyarız. Şarjı da bitince çaresiz Elena ne yapacağını bilemez. Bu olayın üstünden 10 yıl geçmiştir. Elena oğlunun kaybolduğu sahildeki bir kafede çalışmaktadır. Bir gün oğlunun 16 yaşındaki haline çok benzettiği Jean ile tanışır. Birlikte vakit geçirmeye başlayan Elena ve Jean arasında güçlü bir bağ oluşmaya başlar. Ama bu bağ hem Elena'nın erkek arkadaşı Joseba ile, hem de Jean'ın ailesiyle olan ilişkilerini çok kötü etkileyecektir. Rodrigo Sorogoyen'in 2017 yılında çektiği 17 dakikalık aynı adı taşıyan kısa filminden Isabel Peña ile senaryosunu yazıp yönettiği Madre, yaklaşık 15 dakikalık kesintisiz plandan oluşan bu kısa filmle açılıyor. Iván ve Elena'nın telefon konuşmasındaki heyecan ve gerilimin sağladığı anlatı, hiç görmediğimiz hattın öbür ucundaki Iván'ın içinde bulunduğu durumun vahametini mükemmele yakın bir şekilde çiziyor. Bu kısa filmi 10 yıl sonrasına taşıyarak uzun metrajına başlayan Sorogoyen, Elena'nın kayıp, yas, suçluluk ve ümit ile yoğrulmuş yeni hayatına bakıyor.

10 yıl önce Iván'ın kaybolduğu Fransız sahilinde bulunan bir kafede çalışan, evini bu sayfiye yerine taşıyarak erkek arkadaşı Joseba ile yeni bir başlangıç yapan Elena, zaten buraya yerleşmiş olmasıyla oğlunu bulma ümidini hiç kaybetmemiş. Boş zamanlarında sahilde yürüyüşler yapıyor, hala büyük bir iç sıkıntısı yaşıyor. Bir gün tesadüfen plajda gördüğü 16 yaşlarındaki Jean'ı, Iván'ın o yaşlarda olması muhtemel haline benzetince, üstelik Jean da annesi yaşındaki Elena'dan hoşlanmaya başlayınca sağlam sac ayaklarına sahip bir dram zinciri oluşmaya başlıyor. 2019 yılında en iyi kısa film kategorisinde Oscar adaylığı alan, bunun dışında çeşitli festivallerden 40 kadar ödül kazanan Madre kısa filminin üzerindeki gizemi kaldıracağı yönünde endişelerle muhatap olan Rodrigo Sorogoyen, kısa filmini uzun metraja dönüştürürken. üzerinden 10 yıl geçmiş "Iván'a ne oldu" sorusunu kurcalamaktan ziyade, Elena'nın Iván sonrası bu kayıpla nasıl başa çıkmaya çalıştığına odaklanıyor. Fakat belli ki Elena bu kaybı aşamadığı, kendine bir düzen kurmasına rağmen hep yüreğinde o acıyla yaşadığı gibi, içindeki umudu da yitirmemiş bir biçimde karşımıza çıkıyor. Sorogoyen, yaz tatili için ailesiyle beraber yazlık evlerine gelen Jean'ı oyuna sokarak hem Elena'nın, hem de seyircinin kafasına şüphe tohumları ekiyor. Kısa sürede Elena'nın Jean'a, Jean'ın da Elena'ya bakışından, birbirlerinden kopamaz hale gelişlerinden de çok güçlü bir gerilim yaratarak filmini salt dram kalıbına hapsetmiyor.

Sorogoyen, Elena'nın dalgalı ruh halini vazgeçilmez bir aygıt haline getirerek onu istediği yöne çekmeyi, onun mantıklı mantıksız her davranışını sağlam bir zemine oturtmayı başarıyor. Bunu yaparken yer yer sinir uçlarıyla oynasa da "ama o zamanında talihsiz bir biçimde oğlunu kaybetti" bahanesi hep hazırda bekliyor. Bu bahaneyi olası senaryo dalgalanmalarına havale etmeden, o kaybın hassasiyetini yadsımadan, ama bir yandan da evladına veda bile edememiş bir annenin acısını sorgulayıp sorgulamayacağımızı merak eden testler de önümüze sürüyor. Açılıştaki kısa filmin gücüne yaslanmadığını göstermek istercesine birtakım uzun planlarla biçim olarak da filmini önemsiyor. Bunlardan en etkileyicisi de Elena'nın Iván'ı sahilde yalnız bırakan eski kocasıyla yıllar sonra bir kafede buluştuğu yaklaşık 10 dakikalık tek plan sahne. O sahne ki, diyalog olarak girişi, gelişmesi ve sonucu, kamera hareketi, sabitliği, konumu, ışığı, her şeyiyle kendi başına güçlü bir kısa film adeta. 2019 Venedik Film Festivali'nin Horizons bölümünden en iyi film ödülü yanında başrol oyuncusu Marta Nieto ile en iyi kadın oyuncu ödülü kazanan Madre, bestseller bir roman uyarlaması bile sayılabilecek seviye ve olgunluğa sahip bir film. Que Dios nos perdone ve El reino gibi suç dramlarındaki becerisine ek olarak çok iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu da gösteren Rodrigo Sorogoyen, başıyla, gövdesiyle, finaliyle 2019 yılının en etkileyici dramlarından birine adını gururla yazdırıyor.

30 Ocak 2023 Pazartesi

À plein temps (2021)

 
Yönetmen: Eric Gravel
Oyuncular: Laure Calamy, Anne Suarez, Geneviève Mnich Cyril Gueï, Lucie Gallo, Nolan Arizmendi, Agathe Dronne, Mathilde Weil
Senaryo: Eric Gravel
Müzik: Irène Drésel

Pazarlama uzmanıyken şimdi lüks bir otelde kat hizmetleri görevlisi olarak çalışan Julie’nin her günü bir macera içinde geçer. Şehir merkezinden çok uzakta yaşadığından, çalıştığı otele gitmek için sabah gün ağarmadan kalkmakta, iki küçük çocuğunu hazırlayıp komşusu yaşlı bayan Lusigny'ye bırakmakta, sürekli vasıta değiştirerek işine ulaşabilmektedir. Bu sabahların birinden itibaren filme dahil oluruz. Ama bu sabahın farkı, Paris genelinde uygulanmaya başlanan genel grevle birlikte tüm toplu taşıma sistemlerinin durmuş olmasıdır. Zamana karşı her gün daha zorlu bir şekilde yarışan Julie, iki çocuğu, mevcut işi, bir yandan da yeni işi için ayarladığı gizli görüşmenin hassas dengelerini sağlamak zorundadır. İki kısa filmin ardından 2017'de ilk uzun metrajı Crash Test Aglaé'yi çeken Eric Gravel'in yazıp yönettiği ikinci film olan À plein temps (Full Time), tempolu, hassas ve günlük rutinlerin çalışanların sırtına yüklediği gerilimi çok iyi yansıtan bir dram. Erken kalkıp varsa çocukları hazırlamak, onları bakıcıya, okula vs. bırakmak, işe yetişmek için arabalarla veya toplu taşıma araçlarıyla kalabalık yollara düşmek, geç kalındıysa açıklama yapma stresi yaşamak ve daha nice evre çalışanların her gün yaşadıkları maceraların en bilinenleri. À plein temps'in kahramanı Julie'den bir an olsun ayrılmayan Eric Gravel, onun zaten zor olan hayatını daha da zorlaştırmak için toplu taşıma grevi icat ederek onun macerasını hiç gecikmeden seyirciyi ortak ediyor.

Tabii bu grev Gravel'in icadı değil ve günlük hayatta da çeşitli sektörlerin çalışanları çeşitli talepleri gerçekleşsin diye bu haklarını kullanıyorlar. Özellikle eğitim, sağlık, ulaşım gibi hassas sektörlerin grevleri hayatı daha çok etkilerken, grev yüzünden bu hizmetleri alamayanların isyanının yarattığı ikilemler için söylenecek pek bir şey kalmıyor. Gravel da özellikle bir şey söylemiyor. Zaten didaktik bir tutum izleyenlerden olmadığı gibi, hayatın bu ikilemlerini olağan haliyle aktararak da çok şey söylenebildiğinin fakında olanlardan denebilir. Julie'nin sabah uyandıktan gece yatana kadar olan temposunu Ben ve Joshua Safdie tarzına benzer bir telaş ambiyansıyla anlatarak, içinde suç unsurları, şiddet, kötücül karakterler olmadan, sadece bir yerlere yetişmenin zamana karşı verilen mücadelesinden son derece tanıdık bir aksiyon ve gerilim kuruyor. Julie'yi sadece grev sonrası evine hayli uzak işine giderken yaşadığı sıkıntılarla tanımıyoruz. Uzmanı olduğu işten çok farklı bir işte çalışmak zorunda kalan, bu işinden gizli başka bir iş başvurusu yapan, boşandığı kocasının geciktirdiği nafakayı istemek için bir türlü ona ulaşamayan iki çocuk annesi Julie'nin bu zorlu temposu, tüm bunları, hatta belki de daha fazlasını yaşamak zorunda kalan insanları yakalamaya, bunları yaşamayanları dahi yaşandığına samimice inandırmaya muktedir bir tempo.

Gravel tüm bu hengame arasına Julie'nin hayat mücadelesindeki duruşunu zenginleştirecek küçük yan karakter dokunuşları da yapıyor. Çalıştığı otele yeni gelen Lydia ile iş hayatının acımasızlığına, Vincent ile de bekar hayatının bir partnere olan ihtiyacına vurgu yapan Gravel, Julie'nin tüm bu çevre düzenini yansıtabilmek için onu zorlama dram fikirleriyle değil, herkesin hemfikir olabileceği gerçekçi gözlemlerle var ediyor. Yönetmen hem À plein temps'te Julie, hem de Crash Test Aglaé'de komedi ve yer yer absürt anlatımıyla işlediği genç Aglaé üzerinden, bireyin hayatını idame ettirebilmesi için gerekli olan iş ihtiyacının ve kapitalist düzen karşısında bu ihtiyaç uğruna göze alınanların muhasebesini yapmak istiyor. İki filminde iki farklı tarzda bunu yapabiliyor olmasıyla da takip edilmesi gereken bir yönetmen / senarist olduğunu kanıtlıyor. Şu ana kadar çektiği bu iki filminde yarattığı iki kadın karaktere olan bağlılığı, Gravel'ı sonuç bazlı optimist bir konuma koysa da, sırf karakter yaratmakla kalmayıp, film boyunca yarattığını takip etmeyi bırakmayan bir sinemacı olduğunu da gösteriyor. Julie'ye hayat veren Laure Calamy'nin göz alıcı performansını da eklediğimizde tüm derdini anlatabilen ve ikna edebilen hacimli bir dram ortaya çıkıyor. 2021 Venedik Film Festivali'nde en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu ödülleri kazanan À plein temps, Los lunes al sol (2002), Le Couperet (2005), L'emploi du temps (2001), Deux jours, une nuit (2014) gibi bireyin ihtiyaçlarını karşılaması için hayati öneme sahip iş ve emeğin ekonomik kriz ve kurtlar sofrası karşısında ayakta kalma mücadelesini içeren yapımlar arasında yerini alıyor.

22 Ocak 2023 Pazar

Close (2022)

 
Yönetmen: Lukas Dhont
Oyuncular: Eden Dambrine, Gustav De Waele, Émilie Dequenne, Léa Drucker, Igor van Dessel, Kevin Janssens
Senaryo: Lukas Dhont, Angelo Tijssens
Müzik: Valentin Hadjadj

2018'de çektiği ilk uzun metrajı Girl ile başta Cannes Film Festivali'nden aldığı 4 ödül olmak üzere pek çok festivalin gönlünü kazanan Lukas Dhont'un ikinci filmi Close, 13 yaşındaki Léo ile Rémi adlı iki arkadaşı izliyor. Aynı sınıfta liseye başlayan, okulda ve dışarıda tüm vakitlerini birlikte geçiren, hatta sık sık Rémi'nin odasında yatıya kalan iki arkadaşın bu yakınlıkları, okuldaki arkadaşları tarafından onlara gay yakıştırmasına yol açsa da, Dhont buradaki basit çatışmanın olası tuzaklarına düşmeden hikayesini başka bir yöne çekiyor. Kızların onlara gay olup olmadıklarını sormalarından sonra iki arkadaşın dillendirmedikleri, bir türlü teşhis koymadıkları bir soğukluk devreye giriyor. Bir Léo, bir Rémi kendini diğerinden uzaklaştırmak için çeşitli hamleler yapıyorlar. Ama bu uzaklaşma adı konulmamış ve sağlıksız biçimde olunca tekrar eskisi gibi olmakta da sorun yaşıyorlar. Dhont, çoğumuzun yaşamış olabileceği gibi, ergenlik çağlarında çok yakın olduğumuz arkadaşlarımızla çok kolay küsebildigimiz, üstelik de barışmanın kolay olmadığı bu ruh durumunu hikayesinde çok iyi detaylandırıyor. Toylukları neticesinde doğru adımları atamayan, mantıklı biçimde uzlaşamayan Léo ve Rémi'nin iletişimsizlikleri üzerinden incecik dantel gibi işlenmiş bir gerilim de kuran Lukas Dhont, hayatın içinden çekip çıkardığı bu iki çocukla, ihtiyacı olan her şeyi anlatabiliyor. Üstelik onların okul ve aile çevrelerini bu gerilime çok fazla bulaştırmadan, sadece iki güzel ve geleceği parlak çocukla bu gerginliği hissettirebiliyor. 

Lukas Dhont, bu iki karakterinin sadece iletişimsizliklerine yaslanmayıp, "sancılı" olması kaçınılmaz bu büyüme hikayesine kelimenin tam manasıyla trajik bir sancı yerleştirmek suretiyle yeni bir rota oluşturuyor. Tabii bu rota da büyük ölçüde özenle işlenmiş o soğukluk halinden besleniyor. Böylece bir yas ve o yasın üstesinden gelme sürecine sürükleniyoruz. Sürüklenmek çünkü ergenliğin kestirilemez evreninde vuku bulması olası bir trajedinin 13 yaşındaki Léo perspektifinden yansıması bizi hüznün türlü hallerine sürüklüyor. Normal bir yetişkinin bile taşımasının çok zor olacağı bir yükün ve o yükün Léo'nun omuzlarına binişindeki o narin kederin sade yolculuğunu izliyoruz bu defa. Bu sadeliklerden hüzün devşirmede artık ustalaşmaya başlayan Dhont, zaten baştan beri peşine takılacağını sezdirdiği Léo'ya iyice yapışarak onun bu ruh halinin röntgenini çekiyor. Rémi ile olan yakın arkadaşlığının bazı akranları tarafından eşcinsellik ile tanımlanmasından rahatsızlık duyduğundan mı, yoksa bunun doğruluk payı olabileceğinden rahatsızlık duyduğundan mı, asıl nedenin ne olduğunu bize söylemekten imtina eden Dhont, çektiği bu röntgeni kendi kendimize okuyabilmemiz için bize bir sürü imkan sunuyor. Mesela ailesinin çiçek tarlasında özveriyle çalışan, etrafına her zaman insanın içini ısıtan kocaman bir gülümsemeyle bakan, obua çalan Rémi'yi hayran hayran izleyen ince ruhlu Léo ile, sanki birilerine bir şeyler ispat etmek istercesine maskülen sporlardan biri olan buz hokeyi takımına girip kendini hırpalayan Léo arasındaki muğlaklığı nasıl istersek öyle yorumlamamızı istiyor.


Close, dostluk temasının ele alınışı yönünden yine 2022 yapımı Martin McDonagh filmi The Banshees Of Inisherin ile ortak noktalara sahip. Bir gün yakın dostu Pádraic'ten hoşlanmadığını fark eden Colm ve bunu hazmedemeyen Pádraic arasındaki basit anlaşmazlık, yine basit bir tetikleyici yüzünden çok sıkı dost olan Léo ve Rémi'nin birbirlerini yıpratışları bize çok yakın olmanın getirdiği çabuk aşınmayı hatırlatıyor. Tabii ki her yakın dostluk bu kadar kolay aşınmayabilir. Fakat özellikle yakın arkadaşlar arasındaki küslüklerin tamiri ya çok zordur, ya da imkansızdır. Bu da sanıldığının aksine o ilişkilerin üzerinde durduğu buz tabakasının çabuk erimesinin sonucudur. Birbirini çok iyi tanıyan, çok seven, bir elmanın iki yarısı gibi olan arkadaşların birbirlerini özleme şansı bile olmaması, bir süre sonra sıkılmaları, gülüp eğlendikleri ortak noktaları artık sıkıcı bulmaya başlamaları, yeni arkadaşlara, yeni heyecanlara ulaşamamanın sıkıntısını çekmeleri sonucu o yakınlığı kaybetmeleri, evliliğin yıpratıcı etkisine de benzer. En kötü etkilerinden biri de yalnızlık çekmek ki, Dhont bunu Léo üzerinden çok iyi okumakta. Léo'nun bu zor evresinde yaşadığı fiziksel ve ruhsal sancıları adım adım takip eden, fazla konuşmadan, sadece onu gözlemleyerek ve bu gözleme bizi de ortak ederek kendi yarattığı karakteri adeta yeniden inşa ediyor. Dhont bu harikulade gözlemci tutumunu Girl'de de göstermişti. Lara vasıtasıyla ergenlik, cinsel kimlik, yalnızlık üzerine yetişkin didaktizmi sergilemeden, ustalıkla bir süreç oluşturarak ve o süreci doğal akışına bırakarak güçlü bir anlatı kurmuştu. Close da aynen bu hassas ve doğal anlatının bir ürünü.

Yine Girl'deki gibi parlak renk paletleri, özgür ifade şekilleri, doğal akışın getireceği türlü dramatik anlar, doğru yer ve zamanda konum almış ya da ayaklanmış kamera bizi bekliyor. Lukas Dhont, Girl'ü birlikte yazdığı senarist Angelo Tijssens ile, görüntü yönetmenliğini yapan Hollandalı Frank van den Eeden ile, müziklerine imza atan Valentin Hadjadj ile Close'da tekrar çalışmış. Hepsi de kendi alanlarında birinci sınıf işler çıkarmışlar. Dhont, Girl'de henüz ilk filmini çeken Victor Polster'dan çok iyi faydalanmış, o da aralarında Cannes'ın da bulunduğu 6 festivalden en iyi erkek oyuncu ödülü kazanmıştı. Close'da ise yine ilk filmlerinde Gustav De Waele (Rémi) ve Eden Dambrine'den (Léo) çok iyi performanslar alıyor. Ama özellikle baştan beri dizginleri elinde tutan Eden Dambrine'in sessiz ve kırılgan bir şekilde değişen, dönüşen, yoğunlaşan, çözülen Léo'ya hayat verişi unutulmaz bir hale bürünüyor. Dhont'un oyuncu olmayan başrollerden aldığı verim inanılmaz. Dambrine sadece güzel bir çocuk değil, gelecek vaat eden bir oyuncu olarak kendine söylenilenleri yaptığı kadar doğal kaldığı anlarıyla da büyüleyici bir Léo ortaya koyuyor. Ayrıca Rémi'nin annesi Sophie rolüyle izlediğimiz Émilie Dequenne de kendi sahnelerinde son derece çarpıcı. Girl, ilerde "Girl"ün yönetmeninin yeni filmi" diye karşılayacağımız yeni Lukas Dhont filmlerinin habercisiydi. Artık bu cümleye "Girl ve Close'un yönetmeninin yeni filmi" eklemesi yapılacak. Çünkü malzemesi hiç bitmeyecek büyüme hikayelerine yeni bir soluk getiren Dhont, karakterlerini ve seyircisini duygudan duyguya sürüklemesini bilen, fakat birdenbire onları sürüklediği yerde bırakıp seyircinin onların nasıl ayağa kalkacağını kendisinin bulmasını isteyen bir sinemacı olarak rüştünü ispatlamış bulunuyor.

5 Ocak 2023 Perşembe

Argentina, 1985 (2022)

 
Yönetmen: Santiago Mitre
Oyuncular: Ricardo Darín, Peter Lanzani, Gina Mastronicola, Santiago Armas Estevarena, Alejandra Flechner, Paula Ransenberg, Gabriel Fernández, Norman Briski
Senaryo: Mariano Llinás, Martín Mauregui, Santiago Mitre
Müzik: Pedro Osuna

"Aralık 1983'te Arjantin demokrasiye döndü. Yedi yıllık askerî diktatörlüğün ardından Alfonsín eski komutanları insanlığa karşı suçlardan yargılama emri verdi. Bozgunculara karşı savaşı kazanmış havasındaki komutanlar sadece askerî mahkemeyi kabul ettiler. Yeni hükûmet iktidara geleli yedi ay geçmesine rağmen davada ilerleme kaydedilemedi. Davayı sivil yargının devralacağı dedikoduları hızla yayılmaya başladı. Bu durumda davanın Yargıtay'da görülmesi gerekecekti ve dava açma sorumluluğu Savcı Julio Strassera'ya ait olacaktı."

Bu altyazılarla açılan Argentina, 1985, senaryosunu Mariano Llinás, Martín Mauregui ve Santiago Mitre'nin yazdığı, Arjantinli oyuncu, senaryo yazarı ve yönetmen Santiago Mitre tarafından yönetilen bir yapım. Film, 1976-1982 yılları arasında ülkede yaşanan üç askeri darbeden sonra iktidarı ele geçirerek faşist devlet terörü uygulayan, adam kaçırma, cinayet, tecavüz, gasp, sistemli işkence gibi insanlık suçları işleyen, kaybolan on binlerce muhalifin ölümünden sorumlu olan dokuz generalin (özellikle devlet başkanlığı yapan Jorge Videla, Roberto Viola ve Leopoldo Galtieri’nin) yargılanma sürecini anlatıyor. Malouines adaları savaşını İngiltere’nin kazanması sonucu yönetimi devretmek zorunda kaldıkları sivil hükümet tarafından, sivil mahkemede açılan bu olağanüstü dava sürecini, gerçek belge ve olaylardan yola çıkarak, tanıkların ağzından anlatıyor. Tüm baskı ve tehditlere cesurca direnen savcı Julio César Strassera ve ailesi yanında, soruşturmayı birlikte sürdürdüğü savcı yardımcısı Luis Moreno Ocampo ve gençlerden oluşan ekibi de merkezine dahil eden film, bu yargı sürecini yaşanmış olaylara sadık kalarak, karakterlerin isimlerini bile değiştirmeden aktarıyor. 2 saat 20 dakikalık süresine rağmen sürükleyici, kendini politik detaylara boğmayan, baş karakterlerin hem dava, hem de davayla alakalı kişisel ikilemleriyle ilgilenen film, drama, gerilime, hatta ufak çapta bir mizaha bile yer açabilecek gövdeli bir anlatım sergiliyor.

Santiago Mitre, tarafsız yaklaşılmayacak bu mahkeme sürecini ve etrafında şekillenen yan yolları ele alırken, sivil hükümet sonrası tam anlamıyla temizlenmemiş kolluk kuvvetlerinin gölgesinden tedirgin edici bir gerilim unsuru olarak faydalanmasını biliyor. Başlarda haklı olarak bu davanın kendisine verilmesinden tedirginlik duyan Strassera, yine de cunta dönemine ve aktörlerine duyduğu nefretin güdüleriyle, idealist ve cesur bir savcı olarak bu zor görevi üstlenerek bir anda ülke tarihinin odak noktasına yerleşiyor. Öyle ki filmde de değinildiği üzere Arjantin halkı ve hukuk çevreleri tarafından Nürnberg Duruşmaları'ndan sonra tarihin en önemli davası olarak görülen bu davayı üstlenmek gerçekten cesaret istiyor. Sivil mahkemeyi tanımayan, askeri mahkemede yargılanmak isteyen, bu sayede paçayı kurtaracağını düşünen general sürüsü, neyse ki yeni hükumetin kararlı tutumu sayesinde halka açık mahkemede yargılanmaktan kurtulamıyor. Bu defa da, işlenen onlarca insanlık suçudan itaatsiz astların sorumlu olduğunu, kendilerinin hiçbirinden haberi olmadığını, "kandırıldıklarını" iddia ediyorlar. Ülkenin güvenlik sorunlarını bahane ederek işledikleri suçlarla ülkenin en önemli güvenlik sorunu haline geliyorlar. Strassera ve dikta rejimine karşı dinamik bir tepkiye sahip genç ekibi, dava için tanık ve belge toplarken polis teşkilatındaki cunta artıklarının henüz ayıklanmamış olması sebebiyle organize bir gizlilik içinde hareket ediyorlar. Tehdit telefonları, bomba ihbarları hiçbirini davadan yıldıramıyor. Çünkü savcısından halkına herkeste bir demokrasi ve adalet açlığı olunca bu gücün önünde durmak zorlaşıyor.


Bu davada alınacak karar, idealizmin, adaletin, zorbalığa ve faşizme karşı duruşun emsali olacağı için hayati öneme sahip. Bunu dünya seyircisinin anlayabilmesi, 1976-1982 dönemi Arjantin'in içinde bulunduğu cehennemi bilmesiyle yakından ilgili. Yani seyirci bu dönem hakkında arşiv yazıları veya kitaplar okuduysa, filmler izlediyse, filmden (sadece bu filmden değil, bu dönemle ilgili yapılmış tüm filmlerden) alacağı tatlar daha farklı olacaktır. Savcı Strassera, tüm bu kötülüklerin başı olan, ucu en ufak biçimde kendilerine değdiğinde hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sinsice inkar yoluna giden generallerin karşısına dikilince, daha yeni bu dikta rejiminden kurtulmuş Arjantin'in bütünüyle pisliklerden ayıklanmadığı anlaşılıyor. Strassera ve genç ekibinin işlerinin zorluğu, generallerden birinin genç savcı yardımcısı Ocampo'nun amcası General Vidale olması, hatta Ocampo'nun bu sebepten annesiyle de ilişkilerinin bozulması ve daha pek çok engel, adalet ve daha iyi bir gelecek isteyen herkesin, bedeli ne olursa olsun elini bir şekilde bu devasa taşın altına koymasıyla aşılmaya çalışılıyor. Film, bu kenetlenmenin altını çizdiği için de değerli. O taşın altındaki en önemli ellerden biri olan canlı tanıklar, mahkemede kan donduran ifadeleriyle cesurca bu generallerin başında olduğu insanlık suçlarını anlatırken, sinemanın kolektif hafızanın en önemli aygıtlarından biri olduğuna bu defa biz yeniden tanıklık ediyoruz. Öte yandan, adaletin geç de olsa tecelli etmesi ile, o "geç" kalınmışlığın kayıpları arasındaki çelişki, geç kalmamamız gerektiği gerçeğini yüzümüze vurmaktan geri durmuyor.

Santiago Mitre, uzun süresine rağmen bir an bile sıkmayan, dinamik, dramatik anların kıymetini bilen, gerçeklere sadık bir anlatımla belki de ülke tarihinin en önemli filmlerinden birine imza atıyor. Savcı Strassera'yı canlandıran usta aktör Ricardo Darín'in liderliğindeki oyuncu kadrosu da kendi kariyerlerinde böyle bir filmin bulunmasından gurur duyuyor olmalılar. Popülaritesini, 1984 yılında Kişilerin Kaybolması Ulusal Komisyonu (CONADEP) tarafından düzelenen televizyon programından, bu süreçteki araştırmalara ilişkin nihai rapordan ve bu raporlardan oluşan kitapların başlığından alan, Arjantin'de Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci sırasında meydana gelen Devlet terörizmini reddetmek için dile getirilen, yürüyüşlerde ve siyasi faaliyetlerde sıklıkla slogan halinde kullanılan, kısacası bu teröre karşı sembolik bir anlam taşıyan "nunca más" (bir daha asla) ifadesinin mahkemedeki son güne kattığı anlam da tüyleri diken diken eden nitelikte. Arjantin sineması o kara yıllarıyla hesaplaşmaktan hiç vazgeçmedi. Üstelik Arjantin'in yaşadıklarını başka ülkeler de yaşadı, hala yaşayanlar var, gelecekte de yaşanacak. Gerek kurgu, gerekse yaşanmış olaylardan uyarlanan, kurgulandığında dahi gerçek tanıkların ifadelerinden faydalanan Arjantin politik sineması, Garage Olimpo, El secreto de sus ojos, Crónica de una fuga, La historia oficial, El Clan gibi daha nice filmle bu yedi yıllık kabus dönemini, hatta bu dönemin hemen sonrasındaki temizlenme sürecini anlatmış, acılarına isyan etmiş, unutmamış ve unutturmamaya çalışan güçlü bir sinema. Argentina, 1985 de bu sinemanın en değerli parçalarından biri.