12 Ağustos 2021 Perşembe

La nuit a dévoré le monde (2018)

 
Yönetmen: Dominique Rocher
Oyuncular: Anders Danielsen Lie, Golshifteh Farahani, Denis Lavant, Sigrid Bouaziz
Senaryo: Pit Agarmen, Jérémie Guez, Guillaume Lemans, Dominique Rocher
Müzik: David Gubitsch

Pit Agarmen'in romanından Jérémie Guez, Guillaume Lemans ve Dominique Rocher'in uyarladığı, ilk ve şu ana kadar tek uzun metrajı olarak Dominique Rocher'in yönettiği La nuit a dévoré le monde (The Night Eats The World), birkaç eşyasını almak için uğradığı bir ev partisinde içkinin de etkisiyle uyuyakalan Sam'in ertesi sabah başladığı hayatta kalma mücadelesini anlatan bir film. Bulunduğu binadaki insanların zombiye dönüştüğünü, dışarı bakınca da Paris'in zombilerce istila edildiğini fark eden Sam, yaşadığı şoku atlattıktan sonra dışarı çıkamayacağını ve mahsur kaldığı apartmanın artık tek yaşam alanı olduğunu anlar. Bu durumu kabullenince hayatta kalmak için sistematik bir düzen kurması gerektiğinin bilinciyle apartmanın diğer dairelerine tehlikeli ziyaretler yaparak erzak, kıyafet ve işine yarayacak başka eşyalar arayışına girer. Bu ziyaretler tehlikeli olabilir zira bazılarında hala zombiye dönüşmüş sakinler bulunmaktadır. Roman ile uyarlaması arasındaki ilişkinin ne boyutlarda olduğunu bilmesek bile, filmden Pit Agerman'ın bir hayatta kalma mücadelesi yanında, büyük ölçüde Sam'in yalnızlıkla olan imtihanına dair vurgusuna vakıf olabiliyoruz. Yaşayan ölüler türüne dair basmakalıp tercihlerden kaçınamayacağını anlayan yazarlar veya yönetmenlerin farklı arayışlar içinde olmaları, bu ürkütücü fantastik fenomenden insan olmaya yönelik çıkarımlar peşinde yol almaları gayet olumlu. La nuit a dévoré le monde, ekonomik biçimde bu klişelerden faydalansa da özellikle yalnızlık olgusu üzerine düşündürücü tavrıyla bu yapımlardan biri.

Bu zombi salgını nasıl ortaya çıktı, Sam'in bulunduğu apartman dairesindeki partiye nasıl bulaştı gibi sorularla uğraşmadan onun sarhoş bir gece sonrası böyle bir dünyaya uyanmasıyla ustaca zamandan kazanan, yine de birkaç gerilim/aksiyon hamlesiyle Sam'in rehin kaldığı bu yeni dünyayı özetleyen film, asıl uğraşmayı düşündüğü "bir adamın korkunç yalnızlığı" sadedine geliyor. Sam geniş dairelerden oluşan bu apartmanda kendini güvene aldıktan sonra her evden yaşaması için gerekli yiyecek, giyecek ve çeşitli araç gereçler topluyor. Evin içinde walkmenini takıp sabah koşusu yapıyor, bateri çalıyor, çeşitli eşyalarla deneysel müzik yapıyor, bulduğu bir paintball silahıyla dışarıdaki zombileri vuruyor. Ama bunun yanında ufak seslerden irkiliyor, geceleri kabuslar görüyor ve korkunç bir yalnızlık çekiyor. "Dünyada kalan son insan" fantezisinin orijinalliği, seyircide yarattığı empatinin gücüyle ölçülebilir. Sam'in, ailesi tatile çıkmış çocuk gibi mahsur kaldığı apartmanın dairelerinde dolaşması, odaları kurcalaması, ihtiyacı olan şeyleri toplaması, onun durumunda kalmamız halinde bizim de yapacağımız, hatta keyif bile alabileceğimiz yaramazlıklar gibi görünüyor. Duvarlardaki kan izleri, dağıtılmış odalar, kimi zaman Sam'in bu izole huzuruyla ironik bir uyum yakalıyor. Dışarıdaki ölümcül salgından korunmak için evde kalmanın zorakiliğini yaşadığımız şu dönemden habersiz bir zamanda dile getiren film, salgın gölgesinde oluşturulan güvenli ortamların bile bir süre sonra insanı ve sahip olduğu önceki özgürlüklerini nasıl daralttığını da vurguluyor.

Sam, ruhen daraldıkça, günler önce özgürlük sandığı duyguyu yalnızlık gerçeği ile değiştirmeye başlıyor. Aradan kaç gün geçtiği, Sam'in ne kadar süre binada mahsur kaldığı bize söylenmiyor. Filmin başındaki ev partisi bölümünde insan kalabalığının hissettirdiği gereksiz karmaşadan uzak, huzur dolu bir yalnızlık, artık yerini ev içinde bir ses, bir canlı arayışına bırakıyor. Binanın eski tip asansöründe mahsur kalan Alfred adlı enfekte adam ile ara sıra konuşması, dışarıda gördüğü kediyi eve almak için hayatını tehlikeye atması, sırf sokaklarda canlı görebilmek için canhıraş biçimde bateri çalarak sese gelen zombileri balkon altına toplaması bu yalnızlığın ulaştığı boyutu gösteren örnekler. Ama kendisi gibi sağ kalmış biriyle karşılaşacak mı, bu durum Sam'in yalnızlığına ne ölçüde çare olacak, sonrasında neler yaşanacak noktasında seyirciyi kurnaz ve trajik biçimde ters köşeye yatıran iyi de bir fikri var. Aslında bu bölüm için de söylenecek çok şey mevcut. Fakat filmin bu noktada kurguladığı büyüsünü kendine saklamak en doğrusu. Danimarkalı yönetmen Joachim Trier filmleri Reprise ve Oslo, 31. august ile adını duyuran Norveçli aktör Anders Danielsen Lie'nin tek başına başarıyla sırtladığı rolüyle (senaryonun da büyük katkılarıyla) seyirciyle empati kurmakta zorlanmıyor. Sınırları tam olarak bilinmeyen, bir sabah uyanıldığında dünyada ya da en azından bulunduğu coğrafyada tek başına kaldığını fark eden karakterlerin hikayelerine özellikle Avrupa sinemasının özgün yaklaşımlarını görmekteyiz. La nuit a dévoré le monde, Avusturya/Almanya yapımı Die Wand (2012) ve İtalya/Almanya yapımı In My Room (2018) gibi bir zombi tehditi olmadan gizem, gerilim, felsefi derinlik yaratmamış olsa da, zombi tehditini yalnızlık temasıyla çok iyi buluşturmuş bu örneklerden biri.

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Revanche (2008)


Yönetmen: Götz Spielmann
Oyuncular: Johannes Krisch, Ursula Strauss, Andreas Lust, Irina Potapenko, Johannes Thanheiser
Senaryo: Götz Spielmann
Müzik: Walter W. Cikan

Ukraynalı bir fahişe olan Tamara, Avusturya’da çalıştığı genelevin patronunun adamlarından biri olan Alex ile gizli bir ilişki içindedir. Birbirlerini seven Tamara ve Alex, bu durumu patronlarına sezdirmeden gizli gizli buluşmaktadırlar.Patronunun Tamara’ya yaptığı sınıf atlama teklifinden sonra bu işin böyle gitmeyeceğini anlayan Alex, bir banka soygunu planlar. Çünkü iki sevgilinin bulundukları hayattan kaçabilmeleri ve hayallerini gerçekleştirebilmeleri için paraya ihtiyaçları vardır. Öte yandan polis memuru Robert ile süpermarket görevlisi Susanne’ın uyumlu evliliklerine rağmen bir türlü çocuk sahibi olamamaları evliliklerini sıkıntıya sokmaktadır. Bu iki alâkasız hayatın kesişmesi ve sonrasında yaşananlar, şehirden kırsala uzanan hata, pişmanlık, ihanet, intikam ve sırlar dizisiyle zorlu bir sınavın çözülmesi güç sorularını oluşturmaktadır.

2008 Oscar’larında En İyi Yabancı Film adaylarından biri olan Avusturya yapımı Revanche, psikolojik dramlara ilgi duyan seyirciyi avucuna almak için gerekli niteliklere sahip bir film. İlk bölümü adım adım suç janrında ilerlerken, kırılma noktasından sonra beklenmedik biçimde sakinleşen, gerilimini bireysel psikolojik açmazlara sabitleyen, naifleşen, esas gücünü de buradan alan omurgalı bir yapım. Şehrin kirlenmişliği ile köyün saflığını belirgin çizgilerle ayırması yanında, birbirinden tamamen kopuk bir devamsızlık da yaşamıyor. Bu yapısıyla karakterlerin ruh hallerinde kademeli bir gelişme / değişme sağlayabilme gücü de oldukça fazla denebilir. Şehir yaşamının aşağılamalarına, riyâkârlığına karşılık saklanmak için seçilen köy atmosferinin huzurlu olduğu kadar sıkıntılı pastoral dokusuna sağlanılan uyum, başlangıçta doğal bir uyum değil, bir mecburiyet gibi görünse de, şehirde adam dövüp silahla banka soyan Alex’in, köyde odun kesip inekleri yemlemesine dönüşen geçişindeki samimiyeti –o gizlenme mecburiyetine rağmen- sezebiliyoruz. Rutin çiftlik işlerinde çalışmanın sağladığı arınma duygusu, üç farklı vicdan muhasebesinin filme kattığı kasvetli havayı hüzünlü bir şekilde dengeliyor, hatta kimi zaman o havayı bir nebze ferahlatıyor.

Karmaşık ilişkilerden kesişmeler yaratmayı, sonra onları çıkmaz sokağa sokmayı seven anlatımıyla Götz Spielmann, sade ama mesafeli yaklaşımından, tempo ayarlayışı ve solgun görünüşünden ötürü İskandinav sinemasına yakınlık hissi uyandırıyor. Tabiî çoğu Avrupa filminde bu havayı solumak mümkündür. Fakat özellikle tempo ve solgunluk yönünden ağır, sıkıcı, seviyesiz bir yapıda olduğu düşünülmesin. Normalde bazı çağdaşları, çektikleri birtakım sahnelere saniyeler, dakikalar boyu kilitlenirken, Spielmann istese rahatlıkla saniyeler, dakikalar boyu kilitleneceği pek çok sahneyi tadında bırakıp, o minimal duyguyu sunmanın yanında filmin ritmini bozmayarak hem olay örgüsüne, hem de ilgili sahnenin iç dinamiğine ilgiyi taze tutuyor. Belki film için getirilebilecek en ilginç eleştiri, içinde insana dair türlü kötü niyetler, ihanetler, zayıflıklar bulundurmasına rağmen, bütünüyle kötü niyetli bir film olmayışı olabilir. Çünkü yapısı itibariyle Avrupa sinemasının besleyip büyüttüğü farklı gerçekçi şiddet gösterilerine son derece müsait olması, fakat bunu daha çok bağlılık ifadesi veya köreltilmesi gereken bir cinselliğe, intikam ateşini yakıp yakmama arasında sıkışıp kalmış vicdan gerekçelerine döndürmesiyle film tam anlamıyla frenlenmiş. Senaryo açısından ilgi canlı tutulsa da, filmin gidip tutunduğu dallar bu sebepten fazla sağlam görünmüyor veya fazla iyi niyet, fazla insanî didaktiklik içeriyor. Yine de bir anlamda böyle filmleri Lars von Trier’in ellerinde hayal ediyor, sonra en iyisi hayal etmemek diye de düşünebiliyorum kendi adıma.

                         

Filmin niyeti konusunu biraz daha iğdiş etmek gerekirse, suç ve ceza konumlandırmaları ışığında seyircinin ekran karşısında dileyebilecekleri ile, kendini akıntıya bırakmışlığı arasında bulduğu çözümlere cevap veriş şekli tartışmaya açık hale getirilmiş. Evet, filmin bir sonu var. Ama son olarak gördüğümüz finallerin aslında bir başlangıç oluşlarına bakış açılarımız o kadar farklı ki, bu anlamda Revanche’ın sonu da, filmin bütünü düşünüldüğünde çetrefilli tartışmalar doğuruyor. Suç filmlerinin çoğunda esas olan şekilde suç sonucu elde edilen ganimetin Revanche’da esamesinin okunmayışı, suç sonrası süreçte filmin tamamen karakter odaklı bir sürece indirgenmesi, aslında hakiki bir yükselme. Çünkü ganimet mevzunun yanında, filmin iki kadın, iki erkek arasında dönüştürdüğü sebep-sonuç ilişkileri didaktik olmayan kurnaz hamleler barındırıyor ki, işte bu anlamda hiç de adil olmayan bir adelet sağlaması bakımından Spielmann’ın çözümleri gayet orijinal ve tatmin edici. Spielmann’ın bir gaf gibi senaryosunda o suç ganimetini unuttuğunu bile düşüneceğimiz bir noktada, aslında kendisinin esas aldığı ganimetin çok başka bir şey oluşuna uyanışımız Revanche’ı daha da anlamlı kılıyor. İşin tuhaf yanı, bu ganimetin insanın insanî yanları kadar, karanlık yönleriyle de çözümler üretebildiği gerçeğinin ele alınış biçimi olarak beliriyor.

Filmin merkezindeki Alex rolüyle Johannes Krisch, olgun ve sert olduğu kadar, o olgunluk ve sertliğin içinde barınan kırılganlığı yansıtmada çok başarılı. Pek çok erkekte görülen, kaba görüntünün gizlemeyi başardığı sevgi ve bağlılığı doğal bir kalıba dökmeyi başarıyor. Revanche için yalnız kalmanın, yalnız bırakılmanın, yalnızlığı tercih etmenin, yalnız kalmayı kabul edememenin filmlerinden biri diyebiliriz. Vicdanın ne derece güçlü, ne derece zayıf suretlerde görünebildiğinin işaret fişeğini yakan filmlerden biri de diyebiliriz. Fakat belki de en önemlisi, hayatın bize tattırdığı yenilgilere karşı sunduğu rövanş şansında bile tuzaklar bulunduğunu fark ettiğimiz filmlerden biri diyebiliriz. Yine de insan olarak işimize geldiği ölçülerde bazen o tuzaklara o kadar hazırlıklıyız ki, hayran olunacak derecede hınzır çözümlerimiz var. Etik açıdan kötü olarak nitelenen çözümlerimizle iyi niyetlerimizi gerçekleştirecek kadar hem de…

17 Temmuz 2021 Cumartesi

Spy Game (2001)

 
Yönetmen: Tony Scott
Oyuncular: Robert Redford, Brad Pitt, Catherine McCormack, Stephen Dillane, Larry Bryggman, Marianne Jean-Baptiste, Amidou, Todd Boyce
Senaryo: Michael Frost Beckner, David Arata
Müzik: Harry Gregson-Williams

CIA'de 30 yıl boyunca başarıyla görev yapan Nathan Muir (Robert Redford), emekli olmadan önceki son iş gününe uyanır. Eşyalarını toplamak ve çıkış işlemlerini yapmak için son kez ofisine gelen Muir, daha önce Vietnam, Berlin ve Beyrut gibi birçok bölgede birlikte çalıştığı Tom Bishop'ın (Brad Pitt) Çinliler tarafından yakalandığını ve 24 saat içinde idam edileceğini kendi kaynaklarından öğrenir. Bishop hakkında bilgi vermek için CIA'in üst düzey yetkilileri ile toplantıya çağrılan Muir, üst yönetimin Bishop'ı harcamaya karar verdiğini anlar. Çin hükümeti ile önemli bir ticari anlaşmanın öncesinde ilişkilerin bozulmaması için bir ajanın hayatı feda edilecektir. Bunun üzerine Muir, yıllarını birlikte geçirdiği ve neredeyse tüm bilgilerini aktardığı öğrencisini kurtarmak için tüm erişimlerinden yoksun biçimde zamana karşı yarış içine girer. Michael Frost Beckner ve David Arata'nın senaryosunu yazdığı, Tony Scott'ın yönettiği Spy Game, Scott kariyerinin en heyecan verici örneklerinden biri olarak yıllandıkça değerlenen bir politik gerilim.

Ajanlar, zamana karşı yarış, politik gerilim gibi bileşenlerin yer aldığı filmlerden çok büyük farklılıklar taşımayan ama kurgu dengesi ve heyecanı diri tutma çabasıyla 2000'lerin başında eski formüllerin başarıyla modifiye edilebileceğini kanıtlayan Spy Game, iki koldan ilerleyen bir film. 30 yıllık CIA kariyerinin son gününde en iyi adamının Çin'de idam edilmesini önleme şansı elde eden Muir, kendisine bilgi vermekten kaçınan, sadece Ajan Bishop ile olan geçmişini araştıran yetkili ekibe bir yandan bilgi verirken, bir yandan da onlara çaktırmadan olayın iç yüzünü anlamaya ve halen elindeki yetkilerle Bishop'ı kurtarmak için girişimlerde bulunuyor. Çoğunluğu CIA merkezindeki toplantı odasında geçen bu kol, tansiyonun yüksek tutulduğu sıkı bir tek mekan gerilimi tonu taşırken, diğer kol ise Muir'in Bishop ile ilk tanışması, ajanlık eğitim süreci ve birlikte giriştikleri önemli operasyonların harmanlandığı geri dönüşlerden oluşuyor. En önemlisi de, 1985 yılında Bishop'ın bir gazeteci kimliğinde Beyrut'ta katıldığı tehlikeli ve çok iyi korunan Şeyh Salameh'e yönelik operasyon. Buradaki uluslararası sağlık örgütünde görevli İngiliz Elizabeth Hadley ile çalışan Dr. Ahmed'in, Şeyh Salameh'in aile doktoru olması sebebiyle Hadley'ye yaklaşan fakat onunla duygusal bir ilişki yaşamaktan kaçamayan Bishop'ı Çin'de tutsak olmaya götüren yol da açılmış oluyor.

Ofis ve saha arasındaki dengeyi çok iyi kuran senaryo, Vietnam, Berlin, Beyrut gibi farklı coğrafyalardaki operasyonlarda, hem bu coğrafyaların kendi askeri ve siyasi dinamiklerini, hem de CIA'nin her şeye burnunu sokma politikalarını kısalı uzunlu mercek altına alıyor. CIA'de sorgu bölümlerinde de merkezi haber alma teşkilatının dış operasyonlarındaki plan, tutum ve önceliklerinin Bishop/Muir özelinde özeti çıkarılıyor. Neticede bir Amerikan filmi olduğu ve tarafsız ya da eleştirel bakışı açısından kendi dengelerine sahip olduğu için, hemen her Tony Scott filminde olduğu gibi gereksiz aksiyona bulanmamış heyecan verici bir maceranın izi sürülüyor. CIA'nin uluslararası çıkarları uğruna personelini harcamaktan çekinmeyeceği, sadece CIA'nin değil, coğrafya gözetmeksizin her türlü mekanizmayı döndüren her çarkın sadece basit bir çark olarak muamele göreceğinin altı çiziliyor. Usta müzisyen Harry Gregson-Williams'ın müzikleriyle, Robert Redford ve Brad Pitt'in görüntü ve performans olarak varlıklarıyla etkisini ikiye katlayan Spy Game, 19 Ağustos 2012'de Vincent Thomas köprüsünden atlayarak intihar eden Tony Scott'ın filmografisinde övgüyle anılmayı hak eden filmlerden biri.

10 Temmuz 2021 Cumartesi

The Little Death (2014)

 
Yönetmen: Josh Lawson
Oyuncular: Bojana Novakovic, Josh Lawson, Damon Herriman, Kate Mulvany, Kate Box, Patrick Brammall, Alan Dukes, Lisa McCune, Erin James, T.J. Power, Kim Gyngell
Senaryo: Josh Lawson
Müzik: Michael Yezerski

* Cinsel Mazoşizm: Aşağılanmaktan, acı ve ıstıraptan haz duyma. (Meave & Paul)
* Rol Yapma Fetişizmi: Başka biri gibi davranmaktan tahrik olma. (Evie & Dan)
* Dacryfili: Ağlayan birini görmekten duyulan cinsel haz. (Rowena & Richard)
* Somnofili: Uyuyan birini seyretmekten tahrik olma. (Maureen & Phil)
* Telefon Sapkınlığı: Yabancılarla yapılan müstehcen telefon konuşmalarından duyulan haz. (Monica & Sam)

Kendi cinsel yaşamlarında bu beş tuhaf fanteziye sahip beş çiftin yaşadıklarını komik, romantik, dramatik açılardan hikayeleştiren The Little Death, Josh Lawson'ın yazıp yönettiği, ayrıca Paul karakterini de canlandırdığı Avustralya yapımı bir film. The Little Death adı ise Fransızcada orgazm anlamına gelen “la petite mort” sözünden esinlenerek konmuş. Tecavüze uğrama fantezisi olan Meave, eşiyle sürekli "roleplay" yoluyla cinsel ilişki yaşamak isteyen Dan, sadece kocasını ağlarken görünce cinsel haz duyup orgazm olabilen Rowena, kendisine soğuk davranan karısını sadece uyurken gördüğünde tahrik olabilen Phil ve işaret dili yoluyla online seks deneyimi yaşamak için işitme engellilere hizmet veren video chat merkezine bağlanan Sam'den oluşan beş karakter ve onların partnerleriyle yaşadıklarını izliyoruz. Josh Lawson, bu hikayeleri sırayla anlatmak yerine, çok doğru bir tercih olarak karışık bir kurguya başvuruyor. Her birinin giriş gelişme ve sonuç kısımlarını filmin ana gövdesine o kadar yerinde dağıtıyor ki, karışık kurguyla hikayeden hikayeye geçiş yaptığımızda dikkatimiz dağılmıyor, ilgimiz kaybolmuyor.

Partnerleriyle daha iyi bir cinsel yaşam, kaliteli orgazm ya da sadece orgazm arayışında olan karakterlerimizden bazıları, sahip oldukları bu fantezileri onlarla paylaşıyor, bazıları da anlaşılmayacakları düşüncesiyle saklamayı tercih ediyor. Paylaşsalar da, saklasalar da başlangıçta her şey yolunda gidiyor ve arzu ettikleri cinsel heyecanı yakalıyorlar. Lawson'ın çiftleri ve onların sorunlarını tasarlayışı romantik komedi sınırlarında teoride ve pratikte o kadar sağlam ki, asıl meselesinin sadece orgazm olmadığını, aşk, evlilik, çocuk sahibi olma, çiftler arası uyum, iletişimsizlik, bencillik, dürüstlük, fedakarlık, güven gibi konuların hepsine temas edebildiğini gösteriyor. Söz konusu fanteziler üzerine iyi kurulmuş çift hikayeleri, önce bu fantezilerin uygulanması sonrasındaki olumlu geri dönüşlerle, sonra da bunların alışkanlık haline gelişleriyle yerlerini iyice sağlamlaştırıyor. İstediklerini alan, bunlara alışan, bazen de yalan yalan üstüne koyarak o tempoyu sürdürmek isteyen kimi karakterler, bu bencilliklerinin bedellerine de hazırlıksız yakalanıyorlar. Fantezilerin hayata geçirilmesiyle cinsel yaşamlarına hakim olmaya başlayan bu bencillik, filmin mükemmel çatışmalarından biri. Her bir çift içinde bazen kadın, bazen erkek bireylerin  kendi cinsel mutlulukları uğruna yaptıkları tercihler ve hatalar, sürekli birbirini tetikleyen ve önüne geçilmesi zorlaşan başka hataları da beraberinde getiriyor. Böylece bu sorunlar yumağı, komedi veya dram tonu fark etmeden kendi sahiciliklerini yaratıyor kendi derinliklerini yakalıyor.


The Little Death'in özellikle Rowena/Richard ve Maureen/Phil çiftleri üzerinden kurduğu "tuhaf cinsel fantezilerimizi partnerimizle paylaşmalı mıyız, yoksa anlaşılamayacağımız ve onu kaybedebileceğimiz korkusuyla bunları kendimize mi saklamalıyız" ikilemi oldukça düşündürücü. "Tuhaf" kelimesinin göreceliği bir yana, tam tersine fantezilerini birbirleriyle paylaşan Meave/Paul ve Evie/Dan çiftlerinin bu defa farklı sorunlarla yüzleşmeleri, sorunun fantezilerde mi, onların cinsel hayata geçiriliş biçiminde mi olduğu ikilemini doğuruyor. Meave/Paul çiftinin hikayesinde, biri tecavüze uğramak istediği anda o eylemin tecavüz olmaktan çıkması yorumunda olduğu gibi, bazı fantezilerin partnerlerle paylaşılmasının onları fantezi olmaktan çıkarması durumu için yapılacak hiçbir şey yok. Mesela Richard ve Maureen eşlerinin fantezilerinden haberdar olsalardı onları cinsel yönden mutlu etmek için ne yapabilirlerdi? Kısacası bazı fantezilerin çaresi varken, bazılarının uygulanabilirliği pek mümkün olmayabiliyor. Öte yandan işin ucunda orgazm olduğu için tuhaf veya değil, bu fantezilerin önünde kimse duramıyor. Lawson, bu fantezi ve fetişlerin önüne, arkasına, arasına ustalıkla farklı ilişki analizleri yerleştirerek basit bir seks komedisinden öte, katmanlı bir romantik komedi dizayn ediyor.

Kimi mutlu sona ulaşan, kimi ulaşamayan, kimi de çok yerinde bir ucu açıklıkla, devamı hakkında düşündürecek ölçüde iz bırakan bir boyutlandırmayla bitirilen hikayeler yer yer ufak kesişmeler yaşasalar da, asıl kesişme noktaları, partnerlerini ya da kendilerini cinsel anlamda mutlu edebilmek için sıra dışı fantezilerini uygulamak isteyen karakterlerin iyi niyetleri ve bunların geri dönüşleri şeklinde özetlenebilir. Sadece Monica ve Sam'in hikayesi diğerlerinden farklı bir tona sahip ve yukarıdaki bazı yorumlardan muaf kalıyor. Ayrıca kahramanlarımızın bulunduğu mahalleye yeni taşınan, onlara tanışma ikramı olarak kendi yaptığı umacı kurabiyeleri hediye eden, hem de federal yasalar gereğince hüküm giymiş bir seks suçlusu olduğunu belirten Steve karakterinin de ufak bir tekinsizlik katma dışında pek bir fonksiyonu yok. Bazı hikayelerin fiziksel olarak kesiştiği final ise filmin kara komedi karakterine ince bir dokunuş sağlıyor. Oyuncu perfomansları da bu komedinin "kara"lığına renk katan hoşluklara sahip. Avustralya sınırlarını aşamamış bir aktör olan Josh Lawson'ın yazarak yönettiği bu ilk uzun metrajı, yüzlerce cinsel fantezi arasından seçilen beş tanesi için planlanmış eğlendiren, düşündüren, kalp kıran, empati yaptıran dengelerle kurulup kurgulanmış iyi bir film. Üstelik o yüzlerce cinsel fantezi arasından seçilecek başkalarıyla kurgulanabilecek devam filmleri potansiyeli bile olan kıvamda.

30 Haziran 2021 Çarşamba

Blind & Hässlich (2017)

 
Yönetmen: Tom Lass
Oyuncular: Naomi Achternbusch, Tom Lass, Clara Schramm, Dimitri Stapfer, Peter Marty, Eva Löbau
Senaryo: Ilinca Florian, Tom Lass
Müzik: Leonard Petersen

Okulu bıraktıktan sonra annesiyle arası bozulunca evden kaçan, kalacak yer sorununu da görme engelli kuzeni Cécile'in yanına giderek geçici de olsa çözen Jona, bu durumda olanlara kalacak yer sağlandığını öğrenince kör numarası yapmaya karar verir. Cécile'den de kör olarak yaşamanın şifrelerini öğrenen Jona, kalacak yer sorununu bu yalan sayesinde çözer. Bir gün rehber köpeğiyle yürüyüş yaparken, psikolojik sorunları olan, hatta intihara meyilli Ferdi ile tam da kendini bir köprüden aşağıya bırakmak üzereyken karşılaşır. Sözde kör olan Jona'dan etkilenen ve intihardan vazgeçen Ferdi ile Jona arasında başlayan yakınlaşma, ikisinin de ihtiyacı olan ama engellerle dolu bir deneyim olacaktır. Senaryosunu Ilinca Florian ve Tom Lass'ın yazdığı, yine filmde Ferdi'yi canlandıran Tom Lass'ın yönetmenliğini yaptığı Blind & Hässlich (Blind & Ugly), yaratıcı konusunun avantajlarından iyi faydalanmış bir romantik dram örneği. Önemli bir yalan üzerine kurulmuş bu arızalı ilişkiyi sevimli ve dramatik fikirlerini kesiştirerek ifade edebilen, kurgu ve kesmeleriyle spontane tavrını kabul ettiren, büyük konuşmadan kendi çapında iyi anlar yaratabilen mütevazi bir film.

Filmin sonlarına doğru yaşanacak bazı sahnelerle başlayan Blind & Hässlich, bu tercihin yaratacağı merak duygusunu cebine koyarak tekrar başa sarıyor. Filme dahil oluşumuz, Jona ve Ferdi'nin karşılaşmasından birkaç gün öncesinde gerçekleşiyor ve bu sayede ikisini dengeli ve kara mizah içeren sahnelerde görüyoruz. Bir Jona'dan, bir Ferdi'den sahnelerle ilerleyen paralel kurgu, her ikisini de çeşitli yönleriyle tanımamıza, benimsememize olanak sağlıyor. Özgürlüğüne düşkün, serseri mayın Jona ile, depresifliği ve bezginliğiyle bir romantik komedi kahramanı olmaktan çok uzak Ferdi'nin karşılaşmalarından sonra asıl rayına sakince oturan film, Jona'nın körlük yalanı ve Ferdi'nin intihara meyilli dengesiz/kırılgan/yalnız ruh halinden inşa edilen hikayenin nasıl yol alacağına dair güçlü bir merak duygusu yüklüyor. Hareketli kamera ve jump cut ile yer yer reality çağrışımı yapan kurgusu, kara mizah ve melankoli dengesi, Hollywood'a bile ilham verebilecek iki arızalı karakterini farklı bir romantik komedi dinamiklerinde deneyimleyen senaryosu, filmin kendi yağıyla kavrulmasını sağlıyor.

Filmin adının Blind & Hässlich yani "Kör ve Çirkin" olarak düşünülmesi belki de tek itiraz noktası olabilir. Daha doğrusu "kör" kısmından ziyade "çirkin" sıfatını hak etmediğini söyleyebiliriz. The Beauty and The Beast'in "Güzel ve Çirkin" olarak Türkçe'ye çevrilme yanlışı gibi bir durum da değil. Filmin ""hässlich" yani çirkin tarafını temsil eden Ferdi, her ne kadar yakışıklı sayılmasa da, çirkin şeklinde tanımlanmayı hak etmiyor. Psikolojik sorunları olması ya da bazen sinir bozucu tavırları onu çirkin yapmıyor. Belki Blind & Broken çok daha uygun bir isim olabilirdi. Ilinca Florian ve Tom Lass, Jona ve Ferdi arasında karakter yönünden ortak noktalar çizmeden bir kader birliği oluşturmayı deniyorlar. Evini terk ederek yalanı sayesinde körler için tahsis edilen evlerden birine yerleşen Jona, kimsesi olmayan ve bir psikoloğun gözetiminde sosyal hizmetler kapsamında yaşıtlarının bulunduğu evlerden birine yerleştirilen Ferdi arasındaki en belirgin ortak nokta bu sığınma ihtiyacı. Kalacak bir yer bulma ihtiyacını, bu ilişki sayesinde birbirlerine sığınarak başka bir boyuta taşıyan iki genç, kendilerini bu ilişkinin huzurlu kollarına bıraksalar da, arızalar eşikte onları bekliyor. Jona'nın körlük yalanı, bu yalanın ortaya çıkışıyla nasıl başedeceğini bilemediğimiz Ferdi'nin ruh durumu, yan karakterlerden Cécile ve Björn'ün beklenen müdahaleleri gibi iyi kurulmuş çatışmaları başarıyla taşıyan film, Naomi Achternbusch ve Tom Lass'ın doğru performanslarıyla da taçlanıyor, adeta saklı güzelliklerden biri haline geliyor.

14 Haziran 2021 Pazartesi

Shiva Baby (2020)

 
Yönetmen: Emma Seligman
Oyuncular: Rachel Sennott, Danny Deferrari, Molly Gordon, Polly Draper, Fred Melamed, Glynis Bell, Cilda Shaur, Jackie Hoffman
Senaryo: Emma Seligman
Müzik: Ariel Marx

Bir uygulama üzerinden buluştuğu orta yaşlı Max ile para karşılığı birlikte olan genç Danielle, aynı gün ailesinin ısrarıyla bir vefatın ardından cenaze sonrası ölü evinde yapılan Yahudi ritüeli Shiva'ya katılmak zorunda kalır. Kalabalık evde hep rakip olarak gösterildiği Maya da vardır. Ama karısı ve bebeğiyle Shiva'ya gelen Max, Danielle için asıl sürprizdir. Kanadalı yönetmen Emma Seligman'ın 2018 tarihli aynı adlı 8 dakikalık kısa filminden uzun metraja çevirdiği Shiva Baby, bir gün içinde ve tek mekanda geçen bir dram. Seligman, tesadüfün iğne deliği ama imkansız da olmayan bir durumdan beslediği filmini, seyirciyi Danielle'in zihnine kapatarak şekillendiriyor. Bu cenaze sonrası etkinliği boyunca kendisine  durmadan ne iş yapacağını, ne zaman evleneceğini, ne kadar zayıfladığını söyleyip duran bir ev dolusu yaşlı insanla kapalı kalması, bir de üstüne sabah birlikte olduğu adamla aynı evde karşılaşması, Danielle'i farklı bir gerilim filmi karakteri haline getiriyor. Seligman, dedikodulardan, sıkboğaz eden boş sohbetlerden, gelecek planları darlamalarından kurduğu diyalog yoğunluğuyla bir yere varmayan ama Danielle için adım adım nefes alma alanlarını daraltan bir atmosfer yaratıyor. Bir de üstüne bu atmosfere Danielle'in dalgalı ruh hali eklenince seyirci için konforlu olmayan bir ortam yaratılıyor.

Danielle'in destekleyici ve anlayışlı ebeveynlere sahip olmasına rağmen hukuk eğitimi için (ki o da aslında Maya'dan çaldığı bir bahane) kendi harcamalarını karşılama amaçlı erkeklerle birlikte olması ve onlardan biriyle hiç beklenmedik bir ortamda karşılaşması bile yeterince dram ve gerilim malzemesi taşırken, Seligman bu malzemeyi dar bir zaman/mekan içine konuşlandırarak ironik biçimde etki alanını genişletiyor. Bu dar alan dezavantajlarının bazılarından kendini kurtaramamış olsa da, bakışmalar, kayıp bir telefon, bir bilezik, bebek ağlaması gibi unsurlarla tansiyonu yüksek tutma avantajı sağlıyor. Danielle'i bu ortamda tekinsiz ve dalgalı hale getiren bir başka etken de, Max'in saygın bir meslek sahibi ve güzel eşi Kim ile tanışması oluyor. Aynı erkeği paylaşıyor olmasının verdiği özgüvenle kafasında kendini Kim ile bir rekabet girdabına sokan, istediği anda kocasını onun elinden alabileceğini kendisine kanıtlamaya çalışan Danielle, yine filmin gerilimini arttıran bazı acemi girişimlerde bulunuyor. Bu acemilikleri ile hazin biçimde yüzleştiğinde, henüz sahip olamadıklarına öfkelendiğinde, belki de yattığı adamın evli çocuklu bir ailesi olduğunu görerek herkesin kendisini içinde görmek istediği evlilik kurumunun yozlaşmış haline tanık olduğunda ise agresifleşip gerilimi tırmandıran iğnelemelere başvuruyor.


Danielle'in sabah birlikte olduğu Max ile, sonradan ortaya çıkacak bir geçmişi olduğu Maya ile, dedikodu ve akıl verme meraklısı aile dostları ile evde köşe kapmaca oynadığı, hiç birinden de tam olarak kurtulamadığı bu sıradan buluşma, yine bu saydıklarımız sayesinde sıra dışı hale gelmeyi başarıyor. Emma Seligman bir yanıyla da Shiva benzeri köklü gelenekleri aslında insanların birbirlerini çekiştirecekleri, iş bağlantıları yapacakları, birbirlerine caka satacakları, gençlere akıl verecekleri buluşmalar olarak gördükleri fırsatlar olarak konumlandırıyor. Yani kimin cenazesinde olduğunu dahi bilmeyen Danielle, bu din temelli toplumsal sıkışıklıkla da köşe kapmaca oynuyor bir yandan. Yaşlıların zombileri andıran yemek yemeleriyle, gençlere Holokost müzesinde çekindikleri fotoğrafları göstermeleriyle, koca bulmayı statü olarak görmeleriyle ömür çürüten varoluşlarından da dem vuran Seligman, adeta bir aile/akraba/din/gelenek terörü yaratarak Danielle'e ve onun nezdinde bize o evi dar ediyor. Üstelik sanki daha iyisini de yapabilirim dercesine finalde bu kaosu başka bir tek mekana sığdırıp iyice daraltarak ve iyice çekilmez hale getirerek meydan okuyor.

Artık hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş Shiva gibi yüzlerce gereksiz geleneğin yeni nesil için hiçbir şey ifade etmediğini, eski neslin ise sadece mecburiyetten bu seramonilere katlandığını ya da dini içeriği dışında artık sıradan bir eş dost toplantısı olarak kanıksadıklarını bildiğimiz bir çağdayız. Bu tip bir araya getiren mecburi örf ve adetleri çekilir kılmak adına dedikodu yapma, kendi hayatlarını başkalarının hayatlarıyla karşılaştırma, içten içe aşağılama ve bu şekilde rahatlama fırsatı bulan insanlar için, "birlik beraberlik" ifadesi de samimiyetini yitirmiş vaziyette. Bu göstermelik birlik beraberlik vurgusunun ardında artık buna benzer dini, toplumsal dayatmaların azalarak bitmesi gerektiği gibi bir düşünceyi de bilerek veya bilmeyerek yanında getiren Seligman, Danielle'in içine düştüğü durum hakkında yargılayıcı olmamaya çalışsa da, bunun dini bir seramoni fonunda zor olduğu kabul edilebilir. Bu durumu Danielle'in cinsel özgürlüğü ile dengelemek istemesi de aynı fondan usanmış bir cesaret örneği. Neticede bu gibi kendini farklı açılardan işleyebilen ve seyircisine fikir cimnastiği yaptırabilen iyi bir film Shiva Baby... Kısa versiyonunda da rol alan genç oyuncu Rachel Sennott'un, biraz da oyunculuk eksikliklerinden kaynaklı tutukluluklara rağmen Danielle'in içinde bulunduğu kaotik durumun üstesinden çok iyi geldiğini de belirtmeden geçmeyelim.

8 Haziran 2021 Salı

Departures (Okuribito) (2008)


Yönetmen: Yôjirô Takita
Oyuncular: Masahiro Motoki, Tsutomu Yamazaki, Ryoko Hirosue, Kazuko Yoshiyuki, Kimiko Yo, Takashi Sasano
Senaryo: Kundo Koyama
Müzik: Joe Hisaishi

Çello çaldığı orkestranın dağılması üzerine bir anda işsiz kalan Daigo, eşiyle birlikte büyük şehirden doğduğu kasabaya dönerek annesinden kalan kafe-eve yerleşir. Gazete ilanından bulduğu iş ile bir anda kendini gelenekler icabı ölüleri tabutlarına koymadan önce son yolculuklarına hazırlayan küçük bir cenaze şirketi çalışanı olarak bulur. Sürpriz sayılabilecek bir sonuçla 61. Akademi ödüllerinde En iyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan Japonya yapımı Okuribito / Departures, Japon geleneklerinin ölüleri uğurlama merasimlerini temel alarak ölüm ve sonrası hakkında, yaşayan insanın içinde bulunduğu sakin, tedirgin, hüzünlü ve korkulu ruh hallerini yer yer mizahi öğeleri de kullanarak yansıtmaya çalışan bir dram.
 
Pek fazla suya sabuna dokunmayan, düzensiz ve biraz da gereksiz biçimde dış sese başvuran, temelleri yeterince sağlam atılmamış bir baba-oğul ilişkisini kozlarından biri olarak belirleyen (o kozu da gayet iyi kullanan) film, bu açılardan biraz dağınık ve temposuz görünüyor. Kayıplarını ilginç bir seremoniyle defneden aileler, Daigo’nun fazla derinleşmeyen hayat muhasebeleri, çello çaldığı sahneler, taş mektubu ve dokunaklı final, Okuribito’nun etkili dramatik formüllerini oluşturmakta. Kendisi için fazla sorun yaratmayan, yarattığı sorunları da hüzünlü bir kalıba sokup kimi zaman basit, kimi zaman iyimser müdahalelerle çözen ilk uzun metraj senaryosuyla Kundo Koyama, ölümün aslında bir yeniden doğuş olduğu felsefesiyle üzgünlüğüne ümit de eklemiş.

Mülayim bir çellist olan Daigo’nun yeni mesleğine alışma sürecinin hızı, anlayışlı eşi Mika’nın Daigo’nun mesleğini öğrendikten sonra onu sebepli terk edişi ile sebepsiz geri dönüşü, Daigo’nun kayıp babasının kaybolma gerekçelerindeki tutarsızlıklar gibi senaryo zaaflarına rağmen, filmin kendini tüm bu zaaflardan süzerek yarattığı bitkin ve efkarlı olduğu kadar huzurlu atmosferi, bu eksiklikleri bir şekilde izleyicinin kendi aklında tamamlamasına şans tanıyor denebilir. Bu atmosferin oluşmasında ise tecrübeli yönetmen Yojiro Takita ve görüntü yönetmeni Takeshi Hamada’nın görselliğinin, Joe Hisaishi’nin güçlü müziğinin ve başrol oyuncusu Masahiro Motoki’nin bazen yapmacık, çoğu zaman sade oyununun (bu sayede sağladığı özdeşleşme kolaylığının) etkili olduğu da bir gerçek. Kaliteli dram seven izleyenlerin şans vermesi pişmanlığa yol açmayacaktır.