26 Ekim 2019 Cumartesi
Pororoca (2017)
Yönetmen: Constantin Popescu
Oyuncular: Bogdan Dumitrache, Iulia Lumânare, Constantin Dogioiu, Stefan Raus, Adela Marghidan
Senaryo: Constantin Popescu
Bükreşli yönetmen Constantin Popescu'nun yazıp yönettiği 4. uzun metrajı Pororoca, beş buçuk yaşındaki küçük kızları Maria'nın parkta oynarken ortadan kaybolmasıyla hayatları perişan olan bir aileyi gözlüyor. Baba Tudor, anne Cristina, çocuklar Maria ve Ilie'den oluşan dört kişilik aile mutlu bir hayat sürerken bir gün Tudor'un gözetiminde Maria'nın kaybolmasıyla kabus dolu bir döneme giriyorlar. Günler geçip küçük kız hala bulunamayınca bu dönemin tüm zorlukları boğucu bir hal alıyor. Özellikle Tudor'u yakından izleyen Popescu, seyirciyi adeta onun bunalımına, suçluluk duygusuna, çaresizliğine, acısına, öfkesine hapsederek müthiş bir dramatik atmosfer yaratıyor. Kayıp hikayelerinin gerçeklerini yadsımayan, ebeveynler üzerindeki tahribatlarını abartısız bir doğallıkla resmeden, ama Christina'nın sinir krizi geçirdiği sahnedeki gibi o doğallık çerçevesinde duygularını salıveren güçlü bir anlatım mevcut. Evlat kaybının üstesinden hiçbir evlilik gelemez düşüncesi burada da doğrulanıyor. Ancak gereksiz duygu sömürüsü yapmadan, kayıp gizeminin önüne geçmeden, en önemlisi de Tudor'un yalnızlaşması ve giderek mental çöküntüye doğru yürüyüşünün betimlenmesi için evlilik olgusu bu sürecin bir parçası olarak işleniyor.
Popescu, Tudor'un bu kaybın üstesinden gelme davranışlarıyla beraber, kabullenemeyişi üzerine de gidiyor. Romen Yeni Dalga Sinemasının özelliklerinden biri olarak bireyin bürokrasi ile imtihanı Pororoca'ya da sızıyor. Polisin kayıp vakaları için uyguladığı prosedürlere rağmen sonuç alamayışının Tudor'un çaresizliğine çanak tutması, bir yandan en ufak detayların bile ne kadar önemli olduğunu vurgularken, diğer yandan çözümsüzlüğün kaçınılmazlığına dikkat çekiyor. Polisten haber beklemek, Tudor gibi sevecen bir baba için bile bir yere kadar sabredilir hale geliyor. Sürekli kızının kaybolduğu parka takılan bir adamdan şüphelenmeye başladığında ise, bu sabrın artık sonlandığı, kuşkularının ve saplantılarının körüklenmeye başladığı bir girdaba kapılıyor. Popescu'nun minimal tavrı, sabit ve hareketli kamerası, yer yer uzun planların hizmet ettiği Tudor'un yalnız ve depresif rutinleri, farkında olarak veya olmayarak seyirciyi avucunun içine alıyor. Sonlara doğru dehşet verici finale doğru sessiz ve derinden hazırlandığımızı fark ediyoruz. Kısa bir süreliğine gözden kaçırdığı evladını parkta kaybetmiş, günler geçtikçe akıbetinin ne olduğunu öğrenememiş, ailesinin geri kalanını da bir arada tutamamış, her günü eziyete dönmüş, yine de ümidini yitirmemiş acılı bir babanın düştüğü bu çukurdan kendisi olmayan bir adam olarak çıkışının yavaş yavaş, oya gibi işlenerek nihayetlendirilmesi gerçek bir karakter inşası.
Pororoca ile 2005 tarihli Marco Martins filmi Alice arasında bazı organik bağlar mevcut. Her ikisinde de küçük kızlarının kaybolmasını atlatamamış ailelerin çöküşü, çaresizlik içinde kaybolmamaya çalışan iki babanın evladını bulmak için hayata tutunma çabalarını izliyoruz. Alice'in babası Mário, kayıp kızını kendi yöntemleriyle ararken, bir yandan mesleğini de ihmal etmiyor, hatta kızını aramayı sistematik bir hale getirerek meslek ediniyor. Tudor'un kırılgan çaresizliği ise yavaş yavaş yaralı bir yırtıcı hayvana evriliyor. Kaybolma gizemiyle yaşamak zorunda kalmalarının psikolojik dengesizlikleriyle baş etmek yeterince zor iken, kendi başına desteksiz kalmaları yüzünden suçluluk duygusunun yükü de buna ekleniyor. Andrey Zvyagintsev filmi Loveless'i de bu halkaya eklersek, kayıp çocuğun akıbetinin önüne geçen ebeveyn travmaları, bireysel, toplumsal ve bürokratik çaresizlik ve bunların sonucunda delirmenin eşiğine geliş halinden söz etmek mümkün. Bir trajedinin zincirleme biçimde başka trajedilere neden olmasının acı gerçekliği Alice veya Pororoca gibi çocukları kullanmayan, sömürmeyen ama onların yokluklarını kullanarak güçlü bir dil oluşturan filmlerle daha iyi anlaşılıyor.
Anne Christina rolündeki Iulia Lumânare'nin başarılı performansı bir yana, zihnine ve duygularına hapsedildiğimiz Tudor rolünde Bogdan Dumitrache'nin yürek parçalayan, çeşitli festivallerden 6 adet En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanan etkileyici oyunu filme çok şey katıyor. Constantin Popescu'nun gücünü sakinliğinden, aynı zamanda ne zaman patlak vereceği belli olmayan öfkesinden alan tedirgin anlatımı, Maria'nın parkta kaybolduğu yaklaşık 20 dakikalık kesintisiz bölüm, Tudor'un takip sahneleri ve sarsıcı final sekansı, Pororoca'nın bütünlükten kopmadan farklı duygularla yükselen anları. Adını Amazon nehrindeki dev gelgit dalgalarından alan Pororoca, her ne kadar bu doğa olayını tam karşılayacak bir içeriğe sahip olmasa da, biraz zorlarsak günler geçip kayıp Maria bulunmadıkça yavaş yavaş altındaki su sığlaşan ve sonra tekrar yükselen baba Tudor'un o su yüzeyinde kalma çabası olarak özdeşlik kurmaya çalışabiliriz. Ebeveynlerin en çok korktukları şey olan evladını kaybetme fikri üzerine giden, bunu nasıl yükselip alçalacağının kontrolünü elinden bırakmadan yapan Constantin Popescu, "kayıp" kelimesinin "ölüm" olmayanını, ama kimi zaman belirsizliği ile ölümden beter olan "bulunamama" halini hem çiğ, hem de işlenmiş sinema dilleriyle karışık biçimde yansıtan bir dil kullanarak birinci sınıf bir drama adını yazdırıyor.
20 Ekim 2019 Pazar
Yesterday (2019)
Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Himesh Patel, Lily James, Joel Fry, Meera Syal, Sanjeev Bhaskar, Ed Sheeran, Kate McKinnon, Alexander Arnold, Karl Theobald, Sarah Lancashire, Justin Edwards
Senaryo: Jack Barth, Richard Curtis
Müzik: Daniel Pemberton
Jack Malik, küçük bir İngiliz kasabasında yaşayan, yarı zamanlı olarak bir süpermarkette çalışan ve ünlü olma hayalleri yavaş yavaş suya düşen bir şarkıcı ve söz yazarıdır. Ancak en zor anlarında bile çocukluğundan beri yanında olan en yakın arkadaşı Ellie onu desteklemeye devam eder. Tüm dünyada 12 saniyeliğine elektriklerin gittiği gizemli bir olay sırasında bisikletine otobüs çarpan Jack uyandığında çok tuhaf bir gerçekle karşılaşır: Dünyadaki kimse efsanevi The Beatles grubunun varlığından haberdar değildir. Önce şok olan, sonra bu durumdan faydalanmaya karar veren Jack gelmiş geçmiş en iyi müzik grubunun şarkılarını kendisi yazmış gibi söylemeye başlar. Çeşitli etkinliklerde bu şarkıları çalıp söyledikçe yavaş yavaş fark edilmeye başlar. Şarkılardan çok etkilenen ünlü İngiliz şarkıcı Ed Sheeran, dünya turnesi kapsamında Jack'i konserlerinin açılış şarkıcısı yapmak ister. Amerikalı hırslı bir menajer olan Debra’nın da yardımıyla şöhret basamaklarını hızla çıkar. Ancak yıldızı parladıkça şöhretle, vicdanıyla ve her zaman ona inanan Ellie ile sorunlar başlar. Four Weddings and A Funeral (1994), Notting Hill (1999), Bridget Jones's Diary (2001), Love Actually (2003), About Time (2013) gibi hit olmuş İngiliz romantik komedilerin senaristi Richard Curtis'in yazdığı, son filmleriyle sürekli hayal kırıklıkları yaratan Danny Boyle'un yönettiği Yesterday, bu son derece orijinal konunun hakkını tam anlamıyla veremeyen, kendi halinde bir "kendini iyi hisset" filmi olarak kalmayı tercih eden bir film.
Bir sabah uyandığınızda tüm zamanların en iyi grubu, en iyi şarkıcısı, yazarı, sanatçısı aslında hiç varolmamış olsaydı ne olurdu sorusunu ortaya atıp onu senaryolaştırmak beraberinde binlerce fikri getirebilir. Richard Curtis, bu eksiklik ne kadar büyük olursa fikirler o kadar renkli ve çeşitli olur diye düşünmüş olacak ki, çok doğru bir kararla The Beatles'ı dünya üzerinden silmeyi düşünmüş. Geçirdiği kaza sonrası, şarkıları birer marşa dönüşmüş, yüzlerce sanatçıya ilham vermiş, zamansızlığıyla hala da etkisini koruyan The Beatles'ın kimse tarafından bilinmediğini tesadüfen fark eden Jack'in bu şok süreci Curtis'in yaratıcı esprileriyle şenleniyor. Artık Google'da bulunamayan The Beatles, başka birinin zihninde tekrar ortaya çıkmaya başlıyor. Sözlerini tam hatırlayamadığı bazı şarkıları hatırlayabilmek için Jack'in, o şarkıların konusu olan mekanlara gidip hatırlamaya çalışması, Yesterday, Let It Be, The Long and Winding Road, I Want To Hold Your Hand, Hey Jude gibi neredeyse tüm dünyanın bildiği The Beatles klasiklerini ilk kez duyanların verdiği tepkiler, Jack'in bu şarkılarla önce yerel, sonra da genel dinleyici kitlesini genişleterek şöhrete ulaşmaya başlaması, bu yaratıcı konuyu merak eden seyircilerin beklentilerini karşılamakta zorlanmıyor. Yazdığı romantik komedilerle zamanın ruhunu yakalamayı iyi bilen Curtis, Yesterday'de de zekice göndermelerde, iğnelemelerde, eğer böyle bir şey yaşansaydı nasıl olurdu tespitlerinde bulunuyor. The Beatles gibi devasa bir gerçekliği bir anda kucağında bulan kurmaca Jack arasında bir kimya yaratmaya çalışıyor.
Ne var ki, yine yazdığı romantik komedilerde çok çekici aşk kıvılcımları çakan, çatışmalar yaratıp tekrar onları tatlıya bağlayan Richard Curtis, The Beatles'ın yeniden keşfi sürecinde fikirlerini rahatça hayata geçirse de, Jack ve Ellie arasındaki ilişkiyi elinde tutmakta, tuttuğu anda da onu biçimlendirmekte zorlanıyor. Haliyle ana konunun yanında seyretmesi icap eden bu aşk hikayesini ikinci planda bırakmak zorunda kalmasıyla çoğu zaman hakimiyeti elden kaçırıyor. Bunun farkına varmış ama toparlamaya zamanı kalmamış gibi de 90'lar klişelerine başvurup cepten yiyor. Final kavuşması öncesi yaratılan çatışma tatmin ve ikna edici sayılmaz. En azından 90'lar Richard Curtis'i için çok zayıf kalıyor. Kaldı ki sadece Jack ve Ellie ilişkisi değil, The Beatles şarkılarının yeniden diriltilmesi hikayesi de kendini bir sonuca ulaştırmıyor. Bu gizemli olay nereden çıkıyor, neden Jack seçiliyor, neden The Rolling Stones değil de The Beatles ortadan kayboluyor? Jack'e yüklenen "başkalarının yazdığı şarkılarla meşhur olan başarısız müzisyen" konulu vicdan muhasebesi de apar topar bir itirafla geçiştiriliyor. Belki de Groundhog Day'den sonra düşünülmüş en yaratıcı fantastik fikirlerden birine sahip olan Yesterday, kendini Groundhog Day gibi dağıtıp toparlayabilse, Phil ve Rita arasındaki ilişkiyi o fantastik fikre ustalıkla bağladığı gibi bağlayabilse şu anki konumundan çok farklı yorumlarla karşılanabilirdi.
The Beatles'ın hiç tanınmadığı bir dünya fikri, Yesterday'de anlatılanlardan çok daha fazlasını içinde barındırıyor. Mesele evrensel ölçekte The Beatles'ın yokluğuydu. Yerel ölçekte örneğin bu Barış Manço ve şarkılarının hiç bilinmediği alternatif bir evren olarak da tasarlanabilir. Üstelik Yesterday'de The Beatles yanında insanlar Coca Cola ve sigarayı da hiç bilmiyorlar. (Buradan bir mesaj çıkarmaya çalışmalı mıyız o da belli değil.) Onların yokluğundan da ayrı bir film çıkarılabilir mi bilinmez. Filmin vermeye çalıştığı en güzel mesaj, şarkıların gücü üzerine verilen olsa gerek. Jack ile birlikte iki kişi daha The Beatles'ı hatırlıyor. Ama o iki insan, şarkı söyleyemedikleri için o şarkıları bu alternatif gerçeklikte nasıl yaşatacaklarını bilemiyorlar. John Lennon bile bambaşka bir gerçeklikte yaşıyorken Jack'in ortaya çıkıp bir şekilde bu şarkıları bu dünyaya söylemesi gerektiğini düşünüyorlar. Dünyanın iyi şarkılardan mahrum kalmaması dileği çok kutsal bir dilek. Onları dünyaya sunanların da iyi olması gerekebileceği için Jack gibi temiz bir adamın seçilmiş kişi olmasının dışında başka anlamlara da ihtiyaç vardı. Sürekli aynı günü yaşamak veya bir anda değeri milyon dolarlarla ölçülen benzersiz bir müzik külliyatına tek başına sahip olmak bu tür film kahramanları için uydurulmuş sınavlar. Önemli olan bu sınavların gerçeklikle olan bağlantılarının doğru biçimlerde kurulması. Didaktik ve muhafazakar olunmayıp, bu imkansız nimetlerin insani duruşlara nasıl yansıdığını komik, dramatik, zeki ve kalıcı örneklendirmelerle anlatabilmek. Yesterday elinden geldiğince bunu yapıyor.
Yine de elinden gelen bundan daha fazlası olabilirdi. Sahip olduğu potansiyele bakarak, kalıbının filmi olamadığını söylemek yanlış olmaz. Filmin kendini konumlandırdığı bölgenin ana akım olmasının da pek bir önemi yok. Oysa böylesi fantastik konulara sahip olup da potansiyelinin hakkını veren Groundhog Day, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind veya The Truman Show gibi çok güçlü yapımlardan biri olmaması için hiçbir neden yoktu. Bir anlamda tarihi bir fırsat tepildi. Zira bu saydığımız filmlerin benzerleri ya hiç yapılamadı, yapıldıysa da onların gölgesinden kurtulamadı. Onlar hep referans niteliğinde oldular. Artık filmlerinde herhangi bir yönetmenlik imzası olmayan, önüne gelen her şeyi yönetebilecek düzlükte bir adama dönüşen Danny Boyle'un tempolu anlatımı, sevimlilikten öteye gitmeyen Himesh Patel, Lily James, Joel Fry gibi şirin genç oyuncuların ışıkları, tabii türlü örnekleriyle The Beatles şarkılarının Himesh Patel yorumları Yesterday'i boynu bükük bir film yapmıyor elbette. Üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra Richard Curtis filmleri yanında Begin Again, Bend It Like Beckham, About A Boy gibi iyi hissettiren filmlerin bulunduğu DVD arşivlerinin içinde kendine yer bulacaktır.
12 Ekim 2019 Cumartesi
303 (2018)
Yönetmen: Hans Weingartner
Oyuncular: Mala Emde, Anton Spieker
Senaryo: Hans Weingartner, Silke Eggert
Müzik: Michael Regner
Her ikisi de farklı sebeplerden Atlantik kıyılarına doğru seyahat etmeyi planlayan üniversite öğrencileri Jule ve Jan, Berlin'den ayrılmak üzereyken tesadüfen tanışırlar. Jule'un 303 şasili eski Mercedes karavanına binen iki genç sohbet ederlerken ufak bir anlaşmazlık sonucu ayrılırlar. Gece tesadüfen hoş olmayan bir olay sonrası tekrar karşılaşan Jule ve Jan, birlikte seyahat etmeye karar verirler. Jule, Portekiz'deki erkek arkadaşının yanına, Jan ise sonradan öğrendiği biyolojik babasıyla tanışmak için İspanya'ya gitmektedir. Bu uzun yol boyunca felsefeden tarihe, evrimden dine, sosyolojiden biyolojiye, idealizmden kapitalizme, evlilikten aşka pekçok konu hakkında sohbet eden, tartışan, dünya görüşlerini paylaşan Jule ve Jan, bazı sırların da eşlik ettiği bu yolculukta kader birliği yaparlar. Hans Weingartner ve Silke Eggert'in senaryosunu yazdığı, Weingartner'ın yönettiği 303, beş ülkeden geçen bu yolculuğu seyirciye sanki içindeymiş gibi yaşatan 2 buçuk saatlik sıcak, hüzünlü, dramatik, eğlenceli bir deneyim. Almanya, Belçika, Fransa, İspanya ve Portekiz'i kapsayan bu mini Avrupa turu ve bu yolculukta iki gencin paylaştıkça artan dostlukları filmin sürekli hareket halindeki turistik temposu içinde ivme kazanıyor.
Yolculuk esnasında ele aldıkları konular hakkında ilginç bilgiler veren, örneklerle tezlerini destekleyen, karşı tarafa yaranmak adına inanmadıkları şeyler söylemeyip fikirlerini cesurca dile getiren Jule ve Jan'ın uzun diyalogları sıkıcı olmanın tam aksine filmi akıcı hale getirdiği gibi, doğaçlamaya uygun özgür rol alanları yaratıyor. Hatta yaratıcı dekorlarla tiyatro uyarlaması dahi yapılabilir. Bazen tenis maçı izler gibi karşılıklı, bazen de nereye varacağı merak edilen bireysel konuşmalar filme tanıdık bir ritim kazandırıyor. Bu tanışıklık, Richard Linklater'ın üç filmlik Before serisinden ya da iyi ellerden çıkma yol filmlerinde yolculuğun büyütüp geliştirdiği duygusal ilişkilerin işlendiği hikayelerden doğan bir tanışıklık. Zeki, kültürlü, cesur ve aynı zamanda kırılgan iki gencin gittikçe ne kadar birbirine benzediğini, ne kadar çok ortak yanları olduğunu bize en güzel biçimde bu yol anlatıyor. Yol filmleri için söylenen "gidilen yer mi, yoksa yolculuğun kendisi mi" ikilemini her iyi yol filmi gibi yolculuğun kendisi olarak cevaplandıran Weingartner, her iki karakter için gidilen yeri ikinci plana atmayı başarıyor. Öte yandan yolculuğun nasıl neticeleneceğine dair kısa fikir ve teorilerimizi de ara ara beslemeyi ihmal etmiyor.
Aslında bu tarifin aynısını bugüne dek izlediğimiz çoğu romantik yol filmi için yapabiliriz. Bu bağlamda karşımızda tipik bir "Before serisini veya her kilometrede aşka doğru yürüyen yol filmlerini seven bunu da sever" filmi var. Onu diğerlerinden bir nebze ayıran özellikleri varsa, bunları yolculuğun kendisinden, içinden geçilen, konaklanılan veya doğal güzellikleri önümüze serilen lokasyonlardan çıkarmaya çalışırız. Tabii yolculuğu paylaşan karakterlerin ne derece renkli ya da derin oluşlarından. Mala Emde (Jule) ve Anton Spieker (Jan), canlandırdıkları karakterleri sanki bizzat kendileriymiş gibi oynadıklarından, dakikalar ilerledikçe kendilerini seyirciye alıştırıp, her konuşmaları esnasında ve sonrasında kendi hanelerine sürekli yeni artılar ekliyorlar. Seyirci her ikisiyle cinsel özdeşlik kurabildiği gibi, karşı cinse dair empatilerini de pekiştirme fırsatı elde ediyor. Kendini kimi zaman Jule'un, kimi zaman Jan'ın yerine koyunca filmle kurulan interaktif bağın giderek güçlendiğini, tartışılan mevzulara kendi bakış açılarımızın aklımıza düşürüldüğü bir deneyim yaşıyoruz. Bir karavanla öğrenci işi küçük bir Avrupa turu yapmanın baş döndürücü lezzeti, iki gencin zihin açıcı sohbetleri, aynı zamanda birbirlerine karşı söze dökülmeyen duygularını okumaya çalışırken yaşadığımız tatlı telaş, 303'ü son zamanların en güzel yol filmlerinden biri yapmaya yetiyor.
27 Eylül 2019 Cuma
Le grand bain (2018)
Yönetmen: Gilles Lellouche
Oyuncular: Mathieu Amalric, Guillaume Canet, Benoît Poelvoorde, Jean-Hugues Anglade, Philippe Katerine, Virginie Efira, Leïla Bekhti, Marina Foïs, Félix Moati, Alban Ivanov, Balasingham Thamilchelvan, Noée Abita
Senaryo: Ahmed Hamidi, Julien Lambroschini, Gilles Lellouche
Müzik: Jon Brion
Özel hayatlarında türlü sorunlar yaşayan, depresif, umutsuz ve kendilerine olan güvenleri azalmış orta yaş bunalımındaki bir grup erkek, dertlerinden uzaklaşmak, kendilerini yeniden keşfetmek amacıyla amatör olarak erkekler su balesi takımında bir araya gelirler. Rutinlere hapsolmuş hayatlarında yaşadıkları çalkantılar, bu yeni ortama da zaman zaman yansımaktadır. Üstelik bu sorunlar sadece onlarda değil, antrenörleri Delphine'de de vardır. Erkekler için su balesi dünya şampiyonası düzenleneceğini duyduklarında Fransa’nın ilk erkekler su balesi takımı olmak için başvururlar. İşleri hiç kolay olmasa da çalışmalara başlarlar. Ahmed Hamidi, Julien Lambroschini ve Gilles Lellouche'un senaryosunu yazdıkları, Ma vie en l'air (2005), Ne le dis à personne (2006), Ma vie n'est pas une comédie romantique (2007), Le premier jour du reste de ta vie (2008), Les petits mouchoirs (2010), À bout portant (2010) gibi daha pek çok filmde yer almış tecrübeli aktör Gilles Lellouche'un yönettiği Le grand bain (Sink or Swim), dram ve komediyi çok ölçülü biçimde kullanan, hüzünlü yapısına rağmen canlılığını hiç yitirmeyip spor ve müzikle iç içe yaşayan bir film.
İki yıldır işsiz olmasından dolayı depresyona giren, evli ve iki çocuk babası Bertrand (Mathieu Amalric), annesi, eşi ve oğluyla sorunları olan Laurent (Guillaume Canet), boşandığı eşinden olan lise öğrencisi kızıyla iletişim kurma problemi yaşayan, kızının okulundaki yemekhanede çalışan, hiç kimsenin dinlemediği albümler yapan sefalet içindeki rock müzisyeni Simon (Jean-Hugues Anglade), borç içinde yüzen havuz satıcısı Marcus (Benoît Poelvoorde), kadınlarla iletişim kuramayan saf havuz çalışanı Thierry (Philippe Katerine), takımın yan karakterleri Basile ve Avanish, ekibe sonradan katılan huzurevi bakıcısı genç John'dan oluşan erkek su balesi takımı, sahip oldukları sorunlar yumağından kaçmak, ruhsal yönden kendilerini iyileştirmek, aidiyet duygusu hissetmek ve işe yaramaz olmadıklarını, bambaşka bir alanda başarılı olabileceklerini kanıtlamak için bu spor dalına tutunuyorlar. Spor olarak su balesinin seçilmiş olması da gayet manidar. Takım olarak hareket etmeyi, sürekli batıp çıkmayı, nefes kontrolünü, senkronizasyonu, koreografiyi, disiplini ve estetiği gerektiren bu spor, aslında onların hayatlarında eksik olan davranış biçimleriyle birebir örtüşüyor.
Çoğu spor filminde karakterin sıkıntılı hayatından kaçışının ya da o hayata spor sayesinde meydan okuyuşunun öyküsü betimlenir. Spor veya bir sanat dalı bu betimleme için mükemmel zeminler hazırlar. Le grand bain, tam beş temel öyküyle bu ihtiyaca cevap veren bir film. İletişimsizlik ve yalnızlık ana başlığı altında toplansalar da farklı özel yaşam problemlerine sahip bu erkeklerin başarıya ve çevreleriyle olan ilişkilerinin düzelmesine ne kadar aç oldukları çok iyi vurgulanıyor. Üstelik eski ilişkisini henüz aşamamış, içki sorunu yaşayan antrenör Delphine ile bu erkek egemen filme kadın dokunuşu da başarıyla eklemlenmiş. Sorunların cinsiyeti olmadığı gibi, çözümlerin de belli bir rotası yok. Sadece bu tecrübeyi yaşayıp kendilerine, ailelerine, türlü nedenlerle aşağılayanlara "ben daha bitmedim" diyebilmek istiyorlar. Zorluklara rağmen hayata tutunma gayretinin asaleti, bu defa orta yaş bunalımındaki 8 erkeğin su balesi yapma amacıyla biraraya gelmesinde kendini gösteriyor. Su balesi sorunların çözümü için doğru tercih midir gibi bir muhasebeyi başkaları yapsa da onlar yapmıyor. Çözüm istemeleri ve bunun için çaba gösteriyor olmaları onlara yetiyor. En azından bir süre sonra bu çabanın bile tek başına çok değerli olduğunu anlamaya başlıyorlar.
Le grand bain, çeşitli yönleriyle bir Peter Cattaneo/ Simon Beaufoy ortak çalışması olan 1997 tarihli The Full Monty'yi anımsatıyor. İşsiz kalan bir grup çelik işçisinin para kazanıp hayatlarını idame ettirebilmek için striptiz yapmaya karar vermeleriyle yaşanan komik ve dramatik karışımın bir benzeri Le grand bain'de de görülüyor. 90'lar İngiliz işçi sınıfının işsizlik sorunuyla beraber ekmek peşindeki mücadelesindeki sınır tanımazlığı, 2010'lu yıllardaki Fransız bireylerin ekonomik ve sosyal sıkıntılarını bertaraf etme yönündeki gayretlerinden hiç de uzak sayılmaz. Ayrıca feminen çağrışımlı aktivitelerin aslında maskülen bünyeleri de ne kadar iyileştirici olduğuna, temelde hepsinin insani refleksleri beslediğine olan inancı ortak bir tonla destekleyen filmler bunlar. Bireyselden bütüne ulaşmakta hiç sorun yaşamıyorlar. Ağırlıklı olarak Bertrand, Laurent, Marcus, Simon ve Thierry'nin hayatlarındaki sıkıntılara göz atan, yaşadıkları farklı sorunları bir ona, bir öbürüne yakın giren karışık kurguyla derleyip dramatik yapısını güçlendiren film, bu karışıklıktan çok narin, güçlü, mizahi, hüzünlü bir bütünlük elde etmeyi başarıyor.
Mathieu Amalric, Guillaume Canet, Benoît Poelvoorde, Jean-Hugues Anglade, Philippe Katerine gibi Fransız sinemasının güçlü oyuncularının biraraya geldiği film, hepsinden aynı oranlarda verim almasını biliyor. Rol ağırlığı bir miktar Amalric'te, bir miktar Canet'de olsa da, takım olmanın ruhuna yakışan bir paylaşımdan söz edilebilir. Bu beş aktör, temsil ettikleri depresif, komik, saf, gergin, karikatürize, yalnız ve üzgün sıfatlarını üzerlerinde taşıma kabiliyetlerinden bolca sergiliyorlar. Kendilerine ait sahneler yanında, birlikte oynadıkları antrenman sahnelerinde de güzel anlar izleniyor. Hele de şahane gösteri sahnesi yine akıllara The Full Monty'nin finaldeki striptiz sahnesinin coşkusunu getiriyor. Diyalogları, müzikleri, akıcı temposu, Gilles Lellouche'un çok başarılı yönetimi, son zamanların en sevimli filmlerinden biri olan Le grand bain'in kalabalık artılar hanesine ekleniyor. Filmin girişinde tanımlanan yuvarlak ve kare kavramlarının biçimsel farklılığına rağmen aslında birbirlerinin tamamlayıcısı olabileceklerine, yeterince istenirse birbirlerinin içine bile sığabileceklerine dair inanç tasviri, filmin ana fikirlerinin dolaylı bir yansıması olarak çaba, umut, kendine güven, hoşgörü duygularındaki karşılığını bulmakta zorlanmıyor.
20 Eylül 2019 Cuma
Matangi/Maya/M.I.A. (2018)
Yönetmen: Steve Loveridge
Müzik: Dhani Harrison, Paul Hicks
18 Temmuz 1975 doğumlu Mathangi "Maya" Arulpragasam ya da şov dünyasının onu tanıdığı ismiyle M.I.A.'in büyük çoğunluğu küçüklüğünden beri kendi çektiği arşiv görüntülerinden oluşan belgeseli Matangi/Maya/M.I.A., ünlü pop yıldızının hayatına çarpıcı bir bakış niteliğinde. Londra'da doğan, henüz altı aylıkken ailesiyle memleketi Sri Lanka'ya dönen, dokuz yaşında Sri Lanka'dan yine ailesiyle birlikte önce Hindistan’a oradan tekrar Londra’ya sığınmacı olarak göç eden M.I.A. (ki bu isim yaşadığı Londra muhitine bir gönderme olan "Missing in Action'ın kısaltması), burada Central Saint Martins Sanat Okulunda güzel sanatlar, sinema ve video eğitimi alıyor. Asıl niyeti belgesel yönetmenliği yapmak iken Londra'daki sokak kültürü ve hip hop hareketliliğinden çok etkileniyor ve aynı okuldaki müzisyen bir arkadaşıyla demolar yapmaya başlıyor. Şarkı yazmadaki yeteneği de anlaşılınca ve Diplo takma adlı yetenekli bir DJ ile tanışınca ilk single'ı Sunshowers'ı 2004'te, babasının adını verdiği ilk albümü Arular'ı 2005'te çıkararak müzik dünyasına adımını atıyor. (İkinci albümü olan Kala ise annesinin adı.) Şöhret merdivenlerini tırmanmaya başlamasına rağmen M.I.A. hiçbir zaman geçmişini unutmuyor, inkar etmiyor, hatta iç karışıklıklarla boğuşan ülkesi Sri Lanka'daki akrabalarını sık sık ziyaret ediyor.
Sri Lanka'daki en önemli hükümet karşıtı Tamil örgütlenmelerinden biri olan Eelam Revolutionary Organisation Of Students (EROS) lideri ve Sri Lankalı ayrılıkçı Tamil Kaplanları’nın kurucusu olan babası Arul Pragasam'dan çok etkilenen M.I.A., ünlü bir müzisyen olmadan önce bile kendine politik bir duruş belirlemişti. Ünlü olduktan sonra ise birçokları gibi şımarıp aslını inkar etmektense bu siyasi köklere daha fazla sahip çıktı. Üstelik sahip olduğu bu ünü her fırsatta Sri Lanka'da yaşanan baskı ve zulümü tüm dünyaya duyurabilmek için kullandı. Her konserinde, katıldığı her televizyon programında bu coğrafyaya karşı bir farkındalık yaratmaya çalıştı. Belgeselde bu çabalarından örnekler de görüyoruz. Fakat ya yeterince dikkate alınmıyor, ya da hiç dikkate bile alınmıyor. Muhalif kimliğiyle bilinen Bill Maher bile Amerikan medyasının "izle unut" mantığına istinaden programına katılan M.I.A.'nin ülkesinde yaşananları çok fazla kafaya takar bir tavır sergilemiyor. Ateş düştüğü yeri yaktığı için Sri Lanka'yı hiç kimse (hele de Amerikalılar) umursamıyor. Öyle ki, artık onun bu politik duruşundan sıkılan bazı popüler medya organları M.I.A.'ye hiç bulaşmıyorlar. Tüm bunlara rağmen kendi şöhret çeperlerini bu uğurda sonuna kadar kullanmaktan hiç vazgeçmiyor.
M.I.A. bir pop yıldızı olmanın ötesinde, tutkulu bir aktivist olarak da ün yapmış bir kadın. Sadece ülkesindeki iç karışıklıklarla değil, tüm dünyayı ilgilendiren çevre sorunlarıyla da yakından ilgili. Küresel ısınmaya, geri dönüşüm sorunlarına, hükümetlerin yanlış çevre politikalarına sessiz kalmıyor. Kendisi de bir mülteci olduğu için son yıllarda artan bu soruna karşı da kayıtsız kalmayan şarkıcı, yazdığı şarkılarında, yönettiği kliplerinde popülaritesini bir araç olarak kullanarak mesajlarını iletiyor. Bu popülaritesi ona Oscar ve Grammy adaylıkları, Madonna ve Nicki Minaj ile 2012'de Super Bowl devre arasında sahneye çıkma fırsatı bile getiriyor. Ama şarkının kendine ait bölümünde kameralara orta parmağını gösterince Amerikan Ulusal Futbol Ligi NFL, milyonlarca seyircinin canlı izlediği bu etkinliğin saygınlığına gölge düşürdüğü gerekçesiyle kendisine $16.6 Milyon tutarında tazminat davası açıyor. Neyse ki sonradan bir uzlaşma zemini bulunuyor. Ama şöhretin ne kadar kaygan yollar üzerinde olduğu, M.I.A.'nin da şöhret kimliğinden ziyade toplumsal duyarlılığa sahip bir aktivist kimliğine çok daha yatkın bir mizaçta olduğu bu sayede yine ortaya çıkıyor.
2018 Sundance Film Festivali'nde En İyi Belgesel Jüri Özel Ödülü alan Matangi/Maya/M.I.A., bitmemiş bir hayat hikayesinden çarpıcı kesitler sunan kişisel bir yapım. Ona pek iş düşmemiş gibi dursa da Steve Loveridge'ın yönettiği ilk film. Medya arşivleri haricinde tamamı amatör kamerayla çekilmiş görüntülerin oluşturduğu doğal atmosfer M.I.A.'nin otobiyografik hassasiyetleri için biçilmiş kaftan. Aslında tıpkı yaptığı müzikte olduğu gibi elektronik seslerle yoğrulmuş deneysel pop ve hip-hop ritimleri üzerine kısa, zeki ve politik hicivler içeren liriklerden vücut bulan bağımsız ruh, bu belgesele de benzer bir karışım olarak yansımış. 2016 yılında çıkan AIM albümünün ardından müzik endüstrisindeki sansür yüzünden motive olup yeni şeyler üretemediği gerekçesiyle müziği bir süre bıraktığını açıklayan M.I.A., kendini ifade etmeyi sürdürmek için başka bir yol bulması gerektiğini inanıyor. Bunu belgeselde de görsek iyi olurdu. Belki de erken yapılmış bir belgesel bu. Zira M.I.A.'nin daha çok önemsenmeyi bekleyen beş albümü, onlarca single'ı, görülmeye değer video klipleri, muhalif bir kişiliği, toplumsal meselelerde aktif rol oynayan fikirleri ve eylemleri var. Belki ilerde bunların üstüne yenileri eklenecek. O zaman yıllar sonra bu belgeselin daha fazla politik olması muhtemel devamını da isteyebiliriz.
Etiketler:
2018,
ABD,
İngiltere,
z) Belgesel Kuşağı
14 Eylül 2019 Cumartesi
The Best Of Enemies (2019)
Yönetmen: Robin Bissell
Oyuncular: Taraji P. Henson, Sam Rockwell, Babou Ceesay, Anne Heche, Wes Bentley, Bruce McGill, John Gallagher Jr., Gilbert Glenn Brown, Caitlin Mehner, Nick Searcy
Senaryo: Robin Bissell, Osha Gray Davidson
Müzik: Marcelo Zarvos
Osha Gray Davidson'ın "The Best Of Enemies: Race and Redemption In The New South" adlı gerçek olaylardan ibaret derlemesini Robin Bissell'in senaryolaştırıp yönettiği The Best Of Enemies, 1971 yılında Durham, Kuzey Karolina’da yaşanan olaylara dayanan bir dram. Haksızlıklara karşı sözünü sakınmayan, savaşçı ve inatçı bir Durham sakini olan Ann Atwater (Taraji P. Henson) ve yerel Ku Klux Klan lideri C.P. Ellis (Sam Rockwell) arasındaki zoraki ilişkiyi konu alan film, ırkçılığın en hararetli bir döneminde ve coğrafyasında yaşananları samimi bir dille ele alıyor. Durham'da siyahların öğrenim gördüğü tek okulda yangın çıkması ve okulun kullanılmayacak hale gelmesiyle birlikte siyah topluluğun çocuklarının beyazlara ait diğer okullara nakledilmesini talep etmelerini, o dönemde içinden çıkılması güç olan bu sorun için çözüm zemininin aranması sürecini izliyoruz. Bu süreç için beklenmedik bir karar alınıyor. Üst makamlar tarafından siyahlar ve beyazlar arasında birçok konuda entegrasyon sağlanması için sözlük anlamı "yoğun bir tasarım veya planlama oturumu" anlamına gelen "charette" etkinliği düzenlenmesine karar veriliyor. Bu etkinliğe hakemlik etmesi için ise daha önce çeşitli charette organizasyonlarında bulunmuş Bill Riddick seçiliyor.
Riddick'in siyah olması, beyaz üst makamlar tarafından bu uzlaşma zemininin desteklenmesinin önünde bir engel teşkil etmiyor. Asıl engeller, Durham çevresinde inatçı adalet arayışıyla nam salmış Ann Atwater ve klan lideri olarak kendi çevresinde sayılıp sevilen C.P. Ellis'in bu uzlaşma zemininde ne kadar uzlaşabilecekleri konusunda kendini gösteriyor. Döneme istinaden aşırı zıt kutupları temsil eden Ann ve C.P., bu charette zirvesine eş başkanlık etmek için seçiliyorlar. Her iki ırktan eşit sayıda oluşturulacak bir komisyona başkanlık edecek bu ikili, Durham'da entegrasyon gerektirecek çeşitli sorunları münazara etmek, çözüm üretmek ve ortak paydada buluşmak üzere biraraya geliyorlar. Bu faaliyetin son gününde de komisyon olarak ele alınan bu sorunları teker teker oylayıp karara bağlayacaklar. Bu demokratik faaliyetler başta her iki tarafın burun kıvırmasına sebep olsa da, üst makamların uzlaşma zemini oluşturulması yönündeki baskıları nedeniyle bu komisyonun önemi herkesçe kabul ediliyor. Komisyonun siyah yarısı için tüm entegrasyon maddelerinin kabul edileceği kesin. Fakat beyaz yarısında hem ırkçı, hem de anti ırkçı üyeler mevcut. Ortada aşılması gereken belli bir oy sayısı olunca, klan bu anti ırkçı kesimi bir şekilde kendi tarafına çekme paniğine düşüyor.
Film, merkezine oturttuğu iki ana karakterin bu organizasyon sürecinde hem özel hayatlarına, hem de birbirleriyle olan ve adım adım dönüşmeye başlayan ilişkilerine daha çok yer veriyor. Bu demokratik sürecin sekteye uğramaması için yeri geliyor Ann, bir klan standına zarar veren siyah gençleri sertçe uyarıyor. C.P.'nin down sendromlu oğlunun bakımevindeki bir sorununu çözüyor vs. Ama asıl dönüşüm C.P. cephesinde yaşanıyor. Nefret beslediği siyahlarla aynı ortamda bulunmaya bile tahammül edemeyen, el sıkışmayan, her şeyden öte saygın bir Ku Klux Klan lideri olarak gençleri eğiten C.P. Ellis'in yavaş yavaş önce bu demokratik aktiviteye inanmaya, sonrasında ise temsil ettiği tüm bu hastalıklı değerleri sorgulamaya başlaması filmin en önemli temas noktalarından birini oluşturuyor. Entegrasyonun kabul edilmemesi, beyaz çocukların siyah çocuklarla aynı okula gitmemesi için oy üstünlüğü sağlamak amacıyla siyahlarla barış ve huzur içinde yaşayan beyaz komisyon üyelerini zorbalıkla kendi taraflarına çekmek isteyecek kadar aşağılık bir güruhun başında bulunmak, yaşanan bazı gelişmelerle artık C.P.'ye ağır gelmeye başlıyor. Hırdavatçı Lee Trombley ve C.P.'nin eşi Mary gibi beyaz karakterlerin de yardımıyla insani değerlerin uyanışı hızlanıyor.
Oscar ödüllü Green Book'un tekrar ivme kazandırdığı yaşanmış olaylardan uyarlanan ırkçılığa meydan okuma dramlarına eklenen yeni ve iyi halkalardan biri olan The Best Of Enemies, charette sürecinde tartışılan meselelerin detaylarına biraz daha inilse, münazara sahneleriyle sözel olarak biraz daha zenginleştirilse gücüne güç katabilirdi. Böylece Three Billboards Outside Ebbing, Missouri'de dönüşüm geçiren polis memuru Dixon rolüyle Oscar alan Sam Rockwell, yine dönüşüm sarmalındaki C.P. karakterinin ikna edici performansını diyaloglar açısından daha da kuvvetlendirebilirdi. Yine de karşısında yer alan Ann Atwater rolündeki Taraji P. Henson'ın tutkulu oyunuyla birleşince, keşke daha çok karşılıklı sahneleri olsa diyebileceğimiz zıtlıkların uyumuna güzel bir örnek teşkil ediyor. Sahip olduğu yeteneğin çok altında filmlerle boy gösteren Henson ise yaşadığı adaletsizliklerden sıtkı sıyrılmış Ann rolünde yıldızlaşıyor. Filmin sonunda gerçek Ann ve C.P. hakkında verilen bilgiler, bu hikayenin biraz daha uzatılabileceğini hissettirse de, tadında bıraktığı da göreceli olarak söylenebilir. Hollywood dönem filmlerinde eğlence aramanın dışında demokrasi, eşitlik, özgürlük, ırkçılık gibi toplumsal meselelere kafa yormayı dert etmeyen seyircileri elinden geldiğince memnun edecek olan film, ödül sezonuna göz kırpan bazı tavırlarına karşın görülmeyi hak ediyor.
9 Eylül 2019 Pazartesi
Bodied (2017)
Yönetmen: Joseph Kahn
Oyuncular: Calum Worthy, Jackie Long, Rory Uphold, Jonathan Park, Shoniqua Shandai, Dizaster, Walter Perez, Anthony Michael Hall, Simon Rex
Senaryo: Alex Larsen
Müzik: Brain Mantia, Melissa Reese
Üniversite öğrencisi Adam, "Battle Rap" adı verilen, rap şarkıcılarının karşılıklı atışmaları üzerine bir tez hazırlamaya karar verir. Adam, sadece araştırma yapmak için katıldığı kapışmalardan birinde kendisini bir anda bu gösterinin içinde bulur. İçindeki doğal yeteneği keşfeden Adam, battle rap çevresinin de bunu keşfedip gaz vermesiyle bu işi ciddi ciddi yapmaya karar verir. Zamanla bir saplantı haline gelen bu atışmalar Adam’ın özel hayatını da etkilemeye başlar. Hikayesini Joseph Kahn ve Alex Larsen'in birlikte tasarladıkları, Larsen'in senaryosunu kaleme aldığı, son yılların popüler video kliplerinde imzası bulunan Kahn'ın yönettiği Bodied, gücünü bu iki adamın dinamikliğinden alan eğlenceli bir yapım. Özellikle zeki, hazırcevap, ele avuca sığmayan diyaloglar ve rap atışmalarıyla dolu senaryo bir an olsun hız kesmeden akıyor. Akademisyen bir aileye mensup "inek" bir beyaz öğrenci olan Adam'ın, sokaklarda büyüyüp serpilen, siyah topluma malolmuş bu söz sanatına dayalı aktiviteye adım adım duymaya başladığı hayranlığın, artık hayranlığın ötesine geçerek pratiğe dökülme sürecini izliyoruz.
Filmin herhangi bir spor veya müzik draması gibi tahmin edilebilir bir izleği mevcut. Çok oyalanmadan Adam'ın tez konusunu, bu konuyu sahada daha iyi gözlemleyebilmek için yeraltındaki bir rap kapışmasına girişini, orada tesadüfen konu hakkındaki akademik birikimini bir alaylı gibi hayata geçirebildiğini fark etmesini görüyoruz. Daha sonra yükseliş, bazı dramatik açmazlar ve görkemli final, kabaca bu tahmin edilebilirliği doğrular nitelikte. Ama bu kabalığın içindeki parlak detaylar, zeki tespitler, iki farklı kültürel bakış açısını birbirine bağlayan linkler, güçlü bir mizah filmin asıl başarısını inşa eden unsurlar. Bir boks maçına, hatta içeriğe göre bir kafes dövüşüne benzeyen, rakibi mahlasına, fiziğine, etnik kökenine göre aşağılamaya dayalı bu atışmaların bir "battle" olarak adlandırılması boşuna değil. Zira aşağılamada, küfürde, hoşgörüsüzlükte, ırkçılıkta, cinsiyetçilikte sınır olmaması çoğu kez atışanları yumruk yumruğa bile getirebiliyor. Yalnız filmin temel amacı, bu aktiviteye merak sarmış bir gencin şöhret yolculuğundan ziyade, battle rap olgusunun dinamiklerini bireysel, toplumsal, kavramsal açılardan kendine göre yorumlamak.
Dilsel görecelik, kültürel çeşitlilik, ekonomik, cinsel ve ırksal farklılıklar bu kapışmalarda en pür halleriyle rakibe yansıtılırken, bunun teknik anlamda vücuda getirilişindeki zeka, aktüalite, çabukluk ve akıcılık üzerine enfes atışmalara tanık oluyoruz. Şiir normlarını günümüz sokak kültüründen devşirme argo betimlemelerle kafiyelemek, bunu rakibi rencide edici biçimde yapmak bu kapışmalarda çok önemli. Üstelik kapışanların seyircilerle aynı frekansı yakalaması gerekiyor. Aynı anda hem acımasız, hem de mizahi durmak, göndermelere hakim olmak şart. Adam'ın yaptığı gibi kabaca ön hazırlık yapılsa da karşı tarafın taşlamalarına, hakaretlerine saniyeler içinde doğaçlama cevap vermek kolay iş değil. Adam'ın yeraltı battle rap dünyasının zirve isimlerinden Behn Grymm ile kurduğu dostluğu dramatik kırılmalar için kullanan film, eğlenceli yönüyle ciddiyeti arasında çok başarılı yumuşak geçişler yapabiliyor. Renkli, karikatürize yan karakterler ile daha ciddi karakter çatışmaları arasındaki denge de bu sayede sağlanıyor.
Kendisi de rap kapışmalarıyla ünlenmiş, hatta hayat hikayesi 2002 yapımı Curtis Hanson filmi 8 Mile'a konu olmuş Eminem'in yapımcıları arasında olduğu Bodied, gözünü budaktan sakınmayan bir yapım. Rap meraklıları kadar, bu müziğe mesafeli olanların da ilgisini çekebilecek potansiyelde bir film. Disney dizisi Austin & Ally'de Austin'in komik kankası Dez olarak tanıdığım Calum Worthy'nin başarıyla sürüklediği film, tanınmamış oyuncuların parlamayan oyunculuklarıyla ilerlemesine rağmen, asıl performansları sahnedeki kapışmalarla değerlendirdiğimiz vakit kendini yükselten bir yapıda. 8 Mile, bir gencin (Jimmy) bu yeraltı sahnelerinde yükselişini pek de matah olmayan dramıyla birleştiren bir film iken, Bodied bir gencin (Adam) bu yeraltı sahnelerinde yükselişini bu sıradışı aktivitenin tüm boyutlarını sorgulayan bir yaklaşımla ele alıyor. Akademik bakış açısından oluşan çıkış noktasını, adım adım bu yeraltı kuşağının rap atışmalarıyla olan ilişkisine, dolayısıyla toplumsal, cinsel, insani bakış açılarına doğru ilerletiyor. Hatta yer yer bazı aksiyon ve gerilim filmlerinin bile yaratamadığı ambiyanslar yaratabiliyor. Yerinde duramayan temposuyla eğlendiriyor. En mühimi de, çamura bulanmış bir şiirselliğin izini sürüyor. İnsanın kelimelerle, cümlelerle olan ilişkisinde gelebileceği hassas noktalara temas ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














