27 Nisan 2021 Salı

Retfærdighedens ryttere (2020)

 
Yönetmen: Anders Thomas Jensen
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas, Andrea Heick Gadeberg, Lars Brygmann, Nicolas Bro, Roland Møller, Albert Rudbeck Lindhardt, Gustav Lindh, Anne Birgitte Lind
Senaryo: Anders Thomas Jensen
Müzik: Jeppe Kaas

Ortadoğu'da sahada görev yapan ordu mensubu Markus (Mads Mikkelsen), karısının bir metro kazasındaki trajik ölümünü haber alınca Danimarka'ya döner. Aynı kazadan kurtulan kızı Mathilde ile ilgilenmek için yeni hayatına alışmaya çalışan asker Markus, bir yandan acısını yaşarken, bir yandan da uzun süre ayrı kaldığı Mathilde ile iletişim sorunlarını çözmeye çalışır. Öte yandan, aynı metro kazasından kurtulan matematik ve istatistik takıntılı Otto (Nikolaj Lie Kaas), kaza olmadan hemen önce trenden inen birinden şüphelenmiştir. Tehlikeli bir çete lideri olan Kurt aleyhine tanıklık edecek olan bir adamın da bu kazada öldüğünü fark eden Otto, arada bir bağlantı olabileceğini düşünerek kendisi gibi geek arkadaşları Lennart ve Emmenthaler ile birlikte arayıp bulduğu Markus'a bu teorisini açar. İkna olan Markus intikam almaya karar verir. Danimarka sinemasının en önemli senaristlerinden biri olan Anders Thomas Jensen'in yazıp yönettiği Retfærdighedens ryttere (Riders Of Justice), bildik bir intikam hikayesinin bünyesinde aile içi iletişimsizlik, travmalarla başa çıkma, seçimlerin hayatlara etkisi, kader/tesadüf ikilemi, algoritma ve istatistik felsefesi gibi konularla temas halinde bir film.

Dramatik çatışmalarla harmanlanmış bir aksiyon/kara komedi olan Riders Of Justice, Anders Thomas Jensen'in yönettiği 5. film ve hepsi kaybeden karakterlerin hayatlarına dair ilginç dokunuşlar içermekte. Anlam arayışları kimi zaman suç, kimi zaman dramedi hikayelerinde türlü iniş çıkışlarla kendini gösterirken, karakterlere azlı çoklu anlam yükleme özeni yine sürüyor. Sert mizaçlı Markus'un acı kaybı sonrası hayatında fazla bulunamadığı kızı Mathilde ile iletişim kurmakta zorlanması, çaba gösterirken bile öfkeli kişiliğine yenik düşmesi, filmin hep yanında tutmaya çalıştığı bir çatışma olarak omurgaya bağlı duruyor. Ama film asıl rengini ve karakterini Otto, Lennart ve Emmenthaler üçlüsünün dahil olmasıyla bulmaya başlıyor. Markus filmin intikam peşindeki kolluk kuvveti iken, bu üçlü filme zeka, teknoloji, felsefe, aynı zamanda farklı dramatik yan öyküler katıyor. Çocukluktan kalma taciz travması yaşayan Lennart, kendi hatası yüzünden yaşanan bir kaza sonrası ailesi parçalanmış Otto, bu ikili dışında hiç arkadaşı olmayan teknoloji dehası Emmenthaler, filmin verimini ve albenisini arttırıyorlar.


Anders Thomas Jensen'in benzeri defalarca işlenmiş, hatta Hollywood tarafından kulağa bir Liam Neeson aksiyonu olarak gelebilecek bir intikam hikayesini renkli ve kendi içinde katmanlı karakterlerle farklılaştırma çabası olumlu sonuçlar veriyor. Şiddeti kanıksamış asker karakterini bir anda sivil hayata uydurmak zorunda kalan, bu yüzden kalan tek aile ferdi olan kızıyla ilişkisinde sorunlar yaşayan Markus etrafında kurulan karakter çeşitliliği, hem onun uyum problemine eğiliyor, hem de bağımsız yan hikayeler kuruyor. Bu karakterler hikayeye belli bir mizah katarken, dramatik yönden de destek sağlayarak filme dengeli bir ton kazandırıyorlar. Özellikle Otto'nun Markus ile kısa gelgitler yaşayan ilişkisi, sıcak bir dostluğun gelişimini de ağacın güçlü bir dalı haline getiriyor. Kızını bir kazada kaybetmiş Otto'nun, kızı kazada kurtulan Markus ile kurduğu empatinin hüzünlü ve iyileştirici etkisini hissettirecek küçük fikirler mevcut. Jensen ayrıca küçüklüğünde travmalar yaşamış ve birçok psikoloğa görünmüş Lennart karakteri ile, çetenin elinden kurtardıkları genç göçmen Bodashka arasında bir kader birliği kurarak, belki filme hiç konmayabilecek bu paralellikle iki karaktere birden boyut kazandırıyor.

Filmin bir başka tiplemesi olan Emmenthaler ise, teknolojik ve pratik zekasına rağmen, farklı bir sosyalleşme şekli olarak gördüğü bu intikam fikrine kendini fazla kaptırsa, Otto ve Lennart'ın aksine birini öldürmek konusunda soğukkanlı görünse de, aslında hiç de buna hazır olmadığını anladığı bir an yaşaması, yine Jansen'in karakterleri ele alış biçimindeki samimiyeti yansıtan bir örnek. Her ne kadar finaliyle bir miktar bu samimiyete ve doğrucu tavrına ters düşse de, asıl meselesinin doğruluğu ve gerekliliği tam teyit edilememiş bir intikamdan ziyade, bu karakterler arasındaki farklı dinamiklerin, çatışmaların, aile ve arkadaşlık kavramlarının iletişimsizlikle test edilişinin yansımalarını izliyoruz. Elsker dig for evigt (2002), Mørke (2005), Efter brylluppet (2006), Hævnen (2010) gibi incelikli aile dramları tasarlamış olan Jansen'in geniş yelpazesi her yeni filminde farklı ve benzer hikayeler bütünü içinde seyirciye dokunmasını bilen fikirler içeriyor. Blinkende lygter (2000), Adams æbler (2005), Mænd & høns (2015) gibi senaryolarında gölgeli ve aydınlık yanlarıyla yarattığı karakterlerden oluşan tuhaf ekip işlerinin yanına Retfærdighedens ryttere'yi de ekliyor. Aynı zamanda çok yakın dostları olan Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas ve Nicolas Bro üçlüsünü kimbilir kaçıncı kez bir araya getirerek filminin performans gücünü garantiliyor. Temposu, kurgusu, sevimli mizahı ve etkili dramatik anlarıyla iyi bir film ortaya koyuyor.

18 Nisan 2021 Pazar

Persischstunden (2020)


Yönetmen: Vadim Perelman
Oyuncular: Nahuel Pérez Biscayart, Lars Eidinger, Jonas Nay, David Schütter, Leonie Benesch, Luisa-Céline Gaffron, Alexander Beyer
Senaryo: Ilja Zofin, Wolfgang Kohlhaase
Müzik: Evgueni Galperine, Sacha Galperine

Usta Alman yazar ve senarist Wolfgang Kohlhaase'nin yaşanmış olaylara dayalı "Erfindung einer Sprache" adlı romanından Rus yazar Ilja Zofin'in senaryosunu yazdığı, Ukrayna doğumlu yönetmen Vadim Perelman'ın yönettiği Persischstunden (Persian Lessons), özellikle konusuyla muadilleri arasından sıyrılan Holokost dramlarından biri. Toplama kampına götürülürken yolda durdurulup katledilen bir grup esir arasından İranlı olduğu yalanını söyleyerek kurtulan Fransız Yahudi Gilles'in sıra dışı hikayesi filmin konusunu oluşturuyor. Askerlerden biri tesadüfen bağlı olduğu birliğin Nazi subayının kendisine Farsça öğretmesi için bir İranlı aradığı bilgisine sahip olunca Gilles infazdan kurtuluyor. Gilles hayatta kalabilmek adına Nazi subayı Klaus Koch'a tek kelime bilmediği Farsça'yı öğretmek için yeni baştan kendi uydurduğu bir dil yaratmayı planlıyor. Aslında bu çılgınlığı planladığı da söylenemez. Zira yalan söylediğini anlarsa onu öldüreceğini söyleyen Koch, başlangıçta 20 kelime öğretmesini isteyince kolayca uydursa da, zamanla kelime sayısının artacağı, en önemlisi de öğrettiği uydurma kelimeleri aklında tutması gerektiği gerçeği Gilles'in hayatta kalma mücadelesini çok farklı bir konuma yerleştiriyor.

Oskar Schindler (Schindler's List), Wladyslaw Szpilman (The Pianist) gibi gerçek, Guido (La vita è bella), Saul Ausländer (Saul fia) gibi kurmaca karakterlerle Yahudi soykırımı üzerine çekilen filmlerin konu, karakter ve çekim teknikleri yönünden diğerlerinden farklı tonlar taşıması, Yahudi soykırımı üzerine çekilmiş filmlerin fazlalığı ve hep benzer şeyleri söylemeleri düşünüldüğünde artık bir ihtiyaç haline geldi. 10-11 milyon civarında insanın öldüğü, milyonlarcasının da kurtulmayı başardığı soykırım, hayatta kalanların tanıklıklarıyla günümüze kadar ulaşmış sıra dışı kurtulma hikayelerinin de kaynaklarından biriydi. Hala da öyle ve Persischstunden gibi ilginç hikayeler çıkmaya devam ediyor. Hikayenin kahramanı Gilles'in hayatını kurtaran yalanıyla kendi omuzlarına yüklediği büyük yükün bir sinema filmi için önemli malzemeleri olduğu kesin. Asıl önemli olan ise bu malzemenin nasıl işlendiği. Hikayenin, romanın ve senaryonun farklı işlevleriyle ortaya çıkarılan filmin gerçekleri ne ölçüde yansıttığını bilemesek de, böyle bir hikaye kurmaca bile olsa mutlaka görülmeyi hak ediyor. Bir adamın canını kurtarmak için yalan söyleyip başka bir milletten olduğunu, o milletin dilini başkasına öğretebileceğini söylemesi, bunu acımasız Nazi subaylardan birine öğretmek zorunda kalması gerçek anlamda yaratıcı ve meydan okuyucu özellikler taşımakta.


Vadim Perelman, bu türe dair hemen her filmde olduğu gibi ana karakter etrafında tehditkar ve gerilimli çevre düzenini kuruyor. Arka planda Nazi zulmünü etkili bir fon olarak kullanırken, bir başka Yahudi'den aldığı kitapta yazan Reza ismini kullanan Gilles'i himayesine alan Nazi subayı Koch, başından beri Gilles'in İranlı olduğuna inanmayan ama bunu kanıtlayamayan Nazi askeri Max, yazısı kötü olduğu için katipliği Gilles'e kaptıran Elsa ile o fonun önüne asıl sahnelerini koyuyor. Sivil hayatında bir şef olan, savaş bitince İran'da restoran açmayı planlayan Koch, onun gibi Nazi olmayı reddederek orduya katılmayan ve Tahran'a giden kardeşi kadar cesur olamayışının ezikliğini de derinlerde saklayan bir karakter. Reza olarak bildiği Gilles ile sözde Farsça öğrenmeye başladığı anlarda soğuk ve acımasız karakterinin ardındaki sözde insanlığı ortaya çıkıyor. Kimseyle konuşmadığı şeyleri Gilles'e anlatıyor. Ona mutfakta ve masa başında iş veriyor, toplu infaz zamanlarında onu başka yere göndererek saklıyor, başkalarına ezdirmiyor. Hatta öğrendiğini sandığı bu çakma dille aylar sonra şiir bile yazıyor. Ama insanlığı "sözde" çünkü Gilles kazara "ekmek" ve "ağaç" kelimeleri için aynı kelimeyi uydurunca, belli aralıklarla öğrendiği bu kelimelerin eş anlamlı olabileceğini düşünemeden herkesin içinde onu döverek ve ağır işlere sürgün ederek aslında bir Nazi'den bir insan çıkamayacağını gösteriyor. Her ne kadar sonradan pişman olup tekrar yanına alsa da, ihtiyacı olanı alma arzusu baskın geliyor. Tabii ikili arasında belli belirsiz bir bağ da oluşuyor.

Geçmişi hakkında bir şey bilmemize gerek duyulmayan, Nazi zulmüne uğramış milyonlarca Yahudi'den biri olan Gilles ise canını kurtarmak için İranlı olduğu yalanını söylediği andan itibaren sıradan bir protagonist olmanın ötesine geçiyor. Ortaya çıktığı vakit öldürülecek olduğu yalanının sürekli test edilecek olmasının verdiği girdaba girince kelime uydurmak, uydurduğu kelimeleri de ezberlemek zorunda kalması, bu kez kendi kendine bir kelime üretme ve ezberleme sistemi oluşturma ihtiyacı doğuruyor. Dillerin oluşum ve gelişim tarihlerine baktığımızda iletişim ihtiyacından doğan ve mutlaka bir noktada uydurulmuş seslerin evrimleşmesi sonucuna ulaşırız. Gilles'in kendi dilbilim sistemini, içinde bulunduğu zor şartlardan devşirmesindeki zeki ve bir yanıyla dramatik çözüm, iletişim ihtiyacından ziyade hayatta kalma ihtiyacından vücut buluyor. Uydurmanın bir süre sonra üretime dönmeye başladığı bu süreç, acısı, tepkisi, karakteri simasına yansımış kamp sakinlerinin isimleri ve Gilles'in o isimlere yüklediği kavramlarla anlamlanmaya başlıyor. Bu anlam, Gilles'in uydurma ihtiyacının evrimleşerek geldiği son noktayı finalde kutsuyor. Kendisini hayatta tutan şeyin bir süre sonra onu güçlendirdiğini, kaynak haline getirdiğini anlayan Gilles, Reza olmanın sahteliğinden alternatif bir gerçeklik yaratıyor. Özellikle 120 battements par minute ile adından çokça söz ettiren Arjantinli oyuncu Nahuel Pérez Biscayart'ın yürekten performansıyla da güçlenen Persischstunden, çok özel bir lisanın filmi.

5 Nisan 2021 Pazartesi

The Father (2020)

 
Yönetmen: Florian Zeller
Oyuncular: Anthony Hopkins, Olivia Colman, Olivia Williams, Rufus Sewell, Imogen Poots, Mark Gatiss
Senaryo: Christopher Hampton, Florian Zeller
Müzik: Ludovico Einaudi

Roman ve oyun yazarı, aynı zamanda yönetmen Florian Zeller'in Le Père adlı kendi oyunundan uyarladığı The Father, İngiltere/Fransa ortak yapımı bir dram. Zeller'a bu oyunu beyaz perdeye uyarlamada yardımcı olan isim ise, Dangerous Liaisons, Atonement, The Quiet American, Carrington gibi roman ve oyun uyarlamalarından tecrübeli Christopher Hampton. (Bu film vesilesiyle ilginç bir not olarak Hampton yine Anthony Hopkins'in başrolde olduğu 1985 tarihli The Good Father filmini Peter Prince romanından uyarlayan kişi.) The Father, ait olduğu tiyatro kumaşını özellikle diyalog bazında bir sinema filmine de yakıştıran, dekor ve performans dengesini yine bu kumaştan sağlayan bir yapım. Yaşlandıkça dengesizliği ve unutkanlığı artan, onunla ilgilenen kızı Anne'i (Olivia Colman) zorlayan, depresif ama bir yanıyla da eğlenceli bir adam olan Anthony'nin (Anthony Hopkins) hastalığının kritik eşiğinde hikayeye dahil oluyoruz. Tüm ihtiyaçlarını karşılayan fedakar kızı Anne'in, tanıştığı adamla Paris'e yerleşmeye karar verdiği bu eşik, onunla yaşamaya alışmış Anthony'nin bu hastalığı yüzünden akıbeti ile yüzleşememesine yol açıyor.

Hafızayı, düşünmeyi ve sosyal becerileri etkileyen bir grup semptomu tanımlayan, bir çok türü bulunan "demans" (ya da yaygın ismiyle bunama) hastası olan Anthony, çalıştığı için her zaman evde olmayan kızı Anne'in bulduğu bakıcıları kaçıran, sürekli kendi başının çaresine bakabileceğini iddia eden, gittikçe artan hafıza sorunlarıyla mücadele eden, bu sorunları kabullenmeyen bir adam. Florian Zeller, kendi yazdığı oyunun kağıt üstünde basit görünen konusunu perdeye aktarırken teatral dengeleri ihmal etmeden, sinema avantajlarını kullanarak gerçek bir kurgu başarısı gösteriyor. Filmi anlayabilmemiz, anlamsız gözüken sahnelere anlam yükleyebilmemiz için bizi Anthony'nin zihnine kapatıyor adeta. Bir gün önce yaşadıklarını unutarak yeni güne başlayan, sadece Anne'i hatırlayan, onun verdiği kısa hatırlatmalara rağmen hatırlamadığı davranışlarına kendi mantığı ile sahip çıkan Anthony, artık hastalığın ilerlediği bu evrede o mantık ile de ciddi sorunlar yaşamaya başlıyor. Filmde Anthony dışında üç kadın, iki erkek karakter daha var ve onların Anthony'nin zihninde sürekli yer değiştirmeleriyle yaşadığı tuhaflıklar seyirciye aynen yansıtılıyor. Öyle ki, bir müddet sonra Anthony'nin bir anda kendini içinde bulduğu Hitchcock tarzı bir Alacakaranlık Kuşağı atmosferi bile soluyoruz. Zeller, Anthony'nin zihinsel istikrarsızlığını pratiğe dökerek, onunla yaşadığımız tekinsiz özdeşleşme sonrası kendine harikulade bir oyun alanı yaratıyor.


Florian Zeller, Anthony'nin bu sorunlu sürecine dahil ettiği ayrıntıları, bu sorunlu zihnin kenarlarına ve köşelerine o kadar ustalıkla yerleştiriyor ki, seyircinin bir anda her şeyi anlamasına, kendi kronolojisini oluşturmasına izin vermiyor. Her gün bir türlü bulamadığı kol saatini saplantı haline getiren Anthony'nin kayıp giden zamanı zaptetme çabası gibi, bizim de filmin ritmini yakalama ihtiyacımız beliriyor. Ama Zeller bunu bir ihtiyaçtan ziyade bir gizem kozu olarak mimliyor. Kolunda olduğu vakit kendini güvende hissettiği bu kol saati, sürekli övdüğü ve özlediği, ortalarda olmayan küçük kızı Lucy, gerçekte kime ait olduğu tam anlaşılmayan geniş apartman dairesi, Anne'in gidip gitmeyeceği belli olmayan Paris belirsizliği gibi ayrıntıların çevrelediği bu mental kaos, bunun bir kaos olduğunu hissettirerek ama kırılgan ve stilize bir üslupla organize ediliyor. Sık sık evin bölümlerini insansız olarak gösteren planlar, Anthony ve Anne'in dalıp gittikleri anlar, konuşmayan ama düşünen sahneler yaratma becerisine sahip. Bunun yanında Anthony, Anne ve Paul'ün tavuk yedikleri akşam yemeğinde yaşanan mükemmel döngü ve Anthony'nin küçük bir şoka neden olan Lucy rüyası, bu hastalığın başka semptomlarına da çarpıcı bakış açıları sunuyor.

Bütün bu olumlu bileşenleri sunmak için Anthony Hopkins ve Olivia Colman ikilisinin ustalıklarından faydalanmak filme başka bir seviye daha atlatıyor. The Father'ın orijinalinin bir tiyatro oyunu olduğu bilgisi, bu ikilinin karşılıklı sahnelerinde sık sık onları tiyatro sahnesinde hayal etmemizi sağlıyor. Özellikle filmde kendi adını ve doğum tarihini kullanan 83 yaşındaki Anthony Hopkins, kariyerindeki onlarca parlak performansa çok sağlam bir halka daha ekliyor. Sosyal medyadaki eğlenceli paylaşımlarını andıran birkaç deli dolu sahne yanında, yaşadığı tuhaf olayları, etrafındaki karakter değişimlerini anlamlandıramayan, unutkanlığını kabullenemeyen çaresizliği olağanüstü. Yaşlılığın doğal etkilerini, terkedilme korkusuyla kaplanmış çocuksu reflekslerle harmanlayan, her yönüyle sahici bu performansın özellikle finalde patlayan yolculuğu, bu kariyerin unutulmazlar arasında yerini alacaktır. Pandemi sonrası unutma temalı uydurma salgınlar ve gerçek hastalıklar üzerinden hafıza kavramının sorgulandığı senaryolar çoğaldı. Unutmak istemediğimiz kişi ve olayları unutmaya başlamamıza sebep olan hastalıkların vehametini, başımıza gelmeden anlayamayacağımızın, çaresizliğimizin farklı versiyonları ilham verici dram fikirleri yarattı. The Father ise, en trajik hastalıklardan birini, o süreci yaşayan bir adamın zihninden görmeye çalışan, gördüklerini de harikulade süzgeçlerden geçiren birinci sınıf bir dram.

25 Mart 2021 Perşembe

A Sun (2019)

 
Yönetmen: Mong-Hong Chung
Oyuncular: Yi-wen Chen, Samantha Shu-Chin Ko, Chien-Ho Wu, Greg Han Hsu, Kuan-Ting Liu, Chen-Ling Wen, Apple Wu, Ivy Yin
Senaryo: Yaosheng Chang, Mong-Hong Chung
Müzik: Sheng-Xiang Lin

Mong-Hong Chung'ın senaryosunu Yaosheng Chang ile beraber yazdığı ve kendisini yönettiği Tayvan yapımı A Sun, dört kişilik bir ailenin birkaç yıl içinde yaşadığı trajik olayları işleyen dokunaklı bir dram. Bir sürücü kursunda direksiyon eğitmenliği yapan baba A-Wen, kuaförlük yapan anne Qin, tıp okumak amacıyla dersaneye giden büyük oğul A-Hao ve hiçbir işte dikiş tutturamayıp suça bulaşan küçük oğul A-Ho'dan oluşan bu aileyi ve yaşadıklarını 2.5 saatlik süresi boyunca ağırbaşlı bir ton ve ritimle işleyen Chung, az da olsa mizahi, yer yer gerilimli, çoğunlukla melankolik bir üslupla dizayn ediyor. Kağıt üstünde pek çok yönüyle sıradan bir ailenin, küçük oğul A-Ho'nun bir suça karışması nedeniyle 1.5 yıl hapse mahkum edilmesi ve sonrasında çözülmeye başlaması, türlü olay ve karakterlerle boyutlandırılıyor. A-Ho’da hayal kırıklığına uğrayan, öfke duyduğu küçük oğlunun mahkum edilip fazla ceza alması için hakimi bile kışkırtan A-Wen, tüm ümidini doktor olmasını umdukları A-Hao’ya bağlıyor. Aslında ailesinin sandığı kadar iyi bir öğrenci olmayan A-Hao ise içine kapanıklığı ve naifliği ile küçük kardeşinin tam tersi bir karakter yapısına sahip. Yaşanan trajik bir olay sonrası tüm dengesi sarsılan ailenin, bir şekilde o dengeyi yeniden kurmak, devam eden hayatlarının dizginlerini ellerine almak için çabalayışlarını izliyoruz.

Mong-Hong Chung, sıradan bir çekirdek aile ve onun sıradan fertleri ile bu kadar uzun bir süre ne anlatabilir diye düşünen olursa, ona özellikle Uzakdoğu'dan çeşitli örnekler sunulabilir. Zira bu kültürün kendini sürekli yenilemeye yönelik senaryo hamleleri, karakter geliştirme fikirleri, olay örgüsünü zenginleştirme formülleri mevcut. Bunların kimi fazla arabesk veya duygu sömürüsüne meyilli tercihler de olabiliyor. A Sun, dört aile ferdi sayesinde kendini dört farklı parçaya bölüp bir müddet bu yolda ilerliyor. Filmin başlarında A-Ho'nun işlenen bir suça yardım edişi ve mahkeme sonrası hapse girişiyle bir süre hapishane klişeleri barındıran kanaldan, dersaneye giden ve sınıfındaki Xiao-Zhen ile yavaş yavaş arkadaşlıktan ilişkiye geçmeye başlayan A-Hao sayesinde duygusal bir kanaldan, ebeveynlerin aileyi ayakta tutma ve rutin geçinme gayretlerinden de başka bir kanaldan akan film, ele aldığı çatışmaları sömürü malzemesi yapmadan, sadece ailenin tüm zorluklara karşı ayakta durabilme mücadelesine odaklanıyor. Yan karakterlerin varlığına onların hikayelerini katmadan olası bir dağınıklığın önünü de alıyor. Ama bir yanıyla da onların sentetik kalmalarını istemiyor ve makinenin parçaları haline getiriyor.

Beklenmedik trajik kırılma noktası sonrasında nasıl bir yol izleyeceğine dair merak uyandıran film, o kırılmayla aile fertlerinin iletişim sıkıntılarını sorgulamak ve onlara sorgulatmak yönünde elini güçlendiriyor. Bu süreç, beraberinde A-Ho'nun hapse düşmesine sebep olan, hapisten çıkınca tekrar ona musallat olan serseri Radish'in dahil edilmesiyle gerilim de yükleniyor. Sonlara doğru yaklaştıkça narin yapısına kattığı bu gerilimle çok iyi bir suç gizemi, daha sonra da onun çözümlemesini ekleyen senarist ikilisi Chung ve Chang, güneş altında dramatik açıdan çok güçlü bir sahneyle tekrar o kırılganlığına dönerek, üstelik çok daha güçlü dönerek gözleri dolduruyor, yürekleri yakıyor adeta. Oyunculuk açısından ortada öyle çok büyük performanslar var sayılmaz. Ama asıl olay, oyuncudan ziyade gerçek kişiler gibi görünen oyuncuların taşıdığı doğallıkta saklı. O doğallık da oyuncuyum diyen çoğu aktörden çok daha vurucu etkiler taşıyor. Filme adını veren güneş olgusu ise, büyük oğul A-Hao'nun kız arkadaşı Xiao-Zhen'e gönderdiği cep telefonu mesajının harikulade kurgusu eşliğinde filmin en görkemli anlarından birini oluşturuyor. Güneşte kalanlar ve kendilerine bir gölge bulanlar diye betimlenen insanların hayatın zorluklarıyla nasıl baş edip edemedikleriyle varoluşlarını değerlendiren bu bakış, kendi derinliğini yaratıyor. Kaybedilenler sayesinde elinde kalanların değerini anlamak, onlara sahip çıkmak üzerine yeni olmayan ama eskinin gücünü çok iyi kullanan A Sun, keder ve umudu içtenlikle birleştiren, 2020 yılının en kırılgan Uzakdoğu yapımlarından biri.

18 Mart 2021 Perşembe

Snuff: A Documentary About Killing on Camera (2008)


Yönetmen: Paul von Stoetzel
Yorumcular: Mark L. Rosen, Larry C. Brubaker, Todd Cobery, Linda Flanders, Raymond P. Whalen, Michelle Lekas
Müzik: Scott Keever

“Snuff” argoda oyuncularının film esnasında işkence veya tecavüze uğradığı, daha sonra da gerçekten öldürüldüğü düşük bütçeli illegal yeraltı film çeşidine deniyor. Snuff: A Documentary About Killing on Camera belgeseli “Snuff film nedir”, “Amerikan Sineması ve Snuff”, “Mark’ın Hikayesi Bölüm 1-2”, “Seri Katiller ve Snuff”, “Savaş ve Snuff” olmak üzere beş bölümden oluşuyor. Sinefiller, yönetmen/yapımcılar, emekli FBI ajanları, emniyet görevlileri ve sinema tarihçilerinden oluşan küçük bir grup insanın snuff yorumları, The Texas Chainsaw Massacre, Henry: Portrait of a Serial Killer, Cannibal Holocaust, Faces of Death gibi filmlerden alıntılar, yorumlar ve çeşitli amatör görüntülerle şekillenen belgesel, bir belgesel olarak dört dörtlük olmasa da, içerdiği tartışma ve yorumlarla snuff dehşetinin boyutlarını irdelemeye çalışıyor.

20 yıl boyunca FBI’ın resmi kayıtlarına geçecek tek bir snuff filmin bulunamaması, ama öte yandan bu işin yeraltında pazarlama ve dağıtım ağına sahip olduğu gibi bilinmeyenler dile getiriliyor. Snuff gerçekten var mıdır, yoksa bir şehir efsanesinden mi ibarettir tartışmalarına verecek birden fazla cevabı olduğundan, dersine iyi çalışmış bir belgesel olduğu söylenebilir. Kurmaca snuff filmlerden alıntılar yanında, iki ortak seri katilin gerçek çekimlerinden ayıklanıp light hale getirilmiş görüntüler de bulunmakta. Savaş ve Snuff bölümünde tüm dünyaya yansımış Vietnam ve Irak savaşından alınan çekimlerin yorumculara göre snuff niteliği taşıması, aslında snuff’ın belirli bir şablona uyup uymadığının da analizini beraberinde getiriyor. Amerikan askerlerinin Iraklı mahkumları türlü eziyetlerle aşağıladığı görüntüler ile, El Kaide militanlarının kamera karşısında kafa kestiği çekimler arasında bilerek “göze göz, dişe diş” dengesi yaratılmak istenmemiş olabilir. Ama bu karşılaştırmanın bir dengeleme şeklinde algılanma riski de mevcut. Üzerinde anlaşılan nokta ise bu çekimlerin snuff sıfatına uyduğu ve artık günümüzde internet sayesinde snuff tabusunun yıkılmaya başlaması…

Belgeselde yer alan uzuv kesme, bağırsak çıkarma, canlı hayvan katletme görüntülerinden belki daha da dehşet verici olanı, film ve TV yapımcısı Mark L. Rosen’ın ilk hikayesinde anlattığı pedofil snuff filmleri çeken, el altından fahiş fiyatlara satan, Amerikalı müşterileri, hatta polis bağlantıları olan Rus sapığı hakkındaki gerçeklerdi. Bu sözde insanın yakalanışından ve ifşa oluşundan sonraki sürecin akıl almaz boyutları, ekranda kurmaca şiddet sahnelerinden zevk alanların dahi kanını donduracak cinsten. Mark L. Rosen, anlattığı her iki gerçek olayı da sadece anlatmakla kalmıyor, sanki o dehşeti oturduğu yerden yaşayıp seyirciye de çarpıcı biçimde yaşatıyor. Snuff: A Documentary About Killing on Camera, snuff miti hakkında çarpıcı kaynaklardan biri.

12 Mart 2021 Cuma

Nomadland (2020)

 
Yönetmen: Chloé Zhao
Oyuncular: Frances McDormand, David Strathairn, Linda May, Swankie, Bob Wells, Patricia Grier, Angela Reyes
Senaryo: Chloé Zhao, Jessica Bruder
Müzik: Ludovico Einaudi

Altkültürler üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Amerikalı gazeteci Jessica Bruder’ın "Nomadland: Surviving America In The Twenty-First Century" adlı kitabından Chloé Zhao tarafından uyarlanan ve yönetilen Nomadland, 2008 krizi sonrası her şeyini kaybeden 60'lı yaşlarındaki Fern'in hikayesini anlatıyor. Nevada kırsalındaki bir şirket kasabasının yaşadığı ekonomik çöküşün ardından Fern, eski hayatını ve eşini kaybetmenin verdiği acıyla başedebilmek için "Vanguard" adını verdiği minibüsüyle Amerika’nın batısına doğru yolculuğa çıkıyor. Geleneksel toplumun dışındaki göçebe hayatını keşfeden Fern'in hayatına, yaşadığı kayıplardan birkaç ay sonrasında dahil oluyoruz. Artık kaybedecek bir şeyi kalmayan, elindeki tek mal olan minibüsünü mülk haline getiren Fern'in yeni düzenine alışmaya başladığı bu evrede, onu Amazon'un kargo bölümünde bir işçi olarak, akşamları da minibüsüne dönen yorgun bir emekçi olarak görüyoruz. Minibüste taşıdığı eski hayatına dair bazı eşyalar ve yüreğinde taşıdığı anılarla 60'lı yaşlarında belli bir yere ait olmamanın akışına kendini bırakıyor. Bu mecburi teslimiyet de daha önce bilmediği bambaşka bir dünyanın kapılarından girmesini sağlıyor.

Chloé Zhao, tuvaletini yaparken bile yanından ayrılmadığı Fern'i o kadar doğal işliyor ki, onun artık sahada olmasıyla yaşadığı bu özdeşliğe ikna olmamak güçleşiyor. Azar azar, kararında ve fazla detaylandırılmamış geçmişi ve o geçmişe dair acıları nedeniyle onun göçebeliğine biçtiği anlam her dakika güçleniyor. Sadece bilmemiz gerekenlerle izlediğimizde, o hafifliğin huzuru ve artık çoğunlukla içine ağlayan bir kadının doğanın kollarında alternatif bir yaşam arayışının varoluşçu amaçları somutlaşıyor. Frances McDormand ve Dave adlı bir başka göçebeyi canlandıran David Strathairn dışındaki karakterlerin gerçek kişiler olması, gerçek mekanlarda, tesislerde, hava şartlarında çekilmesi filme belgesel bir karakter yaratsa da, Zhao filminin tamamen o minvalde olmasını istemiyor. Fern ve Dave dışında Linda ve Swankie gibi iyi bir emeklilik yerine göçebe hayatı yaşamak durumunda kalmış gerçek kişilerin hikayelerini de ekonomik biçimde filmine katan Zhao, kendi orta sınıf vatandaşlarının uykusuna girmeyi çoktan bırakmış Amerikan rüyasının kapitalizm karşısındaki ezilmişliğini, kabuk bağlamış bu yalnızlık tasvirleriyle bütünleştiriyor.


Filmin gerçek kişilerinden biri de, yaklaşık 25 yıldır "vandweller" yani karavan hayatı yaşamayı seçmiş bir göçebe olarak yaşayan, yılda bir "Rubber Tramp Rendezvous" adlı bir açık hava göçebe toplantısı organize ederek Amerika'nın tüm modern göçebelerini bir araya getiren, yine kurucusu olduğu "Homes On Wheels Alliance" organizasyonu ile toplanan bağışlar sayesinde onlara her türlü desteği sağlamaya çalışan Bob Wells... O da pek çoğu gibi yaşadığı kayıpların üstesinden gelebilmek için kendini bu şekilde özgürleştirmeyi seçen ve bu fikirlerini kendi gibi insanlara da aktaran bir yol müdavimi. Fern'in bu yeni hayatına bir başka dokunuşu yapan ise, zamanında iyi bir baba olduğunu düşünmeyen ama önüne gelen iyi bir dede olma fırsatı uğruna göçebeliğinden vazgeçen Dave... Onunla beraber çeşitli geçici işlere giren ve kader birliği yapan Fern, bu ilişkinin yerleşik hayata geçmesini umut eden Dave ile sessiz ve derinden yaşadığı çatışmayı, bu yeni hayatıyla takas noktasında anlamlı bulmuyor. Mutlu günlere, manalı anılara sahip insanların bir anda düştükleri yalnızlıklar, kolayca yenilerine sahip olmayı güçleştiriyor. Yalnızlık Fern'e olduğu gibi onlar için vefalı bir dosta dönüşüyor.

Chloé Zhao, Fern'in etrafına ördüğü doğal ortamı ondan bağımsız düşünmüyor. Geçici etkinlikler, geçici meslekler, geçici insanlar ama hep orada duran kırsal, deniz, taşlar, yollar... Zhao, filmi çektiği lokasyonlarda karşısına çıkan insanları oldukları halleriyle Fern'in hayatına dahil ettiği kadar, önüne çıkan yağmuru, fırtınayı, denizi, kırsalı, kayaları da bu spontane sürece katıyor. Bu bütünleşme, Fern'in eline alıp baktığı bir porselen tabağı bile modern yaşamın bir numunesi, geçmişe olan özlemin sembolü haline getiriyor. Tüm o modern objelerin kaynağına inmenin verdiği arınmışlık, hislerinin hammaddeleri ile beraber yaşama arzusuyla yalnızlığına merhem oluyor. Filmin bu duyguyu sürdürmesinden hoşnut olduğumuz bir anda, Fern'e sırf "sadece bir ev alsınlar diye insanları tüm birikimlerini kullanarak ve borca girerek yatırım yapmaya cesaretlendirmek doğru değil"  cümlesini söyletmek için onu geçici bir süre modern hayata veya Dave vasıtasıyla kalabalık aile ortamına sokması, bu ruhani ritmi biraz etkilese de, bu yerleşikliğin hapsolduğu monotonluk karşısında kendini yollara, kırlara vurma özgürlüğünün değeri daha bir anlaşılıyor. Tabii bu Fern'in seçtiği bir yol değil. Ama o zorakiliği, hayatının bundan sonraki anlamı haline getirmek için bir göçebe olarak yaşamanın bertaraf edici bir yanı da var. Kendini bir "homeless" değil, "houseless" olarak tanımlamasının ardındaki bu aidiyet duygusu, bu tanımlamayı yaptığı market sahnesi örneğinde olduğu gibi hiçbir sömürüye geçit vermeden karşılığını buluyor.


1982 Pekin doğumlu Chloé Zhao, Güney Dakota'da çektiği, yine bir çok gerçek kişiye yer verdiği bir önceki filmi The Rider'da, geçirdiği kaza sonucu tutkuyla bağlı olduğu rodeodan kopmak zorunda kalan genç Brady'nin hüzünlü hikayesini yazıp yönetmişti. Nomadland'de yine aynı coğrafyada dolaşıyor, gerçek insanları filme alıyor, Brady gibi geçmişinden kopmak zorunda kalan Fern'i kadrajına alıyor. Fern'e hayat veren iki Oscarlı dev oyuncu Frances McDormand, şayet onu hiç tanımayıp ilk kez bu filmde görseydik gerçek kişilerden biri olduğunu düşüneceğimiz kadar filmin ruhuna ait bir sahicilik taşıyor. Kutsal bir salaşlık içinde, insanoğlunun doğanın sadece küçük bir parçası olduğu düşüncesini kişisel dramıyla o kadar özdeşleşmiş biçimde sunuyor ki, çoğu zaman bunun bir kurmaca olduğunu, o kurmacayı kaydeden kamerayı unutturuyor. Doğada bir zerre kadar küçülürken, aslında pek de performans diyemeyeceğimiz sıradanlığıyla devleşiyor. Onun bu yaban ellerde tek başına küçüldükçe büyüyen varlığının bir nimet olduğunu bilen Zhao, yalnızlığın saf, kederli, mahrem ne kadar sureti varsa ortaya serme fırsatı buluyor. Spontaneliği kadar, bütün filmlerinde beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Joshua James Richards'ın da katkılarıyla, iyi dost olduğu Terrence Malick inceliği yakaladığı epik anlar artık yavaştan kendi Chloé Zhao sinemasının temellerini sağlamlaştırıyor. Çağın en iyi bestecilerinden İtalyan usta Ludovico Einaudi'nin muhteşem notaları da bu ruhun ayrılmaz bir uzvu haline gelince Nomadland, bir filmin bizi nasıl "evsiz" değil, "ev-siz" hissettirebileceğine inandırıyor.

28 Şubat 2021 Pazar

Little Fish (2020)

 
Yönetmen: Chad Hartigan
Oyuncular: Olivia Cooke, Jack O'Connell, Soko, Raúl Castillo
Senaryo: Aja Gabel, Mattson Tomlin
Müzik: Keegan DeWitt

Aja Gabel'in kısa hikayesinden Mattson Tomlin'in senaryosunu yazdığı, 1982 Lefkoşa doğumlu Chad Hartigan'ın yönettiği Little Fish, fotoğrafçı Jude (Jack O'Connell) ile veteriner Emma (Olivia Cooke) arasındaki aşkın tuhaf bir pandemiyle sınandığı ABD/Kanada ortak yapımı romantik bir dram. Tanışıp flört eden, bir süre sonra da evlenen Jude - Emma çifti, insanların bazen aniden, bazen de yavaş bir şekilde hafıza kaybına uğradığı bu pandemi içinde aşklarına, anılarına sahip çıkmak zorunda kalırlar. Çünkü Jude hastalığa yakalanmıştır ve yavaş yavaş ilişkilerine dair bazı anılarını yitirmeye başlar. Artık hayatımıza nüfuz etmiş pandemi kavramını farklı şekillerde ele almaya başlayan ilham verici senaryolardan biri olan Little Fish, bu defa hastalığı "unutma" olarak tasarlamış. Away From Her, Still Alice, Iris, Poetry ve daha bir çok filme esin kaynağı olmuş Alzheimer hastalığından farklı olarak kurbanlarını sadece yaşlılardan seçmeyen, ne şekilde yayıldığı bilinmeyen, bir balıkçıya teknesini, bir şoföre otobüsünü, bir pilota uçağını kullanmayı, hatta bir maraton koşucusuna durmayı unutturan NIA (Neuroinflammatory Affliction - Nöroinflamatuar Hastalık) adlı bu salgına her an herkes yakalanabiliyor ve tedavisi bulunmuyor. Böyle bir ortamda filizlenen Jude - Emma ilişkisi, ileri geri bir kurguyla, yer yer şiirsel ve sıklıkla beslendiği melankoliyle işleniyor. Böyle bir hastalığın karşısına pek çok şey koyabilmek ve o şeylerin yitirilişini izlemek varken aşk kavramını koyarak kırılgan bir üslupla içinde ne varsa döküyor.

Pandemi ile birlikte eski alışkanlıklarımızı ne kadar süreliğine olduğunu bilmediğimiz biçimde terk etmek zorunda kalışımız hepimizi üzdü. Bu salgın hastalık yüzünden insanlar birbirlerine veda bile edemeden öldü. Onlarla birlikte biz de enkaza döndük. Yapacak çok işleri, görecek çok yerleri, yaşayacak çok şeyleri vardı. Bu yarım kalmışlık, belki de insan hayatındaki en trajik durumlardan biri. Ama daha trajik olanı, hala hayattayken bu yarım kalmışlığı yaşamak. Bu sebepten Alzheimer en acımasız hastalıklardan biri. Yavaş yavaş her şey siliniyor. Kendimizi, sevdiklerimizi, duygularımızı unutmaya başlıyoruz. 2011 yapımı Perfect Sense'de insanların duygu ve duyularını adım adım yitirmelerine sebep olan kurgusal pandemide Michael ve Susan'ın ilişkilerini ayakta tutma çabalarını izlemiştik. 2020 tarihli Yunan filmi Apples yine bir salgın sebepli hafıza kaybı üzerine sade ve duygusal okumalar yapabilmiş bireysel bir dramdı. Perfect Sense'deki kadar kapsamlı ve rahat yüzü göstermeyen bir salgın olmasa da, Little Fish de iki aşığın bir anda kendilerini tam ortasında buldukları, en büyük yıkımı sadece "unutma" olan bir salgına odaklanıyor. Üstelik sadece bu hastalığa yakalanan Jude'un unutması üzerinden değil, Emma'nın sahip olduğu bu aşkı unutturmama çabası üzerinden de bir hikaye kuruyor. Emma, Jude'a sürekli hayatlarına dair sorular sorarak hafızasını kontrol ediyor. Unuttuğu şeyleri ona tekrar hatırlatıyor. Kendi çapında kitaplar okuyor, notlar alıyor. Hatta kendi veteriner kliniğinde Jude'a küçük bir operasyon bile yapıyor. Onun yitirmeye başladığı anıları kendi yitirdikleri olarak görüyor. Ama geçmişi her seferinde yeniden kurmak zorundayken geleceği nasıl inşa edeceği konusundaki çaresizliği yakasını bırakmıyor.


Bu çaresizliğe rağmen, yakın arkadaşları Ben ve Samantha çiftinin yaşadıklarıyla da bu hastalığın tehlikeli yanlarını gören Emma, sevdiği adamın bu şekilde ellerinden kayıp gitmesine karşı her türlü mücadeleyi vermeye çalışıyor. İngiltere'deki annesinin de hastalığa yakalandığını öğrenmesi, Jude'un duygularını unutmamak için ona yazdığı duygusal mektubu duyması, Jude ile bir yandan gelecek planları yaparken, bir yandan da onun unuttuğu boşlukları doldurması Emma'yı bu çaresizlik ve mücadele arasında asılı bırakıyor. Emma, unutmak kadar unutulmanın da bu hastalığın trajedisi olduğunu sonuna kadar hissettiriyor. Öyle ki, unutan zaten ilişkinin önemli detaylarını, ilişki için verilen emekleri unutacak ama asıl acı unutulanın üstüne kalacak. Emma'nın duygu dolu ve çaresizliğini betimleyen monologları, iki aşığın koyu bir gökyüzü altındaki romantik enstantaneleriyle birleşince kaçınılmaz öncesinde beraber geçirilen günlerin değeri seyirciye de geçmeye başlıyor. Jude ve Emma'nın sade ve sevimli detaylarla örülü tanışma, flört, evlilik geri dönüşlerinin romantizm katkısı, bu hastalık sürecini duygu sömürüsünden ve gereksiz yükselmelerden arındırıyor. Bir süre sonra o dönüşlerin aslında filmin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabulleniyor, dümdüz bir kronolojiyle, flashback olmadan anlatılsa bu etkiyi yaratmayacağına inanıyoruz.

Filme adını veren "Küçük Balık", Jude ve Emma'nın evliliklerinin romantik bir sembolü olduğu kadar, balıkların 4-5 saniyelik hafızaları olduğuna dair mite bir gönderme de olabilir. Ama bunun yanlışlığı bilimsel olarak kanıtlanmış, balıkların 4-5 ay önce yaptıklarını bile hatırladıkları tespit edilmiş. Hafızayı birdenbire ya da yavaşça silen salgın fikri gibi senaryo buluşları, kendilerini bilim ve mantıkla açıklamak zorunda değillerdir. Asıl amaç, bu garip salgınların insan ruhunu nasıl etkilediğine yönelik hikayeyi inşa edebilmek ve seyircide empati yaratabilmektir. Little Fish bunu başarabilmiş küçük bir film. Geri dönüşleri, ileri gidişleriyle genel anlamda uyum içinde. Mesela Emma'nın Jude'a "seninle karşılaştığım gün çok üzgündüm" sözü filmin başında, ortasında ve sonunda kendi anlamlarını buluyor. Üzerine çok kafa yorulmazsa sürpriz sayılabilecek ilginç finali de yakışmış denebilir. Eden Lake, Starred Up, '71, Unbroken gibi sert filmlerle daha çok tanıdığımız Jack O'Connell ve Me and Earl and The Dying Girl, Katie Says Goodbye, Sound Of Metal gibi bağımsız dramların hakkını vermiş Olivia Cooke'un güçlü kimyaları, bu iki İngiliz oyuncuyu adı geçen filmlerden tanıyan seyirciyi sarmakta sorun yaşamıyor. Özellikle Olivia Cooke, 2019 tarihli Sound Of Metal'de işitme duyusunu kaybeden sevgilisine karşı fazla işlevli olmayan karakterinin aksine, Little Fish'te hafızasını kaybetmeye başlayan eşine karşı çok daha tutkulu, fedakar ve yıpratıcı bir profil, güçlü bir performans çiziyor. Yıllandıkça Perfect Sense gibi iyi demlenecek bir film olma potansiyeli taşıyan Little Fish, fantastik bir tehdit gölgesinde iyi bir romantizm kuran, kurduğu her şeye de sahip çıkan bir dram.