30 Nisan 2018 Pazartesi
Castaway On The Moon (2009)
Yönetmen: Lee Hae-joon
Oyuncular: Jung Jae-young, Jung Ryeo-won, Park Young-seo, Yang Mi-kyung
Senaryo: Lee Hae-joon
Müzik: Kim Hong-jip
Kim adında takım elbiseli bir adam, bankaya olan 75 bin dolarlık kredi borcunun faiziyle beraber 210 bin dolar olduğunu öğrendiği son telefon konuşmasının hemen ardından kendini köprüden Han Nehri'ne bırakarak intihar eder. Ancak uyandığında karaya vurmuştur ve kendisini öldürmeyi başaramadığını, nehirde bilinmeyen bir adaya sürüklendiğini anlar. Orada da önce kurtulmaya, sonra tekrar kendini öldürmeye çalışsa da başarılı olamaz. Öte yandan nehir kenarındaki binalardan birinin bir dairesinde yıllarca odasından dışarı çıkmamış yine Kim adlı bir genç kız vardır. Tüm gününü kendi koyduğu kurallarla bu odada geçiren, yüksek özellikli kamerasıyla ayı ve çevreyi izleyen bu kız, birgün adadaki Kim'i görür ve hergün onu izlemeye başlar. Zaman ilerledikçe adada kendine bir düzen kurup hayattan keyif almaya başlayan Bay Kim, kendini odasına hapsetmiş Bayan Kim'i çok etkiler.
Lee Hae-joon'un yazıp yönettiği Castaway On The Moon, kredi kartlarıyla, borçlarla, stresle kuşatılmış bir adam ile, hayatını kapısı hep kilitli odasında geçiren, sadece internette sosyalleşmeye çalışan bir kızın beklenmedik biçimde kesişen hikayelerini dram ve komedi unsurlarıyla yoğuran bir film. Kendine ustalıkla böyle bir bünye yaratan, bu bünyede hem abartmadan komik, hem de ağdalı olmadan şiirsel davranabilen film, bu iki Kim'in tezatlıklarında gizli olan ortak paydaları çok iyi yakalıyor. Bu paydaları birer sömürü malzemesi haline getirmeyen, seyirciye aleni mesajlar dayatmayan, o mesajları hikayesinin her kıvrımında muhafaza eden Lee Hae-joon, küçük çapta bir modern Robinson Crusoe öyküsünü hem şehir manzaralı bir adaya, hem de ada manzaralı bir odaya kendi meselesi ölçülerinde uyarlıyor. Önce Kim'in bu adada tutunma çabalarını, bir zaman sonra da adaya geldiği ilk günden beri onu izlediğini gördüğümüz Kim'i tanıma süreçleri yaşıyoruz. Bu iki hayat kesişince, zaten dinamik olan anlatım iyice renklenip tek vücut haline geliyor.
Her iki Kim de farklı mekan ve koşullarda ortak bir yalnızlığın öznesi olarak kolayca özdeşleşilebilecek nitelikler taşıyor. Bay Kim, günümüz toplumunun kapitalizm esiri olmuş bireylerinin, aynı zamanda insan-doğa ilişkisinde yaşanan bireysel uyanışın bir numunesi. Normal yaşamında yüz vermediği börülce soslu eriştenin değerini adada aç kaldığında anlayıp kendi imkanlarıyla onu yapmayı bir meydan okuma, hayata karşı bir umut sembolü olarak gördüğü vakit doğaya, yani gerçek hayata olan bağlılığı kuvvetleniyor. Hazır vaziyette önüne erişte koysanız bile, çocukluğundan beri ezik bir kişilik olmasının hesabıyla bu şekilde ödeşmek istiyor. Buna bağlı olarak, ailesiyle bile aynı evde görüşmeyen, sanal alemde farklı fiziksel görünüşler arayışında olan asosyal Bayan Kim'in bireysel uyanışının da tetikleyicisi oluyor. Lee Hae-joon, kalabalık içinde yalnızlığı betimlemenin kolaylığı yerine, bu iki izole konumu ve kişiyi çeşitlendirerek yalnızlığı betimliyor. Fiziksel olarak yanyana getirmediği iki karakteri arasında tuhaf ama kabul edilir bir kimya yaratma ustalığı gösteriyor.
Birbirlerini fark etmeleri imkansız görünen bu iki insanın iletişimini sağlamak için Lee Hae-joon, uçaklar görsün diye kumsala yazılan yardım çağrısı ve gemiler bulsun diye boş şişeye yazılan küçük notlar gibi iki ıssız ada klişesiyle oynayarak çok zeki fikirler üretiyor. Her iki Kim'in kendi yalnızlıklarını ve birbirleriyle olan iletişim çabalarını küçük ayrıntılarla zenginleştirip, o ayrıntıları bir kenara atmadan doğru yer ve zamanlarda kullanıyor. Hatta bunları çoğu zaman Amélie zarifliğiyle yapıyor. Börülce soslu erişte, ördekli yatak, küçük oyuncak robotlar, not şişeleri, takım elbiseli korkuluk, motosiklet kaskı, renkli şemsiye gibi detaylarla ördüğü sevimli hikayesinin aslında çok boyutlu olduğunu gösterircesine, sonlara doğru dram dozunu arttırarak o büyülü atmosferden sıkıcı gerçek hayata doğru yapılan zoraki geçişle final için beklentileri arttırıyor. Final ise hüzün, çaresizlik, şaşkınlık, mutluluk, umut gibi duyguları birbirine karıştırarak filme ihanet etmiyor. Jung Jae-young ve Jung Ryeo-won'un müthiş performansları olmasa, film bu kadar etkileyici olur muydu tahmin etmek zor. Ama ortada o kadar güzel yazılıp çekilmiş bir film var ki, şu olsa bu olsa demeye en ufak bir ihtiyaç yok. Castaway On The Moon, Güney Kore sinemasını neden sevdiğimize dair verebileceğimiz örneklerden sadece biri.
26 Nisan 2018 Perşembe
City Of Ghosts (2017)
Yönetmen: Matthew Heineman
Müzik: Jackson Greenberg, H. Scott Salinas
2015'teki Cartel Land belgeseli ile Oscar'a da aday olan Matthew Heineman'ın yönettiği City Of Ghosts, 2012'de Esad rejimine karşı direnişle başlayan süreç sonrasında 2014'te önce islam devleti kurma amacıyla ortaya çıkan, sonra gittikçe güçlenip tüm dünyaya korku salan bir terör örgütüne dönüşen IŞİD'in vahşetine karşı gerilla yöntemlerle dış dünyaya bilgi akışı sağlayan bir grup aktivisti konu alıyor. RIBSS (Raqqa Is Being Slaughtered Silently) adı altında birleşen bu grup, artan baskı ve şiddet sonucu medyanın gücünü kullanarak yaşanan vahşeti tüm dünyaya duyurma misyonu üstleniyor. Ama medyanın önemini bilen, propagandasını da medya üzerinden yapan, hatta Hollywood teknikleri bile kullanan IŞİD, bu medya direnişinin de peşine düşüyor, yakaladığı direnişçileri halka açık alanlarda infaz ediyor. Bu yüzden Rakka dışına çıkmayı başarmış RIBBS'in sözcülüğünü yapan Abdelaziz Alhamza, metin yazan gazeteci Mohamad Almusari, kameraman Hamoud Almousa ve birkaç kurucu üye, Rakka içinden aldıkları haber ve görüntüleri dünya kamuoyuna aktarıyorlar. Ama bunun çok trajik bedellerini de göze almak zorunda kalıyorlar.
Baskı ve zulümle bir hayalet şehre çevrilen Rakka özelinde bu aktivistlerin içeride ve dışarıda yürüttükleri haber trafiğinden haberdar olan IŞİD, oluşumun önde gelenleri Gaziantep ve Almanya'da bulundukları için onları ele geçiremeyince ailelerini rehin alıyor. Özellikle Hamoud'un babasının katledilişini izlediği bölüme kelimeler yetmiyor. Üstelik IŞİD, eylemlerini Rakka ile sınırlı tutmayarak Gaziantep'teki beyin takımından "Amca" lakaplı akademisyen Naji Jerf'i de katlediyor. Bu tehlikeli ama hayati derecede önemli bilgi aktarımını üstlenen bir avuç insanın yüzlerine korku, belirsizlik, hüzün, bunun yanında hayata tutunma ve ümit olarak yansıyan türlü ruh halleri Heineman'ın kamerasından kaçamıyor. Tehlikenin Rakka sınırlarını da aştığını anlayan ekip, Aziz'in bulunduğu Almanya'ya gidiyor. IŞİD'in Avrupa ve Amerika'da düzenlediği intihar saldırıları gösteriyor ki aslında hiçbir yer o kadar güvenli değil. Ayrıca bu saldırılar, RIBSS'in uzun süre dikkate alınmayan bu farkındalık yaratma çabalarının, tehlike tüm dünyaya sıçrayınca üzerinde konuşulmaya değer hale geldiğinin de altını çiziyor. Menfaatleri ve güvenliği tehlikeye giren Batı, Aziz'i türlü konferanslara, TV programlarına çağırıyor. Yaptığı bu tehlikeli ve özverili çalışmalar sebebiyle RIBBS, basın ödülleri bile kazanıyor.
Matthew Heineman, Cartel Land'de olduğu gibi, arşiv görüntülerine fazla abanmadan, doğru yer ve zamanda kullanarak, gerçek olaylar içinde bulunan gerçek kahramanlarını yakından takip ederek onların türlü dramatik hassasiyetlerini kamerasına almaya özen gösteriyor. Bu gerçeklik onun işini çok kolaylaştırsa da, kronoloji kabiliyetini ve kurgu becerisini koruduğunu göstererek dünyanın farklı bir coğrafyasından yine dumanı üstünde bir meseleyi masaya yatırıyor. Coğrafyaların dışına fazla çıkmayarak odak noktasını dağıtmıyor. Tabii odak noktaları onu bu sınırların dışına götürürse oraya da uzanmakta beis görmüyor. Meksika'nın uyuşturucu kartellerinden sonra, Ortadoğu'nun acımasız katillerini hedefine koymasındaki korkusuzluğunun belgesellerine yansıması ucuz kahramanlık olarak değil, dünyaya anlatılması elzem insanlık suçlarının işlendiği ülkelerin içinden çıkmış gerçek figürlerin gözünden aktarma cesareti olarak yorumlanabilir. Çoğu zaman kendini ve kamerasını unutturmayı başararak, yaşanan tedirginliği saf haliyle seyirciye geçirmeyi iyi biliyor. Hatta kimi zaman kişisel sınırları da zorlayarak, Aziz'in tek başına kaldığı anlardaki ruh halini yakaladığı gibi, filmi içinde genel ve özel arasında keskin ayrımlar yaratmadığını kanıtlıyor. Bunun gibi daha pekçok sebepten ötürü Heineman günümüzün en değerli belgeselcilerinden birisi. Biraz da bu yüzden post prodüksyon aşamasındaki A Private War adlı ilk kurmaca film yönetmenliğine sevinmeli mi, üzülmeli mi bilemiyor insan.
22 Nisan 2018 Pazar
Away From Her (2006)
Yönetmen: Sarah Polley
Oyuncular: Julie Christie, Gordon Pinsent, Olympia Dukakis, Michael Murphy
Senaryo: Sarah Polley
Müzik: Jonathan Goldsmith
40 yıldır evli ve birbirlerine hala aşık olan Fiona ve Grant, Fiona’nın gittikçe artan unutma hastalığı Alzheimer’dan muzdarip olması nedeniyle özel bir kliniğe başvururlar. Kliniğin oryantasyon kuralları gereği 30 gün boyunca Fiona’yı kimse ziyaret etmeyecektir. 30 günün sonunda Grant hastaneye gittiğinde karısı onu unutmuş, hatta orada kendisiyle aynı hastalığa sahip Aubrey’ye aşık olmuştur. Bağımsız filmler prensesi genç oyuncu/senarist/yönetmen Sarah Polley’nin The Bear Came Over The Mountain isimli (ne alaka!) bir kısa hikayeden senaryolaştırdığı ve yönettiği Kanada yapımı film, kolay kolay herkesin eline geçmeyecek bir hikayeyi bence yeterince dramatize edememiş, önemli anları daha vurucu hale getiremeyip ıskalamış bir film.
Elbette filmin bağımsız kulvara yakışan bir hissiyatı var. Bu yüzden malum hastalığın getirdiği dramatik hezeyanlardan kaynaklanan şiirsel gerçekliği mesela bir Le Scaphandre et le papillon tadında da beklemiyordum. Ama sanki elindeki potansiyeli yeterince kullanamamış, eksik kalmış gibi geldi. Oysa unutma ile hatırlama arasındaki en keskin çizgileri çizen Alzheimer kozunu hem unutan, hem de unutulan üzerine daha koyu biçimde yerleştirmeliydi. Yani kısaca filmin kendini geriye çekmiş tavrının kendi kendini törpülediğini düşündüm. Tabii bu Polley'nin şahsi tercihi olarak o şekilde bırakılmış da olabilir. Fiona rolündeki Julie Christie, kocası Grant rolüyle de Gordon Pinsent filmi gayet iyi taşıyan bir ikiliydi. Birtakım görece eksikliklerine rağmen görülmesi gereken, insanın 40 yıllık aşkını 30 günde başkasına kaptıran Alzheimer hastalığının trajik gerçekliğinden mümkün olduğunca yararlanmaya çalışan düzgün bir dram.
14 Nisan 2018 Cumartesi
Western (2017)
Oyuncular: Meinhard Neumann, Reinhardt Wetrek, Syuleyman Alilov Letifov, Veneta Fragnova, Viara Borisova, Kevin Bashev, Aliosman Deliev
Senaryo: Valeska Grisebach
Bir grup Alman inşaat işçisi Bulgaristan kırsalında hidroelektrik santrali altyapısı için çalışmaktadırlar. Aralarından Meinhardt, inşaat alanının yakınlarındaki bir Bulgar köyünün sakinleriyle yavaş yavaş filizlenen arkadaşlıklar kurmaya başlar. Bazı meseleler yüzünden karşı karşıya gelen Alman işçiler ve Bulgar köylüler, Meinhardt'ın bu yakınlaşmasını farklı yorumlarlar. Valeska Grisebach'ın yazıp yönettiği üçüncü filmi Western, vatanından uzaktaki Almanlar ve vatanından kopamamış Bulgarlar arasındaki yabancılaşmayı, bu yabancılaşmanın getirdiği bazı sorunları yalın bir üslupla ele alıyor. Medeniyet kelimesiyle özdeşleşmiş "batı" kavramını kendi içinde bu insani deneyimsizliklerle okumaya çalışan Grisebach, kendisine bu okumayı sağlaması için Meinhardt gibi western filmlerinde görsek garipsemeyeceğimiz bir karakter yaratıyor ve adeta reality çeker gibi onu izliyor.
Afganistan'da, Afrika'da savaşmış eski bir asker olduğunu, bir süre önce kaybettiği erkek kardeşi dışında bir akrabası kalmadığını öğrendiğimiz Meinhardt, az konuşan, durmadan sigara içen, türlü gizemli halleriyle, bıyığı ve gömlekleriyle tam bir yalnız kovboy görüntüsü veriyor. Bu yüzden söz konusu yabancılaşma sadece Almanlar ve Bulgarlar arasında değil, Meinhardt ve kendi iş arkadaşları arasında da kendini gösteriyor. Onun bu hallerini pek sevmiyorlar. Ama Meinhardt, bu yabancı olma halini kabullenmeyip ufak temaslarla köylülere yakınlaşıyor. Grisebach belki de sahneler boyu sürecek bu insani bağları sadece bir bölümle oluşturabiliyor. Arkadaşlarınız şaka olsun diye gece vakti sizi ıssızlığın ortasında bırakıp kaçarsa, sizi o durumdan hiç tanımadığınız, dilini bile bilmediğiniz yabancılar kurtarırsa bu yakınlaşmanın temelleri sağlam atılmış denebilir. O vakitte yolunu nasıl buldun diye soran arkadaşına "içimdeki pusula sayesinde" cevabını veren Meinhardt, film boyunca o pusulaya göre hareket ederek, kendi iş arkadaşları veya köylüler tarafından dışlanmayı kafasına takmadan canı ne isterse onu yapıyor.
Yabancılarla iletişim kurma refleksleriyle, tepkileriyle, konukseverlikleriyle, müzikleriyle, iç dünyalarındaki yalnızlıklarına rağmen aileler ve komşular olarak hayata tutunuşlarıyla modernlikten içi çürümüş "batı"nın karşısında "western" olarak durabilen bu insanlarla gönül bağı kuran Meinhardt, batıdan gelmesine rağmen modern batı figürüne olan sessiz tepkisini bir western figürü olarak veriyor. Tabii temelde bu tepki, erkeklerin ağırlıkta olduğu bir filmdeki bu iç çekişmelere, maçoluğa, yabancılaşmaya olan hakimiyetiyle bir kadın olarak Valeska Grisebach'a ait. Anadolu'yu andıran (Bulgaristan'ın Blagoevgrad bölgesi) kır ortamına tezat oluşturan iş makinelerinin çirkin görüntüsü ve sesi arasında yalnızlığını anlamlandırmaya çalışan bir adamın insan, hayvan ve doğa ile temaslarındaki yalınlığı kelimelere fazla dökmeden sadeleştirebilen Grisebach, Meinhardt Neumann'ın karizmasından olduğu kadar hüzünlü duruşundan da çok iyi faydalanıyor. Toni Erdmann'ın senaryo danışmanlarından biri olması ile, sadece kendi senaryosunu yazması arasındaki fark, daha özdeşlik kurulabilir seviyelerde hissediliyor. "Toni Erdmann'ın yapımcılarından" şeklinde pazarlanmasına gerek kalmayacak kadar kendi ayakları üzerinde duran, yalın, hüzünlü, zaman zaman gergin, farklı suretlerde insanın özüne ziyaretler yapabilen bir film Western.
8 Nisan 2018 Pazar
Estiu 1993 (2017)
Yönetmen: Carla Simón
Oyuncular: Laia Artigas, Bruna Cusí, David Verdaguer, Fermí Reixach, Montse Sanz, Isabel Rocatti, Berta Pipó, Etna Campillo, Paula Blanco, Quimet Pla, Paula Robles
Senaryo: Carla Simón, Valentina Viso
Müzik: Pau Boïgues, Ernest Pipó
Ebeveynleri öldükten sonra 6 yaşındaki Frida'nın dayısı ve yengesiyle taşrada geçirdiği ilk yazı konu alan Estiu 1993, Katalan yönetmen Carla Simón'un dört kısa filmin ardından çektiği ilk uzun metraj olarak Londra, Mumbai, İstanbul gibi festivallerden ödüllerle dönmüş, Berlin Uluslararası Film Festivali'nden iki ödül birden almış bir dram. Otobiyografik özellikler taşıdığı söylenen film, neredeyse her sahnede gördüğümüz küçük Frida'nın anne babasız bu ilk yazını dingin, ama bu dinginliğin sakladığı büyük acının gölgesinden bir an olsun ayrılmadan işliyor. Bu sebepten dolayı yer yer ağırlaşsa da, Simón'un bu trajedi sonrasına 6 yaşında bir çocuğun gözünden ziyade, en çok ihtiyaç duyduğu dönemde ebeveynlerini yitirmiş 6 yaşında bir çocuğun gözünden bakmaya çalışmış. Tabii şimdinin yetişkini olan anlatıcının, o dönemi çocukluk ve orta yaş arası iki farklı gözle etüd etmesinin sonucu olarak buluşulan ortak nokta, her halükarda gömülmeye çalışılan derin bir acı olarak yansıyor.
Filmin başından sonuna yüzünde sudan çıkmış balık ifadesi taşıyan Frida'nın acısını ağlayıp sızlamasından değil, ancak sessiz gözlemlerinden ve etrafına gösterdiği davranışlardan anlayabileceğimizi göstermeye çalışan Simón, ailesini kaybetmiş o yaştaki bir çocuk ile ne kadar empati kurabileceğimizi deniyor. Frida'yı anlamak ile ona acımak arasındaki çizgiyi fazla umursamadan, sadece küçük kızın taşınması çok zor acısını bu farklı ortamda dışarı ne şekillerde yansıttığı ile ilgileniyor. İçinde bulunduğu durumun hassasiyeti düşünülünce bunu düz bir şekilde yapsa dahi duyguları bir yerlerden sömürüyor görünmesi kaçınılmaz. Simón, Frida'yı kamerasına hep yakın tutarak bu taze acıyı resmetmekle kalmayıp, Barcelona'da annesinin kalabalık çevresinde büyümüş ve bu yüzden biraz şımartılmış olan çocuğu yabancısı olduğu sakin taşra ortamında yeniden konumlandırıyor. Böyle olunca Frida'nın en ufak bir mimiği bile filmin dramatik üslubunu kaşıyıp derinleştiriyor.
Frida'nın Barcelona'dan ziyarete gelen halalarıyla, büyükanne ve büyükbabasıyla geri dönmek istemesi, bir anda anne konumuna geçen yengesine kaprisler yapması, kırdaki evinde anne babasıyla mutlu bir çocukluk geçiren küçük kuzeni Anna'yı iki defa tehlikeye atması, ayakkabılarını bağlayabildiği halde bunu hep başkalarının yapmasını istemesi, yeni tanıştığı bir çocuğa oyun oynarken pat diye "benim annem babam öldü" demesi, dayısı ve yengesine anne-baba diye hitap etmesi ve daha nice ayrıntı, çocuk psikolojisinde sayfalarca anlatılan bilgilerle örtüşür nitelikte. Dayısı ve yengesi tarafından sevgiyle ilgilenilmesine rağmen zaman zaman onların sabırlarını da zorlaması, ebeveyn psikolojisini de yansıtıyor. Biz yetişkinlerin çocuklarımızdan da zaman zaman bir yetişkin gibi davranmalarını bekleme yanlışımız, onların bir çırpıda büyük şehirden taşra yaşamına adapte olmalarını beklememiz bir yana, Frida'nın durumundaki bir çocuğun psikolojisinden sadece gözyaşı normalliği umma hatamız da yüzümüze vuruluyor.
Simón, Frida aracılığıyla bizi hırpalarken mesaj kaygısı gütmüyor. Çünkü otobiyografik hikayesinde bunu yapabilecek bir zemine ihtiyaç yok. Zaten kasten hırpalamak gibi bir niyeti de yok. Bu küçük kızın yaşadığı trajedi sonrası sancıların ne kadar sade ama vurucu biçimde ele alınabileceğini göstermesi açısından çok güçlü bir örnek. Carla Simón açısından ise kendi çocukluk acılarıyla yüzleşmesini sağlayan bir terapi gibi olsa gerek. Frida'yı sevimli, saf, sinir bozucu, dalgın, yorgun, en çok da hüzünlü biçimlerde betimleyerek bu duygu karmaşasını bu psikolojinin normallik sınırlarında tutuyor. Frida'yı canlandıran Laia Artigas'ın tüm bu karmaşayı sırtlanan doğallığı ise en güvendiği şey. Bu güven boşa çıkmıyor. Onu bahçede Anna ile şımarırken, Barcelona'ya giden arabaya binmek için mücadele ederken, annesinin ölümüyle ilgili yengesine sorular sorarken veya dayısı, yengesi ve Anna bir şenlikte dans ettiği sırada onları oturduğu yerden izlerken gördüğümüzde, sinemanın gerçek hayata tutulan ayna işlevini, yüreğimizi yaralaması, boğazımıza düğümlenmesi pahasına bir kez daha hatırlıyoruz.
31 Mart 2018 Cumartesi
Last Flag Flying (2017)
Yönetmen: Richard Linklater
Oyuncular: Steve Carell, Bryan Cranston, Laurence Fishburne, J. Quinton Johnson, Yul Vazquez, Deanna Reed-Foster
Senaryo: Richard Linklater, Darryl Ponicsan
Müzik: Graham Reynolds
2003 yılında geçen filmde, geçmişinde Vietnam’da sıhhiye olarak askerlik yapmış, bir karışıklık sonucu askerliğin son günlerini hapiste geçirmiş olan Larry 'Doc' Shepherd'ın (Steve Carell) Irak’ta askerlik yapan oğlu öldürülmüştür. Oğlunu defnetmek için 30 yıldır görüşmediği eski asker dostları olan bar işletmecisi Sal (Bryan Cranston) ve rahip Mueller'dan (Laurence Fishburne) yardım ister. Oğlunun ölümünün arkasındaki gerçekler ortaya çıkınca üç dost kendi geçmişleriyle de yüzleşmek zorunda kalır. Çıktıkları bu yolculukta geçmiş anılarıyla şimdiki akıllarını karşılaştırma fırsatı bularak tekrar yakınlaşırlar. Darryl Ponicsan'ın aynı adlı romanından Richard Linklater ile birlikte senaryosunu yazdığı, Linklater'ın yönettiği Last Flag Flying, dramatik yoğunluğunda komedi unsurları da bulunduran, özünde savaşın anlamsızlığını iki kuşaktan farklı şekillerde tecrübe etmiş üç veteranın yol hikayesi olarak kendini tanımlıyor. Romanın senaryolaşmasına ne ölçüde katkı sağladı bilinmez ama bir diyalog ustası olan Linklater, tam kendi kalemi olan bir filme adını yazdırıyor.
"Müzmin bir baba, ağzı bozuk bir ateist ve geçmişine sünger çekmiş bir rahip yola çıkmışlar" diye başlayan bir fıkranın birçok versiyonunu dinlediğimiz Last Flag Flying, aslında trajik bir olayın arka planında tekrar biraraya gelmiş üç arkadaşın fıkra gibi diyalogları kadar, kederli yönleri, savaşın anlamsızlığını geç idrak etmiş eski deniz piyadelerinin pişmanlıklarından da bolca beslenmiş bir senaryo sırtlanıyor. Ne zaman ciddileşeceğini, ne zaman hüzünleneceğini, ne zaman cıvıtacağını bilen, hepsini dozunda kullanan film, temelinde yatan sorgulayıcı tavrını ise hep koruyor. Din ve savaş gibi yüzyıllarca insanoğlunun başına bela olmuş olguları lokal biçimde sorgulayarak belli bir genel çerçeve oluşturabiliyor. Fakat asıl amacı lokal kalabilmek ve özellikle Amerika'nın savaş politikalarının bedelini ödemek zorunda kalan gencecik insanların yasını tutarken, geç kalan hesabını da sormak. Önce kahramanca ölmenin (şehitlik mertebesi gibi), askeri bir cenaze törenini hak ettiği yönündeki onur mücadelesi ile, arkadaşlarına kola alırken haince vurulmanın arasındaki fark misali suni bir tartışma yaratılıyor. Neyse ki bu tartışma başka bir noktaya evriltilerek kör milliyetçi söylemler savuşturuluyor.
Bu noktada acılı baba Larry "ben bir deniz piyadesi defnetmiyorum, oğlumu defnediyorum" diyerek bu yol hikayesinin seyrini bir nebze değiştiriyor. Bu yüzden Irak'tan "eve", yani ölen askerleri onurlandırmak için defnedildikleri Arlington Mezarlığı'na gönderilecek oğlunu, gerçek evinin bulunduğu New Hampshire'a götürmek istiyor. Filmde sudan sebeplerle savaş çıkaran, hayatının baharındaki gençleri onur, gurur, üniforma masallarıyla kandırarak ateşe atan, cansız bedenlerini ülkeye getirdikten sonra da ailelerine ve topluma başka masallar okuyan sisteme karşı genel bir ümitsizlik hakim. Mesela filmin en muhalif ve renkli karakteri Sal, "her kuşağın kendine ait bir savaşı var. İnsanlar savaşları yaratıyor, savaşlar da insanları. Bu asla son bulmayacak" şeklinde bu haklı umutsuzluğu dile getirirken Mueller ise "belki birgün farklı birşey deneriz" diye ütopik bir umut taşıyor. Özellikle Sal- Mueller diyalogları, iki farklı hayat görüşünü temsil etmesi açısından akıcı, komik, düşündürücü anlarıyla müthiş bir enerji taşıyor. Bunların ortasında kalan Larry ise, evladını kaybetmiş bir baba olmanın vakurluğu ile savaş ortamını paylaştığı eski dostlarıyla buluşmanın buruk keyfinin arasındaki dengeyi buluyor.
Evrensel olmak gibi bir misyon üstlenmeyen, ama Vietnam ve Körfez Savaşı gibi Amerikan hükümetinin uydurduğu, sonuçları Amerika kadar pekçok ülkeye de acılar yaşatan iki büyük savaşın gölgesinden kurtulamamış bireylerin içini döktüğü film, vatan sevgisini bu savaşları çıkaran zihniyetten bağımsız ele alıyor. Yani Amerika'yı sevmek, Amerikan hükümetinin yıllar boyu aldığı savaş kararlarını, Vietnamlılara veya Ortadoğululara karşı kin ve nefret beslemeyi onaylamak anlamına gelmiyor. Film bunları tamamen Amerikan bakış açısıyla düşündüğü için, içerdiği mesajların kimi zaman lokal seviyede kalması gayet normal. Tıpkı Larry'nin trende yaptığı "Doc Hollywood" esprisi gibi, muhalifliği de, mizahı da sıklıkla bu yerellikte kendini gösteriyor. Komutanların acılı aileleri askeri kahramanlık zırvalarıyla, din adamlarının cennet vaatleriyle avutmaları ise artık yerel olmaktan çıkıp, 20'li yaşlarında bir gencin öldürülmesinin suçunu üstünden atma genelliğinin dışavurumu. Hükümetler, kendi yarattıkları düşmanlarla savaşmak, kendilerinin tehlikeye attıkları ülkeyi korumak için öne sürdükleri genç insanların hayatlarını hiçe sayıyorlar. Bunu da "kahramanlık", "onur", "gurur", "Arlington" gibi süslü payelerle allayıp pulluyorlar. Çalışarak, üreterek, araştırarak, tarım ve hayvancılığı geliştirerek, küresel ısınmayla mücadele ederek değil, savaşarak ülkeye hizmet edildiği algısı yaratılıyor.
Last Flag Flying, Amerika özelinde savaşlar ve savaş sonraları ile ilgili bunun gibi daha pekçok şeyi akıllara getiren bir film. Larry'nin ölen oğlu haricinde, onun Irak'taki arkadaşı ve aynı zamanda defin yolculuğuna eşlik eden genç asker Washington, üç arkadaşın Vietnam'dan tanıdıkları bir başka ölen asker (tabii onun yaşlı annesin ziyaret edildiği hüzünlü sahne), savaşların en büyük kaybedeninin bu genç insanlar olduklarına dair bir vurgu. Vietnam'dan sağ dönmüş üç gencin, yaşlandıklarında artık herşeye eski gözle bakmadıklarına, savaşların ise şekil değiştirerek yerli yerinde durduğuna acı bir gönderme. Tabii bu üç arkadaşın etkileşiminden ortaya çıkan canlı bir mizah. Carell, Cranston, Fishburne üçlüsünün kimyası, filmin keyifli diyalog trafiğinin, hazırcevaplılığının, eleştirel yönlerinin, mizahının, kederinin üstesinden kolaylıkla geliyor. Üç usta aktör, filmi çok iyi taşıyarak Linklater'ın işini kolaylaştırıyorlar. Espriler, küfürler, eleştiriler havada uçuşuyor. Hatta bazen bu üçlüyü Vietnam'daki halleriyle gözümüzde bile canlandırabiliyoruz. Yerelliği itibariyle propagandaya kaçtığı düşünülmesi muhtemel anların üstünü, Amerikan politikalarının sebep olduğu bu savaşların anlamsızlığını türlü şekillerde dile getirerek örtüyor. Oğlunu Arlington yerine evinin bahçesine gömmek isteyen bir babanın masum isteği, filmin asıl varoluş sebebi haline geliyor.
26 Mart 2018 Pazartesi
Annihilation (2018)
Yönetmen: Alex Garland
Oyuncular: Natalie Portman, Jennifer Jason Leigh, Oscar Isaac, Tessa Thompson, Gina Rodriguez, Tuva Novotny, Benedict Wong
Senaryo: Alex Garland, Jeff VanderMeer
Müzik: Geoff Barrow, Ben Salisbury
Yıllar önce bir gök cisminin bir deniz feneri yakınına düşmesi sonucu anormal faaliyetler görülmeye başlanan, hükümet tarafından gizlice karantinaya alınan Area X bölgesi, kıtanın geri kalanından ayrı bir konumdadır. Karantina altında sürekli incelenen, keşif grupları gönderilen ve The Shimmer (Parıltı) adı verilen bu bölge, tüm araştırma ve çabalara rağmen gizemini korumaktadır. Çünkü gönderilen hiçbir keşif grubu geri dönmediği gibi, içeriden dışarıya haberleşme ve bilgi akışı da mümkün değildir. Bu gruplardan en sonuncusunda görev alan Kane (Oscar Isaac) yaklaşık bir yıldır kendisinden haber alamayan eşi Lena (Natalie Portman) ile yaşadığı eve çat kapı geliverir. Öldüğünü düşündüğü, üstelik tuhaf davranışlar gösteren kocasını bir anda karşısında gören Lena daha ne olduğunu anlayamadan hükümet görevlileri hastalanan Kane'i apar topar Area X tesislerine götürür. Orada Lena'ya bölge hakkında bilgi veren Dr. Ventress (Jennifer Jason Leigh), kadınlardan oluşturulan 12. ekibin başında Parıltı'ya gitmeyi planlamaktadır. Kocasına ne olduğunu merak eden eski asker, aynı zamanda biyolog Lena da ekibe katılır. Böylece bir biyolog, bir antropolog, bir psikolog, bir dilbilimci ve bir araştırmacı bilinmeyene doğru yola çıkarlar.
Yazar, senarist, yapımcı ve ikinci filmiyle yönetmen Alex Garland'ın, Jeff VanderMeer romanından senaryosunu yazdığı, 2014'teki Ex Machina'dan sonra ikinci kez yönetmen koltuğuna oturduğu Annihilation, Marvel, DC, Star Wars gibi gündemlerle ve popüler kaygılarla iyice içi boşaltılan, kabak tadı veren fantastik bilim kurgu türüne Arrival misali yeni bir soluk katmaya oynayan filmlerden. Sırf bu yüzden bile saygıyı hak ettiği söylenebilir. Tabii Arrival veya Ex Machina'da olduğu gibi bilim kurgu / gizem yapımlarının olmazsa olmaz arızalarına sahip oluşu bu saygıyı zedelememeli. Çünkü fantastik popcorn filmlerden farklı olarak daha ciddi, gizemli, teori ürettiren, en mühimi de gerçeküstü bir karamsarlıkla geleceğe dair gerçek endişeler üretebilen filmler bunlar. Isaac Asimov, Philip K. Dick, Ursula K. Le Guin gibi bilim kurgu ve fantezi edebiyatının ufku geniş ustalarının okuyucuyu esere dahil etme, eser boyunca onu takip etme, sonuçta teknoloji ile olduğu kadar doğa - insan ilişkisindeki konumunu da ona sorgulatma becerisi, bu tavır ve tarzın şekillenmesinde önemli bir role sahip. Garland da bu şekillenmeden nasibini almış, sinema metinlerindeki yansımalarını incelemiş, başka tarzlardan beslenmek suretiyle kendi tarzını arayan bir adam. Söz konusu arızalarıyla beraber bazı açılardan yavaş yavaş bulmaya başladığı da söylenebilir.
Annihilation'ı tarif ederken başta Stalker olmak üzere sinema tarihindeki birtakım filmlerin referans olarak kullanılması, bu tip tartışmalı filmleri tartışmanın doğasında var. Örneğin birinin Lena - Ripley benzetmesini film için olumlu bulmasına rağmen, başka birinin ucuz taklit olarak algılaması filmle kurulan bağlarla ilgili. Filmde bunun gibi pekçok ikilem pusuda bekliyor. Fakat asıl üzerinde durulan nokta, dünyayı yavaş yavaş yutmaya başlayan bu anormal doğaüstü atmosferin günümüz bilimsel yetkinliklerinin dışında kalmış bilinmezliği üzerine beyin fırtınaları yaratma kapasitesi. Daha doğrusu bu kapasitenin sınırlarının zorlanması. Yani gelsin teoriler, gitsin komplolar. Zira film kendini ancak bu şekilde 115 dakikalık süresinin dışına farklı suretlerle taşıyabilir. "Uzaylılar dünyayı istila etse, yapay zeka kontrolü ele alıp casus misali topluma karışsa ya da hafızalarımızı sildirip geçmişimizi unutabilsek" benzeri fantezilerin asla tek bir karşılığı, tek bir yorumlanış şekli yok. Annihilation'ın sunduğu şey ise, biyolojik sınırların kalkmış olduğu, birbirlerinin genlerine müdahale edebilen, böylece birbirlerini taklit edebilen insan, hayvan, bitki topluluğunun can bulduğu anormal bir atmosferin gittikçe büyüyerek normal yaşamı tehdit eder hale gelmesi. Yani oldukça iddialı bir mesele. Arrival'ın bilim kurgu yapılanmasında bile sadece iletişim ve ona bağlı yan kollara temas edilirken, Annihilation ömre bedel bir fanteziyi zemin ediniyor.
Aslında bir filmin (veya romanın) paradokslarla örülü bu kadar komplike bir meseleyi baştan sona ele alıp, hele de çözüme ulaştırması, ona bilimsel gerekçeler bulması veya kendince nedenler uydurması kolay değil. İşte belki de filmin kapasitesinden büyük beklentiler içine girmiş bir kısım bilim kurgu seyircisi için hayal kırıklığı kaçınılmaz olabiliyor. Oysa karşımızda üç kitaptan sadeleştirilmiş, üstelik bir TV platformuna uyarlanmış (neden Netflix dizisi olmadığı da anlaşılır gibi değil) bir film var. Romanın acelesi olmaması, hayal gücüne kapılarını daha geniş açabilmesi, işini bir nebze kolaylaştırabilir. Film formatına uydurma adına yapılacak kesintiler, edilecek feragatlar, olay ve karakter törpülenmeleri filmi hiç umulmadık bir halde bırakabilir. Belki de bu sebepten, sadece Lena elle tutulur biçimde işlenmiş görünümde. Romana değil de bu filme bakarak, "diğer karakterler iyi işlenmiş olsa ne fark edecekti" sorusu da sorulabilir. Yani ortada asıl meselesine odaklanma adına diğer yan olay ve karakterleri kenar süsü yapmış, geri kalanı üzerine fazla kafa yormayan, odağını betimlemek amacıyla kendine yer ve zaman açmak için acelesi olan bir film var.
Peki bunda başarılı mı? Beklenti çıtası yüksek olanlar için tabii ki değil. Ama sıradışı gen değişimi meselesini insan, hayvan ve bitkiler açısından çeşitli numunelerle ele alış şekli kötülenecek düzeyde de değil. Zaten altına girdiği her meseleyi paketleyip çözüme ulaştıracak kadar büyük bir film olduğu iddiası yok. Birbirlerinin suretlerine, seslerine, renklerine kolayca sahip olabilen canlıların yaşadığı tuhaf bir coğrafyanın vahşi, huzurlu, gizemli, gerilimli, dramatik, trajik, hatta trajikomik yönlerini kendince betimleyişindeki bilinmezliğin çekiciliği hiç kaybolsun istemiyoruz. Üstelik bu coğrafyanın giderek sınırlarını genişletiyor olması nedeniyle olağanüstü post apokaliptik bir evrene doğru ilerleyen dünya hayatını film bittikten sonra zihnimizde tasvir edişimizdeki ürkütücü estetiğe de farkında olarak veya olmayarak zemin hazırlanıyor. Bu durum, kimilerince tüm bu gizemi seyircinin kucağına bırakıp kaçma korkaklığı şeklinde görülse de, kucağa bırakana kadar o gizemi ne ölçüde olgunlaştırmış ve zihinlerde ne ölçüde kontrolsüz bırakmış olduğunuzun da önemi ortaya çıkıyor.
İyi bir bilimkurgunun önceliklerinden biri, bittikten sonra bile ektiği tohumların büyümesini sağlayacak uygun bir zihin tarlası yaratabilmesidir. Alex Garland, Ex Machina'nın sonunu da bu düşünceyle bitirmişti. Fakat oradaki ağır ve ağdalı üslup, bazen tohum, bazen de tarla yaratımında sıkıntılara sahipti. Annihilation ise, kendi kendini hızlandıran bazı uyarlama dezavantajlarına, kendi kendini yavaşlatan karakter oluşturma gayretlerine (Lena'nın yasak ilişkisine yapılan geri dönüşler veya ekip üyelerine, hele de Ventress'e yüzeysel bakılması) rağmen kendi limitlerinin özgür bıraktığı bir film olmuş denebilir. İnsanoğluna karşı zaten öfkeli olan doğanın, bir de eline böyle bir dönüştürme gücü geçirdiğinde neler yapabileceğini, bize bir su damlası, bir nefes kadar yakın olabileceğini, bizi ele geçirmesinin bir parmak şıklatmasına bağlı olduğunu hayal ettirmek dahi gerçeküstü bir ürperticiliğe sahip. İmha edilişten, yok oluştan sonra da yeni bir başlangıç yaşanacak ne de olsa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












