14 Şubat 2016 Pazar

Amy (2015)


Yönetmen: Asif Kapadia
Müzik: Antonio Pinto

Güçlü soul / caz sesine ve Rehab şarkısına saygı duymakla birlikte Amy Winehouse'u hiç sevmedim. Uğraşmadım değil ama gönül istemeyince olmuyor. Normal şartlarda onunla ilgili bir film izlemezdim bile. Ne var ki müzik biyografilerine bir türlü kayıtsız kalamadığım gibi, 2010 tarihli Senna belgeseliyle yine hiç sevmediğim Formula 1 yarışlarında efsane olmuş Ayrton Senna'yı tanımamı (ve sevmemi) sağlamış Asif Kapadia'nın yönetmiş olması önemliydi. Bu filmden de şarkılar eşliğinde Winehouse'a dair birçok şey öğrenmiş olduk. Fakat bu öğrendiklerimin Senna'dan öğrendiklerim yanında hiçbir dönüştürücü, kazandırıcı etkisi olmadı. Winehouse'a tarafsız bakmayı beceremedim ama belgesele tarafsız baktığımda da ne yazık ki onu da hiç beğenmedim. Herşeye rağmen bu yazı taraflı bir yazı olacak, zaman zaman normalden daha sert ifadeler yer alacak (belki de çirkinleşecek bilemiyorum.) Ne de olsa bu filme harcanan 2 saatin yerine daha izlenecek bir sürü filmin olması içimi hala sızlatıyor.

Kapadia, aynı Senna'da yaptığı gibi Amy'nin doğumuna, çocukluğuna, okul, aile hayatına vs. çok girmeden direk müzik çalışmalarını ciddileştirdiği 2005 civarında kurgulamasına başlıyor. Yine  filmde yer bulan konuşmacıların konuşurkenki görüntülerini değil, sadece seslerini ve isimlerini veriyor. Yine bir yığın arşiv görüntüsünü kurgusal düzenine uygun biçimde kullanmaya çalışıyor. Yani yapı olarak Senna'da benimsediği tarzı sürdürüyor. Fakat burada adamın elindeki malzeme Senna değil, Amy Winehouse. Demek istediğim, daha küçük yaşlarda ot çekmeye başlayan, sonradan pespaye özel hayatıyla birlikte vazgeçilmez bir magazin malzemesine dönüşen bir kadının mı, yoksa yaptığı işin ötesine geçerek bir halk kahramanına dönüşen bir adamın mı malzemesi mühimdir? Tabii ki dünyanın her yerinde ilk söylediğimiz satar, bu acı bir gerçek. Öte yandan hangisi kendine, yaptığı işe ve o işi benimseyenlere saygılıdır diye sorarsak orada tek bir gerçek olduğunu da kabul etmek gerekir.


Bu belgeselin en önemli malzemesi Amy'nin sesi ve şarkıları. Sese sözüm yok ama benim için az sayıdaki istisna dışında bayık şarkıların el yazısı sözleriyle aktığı uzun sahneler filmi hantallaştırıyor. Bunun yanında, bir belgeselin olmazsa olmazı arşiv görüntüleri kısmında da ciddi sıkıntılar var. Arkadaşlarının, aile fertlerinin çektiği, bir çoğu Amy'nin yakın plan suratından ibaret saçma ve sıkıcı videolar geçidinin filme hiç katkısı yok. (Gerçi bu videolar tam olarak neye katkı sağlamalı onu da bilmiyorum.) Blake Fielder-Civil adlı ne idüğü belirsiz apaçi ile yaşadıklarının "love story" kıvamında sevimlileştirilmesi, Amy ünlü olunca ortaya çıkacak olan baba Mitch'in birden kızının akıl hocası haline gelmesi, bitmek bilmeyen alkol ve uyuşturucu problemleri, magazin basınının olağanüstü ilgisi filmin nereden, ne şekilde ilginçleşeceğini merak ettiriyor. Tüm bunlar bir şekilde "Amy iyi de çevresi kötü" mantığına çanak tutuyor. Biri çıkarcı baba, diğeri uzatmalı sevgili (sonra da koca) olmak üzere onun hayatındaki birbirinden sevimsiz iki erkeğin kapladığı yere bakınca bunun doğruluğu su götürmüyor. Ama bu saflığı, sorumsuzluğu bütünüyle uzun yıllar babasız büyümenin psikolojisine yüklemek, "hırsızın hiç mi suçu yok" sözünü akıllara getiriyor.

Tabii Kapadia tamamen bu psikolojiye sığındığı, kendini Amy'ye adadığı için tarafsız olmak adına bazı gerçekleri sadece yüzeysel işliyor, yorumsuz bırakıyor. Sıkıştığı anda "şarkı üzerine elyazısı lirikler" yöntemini devreye sokup gereksizce filmini şiirselleştirmeye oynuyor. Oysa babası tarafından küçükken terk edilen, sevgilisi tarafından uyuşturucuya alıştırılan, menajerleri tarafından ticari bir yatırım olarak görülen, süslenip püslenip popüler mekanlara gittikten sonra "basın çok üstüme geliyor" yakarışlarında bulunan yüzlerce müzisyen, oyuncu varken bunlardan ilk kez ve bir tek Amy Winehouse muzdaripmiş gibi bir algı yaratılıyor. O şarkı sözlerini yazarken ve söylerken ne kadar olgun bir kadın olduğunu vurgulayıp, sonra da yaptığı hataları küçük bir kız çocuğu tecrübesizliğine, masumiyetine bağlamak, sadece müzikal anlamdaki bir olgunluktan söz etmek pek tatmin edici değil. Her türlü bireysel özgürlüğe sahip ve güçlü olduğu iddia edilen bu kadın pekala uyuşturucu ve alkolü bu derece abartmamayı, tüm zorlukları müziğine kanalize edip üretken olmayı, daha sağlıklı ilişkiler kurmayı, basına bu kadar malzeme vermemeyi becerebilmeliydi. Şöhret olmakla ilgili başlardaki temkinli yaklaşımı, şöhretin getirdiği erişim kolaylıkları sonrası kendisiyle çelişmemeliydi. Avrupa'daki bir konsere zil zurna sarhoş çıkıp bilet sahibi yüzlerce hayranına doğru dürüst şarkı söylemeden tuhaf hareketler sergileyen birinin soul ve caz adabında yeri olamaz. Olsa olsa şöhret şımarığıdır.

Bu sözde "şöhret hazımsızlığı" meselesindeki ikiyüzlülük, hayatları ve sonları az çok birbirine benzeyen Kurt Cobain'de de vardı. (Cobain ve Winehouse'u müzikal açıdan karşılaştırmıyoruz bu arada.) Yırtık pırtık kıyafetler giyerek, salaş bir yaşam sürüyor imajı çizerek, o davet senin, bu parti benim gezerken ekmeğini tacizden çıkaran paparazzilere yakalandıktan sonra basın karşısında mağduru oynayarak, en kaliteli uyuşturucuları elde edecek ekonomik güce sahip olduktan sonra paraya pula önem vermediğini iddia ederek şöhreti reddetmek, en popüler "celebrity" reflekslerinden birkaçı. Amy'nin düzgün bir hayatı olsaydı, o çok bağlı olduğunu söylediği caz müziğin ruhuna sadık kalıp kendini müziğine adasaydı, Tony Bennett gibi bilge insanlarla takılsaydı bu kadar ünlü olmazdı belki ama hiç olmazsa şikayet ettiği şöhretten uzak daha sağlıklı, daha huzurlu bir geleceği olurdu. Ama asıl amaç şöhret olunca daha pop takılmak gerekiyor. Böyle bir tercihte bulunduğu için suçlanmamalı. Hatta bu ikiyüzlülüğe sahip olduğu için bile suçlanmamalı. Ben sadece mensubu olduğu saygın müziği yanlış tercihlerle geri plana atıp tüm kariyeri boyunca Back To Black albümünün ve Rehab single'ının ekmeğini yemesine rağmen onun Kurt Cobain gibilerin yer aldığı efsane mertebesine konmasına karşıyım. Nasıl ki Kurt Cobain'in şöhret yüzünden intihar ettiğine (hatta direk intihar ettiğine) asla ikna olmadıysam, Amy Winehouse'un da şöhreti istemediğine ikna olmadım.


Amy, popüler kültür tarafından ikon haline getirilmiş bir şarkıcının öldükten sonra ardından yapılmış, nerede durduğu belli, ama bilerek ya da bilmeyerek bazı gerçekleri de es geçmemiş bir belgesel. Şöyle ki, Asif Kapadia'nın baba Mitch Winehouse ve eş Blake Fielder-Civil kanadında sergilediği duruş, bu insanların ne mal olduğunu anlamamızı zorlaştırmasa da, Amy'nin birbirinden sevimsiz fotoğraflarını, abuk sabuk ev videolarını, eşiyle çekilmiş bitmek bilmeyen görüntülerini, sarhoş çıktığı bazı konserlerdeki saçmalıklarını da filme katmaktaki yegane amacı olan "bakın bu kız çok iyi de onu çevresi bu hale getirdi" tavrı, geri tepmeye müsait bir hal almış. Küçük bir örnek, Amerika'daki Grammy töreni sırasında İngiltere'de sahnede olan Amy'nin canlı bağlantıyı beklerken duyduğu En İyi Albüm adayları arasında kendi albümü ile birlikte yer alan Justin Timberlake albümü "What Goes Around Comes Around"un adıyla dalga geçmesi, sonrasında bu cümlenin Amy'nin yaşam tarzı ve sonunu tanımlayan yerine oturmuş bir taş gibi, Kapadia'nın da bilmeden kendi ayağına sıktığı bir kurşun gibi görünmesini sağlamış adeta.

Özellikle Amerika'daki bir sürü festivalden ödül alan Amy, belli ki ilerde alacağı başka ödüllerle de birçok iyi belgeselin hakkını yiyecek. Zaten böyle bir ödül rüzgarına kapılınca o film ne kadar kötü olursa olsun önünde kimse duramıyor. Ne var ki bu teknik ve kurguyla Amy Winehouse için değil de, Aretha Franklin için bir belgesel yapılmış olsaydı ona da vasat derdim. Asif Kapadia'nın elindeki malzemeden fazlası çıkmazdı. Oysa aynı kategorideki Oscar adaylarından biri olan ve 1933-2003 yılları arasında yaşamış efsane soul, caz, blues solisti, besteci, piyanist, sivil haklar aktivisti Nina Simone'un hayatını konu alan What Happened, Miss Simone? belgeselinin çok daha güçlü, çok daha dolu, çok daha anlamlı olduğuna eminim. Ama hayat böyle. Ne kadar mağdur, popüler, sorumsuz, en önemlisi magazin objesi olursanız, dünyanın her yerinde o kadar prim yapar, parayı ve ödülleri götürürsünüz. O rüzgar öyle bir eser ki kimse de çıkıp "kral / kraliçe çıplak" diyemez.

7 Şubat 2016 Pazar

Creed (2015)


Yönetmen: Ryan Coogler
Oyuncular: Michael B. Jordan, Sylvester Stallone, Tessa Thompson, Phylicia Rashad, Ritchie Coster, Tony Bellew, Graham McTavish
Senaryo: Ryan Coogler, Aaron Covington
Müzik: Ludwig Göransson

Ryan Coogler'ın ikinci uzun metraj filmi olan Creed, 70'lerin sonunda başlayan Rocky efsanesinin 2015 yılına kalan parçalarını yeniden birleştirmeye çalışan bir spor dramı. Rocky Balboa'nın önce rakibi, sonra en iyi dostu olan Apollo Creed'in yasak ilişkisinden doğan Adonis Johnson'ın, Apollo'nun eşi Mary Anne tarafından ıslahevinden alınıp büyütülmesi ile başlayan film, hızlı geçtiği bu bölümü bir an önce "bir yıldız doğuyor" kulvarına sokmak istiyor. Mary Anne'in yanında kaldığı süre içinde iyi bir eğitim alıp iyi bir işe giren, hatta terfi bile alan Adonis, genlerindeki boks tutkusunu da kaçak dövüşlere katılarak köreltmeye çalışıyor. Ama bu da yetmeyince işi gücü, hatta Mary Anne'i bırakıp Philadelphia'ya, olayın kaynağına doğru yola çıkıyor. Zira orada "amca" diyeceği eski ağır siklet boks şampiyonu Rocky Balboa var ve Adonis, kendisini onun çalıştırması için Rocky'nin kapısına dayanıyor. Ölen karısı Adrian'ın adını verdiği restoranda emeklilik günlerini geçiren Rocky için bu genç boksör, ona hem eski dostu Apollo'ya olan vefa borcunu ödeme, hem de en büyük tutkusu olan boksa bir antrenör olarak dönme fırsatı tanıyor.

Başı sonu belli boks dramlarının babası sayılan ve kendisinden sonra gelen diğer Rocky filmleri kadar başka filmlere de ilham veren 1976 tarihli ilk Rocky filminin ruhunu tekrar yakalamak isteyen Ryan Coogler, büyük ihtimalle bilerek yine o rotayı benimsiyor ve isimleriyle mitoloji rüzgarları estiren Apollo'nun oğlu Adonis'in yükseliş öyküsünü yazıp yönetiyor. Rotası belli senaryonun en büyük kozu ise Rocky Balboa'nın kendisi. Zaten o olmasa film sıradan boks yapımlarından biri olarak kalırdı. Gerçi bu hali de çok farklı bir film görüntüsü vermiyor. Ancak Coogler'ın amacı da farklı bir film çekmek değil, 80'lerin Rocky ruhunun nostaljik ayrıntılarıyla bezeli, yaşlı Rocky'nin de önemli bir parçası olduğu başka bir yükseliş hikayesi anlatmak. Bu nostaljik ayrıntılarla birlikte, geçmişin bazı hesaplarının tam kapanmamış olması yüzünden o yıllarda çocuk veya genç olan Rocky hayranlarına iş görür bir omurga oluşturuluyor. Apollo ringde kötü durumdayken havlu atmamasıyla Rocky'nin duyduğu vicdan azabı ve Adonis'in hem hiç görmediği biyolojik babasına, hem de kendisine bir "hata" olmadığını ispat etmek istemesi, filme ihtiyacı olan amacı sağlıyor.


Tıpkı efsanenin başlangıcında olduğu gibi, genç boksör Rocky'nin kendi varoluş gayesini keşfetme mücadelesinin başka bir yansıması olarak Adonis'in yükselme mücadelesini izliyoruz. Ne var ki, ıslahevinden kurtulup lüks bir hayata kavuşmuş, ama bu hayatı reddedip sıfırdan başlamak istemiş bir karakterin bu evrelerinin çok hızlı geçilmesi Adonis'in temellerini zayıflatmış. Creed soyadını kullanmak istemeyip kendi adını yaratmak isteyen boksörü, büyük maça çıkmadan önce birkaç maçta daha hızlıca görmeliydik. Keza, filmin tek kötü adamı olan "Pretty" Ricky Conlan'ın da final kapışmasına kadar tek bir maçını bile görmüyoruz. Conlan'ı canlandıran, üç ağır siklet şampiyonluğuna sahip gerçek bir boksör olan Tony Bellew hiç iyi bir seçim sayılmaz. Bunun yanında Adonis - Bianca ilişkisi de çok düz ve heyecansız işlenmiş.  Michael B. Jordan'ın boks alemine iyi giden ama onun dışındaki sahnelere esneklik göstermeyen katı duruşunun da bunda etkisi büyük. Ancak tüm bu olumsuzluklar, filmin Rocky serisi ile olan bağlantısının torpiliyle kendini sevimli kılabiliyor. Nasıl ki Adonis, Apollo'nun evlilik dışı çocuğu ise, film olarak Creed de Rocky'nin gayrimeşru çocuğu izlenimi uyandırıyor.

Filme bu torpili sağlayan, Rocky efsanesinin gölgesinde yer almasını sağlayan yegane unsur tabii ki Sylvester Stallone. Tecrübeli aktör, artık daha yaşlı bir Rocky ve tonton amca olarak filme duygu, mizah, güven, karizma, hüzün, nostalji ne varsa katıyor. Üstelik bunu dengeli ve abartısız bir performansla temin ediyor. Adonis'e aktardığı hayat ve boks tecrübeleri, senaryonun en dişe dokunur anlarını oluşturuyor. Olmasa da olur bir kanser meselesi onun rolünü daha da keskin hale getiriyor ama dediğimiz gibi bu performansın kanser itici gücüne hiç de ihtiyacı yok. Ryan Coogler genel anlamda ortalama bir yönetmenlik gösterse de, özellikle Adonis'in dövmeli boksörle yaptığı maçtaki kesintisiz sahneyle ve final maçındaki dinamik anlatımıyla başarı gösteriyor. İşin içinde Stallone varsa devamının gelme ihtimali de yüksek olan Creed, Rocky filmleriyle gönül bağı olan seyircilerin kaçırmaması gereken bir film.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Suburra (2015)


Yönetmen: Stefano Sollima
Oyuncular: Pierfrancesco Favino, Alessandro Borghi, Greta Scarano, Elio Germano, Claudio Amendola, Giulia Gorietti, Giacomo Ferrara, Adamo Dionisi, Jean-Hugues Anglade
Senaryo: Sandro Petraglia, Stefano Sollima, Stefano Rulli, Giancarlo De Cataldo, Carlo Bonini
Müzik: Pasquale Catalano

"Samurai" lakaplı arkası sağlam bir gangsterin önayak olduğu, Roma'nın Ostia bölgesindeki kıyı şeridini yeni Las Vegas olarak inşa etme projesi etrafında şekillenen Suburra, hepsi bu projeden pay alacak olan kolluk kuvvet görevindeki bir çetenin, bazı milletvekillerinin, hatta Vatikan'ın da içinde bulunduğu entrikalar yumağını gözler önüne seren güçlü bir yapım. Her türlü kirliliği, yozlaşmayı, adaletsizliği çok başarılı bir senaryo, kurgu, yönetim becerisiyle sunan film, birkaç farklı koldan anlattığı bu dev girişimi başlangıçta birbirinden kopuk gibi gösterse de, yavaş yavaş ama dinamik bir anlatım ustalığıyla birleştiriyor. Üstelik parçaları birleştirirken bir şehvet cinayetinden, Numero 8 lakaplı Samurai'a bağlı çete liderinin milletvekili azmettirmesi sonucu işlediği başka bir cinayetten, bu cinayete bağlı olarak bölgenin en tehlikeli mafyası Manfredi Anacleti'nin intikam peşine düşmesinden faydalanıyor.

Filmin başında "suburra", suçlularla politikacıların gizlice iş yaptığı, taverna ve gecekonduların olduğu, düşük gelirli insanların yaşadığı bölge olarak tanımlanıyor. Film boyunca birçok gizli görüşmenin, infazın, yolsuzluğun gerçekleştiği bu bölge, bir mafya yapımı için bulunmaz nimet niteliğinde. Kalabalık senaryo ekibi, içlerinde temiz bir tek kişinin bile bulunmadığı zengin karakter yelpazesi, olayları bir deste kağıt gibi karıştırıp hiç zorlanmadan yeni olay örgüleri, yeni suçlar yaratabilen yapısı, "bunun dizisi de olurmuş" düşüncesi doğurabiliyor. Bu düşüncenin 2017 yılında bir Netflix dizisi olarak hayata geçirilecek olması da memnuniyet verici. Her ne kadar birçok kilit karakterin akıbeti belli olsa da, belli olmayanlarla birlikte yeni karakterler eklemeye de çok müsait bir suç evreni tasarlanmış. Gerçek olaylara dayalı bir başka Netflix harikası Narcos akla gelince, Suburra'dan beklentiler iyice artıyor.

Siyaset-mafya-ticaret üçgenini, bu suç kültürünün beşiği ülkelerden biri olan, ekonomik ve siyasi krizlerle boğuşan, en çarpıcı olanı da Hıristiyan aleminin başkenti İtalya'dan işleyen bu cesur film, işin din kısmını da üçgene ekleyip korkunç bir dörtgen oluşturacağının ipuçlarını da veriyor. Dantel gibi örülmüş senaryosu, ustalık kokan çekim teknikleri, başta Pierfrancesco Favino, Alessandro Borghi ve Elio Germano olmak üzere tüm kadronun çarpıcı performanslarıyla şimdilik hiçbir yerden ödül almamış olan Suburra, bir zamanlar ödülleri silip süpüren Matteo Garrone filmi Gomorrah kadar reklamı yapılmasa da, bana göre ondan daha dobra, korkusuz ve sürükleyici bir yapım. Bu arada Suburra'nın yönetmeni Stefano Sollima'nın, Gomorrah'dan uyarlanan aynı adlı TV dizisinin 7 bölümünü yönetmiş olduğunu da ekleyelim. (İtalyan yapımı bu diziyi de izlenecekler listemize ekleyebiliriz tabii.)

27 Ocak 2016 Çarşamba

Spotlight (2015)


Yönetmen: Tom McCarthy
Oyuncular: Michael Keaton, Mark Ruffalo, Rachel McAdams, Liev Schreiber, John Slattery, Brian d'Arcy James, Stanley Tucci, Billy Crudup,
Senaryo: Josh Singer, Tom McCarthy
Müzik: Howard Shore

Josh Singer ve Tom McCarthy'nin gerçek olaylardan ve kişilerden uyarlayıp yazdıkları, McCarthy'nin yönettiği Spotlight, The Boston Globe gazetesinin bazı yazarlarından oluşan “Spotlight” takımının, gazete yönetimin başına gelen Marty Baron'dan sonra Katolik Kilisesi’ndeki taciz iddilarıyla ilgili araştırmaları derinleştirmesini ve tüyler ürperten sonuçlara ulaşmasını konu alıyor. Cesur gazetecilerin ortaya çıkardığı tarihi skandallardan yapılan filmler akla geldiğinde en iyilerden biri olan 1976 tarihli All The President's Men'in izinden gittiği dikkat çeken film, tıpkı bu film gibi seyirciyi yoğun biçimde araştırma sürecine dahil ediyor. Haliyle yoğun ve zekice ilerleyen diyalog tabanlı senaryo, yer yer polisiye tadı veren bir yapıda. Ancak bu dinamik yapı, dramatik ve abartılı yükselmeler yaşamadan, çok müsait olmasına rağmen sulandırılmış duygu sömürüsü tuzağına düşmeden kendini inşa ediyor. Mark Ruffalo'nun canlandırdığı Rezendes'in bir sahnesi dışında neredeyse hiç yükselmeyen bireysel tansiyon (ki o da ihtiyaçtan), filmin itidalli biçimde dengede durmasını sağlıyor.

Daha önce birçok filmde dile getirilmiş, artık gerçekliği tartışılmaz olan din adamlarının çocuklara uyguladığı taciz ve tecavüz vakalarını kabullenmek ne kadar zor olsa da, bu sarsıcı gerçeğin üzerine gitme cesareti göstermenin ihtiyacını bir kez daha hissettirebilmiş bir film Spotlight. Daha önce 2006 tarihli Amy Berg belgeseli Deliver Us from Evil'da bir rahip üzerinden olayın boyutlarını izleyip hayrete düşmüştük. Sadece Amerika ile sınırlı kalmayıp tüm dünyada trajik yansımaları görülen bu boyutlar, Spotlight'ta da bir başka rahip üzerinden başlayıp derinleşen araştırmalarla gözler önüne seriliyor. Tutucu Boston civarında görülen bu vakaların kilise tarafından örtbas edilmesi, kilise avukatlarının da bunda önemli payı olması, kurbanların (intihar etmeyip hayatta kalan kurbanların) inandırma baskısı yüzünden konuşma cesareti bulamaması, konuşmaya veya dava açmaya kalkanların da kilisenin gücü karşısında sindirilmesi filmde dile getiriliyor. Yine kilisenin, tespit edilen bu rahipleri görevden almayıp "hastalık izni, atanmamış, acil durum izni" gibi sebeplerle başka yerlere tayin etmesi, bu rahiplerin de gittikleri yerlerde sapkınlıklarını sürdürmeleri, Spotlight ekibinin araştırmalarıyla ortaya çıkıyor.

Kilise, yargı, bir kısım medya ve saygın üyeleri bulunan Katolik Kilisesi’ne bağlı bazı cemiyetlerden oluşan bu kurumsal örtbasa karşı kenetlenen Spotlight ekibi, araştırmaları sırasında dışarıdan da yardım alıyor. Başta kurbanlardan bazılarının avukatlığını yapmış olan Mitchell Garabedian olmak üzere, bazı cesur mağdurlar, SNAP (Survivors Network Of Those Abused By Priests - Rahipler tarafından taciz edilenler arasında hayatta kalanların iletişim ağı) kurucusu Phil Saviano, ekibin bu korkunç gerçekleri haber yapması için her türlü malzemeyi ve imkanı sağlıyorlar. Ayrıca sadece telefonda sesini duyduğumuz, uzun süre cinsel istismarda bulunan rahiplere terapi uygulayan ruh sağlığı danışmanı Richard Sipe da el altından Spotlight muhabirlerine dudak uçuklatan bilgiler veriyor. Bu bilgiler Boston çapında rakamlar içerdiği gibi, rahipler arasında yapılan bir incelemeyle elde edilen "Bekarlık Kuralı" bulgusunu da kapsıyor. (Bu kurala göre %50'si evli rahiplerin düzenli cinsel hayatları varsa, diğer %50'sini oluşturan bekarların da tatmin olabilmesi için çocukları kullanabilmelerine dair bir gizlilik kültürü var ve kilise bu pedofililere göz yumarak, onları koruyor.)


Spotlight'ın karşı safında Katolik Kilisesi, ona destek olan nüfuzlu kişiler, ruhunu şeytana satmış hınzır avukatlar, en önemlisi de inandırmak zorunda oldukları bir cemaat var. Ancak filmin en iyi yanlarından biri de, tüm bu bıçak sırtı meselelerin araştırılma, haber yapılma süreci esnasında gereksiz Hollywood gerilimi ve aksiyonu yaratılmadan, gayet ciddi biçimde meselenin ele alınıyor olması. Tıpkı All The President's Men gibi sadece sürecin bilgi edinme, onu kullanma zamanlaması, muhabirlerin kendi iç dinamiklerinde yaşadığı bazı sıkıntıların seslendirildiği ölçülü bir dram söz konusu. Gişe düşkünü bir senarist ya da yönetmenin eline düşmüş olsa, takip ve tehdit edilen, hattta dayak yiyen muhabirler, yakılan ofisler, birbirine bağırıp çağıran gazeteciler, orantısız dramatik yükselişler izleyebilirdik. Öyle ki, 1-2 sahne dışında filmde çocuk bile görmüyoruz. Film, göstermediği ile korkutmayı başaran korku filmleri gibi adeta. (Hatta filmin tanıtım sloganlarından birinde "yılın en korkunç filmi" şeklinde çok doğru bir cümle de düşünülmüş.) Güvenilir kaynaklardan ve tanıklardan duyulanlar, bunların değerlendirilmeleri, boyutların gittikçe genişlemesi ile spontane bir gerilim zaten oluşuyor.

Birer dedektif gibi bilgi toplayan, eldeki verilerle bağlantılar kurup taşları yerine oturtan, ısrarcı ve cesur Spotlight ekibi, gazetecilik kavramında olması gerekenleri ahlaki değerleri hiçe saymadan göstererek, bu mesleğin evrensel değerlerine de atıflarda bulunuyor. Bu isim ve sıfatlara "özeleştiri" kelimesini de eklemeyi unutmadan. Şöyle ki, tacizci rahiplerin avukatlarından biri olan Eric Macleish'in yıllar önce 20 rahiple ilgili Spotlight'a ilettiği taciz haberlerinin o dönemde dikkate alınmayıp üzerine gidilmemesinin sorumlusu da Michael Keaton'ın canlandırdığı Walter 'Robby' Robinson. Ama haberin ölçeği düşünülünce geçmişte yapılan ihmallere kafa yormaktansa, gelecekte yaratması umulan farkın üzerinde duruluyor. Yazıp yönettiği filmler arasında çok beğendiğimiz The Station Agent ve The Visitor gibi iki naif film bulunan Tom McCarthy, (bir Adam Sandler komedisi olan The Cobbler ile yürekleri ağıza getirse de) Spotlight ile unutulmaması, unutturulmaması gereken büyük bir meseleye belki de tam ihtiyacı olan temkinli bir üslup ile bakmayı beceriyor. Bu açıdan Spotlight yılın en önemli filmlerinden birisi.

21 Ocak 2016 Perşembe

The Revenant (2015)


Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tom Hardy, Domhnall Gleeson, Will Poulter, Forrest Goodluck, Paul Anderson, Kristoffer Joner, Melaw Nakehk'o, Joshua Burge, Fabrice Adde
Senaryo: Mark L. Smith, Alejandro González Iñárritu, Michael Punke
Müzik: Bryce Dessner, Carsten Nicolai, Ryûichi Sakamoto

Michael Punke'nin The Revenant: A Novel Of Revenge kitabının bir bölümünden Mark L. Smith ve Alejandro González Iñárritu'nun senaryo haline getirip, 2015 yılında Birdman ile Oscar kazanan Iñárritu'nun yönettiği The Revenant, 1820'li yıllar Amerikası'nda kürkleri için hayvan avlayan bir organizasyonda rehberlik yapan Hugh Glass'ın insanüstü hayatta kalma ve intikam öyküsünü anlatıyor. Geçmişte yerli karısı bir köy baskınında Fransız askerleri tarafından öldürülen, aynı baskında oğlu Hawk ile kurtulduktan sonra onu hiç yanından ayırmayan Glass, iz sürme ve avcılık tecrübesiyle ekibi yönlendiren bir konumdadır. Bir kızılderili kabilesi olan Ree'lerin vahşi saldırısı sonrasında büyük kayıp veren ekip ormana sığınır.

Burada geçen günlerden birinde bir ayının saldırısına uğrayıp ağır yaralanan ve ölmesine kesin gözüyle bakılan Glass, peşlerindeki kızılderili tehditi ve zor hava şartları yüzünden ekip tarafından uzun süre taşınamayınca oğlu Hawk ve avcılardan Fitzgerald ve Bridger eşliğinde öldükten sonra gömülmesi amacıyla ormanda bırakılır. Avcılar bunun karşılığında Kaptan Andrew Henry'den para alacaklardır. Ama ekipten çok uzaklaşmak istemeyen ve Glass'tan hiç hoşlanmayan Fitzgerald, Glass'ın izin vermesiyle onu öldüreceği sırada araya giren Hawk'ı öldürüp kaçınca yaralı halde bir başına kalan Glass, oğlunun intikamı için hayatta kalma mücadelesi vermek zorundadır. Filmin bundan sonrası bu mücadeleyi anlatmaya başlar. Böylece basit bir intikam hikayesi, olağanüstü vahşi doğa görüntüleriyle, insanüstü yaşam savaşıyla, gerçeküstü rüyalarla çiğ bir şiirselliğe yelken açar.

Glass'ın uğruna uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıktığı intikam olgusu, felsefi açıdan derinleştirilemeyip Allah'a havale ediliyor ve temelde intikamın kayıpları geri getirmeyeceğinin altı çizilerek adeta Amerika yeniden keşfediliyor. Ancak filmin kendini ifade ettiği asıl mecra o uzun ve meşakkatli yolculuğun kendisi. Antolojilere girecek ayı saldırısının ardından Glass'ın mantık sınırlarını zorlayan, abartılı sahnelerle dolu hayatta kalma mücadelesi, filmin çiğ sanatsal dokusunda çaresizce tadı çıkarılacak anlara dönüşüyor. En azından The Martian'daki Mark Watney'nin teknik detaylara boğulmuş, samimiyet yoksunu "survivor" işlenişinden çok daha dramatik, trajik ve özdeşleştirici. Dönemin tüm vahşiliğini, o vahşiliğin temel taşları olan iklime, hayvanlara, bitki örtüsüne de çok güçlü roller bahşederek betimleyen Iñárritu, insanoğlunun bu vahşiliğe sağlamaya çalıştığı uyumdan bireysel bir varoluş ilkesi inşa ediyor. Buna yönelik en önemli motivasyonu da intikamdan alıyor. Bu motivasyonun filmdeki tatmin edici yönü tartışılsa da (Glass ve oğlu Hawk arasındaki ilişki tam randımanlı sayılmaz), yaratılan masalsı vahşi atmosferin emici gücü, Glass'ın hayatta kalma serüvenini hep önde tutuyor.


Birdman'den sonra çok farklı bir filme daha imza atan Iñárritu, yönetmenlik sanatını filmin diğer unsurlarının önüne koymayı amaçlayan anlayışını The Revenant ile daha da güçlendiriyor. Her ne kadar birazdan değineceğimiz üstün Leonardo DiCaprio performansı filmin en mühim kalemi gibi görünse de The Revenant, Iñárritu sinemasının geldiği son noktayı göstermesi açısından çok önemli bir yapım. Aksiyon devamlılığını nefes kesici hale getiren uzun planlar, filmin içine dahil olma halini daha da arttıran panoramik çekimler, gerçeklik duygusu yüksek özel efektler ve iki Oscarlı görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki'nin katkılarıyla sanatsal açıdan tavan yapan onlarca sahne, The Revenant'ın herşeyden önce gerçek bir yönetmen filmi olduğunu gösteriyor. Amores Perros, 21 Grams, Babel üçlüsünü Guillermo Arriaga ile yazıp sanki bir üçleme gibi çeken, Arriaga'dan ayrıldıktan sonra Biutiful, Birdman ve The Revenant üçlüsüyle adeta kendini bulan Iñárritu, yeniden sinema dünyasının en heyecan verici yönetmenlerinden biri haline geliyor. The Revenant ile de çıtayı iyice yükselterek üstesinden gelemeyeceği tür olmadığını ilan ediyor.

Leonardo DiCaprio'ya uzun süredir hak ettiği ödülleri kazandıran performansı ise ayrı bir yazı konusu. Bundan böyle efsaneleşmiş "survivor" rollerinden biri olarak anılacak Hugh Glass yorumuyla karakter oyunculuğunu meydan okumacı bir fiziksel performans ile bütünleştiren aktör için 40'ından sonraki dönüm noktası. Bu filme dek oynadığı her rolde bebek yüzünün dezavantajlarıyla uğraşmak zorunda kalanlar için de sabır ve azmin zaferi adeta. Kötü adam olarak görmeye alışmadığımız Tom Hardy için de ayrı bir meydan okuma olarak bakabileceğimiz Fitzgerald rolü, filmin güçlü atmosferine ait rüzgarı etkilemeyip, DiCaprio gibi kendi rüzgarını yaratabilen nitelikte. Yıllandıkça değerlenecek, western başyapıtları arasında sayılması kimseyi şaşırtmayacak, birbirinden etkileyici sahnelerle bezeli The Revenant, vahşi batının tek vahşilerinin kızılderililer olmadığını, intikamın da bu vahşilikten nasibini almış itici güce sahip bir duygu olduğunu söylüyor. Ama başka bir yüzyılda da olsa, intikam alındıktan sonra geriye kalacak boşluk hissini hiçbirşeyin dolduramayacağı gerçeğini de unutmadan.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Legend (2015)


Yönetmen: Brian Helgeland
Oyuncular: Tom Hardy, Emily Browning, Christopher Eccleston, David Thewlis, Colin Morgan, Paul Anderson, Taron Egerton, Tara Fitzgerald, Chazz Palminteri, Paul Bettany, Sam Spruell, Jane Wood, Joshua Hill
Senaryo: Brian Helgeland
Müzik: Carter Burwell

1950'li ve 60'lı yıllarda İngiltere'de yükselişe geçen gangster ikizler Ronald ve Reginald Kray kardeşlerinin gerçek hikayesinin anlatıldığı Legend, John Pearson'ın "The Profession Of Violence" kitabından Brian Helgeland'ın senaryosunu yazıp yönettiği bir film. O Helgeland ki, L.A. Confidential ile Oscar almış, Man On Fire, Conspiracy Theory, Payback, Mystic River, Robin Hood gibi farklı türlere ait uyarlama ve özgün senaryolarla kariyer yapmış bir senarist / yönetmen. Amerikalı Helgeland'ın çektiği İngiliz filmi Legend, özellikle Scorsese'nin gangster filmlerinden etkilenen bir üslubu benimsemiş görünüyor. Ama onlar kadar gösterişli olmayan, bazı eksik malzemeler yüzünden pek tat bırakmayan film, çocukluk, gençlik faslına hiç girmeden direk Reggie'nin büyük aşkı Frances ile tanışması sonrasından başlıyor. O zamana kadar kendi ürkütücü şöhretlerini yaymış olan ikizlerin tek amacı, yasadışı iş ağlarını daha da genişletip büyümek. Aynı bölgedeki rakipleriyle olan sert mücadeleleri, peşlerindeki polis teşkilatı, en önemlisi de farklı karakterlere sahip iki kardeşin birbirleriyle yaşadıkları ihtilaflar, Reggie - Frances arasındaki inişli çıkışlı ilişkiyle birarada yürüyor.

Paranoid şizofren tanısı konmuş şiddet düşkünü eşcinsel Ron ile, daha aklı başında, romantik ve gerektiği yerde sert çıkışları olan Reggie arasındaki hem fiziksel, hem de kişilik farklılıkları sanki iki farklı oyuncu tarafından canlandırılmış gibi durmakta ki, bunda en büyük pay Tom Hardy'nin üstün performansına ait. Filmle ilgili başka söylenecek pek önemli bir şey de yok. Tam bir baş belası olan Ron'un pisliklerini kavga dövüşle de olsa sırf aile kavramına olan sadakati yüzünden bazen temizleyen, bazen de görmezden gelen Reggie'nin iyi, tekinsiz ikizinin de kötü görünümü zaman zaman yer değiştirebiliyor. Yine de onları efsane yapan gelişim hikayelerinden ziyade, özel hayatlarına ağırlık verilmesi filmin gardını düşürmüş. Bu yüzden pek de efsane gibi durmamışlar. Ayrıca Emily Browning'in fazla çıtı pıtı duruşu, Hardy ile birlikte bir kimya uyuşmazlığı yaratmış. Christopher Eccleston, David Thewlis, Chazz Palminteri, Paul Bettany gibi güçlü isimlerin yarattığı yan karakter zenginliği de pek faydalı olmamış. Kısacası, çeşitli dönemlerde sinemaya olduğu kadar edebiyata, televizyona, tiyatroya, hatta müziğe de esin kaynağı olmuş Kray ikizleri için Tom Hardy dışında güçlü bir unsurdan söz etmenin zor olduğu bir film Legend.

14 Ocak 2016 Perşembe

45 Years (2015)


Yönetmen: Andrew Haigh
Oyuncular: Charlotte Rampling, Tom Courtenay, Geraldine James, Dolly Wells, David Sibley
Senaryo: Andrew Haigh

David Constantine'in kısa hikayesinden Andrew Haigh'in uyarladığı 45 Years, evliliklerinin 45. yılını bir partiyle kutlamak üzere olan Geoff ve Kate Mercer çiftinin aldıkları bir mektupla evliliklerinin farklı bir boyuta geçmesini anlatan bir yapım. Mektupta, İsviçre Alplerindeki buzullar içerisinde bir kadın cesedi bulunduğu yazmaktadır ve bu ceset 50 yıl önce Geoff'un Katya adındaki sevgilisine aittir. Böylece 45 senelik bir evliliğin hangi değerler üzerine kurulduğunun muhasebesini yapmaya soyunan Andrew Haigh, sakin, karamsar ve söylemediği pekçok şeyi bile seyircinin anlayabileceği basitlikle bir drama adını yazdırıyor. Bu basitlik, festival yapımlarının sık sık başvurduğu ağır, kasvetli, zahmetsiz bir anlatımla sağlansa da, herşeyin karı koca arasındaki tansiyonu küçük dozlarla arttırmaya yönelik olduğu fark ediliyor. Filmin yormayan felsefi derinliği, manidar göndermeleri, rutinlikten devşirilen bunalımı, diyaloglarındaki doğal akıcılık, hepsi bu uzun evliliğin örümcek ağlarını ören unsurlar.

45 Years'ın en önemli meselesi olan iletişimsizlik, aslında Geoff ve Kate arasında 45 yıldır var olan iletişimin üzerinde yükseldiği temellerin geç sorgulanışıyla ortaya çıkıyor ki, konunun en can alıcı noktası da burası. Birlikte olan çiftler arasında paylaşılmayan, sır olarak kalması uygun görülmüş bir sürü hikaye, o hikayelerin içinden geçen bir sürü kişi olması normal. Bu hikaye ve kişilerin o anki beraberliğin huzurunu kaçırmaması istendiğinden hiç eski defterlerin açılmaması veya yüzeysel geçilmesi de öyle. Peki o sırlardan biri küçük bir açık bulur da evliliğe sızarsa? Gerçi Geoff ve Kate, bu Katya meselesini çok önceden konuşmuşlar. Fakat Geoff'un bir sahnede de söylediği gibi asıl mesele Katya değil. Yarım asır sonra Katya'nın öldüğünü öğrenmek Geoff'un duygusal, sosyal, hatta ideolojik tüm sıkıntılarının yüzeye çıkmasına sebep oluyor. Geoff'un duygu dünyasını karmaşıklaştıran bu yoğunluk, başlangıçta Kate'i fazla etkilememiş görünse de, bir süre sonra eşinin bu durumunun, kabullenmesi güç bir hal almaya başladığını fark ediyor. 45 yıldır evli bir çiftin olgunluğuna tuhaf gelecek konuşmalar, teorik sorular, o sorulara verilen dürüst cevaplar sayesinde buzlar altına gömülü Katya'nın, Geoff - Kate çiftinin evliliğinin de buz tutmuş olduğu gerçeğine ayna tuttuğunu anlıyoruz.

Tüm bunların üstüne ortaya çıkan tavan arasındaki bir sürpriz, Geoff'un duygusal düşüşüne daha da anlam katıp, öte yandan Kate'in duygusal çöküşüne neden olunca, bir evliliğin 100 yıl da sürse belli bir süre sonra biryerlerinden erimeye başlayacağını anlıyoruz. Evlilik gibi zor bir bağlılık formunun kusursuz olabilmesi için çok fazla şey gerekiyor. Bunu 45 yıl sonra fark etmenin trajik kısmı bir yana, artık küllendiği düşünülen evliliklerde bile içe düşen şüphelerin telafisinin mümkün olup olmadığı finalde çok güzel (hatta şaşırtıcı biçimde gerilimli) bir üslupla önümüze konuyor. Filmin içine girmek, iki karakterin de duygu dünyasının açmazlarına empatiyle yaklaşabilmek usta oyuncular Charlotte Rampling ve Tom Courtenay olmasa nasıl mümkün olurdu bilemiyorum. Courtenay'in zaman zaman Ozzy Osbourne'un TV şovu The Osbournes'daki hallerini anımsatan doğallığı bir yana, 70 yaşındaki Charlotte Rampling'in canlandırdığı karakterin görünen yönü kadar, görünenin ötesine de geçmeyi başaran eforsuz gücü olağanüstü. Adeta bir duygular haritasına benzeyen yüz hatlarını, gözlerini, az sayıdaki mimiklerini büyük bir ustalıkla istediği kanala yönlendirebilen oyuncu, Kate Mercer'a et ve kemik verdiği kadar ruh da bahşediyor. 45 Years, Michael Haneke'nin Amour filmiyle birlikte yıllanmış bir evliliğin anatomisinin birçok farklı stil ve hassasiyetlerle çıkarılabileceğinin kanıtı yapımlardan biri.