18 Mayıs 2024 Cumartesi

Fremont (2023)

 
Yönetmen: Babak Jalali
Oyuncular: Anaita Wali Zada, Hilda Schmelling, Gregg Turkington, Jeremy Allen White, Avis See-tho, Siddique Ahmed, Timur Nusratty
Senaryo: Carolina Cavalli, Babak Jalali
Müzik: Mahmood Schricker

Carolina Cavalli ve Babak Jalali'nin senaryosunu yazdığı, İran asıllı Londralı Babak Jalali'nin yönettiği Fremont, önceden ABD ordusunda çalışan 20'li yaşlarındaki Afgan çevirmen Donya'nın hikayesini işliyor. California eyaletine bağlı sakin bir şehir olan Fremont'ta kendisi gibi göçmenlerle birlikte aynı konutlarda tek başına yaşayan Donya, Çin işi fal kurabiyeleri üreten bir atölyede çalışıyor. Bir gün kurabiyelerin içindeki falları bilgisayarda yazan yaşlı kadın ölünce Çinli patronu fal yazma işini Donya'ya veriyor. Donya da yalnızlığını ve heyecandan yoksun hayatını biraz olsun renklendirmek için aklından fallar uydurmaya başlıyor. Bu kurabiyelerin birine adının ve telefon numarasının bulunduğu bir kağıt da ekleyince hem Donya, hem de biz seyirciler bu işin nereye gideceğini, nasıl sonuçlanacağını merak etmeye başlıyoruz. Yalnızlık temasının baskın olduğu Fremont, adeta bir sakinlik abidesi. ABD ordusu için çevirmenlik yaptığı Afganistan'dan dönmüş, hizmetleri karşılığı sosyal konutlarda başını sokacak küçük bir evde ikamet eden, bir yandan da benzer durumdaki göçmenlere verilen travma sonrası stres bozukluğu için psikoterapi gören Donya'nın bu sakin, durulmuş hayatı tüm monotonluğuyla önümüze geliyor. Ama Babak Jalali bu monotonluğu siyah beyaz sahnelerin depresif havasıyla birlikte o kadar güzel estetize ediyor ki, sadece biçimsel anlamda dahi Donya'nın yalnızlığını anlamak, ortak olabilmek hiç zor olmuyor. Mutfakta içilen bir bardak su bile buram buram yalnızlık kokuyor.

Donya, Afganistan'da neler gördü, neler yaşadı bunları pek bilmiyor ama tahmin edebiliyoruz. Uykusuzluk problemi var. Jalali filmi bu bilgilerle şişirmiyor. Öte yandan konutlardaki komşularından biri olan Suleyman, ABD ordusuna hizmet ettiği için Donya'ya hain gözüyle bakıyor. Donya da bunun bir ihanet olmadığını anlatmanın sıkıntısını yaşıyor. Jalali bu hainlik meselesini -tam da olması gereken şekilde- değinilecek ama üzerine çok da düşülmeyecek biçimde ele alıyor. Kısacası filmini çok fazla politize etmek istemiyor. Belki de bunu Suleyman aracılığıyla aynı etnik kimliklere mensup kişilerin de birbirlerini ötekileştirebileceklerine vurgu yapmak için kullanıyor. Jalali'nin asıl ilgi alanı genç bir kadın olarak Donya'nın savaş ortamından sonra huzur bulduğu yalnızlığı. Fakat bir süre sonra yalnızlığından da huzursuz. Bunu değiştirmek için işini riske atabilecek kadar da çaresiz. "Fortune Cookie" ya da şans kurabiyesi, kökeni belli olmayan ama 19. yüzyıl sonlarında ABD'ye gelen Japon göçmenlerin kıtaya yaydıkları, zamanla pek çok ülkede bulunan Çin restoranlarının sahiplendiği bir gelenek. İçinde küçük bir parça kağıda yazılmış bir aforizma ya da kehanet bulunan, un, şeker, vanilya ve susam tohumu yağından yapılmış bir atıştırmalık olarak insanların yemekten sonra hoş vakit geçirmelerini ve yeni sohbet konuları bulmalarını sağlayan bir fal eğlencesi. Bu da Donya'nın yalnızlığına az da olsa merhem olan bir aktivite. Ama orada bile tam mutlu olamayıp kurabiyelerden birine telefon numarasını yazarak hayattaki şansını bulmak istiyor.


Babak Jalali, ana karakter Donya etrafında başka yalnızlıklar da kurmuş. Bu yan karakterler, filmin huzurlu depresifliğine (!) farklı suretler şeklinde derinlik ve edebi tatlar katıyorlar. Donya'nın bir başka komşusu olan ve sadece kapı önünde sigara içerken gördüğümüz Salim, iş arkadaşı Joanna, psikiyatristi Dr. Anthony, lokantacı Aziz, tamirci Daniel filmin içinden geçen "hancılar". Donya da tıpkı onlara benzeyen sabit ve sıkıcı yaşamıyla başlangıçta bir hancı gibi görünse de, onu yolcu yapan şey, ana karakter olması dışında bu stabil hayat tarzına bir son vermek için masum çabalar içine girmesi. Donya her bir yan karakteri kendi hanlarında ziyaret ettikçe, ABD'de Afganistan'dakiler gibi sabit kalmayan gökyüzündeki yıldızların, Jack London romanı Beyaz Diş'in, çöpçatan uygulamalarının, kimsesiz bir lokantanın küçük televizyonundaki Türk pembe dizisinin, ıssız bir tamirhanenin insan sesine muhtaç köhneliğinin ele geçirdiği yalnızlıklara tanık oluyor. Hatta tanık olmakla kalmayıp onlarda kendi yalnızlığının farklı versiyonlarını buluyor. Jalali bu versiyonları çok güzel sözlere dökebildiği gibi, incelikle inşa ettiği, aynı anda hem huzur, hem de hüzün veren sinemasına da yansıtıyor. Siyah beyazın bu ruh haline çok yakıştığını da söylemek gerek. Siyah, beyaz, gri alanların filmdeki her bir karakterde farklı karşılıkları mevcut. Pekala başka bir filmin ana karakteri olabilecek bu yan karakterlerin, başka bir filmin de yan karakteri olabilecek Donya etrafındaki varoluşları kimi zaman bir aforizmayla, bir şarkıyla, bir Jack London romanının karakter analiziyle, bir kupa kahveyle çok iyi özetleniyor.

Özellikle Film Independent Spirit Ödüllerinin bölümlerinden biri olan John Cassavetes Ödülü başta olmak üzere Amerika'nın bazı bağımsız film festivallerinden ödüller ve adaylıklar alan Fremont, bu "bağımsız ruh" tanımını tepeden tırnağa üstünde taşıyan bir film. Babak Jalali biçim olarak olduğu kadar, diyaloglar açısından da Jim Jarmusch ve Aki Kaurismäki'yi anımsatan minimallikte bir anlatım benimsemiş. En çok yükseldiği yer, Donya'nın kendisini hainlikle suçlayan Suleyman'ın dairesine doğru bağırdığı kısacık an olsa gerek. Dr. Anthony'nin Beyaz Diş ile ilgili okuma yaparken ağlamasını bile bir drama şova çevirmeyen senaryo, sanki sözleşmiş gibi tüm karakterlerini içinde bulundukları yalnızlık ve bu duruma alışmışlık çerçevesinde ele almış. Tabii Donya gibi bazıları da bu durumdan çok memnun değiller ve değiştirmek için yapacakları çok fazla şey yok. İnsanın kendini hayatın akışına bırakmış olmasının verdiği o bezginlik, Jalali'nin ellerinde adeta tuhaf bir büyüye dönüşmüş. Bu modern zamanın kolektif yalnızlık ruhuna çok kırılgan bir yerden bakmış. Başrolde henüz ilk filminde rol alan Anaita Wali Zada ve ikinci filminde rol alan Hilda Schmelling ile çeşitli film ve dizilerden tanıdığımız profesyonel oyuncular Gregg Turkington ve Jeremy Allen White arasında ruh olarak pek bir fark yok. Sadece Anaita Wali Zada'yı daha çok görüyoruz ve kendisi bu ruhu tecrübesizliğine rağmen çok iyi taşıyor. Görüntü yönetmeni Laura Valladao, müzikleri yapan Mahmood Schricker ve elbette Babak Jalali, sanki oyuncusundan ışıkçısına herkes ortak bir duygu durumuyla beslenmişler gibi o sakinliğin tadını çıkarıyorlar. Adı geçen referanslarla arası iyi olan seyirci de bu tadı paylaşıyor.

7 Mayıs 2024 Salı

Margot At The Wedding (2007)

 
Yönetmen: Noah Baumbach
Oyuncular: Nicole Kidman, Jennifer Jason Leigh, Jack Black, Zane Pais, Ciarán Hinds, Halley Feiffer, John Turturro
Senaryo: Noah Baumbach
Müzik: George Drakoulias

Ünlü bir yazar olan Margot (Nicole Kidman) uzun süre küs kaldığı kardeşi Pauline’in (Jennifer Jason Leigh) düğününe katılmak üzere oğlu Claude ile birlikte onun yaşadığı taşraya gelir. Pauline’in de Claude yaşlarında bir kızı vardır. Evleneceği adam olan hafif arızalı, işsiz Malcolm’a (Jack Black) hamile olduğunu söylemeyen Pauline’in kafasında müstakbel kocasıyla ilgili inkar ettiği şüpheleri vardır. Öteden beri takıntılı, şüpheci, güvensiz bir kadın olan ve kızkardeşinin evleneceği Malcolm’dan hoşlanmayan Margot’nun gelmesiyle Pauline’in kafası iyice karışır. Margot’nun eskiden ilişki yaşadığı Dick, onun fettan kızı Maisy, tuhaf komşular derken, epey şenlikli ve dramatik anlar beklediğim, hele de The Squid and The Whale gibi harika bir bağımsız drama imza atmış Noah Baumbach’ın yazıp yönettiği Margot At The Wedding, resmen hevesimi kursağımda bıraktı.

Çok iyi yerleştirilmiş karakterleri, bir bağımsıza göre çok uygun ortamı olan film ne yazık ki ister istemez karşılaştırmak durumunda kaldığımız The Squid and The Whale kadar incelikli, derinlikli, çarpıcı ve zeki değil. Baumbach’ın bu filmde kişiselliğin dozunu biraz arttırdığını ve bu yüzden sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Yönetmen bu kez parçalanmış ailelerin oradan oraya savrulan iç dünyalarına yakın plan girememiş, mastürbasyon, ihanet, takıntılar, değer sorguları gibi alışkanlıklarını yeterince ifade edememiş sanki. Kidman, Black, Leigh, (hatta geçerken bu filme uğramış John Turturro) ile dikkat çeken star nüfusu ise nasıl biliyorsanız öyleler. Zaman zaman kaş kaldırtan “seninleyken kendimden nefret ediyorum” gibi cümleler kurmasına, Nicole Kidman’ın da yardımıyla iyi işlenmemiş Margot gibi bir maden zenginliğine sahip kadın karakter tasarımına, abartısız yönetimine rağmen Baumbach’dan daha iyisini beklerdim.

29 Nisan 2024 Pazartesi

Vincent doit mourir (2023)

 
Yönetmen: Stéphan Castang
Oyuncular: Karim Leklou, Vimala Pons, François Chattot, Jean-Rémi Chaize, Ulysse Genevrey
Senaryo: Mathieu Naert, Dominique Baumard, Stéphan Castang
Müzik: John Kaced

Mathieu Naert, Dominique Baumard, Stéphan Castang şeklindeki yazar ekibinin senaryolaştırdığı, ilk yönetmenliği olarak Stéphan Castang'in çektiği Vincent doit mourir (Vincent Must Die), çıkış fikri, giriş ve gelişmesi güçlü bir film. Lyon'da yaşayan grafik tasarımcısı Vincent çalıştığı ajansa gittiği bir sabah orada bulunan stajyerlerden birine kötü bir şaka yaptıktan bir süre sonra stajyerin beklenmedik saldırısına uğruyor. Başta bu saldırının genç stajyerin şakaya öfkesinin sonucu olduğunu düşünsek de başka bir gün, başka bir çalışan tarafından yine ofiste sebepsiz yere ikinci kez saldırıya uğruyor. Ama bir şekilde iş stresine, yorgunluğa bağlanan ve aman kimse işinden olmasın düşüncesiyle üstü örtülen bu saldırılar sonrası Vincent aldığı yaralarla kalıyor. Ne zaman ki kaldığı binadaki iki komşu çocuğunun saldırısına uğruyor, kendini savunmak için gözü dönmüş çocuklara vurduğu için suçlu durumuna düşüp bir anda kaçak hayatı yaşamak zorunda kalıyor. Tüm bu tuhaflıkların ardından Vincent göz teması kurduğu bazı insanların kendisine aniden nedensizce saldırdığını keşfediyor. Lyon’dan apar topar kaçan ve babası Jean-Pierre’in kırsaldaki müstakil evine sığınan Vincent, şiddetten uzak durmak, hatta hayatta kalmak için insanlardan uzak durması gerektiğini fark ediyor. Tabii bu pek de mümkün olmuyor. Orijinal konusu itibariyle komediye, aksiyona, korku/gerilime uygun bileşenlere sahip film, hepsinden biraz mantığıyla eşine ender rastlanan bir felaket senaryosunun fitilini ateşliyor.

Konu itibariyle toplumdaki nedensiz şiddeti eleştirmek için kendine mükemmel bir alan yaratan film, bu nedensizliğe göz teması kurmak şeklinde bir neden üretmiş olsa da, herkesin bu tuhaf duruma yakalanmadığını da söylemekte. Bu tuhaflıkları mağdurlardan biri olan Vincent'ın üzerinde görünce aklımıza Kristoffer Borgli filmi Dream Scenario'da aynı anda pek çok insanın rüyasına giren Paul Matthews gelebilir. Her iki durumda da kendi halinde iki sıradan adamın bir anda hedef tahtası haline gelişindeki toplumsal hezeyanların ve linç kültürünün eleştirisi mümkün hale geliyor. Filmin sürü psikolojisine, pandemiye, zombileşmiş modern toplum bireylerinin şiddet eğilimlerine dair okumalara müsait anlatımı, yüksek bütçeli yapımlardan beklenen klasik anlatıma fazla yüz vermeyen bir yapıda. Bu yüzden ele aldığı parlak fikri yeterince iyi işleyemediği yönünde eleştirilere de maruz kaldığı oldu. Halbuki her senarist veya yönetmen kendi filmini kendi çapında ele alıp onu istediği tür ve biçimde anlatmakta özgürdür. Her filmden bir Hollywood blockbusterı beklenmeyeceği, seyircinin beklenti ve eleştiri çıtasını o çapa göre ayarlaması gerektiği hala pek çok seyirci tarafından anlaşılamamakta. Kaldı ki film, kendinden beklenen çoğu hamleyi iyi kötü yapıyor. İnsanlarla göz teması kurmaması gerektiğini anlayan Vincent'ın hayatı için cinayet işlemesi, polis çevirmesine takılması, siparişini arabasına getiren garson Margaux'dan hoşlanıp onunla tuhaf bir ilişkiye yelken açması gibi pek çok cesur senaryo denemeleri mevcut.

Filmin belki tek tatmin etmeyen yönü, bu tuhaf şiddet salgınının nedenini açıklamaya çalışmaması, buna bağlı olarak Vincent gibi bu durumdan mağdur olmuş ve yeraltına inip online iletişime geçmiş topluluğa dair detaylara pek girmemesi olsa gerek. O yan fikirden de kendisine bir çok malzeme çıkarabilirdi oysa. Ama dediğimiz gibi bu senaristlerin tercihi. Filmi fazla büyütmek istememekte veya bir sonuca ulaştırmadan sürecin kendisinden pasajlar ve mesajlar üretmeyi tercih etmekte özgürler. Yine de bu haliyle Dream Scenario'nun çığırından çıkış şekline nazaran ayakları biraz daha yere sağlam basmış denebilir. Başka bir açıdan bakarsak, insanları vahşileştiren veya onları direkt yok eden salgınların çıkış sebeplerini bilmektense, onların bireyler, toplumlar üzerinde yarattığı etkilerin çekiciliği ve bir film senaryosuna yatkınlığı da yadsınamaz. Neticede bir aşı, ilaç veya panzehir bulur ve tehditi yok edersiniz. Fakat oradaki rahatsızlığın, hastalığın, tecrit oluşun, yok oluşun toplumsal ya da bireysel etkileri çok daha çekicidir ve bu tip felaket senaryoları için farklı ilhamlar verebilir. Örneğin yine Vincent doit mourir gibi hem 2023, hem de Fransa/Belçika ortak yapımı olan Le règne animal'da işlenen senaryo da benzer bir yerden tuhaf bir salgının yol açtığı etkiler üzerine dikkate değer şeyler söylüyordu. Mathieu Naert'in başı çektiği fikir, Stéphan Castang'in hiç de ilk film gibi durmayan başarısı, Vincent rolünü çok iyi üstlenen Karim Leklou'nun ışıltılı performansı bir araya gelince ortaya çıkan kimya, belki de bize bu fikirlerin hep bir yerlerde keşfedilmeyi beklediğini söylemeye çalışıyor.

14 Nisan 2024 Pazar

Duelles (2018)

 
Yönetmen: Olivier Masset-Depasse
Oyuncular: Veerle Baetens, Anne Coesens, Mehdi Nebbou, Arieh Worthalter, Jules Lefebvre, Luan Adam
Senaryo: Barbara Abel, Giordano Gederlini, Olivier Masset-Depasse
Müzik: Renaud Mayeur, Frédéric Vercheval

Barbara Abel, Giordano Gederlini ve Olivier Masset-Depasse'in senaryosunu yazdıkları, Masset-Depasse'in yönettiği Fransa/Belçika ortak yapımı Duelles ya da İngilizce alternatif ismiyle Mother's Instinct, 60'ların başında Brüksel'de geçen etkileyici bir dram. Hali vakti yerinde, her ikisi de birer erkek çocuk sahibi birbirine komşu iki ailenin başından geçenlerin anlatıldığı Duelles, hızlı ama sindirilebilir biçimde bu iki ailenin günlük rutini eşliğinde Alice - Simon Brunelle ve oğulları Theo ile, Céline - Damoen Geniot ve oğulları Maxime'i seyirciye kabaca tanıtıyor. Fakat komşu olmanın yanında iyi birer arkadaş olan Alice ve Céline hikayenin merkezinde yer alıyor. Oğullarına çok düşkün bu iki annenin ilişkisi, Maxime'in geçirdiği trajik bir kaza sonrasında alt üst oluyor. Kazanın yaşanış biçimine istinaden Alice'e karşı tepki duyan Céline zamanla ilişkisini düzeltse de, bu defa Alice onun kendisini hala içten içe suçladığı düşüncesini aklından çıkaramayıp yavaş yavaş paranoyak bir ruh haline bürünüyor. Hikayenin bu şekilde konuşlanışıyla kendi çapında psikolojik gerilim şartlarını sağlayan senaryo, paranoyası itibariyle Alice'i seyirciye daha yakın tutan bir yol izliyor. Öte yandan yaşadığı acı gereği seyirciyi başka bir açıdan tutan Céline'in konumunu ise, Alice'in içgüdülerinin yönlendirmesiyle tekinsiz bir yere koyuyor. Yaşattığı bu gelgitlerle kendisine istediği gibi özgür hareket alanları yaratan film, iki kadının güçlü annelik duyguları üzerinden saplantılı bir sahiplik çatışması kuruyor.

Alice'in paranoyalarının haklılığı veya yanlışlığı arasında kalan seyirciyi ele geçirdikten sonra, acele etmeden, temposunu da düşürmeden ağlarını örmeye devam eden film, birdenbire değil kademeli biçimde sürprizini ortaya koyunca, geride bıraktığımız bazı sahnelerin belirsizliğini de ortadan kaldırıp haklılığımızı veya düştüğümüz ters köşeleri de yüzümüze vuruyor. Zaten sürpriz olmasının yarattığı etki de budur genelde. Ancak Duelles, annelik içgudüsünün muhasebesini yaparken her iki baş karakterine de belli ölçülerden mesafesini koruyarak, her ikisine de haklı ve haksız denebilecek davranış biçimleri atayarak etki alanını genişletiyor. Bu bağlamda ikinci planda kalan kocalarının etkilerinden ziyade özellikle küçük Theo'nun varlığı çoğu zaman Alice ve Céline arasındaki tansiyonun belirleyicisi oluyor. Dönem şartlarında olduğu kadar günümüzde de kadının annelik kavramı ile edindiği öncelikli statünün fonunda, bu statüsünü yitiren bir kadının ve kendi statüsünü korumak isteyen başka bir kadının gerilen ilişkisi zamansız bir anlam taşıyor. Tabii burada daha kişisel bir yerden hikayeyi okumak durumundayız. Evlat sahibi olmanın evliliği, arkadaşlığı, toplumsal konumu, ruh sağlığını hangi ölçeklerde etkilediğini de değerlendirme fırsatı buluyoruz. Veerle Baetens ve Anne Coesens'in, karakterlerinin her türlü duygularına hakim performansları, yönetmen Olivier Masset-Depasse'in dramı yer yer gerilimle servis eden dengeli anlatımı Duelles'i türünün başarılı örnekleri arasına yerleştiriyor. Filmin Mothers' Instinct adıyla Anne Hathaway ve Jessica Chastain başrollerinde Hollywood tarafından gereksiz biçimde yeniden çekildiğini de ekleyelim.

10 Nisan 2024 Çarşamba

Sentimental (2020)

 
Yönetmen: Cesc Gay
Oyuncular: Javier Cámara, Griselda Siciliani, Belén Cuesta, Alberto San Juan
Senaryo: Cesc Gay

Barselonalı senarist/yönetmen Cesc Gay'in yazıp yönettiği Sentimental, birbirine komşu iki çiftin bir akşam oturmasında yaşadıklarını anlatan komik, eğlenceli, şok edici, bunun yanında gerçekçi, dramatik ve özellikle evli ya da uzun süre birlikte yaşayan çiftler açısından oldukça tanıdık diyaloglarla dolu bir film. Filmin iki çiftinden ilki, 15 yıllık beraberlikleri tatsız ve heyecansız bir mecburiyete dönüşen Julio ile Ana. Ana eşi Julio'dan habersiz bir akşam, onlardan biraz daha genç, daha tutkulu, daha sıcakkanlı komşuları itfaiyeci Salva ile psikolog Laura çiftini evlerine davet eder. İşten günün yorgunluğuyla eve gelen Julio, bu durumdan hiç hoşlanmadığını kendine has alaycı üslubuyla sürekli dile getirse de artık çok geçtir. Başta her şey normal seyrinde ilerler. Ancak sıradan görünen bu ev oturması, misafir Laura ve Salva çiftinin şok itirafıyla bambaşka bir yöne döner. O gece dördü için de duygusal patlamalar, sürprizler, şaşırtıcı diyaloglar, bilinçaltı uyanışları ve beklenmedik itiraflarla dolu bir geceye dönüşecektir. Baştan sona bu dört karakterle tek mekanda geçen Sentimental, zekice diyaloglarıyla ilgiyi hep ayakta tutarak tiyatro aromasını baştan sona koruyan, bu diyalogların yarattığı anlık garipliklerle tatlı tatlı geren bir film. Karakterlerin söyledikleriyle sık sık taraf değiştirdiğimizi, birini haklı bulurken diğerinin aslında çok da haksız olmadığını fark etmek gibi duygu değişimlerini seyirciye sıkça yaşatan Cesc Gay, tıpkı tiyatro atmosferinin yaptığı gibi interaktif bir denge kuruyor.

Şehir dramedilerinin İspanya'daki en önemli isimlerinden biri olan Cesc Gay, özenle kurguladığı karakterleri, özenle kurguladığı olayların öznesi yapmayı çok iyi bilen bir senarist ve yönetmen. Una pistola en cada mano (2012) ve Truman (2015) gibi filmlerinde özellikle erkek bakış açısıyla senaryolar yazmakla eleştirilse de, bunun kadınlara hiçbir zararı yok. Üstelik filmlerindeki kadınları da elinden geldiğince aynı incelik ve dürüstlükle ele almasını iyi biliyor. Temelde tarafsız bir gözlemci veya kendi yaşadıklarından edinilmiş tecrübeleri derleyen bir sinemacı olarak insan ilişkilerine olan hakimiyeti kendini belli etmekte. Söylediği yepyeni şeyler, olağanüstü tespitler yok belki. Ancak farklı kişisel özellikleri, kurguladığı karakterlere uyarlayışındaki özen, başka bir deyişle karakterini boyutlandırışı ustalık taşıyor. Vücut dili, bakışlar, sözler aracılığıyla her bir Cesc Gay karakteri kendisi olmayı becerebiliyor. Aşk, tutku, ihanet, pişmanlık ve ilişkilere dair ne varsa hepsinin üstünden irili ufaklı dokunuşlarla geçen, en önemlisi de sağlam çatışmalar kurarak hem drama, hem de mizaha uygun oyun alanları kuran Cesc Gay senaryoları, zaman zaman sinemadan çok tiyatro formuna uygun "konuşan kafalar" geçidi olmakla eleştirilse de diyalog matematiğinin, giriş, gelişme, sonuç düzeninin tıkır tıkır işlemesi seyirciye belli bir konfor alanı yaratıyor. Ama yine aynı senaryo bu alanları silkelemek, karakterlerinin huzurunu bir parça kaçırmak için yanında taşıdığı hamlelerini kullanmaktan da çekinmiyor.


Sentimental özelinde ise dört karakterimiz var. Ana ve Julio'nun uzun süreli evliliği, gece yatak odalarından gelen şehvet dolu seslerle meşhur komşuları Laura ve Salva'nın ziyaretleriyle test ediliyor. İşin sürprizini bozmamak için filmin kırılma noktasını ifşa etmeyelim. Temelde sadece sıkıcı bir sorumluluğa dönüşmüş evlilik kurumu ile tutku dolu bir birlikteliğin karşı karşıya gelmesinden doğan komik, dramatik, zeki diyaloglarla bezeli bir senaryo var önümüzde. Eşlerin yıllar içinde birbirlerine alışmış olmalarından ötürü unuttukları nezaket, dürüstlük, anlayış, cinsellik hangi durumlarda bu çiftlere tekrar hatırlatılabilir sorusuna çok parlak bir durum kurgulayan Cesc Gay, bu durumun aşırılığını, rahatsız ediciliğini dengeli ve olgun bir mizahla sağaltıyor. Ama bir yandan da dört duvar arasındaki bir komşu oturmasının sıra dışı bir sohbete dönüşmesiyle yaşanan tuhaflıkların bu denge ve olgunluk içine sızmasına izin veriyor. Bu düzenek, oyunculuklar için de son derece kullanışlı. Mesela sohbet normal seyrinde ilerlerken bir tarafın beklenmedik cümlesi üzerine ortamın saniyeler içinde buz kesmesi ve o cümleyi duyan karşı tarafın şoktan normale dönüşümü onlarca sahnede performansları şahlandırıyor. Ana ve Julio'nun cinsiyet rollerinden start alan çatışmalar, Laura ve Salva'nın gelmesiyle cinsellik tabanlı çatışmalara evriliyor. Bu evrim tüm çatışmaları bir çatı altında toplayıp, filmin süresini bile aşıp saatler sürecek tartışmaların, ikilemlerin, çıkmazların önünü açıyor.

Özellikle filmin ana hedefi olan Ana - Julio çiftinin yıpranmış evliliklerinin masaya yatırılması oya gibi işlendikçe o kadar işlevsel hale geliyor ki, dolu bir barajın kapaklarının açılması misali ikilinin içlerinde uzun süredir biriktirdiklerini birbirlerine açtıkları müthiş bir bölüm izliyoruz. Burada Laura - Salva çifti de o işlevselliğin bir parçası, tamamlayıcısı oluyorlar. Psikolog Laura'nın sevgi kelebeği müdahaleleri, aklı uçkurunda Salva'nın şapşallıklarıyla dengelenirken anlık duygu değişimleri keyfi çıkarılacak bir tecrübeye dönüşüyor. Süreç ilerledikçe mizah tonu zekice örülmüş bir yumuşak geçişle dram tonuna kayıyor. Performans şahlanışlarından bahsetmiştik. Özellikle Cesc Gay'in favori aktörlerinden Javier Cámara ve Griselda Siciliani, Ana ve Julio rollerinde devleşiyorlar. Normalde komedi oyuncusu olarak bir kariyere sahip olmamalarına rağmen, senaryonun da marifetiyle bu alana da hakim bir görüntü veriyorlar. Fakat asıl marifetleri, birbirlerini sevdiklerini anlamaları için çeşitli itici güçlere ihtiyaç duyan, onu da hiç ummadikları biçimde bulan evli çift olarak gösterdikleri dram performanslarında daha da belirginleşiyor. Belén Cuesta ve Alberto San Juan ise Laura ve Salva rollerinde renkli ve son derece ihtiyaç duyulan yan karakterler olarak dörtlüyü tamamlıyorlar. Sentimental, Cesc Gay'in kariyerindeki en iyi filmlerden biri olduğu gibi, romantik komedi kontenjanından en iyi filmler seçkilerine de girmeyi hak eden bir yapım. Ana ve Julio için olduğu kadar, filmin radarına girmiş seyirciler için de unutulmaz bir gece.

31 Mart 2024 Pazar

Largo Winch (2008)



Yönetmen: Jérôme Salle
Oyuncular: Tomer Sisley, Kristin Scott Thomas, Miki Manojlovic, Mélanie Thierry, Gilbert Melki, Karel Roden, Steven Waddington, Anne Consigny
Senaryo: Jérôme Salle, Julien Rappeneau
Müzik: Alexandre Desplat

İş adamı Nerio Winch ölünce, şirketinde iktidar savaşı başlar. Yönetim kurulu üyeleri eski patronlarının herkesten gizlediği Largo adında bir oğlu olduğunu öğrenince şaşırırlar. Maceraperest, isyankâr ve savaşçı bir ruha sahip Largo, tehlikeli bir yaşam sürmektedir. Babasının öldüğünü öğrenince, şirketin kontrolünü ele geçirmek için amansız bir mücadeleye girişir.

Uzun bir aradan sonra film izleme fırsatı bulduğum zaman diliminde gördüğüm (görmek zorunda kaldığım!) Largo Winch adlı Fransız aksiyonu, o zaman dilimini "vakit geçirmek" yönünden tatmin etti diyebilirim. Sinema elbette genel anlamda bir vakit geçirme sanatı değil. Zaten bu film de sanatsal yönleriyle değerlendirilecek türden değil. Çizgi romandan TV dizisine kadar uzanan bir geçmişi varmış. Filmi çekildiğinden de yakın zamana kadar haberim bile yoktu. Sürüklemesi, aksiyonu, entrikası, şunu bunu derken suya sabuna dokunmadan kendini izleten bir yapıda. Sinema tarihine damgasını vursun diye çekilmemiş, daha çok bir grup insanın "Cumartesi akşamı sessiz sinema geyiğine girmeyelim, oturup kuruyemiş eşliğinde 100 dakikalık bir film izleyelim, sonra da normal hayatlarımıza geri dönelim" zihniyetine hitap eden bir film.

Saydığım özelliklerden özellikle "entrika" kısmını cımbızlamak isterim ki, filmin olabildiği kadar en yağsız, kemiksiz kısmı da orasıydı sanırım. Film entrika yönünden öyle tekinsiz bir ortam yaratıyor ki, Largo Winch rolündeki Berlin asıllı başrol Tomer Sisley dışında kimseye güvenemeyecek hale gelebiliyorsunuz. Bir süre sonra sürprizleri adeta otomatiğe bağlayan filmin aksiyon ıvır zıvırlarını, dramatik klişelerini dahi fazla takmamaya başlıyorsunuz. Çizgi roman oluştururken belki borsa simsarlarından veya işletme mastırı yapmış takım elbiselilerden de yardım alınmış olabileceğini düşünüyorsunuz. Miki Manojlovic, Kristin Scott Thomas, Karel Roden gibi çok beğendiğim oyuncuların, oyunculuklarını değil de karakter dolduruşlarındaki yeterliliği görüp filmi daha izlenilir kılmalarına yakınlaşabiliyorsunuz. Gerisi zaten malum.

21 Mart 2024 Perşembe

Double Blind (2023)

 
Yönetmen: Ian Hunt-Duffy
Oyuncular: Millie Brady, Pollyanna McIntosh, Akshay Kumar, Diarmuid Noyes, Brenock O'Connor, Abby Fitz, Shonagh Marie, Frank Blake
Senaryo: Darach McGarrigle
Müzik: Die Hexen

Darach McGarrigle'nin senaryosunu yazdığı, Ian Hunt-Duffy'nin ise yönettiği İrlanda yapımı Double Blind, Blackwood adlı bir ilaç şirketinin yeni bir ilaç için yapacağı deneylere katılan yedi gencin yaşadıklarını anlatan bir psikolojik gerilim. Gerçi bir süre sonra psikolojik gerilime kanlı bir şiddet de ekleniyor. Yönetmenin de, senaristin de ilk uzun metrajı olmasına rağmen, formüllere sadık kalındığı ve gayet iyi işlendiği, kurgulandığı, oyuncuların iyi yönetildiği düşük bütçeli yapımlardan biri. Yedi denek arasında bulunan Claire'in tarafında kalarak izlediğimiz film, bize onun son kalan veya kalanlardan biri olacağını önceden söylemiş oluyor. Diğerlerinin aksine, bu tip deneylere ilk kez katılıyor oluşuyla da seyirciye yakın tutuluyor. Geçmişiyle alakalı bir travması da olmazsa olmazlar arasında. İlaç deneyleri sürerken bazı komplikasyonlar ortaya çıkmaya başlıyor ve denekler uykusuzluk çekiyorlar. Uyumama süresi arttıkça bir şeylerin ters gittiğini uyuduklarında ise onları korkunç bir sonun beklediğini anlamaları uzun sürmüyor. Benzer filmlerin izleğinden adım adım giden, karakterlerini de kabaca seyirciye tanıtan film, denekler arasına bir tıp öğrencisi de koymak suretiyle bilimsel anlamda tutarlılık sağlama amacı güdüyor. Deneyin yapıldığı tesisin ilk trajediden sonra otomatik olarak kapanmasıyla klostrofobiyi de garanti altına alıyor. Böylece hem önce uyutmayan, sonra da uyunduğu zaman ölümcül olan bu deneysel ilacın yarattığı tehdit, hem de karakterler arasında hayatta kalmaya yönelik psikolojik gerilim kurgulanıyor.

"Kontrolden çıkan deney" konulu filmler direkt olarak korku/gerilim öğeleri çağrıştırdığından Double Blind'ın da bir istisna olması beklenmemeli. Ama belki de en mühimi olayın psikolojik gerilim yönünü etkili biçimde ele alabilmek. Film bunu çok da farklı yollardan yapıyor sayılmaz ama elinde iyi bir koz var: Uyku. Deneyi yapan şirketin gizemi, belli bir süre geri sayım eşliğinde deney tesisinde kapalı kalma, hayatta kalabilmek için deneklerin birbirine düşmeleri gibi her formül benzer filmlerin izinden gidiyor. Örneğin, mahkum veya gardiyan olmanın psikolojik etkileriyle ilgili Stanford Üniversitesi'nde psikolog olan Philip Zimbardo liderliğindeki bir grup araştırmacı tarafından 1971'de yapılan Stanford hapishane deneyinden esinlenen 2001 yapımı Das Experiment'ta suç psikolojisi, 2019 yapımı The Platform'da ise beslenme temalı deneyler ve sonuçlarını izlemiştik. Hangi amaca hizmet ettiğini bilmediğimiz Blackwood deneyinde deneklerin uykusuz kalması, bir süre sonra da uykunun ölümcül bir düşmana dönüşme fikri iyi çalışıyor. Özellikle uyumamanın yarattığı gerilim, hatta bir ara uykunun bir seri katil gibi kullanılması düşüncesi, deneklerden biri olan Amir'in sırlarıyla birleşince filmin gerilim çeperi genişliyor. Yönetmen Ian Hunt-Duffy bir ilk filme göre daha önce yazılmış kurallar ne diyorsa yerine getirmiş. İstenirse devamı da getirilir. Ama gerekli olup olmadığı da tartışılır. Çeşitli dizi ve filmlerde yan roller almış Millie Brady, Claire rolüyle filme başrol olarak çok uygun olduğunu göstermiş. Düşük puanlarına rağmen pişman etmeyen filmi gayet iyi taşımış.