31 Mayıs 2023 Çarşamba

La nuit du 12 (2022)

 
Yönetmen: Dominik Moll
Oyuncular: Bastien Bouillon, Bouli Lanners, Théo Cholbi, Paul Jeanson, Johann Dionnet, Lula Cotton-Frapier, Camille Rutherford, Anouk Grinberg, David Murgia, Pierre Lottin
Senaryo: Pauline Guéna, Gilles Marchand, Dominik Moll
Müzik: Olivier Marguerit

"Her yıl Fransız polisi 800'den fazla cinayet soruşturması başlatır. Bunların yaklaşık %20'si aydınlatılamamaktadır. Bu film onlarla ilgilidir.

Bu cümlelerle açılan La nuit du 12, Pauline Guéna, Gilles Marchand ve Dominik Moll'un senaryosunu yazıp, Almanya doğumlu Dominik Moll'un yönettiği Fransa/Belçika ortak yapımı bir polisiye dram. 12 Ekim 2016'da gece sokakta evine giderken yakılarak vahşice öldürülen 21 yaşındaki Clara'nın cinayetinin araştırılma sürecini izliyoruz. Her şey usulüne uygun ilerliyor, titiz ve kapsamlı bir soruşturma yürütülüyor. Bir sürü de şüpheli var. Zaten "katil kim" filmlerinin sahip olduğu potansiyel şüpheli bolluğu, hedef şaşırtıcı hamleler, cinayet motivasyonları, hepsine ve daha fazlasına sahip bir film. İşte tür gerekleri yanında bu sahip olduğu daha fazlasıyla da ilgilenen fakat bunu filmin polisiye ekseninden çıkmadan yaptığı için farkını ortaya koyan bir yapısı var. Clara'nın öldürülmesiyle birlikte davayı ele alan birimdeki polislerden ikisine daha yakın giriliyor. İlki, ailevi sorunları olan, öfke kontrolü sorunu da yaşayan Marceau, diğeri ise filmin merkezi karakteri Yohan. Film, bu cinayet davasına kitabına uygun bir şekilde ve uyum içinde bakan bu geniş ekibi önümüze koyarak, aslında yapılması gerekenlerin yapıldığını vurguluyor. Ne var ki Clara dosyası, açılıştaki yazıda da belirtildiği gibi çıkmaza giren, ne yapılsa sonuç vermeyen davalardan biri olma yoluna doğru gitmeye başlayınca, bu durumun nedenlerini tespit etmeye yönelik çabaların da en az filmin "katil kim" yanı kadar önemli olduğunu anlıyoruz.

Derinlere inildikçe güzel Clara'nın bir "maneater" yani herhangi bir aşk veya sevgi olmaksızın erkekleri cinsel ihtiyaçları doğrultusunda kullanan kadınlardan olduğuna dair bir ortak kanı oluşmaya başlıyor. Film, bu sayede ölmüş Clara'nın ataerkil düzen tarafından yargılanışını, toplum dilinde "su testisinin su yolunda kırıldığı" anlayışını sorgulayacak alanlar buluyor. Böylece bir kadının, tıpkı bir erkek gibi serbest bir cinsel hayat sürmesinin topluma neden dert olduğunu dillendirmeden bile bu alanlar içinde canlı tutabiliyor. Veya sırf kimseye ümit vermediği halde birkaç erkeğin kalbi kırıldı diye vahşice katledilmeyi hak edip etmediğini. Şüpheli erkeklerin sorgularında gördüğümüz ortak tavırlardan biri de, cinayeti onların işlemediğine ikna olsak dahi, Clara'ya bakışlarındaki türlü arızalar, yer yer pejoratif yaklaşımlar. Çoğunlukla oyalanmak için tercih edilen polisiye janrına ait bir yapımın, kadın cinayetlerinin sebep, tür ve coğrafya tanımaksızın evrensel bir sorun olduğu gerçeğine etkili biçimde temas ediyor olması çok değerli. Filmin başlarında kısa bir süre gördüğümüz Clara'nın film boyunca ruhunun korunması, soruşturma esnasında sürekli odak noktası olmasından dolayı adeta görünmeyen bir karakter olarak varlığını sürdürmesi, buna bağlı olarak katili bulunmadıkça bu ruhun huzur bulamıyor oluşu fikri, senaryonun kapsama alanının dışında bile sinyal alabildiğini gösteren nitelikte. Üstelik tavır yönünden kolayca düşebileceği kamu spotu tuzağına düşmeden, gergin ve kırılgan yapısını koruyarak.


Suçluyu açığa çıkaran unsurlar bulunamadıkça ve tüm gerekenler, hatta fazlası yapıldığı halde ilerleme kaydedilmedikçe gerilen sinirler, görevli polisleri de etkiliyor. Uzun süre çözülemeyen vakalar, o vakaya bakan polis veya polislerin kabusu olurlar. Saplantı haline getirildiği için artık kurbanla kurulan bağ daha kişisel bir hal almaya başlar. Ona olan bir vicdan borcunun yükü veya mesleğini hakkıyla yerine getirememiş olmanın ezikliği birbirine karışır. Yohan için Clara davası da böyle. Süreç uzadıkça ve gereken deliller, tanıklar vs. bulunamayınca polislerin konuştukları her erkeğin katil olabilme ihtimali, uğraşması güç bir kısır döngü yaratıyor. Hatta sık sık hız bisikletiyle pistte çalışırken gördüğümüz Yohan'ın sürekli aynı pistte dönüp durmasıyla, Clara davasında bir türlü ilerleme kaydedemeyip başladığı yere dönmesi arasında kurulan paralelliğin gerekliliği tartışılsa da, bu davanın takıntı yaratan, tüketen, acı veren yanının Yohan'a olan etkileri yeterince ikna edici. Çözülemeyen bu cinayet davasından etkilenen, üzerinden üç yıl geçmesine rağmen ısrarla üzerine gitmeye değer bularak dosyayı tekrar açtıran kadın hakimle, artık davayı bırakmış Yohan arasındaki konuşmanın etkileyiciliği gibi hamlelerle seyirci umutsuzluğa sürüklenmek istenmiyor. Yohan'ın yılgınlığı bu umutlarla tekrar yeşeriyor. Çünkü her ne kadar ümitsizlik ve bıkkınlık hakim gelse de, Yohan'ın bu çözülmemiş davayla kurduğu bağ neticesinde katili bulma ihtimallerini değerlendirme ihtiyacı baskın geliyor.

Beklenmedik olup olmadığı da tartışılabilecek ama ne olursa olsun etkileyici sayabileceğimiz finaliyle yarattığı duygu karmaşası filmin amacına ulaştığını, ana fikrini hakkıyla dile getirdiğini deklare edip seyirciye de etraflıca düşünme payı bırakıyor. Cinayete kurban gitmiş kadının bile ahlakının tartışmaya açıldığı her tür toplumsal yapının karşısında iyiliğin, dürüstlüğün, adaletin kazanacağı beklentisinin her zaman karşılık bulamayabileceği gerçeğine değiniyor. Yönetmen Dominik Moll, mütevazi, hatta sinemasal yönden gösterişsiz ama gerçek olaylardan feyz alan hikayesinin akışına değer veren sade anlatımıyla altı ödül kazandığı César başta olmak üzere başka festivallerden de çeşitli ödüller aldı. Özellikle Colin Niel romanından uyarlanan 2019 tarihli bir önceki filmi Seules les bêtes ile çok başarılı bir yapıma imza atan Moll, bu filmin özellikle bölümlere ayrılmış kurgusal estetiğinden farklı olarak La nuit du 12'de nadiren yükselen, ama tüm trajedisini güçlü ve derinden hissettiren tevazusuyla dikkat çekiyor. Bu tevazuyu çok iyi temsil eden Bastien Bouillon, Yohan rolü için belki daha tutkulu ve hırslı bir seçim olmadığını düşündürebilir. Ama filmin gerilimli, gizemli dramatik polisiye akışında armudun sapı, üzümün çöpü aranmıyor. Vahşice işlenen cinayetlerin çözüme kavuşmasını, suçluların cezalandırılmasını temenni etmenin filmlerinden birini izliyoruz. Adalet ihtiyacımız gerçek yaşamda olduğu gibi filmlerle de test ediliyor. Bu ihtiyacın evrenselliği böyle filmler sayesinde geniş çapta bir aidiyet duygusu yaratıyor.

13 Mayıs 2023 Cumartesi

Missing (2023)

 
Yönetmen: Nicholas D. Johnson, Will Merrick
Oyuncular: Storm Reid, Nia Long, Ken Leung, Tim Griffin, Amy Landecker, Joaquim de Almeida, Megan Suri, Daniel Henney
Senaryo: Nicholas D. Johnson, Will Merrick, Sev Ohanian, Aneesh Chaganty
Müzik: Julian Scherle

Aneesh Chaganty ve Sev Ohanian ikilisi 2018'de yazdıkları Searching senaryosuyla yenilikçi bir işe imza atmış, kimi çevrelerce bir sinema filmi olarak görülmese bile sürükleyici bir dijital polisiye gerilim tasarlamışlardı. Filmi yöneten Chaganty, pek çok yenilik denemiş, adeta bütünüyle kurgu masasından bir film çıkarmıştı. Searching'in kurgu masasında Nicholas D. Johnson ve Will Merrick oturuyordu. Missing'de ise bu kez Chaganty ve Ohanian hikayeyi yazmış, Johnson ve Merrick hem o hikayeden senaryoyu oluşturmuş, hem de yönetmiş. Searching'deki dijital ekranlardan oluşan sürükleyici polisiye düzeni ufak tefek farklılıklara rağmen aynen sürdürülüyor. Yalnız bu defa farklı hikaye ve karakterlerle yeni bir iz sürme hikayesi izliyoruz. Annesi Grace ve onun erkek arkadaşı Kevin'ın Kolombiya yolculukları sonrası annesinin ortadan kaybolmasıyla bilgisayar ve telefon başında onu arayan lise öğrencisi June ana karakterimiz. Searching'de kızını arayan David, Missing'de annesini arayan June, bu iki filmin tarz ve konu olarak aynı tornadan çıkmış olmasının barizliğine karşın, zekaları ve azimleriyle iyi tasarlanmış dedektif rolündeler. June'un sık sık ekrana yansıyan endişeli yüzü, ekranda gördüğümüz klavye ve mouse tıklamalarıyla birleştirildiğinde tuhaf bir karakterizasyon ortaya çıkıyor. Telaş yanında, zekice iz sürme hamlelerinin seriliği açısından kurgusal bir beceri de tıpkı Searching'deki gibi görülüyor.

Bilişim teknolojileri ve sosyal medya kullanım becerisi gerektiren kurgu, hikayenin de gizemiyle birleşince, Searching'deki masa başı polisiyesi formülü yine çok iyi çalışıyor. Sosyal medya ve akıllı telefon uygulamaları, Google tabanlı uygulamalar, dizüstü bilgisayar kameraları, güvenlik kameraları vs. sürekli birbirleriyle rol paslaşıyor. June'un bulunduğu sabit bir merkezden evin dışına, hatta Kolombiya sokaklarına bile çıkabiliyoruz. Hikayenin dolambaçlı, sürprizli, tempolu dramatik yapısı, insan yüzü görmediğimiz anların da tercümanlığını yapıyor. Bir kaybı araştırırken bir şifreyi tahmin etmeye, alternatifleri denemeye, ihtimalleri hesaplamaya, çözüm yolları üretmeye çalışmanın izleği, pratik zekayla bilişim zekasının buluşma noktasını işaret ediyor. Her ne kadar araştırma, gerçeği bulma amacıyla olsa da başkasının hesaplarına girip mesajlarına, videolarına erişme, sırlarını öğrenme suçlu zevkine de ortak oluyoruz. Bu bilişim ağının doğrudan müdahale edemeyeceği noktalarda ise June'un anlaştığı Kolombiyalı özel araştırmacı Javi'nin Skype bağlantılı sahneleri devreye sokularak devamlılık sağlanıyor. Fakat tıpkı Searching'de olduğu gibi Missing'de de final bağlama noktasında bulunan çözümlerin tatmin ediciliği tartışılabilir durumda. Bu son noktada aksiyonla tansiyon yükseltme çabası yerine başka zeki çözümler üretilse fena olmazdı. Çünkü bir kameradan başka bir kameraya atlayarak Searching/Missing konseptine bağlı kalabilirsiniz ama bu sıçramanın o aksiyona değil, aksiyonun o dijital mantığa uydurulması daha şık olabilirdi.

5 Mayıs 2023 Cuma

Le otto montagne (2022)

 
Yönetmen: Felix van Groeningen, Charlotte Vandermeersch
Oyuncular: Luca Marinelli, Alessandro Borghi, Filippo Timi, Elena Lietti, Elisabetta Mazzullo, Lupo Barbiero, Cristiano Sassella
Senaryo: Paolo Cognetti, Charlotte Vandermeersch, Felix van Groeningen
Müzik: Daniel Norgren

Paolo Cognetti'nin aynı adlı çok satan romanından, evli ve bir çocuk sahibi Charlotte Vandermeersch - Felix van Groeningen çiftinin uyarladığı ve yönettiği Le otto montagne (The Eight Mountains), Pietro ve Bruno adlı iki arkadaşın uzun yıllara, mevsimlere yayılan dostluğunu anlatan epik bir dram. 12-13 yaşlarında Alp Dağları'nda tanışan şehirli Pietro ve dağ köylüsü Bruno arasında kısa sürede kurulan dostluk, Pietro'nun babası Giovanni'nin bu iki çocuğa aşılamaya çalıştığı zor doğa şartlarına meydan okuma tutkusuyla perçinleniyor. Pietro şehirde yaşadığı için sadece tatillerde görüşebilen iki arkadaş, büyüdükçe birbirlerinden kopmaya başlıyor. Babasıyla da ilişkisi bozulan Pietro, kendi yolunu çizmeye karar veriyor. Ne zaman ki, yıllar sonra çocukluğunun en saf ve temiz yıllarını geçirdiği taşraya dönüyor, orada Bruno ile karşılaşıyor ve birlikte babasının da arzusu olan bir dağ evi inşa etmeye başlıyorlar. Her yıl bu evde buluşmak üzere de sözleşiyorlar. Her buluşmalarında  aşkları, kayıpları, aileleri, ayrı geçirdikleri hayatlarını birbirleriyle paylaşıyorlar. Böylelikle dostlukları daha da pekişiyor. Aslında kağıt üzerinde pek fazla ayrıcalıklı durmayan bu konuyu, De helaasheid der dingen (2009), The Broken Circle Breakdown (2012), Belgica (2016) gibi filmleri yöneten Felix van Groeningen'in yönetmesi, üstelik bu defa oyuncu eşi Charlotte Vandermeersch ile birlikte yönetmesi, filmi layık olduğu roman uyarlaması mertebesine çok dokunaklı ve sanatsal boyutlarla taşıyor.

Filmi yıl yıl bölümlere ayırmadan, doğal akışı tarihlerle, mekanlarla veya "10 yıl sonra" gibi ifadelerle bölmeden anlatan, ustalıklı, incelikli kurgu hamleleriyle kendine has bir ritim yaratan Groeningen/Vandermeersch, bu sayede film hantallaşmaktan, sıradanlaşmaktan kurtarıyor. Bu kadar dingin, huzur dolu, duygu yüklü olup da, aynı zamanda gereksiz ağırlaşmayacak kronolojik bir zamanlama hissiyatıyla çekilmesi, filme acelesiz, sindire sindire okunan bir roman estetiği katıyor. Bu büyülü atmosfer, Pietro ve Bruno'nun yanına farklı mevsimlerle bezeli doğayı, hatta beraber yaptıkları dağ evini bile birer karakter gibi eklemeyi başarıyor. O ev, bir babanın vasiyeti veya iki arkadaşın buluşma noktası olmasının ötesine geçip, gerçek dostluğun, emeğin, paylaşımın, şehir kaosundan kaçıp bir kucağa sığınmanın, insan - doğa bütünleşmesinin, beden ve ruh iyileştiriciliğinin kesişme noktası haline geliyor. Pietro ve Bruno'nun bu kesişme noktası dışında kalan hayatlarına ya çok az dahil oluyoruz ya da aradan geçen zamanlarda ne yaşandığını hiç görmüyoruz. Özellikle anlatıcı konumundaki Pietro'nun ara sıra duyduğumuz monologları, seyirci olarak bu dostluğun sembolü olan o dağ eviyle kurduğumuz bağı hiç unutturmuyor. Çocukluğundan beri o coğrafyadan kopamayan Bruno ve tek bir yere sabit kalamayan Pietro arasındaki bu zıtlığın tek ortak noktasını oluşturan evin sağladığı arınma, sığınma, huzur bulma hali seyirciye zahmetsizce geçiyor. Çünkü şehir keşmekeşinden bıkmış bizler için bu evren, o arınmanın, sığınmanın, huzurun da sembolü oluveriyor.


Pietro ve Bruno, ortak emek harcadıkları bu evin dostluklarını iyileştirici etkisi yanında, zaman zaman yıpratıcı yanını da yaşıyorlar. Evlilik, para, borç gibi bu pür doğa yaşamına hiç uymayan, o saflığa tamamen yabancı kalan kavramlarla yaşadıkları geçimsizlik, ilişkilerine de yansıyor. Özellikle Bruno'nun doğaya olan teslimiyetine ters düşen bu materyalist öğelerin, Bruno gibi yaşadığı coğrafyanın içinden çıkmadan özgürlük talep etmesi ironisine kapı açması, bazı gerçeklerle yüzleşmesine, onları arasında seçim yapmak zorunda kalmasına sebep oluyor. Oysa ne gerçekler, ne de seçimler onun için hiç önem arz etmiyor. Öte yandan, yerleşik bir hayatı fazla önemsemeyen Pietro'nun, adeta bir özgürlük ve bohem simgesi olan Nepal ve Himalayalar ilgisinin, sonra da dönüp dolaşıp kendisini dağ evinde bulmasının aidiyet ihtiyacı ironisi de onu sık sık yokluyor. Babası Giovanni ile arasını düzeltemeden onu kaybetmesinin vicdani yükü, Giovanni'nin son zamanlarında yanında olan Bruno'dan kendisi hakkındaki son düşüncelerini öğrenmek istemesi, Pietro'nun bu eve ve onun temsil ettiklerine sıkı sıkı bağlanmasını sağlıyor. Ona babasını ve vicdan borcunu anımsatıyor. Aslında Pietro ve Bruno, tüm bunların açığa çıkardığı, çocukluklarında kurdukları güçlü dostluğun akıntısına kapılmış karakterler. O akıntı ikisini de sık sık o dağ evine sürüklüyor. Kimi zaman hiç konuşmadan iki kişilik bir yalnızlığı paylaşıyor, kimi zaman şömine başındaki sarılma sahnesi gibi sıcacık bir dostluğun kanatları altına sığınıyorlar. İşte o ev, özgürlüğü, huzuru, vicdanı, iyileşmeyi, yası, sorumluluğu temsil ettiği kadar o dostluğun nefes aldığı bir sığınağı da temsil ediyor.

Le otto montagne benzersiz bir film değil. Bunun gibi yıllara, mekanlara yayılan dostluk hikayeleri izlemişliğimiz vardır mutlaka. Ama onu ve onun gibi kaliteli başka muadillerini özel kılan, hikayesini ustalıkla görselleştirmeyi bilmesi, kendine biçtiği süreyi (ki roman uyarlayan yönetmenlerin farklı süre tercihleri olabilir) en iyi sinema bileşenleriyle yorumlamasıdır çoğunlukla. Groeningen ve Vandermeersch, "roman gibi film" diye düşündüğümüz görselliğe o kadar önem vermişler ki, Groeningen'in tüm filmleri yanında Julia Ducournau'nun iki uzun metrajı Raw ve Titane'da da çalışmış Ruben Impens'in harikulade görüntü işçiliği ile büyülü bir roman/film ortak tutkusu oluşturmuşlar. Her karesi bir fotoğraf sergisine aitmiş gibi duran bu zenginliğe zaman zaman İsveçli şarkıcı - söz yazarı Daniel Norgren'in dokunaklı folk/country şarkıları da çok güzel eşlik ediyor. Luca Marinelli (Pietro) ve Alessandro Borghi (Bruno) arasında sağlanan kimya, yine filmin onlarca artısından biri. Aday olduğu ve ödül kazandığı çeşitli festivaller arasında en önemlisi olan 2022 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye olmasa da, Jüri Ödülü'ne layık görülen Groeningen ve Vandermeersch, hayat arkadaşı olmalarının avantajını işlerine de taşıdıklarını gösterircesine etkileyici bir uyarlamaya imza atmışlar. Gelecek projelerde de birlikte yönetmenlik yaparlar mı bilinmez. Ama çok önemli filmler çekmiş Groeningen'in artık alışılmış tarzından çeşitli farklar barındıran Le otto montagne, son yılların en iyi roman uyarlamalarından biri olarak, temelinde yatan hüzün, huzur, yalnızlık, dostluk kavramlarının etkileyici figüratif karşılıklarını taşıyan bir film.

30 Nisan 2023 Pazar

World War III (2022)

 
Yönetmen: Houman Seyyedi
Oyuncular: Mohsen Tanabandeh, Mahsa Hejazi, Neda Jebraeili, Navid Nosrati, Yashar Bab, Hossein Norouzi
Senaryo: Houman Seyyedi, Arian Vazirdaftari, Azad Jafarian

Amele durağında bekleyip ne iş olsa yapan gündelik işçi Shakib, bir gün bir film setinde iş bulur. Yahudi toplama kampında geçen bu kötü filmde Hitler rolündeki oyuncu kalp krizi geçirince yönetmenin gözüne takılan Shakib apar topar Hitler rolüne getirilir. Çalışma saatleri dışında filmde set olarak kullanılan evde yaşamaya başlar. Bu arada çalıştığı genelevden kaçan işitme ve konuşma engelli kız arkadaşı Ladan, kalacak yer bulamadığı için gizlice onu yanına alır. Ne var ki Shakib'in yerini öğrenen Ladan'ın peşindeki iki adam onu rahat bırakmamaya kararlıdır. Houman Seyyedi, Arian Vazirdaftari, Azad Jafarian ortak senaryosunu Houman Seyyedi'nin filme aldığı World War III (Jang-e jahani sevom), basit bir kaçma kovalama öyküsünü II. Dünya Savaşı'nda geçen bir film setiyle buluşturma parlak fikrinin genel olarak iyi çalıştığı bir dram. Son derece sıradan baş karakteri Shakib'in hiç beklemediği şekilde birden önce figüran olması, sonra da kendini birden Hitler rolünde bulmasıyla alegorik duruşunu sağlama alan film, ilk başlarda tonunu tam bulamıyor. Yahudi toplama kampı mizanseni içinde İranlı figüranların oradan oraya koşturulması, Kendi halinde Müslüman bir emekçi olan Shakib'in, insanlık tarihinin gördüğü en zalim faşistlerden birini canlandırması gibi kontrastlardan üretilen kara mizah, film çekimleri esnasında gayet iyi işliyor. Ama yönetmen Seyyedi bu mizahı çok sürdürmeden, sulandırmadan, abartmadan asıl dramatik kıvrımları çizmeye başlıyor.

Bütün bir filmin, film çekimi esnasında yaşanan komik ve göndermeli skeçler derlemesi olmadığını anlayınca, aslında bünyesinde mizaha dayalı bir konfor alanı olmadığını, Seyyedi'nin de aralarında olduğu senarist ekibinin başka dertleri olduğunu seziyoruz. Depremde ailesini kaybetmiş, işte olduğu için depremden kurtulmuş, kaçtığına dair söylenti yayıldığı için de memleketine dönememiş hüzünlü bir adam olan Shakib'in yıllar sonra sevgiyi bulduğu Ladan'ı gizlice film setine sokmasından, hele de bu kadını arayan, onun için Shakib'den para sızdırmaya çalışan iki adamın dahil olmasından itibaren filmin tonu daha gerilimli bir renge bürünmeye başlıyor. Shakib ve Ladan'ın işaret diliyle konuştukları duygusal anlar yanında, yakalanma korkusuyla psikolojik gerilim, beklenmedik bir kırılma noktasıyla da içinde polisin olmadığı bir polisiye hüviyetine bürünüyor. Söz konusu kırılma noktasıyla hikayenin, senaryonun, diyalogların ve oyunculukların tavan yaptığı film, içinde çekilen filmin geçtiği döneme, yani II. Dünya Savaşı'na da atıfta bulunarak tam bir kaosa sürükleniyor. Kendini kişisel bir vicdan savaşı içinde bulan Shakib, başına gelenler için duyduğu öfkenin müsebbibi olarak başkalarını görse de, kendisinin verdiği kararların, katlanmak zorunda kaldığı sonuçlarıyla yüzleşiyor. Ne var ki, zorunda kaldığı bir başka şey de, Hitler rolünde oynadığı filmi bitirmek.

Mark Twain'in meşhur "history doesn't repeat itself but it often rhymes" sözüyle açılan World War III, Tahran'da çekilen bir II. Dünya Savaşı filminin tarihi doğrudan tekrarlamadığına, öte yandan Hitler'i oynayan baş karakteri Shakib'in farklı nedenlerle kişisel arzularının kurbanı olup başkalarına çektirdiği zulümlerle farklı bir ritim tutturduğuna atıfta bulunuyor sanki. Houman Seyyedi, diğer senaristlerle birlikte mizahtan romantizme, dramdan trajediye irili ufaklı dokunuşlar yapan çok sağlam bir film yazmış, İran sinemasının kendine has dramatik kurgu ve temposuna uygun biçimde de çekmiş. Kariyeri boyunca yönetmen, senarist, kurgucu ve oyuncu olmanın avantajlarını çok iyi kullanmış. Özellikle giderek gerilimini ve gizemini tırmandıran bir son 40 dakikası, "karakter dönüşümü" denen şeye ders niteliğinde yorum katan alegorik bir de finali var. Bu dönüşümü öfke, üzüntü, çaresizlik duygularıyla harmanlayan Mohsen Tanabandeh de müthiş bir performans ortaya koyuyor. Venedik Film Festivali'nin Ufuklar bölümünden En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu, İstanbul Film Festivali'nden En İyi Film ödülleri gibi daha pek çok festivalden ödüller, adaylıklar alan World War III, 2023 yılında İran'ın Oscar adayıydı ama son seçmelere kalamadı. Tabii bu durum, onun yılın en iyi filmlerinden biri olarak görülmesine engel değil.

25 Nisan 2023 Salı

Les enfants des autres (2022)

 
Yönetmen: Rebecca Zlotowski
Oyuncular: Virginie Efira, Roschdy Zem, Chiara Mastroianni, Victor Lefebvre, Yamée Couture, Henri-Noël Tabary, Callie Ferreira-Goncalves
Senaryo: Rebecca Zlotowski
Müzik: Robin Coudert, Gael Rakotondrabe

Rebecca Zlotowski'nin senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı Les enfants des autres (Other People's Children), 40 yaşındaki bekar lise öğretmeni Rachel'ı izliyor. Beraber gitar dersi aldığı boşanmış Ali'ye aşık olunca onun küçük kızı Leila ile de tanışıyor. Çocuğu olmadığı için Leila'yı kendi çocuğu gibi sevip ilgilenmeye başlıyor. Ayrıca okuldaki öğrencilerinden Dylan'ın da sorunlu tahsil hayatını yoluna koymak yönünde sorumluluk hissetmeye başlıyor. Tabii bir yandan da Ali'den çocuk sahibi olmak istiyor. Ne var ki yaşı nedeniyle risk arz eden bu durumla da psikolojik olarak baş etmesi gerekiyor. Zlotowski'nin çok iyi tasarladığı, etüt ettiği ve gerçek kıldığı Rachel, anne olamamış, olmak istemiş ve treni bir şekilde yakalamaya çalışan etkileyici bir karakter. Geçmişte annesiyle geçirdiği ve annesinin hayatını kaybettiği bir trafik kazasının yarattığı travma sebebiyle bilinçaltında çocuk sahibi olma fikrinin üstünü örten, açtığında da biyolojik olarak geç kalmış olabileceğinin telaşını yaşayan Rachel'ın aslında anneliği ne kadar isteyip istemediğini, anneliğe ne kadar hazır olup olmadığını göstermeye çalışıyor Zlotowski. Elbette anne olmak istiyor ve buna hazır görünüyor. Ancak başkalarının çocuklarıyla yaşamak zorunda olduğu tecrübelerin, kendi tecrübesizliğiyle çatıştığı ufak anlardan çok, artık biyolojik anne olamayacak olmasının hüznü filme daha fazla sirayet ediyor. Zlotowski bu hüznü öne çıkararak, başkalarının çocuklarının anne modeli olmakla yetinmek durumunda olan bir kadının ruh haline daha rahat odaklanabiliyor.

Zlotowski, birçok farklı sebepten anne olamamış, olmak isteyen veya istemeyen, ama anneden önce bir kadın olduğunun ayırdında olması gereken kadınlara dair kör göze parmak sokmadan bir hikaye yazmış. Anneliğin kutsallığı, dokunulmazlığı, sabır ve fedakarlıkla özdeşleştirilmesi, bunun tersine çocuksuz bir kadının meyvesiz bir ağaca benzetilmesi, kendi bedeniyle ilgili çocuk doğurmama kararının bencillikle suçlanması, daha kırsal bölgelerde kısırlıkla dışlanması gibi eril bir anlayış çıkışlı geleneksel bakış açılarını aklımıza getiren çocuksuzluk haline daha kısıtlı, spesifik ve şehirli bir örnek olan Rachel ile cevap vermeye çalışıyor. Rachel'ın çocuk özlemi, sevgilisi Ali'nin kızı Leila ile karşılık görse de, Leila'nın biyolojik annesi Alice'in gölgesinde doyuma ulaşamıyor. Yani Leila için öz anne varken bir üvey anne figürünün pek fonksiyonu olmuyor. Ancak Rachel, "üvey anne" tamlamasının yarattığı olumsuz çağrışımlardan çok uzak, sevecen, özverili ve ilgili bir figür. Bu olumlu sıfatlara rağmen onları tümüyle verebileceği bir evladı olmadığı için Leila'ya, öğrencisi Dylan'a ve genç yaşta anne olan kızkardeşinin bebeğine, yani hep başkalarının çocuklarına vermek durumunda kalıyor. Bu da kendi çocuğuna verdiğinle aynı şey olmuyor. Yine de belki Dylan sayesinde bu annelik hislerinin ve o hisler doğrultusunda yaptığı bazı şeylerin karşılığını alır gibi görünüyor. Rachel, "şayet bir anne/baba olsa hakkını verirdi" dediğimiz karakterlerden biri. Bu kanıya, başkalarının çocuklarına yaklaşımlarından dolayı varmamızın da nedenleri olduğunu görebiliyoruz.

Rebecca Zlotowski, gönüllü çocuksuzluk ve onun getirdiği toplumsal önyargılarla alakalı bir film yapmıyor. (Aslında bunlarla alakalı başka bir film yapılsa malzemesi de çok olur.) Tam tersi, Rachel'ın travmatik sebeplerle geciktirdiği annelik hasretini nasıl dışavurduğu, bağımsız bir kadın ve bağımlı bir anne olmak arasında kalışından ne denli etkilendiği üzerine içindekileri döküyor. Bunu yaparken Rachel'ın istemediği halde hamile kalan kardeşinden, kanser hastası olan bir başka anneye varan yan karakterleri de Rachel'ın hikayesine ufak ufak çok iyi ekliyor. Üstelik çocukları sevme ve onlarla doğru iletişim kurma becerisinin sadece anne olanlara ait olmadığının, herkesin ebeveyn olmak zorunda olmadığının, bir ebeveyn olamamanın dünyanın sonu olmadığının da altını çiziyor. Bu anlamda küçük bir hikaye ile geniş bir çerçeve çizmeyi başarıyor. Akıcı, dengeli, yormayan bir tempoda ana akım sinemanın anlamlı bir şeyler söyleyen, duygusal zekası yüksek filmlerinden birine adını yazdırıyor. Belçika doğumlu tecrübeli oyuncu Virginie Efira'nın her bir bakışı ve mimiğiyle meramını çok iyi anlattığı performansı onun Rachel rolüne ne kadar uygun olduğunu gösterir kalitede. Yine tecrübeli oyunculardan Roschdy Zem de ona bu kaliteye uygun bir eşlik sağlıyor. Aslında filmin bir değil, iki güzel finali var. Öyle ki, birinin olmadığı tek bir final filmi bir nebze eksik hissettirebilirdi. Öncesinde Belle Épine, Grand Central, Planetarium gibi bazı vasat ve orta karar filmler yazıp yöneten Rebecca Zlotowski, bu iddiasız kariyerin belki de en iyi durağı olan Les enfants des autres ile hassas bir dramı filmografisine eklemiş oluyor.

16 Nisan 2023 Pazar

Inside (2023)

 
Yönetmen: Vasilis Katsoupis
Oyuncular: Willem Dafoe, Gene Bervoets, Eliza Stuyck
Senayo: Ben Hopkins, Vasilis Katsoupis
Müzik: Frederik Van de Moortel

Bir sanat hırsızı olan Nemo, son işinde bir şeyler ters gidince soygun için girdiği bir "penthouse"dan çıkamaz. Paha biçilmez sanat eserleriyle bu çatı katında mahsur kalan Nemo, bu durumdan kurtulmak için zeki, soğukkanlı ve sabırlı olmak zorundadır. Genellikle lüks apartmanlarda ya da rezidansların en üst katında bulunan, "çatı katı" veya "teras katı" olarak da bilinen bir daire tipi olan penthouse, akıllı sistemlerle donatılmış süper lüks yaşam alanlarına verilen bir ad. Senaryosunu Hasret: Sehnsucht ve Pazar - Bir Ticaret Masalı gibi Almanya/Türkiye ortak yapımı filmleri yazarak yöneten Ben Hopkins'in Yunan yönetmen Vasilis Katsoupis ile birlikte yazdığı Inside, Katsoupis'in 2016 tarihli O filos mou o Larry Gus adlı belgeselinde sonra çektiği ilk kurmaca uzun metrajı olma özelliği taşıyor. Orijinal fikri de Katsoupis'e ait olan film, bu fikrin çok güçlü biçimde pratiğe dökülmüş hali. Tamamı bu dairede geçen, tek karakteri olan Nemo'nun bir türlü içinden çıkamadığı bu dairede yaşadıklarını işleyen Inside, hem bir tek mekan, hem de hayatta kalma filmi. Film boyunca kimse kendisine seslenmediği için adının Nemo olduğunu sinopsisten öğrendiğimiz kahramanımızı, bir rüya sahnesi hariç tamamen bu dairenin içinde görüyoruz. Nemo'nun helikopterle indiğini anladığımız dairenin sahibinin nerede olduğu belli değil. Yaşanan aksilik sonucu alarm sistemi devreye giriyor ama nedense ne polis, ne de daire sahibi bundan haberdar oluyor. Çünkü günler geçtikçe kimse gelmiyor. Bunların cevaplarını görmezden gelir veya makul çerçevelere yerleştirirsek -ki Katsoupis biraz da bunu talep ediyor- geriye ortada duran güçlü sinemanın tadını çıkarmak kalıyor.

Güvenlik kameralarının da görülebildiği büyük bir televizyona, belli bir süre yetecek kadar yiyecekle dolu bir buzdolabı ve kilere, ses geçirmeyen dev bir kapıya, şehri ayaklar altına seren bir manzaraya, küçük bir havuza, sulama sistemli minik bir bahçeye, kilitli kaldıkları için paha biçilmezliği de paha etmeyen tablolara ve ihtişamlı bir iç mimariye sahip bu penthouse, Nemo ile başrolü paylaşıyor. Hırsız Nemo'nun böyle lüks bir dairede milyonlarca dolarlık sanat eserleriyle kapalı kalmasının ironisini kullanabileceği çok geniş bir alan elde eden Katsoupis, türlü çağrışımlara kapı açan bu zengin dekordan pek çok çıkarım yapmamızı sağlıyor. Yeldeğirmenlerine kafa tutan bir Don Kişot, hapsolduğu ıssız adada hayatta kalmaya çalışan bir Robinson Crusoe gibi kurmaca karakterlere olan aşinalığımıza karşılıklar bulabiliyoruz. Nemo'nun evde ne kadar kaldığını tam olarak öğrenemesek de günlerin geçişini, mevsimin değişmesini gördükçe bunun uzun bir süre olduğunu anlıyoruz. Zaten günler geçtikçe psikolojik olarak ilk zamanlardaki tedirginlik, yabancılaşma, yakalanma korkusu, yerini bu kapalı kalma halinin zoraki kıldığı birtakım rutinlere bırakıyor. İnsanoğlunun her durum ve ortama alışma becerisinin sıra dışı bir durum ve ortam karşısındaki farklı yansımaları, içinde yer yer eğlenceli bir konfor da barındırıyor. Pandemi zamanının eve hapsolmuş bireyleri üzerinden yalnızlık, iletişimsizlik, normale dönememe endişesi, ölüm korkusu gibi meseleleri irdeleyen filmlerin izole ruh halini Inside'da sadece yalnızlık ve kurtulma içgüdüsü şeklinde duyumsuyoruz.


Günler geçip kimseler gelmeyince süresi belirsiz bir alışma evresinin tedirginliği, aynı zamanda huzuru, hatta pandemi dönemini andıran iç sıkıntıları birbirine karışıyor. Nemo, kendisinin olmayan bir hayatı, kendisinin olmayan bir evde yaşamak zorunda kalarak, artık her türlü korkuyu aşıp tek amacı bu durumdan kurtulmak haline gelen bir çaresizlikle lanetleniyor. Kendisinin de söylediği gibi, sahibi için bir yuva olan bu ev, ona bir kafes gibi geliyor. Evin de bir karakter misali kimi zaman Nemo'yu mutlu etmesi, kimi zaman çıkardığı sorunlarla onu zorlaması, giderek içinde hapsettiği adamı delirtmeye başlaması, Nemo'nun konumuna Don Kişot ve Robinson Crusoe ile birlikte Moby Dick'teki Kaptan Ahab'ı da ekletiyor. Günler ilerledikçe ve hepsi aynı mekanda yaşam enerjisini emen sıradanlıkta geçtikçe, bahçe sulama sisteminden içme suyu temin etmek gibi zeki hamleler, yerini tuhaf sunaklar hazırlayıp önünde saçma kelimeler mırıldanmaya sebep olan şamanik oyunlara bırakıyor. Can sıkıntısından icat edilmiş dinlere yapılan gönderme, duvara yazılan mektup, akvaryum balıkları, zafer ganimetlerine benzeyen büyük cam vidaları, Macarena, gizli oda, hizmetçi Jasmine ve daha bir sürü ayrıntı, bu evi ve Nemo'yu birbirlerine yakınlaştırdıkça uzaklaştırıyor, uzaklaştırdıkça yakınlaştırıyor adeta. "Enerji sonsuz zevktir", "sanat asla ölmez", "her yıkım yeniden yaratım gerektirir" türü kitabi cümleler ve monologlar bir şekilde bir yerlere oturuyor. Filmin en önemli etkilerinden biri de, "böyle bir duruma düşsek biz ne yapardık" empatisini kurdurabilmesi ki, böyle lüks bir dairede tek başına birkaç gün geçirme hayalinin gittikçe kabusa dönüşmeye başlamasına kritik dokunuşlar yapabilmesi. Sonsuz bir zevke benzetilen enerji kavramının tükenmesi halinde neye benzetilebileceği gibi örneğin.

Inside'ın ev ve insan arasındaki organik bağa olan eğilimi, teknolojik verilere göre tasarlanmış. Rezidans, plaza, gökdelen, penthouse ne dersek diyelim, süper lüks hatta akıllı ev kavramının bir yuva olmanın ötesinde, aile kavramından kopuk bir yalnızlık mabedi, bir burjuvazi sığınağı, umarsız bir refah gösterişi olarak konumlanışının yarattığı kişileştirme, karşısına bir hırsız olan Nemo'yu alıyor. Böylece ev ve insanın birbirine olan sınıfsal yabancılığı da kafasını bir yerlerden uzatıyor. Bize ait olmayanı kırıp dökmek daha kolaylaşıyor. Film formatında ise ev canavarı savunmasız insana karşı üstünlüğünü ilan ederken, bir barınağın artık insanın kurtulmaya çalıştığı bir hapishaneye/yaratığa dönüşmesine tanık oluyoruz. Günümüz canavarlarının çoğunun da insan tasarımı olduğunu bilerek... Yine de Inside seyirciyi alt metne boğan bir film sayılmaz. Güçlü görüntü işçiliği ona detayları, tasvirleri seven gizemli bir roman havası veriyor. Görüntü yönetmeni Steve Annis'in etkileyici karelerinin, ışık, gölge, dekor oyunlarının bunda payı büyük. Frederik Van de Moortel'in müzikleri de filme derinlik katarak özellikle ikinci yarı bu görüntü zenginliğiyle çok uyumlu duyuluyor. Ve usta aktör Willem Dafoe... Yönetmen Vasilis Katsoupis'in Nemo'nun tüm fiziksel ve ruhsal değişimlerini gösterebilmesi için adeta bir talih kuşu. Ensesinden akan teriyle, aksayan ayağıyla bile oynuyor sanki. Katsoupis ise bu ilk kurmacasıyla kolaya kaçmayıp tam tersi meydan okurcasına kendini zora koşan ve bunu yaparken sanatı da gözeten bir anlatım benimsiyor. Inside, afişinde yazdığı üzere "bir yalnızlık sergisi" misali etkileyici bir sinema vaat ediyor.

6 Nisan 2023 Perşembe

Open Grave (2013)


Yönetmen: Gonzalo López-Gallego
Oyuncular: Sharlto Copley, Erin Richards, Thomas Kretschmann, Joseph Morgan, Josie Ho, Max Wrottesley
Senaryo: Chris Borey, Eddie Borey
Müzik: Juan Navazo

Gece vakti içi cesetlerle dolu bir hendekte uyanan bir adam (Sharlto Copley), hendeğe atılan bir iple kurtulur. Ormanda yürürken rastladığı bir eve sığınmak ister. Evde kendisini kurtaran kızla birlikte beş kişi daha vardır ve bu altı kişi o gecenin öncesine dair hiçbir şey hatırlamamaktadırlar. Aralarına sonradan katılan bu adamdan şüphelenseler de, erzak, silah ve ilaçla dolu bu ev ve dışarıdaki bilinmezlik onları birlikte hareket etmeye iter. İçerde kısa flashbackler sayesinde gelip giden hafızalarıyla birbirlerini önceden tanıdıklarını düşünen insanlar, dışarıda ise ağaçlara bağlanmış cesetler, uzaklardan duyulan çığlıklar vardır. Neler olduğunu anlamak, gerekirse oradan kurtulmak için dışarı çıkmak zorundadırlar.

Hafıza kaybına uğramış bir grup insanın aynı mekanda uyanıp nasıl bir bela içinde olduklarını anlama serüvenleri üzerine çeşitli filmler çekildi. Özellikle Cube (1997) ve Saw (2004) filmlerinin körüklediği bu formül, tıpkı Unknown (2006) gibi iyi başlayıp sonunu bağlamakta sıkıntı yaşayan örneklerle cazibesini kaybetmeye başladı. El rey de la montaña (2007) ve Apollo 18 (2011) filmlerinin İspanyol yönetmeni Gonzalo López-Gallego hatırına izlediğim Open Grave de ne yazık ki bunlardan biri. Sağlam giriş yapıp uzun süre iyi giden, gerekli soru işaretlerini başarıyla koyabilen, gizemli ve gergin tavrını koruyabilen film, benzer filmlerden beklenen sürprizler silsilesi yaratmak yerine onları yavaş yavaş ortaya çıkarma yolunu seçmiş (saklamayı becerememiş diyeceğim, yönetmene ayıp olacak). Bu da filmin tansiyonunu olumsuz yönde etkilemiş. Yanlış anlaşılmasın, mesele sürprizleri ip gibi sıraya dizmek değil, eldekileri ekonomik kullanma meselesi.

Fakat bence Open Grave’in sorunu tam olarak bu değil. Tecrübesiz ikili Eddie ve Chris Borey’in senaryosu sürpriz sayılabilecek bir mevzu içermiyor. Hatta bu konunun suyunun suyu bile çıktı denebilir. Ne kadar suyu da çıksa, belli bir süre başarıyla kurgulanan gizemli öykü, rotasını çevirecek farklı bir liman bulamıyor. Bunun sebeplerinden biri de günümüz gerilim sineması senaristlerinin çoğunun böyle bir gizemi uzaylılara, zombilere, virüslere, olmadı sadece zevk için adam öldüren psikopatlara bağlama zorunluluğu hissetmesi. Boreyler ikinci yarıda bazı kurgusal becerisizliklerle filmin asıl meselesini erken açık edince beklentiler düşmeye başlıyor. Yönetmen Gonzalo López-Gallego ile Sharlto Copley ve Thomas Kretschmann gibi iyi oyuncular her ne kadar üzerlerine düşen becerileri aktarsalar da, işte bazı filmlerde defalarca işlenmiş konu, üstelik başarısız biçimde o konunun sonuca bağlanışı her şeyin önüne geçebiliyor. Open Grave bu yüzden yönetmenin en zayıf filmlerinden biri bana göre.