30 Nisan 2019 Salı

Napszállta (2018)


Yönetmen: László Nemes
Oyuncular: Juli Jakab, Vlad Ivanov, Evelin Dobos, Julia Jakubowska, Benjamin Dino, Christian Harting, Mónika Balsai, Judit Bárdos, Levente Molnár
Senaryo: László Nemes, Clara Royer, Matthieu Taponier
Müzik: László Melis

1914'te patlak veren I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde, 1913 yılında Budapeşte'de geçen Napszállta (Sunset), henüz 2 yaşındayken ebeveynlerini kaybetmiş, yıllar sonra bir genç kız olarak başkente dönen Írisz Leiter'in izini süren bir dram. Ölümünden önce ailesine ait olan seçkin bir şapka mağazasına gelen Írisz, burada iş bulup çalışmak istemektedir. Mağazayı aileden devralan Oszkár Brill, Írisz ile karşılaşınca hayalet görmüş gibi olur. Aradan geçen yıllardan sonra Leiter ailesinden birini görmeyi beklememektedir. Sadece o değil, karşılaştığı herkes Írisz'den rahatsız olmuşa benzemektedir. Írisz'den bir an önce kurtulmak isteyen Brill, ona mağazada iş olmadığını, uygun pozisyon bulduğunda onu çağıracağını söyleyerek ertesi gün onu göndermek ister. Ama gece Gaspar adlı bir arabacı Írisz'in odasına zorla girerek onun bir erkek kardeşi olduğunu söyler. Kayıtlarda kardeşi olup olmadığını öğrenmek için eski okuluna giden Írisz, başta hoş karşılanmasa da, oranın yetkilisi tarafından adının Kálmán olduğunu öğrendiği ağabeyinin varlığından haberdar olur. Üstelik şehirde Kálmán'ın varlıklı bir adamı öldürüp cesedini parçalara ayırdığına dair iddiaları duymayan yok gibidir. Böyle bir ortama bir Leiter olarak gelmiş olmasının zorluğuna rağmen şehirden ayrılmayan Írisz, ağabeyi Kálmán'ı bulmak için sırlar ve tehlikelerle dolu bir maceraya atılır.

2015 yılındaki ilk filmi Saul fia ile olağanüstü bir başarı elde eden László Nemes'in, Clara Royer ve Matthieu Taponier'in yardımlarıyla senaryosunu yazdığı, Saul fia'daki tarzına yakın bir biçimle yönettiği Napszállta, ilk film kadar ödül ve adaylıklar almamış olsa da yine üstün bir yönetmenlik anlayışıyla kotarılmış bir yapım. Saul fia ile karşılaştırılacak çok fazla ortak noktası, aynı zamanda ayrılan yönleri var. Nemes nasıl ki ilk filminde seyirciyi Saul'a adeta zincirlediyse, Napszállta'da bizi Írisz'den bir an olsun ayırmıyor. Nemes'in Írisz'in önünden, daha çok da arkasından takip ettiği kamerasıyla çevrede olup bitenlere onun açısından bakmamız yönünde dayatmaları sürüyor. Hatta yine sık sık alan derinliği sağlanarak filme, olaylara, kişilere tamamen Írisz gibi yabancılaşmamız, yalnızlaşmamız isteniyor. Karakterin zihnine hapsolmak, onun düştüğü gizemin içinde kaybolmak, sorulara onların içine hesapsızca dalarak cevap aramak için muazzam bir yöntem. Ancak film, Saul fia'dan farklı olarak Írisz'in çevresine de geniş olarak bakan, diğer karakterlerini daha somut tamamlayıcılar olarak belirleyen bir yapıda. Saul fia'yı tanımlamak için başka filmlerden örnekler vermekte zorlanırken, Napszállta'yı sürükleyici bir polisiye/gizem romanı uyarlamasına veya sürprizlerle dolu bir film noir örneğine benzetmek mümkün.

Karakter olarak Saul ve Írisz arasında da önemli benzerlikler mevcut. Her ikisinin de bir amacı var ve o amaç uğruna gözlerini karartmış vaziyetteler. Írisz ölümüne inatçı bir kadın. Başlangıçta ailesinin kurduğu Budapeşte'nin en popüler şapka mağazasının varisi olmasına rağmen, birden ortaya çıktığında hiçbir şeyi eskisi gibi bulamayacağını biliyor. Hatta hiç para almadan bile mağazada çalışmaya, şapka tasarımı yapmaya razı. Fakat ne zaman ki bir ağabeyi olduğunu öğreniyor, ailesiz geçen yıllarının acısına istinaden kendisini Kálmán'ı bulmaya adıyor. Ne var ki kötü şöhretli Kálmán'ı arama yolunda önünde türlü engeller var. Bu şöhret yüzünden şehre geldiği andan itibaren karşılaştığı herkesin ona yaklaşımı, bırakalım yaklaşımları, sadece bakışları bile olağanüstü tekinsiz bir atmosfer oluşmasına sebebiyet veriyor. Bu süreç boyunca itilip kakılıyor, horlanıyor. Ama bir yandan da yine o şöhret yüzünden insanların çekindiği biri haline geliveriyor. Özellikle Brill, önce göndermek istediği Írisz'in inadı neticesinde onu yakınında tutmak istiyor. Kálmán'ın nerede olduğu, sözü edilen cinayeti işleyip işlemediği, işlediyse bunun nedeni, öldürülen adamın yaslı eşi olan Kontes Rédey, kontesin ilişkide olduğu Otto von König adındaki Avusturyalı bir adam, eskiden mağazanın atölyesinde çalışmış ve tuhaf biçimde kaybolmuş Fanni adlı bir kız, çok şey bilen ama bir türlü Írisz'e söylemeyen Andor isimli genç işçi, atölyede çalışan kızlardan birini düzenli olarak seçilmiş kişi olarak belirleyip onunla ne yaptıkları belli olmayan bir grup soylu erkek gibi çeşitli gizemleri Írisz'in etrafına ören senaryo, Nemes'in orijinal yönetim tarzı karşısında çok fazla söz sahibi sayılmaz.


Haliyle tüm bu tekinsiz çevre düzenini ana akım bir polisiye gerilim gibi değil, Írisz'in gözükaralığının, inatçılığının, konuşkan olmayan mizacının, anlamlı yüzünün detaylarında vücut bulan tek planlarla, aktüel kamera hareketleriyle izliyoruz. Yapmaması söylenenleri yapan, gitmemesi söylenen yerlere giden, bu yüzden başına türlü işler gelen Írisz'in bu inatçılığı, merakı ve korkusuzluğuna yapılan ısrarlı vurgular, bir süre sonra onun aslında bu duygulardan beslenen, onların müptelası olmuş bir kadın olduğu düşüncesini yerleştiriyor. Nitekim filmin ana gövdesinden kopmuş olağanüstü final sahnesi bu düşünceyi iyice sivriltiyor. Belki Nemes'in vurgulamak istediği başka şeyler de vardır. Ama sırf bunun altının çizilmesi bile filmi yüksekte asılı tutmaya yetiyor. Artık her sahnede yakın plan gördüğümüz, peşinden oradan oraya savrulduğumuz Írisz'in zihnine o kadar yerleşmiş oluyoruz ki, donuk yüz ifadesindeki korku, endişe, hüzün bile ayıklanabilir hale geliyor. Belki de ayıklanabildiği illüzyonuna kapılıyoruz. Nemes, Saul fia'da nasıl ki Géza Röhrig'in donuk ifadelerinden faydalandıysa, burada da genç oyuncu Juli Jakab'ın içinde oyunculuk namına ne varsa adeta tırnaklarıyla kazıyıp çıkarmış. İki filminde de öyle başrol oyuncuları seçmiş ki, başlarına ne gelirse gelsin, gerekli tepkiyi verdikten sonra tekrar o ürkütücü donuk doğallığa geri dönmesine ve bu sayede o karakterin bu donukluğu altında yatan derinliğine seyircinin daha kolay ulaşmasına olanak tanımış.

Bir an bile sırıtmayan sanat yönetimi, döneme dair titiz kostüm ve mekan detayları, Saul fia'yı andıran "dar alanda kalabalık figürasyon" zenginliği, Nemes'in Sual fia'da da birlikte çalıştığı Mátyás Erdély'nin görüntü yönetimi, 12 Şubat 2018'de hayatını kaybeden László Melis'in filmin ruhuna uygun, hatta zaman zaman fabrika sirenlerini andıran tema müzikleri bu harikulade ikinci filmin diğer olumlu yönleri. Tabii Napszállta sırf olumlu yönlerle dolu bir film sayılmaz. Yer yer ağırlaştığı, odak noktalarından uzaklaşıp dağınıklaştığı, bazı noktaları yeterince açıklığa kavuşturmadığı, yarık kalmışlık duygusu verdiği anlar yok değil. Olağanüstü diye nitelediğimiz final sekansının herkesi tatmin etmeyebilecek veya anlam yüklenemeyecek olma ihtimali de bir gerçek. Ama bir filme yüklediklerimizden memnun kaldığımız sürece sorun kalmıyor. László Nemes'in biraz da üzerimize yıktığı bu sorumluluk, her iki filminin odak noktası iki karakterinin üzerine yıktıklarının yanında hiç sayılır. Onlar gerçekten yaşayan, kan, ter içinde ölüm korkusunu yegane amaçları uğruna ötelemiş çok özel tasarımlar. László Nemes'i bundan böyle hep bu stilize anlatımla ve mikroskop altına alınmış tek bir karakter eşliğinde filmlerle mi izleyeceğiz bilinmez. Ama ilk iki filminde hem aynı kalabilmiş, hem de bir o kadar fark yaratabilmiş yönetmenlerden biri olduğunu var sayarsak, bu hiç şikayet edilecek bir şey olmaz.

20 Nisan 2019 Cumartesi

Arctic (2018)


Yönetmen: Joe Penna
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Maria Thelma Smáradóttir
Senaryo: Joe Penna, Ryan Morrison
Müzik: Joseph Trapanese

Başrolünde Danimarkalı usta aktör Mads Mikkelsen'in yer aldığı, Brezilyalı bir YouTuber olan Joe Penna'nın senaryosunu Ryan Morrison ile yazıp İzlanda'da çektiği Arctic, Penna'nın ilk uzun metrajı olduğunu hiç hissettirmeyen, ama ilk olmanın bazı eksikliklerini de taşıyan bir hayatta kalma filmi. Bu tip filmlerde alıştığımız belli bir düzenden söz etmek mümkün. Bu filmler, yaşanan bir kaza sonucu kimsenin olmadığı irili ufaklı bir doğal ortamda mahsur kalıp, sert doğa şartlarına karşı insanoğlunun ne kadar küçük kaldığını veya doğal felaketlere karşı hayatta kalma mücadelesinde ne kadar da zeki, ne kadar azimli olduğunu göstermek amacıyla girişilen bir meydan okuma yöntemidir adeta. Ama Penna bu defa kaza anından değil, kazadan bir süre sonrasından itibaren filmine başlıyor. Filmin künyesinde adının Overgård olduğunu öğrendiğimiz, kutup ıssızlığının ortasına düşmüş küçük uçağından pilot olduğunu anladığımız bir adamın rutinini izliyoruz. Ne zamandır orada mahsur kaldığını bilmediğimiz, ama bu rutinden ve kurduğu düzenden anladığımız kadarıyla birkaç haftadır, belki de birkaç aydır orada olduğunu anladığımız Overgård, kurtulma ümidini yitirmemiş bir adam.

Balık tutma düzenekleri kuran, tuttuğu balıkları stoklayan, karın altından çıkardığı siyah taşlarla S.O.S yazısını sağlamlaştıran, kısa mesafeli yürüyüşlerle kendisine bir harita oluşturmaya çalışan, radarındaki kırmızı ışığın yeşile dönmesini umarak hergün çalıştıran Overgård, bu rutinini yaşadığı günlerden birinde radarındaki yeşil ışığı, sonra da yaklaşmakta olan bir helikopteri fark ediyor. Ama şiddetli fırtına yüzünden inemeyen helikopter düşünce içindekileri kurtarmaya gidiyor. Erkek pilot için çok geç olsa da, yanındaki genç kadını yaralı olarak kurtarmayı başarıyor. Kadını ve helikopterden aldığı bazı hayati malzemelerle uçağına geri dönüyor. Bir yandan kendine gelmekte zorlanan kadınla ilgilenirken, diğer yandan helikopterde bulduğu haritayla en yakındaki kurtarma istasyonuna doğru yola çıkmak için hazırlık yapıyor. Joe Penna, tüm bu anları hiç de acemi bir yönetmen gibi aksatmadan, diyaloglara ihtiyaç duymadan, kurtulma içgüdüsünü, ümidi, sonra hayal kırıklığını betimliyor. Kısacası seyirciyi kolayca filmin içine çekiyor. Yine de bu tip Robinson Crusoe hikayelerine meraklı izleyiciler için hızlı bile sayılabilecek, o izole yaşamı biraz daha uzun tatmak isteyecek seyirciler için sürecin hızlı işlediği de bir gerçek.


Penna'nın elinde derli toplu bir senaryo olduğu pek söylenemez. Özellikle Overgård, helikopterde bulduğu resim sayesinde ölen pilotun eşi olduğunu, hatta bir de çocukları bulunduğunu öğrendiği kadını bulduktan sonra ikisi arasında birtakım konuşmalar yaşanacağını düşünüyoruz. Ama kadının bir türlü iyileşememesi ve aynı dili konuşmadıklarının anlaşılmasıyla Overgård, kaldığı yalnızlığa ikili olarak devam ediyor. Kurtulmak için göze aldığı çılgın planını uygulamaya başladığında ise Arctic bir yol filmine evriliyor. Olağanüstü doğa şartları, insanüstü çabalar, verilen molalar, keşke 1-2 sahneyle geçiştirilmeyip, filme uygun biçimde yayılmış olsaydı dediğimiz kutup ayısı tehlikesi ile yarı belgesel niteliğinde bir yolculuk izliyoruz. Penna elinden geldiğince bu yolculuğu çeşitlendirecek fırsatlar kolluyor. Yolculuğun kendisi yeterince zorluyken, fazladan macera aramayıp belli bir denge kurma iyi niyeti taşıyor. Üstelik dramatik bir kırılma noktası, bir uçurum kazası gibi ufak buluşlarla kurtuluşun o kar ve buzla kaplı olanaksızlığını daha da koyultup dramatik anlar yaratmayı başarıyor. Bu süreçte hesaba katılması kaçınılmaz dondurucu soğuğu ise biraz ötelediği görülüyor. Tabii bir National Geographic belgeseli izlemiyoruz neticede.

Bir National Geographic belgeseli izlemiyor olabiliriz ama Joe Penna, İzlanda yapımı filmin İzlandalı görüntü yönetmeni Tómas Örn Tómasson ile birlikte harikulade görüntüler yakalamayı, geniş ve dar alanlarda kameralarını doğru noktalarda konumlandırmayı, uçsuz bucaksız beyazlıkta sıkışmışlık hissi yaratmayı başarıyor. En önemlisi de, bu filmi Mads Mikkelsen ile çekmemiş olsaydı kimbilir nasıl bir şey ortaya çıkardı diye ikilemde de bırakabiliyor. Mikkelsen, bu rolün getirdiği türlü fiziksel zorluğun üstesinden geldiği gibi, o zorluklara muhteşem dramatik performanslar eklemeyi de ihmal etmiyor. (Erişteli kuzey alabalığı çorbası yaptığı sahnede ister istemez biricik Hannibal'ı anımsatıyor.) Mutlaka filmin finalini beğenmeyenler çıkacaktır. Evet, daha farklı bir final pekçok seyirciyi daha mutlu edebilirdi. Ama yine de o noktaya kadar getirilen filme tümden ihanet etmiş bir film değil karşımızdaki. "Brezilyalı bir YouTuber" diye başlayan yönetmen tarifinin ne kadar ümit verici olduğu tartışılır. Fakat sıcak güneyden buz gibi bir soğuğa bu kadar aşina, bu kadar rahat ve olgun bir yönetim sergileyen, Mads Mikkelsen gibi dev bir oyuncudan alabildiği maksimum verimi alabilen Joe Penna, sonraki işlerini merakla bekletecek bir yönetmen olduğunu ilk filmi Arctic sayesinde kanıtlamış oldu.

13 Nisan 2019 Cumartesi

Spider-Man: Into the Spider-Verse (2018)


Yönetmen: Bob Persichetti, Peter Ramsey, Rodney Rothman
Seslendirenler: Shameik Moore, Jake Johnson, Hailee Steinfeld, Mahershala Ali, Liev Schreiber, Chris Pine, Brian Tyree Henry, Lily Tomlin, Nicolas Cage, Kathryn Hahn, Zoë Kravitz, John Mulaney, Kimiko Glenn
Senaryo: Phil Lord, Rodney Rothman
Müzik: Daniel Pemberton

Örümcek Adam, tüm zamanların en iyi çizgi romanlarından biri, bir süper kahraman olarak da en renklilerinden biri olmuştur. Özellikle Sam Raimi'nin 2002'de başlayıp üçleme şeklinde temize çektiği seriyle beyaz perdedeki yolculuğu ara vermeksizin süren Spiderman, çizgi romandan kalma eski hayranlarının üzerine yeni nesilleri de koyarak hiç hız kesmedi. Karizmatik olmaktan uzak, daha çok şaşkın bir nerd gibi dolanan Tobey Maguire'ın Peter Parker yorumu, Raimi'nin dönemin efekt teknolojilerinden verimli biçimde faydalanmasıyla fazla göze batmadı. Raimi'nin seriyi başlattığı yıldan 10 sene sonra, 2012'de bu defa klip yönetmenliğinden gelme Marc Webb'in iki filmlik The Amazing Spider-Man'i dolaşıma girdi. Yeni Örümcek Adam/Peter Parker olarak seçilen yetenekli aktör Andrew Garfield, Webb'in dinamik yorumu sayesinde seyirciyi kendine alıştırmayı başardı. Spiderman için yeni hasılatlara yelken açmak artık daha kolaydı. Çünkü başrole kimi seçersen seç, kemikleşmiş hayran kitlesi hiçbirini yadırgamıyordu. Avengers serisi ile ivme kazanan süper kahraman filmleri enflasyonu içinde bir Marvel neferi olarak Spiderman'in yer almaması imkansızdı. 2016'da Captain America serisinin üçüncü filmi Civil War'da yepyeni bir Örümcek Adam (ya da Çocuk) ile karşılaştık. O dönem 20 yaşında olan Tom Holland, bebek yüzü, yerinde duramayan enerjisi ile Marvel evrenine taze kan oldu. Ertesi yıl bu yeni serinin ilk solosu Spider-Man: Homecoming yine hasılatın dalağını yardı ve Holland'ın hayran kitlesini genişletti. (Far From Home adlı ikinci film de yolda.)

Marvel Milli Takımı'nın üçüncü ve en kritik ayağı olan Infinity War'da güçlü ağabey ve ablaları arasında yer bulan, önemli işlere imza atan tıfıl Spiderman, bir süre daha Tom Holland ile yoluna devam edecek gibi görünüyor. Öte yandan, 2011 yılından beri bir başka Spiderman olarak çizgi roman evreninde büyümeye devam eden Afro-Amerikan/Meksikalı karışımı Miles Morales'in, sayfaların dışına taşma zamanının geldiğini düşünen yapımcılar düğmeye bastı ve bu kez animasyon olarak onu daha geniş kitlelere ulaştırmaya karar verdiler. Tom Holland varken bir de bu oluşum için gerçek oyuncularla paralel bir seri daha düşünülmemesi gayet olumlu. Üstelik Miles bu evrende yalnız değil. Orta yaşlı, Mary Jane'den ayrıldığı için depresyonda olan Peter Parker yanında, Miles'ın yeni kaydolduğu özel okulda karşılaştığı Spider-Gwen, 1940'ların siyah beyaz noir döneminden gelen karizmatik Spider-Man Noir, anime evreninden Peni Parker ve Looney Tunes dünyasından ışınlanmış gibi duran (hatta "that's all, folks" repliğini bile kullanan) Spider-Ham bu evrenin birer parçaları. Bu parçaları biraraya getiren ise, farklı paralel evrenlerin kapısını açabilen devasa makinesi aracılığıyla kaybettiği karısı ve kızına kavuşmak isteyen Kingpin oluyor.


Başa dönersek, polis memuru babası ve hemşire annesiyle Brooklyn'de yaşayan, zekası sayesinde özel yetenekli öğrencilerin toplandığı bir lisede okuma hakkı elde eden Miles, kendisine daha yakın gördüğü, suçlu geçmişi nedeniyle babasının uzak durmasını istediği amcası Aaron ile takılmayı daha çok seviyor. Amcasıyla izbe bir yere grafiti yapmak amacıyla gittikleri bir gece radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılıyor. Miles'ı bu defa bir "Örümcek Çocuk" yapmak için daha parlak bir fikir bulunamadığı ortada. Isırıldıktan sonra Miles'ın kazandığı üstün yetenekler, acemilikler, diğer örümcek karakterlerce, özellikle de Peter Parker tarafından güçlerini nasıl kullanacağının öğretilme süreci, başarısızlıklar, bu esnada trajik bir kayıp, gittikçe güçlenen Kingpin tehlikesi, nihayet Miles'ın bu güçleri kontrol altına alıp dünyayı kurtarmaya hazır olması... Yani her şey süper kahraman kitabına uygun bir süreçte ilerliyor. Örümcek evrenine ait diğer kahramanların özüne, geçmişlerine inmeden, Peter Parker ve Gwen'i biraz öne çıkararak Miles'ın doğuşu ve yükselişine ışık tutulması bu ilk film için gayet normal. Son yıllarda tek tabanca süper kahraman filmleri yerine Avengers modunda kalabalık kahramanlı maceraların cazibesinden de faydalanmak için uygun bir ortam var. Ama Spider-Man Into The Spider-Verse'ün asıl cazibesi, türlü animasyon tekniğini bu bilinen senaryoya akıcı, sürükleyici, zeki yöntemlerle paketleyip sunmasında. Özellikle Miles'ın finale doğru güçlerini gerçek anlamda keşfettiği bölüm muazzam.

Animasyon departmanlarında pişen Bob Persichetti, bazı David Fincher, Steven Spielberg (hatta Bram Stoker's Dracula'da Francis Ford Coppola) filmlerinin sanat departmanında storyboard uzmanı olarak çalışmış Peter Ramsey ve geçmişinde pek önemli işleri bulunmayan Rodney Rothman üçlüsünün yönettiği film, olağanüstü bir animasyon yelpazesi barındırıyor. Farklı evrenlerden gelen Spider-Verse karakterlerinin çizgi roman, modern animasyon, anime, film noir, çizgi film disiplinlerine sadık kalan, bunların ortak evrende birbirini beslemesini, kolektif bir aura yaratmasını sağlayan, küçük anlara bile birçok detay sığdıran yönetim kadrosu, Sony Pictures Animation çatısı altında son yılların en güçlü animasyonlarından birini dünyaya düşürüyor. Yönetmenlerle birlikte Phil Lord ve Rodney Rothman ortak senaryosu, sözünü ettiğimiz alışıldık süper kahraman hikaye gidişatının neredeyse her anına kritik, yenilikçi, tutkulu diye uzayıp gidebilecek sıfatlarla müdahalelerde bulunuyorlar. Zengin seslendirme kadrosu, güncel hip-hop şarkıcılarının şarkıları ve usta müzisyen Daniel Pemberton'ın tema müzikleri de bu harikulade denklemler bütününde yerini alıyor. Jeneriğinden post credit sahnesine kadar orijinalliklerle dolu Spider-Man: Into The Spider-Verse, kimbilir kaç filmle artık Örümcek Adam'dan sıtkı sıyrılmış seyircileri bile tekrar uyandıracak etkiye sahip anlar taşıyor. Hatta bence bu animasyon, Spiderman adı altında yapılmış en orijinal iş.

6 Nisan 2019 Cumartesi

Free Solo (2018)


Yönetmen: Jimmy Chin, Elizabeth Chai Vasarhelyi
Müzik: Marco Beltrami

2013'ten beri evli olan ünlü dağcı Jimmy Chin ve yönetmen Elizabeth Chai Vasarhelyi'nin yönettikleri, Oscar ve BAFTA'da En İyi Belgesel ödülü sahibi Free Solo, dünyanın çeşitli yerlerindeki zorlu tırmanışlarıyla tanınan Alex Honnold'u mercek altına alıyor. Chin ve Vasarhelyi ikilisi bir önceki belgeselleri Meru'da, dünyanın en çetrefilli zirvelerinden biri olan Hindistan'daki Meru'ya tırmanış gerçekleştiren Conrad Anker, Jimmy Chin ve Renan Öztürk'ün bu maceralarını filme almışlardı. Bu tehlikeli aktiviteye tutkulu insanlar üzerine pek çok belgesele rastlıyoruz. Honnold'u ve bu tırmanışını farklı kılan şey ise, onun Yosemite Ulusal Parkı'nda bulunan 926 metre yüksekliğindeki El Capitan kaya formasyonuna ekipmansız, ipsiz çıkmak istemesi. Bunu başardığı taktirde ekipmansız bir şekilde en uzun yüksekliğe tırmanan insan olarak tarihe geçecek. 1000'den fazla serbest solo tırmanış yapan, bunlardan en kayda değerleri olarak 2008'de Utah'daki 209 metrelik Moonlight Buttress ve aynı yıl Yosemite'deki 607 metre Half Dome örneklerine imza atan Honnold, daha önce ekipmanlarla defalarca tırmandığı El Capitan'a ipsiz tırmanmayı kafasına koyuyor. Bu zorlu, sancılı, çılgın süreci 2016 İlkbaharından itibaren izlemeye başlıyoruz.

Kitap yazan, söyleşilere katılan Alex Honnold, mütevazi, hatta çoğu zaman sefil bir hayat süren, kendini tamamen tırmanma tutkusuna adamış bir adam. Onu ve onun bu deli işi El Capitan saplantısını yine en iyi kendisi anlatıyor. Ölümün kıyısında gezinmeyi bir şov haline getirmekten ziyade, en ufak bir hatada kayıp feci şekilde can verme fikrinin yerine daha tutkulu ve pozitif bir etik geliştirmek, tüm riskleri avantaja çevirmenin yollarını aramak, bir hayali gerçekleştiriyor olmanın zevkini tatmak gibi daha bir çok amaç sayılabilir. Honnold en başta risk almayı, rahatsız olmayı seven bir insan. "Herkes mutlu ve rahat olabilir ama kimse mutlu ve rahat olduğu için büyük bir şey başaramaz" diyerek hayata karşı geliştirdiği meydan okuma karakterini özetliyor. Bir yol belirlediğini, o yolda karşılaşacağı tüm tehlikelere karşı hazırlık yapıp o yolu bitirmeye kilitlendiğini anlıyoruz. Aslında pek çok insan için de bunun olması gerektiği bir gerçek. Honnold için bu yol El Capitan'a ipsiz tırmanmaksa, başkası için paraşütle atlamak, gitar çalmayı öğrenmek veya hoşlandığı kıza açılmak olabilir. Mühim olan, o yola ne kadar kendinizi adadığınız olsa gerek.


Honnold'un belirlediği hedef, tarihi bir sportif başarının ötesinde, onun bu hayatta yer kaplama amacını tanımlayabilmesi için kendi özüne bir meydan okuma. 8 yıllık hayali olan El Capitan'a teçhizatsız tırmanma fikrinin suya düştüğü, yarım kaldığı, ötelendiği de oluyor. Ama bunlar olduğunda Honnold için hayat basit bir simülasyondan ibaret hale geliyor. Hayattan keyif alamıyor. En büyük destekçilerinden biri olan kız arkadaşı Sanni ile olan ilişkisi bile bu hayalinin gerisinde seyrediyor. Sanni için bu bir sorun değil. Çünkü Alex Honnold, hayallerini gerçekleştirme uğruna babasını bile tanımayacak zor bir karakter olduğunu, kimsenin önceliği olmadığını yeterince anlatabilecek kadar dürüst. Onun iş disiplinine, fiziki ve felsefi donanımına, karakter yapısına, ölüme bakışına dair tüm kilit noktaları bizzat ondan duyuyoruz. Alone On The Wall isimli kitabında mutlaka daha fazlası vardır. Fakat işin görsel kısmı gerçekten muazzam. Free Solo, olması gerektiği gibi bu çılgınlığa çok doğru bir kronoloji ve duygusallıkla yaklaşan bir belgesel. Bunda kendisi de pek çok çılgınlığa adını yazdırmış profesyonel dağcı/fotoğrafçı/yönetmen Jimmy Chin'in payı büyük. Nasıl ki Honnold en ince ayrıntısına kadar El Capitan'ın çeşitli isimler verilmiş bölümlerini deneme/yanılmalarla analiz edip kendisine bir tırmanma stratejisi geliştirdiyse, Chin de bu tarihi olayı en iyi şekilde, Honnold'ın konsantrasyonunu bozmayacak minimallikte filme almak için profesyonel stratejiler tasarlıyor.

Nihayet büyük tırmanışın gerçekleşeceği son düzlüğe girildiğinde tansiyonu çok iyi dengeleyen ve yükselten belgesel, nefeslerin kesildiği inanılmaz bir 20 dakika barındırıyor. Hayatı boyunca çeşitli tırmanış hedefleri belirlemiş, bunları birer "path" (yol) olarak kendine misyon edinmiş, her birini birer yolculuk olarak etiketlemiş Honnold için belki de hayatının en önemli yolculuğu olan El Capitan tırmanışını izlerken insanın aklına o kadar çeşitli, değişken, çiğ, gerçek üstü düşünceler geliyor ki, yüzlerce gereksiz kişisel gelişim kitabının anlatmak için debelenip, sanki hayatın sırrını veriyormuşçasına en basit seviyeden mesaj kasmalarından çok daha fazla şey anlatıyor. Honnold'ın bir varoluş simgesi olarak gördüğü bu tırmanış, yine Oscar ödüllü James Marsh belgeseli Man On Wire'daki ip cambazı Philippe Petit'nin İkiz Kuleler arasında önlemsiz yürüme saplantısını da akıllara getiriyor. Bir hedef, o hedefi gerçekleştirmek için gerekli titiz ön çalışmalar, üstesinden gelinmesi gereken psikolojik dalgalanmalar, fizik kuralları, risk hesapları, en önemlisi de bu çılgınlığın çıkış noktası sayılabilecek azim, inat ve tutku bu iki olağanüstü belgeselde ele alındığı kadar başka nerede bu denli doyurucu ve gerilimli anlatıldı bilemiyorum.Honnold ve Petit'nin hayatlarını anlamlandırmak için yerden metrelerce yüksekte çizdikleri rotalar, ayakları yere basanların çoğunun çizdiklerinden çok daha anlamlı, çok daha öz benliğe yönelik.

26 Mart 2019 Salı

Can You Ever Forgive Me? (2018)


Yönetmen: Marielle Heller
Oyuncular: Melissa McCarthy, Richard E. Grant, Dolly Wells, Ben Falcone, Stephen Spinella, Jane Curtin, Brandon Scott Jones
Senaryo: Nicole Holofcener, Jeff Whitty
Müzik: Nate Heller

1970’ler ve 80’lerde ünlü yıldızların kısa biyografilerini yazarak geçimini sürdüren biyografi yazarı Lee Israel (Melissa McCarthy), 90'larda popülerliğini yitirmiş ve yayıncı bulamaz hale gelmiştir. Zaten uzun süredir de yazar tıkanıklığı yaşamaktadır. Geçim sıkıntısı çeken, kirasını bile ödeyemeyen Lee, eski kitaplarını kitapçılara satarak hayatını sürdürmektedir. Bir gün kütüphanede tesadüfen bir yazarın orijinal el yazısı ve imzasıyla yazılmış bir mektup bulur. Mektubu satıp eline üç beş kuruş geçince içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için artık hayatta olmayan yazarların mektuplarını taklit etmeye başlar. Bir barda tanışıp arkadaş olduğu Jack Hock (Richard E. Grant) ile birlikte bu sahtekarlık sayesinde kendine bir geçim kapısı yaratır. Ama Lee'nin iş yaptığı kitapçılar aracılığıyla koleksiyonerlere ulaşan bu mektuplar yavaş yavaş hem onların, hem de FBI'ın dikkatini çekmeye başlar.

Nicole Holofcener ve Jeff Whitty'nin Leonore Carol Israel'in itiraf niteliğindeki anılarının yer aldığı Can You Ever Forgive Me?: Memoirs Of A Literary Forger kitabından hareketle senaryosunu yazdığı, ikinci uzun metrajını çeken, aynı zamanda oyuncu da olan Marielle Heller'in yönettiği Can You Ever Forgive Me?, 90'ların başındaki New York'tan etkileyici bir kesit. Kazandığı onlarca ödül ve adaylık arasında en önemlilerinden biri olan Independent Spirit'te En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülleri kazanan film, 2019'da bu bağımsız ruhu en iyi yansıtan yapımlardan biriydi. Konu itibariyle gerçek bir dolandırıcılık hikayesi anlatan, baş karakterleri de çeşitli nedenlerden bu yola meyletmiş iki insan olan filmin bu bağımsız dokusu, sıcak, sevimli ve hüzünlü bir atmosfer taşıdığı için bu kandırmacanın etik yanını fazla düşünmemeye itiyor. 51 yaşında işsiz bir yazar, kedileri insanlardan fazla seven bir kadın olan Lee'nin maddi ve manevi açıdan zor hayatı, bulunduğu ortamı ışıl ışıl yapan Jack ile dostluğu, filmde gerektiği kadar yer doldurduğu için onun yaptığı bu sahtekarlığı bazen gölgede bırakıyor. Zaten o etik meseleyi çıkarınca elde kalan, kaliteli bağımsız filmlerde sıkça rastladığımız o sevimli / hüzünlü dostluk hikayesi oluyor. Filmin de daha çok o kanala yüklendiği bir gerçek.


Lee Israel'in gözden düşmüş bir yazar olması, çaresizliğin getirdiği bir refleksle yazarlık yeteneğini çok farklı ve etik olmayan bir alanda sergilemeye başlaması, bunu bir kazanç kapısı haline getirmesi üzerine kurulu Can You Ever Forgive Me?, bu davranışı yüceltmiyor. Fakat karakterlerinin güçlü biçimde pratiğe dökülüşü sayesinde, işlenen bu suçtan bağımsız biçimde onlara "sevimli kaybedenler" kontenjanından bakıyor. Taklit ettiği yazarların sözde mektuplarını onların yazım üslubuna, mizah anlayışına uygun şekilde yazan Lee, onlara sadece bir para kaynağı olarak değil, edebi eser gözüyle de bakıyor. Uzun süre yakalanmama sebebi de bu becerisi. Hatta ünlü İngiliz oyun yazarı Noël Coward'ın ağzından yazdığı iki mektup, Coward'ın 2007 yılındaki biyografisine eklenmiş, gerçek ortaya çıkınca ikinci baskıda kitaptan çıkarılmış. Tabii bu mektupları kendisinden başka kimsenin edebi eser olarak görmesine imkan yok. Bunun bir kandırmaca olduğunun, insanların bir gün gerçeği anlayacaklarının bilinciyle becerisinin tadını çıkaramamanın, övgüler alamayacak olmanın burukluğunu yaşıyor. Mektuplardan birkaçını sattığı kitapçı dükkanı sahibi Anne ile hiçbir yere varamayacağını bildiği bir ilişki içine girmekten kaçınacak kadar da vicdan sahibi. Yıllar sonra bir dava için jüri üyesi olarak seçilince, kendisinin de bir suçlu olduğunu söyleyerek geri çevirmişliği de var.

Lee Israel ve Jack Hock'un gerçekte nasıl düzenbaz, emek hırsızı veya kötü kalpli olduklarını bilmemiz zor. Fakat filmin yarattığı samimi ve sevimli atmosferin oluşmasında en büyük pay Melissa McCarthy ve Richard E. Grant'in güçlü performanslarına ait. Yavan Hollywood komedileriyle isim yapan McCarthy'nin, nadir ciddi rollerinden birinde izlemek keyif veriyor. Ama yıllarca çok geniş kitlelerin bilmediği veya iz bırakmamış birçok filmin yardımcı rollerine hayat vermiş Richard E. Grant'in Jack Hock tiplemesi, kariyerinin zirvesi adeta. Sırf bu rol ile 25 farklı festivalden ödülle dönen Grant, artık daha dişli projelerin adamı olduğunu geç de olsa kanıtlamış oldu. Gay and Lesbian Entertainment Critics Association (GALECA) tarafından En İyi Yardımcı Erkek ve Yılın LGBTQ Filmi ödülleri kazanması, filmin her iki karakterinin cinsel kimlikleri üzerinden prim yapılmaya çalışıldığı izlenimi bırakmasın. Son yıllarda bu kimlik üzerinden ödül devşirmeye çalışan yapımlardan farklı olarak, eşcinselliği sömürmeyen, şova dönüştürmeyen, bunun sadece bir kimlik olma halinden farklı olmadığını hissettiren, asıl meselelerinin yanına bunları meze yapmayan tutarlı bir anlatım mevcut. Zaten asıl meselesi, kaybettiği yazar kimliğini etik olmayan yollardan tekrar kazanmaya çalışan, bunun bedeliyle yüzleşmekten kaçamayan bir kadın ve ona yarenlik eden bir başka kaybeden üzerine. Üstelik o kaybedenliği iliklerine kadar yaşayan biçimde.

22 Mart 2019 Cuma

AlphaGo (2017)


Yönetmen: Greg Kohs
Müzik: Volker Bertelmann

Google tarafından satın alınan İngiliz yapay zeka firması DeepMind’ın geliştirdiği Go oyunu yazılımının, 18 şampiyonluğu bulunan dünyanın 1 numaralı Go oyuncusu Lee Se-Dol ile yaptığı 5 maçlık seriyi konu alan Greg Kohs belgeseli AlphaGo, bu serinin öncesini, sürecini ve sonuçlarını çok iyi işlemiş bir yapım. Antik Çin'de bulunmuş, Uzakdoğu'da çok değer verilen, okullarda çocuklara küçük yaşlarda öğretilmeye başlanan, yaklaşık 3000 yıllık bir geçmişe sahip Go oyununun DeepMind tarafından bu meydan okuma için seçilmiş olması boşuna değil. En komplike masa oyunlarından biri olan satrançtan bile daha karışık hale gelebilen Go, her ne kadar prensipleri belgeselde kabaca ifade edilse de, stratejileri oyun esnasında belirlenen, rakibi sıkıştırma, çaresiz bırakma ihtimalleri kestirilemeyen, uzun süren, oyuncuyu hırpalayan bir oyun. Bu sebepten DeepMind için bu maç serisi uzun süreli çalışmaların nasıl sonuç verdiğini görmek açısından büyük önem taşıyor.

AlphaGo’nun kurucusu ve Deepmind CEO'su Demis Hassabis'in öncü olduğu yapay zeka araştırmaları yapan ekip, Go alanında kendini test etmek için önce üst üste dört yıl Avrupa şampiyonluğu kazanmış Çin asıllı Fransız profesyonel Go oyuncusu Fan Hui ile beş maçlık bir seri için anlaşıyor. AlphaGo’nun bu seriyi rahat bir şekilde 5-0 kazanması üzerine Fan Hui'nin bu görünmeyen zekaya karşı aldığı yenilgiyi değerlendirişi, sorgulayışı, kabullenişi aslında belgeselin değinmeye çalıştığı noktalardan biri. Gözünü daha büyük bir rakibe diken AlphaGo ekibi bu defa dünyanın 1 numarası olan Lee Se-Dol'a teklif götürüyor ve olumlu yanıt almasıyla tüm dünyanın gözü yeni bir 5 maçlık seriye çevriliyor. Ekip bu karşılamanın öncesinde Fan Hui'ye teklif götürerek onun tecrübesinden yararlanmak için elini bir miktar güçlendiriyor. Uzun yıllar bu oyuna kendini adamış Lee Se-Dol, işinin kolay olduğunu düşünse de, karşısında binlerce hamle ilerisini görebilen, ihtimalleri saniyeler içinde analiz edip süzgeçten geçirerek oynayan sıradışı bir rakip bulunuyor.

AlphaGo ve Lee Se-Dol arasındaki müsabaka, satranç ustası Garry Kasparov ve IBM’in Deep Blue isimli satranç bilgisayarı arasında 1996'da düzenlenen 6 setlik maçı akıllara getiriyor. Kasparov'un Deep Blue’yu 4-2 yendiği bu seriden sonra IBM Deep Blue’yu, Deeper Blue olarak geliştirmişti. 1997'de yapılan rövanşta bu kez Deeper Blue'nun Kasparov’u 2.5 a karşı 3.5 puanla yenmesi üzerine Kasparov hile yapıldığını iddia etmiş, IBM, Kasparov'un yeni maç teklifini reddedip Deep Blue projesini sona erdirmişti. Siyah ve beyaz taşlarla oynanan Go ise, teorik olarak rakibin taşlarını kendi taşlarınızla çevreleyip, onu kendi taşlarından feragat etmeye zorlamak üzerine bir oyun. AlphaGo ve Lee Se-Dol arasındaki dramatik maçın sonucunu filme saklamak daha iyi. Ama belgesel, AlphaGo’yu yaratanın da insan zekası olduğu gerçeği ile, görünmeyen bir rakibin ürkütücü varlığının gelecekte nasıl farklı alanlarda boy gösterebileceğinin bilinmezliği arasında seyirciyi asılı bırakma becerisine sahip. Yapay zeka ile ilgili gelecekte başka belgeseller, filmler olacaktır. AlphaGo, bu geleceğin en güçlü ayak seslerinden biri.

16 Mart 2019 Cumartesi

Blaze (2018)


Yönetmen: Ethan Hawke
Oyuncular: Ben Dickey, Alia Shawkat, Charlie Sexton, Josh Hamilton, Kris Kristofferson, Richard Linklater, Sam Rockwell, Steve Zahn, Sybil Rosen
Senaryo: Ethan Hawke, Sybil Rosen

1949-1989 yılları arasında yaşamış Teksaslı country şarkıcısı Michael David Fuller ya da sahne adıyla Blaze Foley'nin hayatından bir kesit sunan Blaze, şarkıcının uzun süre birlikte olduğu Sybil Rosen'ın Living In The Woods In A Tree: Remembering Blaze Foley adlı romanından kendisinin ve Ethan Hawke'ın senaryolaştırdığı bir film. Yönetmen ise üçüncü uzun metrajıyla usta aktör Ethan Hawke. Sybil'ın romanı Blaze'in onunla olan inişli çıkışlı ilişkisinin yoğunluğunu taşıdığı için film, Blaze Foley'nin doğup büyümesinden itibaren değil, Sybil ile tanıştıktan sonrasından başlıyor. Bu da 1975'te Whitesburg, Georgia'da küçük bir performans topluluğunda tanışmalarına denk geliyor. Öncesinde annesi, erkek ve kız kardeşlerinden kurulu The Singing Fuller Family adında bir gospel grubunda müzik yapmaya başlayan Blaze, küçük yaşta geçirdiği çocuk felci yüzünden bir ayağı diğerinden kısa olduğu için aksayarak yürüyen, tuhaf ve dolaylı konuşmayı seven, iri yarı bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Kısa sürede birbirlerine aşık olan Blaze ve Sybil, topluluktan ayrılıp ormanda bir ağaç evinde yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Sybil hamile kalıyor ama yaşadıkları hayat bir bebeğe bakacak maddi ve manevi şartlara uygun olmadığı için kürtaj yaptırıyor. Yine Sybil'ın zorlamasıyla Blaze'in yazdığı şarkıları geniş kitlelere duyurmak için otostop çekerek kendilerini yollara vuruyorlar. Ama bu dışa açılma, beraberinde sorunları da getiriyor.

Ama Ethan Hawke, burada anlattığımız gibi düz bir şekilde tasarlamıyor filmini. Blaze'in en çok etkilendiği müzisyen, aynı zamanda yakın arkadaşı olan Townes Van Zandt ve gruptan arkadaşı Zee'nin, Blaze'in ölümünden sonra katıldıkları bir radyo programında onu konuştukları anlar filme serpiştiriliyor. (Bu arada sadece bu ikiliye soru sorarken sesini duyup bir defa arkadan gördüğümüz programın DJ'i de Hawke'ın kendisi.) Yine Blaze'in kariyerinin ilerleyen safhalarında köhne bir barda verdiği konseri de aynı şekilde filmin çeşitli anlarına yayıyor. Tabii bunları filmin asıl akışını oluşturan Blaze - Sybil ilişkisinin gidişatının türlü bölümlerine monte ediyor. Bu sayede sıra dışı sayılabilecek bir kurgu şekli benimseyen Hawke, hem film içinde kendine has bir tempo yakalıyor, hem de önce ve sonra arasında dengesini arayan güçlü bir hamlık elde ediyor. Blaze Foley'i tanımayanlara, hayatını bilmeyenlere daha filmin başlarında sonu ile ilgili spoiler veriliyor ya da film esnasında birden radyo programına, konser verilen bara dönülüyor. Fakat bunlar kesinlikle filmi zedelemiyor. Bilindik bir giriş-gelişme-sonuç izleğine sahip müzisyen biyografisi anlatmaktansa, o kopukluk veya düzensizlik olarak algılanması muhtemel kurgu tercihleri, Blaze gibi bir adamın kırık dökük yaşamıyla çok iyi örtüşüyor.


Müzisyen Blaze ve oyuncu Sybil, yaşadıkları doğal ortamdan ayrılıp kariyer fırsatlarının peşinde emek harcamaya başladıklarında, özellikle Blaze için sorunlar başlıyor. Yeni çevre, geçim derdi, evden haftalarca uzak kalan Blaze, hem bir işte çalışıp, hem de kendine kariyer fırsatı yaratmak isteyen Sybil, Blaze'in Sybil'a yazdığı olağanüstü hasret mektubu... Nihayet onu keşfeden Zephyr Records'un sunduğu fırsatlardan bir süre faydalanıp, asi ruhuna bu işkenceyi yapamayacağını anlayınca bu fırsatları tepmekten geri durmayan Blaze, filmin başlarında Sybil'a söylediği gibi bir star olmak değil, efsane olmak istiyor. Onun efsane anlayışında ise Merle Haggard ve Willie Nelson gibi outlaw müzik hareketinin "kanunsuz" duayenleri yer almakta. Yani devasa sahnelerde, ışıltılı bir şöhret aldatmacasına kanmaktan çok uzak bir adam Blaze Foley. Alkol problemi yüzünden sahnede diline hakim olamayıp işini, hemen akabinde de aynı sebepten Sybil'ı kaybediyor. Filmin en melankolik yanlarından biri de ikili arasındaki bu ayrılık ve kavuşmaların güzelliği olsa gerek. Film boyunca duyduğumuz Should Have Been Home With You, Picture Cards, Cold, Cold World, If I Could Only Fly gibi daha nice güzel şarkısından ve Sybil ile olan sevgi dolu ilişkisinden de anlaşılacağı üzere naif bir kişiliğe sahip olan Blaze'in, bazen sahnedeyken seyircilerle kavga edebilecek kadar da asabi olabilmesi, Amerika'nın kırsalında olduğu kadar, çoğu ülkenin kırsalında da rastlanan hazır cevap, kıvrak zekalı, hikayesi bol, üstüne de geveze kır insanlarının özelliklerine sahip olması gibi türlü halleri filme çok doğal yansıyor. Biraz fazla kendine özgü ve bu yüzden anlaşılmaz gibi görünse de edebi derinliğe sahip bir şarkıcı/şarkı yazarı.

Ethan Hawke, filmin her yanına sinmiş o salaşlığı, "outlaw country" atmosferi, yeri geliyor görkemli bir pastoral zenginliğe yaslayabiliyor. Bu zıtlığı yumuşak geçişlerle, bir koz haline getirdiği karışık kurgusuyla, hüzün kaplı Blaze Foley şarkılarıyla sağlıyor. 2006'da kendi romanı The Hottest State'i senaryolaştırıp yöneten Hawke, oyuncu William ve müzisyen Sarah adlı iki karakter üzerinden tutunamayan bir aşk hikayesi anlatmıştı. 12 yıl sonra başka birinin romanını çektiği filmde Blaze ve Sybil'in aşkını yine erkeğin tarafından, onun sevap ve günah içtenliklerini yadsımadan, kimseyi aşağılamadan ama kalpleri kırmaktan da geri durmadan anlatıyor. Başrole de ilk ciddi deneyimiyle Ben Dickey adında henüz 2. albümünü 2019'da çıkarmış bir müzisyeni yerleştiriyor. Çok iyi bir Blaze performansı ortaya koyan, şarkıları kendisi seslendiren Dickey'ye yine pek kimsenin tanımadığı Alia Shawkat çok güzel eşlik ediyor. Townes Van Zandt rolünde müzisyen/aktör Charlie Sexton, Blaze'in babası rolünde kısacık izlediğimiz, kiminin outlaw country efsanelerinden biri olarak, kiminin de onlarca filmiyle tanıdığı Kris Kristofferson, yine kısa misafirlikleriyle Sam Rockwell, Richard Linklater, Steve Zahn ve Sybil'in annesi rolünde gerçek Sybil Rosen, bu kendi halinde ama özel filmin kenarından kıyısından geçen isimler. Asla bir yıldız olmamış, fakat country müzik tarihinin karanlık, kirli, kanunsuz, yaramaz, yine de dürüst, kırılgan, aşık çocuklarından biri olan Blaze Foley'nin anısına hakkını vererek dokunabilecek bir film.