5 Ocak 2023 Perşembe

Argentina, 1985 (2022)

 
Yönetmen: Santiago Mitre
Oyuncular: Ricardo Darín, Peter Lanzani, Gina Mastronicola, Santiago Armas Estevarena, Alejandra Flechner, Paula Ransenberg, Gabriel Fernández, Norman Briski
Senaryo: Mariano Llinás, Martín Mauregui, Santiago Mitre
Müzik: Pedro Osuna

"Aralık 1983'te Arjantin demokrasiye döndü. Yedi yıllık askerî diktatörlüğün ardından Alfonsín eski komutanları insanlığa karşı suçlardan yargılama emri verdi. Bozgunculara karşı savaşı kazanmış havasındaki komutanlar sadece askerî mahkemeyi kabul ettiler. Yeni hükûmet iktidara geleli yedi ay geçmesine rağmen davada ilerleme kaydedilemedi. Davayı sivil yargının devralacağı dedikoduları hızla yayılmaya başladı. Bu durumda davanın Yargıtay'da görülmesi gerekecekti ve dava açma sorumluluğu Savcı Julio Strassera'ya ait olacaktı."

Bu altyazılarla açılan Argentina, 1985, senaryosunu Mariano Llinás, Martín Mauregui ve Santiago Mitre'nin yazdığı, Arjantinli oyuncu, senaryo yazarı ve yönetmen Santiago Mitre tarafından yönetilen bir yapım. Film, 1976-1982 yılları arasında ülkede yaşanan üç askeri darbeden sonra iktidarı ele geçirerek faşist devlet terörü uygulayan, adam kaçırma, cinayet, tecavüz, gasp, sistemli işkence gibi insanlık suçları işleyen, kaybolan on binlerce muhalifin ölümünden sorumlu olan dokuz generalin (özellikle devlet başkanlığı yapan Jorge Videla, Roberto Viola ve Leopoldo Galtieri’nin) yargılanma sürecini anlatıyor. Malouines adaları savaşını İngiltere’nin kazanması sonucu yönetimi devretmek zorunda kaldıkları sivil hükümet tarafından, sivil mahkemede açılan bu olağanüstü dava sürecini, gerçek belge ve olaylardan yola çıkarak, tanıkların ağzından anlatıyor. Tüm baskı ve tehditlere cesurca direnen savcı Julio César Strassera ve ailesi yanında, soruşturmayı birlikte sürdürdüğü savcı yardımcısı Luis Moreno Ocampo ve gençlerden oluşan ekibi de merkezine dahil eden film, bu yargı sürecini yaşanmış olaylara sadık kalarak, karakterlerin isimlerini bile değiştirmeden aktarıyor. 2 saat 20 dakikalık süresine rağmen sürükleyici, kendini politik detaylara boğmayan, baş karakterlerin hem dava, hem de davayla alakalı kişisel ikilemleriyle ilgilenen film, drama, gerilime, hatta ufak çapta bir mizaha bile yer açabilecek gövdeli bir anlatım sergiliyor.

Santiago Mitre, tarafsız yaklaşılmayacak bu mahkeme sürecini ve etrafında şekillenen yan yolları ele alırken, sivil hükümet sonrası tam anlamıyla temizlenmemiş kolluk kuvvetlerinin gölgesinden tedirgin edici bir gerilim unsuru olarak faydalanmasını biliyor. Başlarda haklı olarak bu davanın kendisine verilmesinden tedirginlik duyan Strassera, yine de cunta dönemine ve aktörlerine duyduğu nefretin güdüleriyle, idealist ve cesur bir savcı olarak bu zor görevi üstlenerek bir anda ülke tarihinin odak noktasına yerleşiyor. Öyle ki filmde de değinildiği üzere Arjantin halkı ve hukuk çevreleri tarafından Nürnberg Duruşmaları'ndan sonra tarihin en önemli davası olarak görülen bu davayı üstlenmek gerçekten cesaret istiyor. Sivil mahkemeyi tanımayan, askeri mahkemede yargılanmak isteyen, bu sayede paçayı kurtaracağını düşünen general sürüsü, neyse ki yeni hükumetin kararlı tutumu sayesinde halka açık mahkemede yargılanmaktan kurtulamıyor. Bu defa da, işlenen onlarca insanlık suçudan itaatsiz astların sorumlu olduğunu, kendilerinin hiçbirinden haberi olmadığını, "kandırıldıklarını" iddia ediyorlar. Ülkenin güvenlik sorunlarını bahane ederek işledikleri suçlarla ülkenin en önemli güvenlik sorunu haline geliyorlar. Strassera ve dikta rejimine karşı dinamik bir tepkiye sahip genç ekibi, dava için tanık ve belge toplarken polis teşkilatındaki cunta artıklarının henüz ayıklanmamış olması sebebiyle organize bir gizlilik içinde hareket ediyorlar. Tehdit telefonları, bomba ihbarları hiçbirini davadan yıldıramıyor. Çünkü savcısından halkına herkeste bir demokrasi ve adalet açlığı olunca bu gücün önünde durmak zorlaşıyor.


Bu davada alınacak karar, idealizmin, adaletin, zorbalığa ve faşizme karşı duruşun emsali olacağı için hayati öneme sahip. Bunu dünya seyircisinin anlayabilmesi, 1976-1982 dönemi Arjantin'in içinde bulunduğu cehennemi bilmesiyle yakından ilgili. Yani seyirci bu dönem hakkında arşiv yazıları veya kitaplar okuduysa, filmler izlediyse, filmden (sadece bu filmden değil, bu dönemle ilgili yapılmış tüm filmlerden) alacağı tatlar daha farklı olacaktır. Savcı Strassera, tüm bu kötülüklerin başı olan, ucu en ufak biçimde kendilerine değdiğinde hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sinsice inkar yoluna giden generallerin karşısına dikilince, daha yeni bu dikta rejiminden kurtulmuş Arjantin'in bütünüyle pisliklerden ayıklanmadığı anlaşılıyor. Strassera ve genç ekibinin işlerinin zorluğu, generallerden birinin genç savcı yardımcısı Ocampo'nun amcası General Vidale olması, hatta Ocampo'nun bu sebepten annesiyle de ilişkilerinin bozulması ve daha pek çok engel, adalet ve daha iyi bir gelecek isteyen herkesin, bedeli ne olursa olsun elini bir şekilde bu devasa taşın altına koymasıyla aşılmaya çalışılıyor. Film, bu kenetlenmenin altını çizdiği için de değerli. O taşın altındaki en önemli ellerden biri olan canlı tanıklar, mahkemede kan donduran ifadeleriyle cesurca bu generallerin başında olduğu insanlık suçlarını anlatırken, sinemanın kolektif hafızanın en önemli aygıtlarından biri olduğuna bu defa biz yeniden tanıklık ediyoruz. Öte yandan, adaletin geç de olsa tecelli etmesi ile, o "geç" kalınmışlığın kayıpları arasındaki çelişki, geç kalmamamız gerektiği gerçeğini yüzümüze vurmaktan geri durmuyor.

Santiago Mitre, uzun süresine rağmen bir an bile sıkmayan, dinamik, dramatik anların kıymetini bilen, gerçeklere sadık bir anlatımla belki de ülke tarihinin en önemli filmlerinden birine imza atıyor. Savcı Strassera'yı canlandıran usta aktör Ricardo Darín'in liderliğindeki oyuncu kadrosu da kendi kariyerlerinde böyle bir filmin bulunmasından gurur duyuyor olmalılar. Popülaritesini, 1984 yılında Kişilerin Kaybolması Ulusal Komisyonu (CONADEP) tarafından düzelenen televizyon programından, bu süreçteki araştırmalara ilişkin nihai rapordan ve bu raporlardan oluşan kitapların başlığından alan, Arjantin'de Ulusal Yeniden Yapılanma Süreci sırasında meydana gelen Devlet terörizmini reddetmek için dile getirilen, yürüyüşlerde ve siyasi faaliyetlerde sıklıkla slogan halinde kullanılan, kısacası bu teröre karşı sembolik bir anlam taşıyan "nunca más" (bir daha asla) ifadesinin mahkemedeki son güne kattığı anlam da tüyleri diken diken eden nitelikte. Arjantin sineması o kara yıllarıyla hesaplaşmaktan hiç vazgeçmedi. Üstelik Arjantin'in yaşadıklarını başka ülkeler de yaşadı, hala yaşayanlar var, gelecekte de yaşanacak. Gerek kurgu, gerekse yaşanmış olaylardan uyarlanan, kurgulandığında dahi gerçek tanıkların ifadelerinden faydalanan Arjantin politik sineması, Garage Olimpo, El secreto de sus ojos, Crónica de una fuga, La historia oficial, El Clan gibi daha nice filmle bu yedi yıllık kabus dönemini, hatta bu dönemin hemen sonrasındaki temizlenme sürecini anlatmış, acılarına isyan etmiş, unutmamış ve unutturmamaya çalışan güçlü bir sinema. Argentina, 1985 de bu sinemanın en değerli parçalarından biri. 

30 Aralık 2022 Cuma

The Banshees Of Inisherin (2022)


Yönetmen: Martin McDonagh
Oyuncular: Colin Farrell, Brendan Gleeson, Kerry Condon, Barry Keoghan, Sheila Flitton, Pat Shortt, David Pearse
Senaryo: Martin McDonagh
Müzik: Carter Burwell

1923 senesinde İrlanda'nın Inisherin adındaki küçük bir adasında geçen The Banshees Of Inisherin'in hikayesi, Colm Doherty (Brendan Gleeson) ve Pádraic Súilleabháin (Colin Farrell) adlı iki dostun arasındaki çok basit bir anlaşmazlığa dayanıyor. Pádraic bir gün her zamanki gibi dostu Colm'u çağırıp hep takıldıkları bara gitmek istiyor. Kapısını çalıp da kimse açmayınca pencereden Colm'u tek başına içeride otururken görüyor. Daha sonra barda Colm ile karşılaştığında onun kendisine soğuk davrandığını fark ediyor. Colm, artık Pádraic ile arkadaşlık etmek istemediğini, ondan sıkıldığını, vaktini kemanına ve bestelerine ayırmak istediğini söylüyor. En iyi dostunun bu ani kararı karşısında ne yapacağını bilemeyen saf Pádraic, durumu bir türlü kabullenemiyor. Martin McDonagh'nın yazıp yönettiği dördüncü uzun metraj olan The Banshees Of Inisherin, bu basit konunun kendi içinde serpilmesine sessiz sakin izin veren ama monotonlaşmasına izin vermeyen, üzerine ne ekseniz yetişecek verimli toprak gibi bir film. Sinema kariyerinden önce bir oyun yazarı olarak bildiğimiz McDonagh, bundan önceki üç suç filminde gösterdiği zeki olay örgüsünü, yer yer grileştirdiği kara mizahını, bu kara mizaha ustaca yoldaş ettiği drama duygusunu, akıcı ve tiyatro estetiği taşıyan diyaloglarını yine sergiliyor. Ama ilk defa bu özelliklerini bir suç janrası bünyesinde göstermiyor. İki adamın arasındaki basit bir küslükten yine basit formlarda varoluşçu, psikolojik, tarihi çıkarımlarda bulunuyor.

28 Haziran 1922 - 24 Mayıs 1923 tarihleri arasında vuku bulan İrlanda İç Savaşı'nın fonunda geçen film, hiç öyle derinlemesine savaş karşıtlığı, politik mesajlar vs. taşımadan, adanın uzak bir köşesinden duyduğumuz cılız patlama sesleriyle bu savaşın varlığını yanında taşıyor. Adanın diğer tarafında Anglo-İrlanda Antlaşması'nın kabul edilmesi için İrlanda Ulusal Ordusu ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu diye ikiye bölünmüş kardeşlerin savaşı sürerken, Inisherin, bu savaşa tam bir tezat oluşturacak şekilde sessiz, huzurlu, yeşil, bir yandan da tenha, kasvetli, hüzünlü bir yer olarak tasvir ediliyor. McDonagh, sudan sebeplerle çıkan savaşlara atıfta bulunurcasına bu sevimli adanın iki samimi dostu arasında durup dururken çıkan psikolojik savaşla kurduğu paralelliği hikayelendiriyor. Bu hikaye, McDonagh'nın İrlanda kökenli İngiliz damarlarında bulunan olay, durum, toplumsal/gerçekçi gibi hikaye türlerinin birbirinden rol çalan yapılarını, İngiliz edebiyatının halk arasında gelişip yayılmış sözlü hikaye geleneğini, hatta tragedya unsurlarını çeşitli ölçeklerde bünyesinde barındırıyor. McDonagh, yine edebiyat tarihindeki bazı şair, romancı ve oyun yazarlarının eserlerinde yarattıkları hayali ülke ve şehirleri anımsatan bir tercihle Ebbing, Inisherin gibi gerçekte var olan bazı şehirlerden ilham alan fakat gerçekte var olmayan şehirleri merkez alıyor. Belki bu sayede senaryolarındaki gerçekçi ve kurgusal dengeleri bu hayali şehirlerin bünyesinde daha rahat dile getirebiliyor. Realiteden kopmadan kendi coğrafyasında, kendi hikayesini anlatmanın keyfini sürüyor.


Herkesin birbirini tanıdığı, alışkanlıklardan kopmanın zor olduğu, esnafın, çevre sakinlerinin dedikodu ve havadis açlığı duydukları, sınırlı ve rafine boş vakit aktivitelerinin bulunduğu, yaşanan bir olayın hemen duyulduğu, zaman içinde bu olayın anlatıla anlatıla anonimleşerek, hatta üzerinde oynamalar yapılarak nesilden nesile aktarılan kıssadan hisse bir hikayeye, bazen folk şarkılarına dönüştüğü Inisherin gibi küçük yerleşim yerlerinin tarihi ve insani dokusunu çok iyi bildiğini hissettiren Martin McDonagh, iki ana karakterinin kişisel meselesinden iki farklı yüzü, birçok da boyutu olan bir hikaye çıkarıyor. Bir gece önce beraber takıldığı Pádraic'i ertesi gün sıkıcı bulduğu için dışlayan Colm, bir gece önce beraber takıldığı Colm'un bu kararını bir türlü kabullenemeyen Pádraic, ayrı ayrı incelenmesi gereken incelikli karakterler. Pádraic'in bu durumla ilgili hem barmenle, hem de kızkardeşi Siobhán ile aynı diyaloğu yaşaması bile, kırsal insanlarının bir olay karşısında verdikleri kolektif tepkinin iyi bir gözlemi. McDonagh, kendini boş muhabbetlerden arındırıp, keman çalmaya, beste yapmaya adamak, günlerini sanat içinde geçirmek isteyen Colm'un bu kararının kabul edilirliğiyle, Pádraic'in bu karar için kendine göre makul bir açıklama beklemesi, en önemlisi de "nazik" olunması talebinin kabul edilirliğini eşitleyerek çok zarif bir senaryo rotası oluşturuyor. Bir sabah uyandığımızda aldığımız bir kararı uygulama kararlılığı gösterirken, o karardan etkilenebilecek başkalarına bunu nasıl ifade etmemiz gerektiği üzerine bu "nezaket" tavrına yapılan vurgu, iki yetişkin arasında yaratılan bu ilginç, belki de dışarıdan sığ görünen anlaşmazlığa başka bir perspektif katan unsurlardan biri.

McDonagh, inatçı iki keçi hikayesini oluştururken, Colm'un artık Pádraic ile görüşmeme, Pádraic'in de bunu hazmedememe davranışlarını kıssadan hisse kisvesine sokmadan, ama bu inatlaşmanın çeperlerini genişleterek bir iddialaşmaya dönüştürüyor. Özellikle Colm'un bu inadını tehlikeli bir iddia boyutuna getirmesi, onun bu iddiasını ciddiyetini anlamayan Pádraic'in hala aralarını düzeltebileceklerine dair umudu kafa kafaya gelince, özene bezene büyütülmüş bir meselenin etrafında zararlı otlar bitmeye başlıyor. Kardeşin kardeşe, dostun dosta düşman olduğu, uzaktan görüp seslerini duydukları iç savaşın minyatür bir halini huzurlu Inisherin adasında Colm ve Pádraic arasında hissediyoruz. Üstelik Colm'un bu inat savaşı esnasında etrafa saçtığı "mayınlar", masum bir cana bile mal oluyor. Sudan sebepler yüzünden çıkan savaşlar, taraflara bir şey kazandırmadığı, galip belirlemediği gibi, hiçbir ilgisi olmadığı halde arada ezilen, canından olanlar yüzünden ister kişiler, ister uluslar arasında yaşansın, savaşların ortak zararları hakkında çarpıcı paralellikler kurmamızı kolaylaştırıyor. McDonagh, bu iki kişilik hengamede yine her filminde yaptığı gibi kanlı canlı iki yan karakter (hatta bir de Jenny adlı çok sevimli sıpa) ile hikayesine yan anlamlar yüklemeyi başarıyor. Ebeveynlerini kaybettiklerinden beri saf Pádraic'i çekip çeviren, bu yüzden hayatının elinden kayıp gitmemesi için bir yol ayrımına giren kızkardeş Siobhán'ın ve işe yaramaz polis memurunun Pádraic'e yarenlik etmeye hevesli sevimli oğlu Dominic'in küçük yan hikayeleri, filmin ana gövdesinde kendi ayakları üzerinde durabilen hem sağlam, hem kırılgan dramlar olarak filmi yükseltiyor. Hatta filme Mrs. McCormick adlı kehanetçi bir Şekspiryen cadı figürü bile iliştiriyor McDonagh.


Venedik Film Festivali'nden aldığı en iyi filme verilen Altın Aslan, en iyi senaryo ve erkek oyuncu (Colin Farrell) ödülleri başta olmak üzere şimdiye dek 50'yi geçen ödül, 100'ü geçen adaylık alan The Banshees Of Inisherin, In Bruges hariç bütün McDonagh filmlerinde çalışmış Ben Davis'in İrlanda doğasının güzelliğini betimleyen görüntü işçiliğiyle de büyüleyen bir film. Hiç görmediğimiz iç savaşın gölgesinde izole bir huzur taşıyan bu görüntüler, hikayenin aldığı dalgalı şekilleri de yansıtan pastoral neşe ve kederlerin tabloları gibiler. Pádraic rolüyle olağanüstü bir performans sunan Colin Farrell ile, her daim ustalığı ve karizmasıyla güven veren Brendan Gleeson'ın sürüklediği film, McDonagh'nın onlara In Bruges'den gelen güveninin bir diğer meyvesi. İkili arasındaki güçlü kimya bir yana, McDonagh senaryolarının katmanlı ve dominant yapısının kimya yaratmada çok etkili olduğu artık herkesçe malum. Siobhán rolünde izlediğimiz Kerry Condon, Chicago, Phoenix, Washington, Dallas, Boston gibi çeşitli festivallerin en iyi yardımcı oyuncu kategorilerinin haklı galibi olarak kendine ayrılmış bölümlerde çok etkileyici. Hatta Siobhán yine Inisherin'de bambaşka bir hikayenin kahramanı olarak ayrı bir filme bile konu olabilirdi. Dominic olarak izlediğimiz Barry Keoghan da bu filme ve kadroya yakışır biçimde iz bırakıyor. Bir roman inceliğinde yazılmış diyalogları, aynı incelikle çekilmiş görüntüleri, arkadaşlık merkezi etrafında toplanmış kardeşlik, küslük, sevgi, nefret, din, yalnızlık, sanat temalarına seyahatlerin yapıldığı The Banshees Of Inisherin, çağımızın en önemli hikaye anlatıcılarından biri olma yolunda her filmiyle çok sağlam adımlar atan Martin McDonagh'nın en son adımı.

22 Aralık 2022 Perşembe

Corsage (2022)

 
Yönetmen: Marie Kreutzer
Oyuncular: Vicky Krieps, Florian Teichtmeister, Colin Morgan, Katharina Lorenz, Aaron Friesz, Manuel Rubey, Finnegan Oldfield, Rosa Hajjaj
Senaryo: Marie Kreutzer
Müzik: Camille

Avusturyalı yönetmen Marie Kreutzer'in yazıp yönettiği Corsage, 1800'lü yıllarda ortalama kadın ömrü olarak görülen 40 yaşına gelmiş Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth'in bu sancılı dönemini izlediğimiz Avusturya, Lüksemburg, Almanya, Fransa ortak yapımı tarihi bir dram. Eşi İmparator Franz Joseph ile, çocuklarıyla, emrindeki hizmetkar grubuyla ve hayatından gelip geçen birkaç erkekle olan ilişkilerini izlediğimiz film, Elisabeth'in bunalımlı, kırılgan, öfkeli, sevecen, melankolik, tutkulu yeniliklere aç, sıra dışı karakter yelpazesini gözler önüne seriyor. İmparatoriçe olarak her şeye sahip, her istediğini yapabilen bir özgürlüğe ironik olarak, bulunduğu konum itibariyle istemediği saray adetlerine, sıkıcı yemek ve davetlere katlanmak zorunda kalması, etrafında kendisini heyecanlandıracak hiçbir yeniliğin bulunmaması, Elisabeth'in yıpranmışlığını tetiklemeye başlıyor. Ne var ki artık 40 yaşına geldiği için, özgürlüğünden faydalanma, kabuğunu kırma hamleleri çevresinin tepkileriyle karşılaşıyor. Saray disipliniyle yetişmiş oğlu Prens Rudolf ve hatta küçük kızı Valerie bile onun birtakım heveslerine yaşlarından olgun tepkiler veriyorlar. Annelerinin bulunduğu konuma yakışır şekilde davranmasını istiyorlar. İmparatorun, eşi Elisabeth'i sadece kendi konumunun bir temsilcisi olarak gördüğünü söylemesi ve artık bu gerçeği kanıksamaya başlayan Elisabeth'in kendi hayatına, isteklerine, arzularına daha fazla sahip çıkmak istemesi arasında yaşadığı bocalamalar, bunalımlarının artmasına yol açıyor.

Marie Kreutzer, filme adını veren, Elisabeth'in bütün gününü içinde geçirdiği korsenin bedenini sıkıştırmasını, hayatının ve özgür ruhunun bu görkemli rutine sıkışmış olmasıyla özdeşleştirerek güçlü bir metafor yaratıyor. Yaşlandığını kabul etmek istemediği gibi, bir imparatoriçeden önce bir kadın olduğu duygusunu da kaybetmek istemiyor. Bilgiye ve yaşama aç bir kadın olduğunu en çok kızkardeşinin yaşadığı Northamptonshire ziyaretinde hissediyoruz. Yakışıklı ve flörtöz binici eğitmeni Bay, Elisabeth'in tutkularına, yine orada tanıştığı ve icat ettiği kamerasıyla onu filme almak isteyen Louis Le Prince de yenilikleri deneme coşkusuna sesleniyor. Yine yanında kendini rahat hissettiği, kendisi gibi küçük çılgınlıklar yapmayı seven kuzeni Bavyera Kralı Ludwig ile özgürlüğünü ve kadınlığını hissetmek istiyor. Ne var ki hemen her girişiminde önüne çıkan farklı engeller onu bu kalabalık ve ihtişam içinde öylece duran yalnızlık duygusuna daha da hapsediyor. Doktorunun tavsiyesiyle başladığı eroinin buğulu kollarını keşfediyor. Küçük yaşama sevinçleri ile intihar girişimleri arasında gidip gelen bu hayatın, beli incelten, vücudun daha zayıf ve genç görünmesini sağlayan korselerin giyilip çıkarılması arasında gidip gelen denge ve duygu değişimleriyle benzeşmesi kaçınılmaz. Bu değişimler onu hastane ziyaretinde rastladığı bir hastaya sigara verip yanına uzanacak kadar cömert, iyi bir talip bulduğu için evlenmek isteyen en önemli yardımcısı Marie'ye izin vermeyecek kadar bencil yapabiliyor. Özellikle final bloğu sakin ama görkemli anlar taşıyan Corsage, imparatoriçe de olsa bir kadının toplum tarafından kendine biçilmiş rollerine olan isyanına değinen zarif ve hüzünlü bir film.

Dünya prömiyerini 2022 Cannes Film Festivali'nin Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) bölümünde yapan Corsage, Judith Kaufmann'ın usta işi görüntü yönetmenliğiyle, Fransız oyuncu ve şarkıcı Camille Dalmais'nin dönemin atmosferinden çok farklı ama filmin ruhuna tam oturan dream pop / darkwave şarkılarıyla, Monika Buttinger'ın olağanüstü kostüm tasarımlarıyla güçlü bir kadın dayanışması sergiledikleri bir yapım hüviyetinde. Bu görkemli mutfağın kraliçesi ise Lüksemburglu başarılı oyuncu Vicky Krieps... Filmin ilk saniyesinden finaline kadar, hatta kapanış jeneriğindeki dansıyla bile nefes alıp veren bir oyunculuk sergileyen Krieps, Almanca, İngilizce, Fransızca konuştuğu, en önemlisi de acı tatlı temsil ettiği tüm duyguları çok rahat ve etkileyici suretlerde önümüze koyduğu için canlandırdığı karakteri ve buna bağlı olarak filmi daha da yükselten bir etkiye sahip. Yine Cannes'da gösterildiği Belirli Bir Bakış bölümünden En İyi Performans ödülü, aynı zamanda Chicago Uluslararası Film Festivali ve Avrupa Film Ödülleri'nden en iyi kadın oyuncu olarak dönen Krieps, neden son yılların en çok aanılan oyuncularından biri olduğunu yine kanıtlıyor. Bu mutfağın şefi olan Marie Kreutzer ise en son 2019'da yine çalkantılı bir kadın karakter üzerinden gittiği Der Boden unter den Füßen'in (The Ground Beneath My Feet) ardından çektiği Corsage ile Avrupa sinemasının mutfağındaki yerini biraz daha sağlamlaştırıyor.

7 Aralık 2022 Çarşamba

House Of Games (1987)


Yönetmen: David Mamet
Oyuncular: Lindsay Crouse, Joe Mantegna, Mike Nussbaum, J.T. Walsh, Lilia Skala
Senaryo: David Mamet
Müzik: Alaric Jans

Usta senarist David Mamet’in yazıp yönettiği House Of Games, 80’lerin sonlarına doğru pek fazla revaçta olmayan, ama bu filmin de dahil olduğu başarılı örneklerin ardından tekrar yükselişe geçen zeki dolandırıcılık ve suç öykülerinden biri. House Of Games aynı zamanda Mamet’in yönettiği ilk film olma özelliğine de sahip. Seyirciyi kandırmaya ama bunu yaparken olay akışına uydurmaya çalışan bir film olarak Margaret ve Mike arasında kurguladığı tekinsiz suçilişkisinin köşelerini seyirciye fazla hissettirmeden çizmiş, içini de gayet iyi doldurmuş bir yapıda. Filmin bu gücü, kumar borcu olan bir müşterisine yardım etmek için çok hin bir dolandırıcı olan Mike ile işbirliği yapan psikolog Margaret rolüyle seyircinin empati kurması gereken kadın kahramanı, soğuk ve kimi zaman itici duruşuyla Lindsay Crouse ile tanımlamış olmasına rağmen hiç zarar görmüyor. Hatta tam tersi, Margaret’in karakter gelişimine/değişimine çok uygun zeminler hazırlayarak bu zıtlığı meydan okurcasına kendi lehine çeviriyor.

Margaret ve Mike, yönetmen David Mamet’in de katkılarıyla yer yer siyah beyaz klâsiklerin dokusunu ve film noir atmosferini yansıtan tadımlık sahneleriyle çok iyi bir ikili oluşturmaktalar. Aklıma sürekli “zeki” kelimesini getiren House Of Games, bu zekâyı sadece dolandırıcılık kulvarında değil, iki ana karakteri aracılığıyla kurguladığı duygusal zekâ ve onun iki taraflı çökertilişi sonrasında yaşanan trajik adaletle de gösteriyor. Aldatan ve aldatılan arasında yaratılan kimya, seyirciye de geçen intikam duygusunu arzuyla benimsetiyor. Lindsay Crouse ve Joe Mantegna’nın rollerini taşıma başarılarının, zaten çok iyi olan bir David Mamet senaryosu bünyesindeki güçlü diyaloglarla bütünleşmesi House Of Games’i özellikle kendi döneminin en usta işi suç yapımlarından birisi haline getiriyor. Bu filmin öncesinde The Postman Always Rings Twice, The Verdict, The Untouchables gibi senaryolar yazmış olan Mamet, yönetmenliğe ilk adım attığı House Of Games ile, İspanyol görüntü yönetmeni Juan Ruiz Anchía’nın da katkılarıyla müthiş bir yapıma yönetmen olarak adını yazdırma şansı yakalamıştı. Yönettiklerinden çok yazdıklarıyla ünlü olan Mamet’in bana ve pek çok sinemasevere göre yönettiği en iyi filmidir.

25 Kasım 2022 Cuma

El buen patrón (2021)

 
Yönetmen: Fernando León de Aranoa
Oyuncular: Javier Bardem, Manolo Solo, Almudena Amor, Óscar de la Fuente, Sonia Almarcha, Mara Guil, Celso Bugallo, Tarik Rmili, Fernando Albizu, Yaël Belicha
Senaryo: Fernando León de Aranoa
Müzik: Zeltia Montes

Kısa filmden video kliplere, belgeselden dizi senaristliğine birçok alanda faaliyet gösteren Fernando Léon De Aranoa’nın yazıp yönettiği El buen patrón (The Good Boss), bir mikro işçi-işveren numunesi üzerinden hem kendi katmanlı hikayesini işleyen, hem de türlü makro çıkarımlar yapmamızı sağlayan başarılı bir kara komedi örneği. İspanya’nın taşra kentlerinden birinde sanayi tipi tartılar üreten Básculas Blanco adlı şirket, aday olduğu iş dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olan "Mükemmeliyet Sertifikası" alıp alamayacaklarına karar verecek bir komitenin ziyaretini beklemektedir. Denetim vakti geldiğinde her şey kusursuz olmalıdır. Zamana daralırken şirketin sahibi Blanco'nun başına bir sürü problem musallat olur. İşte film, bu problemlerin Blanco tarafından ele alınış ve çözümleniş şekilleri üzerine yaşanan komik, dramatik, tesadüfi dengeleri üzerinde duruyor. Söz konusu bir tartı şirketi olunca, sembolik manada "denge" kelimesini fazla kullanabiliriz. Özel hayatında olduğu kadar, iş hayatında da dengeye özen gösteren Blanco, saplantı haline getirdiği Mükemmeliyet Sertifikası'nı kazanmak uğruna tam da denetim arifesinde ortaya çıkan sorunları çözebilmek için her yolu denemeye hazır olduğunu belli ediyor.

Denetime sayılı günler kala, işten çıkarılan Jose'nin fabrika karşısına tek kişilik bir protesto kampı kurması, Blanco'nun hem dostu, hem de idarecilerinden Miralles'in özel hayatı nedeniyle dalgınlaşması, işleri savsaklaması, üstüne bir de kızı yaşındaki güzel stajyer Liliana ile ilişkiye girmiş bulunması Blanco'nun birkaç cephede birden mücadele vermesine yol açıyor. Filmin başlarında fabrika emektarı Fortuna'nın bir kavgaya karıştığı için yakalanan oğlunun serbest bırakılmasını sağlayan, çalışanlarına babacan bir tavırla yaklaşan, eşi Adela ile çocuksuz, sakin bir hayat süren Blanco genel olarak iyi bir patron, ideal bir eş. İşler sarpa sarmaya başlayınca önce normal yollardan, iletişim kurarak çözmeye çalışmak istemesi de normal. Ne var ki bu yollarla çözemeyeceğini anlayınca, denetleme öncesi hiç bir sorun istemediği için önüne çıkacak engelleri yıkmaya da hazır. Tıkır tıkır işleyen Aranoa senaryosu, Blanco'yu merkezden bir an bile ayırmadan, yan karakterler arasındaki farklı dengelerin yarattığı dengesizlikleri çözmek için hiç acele etmiyor. Çünkü o dengesizliklerin içinde bulunan emek sömürüsü, çıkar çatışmaları, evlilik kurumu, sınıf ayrımı, cinsiyet faktörü gibi meseleleri atlamak istemiyor. Senaryosunun elverdiği ölçülerde atlamıyor da.


Jose, Liliana, Miralles (hatta Miralles'in eşi Aurora) karakterlerinin başı çektiği sorunlar yumağından çıkabilmek, o çok istediği ödülü alabilmek için bazı şeyleri göze alan, bazı şeylere göz yuman, stratejiler geliştiren, şansı bazen tutmayan, bazen de yaver giden Blanco'nun farklı kararlarla denge sağlama çabası, günümüz iş dünyasında riske atılmayacak hiçbir şeyin olmadığına bir gönderme aynı zamanda. Zamanında babasının verdiği " bazen doğru tartması için teraziye hile katmak gerek" öğüdünü böylesi zor zamanlarda uygulaması, hatta en basitinden fabrika önündeki bozuk terazi sembolü için bulunan çare bile şirketlerin, fabrikaların, patronların kendi dengelerini koruma yolunda ne gerekiyorsa yapabileceklerine bir örnek teşkil ediyor. İnsan kaynaklı sorunları çözmek için ne şekilde olursa olsun insanları gözden çıkarmayı uygun gören acımasız iş dünyası ve onun dizginlerine sahip patronlar, Blanco gibi mükemmel bir örnek sayılmayacak (ama bir şekilde mükemmeliyet ödülüne aday olabilecek) versiyonlara her zaman sahipler. Aranoa, Blanco'yu özellikle kötü göstermeye hiç çalışmıyor. Hatta sevimli, babacan, komik, işleri uygun yollarla halletmeye çalışan bir adam görüyoruz. Ama sistem ve onu kendi mikro evreninde kendi şart ve çıkarlarına göre revize eden patronların kurdukları düzen, her ne olursa olsun işlemek, gerekirse öğütmek zorunda.

Fernando León de Aranoa, haklı olarak şimdiye dek çektiği en iyi film sayılan 2002 tarihli Los lunes al sol'da ekonomik krizin yol açtığı işsizlik merkezli sorunları üç orta yaşlı erkek üzerinden çok güçlü bir kara komedi/dram tonuyla betimlemişti. O filmden yaklaşık 20 yıl sonra bu defa patron tarafına geçerek yaptığı okumalarda aynı sorunların hala yerinde durduğuna tanıklık etmemizi sağlıyor. İşsizliğin ve beraberinde getirdiği sorunların Avrupası, Asyası, Ortadoğusu, kadını, erkeği olmadığını yineliyor. Üstelik onun gibi dramatik yanı olmasa da, Los lunes al sol'un o kara mizah tonunu hala yanında taşıdığını gösteriyor. Mizahtaki bu karalık yer yer beyaza da bürünebiliyor. Ama güvenlikçi Román haricinde pek karikatürleşmiyor. Bu dengeli ve etkili kara mizahın oluşmasında, Los lunes al sol'da Santa karakterini de canlandıran Javier Bardem'in çok güçlü Blanco performansı başı çekmekte. 2017 tarihli Loving Pablo ile birlikte üçüncü kez beraber çalışan Aranoa ve Bardem uyumu, Santa'dan sonra Blanco'yu da somut, gerçek, komik, boyutlu ve üzerinde düşündürücü bir karakter haline getiriyor. Filmin son sahnesinde özellikle Coen kardeşlere çok uyan gerilim, bu düşündürücü olma halini en iyi özetleyebileceğimiz anlardan biri. Başta İspanya'nın en prestijli ödülü Goya'da 6 önemli kategori olmak üzere, dünya çapında 30'un üzerinde ödül kazanan El buen patrón, şayet bir roman olsa filmde yer almayan edebi alt metin zenginlikleriyle ve detaylı karakter analizleriyle keyifle okunacak filmlerden biri.

12 Kasım 2022 Cumartesi

The Stranger (2022)

 
Yönetmen: Thomas M. Wright
Oyuncular: Joel Edgerton, Sean Harris, Jada Alberts, Steve Mouzakis, Matthew Sunderland, Alan Dukes, Cormac Wright
Senaryo: Kate Kyriacou, Thomas M. Wright
Müzik: Oliver Coates

Paul ve Henry adında iki adam bir yolculuk esnasında tanışırlar. Paul, bir iş için adam aradıklarını söyleyerek Henry'ye teklifte bulunur. İşe ihtiyacı olan Henry de kabul eder. Paul onu Mark adında başka biriyle buluşturur. Mark, karanlık işler çeviren bir ekibin saha çalışanı olarak Henry'yi yanına almak ister ve onu üstleriyle tanıştırır. Henry güven telkin ederse ekibe alınacaktır. Mark ve Henry arasında, tuhaf ve gizemli Henry sayesinde tedirgin edici bir dostluk oluşmaya başlar. Oysa Mark da, Henry de aslında birbirlerine tanıttıkları gibi insanlar değillerdir. Kate Kyriacou'nun The Sting: The Undercover Operation That Caught Daniel Morcombe's Killer adlı kitabından Avustralyalı aktör Thomas M. Wright'ın uyarlayıp yönettiği The Stranger, Daniel James Morcombe cinayet davasından esinlenmiş bir yapım. 7 Aralık 2003'te Queensland/Avustralya'da 13 yaşındayken kaçırılan, sekiz yıl sonra Glass House dağlarında bulunan kemiklerin DNA incelemesi sonucu cinayete kurban gittiği anlaşılan Morcombe'un katilini bulmak için düzenlenen gizli operasyonun bir film senaryosu için ne kadar ilham verici olduğunu görüyoruz. Bu materyal pratiğe döküleceği zaman hangi tonda seyredeceği meselesi de yönetmenin tercihine kalıyor. İkinci uzun metrajını çeken Thomas M. Wright, ketum, karanlık, boğucu ve mesafeli bir atmosferle bu operasyonun ve onun baş kişilerinin kimyalarını birbirine uydurmayı başarıyor.

The Stranger, gerilim dolu bir suç filmi olduğu halde, dingin anlatımıyla çok etkili bir tezat yaratarak kendini bir çok gereksiz aksiyondan, hantal dramdan arındırmış bir yapım. Bu arınmayla psikolojik gerilim tabanını çok iyi kuran, bu tabanı kedi - fare hikayesinin hizmetine sunan Wright, belli bir müddet açıklayıcı bir tutumdan kaçınıp, parçaların birleşmesini zamana bırakıyor. Adeta Mark'ın zimmetine verilen Henry'nin eski sabıkalı, yeni iş arayan ilginç bir tip oluşu, Mark ile derme çatma ilerleyen ilişkisi neye hizmet ediyor diye bekledikçe, asıl konuyu bilmiyorsak bu süreç seyirciye biraz yorucu gelebiliyor. Ne zaman ki sadede gelinmeye başlanıyor, o zaman parçaların sakince yerine oturuşundaki o incelik seziliyor. Gösterişsiz bir kırılma noktasıyla yön değiştiren, aslında asıl yönüne giren film, psikolojik gerilimin yanı sıra, başından beri zeki bir polisiye gerilimin de içinde olduğumuzun farkına vardırıyor. Yine de sakin, daha doğrusu her an patlamaya hazır manada sakin anlatımından taviz vermediği, buna rağmen sahip olduğu türleri bu sakinliğin her yerine yerleştirebildiği için ana akım polisiye gerilimlere olan mesafesi fark yaratıyor. Suç tabanlı çeşitli Avustralya filmlerinde rastladığımız içe dönük, dışa donuk atmosferi koruyan Wright, bazı Hollywoodlu meslektaşlarının başvurabileceği flashbacklere de yüz vermeyip, geçmişte işlenmiş suçun gizemini kendi zamanı içinde korumanın çarelerini buluyor. Hatta final bloğunun hemen öncesinde çaktırmadan filmin başındaki sahneye geri dönüp çok iyi bir kurgu hamlesi bile yapıyor.

Çocuk istismarı ve alıkoyma şüphesiyle sorgulanmış ama delil yetersizliğinden serbest bırakılmış Henry'den itiraf koparmanın zorluğu, zamanında kaybolan o çocuğun yaşlarında bir oğlu olan Mark'ın bu empatiyle olan psikolojik mücadelesi, Henry ve Mark'ın arasındaki sırlarla ve yalanlarla dolu temelsiz, geçmişsiz ilişki, The Stranger gibi sakin, durağan bir filmin durduğu fay hattını tanımlamaya yetiyor. Filmin tüm karakteristik özelliklerini ustalıkla temsil eden Joel Edgerton ve Sean Harris kimyası da ayrıca çok önemli. Her ikisi de minimal ama yetkin bir performans ortaya koyuyorlar. Özellikle kötü adam veya psikopat rolleri için yaratılmış gibi duran İngiliz aktör Sean Harris'in ürkütücü aurası, tüm tuhaflığı, tekinsizliği hatta muğlak saflığıyla Henry'nin karanlığını zahmetsiz bir ustalıkla yansıtıyor. Görüntü yönetmeni Sam Chiplin'in koyu tonlarıyla birlikte filmin ruhuna çok uyan bir başka unsur da, Oliver Coates'un post-minimalist tema müziklerindeki koyuluk. 2022 yılı AACTA (Australian Academy of Cinema and Television Arts) ödüllerine tam 11 dalda aday gösterilen, ilk gösterimini Cannes Film Festivali'nin Un Certain Regard bölümünde yapan The Stranger, oyuncu olarak ülkesi dışında pek tanınmayan Thomas M. Wright'ı 40'ından sonra bir yönetmen olarak müjdeliyor. 2018'de Acute Misfortune adlı ilk yönetmenliğinde olumlu eleştiriler alsa da, The Stranger ile bu taze kariyerinin çıtasını Cannes kalitesinde bir noktaya taşıyor.

7 Kasım 2022 Pazartesi

Pearl (2022)

 
Yönetmen: Ti West
Oyuncular: Mia Goth, David Corenswet, Tandi Wright, Matthew Sunderland, Emma Jenkins-Purro
Senaryo: Ti West, Mia Goth
Müzik: Tyler Bates, Tim Williams

Ti West, yazıp yönettiği 2022 tarihli X'in üzerinden sadece birkaç ay geçtikten sonra bu defa senaryosunu başrol oyuncusu Mia Goth ile paylaştığı Pearl, çok bekletmedi. X'teki gizemli yaşlı kadın Pearl'ün geçmişine dönüleceğine dair daha önce duyurusu yapılan film, 1918'de geçiyor. Despot annesi ve sadece görüp duyabilen felçli babasıyla ilk filmde de gördüğümüz çiftlik evinde yaşayan Pearl, bu dar aile ortamından ve yaşadığı kasabadan kurtulup filmlerdeki dansçı kızlardan biri olmanın hayallerini kuran bir kız. Bu bağlamda ilk filmde ünlü bir yıldız olmak isteyen Maxine ile aynı amaca sahip. Ama Pearl'ün Maxine gibi bir özgürlüğü yok. Kasabaya, üstelik kasabadan uzakta bulunan çiftlik evine sıkıştığı yetmezmiş gibi, evlendiği Howard askere gitmiş, İspanyol gribine yakalanma tehlikesi de ortalığı sarmış vaziyette. Arada bir annesi onu kasabaya gönderdiğinde hayatına renk geliyor. Bu ziyaretlerinin birinde yakışıklı sinema makinisti (filmde ona isim verilmemiş) ile tanıştıktan ve onunla özlemini duyduğu özgürlüğü az da olsa tattıktan sonra iflah olmayan Pearl, bu adamı kasabadan ve bunalımlı hayatından kurtuluş bileti olarak görmeye başlıyor. Yine kasabada düzenlenecek olan dans yarışması da, bir başka kurtuluş ümidi yaratıyor Pearl için. Ne var ki, önüne engeller, hayal kırıklıkları, üstü kapalı aşağılamalar çıktıkça masum hayalleri olan, sadece daha iyi bir hayat isteyen Pearl'ün deliliğe doğru giden yoluna taşlar döşenmeye başlıyor.

Ti West ve Mia Goth'un bu hikayeyi tasarlarken fazla uğraştıkları pek söylenemez. Sinema tarihinde özellikle korku/gerilim türünde buna benzer ürkütücü büyüme hikayelerine rastladığımız olmuştur. Fakat burada bir "prequel", yani bir edebiyat eseri veya filmin öncesini anlatan, zamansal olarak tersine bir devam hikayesi söz konusu olunca X filminin de katkılarıyla soruların cevap bulması bir parça önem kazanıyor. X'in en ürkütücü korku unsuru olan yaşlı Pearl'ü yıllar öncesinde çıtı pıtı, bir yanıyla hep geleceğine dair koruduğu ümitleri sayesinde pozitif bir genç kız olarak görecek olma fikri gayet ilginç. X'te Howard-Pearl çiftinin tekinsizliğini, soğukkanlılığını, acımasızlığını izlerken filmin bir prequel malzemesi taşıdığını sezmek zor değildi. Bu malzemeden sancılı bir büyüme hikayesi çıkarabilmek, her ne kadar bazı 70'li ve 80'li yılların psikolojik gerilimden slasher'a uzanan yapımların formüllerini içerse de olumlu sonuçlanıyor. Öte yandan, çeşitli baskılar, bunalımlar, sıkıcı rutinler nedeniyle Pearl'ün adım adım bir katile dönüşmesi işleniyor görünse de, satır aralarında onun zaten öldürmek üzerine saplantılı yanını keşfetmeye başladığı da ele alınıyor. Onu baskı altına alan, küçümseyen, hayalleri önünde engel teşkil eden olay ve kişilere olan öfkesi de kendine uygun bir zemin buluyor böylelikle. Saplantısını beslemek için hayvanlar yetmeyince, insanlar da gerekli kozları ona verdikçe trajik sonuçlar kaçınılmaz hale geliyor. Tabii bu kozlar, ille de cinayetle sonuçlanmayabilecek ölçüde seyircinin mazur görebileceği ama Pearl'ün göremeyeceği türden olunca bu orijin hikayesi kendi farkını ortaya koyuyor.

West ve Goth, ana hatlarıyla iyi bir geçmiş inşa etmiş olsalar da, özellikle kendisine ait arızaları olduğunu gösteren kocası Howard'ın Pearl ile olan ilişkisinde çok boşluk bırakmış olmaları eksiklik hissettiriyor. Aslında bu prequel'in de bir sequel'e ihtiyacı olduğu, o devam filminden de iyi korku/gerilim malzemeleri çıkabileceği anlaşılıyor. Bu seriyi sürdürmek isteyen West, üçüncü film olarak ilk filmdeki Maxine'in 80'li yıllarda Los Angeles'ta geçecek MaXXXine adlı filmini duyurdu. Bu üç film nasıl bir bütünlüğe ulaşacak ya da böyle bir gayesi var mı bilmiyoruz. Ama hem Maxine, hem de Pearl performanslarıyla bu serinin bel kemiği kesinlikle Mia Goth. Bu filmleri sırf onun için izleyen bile pek çok insan var. Yüz hatlarının da etkisiyle farklı ruh hallerini çok iyi temsil etmesi bir yana, özellikle bu filmde oyunculuğunun da zirvelerinde geziniyor. Hele de arkadaşı Mitsy ile Howardmış gibi konuştuğu beş dakikanın üzerindeki tiradı güçlü bir oyunculuk taşıyor. Geçtiği dönemi elinden geldiğince yansıtmaya çalışan sanat yönetimi, özellikle 80'ler çağrışımlı grafik şiddet anlayışı, günümüzü yadsımayan, hala geçerli olması dışında yenilik içermeyen ebeveyn, kadın, sınıfçı meselelere yaklaşımı Pearl'ü iyi bir devam filmi yapmış diyebiliriz. Şayet daha fazla uzatılmazsa ve son film de istikrarı bozmazsa Ti West sinema dünyasına kaliteli bir üçleme bırakmış olacak. MaXXXine ile de tam olarak ne anlatıp, üçleme bütünlüğü sağlamak isteyip istemediği anlaşılacak.